Maurice Blondel'den alıntılarla Düşünmek Üzerine

Nurettin Topçu


"Bizden kol, kalb ve kafa isteniyor." Bunları kendi hür kişiliğimizle kullanmazsak, bizim dışımızda bize rağmen hareket edenler bizden bunları zorla alacaklardır.Kendi dileğini evrenin dileği yapmaya çalışmak, evrenin sonsuzluğa uzanan hareketlerine engel koymaktır, tabiatın hürriyetine set çekmeyi istemektir. Aksine olarak evrenin dileğini kendi dileği yapmak istemek, evrenin kalbini kendi varlığına sığdırmaya çalışmak; İşte gerçek ve hür hareket yolunda ilerleyiş bununla oluyor.

"Ağlayabilenler ne bahtiyardırlar!.." Onlar asla bedbin değillerdir. Felaket her zaman zannedildiği gibi fena değildir... Çünkü onda vehimler de ümitler de vardır. Zengin olanlar asıl sizsiniz, ey zavallı açlar ve arzusu olanlar!.. Çünkü dünya saadetlerinin hiçliğini hissedemeyerek arzularınız müthiş bir hırsla ona bağlanıyor. Halbuki tokluktan ve doluluktan, hayatın imtihanını sonuna erdirmiş olanlar onu bilirler ki ondan zevksizlikten ve yokluktan başka bir şey çıkmıyor. Servet, hırslar, muvaffakıyetler, bu da ne ? Bir çanak çirkef için iki it hırlaşıyor; kazanan bir şey bulmayacak. Bu mahrum ve ümitsiz kalanlar, yalnız kalıp ihtiyarlayanlar, basit duyularından kurtulamayarak hazlarının büyüsü içinde yaşayıp ölenler değil, bunlar en iyiler, en çok duyanlar, en çok bilenler, muzaffer hareket adamları veya ateşli beyinler, incelmiş sanatkâr ruhlardır. Bunlar, içinde doğru bir tek çizginin bulunmadığı, hatta aydınlığın bile kırıldığı bir dünyada yaşamaktan ıstırap çektiler."

Hayatın boşluğu ve hiçliği hakkındaki bu denemenin evrensel oluşu, büyük ve ergin ruhlarda da tesirini yapmakta olması, hepimizin sade kendimiz için istediklerimizin varlığı yüzündendir. Hatta bazen alemin küllî varlığına bağlanmayan, kaynağı onda aramayan cûzi ve ferdi isteklerimiz, alemşümûl ve gerçek varlığı unutturarak tatminini aramaktadır. Böyle olunca, varlığımız alemden kopuyor; yalnızlığından korkan, yine de gafletle yalnızlığını arayan egoizmin kucağına sığınıyor. Cinsiyete bağlanan aşkın ve onda aranan içi boş, meyus tesellinin şifa vermeyişi gibi, insanın yine insan oğluna karşı yaşadığı zaferlerin karanlık, ürkütücü ve bedbaht neşesi, kâinatın bütününden varlığı koparmış olmalarından ileri gelmektedir. Herkesin ve kalabalığın alkışlarından aşk ile müstağni kalanlar, kâinattan ancak kendi anlayışları ile alkış seslerini alıyor ve gerçek saadeti yaşayabiliyorlar.

Mevlana'nın mesut olduğuna herkes inanır. Ama onun saadeti nerede, ne zaman ve hangi zaferle başlamış ve ne zaman bitmiştir? Bunu kimse bilemez. Zira onun saadeti sonsuzluğun çerçevesine kazınmıştı; başlangıcı da sonu da yoktu. Çünkü o, sonsuzlukla beraber mesuttu. Sonu olan saadet, gerçek saadet olur mu? O, olsa olsa yakın bir bedbahtlığın başlangıcı olabilir.

Hareketin tarifinde son söz olarak şu prensibi kabul ediyoruz: Tam ve gerçek hareket, her defasında en iptidai bir karar ve feragatte bile, bütün aleme yayılış oradan da sonsuzluğa geçiş, sonra sonsuzluktan aldığı, kuvvet ve bütün alemden aldığı ibretle, aynı zamanda zekâ ile iradenin bütün kuvvetlerini kullanarak, tekrar kendi ferdi alemimize dönüş ve bu noktadan alemle temastır.

Böyle olmayan hareketler kısırdır, ölü doğmuş hareketlerdir, gerçekten hareket olamamış verimsiz denemelerdir.

Düşünceye gelince o da bir harekettir. Hareketlerimizin içselleşmesi ve iç yaşayışımızın sonsuzluğuna sığınması halidir. Filhakika düşünce, gerçek ve olgunlaşmış bir harekettir; bütün hareketlerimizin başlangıcı ve sonudur. Hareket her zaman onunla başlamasa bile onunla nihayetlenir. Bir hareket ağacında binlerce düşünce çiçekleniyor. Hareketin bu çiçeklerini toplamak hususunda, kendimizi hareket karşısında olduğumuzdan daha hür hissederiz. Hakikatte hareketlerimizi saran zaruretler, düşüncelerimizi de çevrelemiştir. Daima hakikati, hareketlerimizin yaptığı seçimin açısında ararız. Yani kendi hakikatimizi müthiş bir egoizm ile kendimiz tayin eder, sonra elimizi aleme açarak doğru düşündüğümüzü ispat edici delilleri alemden dileniriz ve böylelikle davranmada oluşumuzun asla farkında olmayarak fikirler, haklar, hakikatler savunuruz. Varlığımızı esir ederek arkasından sürükleyen zavallı ihtiraslarımızı göremeyiz de fezada muhteşem bir uçuş veya şahane bir yarış yaptığımızı iddia ederiz.

Alemin bütününe bağlanmayan bu tarzda düşünüş,varlığın ifadesi olan düşünüş değildir. Gerçek düşünüş, varlığımızın her adımda karşılaştığı muammaları kâinatın bütününe sorarak, oradan da sonsuzluğa duyurarak onlardan cevabını almaktır. Bu manada gerçek düşünce , varlıktan ayrılmıyor. Zira varlık, düşünce olmasa var olmayacaktı. O bir tasavvurdur, yani düşüncedir ve var olmak düşünmek demektir.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP