Anarşist Komünizm - 3

Bu sınırsız ölçüde çeşitlilik gösteren özgür örgütler öylesine doğallar, öylesine hızlı büyüyorlar, öyle kolay gruplaşıyor ve eğitimli insanın sürekli büyüyen ihtiyaçları için öylesine bir kaçınılmazlık oluşturuyorlar ki; ve son olarak öylesine kolayca ve öylesine elverişli bir şekilde hükümet müdahalelerinin yerini alıyorlar ki, sonuçta kaçınılmaz olarak toplum hayatında önemi gitgide büyümesi gereken olgular olarak kabul etmemiz gerekiyor bunları.

Eğer bu türden özgür örgütler toplumsal yaşamın ve gündelik yaşamın her alanında yaygınlık kazanmamışlarsa, bunun tek nedeni, işçilerin yoksulluğu, çağdaş toplumun kastlara ayrılmış olması, özel mülkiyet ve hepsinden çok da emekçilerin sürekli olarak devlet engelleriyle karşılaşıyor olmasıdır. Bu engelleri kaldırın ortadan, "birlikler"in eğitimli kesiminin tüm etkinlik alanını kapladığını göreceksiniz.

Son elli yılın tarihi de, keza, hiçbir anayasal hükümetin, devletin ele geçirdiği alanlardan herhangi birinde etkinlik kuramamış olduğunun canlı bir kanıtıdır. Ama on dokuzuncu yüzyıl, bir gün, bir şekilde, parlamentarizmin yerle bir olduğu yüzyıl olduğunu gösterecektir.

Parlamentarizmin yanlışları ve temsili yönetim adı verilen garabetin kusurları öylesine kör kör parmağım gözünedir ki, bu yönetim biçiminin eleştirisiyle uğraşan düşünürlerin bile (J. Stuart Mili, Lavergne) yalnızca genel hoşnutsuzluğu dile getirdikleri söylenebilir. Gerçekten de, saçmalığı düşünebiliyor musunuz: Üç beş kişiyi seçiyorsunuz ve onlara "Bizim hayatımızın her alanıyla ilgili yasalar çıkarın, hatta hayatımızın sizin hiç bilip anlamadığınız alanlarıyla bile ilgili olabilir bu yasalar" diyorsunuz? Artık insanlar şunu anlamaya başladılar: "Çoğunluk yönetimi" demek, uygulamada, tüm ülke işlerini, ülkenin nerede ne kadar meclisi varsa hepsinde çoğunluğu elinde tutan kişilere -Fransız Devrimi sırasındaki adlandırmalarıyla "bataklık kurbağalarına- ya da belirli hiçbir dünya görüşleri olmayan, rüzgârın nereden estiğine ve nereden daha çok parsa toplayacaklarına bakarak bazen "sol", bazen "sağ" partilerde yer kapan insanlara vermek demektir. Anayasal yönetim, kuşkusuz, saray partilerinin sınırsız yönetimlerine göre ileri doğru bir adımdı, ancak insanlık mayalanmayı bekler gibi burada takılıp kalamaz, yeni yollar aranacak ve bulunacaktır.(3)

Dünya posta birliği, demiryolları derneği, değişik bilimsel dernekler... bunların hepsi insanların özgür iradeleriyle kurdukları, yasaların yerini alan kurumlardır.

Günümüzde yerkürenin dört bir yanına dağılmış farklı insan grupları herhangi bir amaçla örgütlenmek istediklerinde "her işe uygun parlamenterlerden oluşan" bir uluslararası parlamento seçip, "Bize yasa yapın, size boyun eğeceğiz" demiyorlar. Eğer birebir oturup konuşamıyorlar ya da yazışma yoluyla sonuca yaramıyorlarsa, bir kongre düzenleyip söz konusu sorun üzerine yetişmiş adamlarını buraya yolluyorlar ve ona diyorlar ki: "Gidin, oturup konuşun ve bir anlaşmaya varmaya çalışın; ama buraya cebinizde hazır yasalarla dönmeyin, bize yasa gerekli değil; buraya anlaşma tasarısıyla dönün, biz onu ister benimseriz, ister benimsemeyiz."

Neredeyse yarım yüzyıldır ingiliz işçi birliklerinin yaptıkları budur işte. Kongrelerinden öneriden başka bir şeyle dönmüyor işçiler; her işçi birliği bunu ayrı ayrı değerlendiriyor ve isterse benimsiyor, istemezse reddediyor. Büyük sınai şirketlerinin, bilimsel derneklerin, Avrupa ve Birleşik Devletler'i adeta bir ağ gibi saran her türden dernek ve birliğin yaptığı da budur. Devlet egemenliğinden kurtulan toplumun yapacağı şey de budur. Toprağı ve fabrikaları bugün onları ellerinde tutanlardan geri almak parlamentoların işine gelmez. Toplum feodal hukuk üzerine yapılandıkça, monarşinin sınırsız erkine rıza gösterebilir; ama toplumsal yapı ücretli emeğe ve yığınların kapitalistlerce sömürülmesine dayanıyorsa, parlamentarizmde sömürünün en sağlam dayanağını bulur. Ortak mirası -toprak, fabrikalar, sermaye- ele geçirmiş özgür toplum ise, bu yeni ekonomik düzene uygun politik örgütlenmeyi -özgür birliklere ve özgür federasyonlara dayalı örgütleri- kendisi yaratacaktır.

Her ekonomik evre, tarihte belirli bir politik evreye denk düşer. Bugünkü mülkiyet biçiminin yıkılması da, ancak yeni bir siyasal hayatın gerçekleştirilmesiyle mümkündür.

NOTLAR:

1- Büyük Fransız Devrimi döneminde özel mülkiyetin ekonomik seçeneği olarak anlaşılan "communaute des biens"-"varlık toplumu" kavramı yaygınlık kazanmıştı; bu kavramı temel alarak da XIX. yüzyılın 40'h yıllarında ilk kez komünizm (Latince communis-ortak) teriminin kullanıldığına tanık olunmuştu. Kropotkin'in ideal toplumsal yapılanma anlayışı ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: ideal toplum yapısı anlayışı olarak Marxist ve anarko-komünist anlayışlar arasında ne fark var? Bakunin ve Kropotkin de, tıpkı Marx ve Engels gibi, komünist toplumda toplumsal ilişkilerin temelini, üretim araçları üzerindeki ortak mülkiyetin oluşturduğunu düşünüyorlardı. Onlar da Marxistler gibi, komünizmde herkese gereksindiğince ilkesinin uygulanacağını, sınıflar arası, kentle köy arası, kafa emeğiyle kol emeği arası farkların tümüyle ortadan kalkacağını savunuyorlardı. Böylece, anarko-komünistlerle Marxistlerin komünizm anlayışlarının bütün temel noktalarda çakışmakta olduğunu görüyoruz. Çelişkiler, bu ideale ulaşmanın yollan ve araçları faslında başlıyor. "Ana ilkeler ve hedefler: bunlar iki ayrı şeydir," diyor Lenin: "Hedefler konusunda anarşistler de bizimle aynı düşüncede olacaklardır. Kendileriyle konuştuğumda hedefler konusunda anlaştığımızı şahsen tespit etme fırsatını buldum; ama ilkeler ve bunların detayları konusunda, asla... Bu bağlamda bizi anarşistlerden ayıran şey nedir?.. Geçiş döneminde proletarya diktatörlüğü kurmak ve devlet zoruna başvurmak..." (Toplu Yapıtlar: c.44, s.24). Marxistlerden farklı olarak anarko-komünistler, sosyalist devrimin zafere ulaşmasının hemen ardından "komünizm uygulaması"na geçilebileceğini savunuyorlardı.

2- Merkezi devletin egemenliğinin sınıflandırılmasının gerekliliğini XIX. yüzyılda bir tek anarşistler değil, erken kapitalizmin T. Jefferson, A. Ha-milton, B.Franklin vd. gibi kimi liberal ideologları da savunuyorlardı. Sivil yurttaşlar topluluğuyla devletin etkinlik alanlarının ayn ayrı olması görüşünden hareketle, kişi özgürlüğüne geliniyor, ancak bu özgürlük daha çok sınırsız ekonomik girişim özgürlüğü ve özel mülkiyete devletin asla dokunamaması gerektiği anlayışıyla sınırlı tutuluyordu. Böylece, insan haklan devletin varlığına bağlanıyor, ancak buradaki devlet, toplumsal yaşamın "gece bekçisi"nden öte işlevi olmayan bir devlet olarak görülüyordu.

3- Tüm XIX. yüzyıl boyunca temsili demokrasi anarşizmin şiddetli eleştirilerine uğradı. Bakunin'e göre halk yönetimi eğer kurumsallaşırsa, kaçınılmaz olarak sivil topluma yabancılaşır ve daha incelikli bir sınıf egemenliğine dönüşür. Böylece, parlamenter cumhuriyet "sanal halk meclislerinde-ki sanal temsilcilerinde ifadesini bulan sanal halk iradesi"nin sanal devletidir. Parlamentarizme bu bakış açısından yola çıkan anarşistler I. Enternasyonal'de, "politikayı ret" şiarını yükselttiler: Mademki parlamentarizm devletin gerçek yüzünü -sömürücü yüzünü- gizliyordu, öyleyse emekçilerin tüm legal politik etkinlikleri devrimci hareketi zayıflatacak uzlaşmacı hareketler olmaktan ileri gidemezdi. Bakunin, Marx ve Engels'i "oportünizm" ve "reformizm"le suçluyordu. "Burjuva radikal sosyalistleri" dediği Marx ve Engels'le aralarındaki en önemli farkı açıklarken şöyle diyordu Bakunin: "...onlar politika ve devletten yararlanmak, bu ikisini reforme etmek, dönüştürmek istiyorlar... bizim biricik kabulümüz ise, egemenliği ve onun zorunlu tezahürü olan politikayı kökünden yok etmektir (M.A. Bakunin, Seçilmiş Yapıtlar. Mosk., 1919, c.l, s.68). Legal siyasal etkinliklerin reddi politikasını eleştiren Marx ve Engels, tüm umutların zorla gerçekleşecek bir devrime bağlanmasının işçi hareketini zayıflatacağını savunmuşlardır. "Siyasal özgürlükler, toplantı yapma, ittifaklar kurma hakkı, basın özgürlüğü... bütün bunlar bizim silahlarımız. (Düşman) bu silahlan bile elimizden almaya çalışırken, eli kolu bağlı oturup, politikayı reddediyoruz denilebilir mi hiç?" (Marx K., Engels F., Yapıtlar, c.l7, s.424).

Kaynak: Ekmeğin Fethi

1 - 2 - 3

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP