Anarşist Komünizm - 2

Kısacası bu eğilim, bu heves, bu sevda var ve yaşıyor. İnsanların en can alıcı gereksinimlerini giderebildiği ölçüde; insanlığın üretici güçlerinin büyümesi ölçüsünde; ve bunlardan da çok olarak, gündelik hayatımızın eften püften kaygıları yerine bir büyük genel ülkü ortaya çıktıkça gitgide daha da belirginleşecektir bu duygu.

Üretim araçları herkesin ortak mülkiyetine geçmiş, insanlar hep beraber çalışıyorlar, emek toplumda hukukun kendisine verdiği saygın yeri almış, dolayısıyla da üretkenliği artmış, beklenenden daha çok ürün veriyor... Bu durumda, şu anda bile güçlü olan komünist düşüncenin uygulanmakta olduğu alanın daha da genişleyeceğinden ve toplumsal yaşamın temel ilkelerini de bu düşüncenin oluşturacağından kuşku duyulabilir mi?

Bütün bu verilerin ışığında, (ve gelecek bölümde konu edineceğimiz istimlak ve müsadere pratiğine ilişkin hususlan da göz önünde bulundurarak), mevcut düzeni ayakta tutan gücü yerle bir ettiğimiz anda, birinci görevimiz derhal komünizmi hayata geçirmek olacaktır.

Ama bizim komünizmimiz falanster komünizmi ya da Alman devletçilerinin komünizmi gibi değildir. Bu anarşik komünizmdir; hükümetin olmadığı, özgür insanların komünizmidir. Bu, insanoğlunu bütün zamanlarda izlemiş bulunan ekonomik özgürlük ve siyasal özgürlük gibi iki kendi başına kavramın bir bütün halinde ele alındığı bireşimdir.

II

"Anarşi"yi siyasal örgütlenmenin ideal biçimi olarak alırken bizim yaptığımız şey, yine, insanlığın gözle görülür yönelişinden söz etmektir. Gelişmiş Avrupa toplumları ne zaman egemenlerin boyunduruğunu omuzlarından atmayı başarsalar, toplum hemen bu yöne doğru koşmaya başlıyor ve üzerine bireysel özgürlüklerin inşa edilebileceği bir karşılıklı ilişkiler sistemi kurmaya girişiyor. Ve biz tarihten biliyoruz ki, yerel ya da genel ayaklanmalarla hükümetlerin gücünün sarsıldığı, zayıflatıldığı ya da en düşük düzeye indirildiği zamanlarda, bu gelişmeyle birlikte, ara ara ekonomik ve siyasal başarılar -hiç beklenmeyen, hızlı başarılar- görülür.

Bunu bağımsız kentler döneminde görmüşüzdür: Bu dönemlerde insanlık bilimde, sanatta, zanaatkârlıkta, mimarlıkta, geçmiş zamanlarda beş-on yüzyılda gerçekleştiremediği atılımları, başarıları gerçekleştirmiş, kısacık zaman dilimlerinde iki yüz, üç yüz yıllık başarı sıçrayışlarını yaşamıştır. Reform sırasında gerçekleşen ve Papa'nın egemenliğini tehdit eder boyutlara ulaşan köylü ayaklanmaları sırasında aynı şeyi görmüşüzdür; keza, Atlantik Okyanusu'nun karşı kıyısında, eski Avrupa'nın hoşnutsuz unsurlarının yarattıkları özgür topluluklarda görmüşüzdür.

Eğitim düzeyleri yüksek Avrupa halklarında bugün yaşanmakta olan gelişmeleri dikkatle gözleyecek olursak, hükümetlerin etki alanlarını daraltmak, buna karşılık kişi hak ve özgürlüklerini genişletmek yönündeki eylemlerin nasıl çoğaldığını açıkça görürüz. Geçmişin kurumlarının ve kör inançlarının mirasını yemeye alışmış bir güruhun bütün engellemelerine karşın çağdaş gelişmeler özellikle bu doğrultuda gerçekleşiyor. Bütün evrimlerde olduğu gibi burada da beklenen tek şey, devrim: İnsanın, yolunun üstünde duran toz toprak içindeki köhne yapılan yerle bir etmesi ve yeni doğmuş, dipdiri bir toplumda özgür bir biçimde yer alabilmesi için.

İnsanlar uzunca bir süre çözümsüz bir soruya çözüm aradılar durdular. Soru şuydu: "Bireyleri boyun eğmeye zorlayabilecek, ama bunu yaparken de kendisi topluma boyun eğme çizgisinden ayrılmayacak bir hükümet olamaz mı?" Günümüzdeyse, insanlık hükümet denen şeyden bütünüyle kurtulmaya ve gereksinimlerini, aynı hedefe yönelmiş kişi ve gruplar arasında özgür anlaşma yoluyla gidermeye çalışıyor. Her bölgesel birimin, yani köylerin, kentlerin, bölgelerin, ülkelerin zorunlu, ivedi gereksinimleri vardır; karşılıklı anlaşma yavaş yavaş yasaların yerini alır ve kişisel, ayrı ayrı çıkarları, devlet sınırlarından bağımsız, ortak bir hedefe doğru yönlendirir.

Daha yakın zamanlara dek devletin asli işleri olarak düşünülen kimi görevlerin bugün devletle ilgisi tartışılıyor: Devlet karışmadığı zaman insanlar işlerini çok daha kolay, elverişli bir şekilde hallediyorlar. Ve biz bu doğrultuda kazanılan başarılara baktığımızda kaçınılmaz olarak şu sonuca ulaşıyoruz: İnsanlık hükümetlerin etkinliklerini sıfır düzeyine düşürme ve haksızlığın, zorbalığın, zulmün ve tekellerin timsali olan devleti yok etme çabası içindedir.(2)

Bugün artık şöyle bir toplum düşünebilme durumundayız: Bireyin elini kolunu bağlayan yasalar yok, dolayısıyla yasalara göre değil, alışkanlıklarına göre hareket ediyor birey; toplum içinde herkesin yaşamış olduğu; ihtiyaçların giderilmesi, başkalarıyla işbirliği, yardımlaşma içinde olmak ve başka insanlara kayıtsız olmamak, onları sevmek gibi davranışlarla edindiği toplumsal alışkanlıklarına göre hareket ediyor

Devletsiz bir toplum düşüncesi, kuşkusuz, özel sermayenin olmadığı bir ekonomik yapı kadar tepki çekecek bir düşüncedir. Bizler, insanların kendi aralarındaki ilişkilerinde Tanrı rolü oynayan devlete ilişkin bir yığın kör inançlar içinde yetiştik. Okullarımızda Roma tarihi olarak belletilen Roma söylencelerinden tutun da, Roma hukuku adıyla okutulan Justinyen'in Bizans yasalarına dek, -üniversitelerimizde okutulan "hukuk" üzerine akla gelebilecek her türlü bilimi de bunlara katın- bunların hepsi ve genel olarak tüm eğitim sistemimiz, bize her yerde hazır ve her şeye kadir bir devlet fikrini aşılamaya çalışırlar.

Bu önyargıyı desteklemek üzere, okullarda ders konusu olarak okutulan koca koca felsefe sistemleri oluşturuldu. Aynı amaçla değişik hukuk kuramları yaratıldı. Siyaset denilen şey bütünüyle bu ilke üzerine bina edildi ve hangi partiden olursa olsun her siyasetçi halka şu sözlerle seslendi: "Bize iktidarı verin, sizi dertlerinizden kurtaralım: Bizim bunu yapacak olanaklarımız var."

Beşikten mezara kadar bütün davranışlarımıza "devletin, hükümetin gücüne boyun eğme" ilkesi yön veriyor. Toplumbilim ya da hukukla ile ilgili herhangi bir kitabı açtığınızda, hükümetin, onun örgütleri ve eylemlerinin son derece önemli bir yer kapladığını göreceksiniz, öylesine ki, bu kitapları okuyan öğrenciler yavaş yavaş, hükümet, devlet ve devlet adamları dışında dünyada hiçbir şeyin olmadığını düşünmeye başlar.

Aynı şey gazeteler için de söz konusudur. Parlamento tartışmaları, siyasal entrikalar sütun sütun yer bulabilirken, devletin dışmda-kendi yolunda seyreden halkın o muazzam gündelik yaşamı, ya çıkarılan yeni bir yasa, ya da polisten yapılan bir açıklama nedeniyle son sayfalarda birkaç satırla geçiştirilir. Bu gazeteleri okurken dünyayı dolduran nice bin şeyi unutursunuz; örneğin bütün insanlığı unutursunuz: Doğan, büyüyen, ölen, acı çeken, çalışan, tüketen, düşünen ve tepemize binmiş ve kene gibi yapışmış sırnaşık insanlara karşın yaratan insanlığı... bizim bilisizliğimizin büyüttüğü bu keneleri gözümüzde öyle yüceltmişizdir ki, tüm insanlığın üzerini kaplayacak irilikte, ürkütücülükte gölgeleri olmuştur bunların.

Gözümüzü gazetelerden ayırıp hayatın kendisine, çevremizdeki insanlara yönelttiğimizde, hükümetin akıp giden hayat üzerinde hiç denecek bir rolü olduğunu görür ve çok şaşırırız. Milyonlarca köylünün, vergi verme dışında, devlet hakkında hiçbir şey bilmeden yaşayıp öldüklerini ta Balzac saptamıştır. Ticaret alanında olsun ya da başka alanda olsun, milyonlarca iş her gün hükümetin hiçbir karışması olmadan yürüyüp gitmektedir. Bunların en önemlileri, örneğin ticaret ya da borsa sözleşmeleri bile öylesine resmiyetten uzak bir biçimde bağıtlanmaktadır ki, sözleşmenin taraflarından biri üzerine aldığı yükümlülüğü yerine getirmekten cayacak olsa bile hükümet bu işe karışamaz. Ticaret işlerinden anlayan herhangi biriyle konuşun, her gün tüccarlar arasında gerçekleşen ticari operasyonların önemli bir bölümünün karşılıklı güvene dayandığını söyleyecektir. Sözünü tutma alışkanlığı (bu basit alışkanlık), kredi değerini yitirme korkusu, ticari dürüstlük denen göreli dürüstlüğü ayakta tutmada çok daha etkili olmaktadır. Dahası, hiç utanıp sıkılmadan müşterisini kötü bir malı pahalıya satarak kazıklayan bir tüccar, bir başka tüccarla ilişkisinde sorumluluğunu yerine getirmeyi bir görev olarak görmektedir. Zenginleşmenin hayatın biricik motoru, biricik amacı olduğu günümüz koşullarında bile şu göreli dürüstlük gelişebilmişse eğer, bir başkasının emeğini sömürmenin toplumsal hayatın temeli olmaktan çıkarıldığı koşullar altında bu gelişmenin ilkiyle karşılaştırılamayacak denli hızlı olacağından kuşku duyulabilir mi?

Günümüz dünyası için çok karakteristik bir başka olgu daha var ki, aynı gelişmeyi çok daha çarpıcı bir biçimde vurguluyor. Bu olgu, özel girişimciliğe dayalı işletmecilik alanının sürekli büyümesi ve çok çeşitli amaçlarla kurulan özgür birliklerin alabildiğine çoğalmasıdır. Daha ilerde bu konu üzerinde ayrıntılarıyla duracağımız için, şimdilik şu kadarını söyleyelim: Bu türden olgular öyle çoğaldı, öyle alışılmış olgular haline geldi ki, 19. yüzyılın ikinci yarısının en önemli olayı olarak bunlar kabul edilecektir... Siyaset yazarları ve sosyalist yazarlar bunları ne kadar görmezden gelirlerse gelsinler ve hükümetlerin gelecekte çok önemli, çok işlevsel rolleri olacağına ilişkin ne kadar ahkâm keserlerse kessinler, bu böyle.

1 - 2 - 3

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP