SICAK VE SOĞUK FELSEFE

Ahmet  İNAM

FELSEFEDE YARATICILIĞIN BAZI KOŞULLARI

Felsefenin yüzlerce yıllık geçmişine, bu geçmişle gelen çeşitli tartışma, anlama, ifade biçimlerine elbette saygım var. Ama kendi hayatım, içinde yaşadığım toplumun kültürü açısından baktığımda duyduğum ciddi rahatsızlığın yalnızca psikolojik olduğunu sanmıyorum. Bir akademisyen olarak birlikte çalıştığım genç arkadaşlarla felsefenin (birçoğu bence incir çekirdeğini doldurmayan) sorunları üstüne, özellikle İngilizce ve Almanca konuşan toplumların devşirdiği görüşler açısından, hakkını vermeye uğraşarak çalışıyoruz. Felsefeyi biz yaratmadık. Hazır bulduk. Miras aldık. Üstelik bu durumun tarihsel gelişimi de çok uzağa gitmiyor. Bu mirası çalışıyoruz. Zorla değil, isteyerek. Gönül bu çalışmalarda yaratıcı olmak istiyor, nasıl?

a) Çağımızda gündemde olan felsefe sorunlarını kavrayıp, bunların sunulduğu çerçeve içinde, çözümlerine bu gündemi yaratanların beklediği doğrultuda katkıda bulunarak.

b) Bu sorunların ait oldukları çerçeveleri sorgulayarak, bir anlamıyla kaynaklarını kavrayıp, yine çerçeve içinde, ama bu çerçevenin sınırlarını, yapısını tartışarak. Bu yol bizi sorunların neden sorun olduklarını anlamaya götürüyor. Böylesi bir anlayışta sesleneceğimiz insanlar, seslenişteki anlatım biçimimiz, gündemi hazırlayanların beklentilerinin dışına pek taşamıyor.

c)Sürekli bir biçimde, konuşmalarımda, yazılarımda, derslerimde söyleyip durduğum, belki yeterince irdeleyip, gerektiğince temellendiremediğim için "havalarda uçan belirsiz sözler" olarak görünen, kendi yaşayışımızdan kaynaklanan Felsefe yapma yolunu deneyerek. Biz de yukarıda andığım, birinci seçeneği deneyen, bunda kendi çaplarında "başarılı" olmuş (uluslararası felsefe indekslerine girerek) arkadaşlarım var. Onları kutluyorum. Çalışmalarını sürdürmelerini diliyorum. İkinci seçeneği henüz yeterince sınayanlar yok. Bu seçeneği biraz daha açayım: Bizim açımızdan Batı nasıl görülüyor? Kendi gözlerimizle görülen felsefe nasıldır? Batı felsefecilerinin bunu merak ettiklerini sanmıyorum. Çünkü henüz onları merak ettirecek bir çalışma yapamadık. Onlara, onların bakış açıları içinde "şirin" görünmenin, onlardan "icazet", onay almanın yaşım ilerledikçe ağınma gittiğini söylemeliyim. Sözlerim gereksiz bir duygusallık olarak görülebilir. Bana öyle görünmüyor. Yürünmesi gereken bir yolu sezmenin ruhsal koşuludur, böylesi bir duyarlılık. Yalnız üçüncü seçeneğin iyi anlaşılabilmesi için, felsefe geleneğinin ve dışımızda gelişip süren felsefenin anlamlı yorumları ve değerlendirilmeleri gerekiyor. Yoksa kendi dar dünyamıza tutsak oluruz.

Önerdiğim üçüncü seçenek, ilk iki seçenekle desteklenmeli, bütünleştirilmelidir. Felsefenin hangi insanlık durumlarında, nasıl bir kültür ortamından kaynaklandığını kavrayıp, yaratıcı yorumlar yapamazsak, içinde bulunduğumuz toplumun ve kültürün sorunlarıyla beslenen yaşayışımızdan çıkan felsefeyi yakalayamayız. Bu kaygım şöyle bir inançtan çıkıyor: Bu toplumda, bu kültürel gelenek içindeki yaşayışımızın kendine özgü özellikleri vardır. Özgüllüğü vardır, kısaca. Bu özgüllüğü, özgün biçimde felsefeye geçirebilirsek özgün felsefe yapma şansımız artar. Bunu nasıl sağlarız? Kafamızı, düşünme biçimimizi özerkleştirerek. Özerklik, Batılının diliyle otonomi, geçmişten ve şimdiden gelen felsefî (bununla birlikte, politik, kültürel, giderek toplumsal, ekonomik) baskılardan kendimizi arındırarak sağlanabilir. Özgürleşerek (Batılı buna bir anlamda "emancipation" diyor, örneğin Habermas.) Ben, sorunumuzun bu özgürleşmenin onların anladığı anlamın dışında yorumlanışında yattığını düşünüyorum. Özgürlüğü ve özerkliği, özgür ve özerk düşünebilmemiz gerekiyor?" Özgürleşme, felsefenin geçmişi ve şimdisiyle tüm birikimlerine karşı çıkmak olarak anlaşılmamalı. Yoksa, özgürlük tutsaklığa dönüşebilir. Özgürlük, sınırlarımızı yaratıcı biçimde anlayıp, yorumlanarak sağlanabilir.

Genç insan onsekizinde Hegel'i ya da Kant'ı farkediyor diyelim. Bütün ömrünü onu anlayıp yorumlamaya harcıyor. Genç insan, felsefenin bir sorununu kavrıyor; tüm ömrünü, bu sorunu adım adım ileri götürmeye harcıyor. Anlamsız bir yaşam değil belki -üstelik saygı duyulacak bir çaba. Ama burada özerklik ve özgürlüğün payını düşündüğümde yüreğim sızlıyor. (Okur, "yürek sızlamasını" duygusal bulabilir yine. Duygularımızdan arınmış bir felsefe yapma biçimini tehlikeli buluyorum. Aynı biçimde aşırı duygusal, "sulu gözlü" bir tutumun da bizi bir yerlere ulaştırma olasılığı pek zayıf olsa gerek. Önemli olan yine bu yürek sızısı ile başarılarının ne olduğuna bakmaktır.)

YAŞAYIŞIMIZDAN KAYNAKLANAN FELSEFENİN İLK ANLAMLARI ÜSTÜNE

Burada çok dikkatli olmak gerek: Düşüncelerimiz zâten hayatımızdan çıkıp gelmiyor mu? Ne yapsak, ne düşünsek bu etkinlikleri belirleyen yaşama biçimimiz değil mi? Öyleyse neden "yaşayışımızdan kaynaklanan felsefe" sözünde ısrar ediyoruz ki? Başka türlü felsefe olamaz ki zâten?

Böyle bir eleştiriye karşı "yaşama" kavramını açmak gerekiyor. Bu kavramı farklı yorumlara götürmeye çabaladığımızda genellikle "tutucu felsefe muallimi" kafalı insanların tipik tepkileri böyle olur: Getirmek istediğimiz, göstermeye çabaladığımız noktaları görmek istemezler ya da isteseler de göremezler. Unutmayalım ki onların bu isteyerek ya da istemeden içine düştükleri körlükte, derdimizi bir türlü anlatamayışımızın büyük ölçüde payı vardır.

Hepimizin ortak bir dünyada yaşadığı, daha doğrusu yaşadığımız dünyalardan en az birinin ortak olduğu savı bana açık geliyor. (Birden fazla "dünya"da yaşadığımız görüşünün tartışılmasını başka bir yazıma bırakıyorum.) Bu ortak dünyada bulunmaktan, bunun yaşantısına sahip olmaktan kaynaklanan ortak yaşama sözkonusudur. Bu ortaklığın kökeni biyo-genetik olabilir, benzer çevre koşullarından gelebilir. Bu ortak dünya farklı kültürler arasındaki iletişimi olanaklı kılıyor.

Felsefecinin yaşayışı da köklerini bu dünyadan alıyor. Ne var ki, bu ortak dünya üzerinde farklı "dünyalar", kültürler, topluluklar, bireyler var. Bizi başkalarıyla ortak kılan ama aynı zamanda da onlardan ayrı kılan özelliklerimiz açısından bakarak kendi yaşayışımızın kendimize özgü yanını yakalayabiliriz. Hangi kültür dilimi içinde düşünüyoruz kendimizi, hangi toplumla özdeş görüyoruz? Ait olduğumuz geçmiş, nedir? Hangi dilde düşünüyoruz?

Biraz daha açalım: Felsefeyi oluştururken, felsefî yaratmalar içinde iken, kendimizi bir parçası, bir üyesi olarak gördüğümüz toplumla toplulukla, felsefî topluluğumuzla, yaşayışımızın diğer alanlarında yer aldığımız topluluk ya da topluluklar arasında nasıl bir bağ var? Hangi toplum ya da topluluklar için felsefe yapıyoruz? (Şöyle bir yanıt duyar gibiyim: Dünya toplumu için.Peki kim dünya toplumu için felsefe yapmıyor? Sonunda ortaklığımızı sağlıyan "o" değil mi? Böyle bir yanıt, biraz önceki "her türlü felsefe yaşayışımızdan kaynaklanır" savına benziyor. Farklılığı vurgulayamadığı için özgüllüğü giderek özgünlüğü, özerkliği, özgürlüğü gözardı ediyor.) Yaşayışımızdan kaynaklanan felsefe toplumsal duyarlılık taşımalı.

Toplumun geçmişi, şimdisi, geleceği söz konusudur. Üç boyutluluğu içinde felsefecinin köklerini bulduğu geleneği, bu geleneğin ulaştığı "şimdi"si ve sorumluluğunu duyduğu, umutlarını, beklentilerini ateşlediği geleceği vardır. Yaşayışımızdan kaynaklanan felsefe "zaman duyarlı" olmalıdır. Felsefeci dille kendini anlatır. Dil, "içinde" toplumu ve zamanı saklar, işte felsefeci bu dile bireyselliğini de katarak bir felsefî üslûp geliştirmelidir. Dile duyarlı, anlatımına duyarlı olmalıdır. Dili "biçim" (form) olarak ele alma, ondaki biçimsel özelliklerden yorumlar çıkarmaya çalışma, Wittgenstein ve çözümlemeci felsefeden kalan önemli ama abartılmaması gereken bir çabadır. Dilin içi toplum, birey ve gelenekten, gelecek beklentisine uzanan devingenlikle doldurulursa anlamlı bir "felsefî tutamak" olabilir. Dilin işleyişinden elbette öğreneceklerimiz vardır; felsefeci olarak, bireysel özgürlüğümüz, toplumsal, tarihsel izler taşıyan yorum ve yaratma gücümüzle. Yoksa, kör bir formalizmin, biçimci bir serhoş aramasının (serhoş, geceleyin evine dönerken, anahtarını düşürür; onu düşürdüğü yerde değil de elektrik lambasının altında arar; "neden?" diye sorar arkadaşı, "çünkü, ışık var orada" der.) insanı politik duyarlılıktan uzaklaştıracak fildişi kulede sırça saraylar kurarak oyun oynamanın tuzağına düşülebilir.

Tekrarlarsak: Toplumsal, tarihsel, bireysel, dilsel, ahlaksal, politik duyarlılıkla yaşanan bir yaşamadan kaynaklanan felsefeden söz ediyorum. Hazır bulunmuş, dışarıdan devşirilip de üzerinde yukarıda sözünü ettiğim duyarlılıklar açısından düşünülmemiş felsefeye yaşama duyarlılığı olmayan felsefe diyorum. Ben polis değilim. İsteyen böylesi bir duyarlılık ve kaygı donanımın yadsıyarak felsefe yapılabilir. Yollan açık olsun.

Bu yaşama duyarlılığı ve kaygısıyla oluşturulmaya, yapılandırılmaya çalışılan felsefe başkasının gözüyle kendimize değil de, kendimizin gözüyle başkasına bakmayı araştıracaktır. Unutmayalım: Dışarıdan nasıl göründüğümüzü, dışarının kendimizi nasıl gördüğünü elbette Öğreneceğiz. Ama teslim olmayacağız. Felsefi bağımsızlık tutkusu, taşralı bir kafanın aşırı "hassasiyetinden kaynaklanmıyor..

1900'lerin başlarından bu yana felsefe şu ya da bu biçimde kültürümüze girmektedir. Hiç değilse nicel yönden felsefecilerimizin, bilim tarihçilerimizin, kültür adamlarımızın sayısı artmaktadır. Bir gün, bu birikim nitel bir dönüşüme, belki de bir patlamaya yol açabilir, isterseniz, bu görüşüme "hüsnü kuruntu" deyiniz. Biz de felsefenin canlanması için, deyim yerindeyse, cesur "felsefî Hüsnü"lere gerek vardır. Gelecek kuşaklar, yürüdüğümüz yoldaki acemiliklerimize, yetersizliklerimize gülümseyebilirler. Bundan korkmamak gerekir. Batının gündemini yineleyip duran papağanlıktan yeğdir.

SICAK FELSEFEYE DOĞRU

Sıcak felsefe, bu toplumun, bu kültürün, bu geleneğin ve dilin felsefecileri olarak, dünyayı yaşantılamamızdan (tecrübe etmemizden) kaynaklanan felsefedir. Hamasî bir sığlığı dışlayan, geçmişimizi ancak şimdiyi, şimdideki yüzlerce felsefe dergisinde, binlerce felsefe kitabında yazılıp tartışanlar ışığında gerçekçi bir gözle yorumlayıp, geleceğe uzanmaya çalışan bir atılımdır. Düşüncemizle duygularımızın birlikteliğini, kişisel farklılığımızı, bedenimizle olan diyalogu, irtibatı göz önüne alan çabalardır. Felsefenin evrenselliğini unutmuyoruz. Sıcak felsefe, ürünlerini Batılı insan okuyup ciddiye alacaktır. Yoksa, ürettiklerimiz felsefe adına anlamlı olamaz. Batıya kabul ettireceğimiz özgün çalışmalar olacaktır bunlar. Gönlümüzden çıkacaktır. ("Gönül" kavramı için "Gönlümüz uyuyor mu?" adlı yazımı bakılabilir: Polemik, Sayı 12, 1994).

Felsefe, yalnızca "argümanlarla, düşünceyle yapılmaz. Bireyselliğimiz, toplumsallığımız ve geleneklerimizle, dilimizle birleşmiş bir bütünsellik içinde, Batılı deyimle "voluntarist" bir temelle geliştirilebilir. Burada kültürümüze özgü anlatımmirasımızın, destanlarımızın edebî birikimimizin, folklorumuzun, hele hele mizah duygumuzun çok önemli olduğunu birçok yazımda tekrar tekrar vurguladım.

Kendimizi Türkiye'de yaşayan_bir insan olarak koymalıyız felsefemize. Sıcak felsefe budur. Yazacağımız felsefi denemelerle ve araştırmalarla gelişecektir. Elbette çok sesli olacaktır. Farklı görüşler çıkacak farklı görüşlerle zenginleşecek, derinleşecektir. Yüreğini ve beynini sıcak felsefeye adayacak genç arkadaşlara gereksinimiz vardır. Duyururum. Müjdelerim de: Böyle genç arkadaşlarımız yavaş yavaş gelmektedir...

ORTAÇAĞ FELSEFESİNDE ZAMAN KAVRAMI - 1

A.Kadir ÇÜÇEN

Galileo ve Newton'un üç boyutlu evreni çağımızda artık dördüncü boyutla açıklanmaktadır. Einstein'in görecelik kuramı ve diğer bilimsel gelişmeler sonucu "zaman"ın önemi anlaşılmış ve yeni bir boyut olarak varlıkların anlaşılmasında Önemli olmuştur. Zaman boyutu yalnızca bilimde değil, aynı zamanda felsefe kuramlarında da yeni bir yorumla temel kavram olmuştur. Martin Heidegger, geliştirdiği temel ontolojisinde Varlık ve zaman birlikte anlaşılmıştı. Hatta Varlık zamandır demek daha doğru olacaktır. Böylece günümüz felsefesini ve ontolojisini en çok etkileyen Heideggerci varlık anlayışı zaman kavramını da ön plana çıkarmıştır, işte çağımız felsefesini ve bilimini bu derecede etkileyen zaman kavramını anlamak için zamanın tarihsel gelişiminde ortaya çıkan anlamlarını bilmek gerekir.

Bu yazının amacı Ortaçağ felsefesinin iki önemli düşünürü olan St. Augustinus ve St. Thomas Aquinas'ta "zaman" kavramını ele alıp incelemektir. Çünkü bu iki düşünür Antik Çağın felsefesindeki döngüsel zaman anlayışı yerine çizgisel-linear zaman anlayışını getirmişlerdir. Bu anlayış sonucu evrenin ve varlıkların açıklanması da değişmiştir. Demek ki Varlığı, evreni ve insanı anlamak için zamanı anlamak ve kavramak zorunludur. O halde, "zaman nedir?".

Hiç kimse zaman problemi üstünde St. Augustinus kadar durmamıştır. Augustinus göre zamanın ne olduğunu bilmek için, öncelikle, zamanın karşıtını anlamak gerekir. Bir şeyi anlamak o şeyin zıttı ile olan bağlantısını çözmekte mümkündür. Bu yüzden St. Augustinus'e göre, sonsuzluğu, yaratılış düşüncesini, yaratan ile yaratılan arasındaki farklılıkları anlamayan kişi zamanı anlayamaz. İtiraflar kitap 1 l'de St. Augustinus zaman ve sonsuzluğu müzakere eder ve tartışır.

Eğer zamanı aşkın yapanın (sonsuzluğun) ne olduğunu anlamazsak zamanı da anlayamayız. "Senin zamandan önce olmanda zaman söz konusu değildir... Oysa Sen hep varolmanın aşkınlığıyla bütün geçmiş zamanlardan öncesin, bütün gelecek zamanların ötesinde... Sen kendinin aynısın."

Tanrı yeri ve göğü aynı anda yarattı. Yeri ve göğü yaratmadan önce ne yapıyordu Tanrı? Yaratılış, sonsuzluktan farklıdır. Tanrı, zamanı dünya (evren) ile birlikte yaratmıştır. Bütün sonsuzluklarda Tanrı vardır. Onu birden dünyayı yaratmaya iten neydi? Augustinus şöyle der : Kimse Tanrı dünyayı yaratmadan önce ne yapıyordu diye soramaz; çünkü "zaman yokken 'önce' ve 'o zaman da yoktu."

Yaratılış, zaman, yaratan arasındaki fark nedir? Augustinus göre yerin ve göğün nerede ve ne zaman yaratıldığı arasında bir fark yoktur. Dünya zaman içinde yaratılmamıştır. Dünya zamanla birlikte aynı anda yaratılmıştır. Bu yüzden eğer yaratılış olmasaydı zaman da olmazdı. Bunun için zamanın yaratılıştan önce bir varoluşu yoktu. Zaman, yaratılış ve varlıklar yüzünden mevcuttur; çünkü zaman varlıkların ve yaratılanların yaratılmasının bir sonucudur.

St. Augustinus "sözler" problemi üzerinde durmuştur. İnsanın sözü ve Tanrı'nın sözü nedir ve nasıldır? Tanrı'nın sözü arasındaki fark şöyledir ; Tanrı'nın sözü yaratır ya da yaratma özelliğine sahiptir, ama insanın sözü bunu yapamaz. Tanrı'nın düşündüğü Tanrı'dır., Başka bir deyişle, Tanrı'nın düşündüğü ile yarattığı aynıdır. Augustinus için Tanrı'nın sözü "logos"tur. Yarattığı ile sözü arasında ontolojik bir fark yoktur. Tanrı sözü Tanrı'dır ve yaratılış Tanrı'nın sözünün bir sonucudur. Tanrı'nın sözünün aksine insanın sözü bir ardıllık içindedir. İnsanın düşündüğü insanın kendisi değildir. İnsan yaratamaz.

İnsanın sözü ardarda gelen kelimeler olarak karakterize edilmiştir, fakat Tanrı'nın sözü sonsuzdur. Tanrı kelime dizeleri olarak konuşmaz. Tanrı'nın sözüne kelime dizimi sıfatı vermek, Tanrı'yı insana benzetmek olur yani antromorfik olur. Tanrı'nın kendisi ile Tanrı'nın düşündüğü arasında bir fark olamaz. On emir antropomorfik bir izdüşümüdür ki biz onları anlayabilirler.

Zaman nedir? sorusu zaman sorunsalından başka bir şey değildir. Augustinus bunun oldukça zor bir sorunsal olduğunu söyler. "Eğer biri bana bu soruyu sorarsa, biliyorum; ama eğer açıklamaya çalışmamı isterse, bilmiyorum." Zaman bir muammadır (gizemdir). Geçmişin varolması daha fazla olamaz, gelecek henüz varolmadı. Zaman sadece şu an mıdır? Eğer zaman sadece şu an ise, o zaman "zaman" bir sonsuzluk mudur? yani sonsuz an mıdır?.

Fakat zaman öyle bir andır ki, geleceğe uzanırken, geçmişin içinde uzaklaşır. Zaman bir şeyin oluşu ama henüz bitmemiş bir şeydir. Bu aynı varolmamak gibidir. O zaman biz, zaman şudur diye nasıl söyleriz?

Zamanı sonsuzluk ile karıştırma eğilimi vardır. Sonsuzluk, sonsuz bir varolma ve sıra dizimi (ardıllık) olmadan saf bir şimdiler varolmasıdır. Eğer ardıllığı Tanrı için kabul edersek, zaman bir sonsuz zamandan bahsederiz, sonsuzluktan değil.

Yine, eğer Tanrı'nın ileri görmesinden bahsedersek yine zamanın izdüşümünden bahsetmiş oluruz; fakat sonsuzluktan değil. Tanrı ileriyi görmez, çünkü ileri görmek demek ardıllıktır.

Zamanın ardıllıktan başka açık özellikleri var mıdır? Augustinus, aralıkların ve zaman kısa ya da uzun olduğundan bahsederiz, demektir. Kısa geçmiş zaman ve uzun bir gelecek zamandan söz ederiz. Acaba zaman uzun ya da kısa olabilir mi?. Fakat varolmayan birşey nasıl kısa ya da uzun olabilir? Geçmişin daha fazla varolması olamaz. "Bir yıl ile bir yüzyıl arasındaki fark nedir? — eğer ki her ikisi de daha fazla varolamıyorsa.

Gelecek içinde aynı akıl yürütmeyle geleceğe nasıl kısa ya da uzun denilebilir? Bunu ancak şimdiki zamana atfedebiliriz. (Şimdiki an şimdiki yüzyıl, on yıl, yıl, ay, ay, hafta, saat, dakika... vb.) Saat başka bir ana bölünemeyen çabuk geçen dakikalardan ibarettir. Şimdiki zaman farkedilmez, anlaşılmaz çünkü siz onu farkettiğinizde, o geçmiştir. Bu bir paradox değil midir? O zaman biz neden bazı dakikalara uzun ya da kısa diyoruz. Bizim uzun dediğimiz zaman uzun olamaz çünkü o şu an değildir. Biz zamanı bir müddet, bir süre, bir aralıkla bağlantı kurarak, bazı zaman diğerlerine göre uzun ya da kısadır şeklinde kavrarız. Bu şudur : Biz geçen zamanı ölçüyoruz. Başka bir deyişle, ölçülen zaman, artık olup bitmiş olan ardıllıktır. Bu ise zaman olamaz ya da yok olan bir şey nasıl ölçülebilir çelişkisini ortaya koyar.

Bu nedenle, Augustinus "sanat" kavramı ile öne sürülen zaman anlayışını da sorgular. Biz zamanı ölçtüğümüzü sanıyoruz, fakat zamanı saatle ölçme problemi oldukça karışıktır. Bizim zamanı ölçtüğümüz alet (örn; saat ya da takvim) durduğunda zamanda mı duracak? Zaman gezegenlerin ya da saatin yani bir nesnenin hareketleri değildir. Zamanın saatle veya hareketin sayılmasıyla ölçülmesi  zamanın kendisi değildir, bizim ölçtüklerimiz sadece aralıklardır, tıpkı cisimin hareketindeki noktalar gibi.

Augustinus zamanı bir uzam içerisinde yayılma olarak tanımlar. Bu aynı zamanda dağılma ve dağıtma manasına da gelir. Bir şeyin bir noktadan diğerine olan hareketindeki değişmeyi anlayabilmeye de zaman denir. Zaman akıl ile hakikat arasındaki ilişkidir de. Çünkü hakikat, akıl ve nesne arasındaki ilişkiyi de içerir. Zaman bir yayılmadır, aklın yayılması. Augustinus'e göre yayılma olayların aynı anda olmamasıdır. Bir ardıllık vardır, anolojik bir ardıllık (bir nesil diğerini takip eder. vs.); çünkü ardıllığın uygulanmasında bir birliktelik ve benzerlik olması zorunludur.

Aynı şey değişim içinde geçerlidir. Değişimi ancak değişmeyen birşeyle bağlantı kurarsak anlayabiliriz. Dünya güneşin etrafında döner, fakat dünyanın kendisi değişmemektedir. Yani biz dünyanın dönüşünü hissetmiyoruz. Aynı anoloji zaman içinde geçerlidir. Benzerliklerin ardıllığı olmak zorundadır. Fakat ardıllık akıldadır. Bu yüzden, Augustinus için zihin veya akıl olmadan zaman da olamaz. (Bu noktada Augustinus'un görüşleri, Kant'ın zaman ve uzamı anlığın ve görünün önsel kavramları olarak gördüğü kuramı île karşılaştıralabilir.)

Hayvanlarda zamanın içinde yaşıyorlar ve eylemde bulunurlar (yaşıyorlar; avlanııyorlar, besleniyorlar); fakat zamanın farkındalar mı? Hayır, diyor St. Augustinus; hayvanlar sonu ve amacı bir nesne olarak bilir, fakat sonu ve amacı bir son ve amaç olarak algılamazlar. Kısaca, hayvanlar amacı yani gayeyi bilmeden zaman içinde vardırlar ve onun farkındadırlar.

Gelecek ve geçmiş nedir? Nerededirler? Eğer varlarsa, sadece şu anda bulunabilirler. Onlar, şimdiki anlardır (şu anlardır). Geçmiş benim belleğimde vardır. St. Augustinus, belleğin içreğini tartışır. Benim belleğimde varlığını kaybetmiş olarak varolan geçmiş nedir? diye sorar.

Geçmiş, bellekte çok uzun süre kalamaz ya da zamanla küçülür bazıları yok olurlar. Bazıları da belleğimizde kalarak etkileyerek yaşar. Bu şunu gösterir. Geçmiş, şu andaki geçmiş olarak vardır ve benim hayal ve imgelem gücümü de kapsar. Benim hayallerimin ve imgeleremin olmasını sağlar. Örneğin, benim çocukluğum belleğimdedir; fakat herşeyiyle değil, küçülmüş ve özetlenmiş bir şekilde; aynı şey gelecek içinde geçerlidir. Gelecek de kendisini getireceklerin içindedir. Örneğin, benim torunlarım, benim çocuklarımda gizlidir.

Biz geçmişten, gelecekten ve şu andan bahsettiğimizde, aslında ifade ettiğimiz şimdiki anın üç farklı şeklidir. Peki bu şeyler nerede? Bunlar ruhtadır. Şeylerin geçmişini hayal ettiğimizde belleğimizi kullanırız. Bunlar, o şeyler geçmişte olurken zihnimizde bıraktığı izlenimdir. O halde üç zaman ayrımı yoktur. Buna karşılık tek bir zaman vardır : Şimdiki zaman. Geçmiş ve gelecek nasıl vardır. Yoksa yok mudurlar? Geçmiş ve gelecek şimdiki zaman içinde vardırlar. Yani şu anın geçmişi ve geleceği olarak vardır. Ruh veya zihin varlığını yitirmiş geçmişi ve henüz varolmamış geleceği şimdiki zaman içinde varlığa getirir. Varolan hep şu andır.
1 | 2

ORTAÇAĞ FELSEFESİNDE ZAMAN KAVRAMI - 2

Zamanın bir süreklilik sıfatı vardır. Bu şudur : Zaman gelecekteki beklentilerin geçmişe doğru gelişmesi ve bunun devam etmesidir. Örneğin saatler bu geçen zamanın belleğe yerleşmesini sağlayan aletlerdir.

Açıktır ki der  St. Augustinus bizler bu zamanın üzerinde birer uzamız ve yayılmayız. Bütün yaşamıma bir anda sahip olamam. Aynı şey tahin içinde geçerlidir.

Geçmişimize sadece bir defa sahip oluruz. Bu bir kusur, bir zihin dağınıklığıdır, însanoğlu bu kusurun üstesinden ancak sonsuzlukla olan birliği sayesinde gelir. Sadece sonsuz olan Tanrı bu zihin dağınıklığına çare olabilir.

St. Augustinus kendine dönerek "ben neyim?" sorusunu sorar ve şöyle yanıt verir. Ben, Senin (Tanrının) sevgi ateşiyle yanıp ve onun içinde erimediğim sürece bir yayılım (zaman) olarak kalacağım. Dağılmak yerine her şey bir arada kalabilir. Ben geçiciliğimi, ardıllığımı, günahkarlığımı anlayarak ancak Tanrı'yla birlikte olabilirim. Tanrı ile bir olunca kendim ile de bir olurum. Kişi, Tanrı'yla bir olmaya ihtiyaç duyar. İnsan kendi kişiliğini kendi kavramayaz. Buna ancak zaman içerisinde yalnızca bir defa anlar. Bu endişe ancak Tanrı ile bir olunursa azaltılabilir. Tanrı hakikati benim kendi kişiliğime şekil veren ayrıt edici bir özelliktir.

İnsanoğlu kendinin ne olduğunu keşfetmeye ihtiyaç duyan tek varlıktır ve en önemli görevi de kendini Bir haline getirmektir. Fakat insanoğlu bunu tek başına yapamaz ve yardıma ihtiyacı vardır. İnsanoğlu dünyasal, geçici, müsrif ve günahkardır. Huzuru ancak Tanrı'da bulabilir. İnsanoğlunun bütün ihtiyaçları için hiçbir şey yani hiçbir yaratılmış yeterli değildir. Sadece Tanrı bu ihtiyacı sağlar.

Çizgisel-Linear zaman ve Döngüsel-Devirli zaman :

Yunanlılarda ve Hintlilerde devirli zaman anlayışı vardı. Herşey bir devinim, tekrar içindeydi. Eğer bir şey bir daire şeklinde hareketine devam ederse o şey sonsuza kadar hareketine devam eder. Bu görüşü antik çağın en önemli düşünürlerinden biri olan Aristoteles'te görmek olanaklıdır : Ona göre, zaman ve evren her zaman vardı ve varolacaktır. Augustmus'un düşüncesinde zaman çizgiseldir. Bir başlangıç vardır ve bu yüzden bir sonda olacaktır. Bir an bile, tekrar edilmekten acizdir. Bir yerden geldik ve bir yere gidiyoruz. Başlangıcın bir çeşit başı vardır ve sonunda bir çeşit sonu olacaktır. Zamanın anlaşılması zordur. Zamanın anlaşılmasının kolaylaştırılması çizgisel zamanla olur, devirli zamanla değil. Eğer olsaydı, tarih önemini kaybedecekti; çünkü tarih bir tekrar yani tekerür olacaktır. Buna karşılık, çizgisel zaman da tekrar veya tekerür söz konusu değildir. Hiç bir şey tekrar değildir.

St. Augustinus kutsal planın (düzenin) kendini tamamlayacağına inanır. Zaman insanın niteleyiciliğine bir vesiledir, fakat zamanın kendisi bir niteliyici değildir. Sonuçta, zaman insanın kendini gerçekleştinnesi için yalnızca bir fırsat oluşturur.

"Tanrı Devleti"nde Augustinus dünyanın zaman içinde değil, zamanla aynı anda yaratıldığını söyler. Bunun için, hareket halinde olmayan zaman yoktur. Zaman ve dünyanın yaratılışı birdir. Buna karşılık, zamanın ve dünyanın yaratılışı sebep olarak aynı değildir. Eğer ardıllığı kabul eden bir yaratılış olmasaydı, zaman hiç olmazdı. Değişen evren, zamanın bir sonucudur. Zaman, evrenin bir sonucu değildir. Sonluluğu nedeniyle zaman vardır ve değişen şeyler vardır. Zaman, nesnelerin yaratılmasıyla başlar.

St. Thomas Aquinas'ta zaman

Aquinas "Tanrı Üzerine Araştırma"da (S.T.1.Q1O) zamanı tartışır. Zaman önce ve sonra içinde olan hareket veya ard ardalıkların sayılmasıdır ve ölçülmesidir, diye tanımlar. Sonsuzluğun bilgisi, zamanın bilgisi ile anlaşılır. Zaman hareket içindeki önce ve sonranın ölçülmesidir. Aristoteles şöyle der : Zaman önce ve sonraya uygun hareketlerin sayısıdır. Bu yüzden St. Thomas'ta zamanın hareketle anlaşılması bakımıyla Aristotelesçidir. Eğer bir şey hareketten mahrum edilmişse, o zaman içinde değildir. Sonsuzluk fikri hareketin dışında olan benzerliğin anlayışında yatar.

Değişmeyen, başlangıçsız, sonsuz ve devinirnsiz olan zamanı içermez. Değişmezlik sonsuzluğu ifade eder; tıpkı hareketin zamanı ifade etliği gibi. Sonsuz olan hala varolandır. Tanrı kendisini sonsuzluğudur. Tanrı sonsuzdur ve sonsuzluk Tanrı'dır.

Aquinas'a göre, sonsuzluk şu iki özellikle bilinebilir.

1- Sonsuzluk tükenmez, başı ve sonu yoktur.

2- Sonsuzluğun kendisi bir defa tam olarak varolmuştur ve ardıllıktan yoksundur.

St. Augustinus gibi, St. Thomas'ta da sonsuzluğun bilgisine zaman vasıtasıyla ulaşılabileceğine inanır. Zaman hareket halindeki önce ve sonranın ölçülmesi olduğu için zaman ardıldır. Eğer bir şey hareketten yoksun ve her zaman aynı konumda kalıyorsa kişi önce ve sonrayı kavrayamaz.

Zorunlu şey (İsbatın değişmez prensipleri), Tanrı'dan gelen değişmezliği ve kalıcığı kabul eder. Zorunlu demek gerçeğin veya hakikatin bir başka şekli demektir. Filozoflara göre hakikat zihinde saklıdır. Bu yüzden zorunlu ve hakikat sonsuz ve ölümsüz ruhdadır. Kutsal idrak sonsuzdur. Tanrı'nın dışında hiçbirşey sonsuz değildir.

Makale 3'te, St. Thomas "acaba sonsuz olmak yalnızca Tanrı'ya mı aittir?" diye sorar. Evet diye karşılık verir.

Makale 4'te sonsuzluğun zamandan farklı olduğu sorusu üzerinde tartışır. Aristoteles'e göre, zamanın şu anı, bütün zamanda değişmeden kalır. Fakat buna karşılık, zaman ve sonsuzluk aynı şey değildir. Sonsuzluk aynı zamanda bütündür. Zaman önce ve sonraya sahiptir. St. Thomas'a göre, sonsuzluk ve bu anlık bütünlük olmasına karşın zaman böyle değildir. Sonsuzluk durağan varoluşu ölçerken, zaman hareketi ölçer. Zaman, sadece hareketi ölçmez, fakat o doğal hareket halinde olanı da verir ve gerçekte hareketin içinde değildir.

Makale 5'te St. Thomas zaman-ve Oeon arasındaki farkı tartışır, Oeon tinsel şeylerin ölçülmesidir. Zaman içinde varolan şey gittikçe yaşlanır, aynı zamanda değişkendir. Ve bu değişmenin ölçülmesinde önce ve sonra vardır.

Zamanla ölçülen şeyler ile ruhsal varlıklar arasında bir fark vardır. Ruhsal varlıklarında bir hareketi vardır. Kendileri değişmezler fakat durum ve hallerinde bir değişim olur. Ruhsal varlıkların özü (özvaroluşları) değişmezdir. Aynı şeyler melekler için de doğrudur. Meleklerin özleri değişmemesine karşın onlarda da sevgiye, zekaya, seçimlerine dayanan bir değişme vardır. Onlar, sozsuzluk ve zamanın arasında kalan bir şeyle yani oeon ile ölçülürler.

Aynı konuyu St. Augustinus'ta ele alır. Augustinus için, geçmişten geleceğe yönelen fiziksel ve ruhsal şeyler en az fiziksel olanlar kadar önemlidir; çünkü zamandan önce varolan ruhsal kalıcığı ve ölümsüzlüğü nedeniyle bir tür öncelliğe sahiptir. Zaman geçici şeyler olmaksızın olanaksızdır. Bu açıdan bakıldığında bile, zihinde ya da ruhta olanlar zaman içinde var olurlar. Zihin ruhsa! olanı da ardıllık içinde ve zaman içinde kavrar. Buna karşılık ruhsal olanın ardıllığı fiziksel olana göre zamanda önseldir. Örneğin, meleklerdeki kavramların ardıllığı zamanın varlığını önceden varsaymaktır.

St. Augüstinus'la derinlemesine başlayan zaman kavramının irdelenmesi sonucu antik çağın döngüsel-devirli zaman anlayışının yerine çizgisel-linear zaman anlayışı ön plana çıkmıştır. Bu anlayış tüm ortaçağı etkilemiş ve tek tanrılı dinlerinde resmi zaman anlayışı olmuştur. Bu etki çerçevesinde, St. Thomas Aquinas'ta zamanın başlangıçlı ve sonlu bir süreç olarak ele alıp yalnızca yaratılanlara özgü olduğunu göstermeye çalışmıştır. Böylece, her ikisi de zamanı yaratılışla başlatarak başlangıçlı olduğunu söylemekle zamanın bir sonu olduğunu da dile getirirler. Bu yüzden de zaman bir kere yaşanılacak bir süreçtir veya ardıllıktır.

Zaman hep tekrar eden ve benzer olayları kapsayan bir süreç olamaz. Bu yüzden de zaman insana ait bir olgudur. Tann'da zaman söz konusu değildir. O, sonsuzluk veya benginliktir. Sonuç olarak, zaman, insani-toplumsal yani dünyasal süreç olup, yaratılana aittir. Çünkü onu ruh akıl yürütmenin ardıllık zincirinde kavrayabilir. Zaman, ruhtadır ve onun kavrayışıdır. St. Augüstinus'la başlayıp St. Thomas Aquinas'ta doruğuna erişen ortaçağın çizgisel-linear zaman anlayışı ortaçağın felsefesi ve din görüşleriyle de tutarlılık içindedir.

Kaynakça

St. Augustine. Confessions (İtiraflar) Translated by R.S. Pine-Coffin. Penguin Books : New York, 1983.
Introduction to Şt. Thomas Aquinas. Edited by Anon C. Pegis. The Modern Library : New York, 1948
Aristoteles. The Basic Works of Aristotle Edited by Richard McKeon. Ranom House : New York, 1941.
1 | 2