SICAK VE SOĞUK FELSEFE

Ahmet  İNAM

FELSEFEDE YARATICILIĞIN BAZI KOŞULLARI

Felsefenin yüzlerce yıllık geçmişine, bu geçmişle gelen çeşitli tartışma, anlama, ifade biçimlerine elbette saygım var. Ama kendi hayatım, içinde yaşadığım toplumun kültürü açısından baktığımda duyduğum ciddi rahatsızlığın yalnızca psikolojik olduğunu sanmıyorum. Bir akademisyen olarak birlikte çalıştığım genç arkadaşlarla felsefenin (birçoğu bence incir çekirdeğini doldurmayan) sorunları üstüne, özellikle İngilizce ve Almanca konuşan toplumların devşirdiği görüşler açısından, hakkını vermeye uğraşarak çalışıyoruz. Felsefeyi biz yaratmadık. Hazır bulduk. Miras aldık. Üstelik bu durumun tarihsel gelişimi de çok uzağa gitmiyor. Bu mirası çalışıyoruz. Zorla değil, isteyerek. Gönül bu çalışmalarda yaratıcı olmak istiyor, nasıl?

a) Çağımızda gündemde olan felsefe sorunlarını kavrayıp, bunların sunulduğu çerçeve içinde, çözümlerine bu gündemi yaratanların beklediği doğrultuda katkıda bulunarak.

b) Bu sorunların ait oldukları çerçeveleri sorgulayarak, bir anlamıyla kaynaklarını kavrayıp, yine çerçeve içinde, ama bu çerçevenin sınırlarını, yapısını tartışarak. Bu yol bizi sorunların neden sorun olduklarını anlamaya götürüyor. Böylesi bir anlayışta sesleneceğimiz insanlar, seslenişteki anlatım biçimimiz, gündemi hazırlayanların beklentilerinin dışına pek taşamıyor.

c)Sürekli bir biçimde, konuşmalarımda, yazılarımda, derslerimde söyleyip durduğum, belki yeterince irdeleyip, gerektiğince temellendiremediğim için "havalarda uçan belirsiz sözler" olarak görünen, kendi yaşayışımızdan kaynaklanan Felsefe yapma yolunu deneyerek. Biz de yukarıda andığım, birinci seçeneği deneyen, bunda kendi çaplarında "başarılı" olmuş (uluslararası felsefe indekslerine girerek) arkadaşlarım var. Onları kutluyorum. Çalışmalarını sürdürmelerini diliyorum. İkinci seçeneği henüz yeterince sınayanlar yok. Bu seçeneği biraz daha açayım: Bizim açımızdan Batı nasıl görülüyor? Kendi gözlerimizle görülen felsefe nasıldır? Batı felsefecilerinin bunu merak ettiklerini sanmıyorum. Çünkü henüz onları merak ettirecek bir çalışma yapamadık. Onlara, onların bakış açıları içinde "şirin" görünmenin, onlardan "icazet", onay almanın yaşım ilerledikçe ağınma gittiğini söylemeliyim. Sözlerim gereksiz bir duygusallık olarak görülebilir. Bana öyle görünmüyor. Yürünmesi gereken bir yolu sezmenin ruhsal koşuludur, böylesi bir duyarlılık. Yalnız üçüncü seçeneğin iyi anlaşılabilmesi için, felsefe geleneğinin ve dışımızda gelişip süren felsefenin anlamlı yorumları ve değerlendirilmeleri gerekiyor. Yoksa kendi dar dünyamıza tutsak oluruz.

Önerdiğim üçüncü seçenek, ilk iki seçenekle desteklenmeli, bütünleştirilmelidir. Felsefenin hangi insanlık durumlarında, nasıl bir kültür ortamından kaynaklandığını kavrayıp, yaratıcı yorumlar yapamazsak, içinde bulunduğumuz toplumun ve kültürün sorunlarıyla beslenen yaşayışımızdan çıkan felsefeyi yakalayamayız. Bu kaygım şöyle bir inançtan çıkıyor: Bu toplumda, bu kültürel gelenek içindeki yaşayışımızın kendine özgü özellikleri vardır. Özgüllüğü vardır, kısaca. Bu özgüllüğü, özgün biçimde felsefeye geçirebilirsek özgün felsefe yapma şansımız artar. Bunu nasıl sağlarız? Kafamızı, düşünme biçimimizi özerkleştirerek. Özerklik, Batılının diliyle otonomi, geçmişten ve şimdiden gelen felsefî (bununla birlikte, politik, kültürel, giderek toplumsal, ekonomik) baskılardan kendimizi arındırarak sağlanabilir. Özgürleşerek (Batılı buna bir anlamda "emancipation" diyor, örneğin Habermas.) Ben, sorunumuzun bu özgürleşmenin onların anladığı anlamın dışında yorumlanışında yattığını düşünüyorum. Özgürlüğü ve özerkliği, özgür ve özerk düşünebilmemiz gerekiyor?" Özgürleşme, felsefenin geçmişi ve şimdisiyle tüm birikimlerine karşı çıkmak olarak anlaşılmamalı. Yoksa, özgürlük tutsaklığa dönüşebilir. Özgürlük, sınırlarımızı yaratıcı biçimde anlayıp, yorumlanarak sağlanabilir.

Genç insan onsekizinde Hegel'i ya da Kant'ı farkediyor diyelim. Bütün ömrünü onu anlayıp yorumlamaya harcıyor. Genç insan, felsefenin bir sorununu kavrıyor; tüm ömrünü, bu sorunu adım adım ileri götürmeye harcıyor. Anlamsız bir yaşam değil belki -üstelik saygı duyulacak bir çaba. Ama burada özerklik ve özgürlüğün payını düşündüğümde yüreğim sızlıyor. (Okur, "yürek sızlamasını" duygusal bulabilir yine. Duygularımızdan arınmış bir felsefe yapma biçimini tehlikeli buluyorum. Aynı biçimde aşırı duygusal, "sulu gözlü" bir tutumun da bizi bir yerlere ulaştırma olasılığı pek zayıf olsa gerek. Önemli olan yine bu yürek sızısı ile başarılarının ne olduğuna bakmaktır.)

YAŞAYIŞIMIZDAN KAYNAKLANAN FELSEFENİN İLK ANLAMLARI ÜSTÜNE

Burada çok dikkatli olmak gerek: Düşüncelerimiz zâten hayatımızdan çıkıp gelmiyor mu? Ne yapsak, ne düşünsek bu etkinlikleri belirleyen yaşama biçimimiz değil mi? Öyleyse neden "yaşayışımızdan kaynaklanan felsefe" sözünde ısrar ediyoruz ki? Başka türlü felsefe olamaz ki zâten?

Böyle bir eleştiriye karşı "yaşama" kavramını açmak gerekiyor. Bu kavramı farklı yorumlara götürmeye çabaladığımızda genellikle "tutucu felsefe muallimi" kafalı insanların tipik tepkileri böyle olur: Getirmek istediğimiz, göstermeye çabaladığımız noktaları görmek istemezler ya da isteseler de göremezler. Unutmayalım ki onların bu isteyerek ya da istemeden içine düştükleri körlükte, derdimizi bir türlü anlatamayışımızın büyük ölçüde payı vardır.

Hepimizin ortak bir dünyada yaşadığı, daha doğrusu yaşadığımız dünyalardan en az birinin ortak olduğu savı bana açık geliyor. (Birden fazla "dünya"da yaşadığımız görüşünün tartışılmasını başka bir yazıma bırakıyorum.) Bu ortak dünyada bulunmaktan, bunun yaşantısına sahip olmaktan kaynaklanan ortak yaşama sözkonusudur. Bu ortaklığın kökeni biyo-genetik olabilir, benzer çevre koşullarından gelebilir. Bu ortak dünya farklı kültürler arasındaki iletişimi olanaklı kılıyor.

Felsefecinin yaşayışı da köklerini bu dünyadan alıyor. Ne var ki, bu ortak dünya üzerinde farklı "dünyalar", kültürler, topluluklar, bireyler var. Bizi başkalarıyla ortak kılan ama aynı zamanda da onlardan ayrı kılan özelliklerimiz açısından bakarak kendi yaşayışımızın kendimize özgü yanını yakalayabiliriz. Hangi kültür dilimi içinde düşünüyoruz kendimizi, hangi toplumla özdeş görüyoruz? Ait olduğumuz geçmiş, nedir? Hangi dilde düşünüyoruz?

Biraz daha açalım: Felsefeyi oluştururken, felsefî yaratmalar içinde iken, kendimizi bir parçası, bir üyesi olarak gördüğümüz toplumla toplulukla, felsefî topluluğumuzla, yaşayışımızın diğer alanlarında yer aldığımız topluluk ya da topluluklar arasında nasıl bir bağ var? Hangi toplum ya da topluluklar için felsefe yapıyoruz? (Şöyle bir yanıt duyar gibiyim: Dünya toplumu için.Peki kim dünya toplumu için felsefe yapmıyor? Sonunda ortaklığımızı sağlıyan "o" değil mi? Böyle bir yanıt, biraz önceki "her türlü felsefe yaşayışımızdan kaynaklanır" savına benziyor. Farklılığı vurgulayamadığı için özgüllüğü giderek özgünlüğü, özerkliği, özgürlüğü gözardı ediyor.) Yaşayışımızdan kaynaklanan felsefe toplumsal duyarlılık taşımalı.

Toplumun geçmişi, şimdisi, geleceği söz konusudur. Üç boyutluluğu içinde felsefecinin köklerini bulduğu geleneği, bu geleneğin ulaştığı "şimdi"si ve sorumluluğunu duyduğu, umutlarını, beklentilerini ateşlediği geleceği vardır. Yaşayışımızdan kaynaklanan felsefe "zaman duyarlı" olmalıdır. Felsefeci dille kendini anlatır. Dil, "içinde" toplumu ve zamanı saklar, işte felsefeci bu dile bireyselliğini de katarak bir felsefî üslûp geliştirmelidir. Dile duyarlı, anlatımına duyarlı olmalıdır. Dili "biçim" (form) olarak ele alma, ondaki biçimsel özelliklerden yorumlar çıkarmaya çalışma, Wittgenstein ve çözümlemeci felsefeden kalan önemli ama abartılmaması gereken bir çabadır. Dilin içi toplum, birey ve gelenekten, gelecek beklentisine uzanan devingenlikle doldurulursa anlamlı bir "felsefî tutamak" olabilir. Dilin işleyişinden elbette öğreneceklerimiz vardır; felsefeci olarak, bireysel özgürlüğümüz, toplumsal, tarihsel izler taşıyan yorum ve yaratma gücümüzle. Yoksa, kör bir formalizmin, biçimci bir serhoş aramasının (serhoş, geceleyin evine dönerken, anahtarını düşürür; onu düşürdüğü yerde değil de elektrik lambasının altında arar; "neden?" diye sorar arkadaşı, "çünkü, ışık var orada" der.) insanı politik duyarlılıktan uzaklaştıracak fildişi kulede sırça saraylar kurarak oyun oynamanın tuzağına düşülebilir.

Tekrarlarsak: Toplumsal, tarihsel, bireysel, dilsel, ahlaksal, politik duyarlılıkla yaşanan bir yaşamadan kaynaklanan felsefeden söz ediyorum. Hazır bulunmuş, dışarıdan devşirilip de üzerinde yukarıda sözünü ettiğim duyarlılıklar açısından düşünülmemiş felsefeye yaşama duyarlılığı olmayan felsefe diyorum. Ben polis değilim. İsteyen böylesi bir duyarlılık ve kaygı donanımın yadsıyarak felsefe yapılabilir. Yollan açık olsun.

Bu yaşama duyarlılığı ve kaygısıyla oluşturulmaya, yapılandırılmaya çalışılan felsefe başkasının gözüyle kendimize değil de, kendimizin gözüyle başkasına bakmayı araştıracaktır. Unutmayalım: Dışarıdan nasıl göründüğümüzü, dışarının kendimizi nasıl gördüğünü elbette Öğreneceğiz. Ama teslim olmayacağız. Felsefi bağımsızlık tutkusu, taşralı bir kafanın aşırı "hassasiyetinden kaynaklanmıyor..

1900'lerin başlarından bu yana felsefe şu ya da bu biçimde kültürümüze girmektedir. Hiç değilse nicel yönden felsefecilerimizin, bilim tarihçilerimizin, kültür adamlarımızın sayısı artmaktadır. Bir gün, bu birikim nitel bir dönüşüme, belki de bir patlamaya yol açabilir, isterseniz, bu görüşüme "hüsnü kuruntu" deyiniz. Biz de felsefenin canlanması için, deyim yerindeyse, cesur "felsefî Hüsnü"lere gerek vardır. Gelecek kuşaklar, yürüdüğümüz yoldaki acemiliklerimize, yetersizliklerimize gülümseyebilirler. Bundan korkmamak gerekir. Batının gündemini yineleyip duran papağanlıktan yeğdir.

SICAK FELSEFEYE DOĞRU

Sıcak felsefe, bu toplumun, bu kültürün, bu geleneğin ve dilin felsefecileri olarak, dünyayı yaşantılamamızdan (tecrübe etmemizden) kaynaklanan felsefedir. Hamasî bir sığlığı dışlayan, geçmişimizi ancak şimdiyi, şimdideki yüzlerce felsefe dergisinde, binlerce felsefe kitabında yazılıp tartışanlar ışığında gerçekçi bir gözle yorumlayıp, geleceğe uzanmaya çalışan bir atılımdır. Düşüncemizle duygularımızın birlikteliğini, kişisel farklılığımızı, bedenimizle olan diyalogu, irtibatı göz önüne alan çabalardır. Felsefenin evrenselliğini unutmuyoruz. Sıcak felsefe, ürünlerini Batılı insan okuyup ciddiye alacaktır. Yoksa, ürettiklerimiz felsefe adına anlamlı olamaz. Batıya kabul ettireceğimiz özgün çalışmalar olacaktır bunlar. Gönlümüzden çıkacaktır. ("Gönül" kavramı için "Gönlümüz uyuyor mu?" adlı yazımı bakılabilir: Polemik, Sayı 12, 1994).

Felsefe, yalnızca "argümanlarla, düşünceyle yapılmaz. Bireyselliğimiz, toplumsallığımız ve geleneklerimizle, dilimizle birleşmiş bir bütünsellik içinde, Batılı deyimle "voluntarist" bir temelle geliştirilebilir. Burada kültürümüze özgü anlatımmirasımızın, destanlarımızın edebî birikimimizin, folklorumuzun, hele hele mizah duygumuzun çok önemli olduğunu birçok yazımda tekrar tekrar vurguladım.

Kendimizi Türkiye'de yaşayan_bir insan olarak koymalıyız felsefemize. Sıcak felsefe budur. Yazacağımız felsefi denemelerle ve araştırmalarla gelişecektir. Elbette çok sesli olacaktır. Farklı görüşler çıkacak farklı görüşlerle zenginleşecek, derinleşecektir. Yüreğini ve beynini sıcak felsefeye adayacak genç arkadaşlara gereksinimiz vardır. Duyururum. Müjdelerim de: Böyle genç arkadaşlarımız yavaş yavaş gelmektedir...

1 Yorum

24 Ağustos 2010 20:15  

ahmet inam'ın "emancipation" daha dogrusu habermas'ın kullandığı şekliyle "emanzipation" kavramına örnek olarak habermas'ı vermesi garip geidi bana. zira habermas'ın dahil olduğu - ve bence suyunu çıkardığı - frankfurt okulu marx'tan devralıyor ve anlamında büyük bir değişiklik yaratmadan kullanıyor. ki "emancipation" da "otonomi" de birçok filozof tarafından ve birbirinden çok farklı, kısmen birbiriyle çelişen anlamlarda kullanılan kavramlar. hangi otonomi? sartre? castoriadis? karlheinz roth? kant? vs. vs.

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP