Hayatın anlamı, mutluluk ve demokrasi - 3

DİPNOTLAR:
____________________________________
1. İlk kitabımda (‘Marksizmin Sanata ve Sanatçıya Yaklaşımının Eleştirisi/ Psikanaliz Açısından ‘Yaratma’ Sorunsalı’ başlıklı bölümde), ‘karşılaşma’ bağlamında şunları söylemişim, Rolla May’den de esinlenerek: “Öyle ya, Âdem ve Havva, iradi seçimleri ile yasak meyveye yazılıp iradi olarak ölümlülüğe talip olmaları ve bir o kadar da, ballı meyve götürmeleri ile insan olmadılar mı? Ortak yazgıya sahip kadın ve erkek (veya o yazgıyı ortaklaşa belirlemiş olan kadın ve erkek), birbirlerinin bedeninde (birbirlerinin içinde) karşılaşıyor, yeni bir canlıyı hayata geçirirken kendi ölümlülüklerini kabulleniyor ve aşıyorlar!” (Birey Sorunsalı/ ‘Psikanaliz ve Eleştirel Bir Bakışla Marksizm’, Halûk Sunat, Papirüs Y., 1999, s. 290.) O arada, ‘bilme’nin, İbranice ve Grekçe’de cinsel ilişkide bulunmak anlamına gelişinin ilginçliğine de değinmiştim (‘Âdem’le Havva’nın bilişmeleri… ne isabetli,’ diye de eklemişim). May’in Auden’den alıntısını da katmışım; ‘Şair, dille evlenir ve bu evlilikten şiir doğar’ (Yaratma Cesareti, çev. Alper Oysal, Metis Y., 1987, s. 84).

2. A.g.y., Ayrıntı Y., 2012 [2007], s. 13.
3. A.g.y., s. 15.
4. A.g.y., s. 57.

5. Kuşkusuz, ölümlülüğünü fark ediş, hem hayat diye yaşanan bir zaman dilimini (‘ömür’) ayırt etmeye, hem de o dilimin nasıl yaşanmakta olduğunu (ya da, yaşamın hikmetini) sorgulamaya davet etmiş olmalı ilkel insanı da. Ancak, gerek yaşama edimselliğinin sadeliği, gerekse büyük ve kuşatıcı dinsel/mitik anlatılara sığınmışlık işlerini kolaylaştırmış olmalı. Kanımca, ‘hayatın anlamı’ diye konuştuğumuz şey daha ziyade -‘birey’in ‘cemaat’ten ayrışması ile birlikte- modern zamanların mahsulü olmalı. Modern sonrasının ise, anlamın ve anlam sorgulamasının itibarsızlaştırıldığı bir süreç olduğunu söylemek güç olmasa gerek.

6. A.g.y., s. 106.
7. A.g.y., s. 75.
8. A.g.y., s. 123.
9. A.g.y., s. 107.
10. A.g.y., s. 125.

11. Spinoza’nın ölümünden sonra (1677’de) yayımlanmış olan Tractatus de Intellectus Emendatione, İnsan Anlağının İyileştirilmesi Üzerine İnceleme olarak Aziz Yardımlı tarafından Türkçeleştirilmiştir (Söylem/İnceleme/Monadoloji içinde), İdea Y., 1997. Kitap daha sonra, Anlama Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme başlığıyla da Türkçeleştirilmiştir (çev. Emine Ayhan, Dost Kitabevi, 2015).
12. Kısa İnceleme, Emine Ayhan tarafından Türkçeleştirilmiştir (Dost Kitabevi, 2015).
13. ‘Etika’ için, bkz., Spinoza/ Törebilim, çev. Aziz Yardımlı, İdea Y., Hilmi Ziya Ülken çevirisi, Dost Y., Çiğdem Dürüşken çevirisi, Kabalcı Y.

14. Psikanalitik Duyarlıklı Bakışla ‘Spinoza ve Felsefesi’ (Bağlam Y., 2014) kitap dosyamı okuma lütfunda bulunan bir felsefeci akademisyen dostum; ‘itki’nin ateşlediği varkalımsal çaba: conatus’ değinmeme karşılık; “İtki mi conatus’un sebebi hikmeti, yoksa tersi mi?” ya da “Etika’da conatus’u ateşleyen bir itki kavramını nerede buluyorsunuz?” diye sormuştu. Kitabımın dipnotunda da andım; değerlendirme farklılığı, -kanımca- benim, Spinoza okuma ve eleştirimin ‘psikanalitik bir duyarlılığa’ yaslanıyor olmasından kaynaklanıyor: “Conatus’a merkezlenen bir felsefe, ancak, -Spinoza’nın da muhteşem bir sezgisellikle işaret ettiği üzere- ‘anlık’ ve ‘beden’le ilişkisi içindeki ‘itkisellik’ kavrayışı ile yaşarlık kazanacaktır” (a.g.y., s. 19). Yeri gelmişken; söz konusu bakışımın (‘psikanalitik duyarlıklı’) özgünlüğünü tartıp değerlendirecek bir ilgiye -akademiden ya da dışından- tanık olmadım; Allah taksiratımı affetsin (“Haddi müdafaa yoktur zatı müdafaa vardır”a ve Didem Madak’a tebessümle sığınarak)!

15. Burada, çok kısaca geçiştirdiğimiz, ‘itki-istek/ conatus’ meselesi, Spinoza’nın, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’dan yaklaşık iki yüz elli yıl kadar önce, psikanalizin temel kuramlarından ‘Dürtü Kuramı’na doğru ilk adımı atmış olduğuna delalet eder –ki, muhteşem bir haldir. Kendi kitabımda uzun uzadıya ele almaya çalıştığım üzere, Freud’un dürtü kuramı, ‘karşıtların biraradalığı’ anlayışıyla uyarlı bir ‘ikicillik’ (‘Eros’/ ‘Thanatos’ –‘yaşam’ ve ‘ölüm’) üzerine kurulu iken, Spinoza’nın yaklaşımı ‘tekçillik’ (salt, ‘conatus’) üzerine kuruludur. Sözü edilen bu ayrıksı -ama tekçil- tavır, Spinoza’ya, felsefesinin merkezine ‘ruhsal/ bedensel’ bütünlüğü içinde ‘insan’ı yerleştirme özgünlüğünü kazandırdığı gibi, felsefesi üzerine kurulu ‘ideolojik-politik’ açılımların mihverini de belirlemiştir. Öte yandan, ‘iyi, itki ile bağıntısı içinde iyidir’, Spinoza felsefesini, ‘ahlak’ın karşı yakasında ‘etik’ olarak konumlandıran temel ayrışma hattıdır. Şunu da ekleyelim; Spinoza’nın, ruh ve bedenin ayrımsız bütünlüğü kavrayışını ortaya koyuşu, Descartes’ın ruh-beden ayırımına dayalı (‘dualistic/ikicil’) yaklaşımından epistemolojik bir kopuştur.

16. Yaban Kuraldışılık/ ‘Spinoza Metafiziğinin ve Siyasetinin Gücü’/ Antonio Negri, çev. Eylem Canaslan, Otonom Y., 2005. ’Epistemolojik’ olanı, ‘ontolojik’ olanda sağlayan (temin ve tartım anlamında), ya da, kuramsal olanı edimsel olanla hemhal kılan bir süreç. Eh, kadim dostumuz, Karl Marx’ın tespiti ile de muvafıktır: “İnsan düşüncesinin objektif hakikate erişip erişemeyeceği meselesi, teoriye değil, pratiğe ait bir meseledir” (‘Feuerbach Üzerine Tezler’, II). Bu bağlamdaki dört makalem için, bkz., ‘Spinoza ve Siyasete Dair Notlar’ (Birikim, Mart 2012), ‘Etika’dan ‘Demokrasi’ye/ ‘Teolojik-Politik Edimselliğe Yol Alırken, I ve II (Birikim, Kasım 2013 ve Ocak 2014), ‘Gezi/ 17 Aralık Vak’aları’: Demokratik Eylemlilik ve Spinoza’ (t24, 6 Şubat 2014). Spinoza’nın yönelimi için, bkz., Teolojik-Politik İnceleme, çev. Reyda Ergün, Dost Y., 2008; Tractatus Politicus, Fransızcadan çev. Murat Erşen, Dost K., 2007.

17. Yukarıda andığım kitabımın ‘Önsöz’ünde şunu vurgulamıştım: “‘Psikanaliz’se sevgili okur, ‘bilinç’ten alıkonulmuş, ‘bilinçdışı’na sürgün edilmiş ‘dürtü/selliği’ ve dolayısıyla, ‘çatışmaları’ içindeki kendisi ile kavgalı bireye, -kendini bulması ve kendiliğini yeniden kurması için- ‘özgürlük’ vaat ediyordu: ‘Serbest çağrışım’. Kendi hayat hikâyesinden kalkarak kendiliksel metnini yeniden kurmak üzere ‘bastırma’nın tasfiyesi/ bastırılmış olanın bilince ağdırılması anlamında, ‘özgürlükçü edim’. Neyin neden olduğunun (Spinoza ona, ‘nedenlerin yeterli bilgisi’ adını vermişti -tam iki yüz elli yıl öncesinde) bilincine (analistle ilişkisi ve kendi -‘nesne ilişkileri’- tarihçesi içinden verili kendine doğru yol alarak) vasıl olmanın; hayatla ilişkide ‘edilgen’ değil, ‘etken/ üretken’ olmanın ‘özgürlükçü/ yaratıcı’ yolu”. O duyarlıkla Etika’yı irdelemiş ve şöyle bir yere gelmiştim (yine, Önsöz’den): “Ve oralardan, -sokaklardan- [Etika’nın sokaklarıdır anılan] usulca, ‘teolojik-politik’ alana çıkıyoruz. Öyle ya; onca altı çizilen ‘ussallık’ (‘erdemli hayat’) katına nasıl erişilecek, nasıl ‘us’lanacak bu insanlık? Doğrusu, Etika ile sınırlı kalsak, ‘yararlı olanın yolu oradan geçer’e iknacılıktan öte yaslanacak bir şey yok. Sanırım, biraz da o yüzden, Spinoza, 1665’te Etika’nın yazımına ara veriyor, Teolojik-Politik İnceleme’yi yazıyor, 1670’te döndüğü Etika’yı ’75’te tamamlayıp, tamamlayamayacağı Politik İnceleme’ye başlıyor”. Spinoza’nın hikâyesi ile psikanalizi şöyle buluşturuyordum: “Nasıl, ‘psikanalitik pratik’, özünde, ‘bastırıcı’ güçlere karşı ‘söz’ün ‘özgür’ kılınmak suretiyle ‘bilince’ kazandırılması, analistle ilişki dahil, kişinin, çatışmaları ve hayat içinden yürümek suretiyle ‘kendiliğini’ yeniden kurduğu (‘varoluşsal özerkliğini’ tahkim ettiği) bir süreç ve ‘psikanalitik epistmoloji’nin sağlaması ise; demokrasi tasavvuru, mücadelesi ve kuruculuğu da Etika’nın edimsel (‘politik’) karşılığı ve sağlaması olmak durumundadır: Duyguları, tutkuları, hayalleri ve çatışan karşıt yönelimli güçleri ile, velhasıl, ‘ruhsal gerçekliği’ ile (ayırıcı niteliği, -hidayet erme değil- ‘nevroza yakalanma yatkınlığı’ olan) ‘insan’ın ‘politik pratik özne’ olarak gerçekleştireceği sağlama”.

18. Teolojik-Politik İnceleme, s. 235.
19. Müzik ve Yabancılaşma isimli kitabının (Dost K., 1982) ‘Giriş’inde, “Bu çalışmamızda günümüz toplumlarında ideolojik hegemonyanın oluşturulmasında müziksel iletişimin katkıları üzerinde durulacaktır,” diyen Ünsal Oskay, Adorno ve Benjamin’den yararlanıyor. Kitabın ‘Önsöz’ünü yazan Murat Belge, Oskay’ın, meselesini ele alırken, sol omuzuna kötümserlik meleği olarak Adorno’yu, sağ omuzuna ise, iyimserlik meleği olarak Benjamin’i oturttuğunu söylüyor. Oskay’ın ‘caz’a bakışında kötümserlik meleğinin izleri okunuyor: “Ticarileştirilmiş şarkılardan başlayıp sofistike bir müzikal yapıya sahip olan Caz’a kadar bütün bir hafif müzik, sadece burjuvazinin değil, bütün bir toplumun gereksinimlerini karşılamaktadır. Bu tür müzik ‘katıksız bir meta’ olduğu için, tüm müzik türleri içinde en çok yabancılaşmış bulunan müzik budur” (a.g.y., s. 52). Hemen dipnotunda da, S. Hayakawa’nın; cazın endüstrileşmeden ve beyazlaşmadan önceki hâlinin nispeten daha iyi; sonrasında ise, “daha ruh sağlığı bozuk bir ‘insan’a seslenmeye” başlamış olduğu kanaatine atıfta bulunuyor. Bense, Oskay’ın şahsında, dönemin Marksist bakışının, demokrasi ve yaratıcılık ilişkisine pek de duyarlı olmadığını okuyorum.

kaynak: https://haluksunat.com/2016/10/12/hayatin-anlami-mutluluk-ve-demokrasi/

1 - 2 - 3

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP