Bertrand Russell üzerine

Albert Einstein

Bertrand Russell üzerine bir şeyler yazmam istendiği zaman,ona karşı duyduğum hayranlık ve sevgi dolayısıyle bu isteği derhal kabul ettim.

Russell'ın yapıtlarına sayısız mutlu saatler borçluyum. Bu sözleri, Thorstein Veblen dışında hiç bir çağdaş bilimsel yazar hakkında kullanamam.

Ancak Russell hakkında bir yazı yazma vaadinde bulunmanın bu vaadi yerine getirmekten daha kolay olduğunu anlamış bulunuyorum. Önce Russell'ın filozofluğu ve bilgi kuramı üstüne bir şeyler söylemek istemiştim. Fakat, ne kadar kaypak ve sakıncalı bir alana girmeye cesaret ettiğimi anlar anlamaz fizikten dışarı çıkmamağa karar verdim.

Russell'ın felsefesi ve bilgi kuramını tanımaktaki eksikliğim dolayısıyle, fiziğe bağlı kalmak iyi bir önlemdi (tedbirdi).

Onun bilim görüşünün halen göstermekte olduğu güçlükler fizikçiyi, eski kuşaklardan olduğundan daha geniş ölçüde felsefi sorunlarla uğraşmağa zorlamaktadır. Gerçi burada o güç­lüklerden söz etmeyeceğim ama, beni bu denemeye sürükleyenin de onlara karşı duyduğum ilgi olduğunu belirtmeden edemeyeceğim.

Felsefi düşüncenin yüzyıllar boyu geçirdiği evrimde şu dü­şünce başrolü oynamıştır: Duyu algısından bağımsız salt dü­şünceyi hangi bilgi verebilir? Böyle bir bilgi var mıdır? Eğer yoksa, bilgimizle duyu izlenimlerinin sağladığı hammadde arasındaki ilişki nedir?

Bu sorulara ve onlarla içten bağlı daha birkaçına, sınırsız bir felsefi düşünce kaosu karşılık olur.

Nispeten verimsiz, fakat yiğitçe olan bu çabalarda sistemli bir gelişme eğilimi görülebilir. Böyle bir gelişme çizgisi, salt «kavramlar ve idea'lar» dünyasına karşıt olarak "nenler" dünyası, «nesnel dünya» hakkında salt düşünceyle bir şeyler öğrenme yolundaki her çabada artan bir kuşkuculuğu temsil eder.

Hemen az çok konu dışına kayarak şunları söyleyeyim:

Gerçek bir filozof katında olduğu gibi burada da alındı belgileri (iktibas işaretleri) yasa-dışı bir kavramı ortaya atmak için kullanılmıştır. Her ne kadar bu kavram, felsefe polisinin gözünde, şüpheli bir suçlu gibiyse de okuyucunun, şimdilik onu kullanmama izin vermesini dilerim.

Felsefenin çocukluk döneminde, salt düşünceyle, bilinebilecek her şeyi bulabilmenin olanaklı olduğuna inanılmıştı. O bir sanrıydı (boş hayaldi}. Bunu, felsefe ve doğal bilimden öğ­rendiklerini bir an bir yana bırakan herkes kolayca anlayabilir.

Böyle bir kişi Platon'un «idealara» empirik olarak deneyimlenebilir şeylerden (nenlerden) daha üstün bir gerçeklik yüklendi­ğini görmekle şaşkınlığa düşmeyecektir.

Spinoza ve Hegel'de bu ön yargı, hala başrolü oynar gözü­ken canlı bir güce sahiptir. Bazısı bu sanrıdan bir şeyler olmaksızın felsefi düşünce alanında herhangi bir nenin (şeyin) ger­çekten başarılıp başarılamayacağı konusunda bir soru atabilirortaya. Fakat biz sormak istemiyoruz bu soruyu.

ÇIPLAK GERÇEKLİK SANRISI

Düşüncenin sınırsız nüfuz gücü konusundaki bu daha çok aristokratik sanrının karşısında halka daha yakın, çıplak ger­çeklik sanrısı bulunmaktadır. Buna göre nenler bizce, duyuları­mız aracılığıyle algıladığımız gibi (dirler).

Bu sanrı insanların ve hayvanların gündelik hayatını yönetir, aynı zamanda bütün bilimlerin, özellikle doğat bilimlerin çı­kış noktasıdır. Bu iki sanrıyı yenme çabası nispeten basit olmuştur. Russell, "Anlam ve Doğruluk Konusunda Bir Araştırma" adlı yapıtının girişinde bu oluşumu şaşılası bir yaratıcı düşünce zenginliğiyle şöyle dile getirmektedir:

«Hepimiz "çıplak gerçekçilik"ten, yani nenlerin göründükleri gibi olduklarından başlarız işe. Otun yeşil, taşların sert, karın soğuk olduğunu sanırız. Fakat fizik, otun yeşilliğinin, taşın sertliğinin, karın soğukluğunun, bizim kendi deneyimizle bildiğimiz, yeşillik, sertlik ve soğukluk olmadığını, onlardan farklı olduğunu kesinlikle söyler bize."

«Gözlemci bir taşı gözlediğini sandığında, eğer fiziğe inanmak gerekirse, gerçekte taşın, gözlemci olarak, kendisi üzerine yapmış olduğu etkileri gözlemektedir.»

«Böylece bilim kendisiyle savaşta görünmektedir: En çok nesnel bir anlam taşıdığında kendini, istemine karşılık öznelliğe dalmış bulur. Çıplak gerçekçilik fiziğe götürür. Fizik de, doğruysa,çıplak gerçekçiliğin yanlış olduğuna. Böylece, çıplak gerçekçilik doğruysa yanlıştır. O halde yanlıştır.»

BERKELEY VE HUME'İN GÖRÜŞÜ

Bu satırlar ustalıkla biçimlenmelerinden ayrı olarak, daha önce hiç söylenmemiş bir şey de söylemektedir. Çünkü, yü­zeyden bakıldıklarında Berkeley ve Hume, doğal bilimlerdeki düşüncenin karşıtı bir tutuma sahip görünmektedirler. Bununla birlikte Russell'ın hemen yukarıda okuduğumuz görüşü şu bağlantıyı açığa koymaktadır:

Eğer Berkeley dış dünya «nenleri»ni duyularımızla doğrudan doğruya kavramadığımız, sadece nedensel olarak bağlantılı olayların «nenler»in şimdisel durumuyle duyu organl_arımıza geldiği olgusuna dayanmaktaysa bu; kandırıcı öz çizgilerini bizim fiziksel düşünce kalıbına olan güvenimizden alan bir usavurmadır.

Çünkü, eğer fiziksel düşüne.eden, onun en genel çizgilerinde bile kuşkuya düşülürse, nesneyle görü aktı arasına, nesneyi özneden ayıran ve «nesnenin varlığını» 'sorunsal (problematik) yapan herhangi bir nen (şey) yerleştirmek gereksizdir.

Bununla birlikte nenleri (şeyleri) ve onların ilişkisini salt spekülatif düşünceyle anlama olanağına karşı duyulan güveni sağlayan, sözü edilen fiziksel düşünce biçimi ve onun pratik başarısından başka bir şey değildir.

Gittikçe, nenler hakkındaki tüm bilginin sadece duyularca sağlanan hammaddenin işlenmesinden ibaret olduğu kanısı yerleşti. Düşünce, bu genel (ve isteyerek kapalıca dile getirilmiş) biçimiyle belki bugün yaygın olarak kabul edilmektedir.

Fakat bu kanı, herhangi bir kişinin, gerçekten, salt kurgu aracılığıyle bilgi elde etmesinin olanaksızlığını belgilediği (ispat ettiği) sayımına değil; daha çok, bilginin tek kaynağı olma yeteneğini sadece yukarda sözü edilen anlamdaki empirik oluşumun gösterdiği olgusuna dayanır. Galilei ve Hume bu ilkeyi tam bir açıklık ve kesinlikle ele alan ilk kişilerdir.

Hume, asli olarak görmemiz gereken, nedensel bağlantı gibi kavramların, bize duyular aracılığıyle verilen gereçlerden (malzemeden) gelmediğini görmüştür. Bu iç-görü onu, herhangi bir tür bilgi konusunda kuşkucu bir tutuma götürmüştür. Hume'ın kitapları okunursa pek çok filozofun, bazen pek değer verilenlerin bile Hume'den sonra anlaşılmaz nenler (şeyler) yazdığı ve bunlara hayranlık duyan bir okuyucu kütlesi olduğu görülecektir. Russell'ın felsefi çözümlemelerini okurken Hume hissedilir perde arkasından. Onun, sorunları ayırt ve onlara nüfuz etme yeteneği ve anlatımının sadeliği Hume'u hatırlatır bana.

Kişioğlunun kesin bilgiye karşı yoğun bir isteği vardır. Hume'un açık bildirisinin çarpıcı görünmesinin nedeni budur. Bilginin tek kaynağı olan duyusal hammadde, alışkanlık aracılığıyle bizi inanç ve bekleyişe götürebilir, fakat bilgiye değil. Bu hammadde, yasaya uygun ilişkilerin anlayışınaysa hiç götürmez.

KANT

Sonra Kant, Hume'un ikileminin (dilemmasının) çozumune doğru bir adım olan bir düşünceyle çıktı ortaya. Kant'ın ileri sürdüğü biçimde artık kabul edilemez olan bu düşünce şudur: Bilgide empirik bir kaynağa sahip olan bilgi kesin değildir. (Hume). Böylece, eğer biz kesin bir bilgiye sahipsek o, aklın kendinde bulunmalı. Geometri önermelerinde ve nedensellik ilkesinde durum böyledir. Bu ve belirli öbür bilgi türleri, düşüncenin bazı araçlara başvuran ve sonuçta, duyu verilerinden tü­remeyen a priori bölümüdür.

Bugün herkes doğallıkla, sözü edilen kavramların Kant yönünden yüklenen hiç bir kesinlik ve hiç bir içkin zorunluk içermediğini bilmektedir.

Kant'ın sorunu ele alışında, bana, doğru görünen şudur: Eğer durumu mantık noktasından görürsek, düşünürken, belirli bir «hak»la, duyusal deneyim gereçleriyle nüfuz edilemez kavramlara baş vururuz.

Doğrusu, söylediğimin daha aşırısı ileri sürülebilir kanısındayım: Yani denebilir ki, düşüncelerimizde ve dilsel anlatımlarımızda ortaya çıkan kavramlar, mantıksal olarak gözden ge­çirildiğinde, duyu deneyimlerinden tümdengelimsel olarak elde edilemeyen özgür düşünce yaratımlarıdır.

Kolayca görülmez bu. Çünkü biz, belli kavramları ve kavramsal ilişkileri (önermeleri) belli duyu deneyimleriyle öyle bağdaştırmak alışkanlığındayızdır ki, duyu deneyimleri dünyasını kavramlar ve önermeler dünyasından ayıran ve mantıksal olarak üzerine bir köprü kurulamayacak boşluğun bilincine varamayız.

Böylece, sözgelimi, tam sayılar dizisi açıkça, insan aklının bir buluşudur. Yani belirli duyusal deneyimlerin düzene sokulmasını kolaylaştıran, kendi adına yaradılmış bir aygıttır. Fakat, bu kavramın doğrudan doğruya duyu verilerinden olduğu gibi türemesini sağlayacak bir yol yoktur. Burada, sayı kavramını özellikle seçtim. Çünkü o, bilim öncesi döneme dayanır ve bu olguya karşın onun işimize yarayıcı karakteri hala kolaylıkla kabul edilebilir.

Günlük yaşantının en ilkel kavramlarına gittikçe, bağımsız yaratıcı düşünce kavramını evetlemek (tasdik etmek) köklü alışkanlıklar yığını arasında daha güç olur. Böylece bildirici ve önemli sonuçları olan, yani buradaki koşulların anlaşılmasını sağlayan görüş doğmuş olur. Doğan görüşe göre, kavramlar deneyimden «soyutlama» yoluyle yani deneyim içeriğinin bir bölümünü ortadan kaldırmakla doğar. İmdi bu görüşün bana niye bu denli önemli göründüğünü açıklamağa çalışacağım:

Hume'un eleştirisini okuyan biri, kolaylıkla, duyusal hammaddeden türetilmeyen kavramların ve önermelerin «metafizik» karakterleri dolayısıyle düşünceden çıkarılması gerektiği yolunda bir inanca varır. Çünkü, bütün düşünce, sadece duyusal gereçlerle olan ilişkisi dolayısıyle gereçsel bir içerime kavu­şur. Bu son önermeyi bütünüyle doğru, fakat, onun ortaya çıkmasına yol açan kanıyı yanlış sayıyorum. Çünkü bu iddia tutarlı olarak sürdürülürse herhangi bir düşünceyi «metafizik» diye mutlak olarak saf dışı bırakacaktır.

Düşüncenin «metafizik»e ya da boş konuşmaya dönüşerek soysuzlaşmaması için kavramsal sistemin yeterli sayıda önermesi duyu deneyimleriyle sıkı sıkıya bağlı olmalı ve bu sistem duyu deneyiminin düzenleyici ve gözden geçirici işi dikkate alındıkta, olanaklı ölçüde birlik ve titizliğe sahip bulunmalıdır. Bunun ötesinde «sistem» (mantık bakımından) yine mantık yönünden istekse! (keyfi) olarak verilmiş kurallara göre oynanan bir semboller oyunudur. Bütün bunlar, daha çok bilinçsel ve sistematik olarak kurulmuş bilimsel düşünce için olduğu denli (ve aynı biçimde) gündelik yaşantı için de söylenebilir.

Artık, şöyle bir anlatım kullandığımda ne demek istediğim anlaşılacaktır: Hume, açık eleştirisiyle, sadece felsefeye kuş­kunun ötesinde bir ilerleme yolu açmamış, aynı zamanda (kendi kusuru aracılığıyle değilse de) felsefe için bir tehlike yaratmıştır. Çünkü, onun eleştirisi sonucu hayati bir «metafizik korkusu» doğmuş ve bu korku çağdaş empirik felsefenin hastalı­ğını biçimlemiştir. Bu hastalık. duyular aracılığıyle verilenleri görmezlikten gelip bir yana bırakabilen bulutlardaki felsefenin bir yansısıdır.

Russell'ın Anlam ve Doğruluk Üzerne Bir Araştrma kitabında yapmış olduğu keskin çözümleme ne denli hayranlık uyandırırsa uyandırsın orada az çok zarara yol açan metafizik korkunun hayaleti görülebilir. Zira bana sözgelimi «nen»in «nitelikler demeti» gibi alınmasının nedeni bu korku gibi görü­nüyor. Burada nitelikler, duyusal hammadde gibi kavranmaktadır. İmdi, iki nenin bir ve aynı olması olgusu, orlar bütün nitelikleri bakımından uyuşmaktaysalar, bu iki nenin arasında geometrik ilişkilerin niteliklerine ait olduğunu kabule götürür (Yoksa Paris'teki Eiffel kulesiyle New York'takinin «aynı nen» olduğunu ileri sürebilecektik).

Bu bakımdan ben, nen'i (fiziksel anlamdaki nesneyi) ba­ğımsız bir kavram olarak uygun uzaysal ve zamansal bir yapıyla birlikte sisteme katmakta hiç bir «metafizik» tehlike görmemekteyim. Anlam ve Doğruluk'un son bölümü «metafizik> olmadan işlerin yürüyemeyeceğini su yüzüne çıkartmıştır. Yukarki çabaları dikkate aldıkta, bu noktayı memnunlukla kaydediyorum. Orada itiraz ettiğim tek husus, satırlar arasından sızan ve zekaya bağlantılı kötü bilinçtir.

İleri Çalışmalar Enstitüsü,
Matematik Okulu,
Princeton,
Yıl: 1943,
Amerika Birleşik Devletleri






  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP