lyonyada İlk Materyalist Fikirlerin Ortaya Çıkışı

Materyalist felsefe, yalnız eski Yunan’da değil ilk çağın köleliğe dayanan toplumunun sinesinde Çin'de, Hint'te vb. de doğdu.

Materyalist düşüncenin oluşması, her şeyden önce, esas olarak dinî nitelikteki görüşlerinin idealizmin kaynaklarından biri haline gelmesi gerekecek olan, büyük toprak aristokrasisine karşı savaşan demokratik toplum katının gelişmesine bağlanır.

Genel kural olarak, seyrek istisnaları saymazsak, materyalizm, tarihin bütün dönemlerinde, ileri toplum katlarının, gelişen pratiğe ve gelişen tekniğe bağlı toplum katlarının felsefesidir; idealizm ise, hemen her zaman, tutucu ve gerici kuvvetlerin görüş ve anlayışını temsil eder. Felsefe, gerçek hayattan ayrılmış değildir.

"Filozoflar, diyor Engels, hiçbir zaman, sanıldıkları gibi salt (pure) fikir gücüyle ileriye doğru itilmiş değillerdir. Tersine, Gerçekte onları ileri iten herşeyden çok, bilimin, doğanın ve sanayinin heybetli ve gittikçe hızlanan ilerlemesi olmuştu.”

Örneğin Eski Yunanda demokratik grubun temsilcileri, zanaatlarla, iç ve dış ticaretle, ilk bilimsel araştırmalarla uğraşan yeni toplum katlarında toplanıyorlardı. Onların, üretimin gelişmesinde ve bilgilerin araştırılmasında çıkarları vardı. Bunun içindir ki, bunların, gelenekçi, dinî ve mistik fikirlere düşman olarak çıkmaları, şaşılacak bir şey de­ğildir.

İdealizm, tersine, köle sahibi sınıfların sinesinde, aristokratlar grubunun felsefesi oldu, bu çevrelerde eski Yunan mitolojisinden fazlası aranmıyordu, bu fani dünyamıza herşey tanrılardan geliyordu. Zeus bulutları topluyor ve yıldırımlar yağdırıyordu, Poseidon denizlerin efendisiydi, Demeter toprağın verimliğini düzenliyordu, insanın ya­şantısı, başından sonuna kadar doğa - üstü varlıkların eylemine bağlı idi. insan, kendisini, herzaman ve heryerde tanrılarla çevrili sanıyor, heryerde ve herzaman onların egemenliği altında hissediyordu. Ölümsüzlerin iyilik ve inayetlerini kendisi için sağlamak, onların kötülüklerini dua vb. ile savuşturmak, işte insanın bütün çabaları bu amaca yö­neliyordu. Bütün evrensel oluş devrimlerinin ilk devindiricisi, hep, bir tanrı olmuştur; "evren korkusu" (terreur cosmologique) buradan gelmektedir. Bundan kurtulmaya kalkışmak "hybris" içine, ölçüsüzlük içine düşmek olur.

Materyalistler olayları başka biçimde doğal ve duyu organlarımızca duyulan olgulardan hareket ederek açıklamaya çalıştılar. Böylece, Eski Hint materyalistlerinden bazıları, var olan herşeyin, eter (esir) içinde bulunan ateş, su, hava, ve toprağın çok küçük heterojen parçacıklarından oluşmuş olduklarını kabul ettiler; bilinen bütün tözlerin (cevher) ve cisimlerin kendilerinden geldiği başlangıç tözlerinin, en ilk maddelerin varlığını kabul ediyorlardı.

Eski Çin’in düşünürleri de aynı şekilde, "primitif elemanları" (ilkel öğeleri) ileri sürdüler, bunlar arasında su, ateş ve topraktan başka maden ve tahtayı da sayıyorlardı; tuzlu, acı, tatlı vb. tadların izlenimlerini bu kaynaklarla izah ediyorlardı. Karanlıklar ahengi kitabı'nda "bilinç, şeylerden doğar ve şeyler içinde ölür" denilmektedir. Çin materyalistleri de doğada birbirine karşıt, pozitif ve negatif ilkel parçacıkların var olduğu fikrini savunuyorlardı.

Bu gelişmemiş çocuksu materyalizm, M.ö. VI. yüzyılda Küçük Asya'daki Yunan sömürgelerinde kurulmuş olan felsefe ile büyük bir gelişme gösterdi. M.ö. VIII inci yüzyıldan, VI'ıncı yüzyıla kadar Yunan toplumunun ilerlemesi, lyonya'da, Küçük Asya kıyılarında, Batı halkları ile Doğu halkları arasındaki ticaretin geçtiği yerlerde doruğuna varmıştı. Yunan materyalizminin o zamanki merkezleri Milet ve Efes gibi İyon şehirleriydi; bu zengin ve işlenmiş şehirlerin ticarette görgülü bilgili olan halkları alış-verişlerle ve politik ittifaklarla uzak yolculuklar yapmaya, yabancıların ahlâk ve töreleri ile ve yabancıların fikirleriyle temas etmeğe sevkediliyorlardı.

Mısır, Fenike, Bâbil, İran ve bunlar üzerinden geçerek Hint ile olan ilişkilerin çok sık olduğu Yunan dünyasının bu doğu kesimindedir ki bilimsel düşünceler doğdu. "Küçük Asya'nın batı kıyıları Yunan uygarlığının beşiği idi. " Burada cesur ve bağımsız kişiler doğa üstülüğün bulutlarını dağıtma, evrenin incelenmesini dinî fikirlerin mitolojik keşmekeşinden kurtarma işine, yalnızca duyularımızı kullanarak elde edilen ilkelere dayanan bir dünya bilimine bağlı bütün eğilimlere düşman bir gözlem alanına nüfüz etme işine giriştiler; onların düşünceleri teoloji ile savaş haline geldi.

Bu bölgenin fılozofları, Doğu'nun edinilmiş felsefî ve bilimsel bilgilerini verimli kıldılar, materyalizmin tarihteki bu ilk biçimini ileri sürdüler. Engels bu ilk biçim hakkında şunları söylemişti:

"Daha o zamandan, doğal, kendiliğinden olma materyalizmin iyice gelişmiş olduğunu görüyoruz ki bu materyalizm, gelişimin ilk aşamasında, çok tabiî olarak, doğa olaylarının sonsuz çeşitliliği içindeki birliği çok doğal ve kendiliğinden olan bir şey sayar ve onu kesin olarak fizik nitelikteki herhangi bir şeyde, Thales'in suda arayışı gibi, özel bir cisimde arar."

Bu materyalizmin çocuksu ve ilkel niteliği, bilimin henüz doğmak üzere bulunduğu olgusu (vakıası) ile izah edilir. O zamanlarda felsefe, henüz, ötekilerinden ayrı ve özerk (muhtar-autonom) birbilgi dalı de­ğildi; zaten, felsefeye bağlı olmayan ve birbirlerinden ayrı özel bilimler de yoktu. Hem felsefî görüşleri hem de bilimsel bilgileri içine alan, tek ve farklılaşmamış bir bilgi tanınıyordu.

İlkçağ filozoflarının çoğu aynı zamanda bilgindiler. Felsefî düşünce, insanlık tarihinde, bilgilerin artık yığılıp çoğaldığı ve bu bilgilerin geleneksel inançlarla çatışma haline geldiği zaman kesinlikle görünmeğe başlıyordu. Birdenbire, bilgi, inancın (la foi) karşısına çakıyor. Tekrar edelim ki, bu bilgi pratiğe bağlı bir bilgidir.

"insan, pratik faaliyetinde, diyor Lenin, önünde nesnel (objektif) bir dünya bulur; kendisi bu dünyaya tabidir ve onun faaliyetini (activity) bu dünya tayin eder."

Üretici faaliyet, insanı, efsanelerden uzaklaştırır ve dünyanın doğal bir betimlemesine götürür; bu betimleme, kendiliğinden olma bir materyalizme bağlıdır.

Genel olarak Yunan felsefesinin kurucusu gibi kabul edilen Thales (yaklaşık olarak M.Ö. 625-547) aynı zananda hem bir tüccar hem de bir bilim adamı idi. Matematiğin, astronominin, meteorolojinin, ve fiziğin gelişmesi için çok şeyler yaptı. İlkçağ Yunanistanı'nın "yedi bilge"leri arasında sayılma onuruna sahip olmasında yadırganıcak hiçbirşey yoktur. Mısır’da kullanılan yüzey ölçümü usullerini inceledikten sonra, yer ölçümü düzeyini aşan somut teknik verilerden soyutluğa ve genelliğe varmak üzere gerçek elamanter bir geometri kurdu. Aynı zamanda, Babilliler'in bilgilerine dayanarak astronominin temellerini ortaya attı, ve güneşin 28 Mayıs 585'deki tam tutulmasını önceden bildirerek kendisine büyük bir ün sağladı. Nesnelerin yüksekliklerinin, gölgelerinin boylarına göre ölçülmesi, ya da mıknatısın çekim özelliklerinden yararlanılması vb. gibi pratik yöntemler üzerindeki etki yapan gözlemlerini çoğalttı.

Anaksimandros (yaklaşık olarak M.Ö. 610-546) dünyanın yuvarlaklığı görüşüne hafifçe dokundu; yer çekimini ve yer yuvarlağının kendi ekseni etrafında döndüğünü sezdi. Gök küresinin bütün noktalarından aynı uzaklıkta olduğuna göre, dünya, boşluk içinde hiçbir yere dayanmaksızın asılı durmakladır diye düşündü ki bu matematik - mekanik açıklama, soyut düşünmede çok büyük bir gelişmeyi gösteriyordu. Anaksımandros'a göre görülebilen gökcisimleri, göğün dev çarkları içinde bulunan ateşin belirtileriydiler. Bu çarkların boşluklarından ve aralıklarından ateş kendini gösteriyordu. Dünya makinaya benzetilerek kavranıyordu ve bu görüş bundan böyle uzun zaman fizik betimlemelerinin temeli olacaktı.

Anaksimandros, bildiğimiz kadarıyla, dünyaların çokluğunu sanmakta ve canlı varlıkların gelişimini bilimsel olarak açıklamaya çalışmakta da ilktir. Hayvanların güneş ışınlarının etkisi altında ıslak yerlerde hayat bulmaya başladıklarını; bunlar arasında ilk hayvanların suda göründüğünü ve üzerlerinin pullarla kaplı olduğunu; sonra, bunlardan bazısının toprağa geldiklerini, yaşama biçimlerini ve dış görü­nüşlerini değiştirdiklerini; insanların balıktan geldiğini savunuyordu. İlkçağ yazarları Anaksimandros'un pratiğe de dikkatle eğildiğini anlatı­yorlar: Yunanistan’da güneş saatinin kadranlarının ve güneş saati milinin kullanılmasını sağladı, bir gök küresi yaptı ve bir levha üzerinde Yunanistan'ın ilk coğrafi haritasını hazırladı.

Anaksimenes (yaklaşık olarak M.Ö. 585-525) inde geniş bilimsel bilgileri vardı: ayın, ışığını güneşten aldığını biliyordu ve gökkuşağını güneş ışınları ile açıklıyordu. Gezegenler ile yıldızlar arasındaki ilk ayırımı o yaptı.

Başka bir Yunan filozofu, Pitagoras, matematikçi olarak da ünlü­dür.

Bu, bilim ile felsefe arasında ayırım yapılmaması, elbette ki, herçeşit bilginin felsefeye mal edildiği anlamına gelmez, ilkçağ Yunanlıları toprağı işlemeyi, madenleri eritmeyi ve işlemeyi, binalar ve gemiler yapmayı biliyorlardı. Felsefe çerçevesi içine, ancak, daha genel bir nitelikteki kendi bütünü içinde dünyaya, dünyanın bilinmesine, topluma ve törelere ilişkin görüşleri sokuyorlardı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, Anaksimondros gibi, bu zamanın düşünürlerinin teorilerini pratikten çıkardıktan sonra karşılık olarak teorilerini pratiğe uyguladıklarıdır. Bilgelik (sophia) pratiğin bilinmesini ve üstat tarafından özümlenmesini (assimilation) kapsıyordu.

Eski Yunan filozofları bilimin mahiyeti üzerine olan görüşleriyle, dönem ve sosyal durum ayrılıkları ile de olsa, diyalektik materyalizmin müritlerinin (adeptes) ilk habercileridirler.


Kaynak: Georges Cogniot - İlk Çağ Materyalizmi

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP