Bilim ne gibi varsayımlara dayanır?

 Bilim de bütün diğer girişim ve çabalarımız gibi, açık veya üstü örtük birtakım temel inançlara dayanır. Varsayım denen bu inançlarımız düşünme ve hareketlerimizin temelde yatan gerekçelerini teşkil eder. Örneğin, sabahleyin rastladığımız bir kimseye «günaydın» dememiz gibi son derece basit bir davranışın bile dayandığı bir varsayım vardır. Hitap ettiğimiz kişinin Türkçe bildiğini farzetmiş olmalıyız ki, ona başka bir dilde değil Türkçe’de hitap etmiş olalım. Bunun gibi çok daha karmaşık bir faaliyet olan bilimselaraştırma da, çok kere ifade edilmeyen, hatta belki bilinç altında tutulan, bazı temel İnanç ve varsayımlara dayanmaktadır.

Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1) Kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı,
2) Bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu,
3) Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraşı teşkil ettiği.

Birinci varsayım, etrafımızda olup bitenlerin hayal mahsulü değil, gerçek olduğu; bu gerçek dünyanın algılarımızdan bağımsız, bilgilerimize göre biçimlenmeyen objektif bir varlığı olduğu görüşünü içermektedir. İkinci varsayım bilgi edinmenin mümkün olduğunu, üçüncü varsayım İse bilginin değerli şey olduğunu söylemektedir. 

Gerçekten, temelde incelemeğe konu bir dünyanın varlığını, bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğunu, gene bu dünyayı anlamanın değerli bir uğraşı olduğunu kabul etmemişsek, bilim bir anlama çabası olarak gerekçesini yitirir, anlamsız bir hareket olarak kalır.

Bu temel varsayımlar yanında özellikle doğa bilimleri için geçerliği söz götürmez birkaç varsayımı daha belirtebiliriz.

Bilim sel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişigü­zel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı, tutarlı, kapristen uzak bir dünyadır. Örneğin, suyun hangi koşullar altında donduğu, hangi koşullar altında kaynadığı, bu tür değişmez, düzenli ilişkilerdendir. A, B, C, koşulları altında suyun donacağını D, E, F, koşulları altında ise kaynayacağını bekleriz. Aynı koşullar altında suyun bazen donduğu, bazen kaynadığı görülse idi böyle bir bekleyiş için olanak kalmazdı. Olguların gelişigüzel yer aldığı kaprisli bir dünyada, olup bitenlerin gerisindeki temel ilişkileri arayan, bunları dile getirip açıklamaya çalışan bilim için de olanak yok demektir.

Her olgu, bizim için saptanabilir olsun olmasın, kendin
den önce yer alan başka olgulara bağlı olarak ortaya çıkar. Bunun kısaca anlamı şudur: Nedensiz olgu yoktur ve bu neden doğanın kendi içindedir. Bu varsayımdan hareket eden bilim herhangi bir olgunun açıklanmasını o olgunun ortaya çıkış koşullarına baş vurarak yapar. Örneğin, suyun kaynaması için 76 cm barometrik basınç altında sıcaklığın 100°C’ya çıkm ış olması gerekir. Burada suyun kaynaması bir sonuç, belli ölçülerdeki basınç ve ısı ise birer ön koşuldur. Sonuçla ön koşullar arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak şöyle gösterebiliriz.

Y = f(X,. X2 X„)

Formülde, «Y» sonucu, «Xı, X2 Xn»ler de ön koşulları göstermektedir, «f» ise ilişkinin fonksiyonel olduğunu ve bu fonksiyonda «Y»nin bağımlı, «Xı»nin ise bağımsız değişken olduğunu belirtmektedir.

Bilim gözlem konusu bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder. Bu ise, zaman ve uzayın «realite» denilen gerçek dünyanın temel boyutları olduğu inancına dayanır. Olguların zaman ve uzayla sınırlandırılması bilimi, ilkece gözlem konusu olamayacak birtakım doğa dışı «nesne»lere yönelmekten alıkoyduğu gibi, bu tür nesneleri inceleme konusü yapan çalışm aların bilimsel olamayacağı yargısını da temellendirmektedir. Örneğin din, mitoloji ve metafizik incelemeler gibi.

Bilim «var olan her şeyin bir miktarla var olduğu» ilkesine bağlıdır. Bu nedenledir ki, bilginler elde ettikleri bulguları nicelik cinsinden ifade etmeğe büyük önem verirler. Deney sonuçlarının basit gözlemle değil, ölçme yolu ile saptanması ve bunların sayısal terimlerle ifadesi bilimde giderek önem kazanan bir gelişmedir. 

İlk bakışta hiç de ölçülebilir gibi görünmeyen birtakım özelliklerin (Örneğin sıcaklık, sertlik, yoğunluk, öğrenme yeteneği, yaratıcılık vb.) zamanla ölçülebilir bir biçimde tanımlandıklarını ve bu tanımlara uygun geliştirilen ölçme vasıtaları kullanılarak  ölçüldüklerini görmekteyiz. Bir bilimde ölçme tekniğinde erişilen mükemmeliyet o bilimin ilerleme derecesini saptamada önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bir tür ölçmeden yararlanmayan bir çalışmaya bilim demek artık çok güç görünmektedir.

Bilimin dayalı olduğu varsayımlara ilişkin Einstein'ın şu sözleri önemle üzerinde durulmağa değer:

Teorik kavramlarımızla realiteyi anlamanın mümkün olduğu inancı olmaksızın, dünyamızın iç armonisine inanmaksızın, bilim denen şeyin ortaya çıkması beklenemezdi. Bu inanç her türlü bilimsel buluşun temel itici gücüdür ve daima öyle kalacaktır  

Yukarda kısaca değindiğimiz temel varsayımların doğru olup olmadığı sorusu ayrı bir inceleme konusudur. Ancak şu kadarını belirtelim ki, bilimin son 300 yıllık süre içindeki baş döndürücü gelişmesi dayandığı varsayımların geniş öl­çüde geçerli olduklarını kanıtlayıcı niteliktedir. 

Kaynak: Cemal Yıldırım - 100 soruda Bilim Felsefesi  

Şiirin, Putperestliğin, Tanrısallığın ve Kutsamaların Kökeni Olarak Şiirsel Metafizik

Bütün filozoflar ve filologlar, eski gentillerin hikmeti hakkında araştırmalarına, aptal ve korkunç vahşiler olan bu ilk insanlardan başlamış olmalıdırlar. Yani, yukarıda değindiğimiz gibi tam anlamıyla devlerden başlamışlardır (Peder Boulduc, De ecclesia ante Legem adlı eserinde der ki, Kutsal Kitap’a göre, bu devlerin isimleri dindar, saygıdeğer, şerefli insanlara işaret eder. Fakat bu, sadece, kehanetle gentil dinleri kuran ve devler çağma ismini veren soylu devler olarak anlaşılabilir). Bu soylu devler, kehanetlerine ilişkin delillerini dış dünyada (yani duyusal dünyada) değil de düşünen zihnin değişmeleri içinde arayan metafizikle başlamış olmalıydılar. Çünkü ulusların bu dünyası, kesinlikle insanlar tarafından yapılmış olduğundan, metafiziğin ilkeleri de bu değişmeler içinde aranmalıdır. Ve insan tabiatı, hayvanların tabiatına benzer olmaktan uzaklaştıkça bu özelliği elde eder, yani “şey”leri bilmenin biricik yolu duyulardır.

Böylece, gentil dünyanın ilk hikmeti olan şiirsel hikmet, şimdiki bilgili insanlarınki gibi rasyonel ve soyut bir metafizikle değil, rasyonelleştirme gücü olmayan, tamamıyla kaba duyu ve güçlü imgeleme sahip bu ilk insanların hissetmesi ve hayal kurmasına dayalı bir metafizikle başlamış olmalıydı . Bu metafizik, onların şiiriydi, onlarla birlikte doğmuş (çünkü onlar, tabiatları gereği bu duyularla ve imgelemle donatılmışlardı) bir yetenekti. Bu metafizik, nedenleri bilememekten doğmuştu, çünkü merakın annesi olan cehalet, hiçbir şeyden haberi olmayan bu insanlara her şeyi olağanüstü göstermişti. Onların şiiri, ilkin tanrısaldı. Çünkü Lactanius’tan aldığımız pasajda da gördüğümüz gibi kaba duyu ve güçlü imgeleme sahip olan bu ilk insanlar, hissetikleri ve merak ettikleri şeylerin nedenlerini tanrılar olarak hayal ettiler (küçük anlıklarını (understanding) şaşırtan her şeyi tanrılar olarak adlandıran şimdiki Amerikan Yerlileri de bu durumu doğrulamaktadır). Buna Arktik Okyanusu yakınlarında oturan eski Germenleri de ekleyebiliriz. Tacitus, onlar hakkında [6.45] şöyle söyler: Onlar, Güneş’in geceleyin denizin içinden geçerek batıdan doğuya doğru geçtiğini işittiklerini söylemişlerdi ve tanrıları gördüklerini iddia etmişlerdi. İşte bu uluslar, sözünü ettiğimiz gentil dünyanın kurucularını daha iyi anlamamıza yardım eden kaba ve basit uluslardır. Bu ilk insanlar, tıpkı çocukların ellerindeki cansız oyuncaklarla, canlı kişilermişçesine oynamaları ve konuşmaları gibi, merak ettikleri şeylere, kendi düşünceleri doğrultusunda tözsel bir varoluş vermiş.

Aynı şekilde, doğuş hâlindeki insanlığın çocukları olan gentil ulusların ilk insanları, kendi fikirlerine göre “şey”leri yarattılar. Fakat bu yaratma, Tanrı’mn yaratmasından tamamen farklıydı. Çünkü, Tanrı, mutlak akıl olarak her şeyi bilir ve şeyleri bilmesiyle de onları yaratır. Fakat gentiller, kendi cehaletleri içinde, tanrının bütünüyle bedensel olduğunu hayal ettiler ve tanrıya bedensel bir değer atfettiler. Yarattıkları bu tanrı maddi olduğundan, onu muazzam şekilde yücelttiler. Bu yücelik o kadar büyüktü ki, hayal ederek yaratan kişilerin aldım karıştırmıştı ve bu kişiler, Grekçe “creators” “yaratıcılar” anlamına gelen “şairler” olarak adlandırıldı. Bu büyük şiir sanatı üç şekilde gerçekleşmiştir.

1. Halkın anlayışına uygun olan yüce (sublime) fabllar icat edilmesiyle.
2. Bu maksata uygun olarak aşırılığa gidilerek.
3. Şairlerin bizzat yaptığı gibi, sıradan insanlara erdemli bir şekilde hareket etmenin öğretilmesi ile. 

insani kuramların bu tabiatı hakkında Tacitus’un soylu bir anlatımında belirttiği gibi, ebedi bir özellik kalmıştır. O da şudur: Korkmuş insanlar “inandıkları şey hakkında olur olmaz hayal kurmazlar” (fingunt simul creduntque) [A. 6.5.10],

Tufandan sonra, havada, çok şiddetli bir etkinin meydana gelmesi ve bir patlamanın ortaya çıkması sonucu, gökyüzü, korkunç bir şekilde gök gürültüsüyle gümbürdediği ve aydınlandığı zaman kaba duyu ve güçlü hayal gücüne sahip olan bu insanlar, gentil insanlığın ilk kurucuları olmalıdırlar. Biz, bu durumun Mezopotamya’da tufandan bir yüzyıl sonra meydana geldiğini de varsaymıştık. Çünkü evrensel tufandan sonra nemin kaybolması ve toprağın kuruması zaman almıştır. Ta ki toprak kuru buharlar çıkarana kadar veya şimşeğin meydana gelmesi için havada yanan bir madde oluşana kadar. O halde, çok sağlam olması gereken ve en güçlü vahşilerin mağaralarının bulunduğu dağların zirvelerindeki ormanların içine yayılmış birkaç dev, nedenini bilmedikleri bu büyük etkiyle korktular ve şaşırdılar, gözlerini yukarı kaldırdılar ve gökyüzünün farkına vardılar. Bu durumda, insan zihninin tabiatı, kendi tabiatını bu etkiye atfetti ve şiddetli tutkularını bağırarak ve homurdanarak ifade eden kaba, güçlü vücut yapısındaki tüm insanların tabiatlarından dolayı onlar, gökyüzünü büyük ve canlı bir beden olarak hayal ettiler ve gökyüzünü daha büyük genderin ilk tanrısı Jove olarak adlandırdılar. Onlara göre Jove şimşeğin ıslık gibi sesiyle ve gökgürültüsünün gümbürtüsüyle kendilerine bir şey anlatmak istiyordu. Böylece, onlar cehaletin kızı ve bilginin annesi olan ve insan zihnini açan doğal merakın hayreti doğurmasını incelemeye başladılar. Bu özellik, halk arasında hâlâ devam etmektedir. Onlar, bir kuyruklu yıldız, yalancı Güneş veya tabiatta ve özellikle de gökyüzünün görünüşünde, olağanüstü başka bir şey gördüklerinde hemen merak ederler ve kaygıyla bunun ne anlama geldiğini araştırırlar.

Felsefeyle aydınlanmış ve eğitilmiş zihinlerin bu çağında bile mıknatısın demir üzerindeki büyük etkisine şaşırdıklarında mıknatısın, demir üzerinde esrarengiz bir sempatiye sahip olduğunu iddia ettiler ve böylece bütün tabiatı, tutkuları, tesirleri hisseden büyük bir canlı beden yaptılar. Ancak, medenileşmiş (keskinleşmiş) zihinlerin tabiatı, sıradan halkta bile, bizim dillerimizde çok sayıda olan tüm soyut terimlerle uyumlu soyutlamalar yaparak, duyulardan öylesine koparılmış ve yazma sanatıyla öylesine inceltilmiş ve sıradan halk, nasıl sayacağını ve hesap edeceğini bildiği için medenileşmiş zihin, sayıların kullanılmasıyla deyim yerindeyse öylesine tinselleştirilmiştir ki, doğal olarak, “Sempatik Tabiat” denilen bu hanımın (Tabiat Ana) büyük imgesine biçim vermek bizim gücümüzü aşar, insanlar, bir ifadeyi dudaklarıyla biçimlendirirler. Fakat zihinlerinde hiçbir şey olmayabilir. Çünkü onların zihinlerindeki şey ya yanlıştır ya da zihinlerinde hiçbir şey yoktur. Hayal güçleri yanlış bir imajı biçimlendirmekte artık işe yaramaz. Zihinleri soyut, ince ve tinselleşmiş olmayan bu ilk insanların engin hayal güçlerine girmek bizim gücümüzün üstündedir. Çünkü onlar, duyguları bakımından çok derin, tutkuları bakımından sersemletici hislerle doludurlar. Bu nedenle, gentil insanlığı kuran ilk insanların nasıl düşündüklerini anlamakta güçlük çekeriz ve bunu çok az tahayyül edebiliriz.

İlk teolojik şairler yarattıklarının en büyüğü olan ilk tanrısal fablı bu şekilde vücuda getirdiler. Yani, insanların ve tanrıların kralı ve babası olan hiddetle gürleyen ve şimşekleri fırlatan jove fablını yarattılar. Bu fabl, o kadar tedirgin edici ve öğreticiydi ki onu yaratanlar ona bizzat kendileri inandılar ve ondan korktular, ona hürmet ettiler ve korku dolu dinlerle ibadet ettiler. İnsan zihninin bu özelliğiyle Tacitus’un da işaret ettiği gibi, bu insanlar her gördükleri, hayal ettikleri, hattâ yaptıkları ne varsa hepsinin Jove olduğuna inandılar ve evrenin bütününe ve onun parçalarına canlı bir töz yüklediler. Bu, durum şu ifadede açıkça görülmektedir. “Her şey Jove’la doludur” (Jovis omnia plena) [Vergil, Eclogue 3.60]. Platon, daha sonra bunu, her şeye nüfuz eden ve her şeyi dolduran eter olarak anlamıştır [Cratylus 412D], Ancak teolojik şairler için Jove dağların zirvelerinden daha yüksek değildi. işaretlerle konuşan ilk insanlar, doğal olarak şimşek çakması ve gök gürültüsünün Jove’un kendilerine verdiği işaretler olduğuna inandılar. Bundan dolayı, nuo (bir işaret vermek anlamına gelen), tanrısal saygıyı ifade eden yüce ve değerli olandan çok, bir fikir olarak tanrısal irade anlamına gelen numen oldu. Onlar, Jove’un işaretlerle emrettiğine, bu işaretlerin gerçek kelimeler olduğuna ve tabiatın Jove’un dili olduğuna inandılar. Gentiller, bu dilbiliminin evrensel şekilde tanrısal olduğuna inandılar, Grekler de onunla tanrıların dilinin bilimi anlamına gelen teolojiyi adlandırdı. Böylece Jove şimşeğin korku dolu krallığını elde etti, insanların ve tanrıların kralı oldu. Ayrıca, iki unvan daha elde etti. Birincisi, en güçlü (fortissimus) anlamına da gelen, en iyi (best optimus) unvanıdır ki bu unvan, tersine bir süreçle erken Latincedeki fortis kelimesi, geç Latincedeki bonus kelimesi ile aynı anlama geliyordu. İkincisi, ise, Jove’un bizzat gökyüzü olan geniş bedeninden dolayı aldığı en büyük (maximus) unvanıdır. İlk unvanından dolayı Jove şimşek çaktırarak insanlığa nasihat ettiğinden ve büyük fayda sağladığından Soter veya kurtarıcı (savior) unvanını aldı (bu Bilimimize aldığımız üç ilkeden ilkidir. Yine Jove gendenn prensi olan bu devlerin vahşi dolaşmalarına bir son verdikten sonra Stator, destekleyen, kurucu lâkabını aldı. Latin filologlar bu lâkabı çok dar bir anlamda, Şahinlerle yaptıkları savaştan kaçan Romalıları durdurmak için Romulus’un dua ile yardım dilemesini Jove’a atfen açıklarlar.

Böylece, filologları şaşırtan birçok Jove ortaya çıktı. Aslında bu durum, tufanın evrenselliğini ispat eder ve bakılacak olursa, fabllar yoluyla bize kadar ulaşan anlatımların çoğu fiziksel tarihlerdir, Çünkü, her gentil ulusun kendi Jove’u vardı ve Mısırlılar kendi Jove’ları Ammon’un bu Jove’larm en eskisi olduğu kanısına sahiptiler.

Böylece, şiirsel karakterlerin ilkeleri hakkında söylenmiş olanlarla uyumlu olarak Jove doğal olarak, tanrısal bir karakter veya hayalî bir evrensel olarak şiirde doğmuş olmalıdır. Kehanetlerle alınan her şey, hepsi şair olması gereken bütün eski gentil uluslar tarafından Jove’a atfedildi. Onların şiirsel hikmeti Tanrı’nın inayet sıfatından dolayı temaşa hâlindeki bu şiirsel metafizikle başladı. Ve onlar, teolojik şairler veya Jove’un kehanetlerinde ifade ettiği tanrıların dilini anlayan bilgeler olarak adlandırıldı. Kehanette bulunmak veya önceden haber vermek anlamına gelen divinaridcn dolayı, onların kâhinler anlamında tanrısal oldukları söylendi. Kehanette bulunmak şeklinde tanımlanan bu Bilim, Adem’e gerçek dinini emreden Tanrı’nın kehaneti yasaklaması üzerine [167] Homer tarafından iyi ve kötünün bilimi, Müz (Muse) olarak adlandırıldı [365], Çünkü teolojik şairler, bu mistik teolojiyi mısralar hâlinde verdiler. Kehanetlerin kutsal sırlarını açıklayan bütün Grek şairleri mystae olarak adlandırıldı. Horace de onlara “tanrıların yorumcuları” demişti, Her gentil ulus, bu bilimde hünerli olduğu kendi Sybikm (kehanet kitabına) sahipti ve biz onların on iki tanesinden söz edildiğini gördük. Sybiker ve kehanetler gentil dünyanın en eski kurumlandır.

Bütün bunlar, putperestliğin kökenleri üzerine Eusebius [yani, Lactantius}'’un altın pasajıyla uyumlu bir biçimde burada tartışıldı. Yani, basit ve kaba ilk insanlar, tanrıları o andaki gücün dehşetinden icat ettiler. Bu korku, insanların diğer insanlar üzerinde uyandırdığı korku değil, insanların kendilerinde uyandırdıkları ve dünyada tanrıları yaratan korkuydu. Putperestliğin kökeni, aynı şekilde, dünyada aynı anda doğmuş olan kehanetin kökeniyle birlikte gösterildi. Bu ikisinin kökenlerini, kehanetleri doğru anlamak veya elde etmek için kurban sunmanın kökeni izledi.

Şiirin kökeninin böyle olması, şu sonsuz özellikle de doğrulanır. Şiirin malzemesi inanılır bir imkânsızlıkta yatar. Bu, bedenlerin zihinler olmasını gerektiren imkânsızlıktır. Böylece, gürleyen gökyüzünün Jove olduğuna inanıldı. Şairler için de, büyücü kadınların büyüler yoluyla yaygınlaştırdığı şaşırtıcı şeyleri şarkı olarak söylemekten daha sevgili bir şey yoktu. Bütün bunlar, Tanrı’nın her şeyi yapabilme gücüne sahip olduğunu bilen uluslar tarafından gizli bir anlamda açıklanmaktadır. Bu anlamdan başka bir anlam çıkar. Bütün insanlar doğal olarak tanrısallığa sonsuz saygı göstermişlerdir. Aynı şekilde, şairler de gentiller arasında dinleri kurmuşlardır.

Burada söylenen şeyler, Platon ve Aristoteles’ten Patrizzi, Scaliger ve Castelvetro’ya kadar şiirin kökeninden bahseden bütün teorileri alt üst etmekten uzaktır. Çünkü şiiri çok yükselten insanın uslamlama gücünün yetersiz olduğu görülmüştür. Daha sonra gelen filozoflar, şiir ve eleştiri sanatları bakımından eşit şeyler ürettikleri ya da iyi hiçbir şey üretmedikleri gibi, şiirin gelişmesini de engellemişlerdir. Bundan dolayı, hepsinin, yani ilkin, bu çağın marifet düzenindeki kahramansal şairlerin en üstünde olma ayrıcalığı Homer’e aittir. Şiirin kökenlerinin bu keşfi, Platon’dan, Bacon’ın De sapientia veterum adlı eserine varıncaya kadar canla başla araştırılan eskilerin eşsiz hikmeti fikrini ortadan kaldırdı. Keza, eskilerin hikmeti, büyük ve nadir filozofların bâtınî hikmeti değil de, insan ırkını kuran kanun koyucuların halk hikmetiydi. Böylece, Jove’un durumunda olduğu gibi bilginler tarafından Grek fabllarına ve Mısır hiyerogliflerine atfedilen yüce felsefenin bütün mistik anlamlarının sahip olması gereken tarihsel anlamların hem doğal olduğu hem de yerinde olmadığı görülecektir.

Kaynak: Giam Battisca Vico - Yeni Bilim



Bertrand Russell'a Göre Kamuoyu Korkusu ve Gençler Üzerindeki Etkisi

Yaşam biçimleri ve dünya görüşleri, çevreleri, özellikle birlikte yaşadıkları kişiler tarafından iyi karşılanmayanların pek azı mutlu olabilir. Çağımızda toplumlar ahlakları ve inançları bakımından çok farklı gruplara ayrılmış bulunmaktadır. Bu durum reformla başlamıştır. (Rönesans'la başlamıştır da denilebilir) ve giderek daha belirgin bir farklılık oluşmuştur. Sadece dinsel inançları bakımından değil, daha birçok konuda da birbirlerinden farklı olan Protestanlarla Katolikler vardı. Burjuvazi tarafından hoş görülmeyen birçok davranış özgürlüğüne sahip olan soylular vardı. Daha sonra, mezheplerin Tanrı'yla kul arasındaki aracılığını kabul etmeyenler ve özgür düşünenler geldi. Günümüzde, Avrupa kıtasının her yerinde bulunan sosyalistlerle diğerleri arasında yalnız politikada değil, hayatın hemen her alanında büyük farklılıklar bulunmaktadır. İngilizce konuşulan ülkelerde bu gruplaşmalar daha fazladır. Bazı gruplarda sanata hayranlık duyulurken, bazılarında sanatın zararlı olduğuna inanılır, özellikle de modem sanat için böyle düşünülür. Gelenekçiler zinayı en büyük suç olarak görürler, ama halkın büyük bir kısmı, övülecek değilse de, bağışlanabilecek bir suç olarak görür. Katoliklerde boşanmak yasaktır. Katolik olmayanlar ise, boşanmayı evlilikte gerekli olan açık kapı olarak kabul ederler.

Zevklerinin ve inançlarının niteliğine göre bir kimse, bu görüş ayrılıkları nedeniyle, bir grubun içinde tam anlamıyla yabancılaşırken, başka bir grupta kendisini normal bir insan olarak görebilir. Mutsuzlukların çoğu, özellikle gençler arasında, bu nedenledir. Genç bir erkeğin ya da kadının bazı düşünceleri, içinde yaşadığı toplum tarafından onaylanmayıp kötü görülebilir. Böyle bir durumda kalan gençler, dünyanın her yerindeki toplumların yapısının böyle olduğunu sanırlar.

Sapıkça olarak nitelendirilmesinden çekindikleri için, görüşlerini açıklayamaz, düşüncelerinin hiçbir yerde, hiçbir toplulukta kabul görmeyeceğini sanırlar. Bu nedenle, yani dünya hakkındaki bilgisizlik yüzünden gençlikte, kimi zaman da yaşam boyunca büyük acılar çekilir. Bu dar sınırlar içinde yalnızca acı çekilmez, çevrenin düşmanlığı, manevi özgürlüğün korunması için gereksiz bir çaba harcanmasına ve büyük bir olasılıkla, düşüncelerin mantıksal yapısını oluşturmaktan çekinilmesine de yol açar. Bronte kardeşler, kitapları yayınlanmadan önce kendileri gibi düşünebilen hiç kimseyle karşılaşmamışlardı. Bu durum, cesaretli olan Emily'yi hiç etkilememişti, ama Emily ile aynı düşünce yapışma sahip olmasına rağmen öğretmen kişiliğinden hiçbir zaman kurtulamamış olan Charlotte'u çok etkilemişti. Blake de Emily gibi manevi yalnızlık içinde yaşadı ama yine tıpkı onun gibi, bu yalnızlığın kötü etkilerini alt edebilecek güçteydi; kendisinin haklı, eleştirmenlerinse haksız olduklarından hiç kuşku duymamıştı. Halka karşı tutumunu şu dizelerde açıklamıştır:

Beni hemen hemen kusturmamış olan
Tanıdığım tek adam
Fuseli'ydi; hem Türk, hem de Yahudi

İşte böyle sevgili Hıristiyan dostlarım, siz ne âlemdesiniz? Ama manevi gücü yüksek olanların sayısı fazla değildir. Hemen herkes için mutluluğun koşulu, çevrenin kendisinden hoşnut olmasıdır, insanların çoğu da içinde yaşadıkları çevreden anlayış görürler. Çünkü daha gençliklerinde toplumun önyargılarıyla tanışmışlar, inançlara ve geleneklere uyum sağlamışlardır. Ama kültürlü ve sanatçı yaradılışlı olup dünyanın her yerinde bulunan bir azınlık için böyle bir kabullenme söz konusu değildir. Küçük bir kasabada doğmuş, kendi topluluklarının inançlarına ve düşüncelerine kaşı olan her şeye düşman gözüyle bakan insanlarla çevrili birisini ele alalım. Ciddi kitaplar okumak istese, arkadaşları tepki verir, onu dışlar, öğretmenleri, bu gibi kitapların kafa karıştırıcı olduklarını söyler. Güzel sanatlara ilgi duysa, yaşıtları erkek olmadığını, yaşlılar ise ahlaksız olduğunu söylerler. Çevresinde yaygın olmayan bir meslek seçmek istese, bu meslek ne kadar iyi olursa olsun, hemen burnu büyük olduğu ve babasına yetenin ona da yetmesi gerektiği söylenir. Ailesinin dinsel inançlarına ya da politik görüşlerine ters düşse başı derde girer. Bu nedenle, olağanüstü yetenekleri olan genç erkekler ve kadınlar ergenlik çağında mutsuz olurlar. Sıradan gençler için eğlence ve zevk çağında, onlar daha ciddi bir şeyler ararlar, ama doğdukları çevredeki büyüklerde de yaşıtlarında da aradıklarını bulamazlar.

Bu gibiler, üniversiteye gittiklerinde, kendilerine benzeyen gençlerle karşılaşıp birkaç yıl içinde büyük bir mutluluğu yakalayabilirler. Şansları varsa, üniversiteyi bitirdiklerinde de anlaşabilecekleri insanların çalıştığı bir işe girebilirler. Londra ve New York gibi büyük bir kentte oturan akıllı birisi, kendisini sıkmadan ya da olduğundan başka görünme zorunluluğu duymadan, yaşayabileceği bir çevre bulabilir. Ama küçük bir yerde çalışırsa ve özellikle halkın saygısını kazanmayı gerektiren bir işse, örneğin bir kasabada doktorluk ya da avukatlıksa, gerçek inançlarını saklamak zorunda kalabilir. Amerika için bu durum, ülkenin çok geniş olması nedeniyle özellikle böyledir. Kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, hiç akla gelmeyecek yerlerde yalnızlık çekerek yaşayanlarla karşılaşabilirsiniz; bunlar yalnızlık duymayacakları yerler bulunduğunu kitaplardan öğrenmişlerdir, ama oralara gitme olanakları yoktur ve düşünceleriyle ilgili birkaç sözcük söyleme fırsatını pek bulamazlar. Bu gibi durumlarda, Blake ve Emily Bronte'den daha aşağı yaradılışta olanlar için mutluluk olasılığı yoktur. Bunların da mutlu olabilme şansını yakalayabilmeleri için ya halkın zorbalığı azaltılmalı ya da kültürlü azınlığın bir araya gelip birbirlerini tanımalarına olanak sağlanmalıdır.

Çekingen olmak da bu sorunu büyütmektedir. Halk kendi düşüncesine aykırı davrananlardan çok, kendisinden korkanlara zorbalık yapar. Köpekler nasıl ki kendilerinden korkanlara daha çok havlar ve saldırırlarsa, insan sürüsü de onlar gibi davranır. Onlardan korkar ve korktuğunuzu belli ederseniz,onlara iyi bir av olursunuz; oysa umursamazsanız, güçlerinden kuşku duymaya başlar ve size sataşmaktan vazgeçerler. Tabii bu arada meydan okumanın son sınırlarını, düşünüyor değilim. Rusya'da normal sayılan görüşleri Kensington'da ya da Kensington'da normal sayılandan Rusya'da ileri sürerseniz, sonuçlarına boyun eğmeniz gerekir. Ben, çok daha ılımlı olanlan, örneğin uygun giyinmemek, bir kiliseye bağlanmamak ya da farklı kitaplan okumaktan vazgeçmemek gibi durumları düşünüyorum. Bunları yaparken meydan okurcasına değil de, içten geldiği gibi, neşe içinde, kaygısızca davranılırsa, en gelenekçi topluluklarda bile hoş görülür. Zamanla, hoş görülmeyen davranışlarına ses çıkarılmayan zararsız deli dokunulmazlığını kazanmak da mümkündür. Bu, büyük ölçüde, iyi huylu ve dost canlısı olmaya bağlıdır. Gelenekçiler, geleneklerine aykırı davrananlara kızarlar, çünkü davranışın kendilerine karşı olduğunu düşünürler. Oysa neşeyle ve dostlukla, en budalaların bile anlayabileceği şekilde davranılırsa, onlara karşı olunmadığı açıklanırsa, birçok aykırı davranış bağışlanabilir.

Ne var ki, zevkleri ve düşünceleri içinde yaşadıkları toplumun hoşuna gitmeyenlerin birçoğu bu yöntemi uygulayamazlar. Bu tipler, dışarıdan boyun eğmiş ya da ters davranışlardan sakınıyor gibi görünseler de, aşağılandıklarında kavga etmeye hazırdırlar. Yani, toplumun gelenekleriyle uyuşamayanlar alıngan ve huysuz olurlar. Ama görüşlerinin aykırı sayılmayacağı bir topluluğun içine girdikleri zaman huyları değişir. Asık suratlı ve utangaçken, neşeli ve kendine güvenir, sertken yumuşak, içine kapanıkken, insancıl ve dışa dönük olurlar.

Onun için, çevreleriyle uyuşamayan gençler, daha az gelir getirecek bile olsa, kendilerine uygun arkadaşlar edinebilecekleri meslekleri tercih etmelidirler. Dünya ve yaşam hakkındaki bilgilerinin sınırlı olması nedeniyle gençler, çoğu zaman, bunu yapabileceklerini bilmezler ve kendi çevrelerinde duyup karşılaşmaya alıştıkları peşin hükümlerin, dünyanın her yanında aynı olduğunu sanırlar. Bu da deneyimli yaşlıların gençlere yardımcı olmaları gereken bir konudur.

Psikanalizin önem kazandığı bugünlerde, bir genç çevresiyle uyuşamadığında, nedeninin ruhsal olduğu düşüncesi ilk akla gelendir. Bence bu bir hatadır. Örnek olarak, annesi ile babasının insanın oluşumu konusundaki inançlarını doğru bulmayan bir genci ele alalım. Bu genç budala değilse, annesi ve babasıyla bu konuda anlaşamayacaktır. Çevreyle uyumlu olamamak elbette talihsizliktir, ama her ne pahasına olursa olsun sakınılması gereken bir talihsizlik değildir. Çevre budala, önyargılı ya da bilime karşıysa, onunla uyuşamamak erdemdir. Bu olumsuz özellikler, farklı düzeylerde olmak üzere hemen her çevrede vardır. Galile ile Kepler'in, Japon deyimiyle "Tehlikeli düşünceleri" vardı; çok akıllı insanların böyle düşünceleri vardır. Bunlar, bu düşünceleriyle toplumun düşmanlığını kazanırlar. Bu düşmanlığın akıllıları sindirecek derecede güçlenmemesi, elden geldiğince azaltılması ve etkisiz hale getirilerek kaldırılması gerekir.

Modem dünyada bu sorunla en çok gençler karşılaşırlar. Bir insan kendine uygun bir mesleğe atılmış ve uygun çevre bulmuşsa, toplum işkencesinden çoğunlukla kaçınabilir, ama gençken, yetenekleri henüz denenmemişken, bilgisiz ama bilmedikleri konularda bile hüküm vermeye yetkili olduklarını sananların ellerine düşebilirler. Ve bu kişiler, bunca deneyimleri olduğu halde, gepgenç bir adamın kendilerinden daha bilgili olmasına öfkelenebilirler. Bilgisizlerin zorbalığından kendini kurtarabilen birçok kişi, baskı süresince öylesine zorlu bir savaş vermek zorunda kalmışlardır ki, sonunda hayata küsmüş, enerjilerini yitirmişlerdir. Dehanın ne yapıp edip yolunu bulacağı gibi iç açıcı bir söylem vardır ve buna dayanılarak, gençlere yapılacak işkencenin fazla zararlı olmayacağı düşünülür, ama bu söylemin hiçbir dayanağı yoktur. Bu tıpkı, "cinayet gizli kalmaz" kuramına benzer. Evet, duyduğumuz bütün cinayetler meydana çıkarılmıştır, ama hiç duymadığımız kaç cinayet olduğunu kim bilebilir? Aynı şekilde, adını işittiğimiz bütün dâhiler, olumsuz koşulların üstesinden gelmişlerdir, ama genç yaşmda sindirilmiş daha birçoklarının bulunmadığını kim söyleyebilir ki? Hem bu, yalnızca dâhilerin değil, toplum için dâhiler kadar gerekli olan yetenekli olanların da sorunudur. Hem de nasıl olursa olsun kurtulmaları değil, aynı zamanda hayata küsmeden ve enerjilerini yitirmeden kurtulmaları gerekir. Yani gençlerin önü kesilmemelidir.

Gençler delilik yaptıklarında, yaşlılar saygıyla karşılamak, yaşlılar kendi istekleri için gençlerden saygı beklememelidir. Bunun nedeniyse basittir, şöyle ki: Her iki halde de söz konusu olan yaşlıların değil, gençlerin yaşamıdır. Yaşlılar, gençlerin yaşamlarını yönetmeye kalkarlarsa hata ederler. Gençler de, örneğin dul kalmış annelerinin ya da babalarının evlenmelerine engel olarak hayatlarını düzenlemeye kalkışırlarsa yanlış yapmış olurlar. Yaşlı ya da genç, iyiyi kötüden ayırabilecek yaşa geldikten sonra her insanın kendi istediklerini seçmeye ve isterse kusurlarıyla yaşamaya hakkı vardır. Bir genç önemli bir konuda bir yaşlının baskılarına boyun eğerse, istemediği bir şeyi yapmış olur. Örneğin, artist olmak isteyen bir gencin annesiyle babası, oyunculuğun ahlaka aykırı ya da sosyal bakımdan düşük bir iş olduğu manayla bu isteğine karşı çıkıyor diyelim. Gence çeşitli baskılar yapabilirler, onu evlatlıktan atmakla tehdit edebilirler, bir-iki yıl içinde mutlaka pişman olacağına inandırmaya çalışabilirler, istediğini yapmak için onun gibi diretmiş, ama yapınca da kötü şeylerle karşılaşmış olduklarını belirttikleri birçok genci örnek olarak sayıp dökebilirler. Oyunculuğun ona uygun bir iş olmadığını düşünmekte belki haklıdırlar, belki rol yapma yeteneğini yoktur ya da sesi iyi değildir. Durum böyleyse, çok geçmeden tiyatro yetkilileri bunu ona söyleyecekler, o da kendisine başka bir iş seçecektir. Anneniz-babanız dayattıkları için amacınızdan vazgeçmeyin. Söylenenleri dinlemez de istediklerinizi yaparsanız, aileniz de bir zaman sonra bu duruma alışacaktır. Diğer yandan, eğer edinmek istediğiniz meslekteki yetkililerin düşünceleri olumsuzsa, o zaman iş değişir, çünkü deneyimlilerin düşünceleri, mesleğe yeni başlayanlar için yol göstericidir.

Bence genel olarak, uzman olmayanların düşüncelerine gereğinden fazla saygı gösterilmektedir; önemli, önemsiz bütün konularda durum böyledir. Kural olarak, bir insanın halka, aç kalmasına ve hapishaneye düşmesine neden olmayacak kadar saygı göstermesi gerekir; bundan fazlası, zorbalığa gönüllü olarak boyun eğmek demektir ve kişinin mutluluğunu zedeleyebilir. Örneğin para harcamayı ele alalım. İyi bir otomobile sahip olarak ve büyük ziyafetler vererek komşularının saygısını kazanacaklarına inananların para harcama anlayışları diğer birçok kimsenin para harcayışlarından oldukça farklıdır. Aslına bakılırsa, bir otomobil alabilecek durumda olduğu halde, seyahat etmeyi ya da iyi bir kitaplığa sahip olmayı tercih eden birisi, farklılığı nedeniyle daha çok saygı görür. Halkı aşağılamak elbette doğru değildir; karmaşık bir yapıda olmasına karşın, hâlâ sadece halk aşağılayabilir. Ama halkı umursamayan bir kişi hem dayanıklı hem de mutludur. Üstelik geleneklere pek fazla boyun eğmeyenlerin oluşturacağı bir topluluk, herkesin aynı şekilde davrandığı bir topluluktan daha ilgi çekicidir. Karakterleri kişiye özgü bir şekilde gelişmiş olan bireylerden oluşan bir toplulukta, farklılıklar korunmuş olur, böylece her karşılaştığımız, daha önce gördüklerimize benzemeyeceğinden, yeni kimselerle karşılaşmak bir değer taşır. Soyluların avantajlarından birisi de buydu, çünkü sosyal üstünlüklerin doğuştan elde edildiği aristokraside, davranışların kararsız olmasına göz yumulmaktaydı. Modern dünyada bu sosyal özgürlük kaynağını gittikçe yitirmekteyiz ve bu yüzden hep bir örnek olmanın yol açacağı tehlikelerin bilinmesi bir gereksinim halini almıştır. İnsanların sıra dışı olmaları gerektiğini söylemek istemiyorum, çünkü bu da gelenekçi olmak kadar sıkıcıdır. Ben yalnızca insanlar doğal olmalı ve anti sosyal olmamak koşuluyla içten gelen zevklerine uymalıdır demek istiyorum.

Modem dünyada araçlar artık çok hızlı, bu nedenle insanlar coğrafi olarak yakın komşularına bağlı kalmaktan kurtuldular. Arabası olanlar kırk kilometre uzaktaki birisini komşu edinebilmektedirler. Bu yüzden, arkadaş seçme olanakları artmıştır. Şehirlerde yakın komşunu tanıma gereği ortadan kalkmışsa da bu gelenek köylerde sürdürülmektedir. Şehirlerde saçma bir düşünce halini almıştır, çünkü sosyal ilişkilerde yakın komşulara bağlı kalma zorunluluğu yoktur. Gün geçtikçe arkadaşlarımızı yakın çevremizden değil, kendimize uygun kimseler arasından seçme olanağımız artmaktadır. Aynı zevkleri ve düşünceleri olan insanların birbirleriyle bağlantı kurmasıyla da mutluluk artar. Artık sosyal ilişkilerin gittikçe daha fazla gelişeceğini ve böylece geleneklere uymayanların çektiği yalnızlık acısının her geçen gün azalacağını umabiliriz. Onların mutluluğu hiç kuşkusuz artacaktır ama geleneğe uymayanları baskı altında tutmaktan zevk alan gelenekçilerin mutlulukları azalacaktır. Ne var ki, bu zevkin korunması gerektiğini düşünmüyorum.

Kamuoyundan korkmak da diğer korkular gibi ezici, dolayısıyla gelişmeyi engelleyicidir. Güçlü bir kamuoyu korkusu olduğunda gelişmek zordur ve mutluluk için gerekli olan ruh özgürlüğüne kavuşmak olanaksızdır, çünkü mutlu olabilmemiz için, yaşayış tarzımızın istediğimiz gibi olması, komşularımızın, hatta akrabalarımızın zevklerine ve isteklerine göre olmaması gerekir. Yakın komşulardan çekinmek eskiye göre azaldı, ama onun yerini gazetelerin ne yazacağı korkusu aldı. Bu da Ortaçağ'daki büyücü baskınları kadar dehşet vericidir. Bir gazete, aslında belki kimseye kötülüğü dokunmayan bir adamı diline doladığında çok kötü şeyler olabilir. Gerçi tanınmamış olanların bundan korkmalarına gerek yoktur ama reklamcılık geliştikçe sosyal işkencenin bu yeni türü de tehdidini artırmaktadır. 

Bu, tanınmış olanlar için küçümsenemeyecek kadar önemli bir konudur ve basın özgürlüğü nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, bireyin onurunu koruma kanunu daha belirgin bir hale getirilmeli, suçsuz insanların yaşamını altüst etmek (hatta yazılanlar söylenmiş ya da yapılmış olsa bile, eğer yayınlanma biçimi halkın gözünden düşürücü nitelikteyse) yasak edilmelidir. Aslında bu, halkın hoşgörüsünün artmasıyla çözümlenebilir. Hoşgörüyü artırmanın en iyi yolu ise, mutlu olanların çoğaltılmasıdır. Böylece başkalarına acı çektirmekten zevk alanların sayısı azaltılmış olur.

Kaynak: Bertrand Russell - Mutlu Olma Sanatı

Aristoteles'in Poetikası Üzerine Önsöz

Poetika, Aristoteles’den elimize eksik, öyle ki kimi bölümleri parçalar halinde geçmiş bir kitap olmakla birlikte, düşünce tarihinin tanıdığı sanat olayını araştıran ilk, ilk olduğu kadar da önemli bir eserdir. Gerçi, Aristoteles’den önce hocası Platon’un gerek Büyük Hippias, Symposion, Phaidros gerekse Politeia adh diyaloglarında sanat ile güzellik üzerine önemli düşünceler geliştirdiğini görüyoruz. Ancak, Platon’un bu düşünceleri, onun idealist felsefesinin kılavuzluğu altında gelişip daha çok bir güzellik idea’sının metafizik karakterini taşırlar. Çünkü Platon’a göre, güzel-idea’sı var olduğu içindir ki, bu ideadan pay alan (methexis) nesnelerin sanat eserlerinin güzelliğinden söz açılabilir. Aristoteles’in görüşü ise, böyle aşkın, metafizik bir karakter taşı­maz. Genel felsefesinde nasıl varolan’ların (to on) dışında (transcendent) bulunan bir idea’nın varlığını kabul etmezse, aynı şekilde sanat alanında da, sanat eserinin dışında, aşkın bir güzellik idea’sı kabul etmez. Aristoteles’e göre, güzellik idea’sı var olduğu için güzel bulduğumuz nesnelerle sanat eserleri bir varlık kazanmıyorlar, tersine sanat eserleri var oldukları içindir ki, güzellik kavramından söz açabili­yoruz, güzel nesneler olduğu içindir ki, nesnelerin güzelliğinden söz açabiliyoruz. 

Aristoteles’in çıkış noktası, metafizik, aşkın bir güzellik idea’sı değil (Platon’da olduğu gibi), daha çok bir “forjna-materia (morphehyle) kompositum”u olan tek tek sanat eserleridir. Aristoteles için şiir alanında araştırılması gereken varlık, idea’nın varlığı değil, tersine tek tek sanat eserlerinin varlığıdır, başka bir deyişle, sanat eseri denen “ontik bütün”dür. Sanat eseri, ontik bir bütün’dür. Sanat eserinin bir “ontik bü­tün” olarak belirlenimi, bu ontik bütün’ü belirleyen kategori’lerin araştırılması, artık bir metafizikle değil de, daha çok bir ontoloji, bir sanat ontolojisi ile ilgilidir. Bunun için Aristoteles poetika’sının, modern deyimiyle estetik’inin temel karakteri, onun bir ontoloji, bir sanat ontolojisi olması­dır. Ne yazık ki, Aristoteles bu sanat ontolojisini sonuna kadar götürmemiş, başka bir deyişle, ona sistemli olarak tam biçimini vermemiş­tir. Belki de poetika (estetik) için bu, büyük bir bahtsızlık olmuştur. Öyle sanıyoruz ki, Aristoteles öteki felsefe disiplinlerinde, örneğin "Prote Philosophia”da, “Ethika”larında gerçekleştirdiği sistematik’!, poetika alanında da gerçekleştirmiş olsaydı, ancak on sekizinci yüzyılın ortalarında bağımsız bir felsefe disiplini olarak kurulan estetik (A. Baumgarten, Aesthetica şive theoria liberalium artium, 1750-58), daha ilkçağda Aristoteles gibi bir düşünürün eliyle kurulmuş ve herhalde estetik’in alın yazısı, bugünkünden çok başka olurdu. 

Aristoteles, Poetika’sında, genel bir poetika (estetik) ile değil de, daha çok edebiyat sanatı, ayrıca da dil sorunlarıyla uğraştı. Bunlar da bize üstelik eksik olarak kalmış bulunuyor. Ama bu eksiklik içinde onun dokunduğu, ancak sonuna kadar götü­rüp belirlemediği öyle düşünceler var ki, bunların günümüz estetik’i, özellikle ontolojik estetik için önemi büyüktür. Çünkü, sanat eseri, günümüz sanat ontolojisi için olduğu gibi, Aristoteles’in sanat ontolojisi için de ontik ve kategorial bir bütün’dür. Bunlar arasında bu bakımdan içten bir bağlılık vardır. Aristoteles’in sanat eserinin varlığını açıklarken öne sürdüğü kategoriler, bugün bile sanat eserlerine uygulanabilir. Öte yandan onun tragedya üzerine geliştirdiği düşünceler, Horatius’un “Ars poetica”sından geçerek 17. yüzyılın Boileau’sunu (L’art podtique) hazırlamıştır.  Aristoteles’in genel olarak drama üzerine söyledikleri de tiyatro tarihi bakımından çok ilgi çekicidir.

Aristoteles’in Poetika’sı, yüzyılların sanat gö­rüşlerini belirlemiş, estetik tarihi yönünden çok önemli olan bir eserdir. Öyle ki, günümüzün estetikçisi bile ondan birçok bakımdan yararlanabilir.  
  
Kaynak: İsmail Tunalı - 28 Şubat 1960