Gazali - Filozofların Tutarsızlığı - Dördüncü Mukaddime

Çeviren: Mahmut KAYA

İmam Gazzali’nin Filozofların Tutarsızlığı üzerine adlı yapıtı İslam Felsefesi tarihinde önemli bir yapıttır. 1095 ‘te tamamlandığı sanılan yapıtta Gazali antik felsefeden etkilenmiş Farabi ve İbn-i Sina gibi islam felsefecilerine yönelik eleştirilerini bir araya getiriyordu. O dönemde tartışılan konuları göstermesi açısından eserin bir bölümünden alıntıyı aktarıyoruz.

Filozofların, delil, getirmede zorlandıkları bir problemle `karşılaşınca aldatarak ikna etmek üzere baş vurdukları hilelerden biri şudur: Derler ki "metafizik ilmi, keskin zekâ sahiplerinin bile anlayamayacağı kadar karmaşık, kapalı ve içinden çıkılmaz bir ilimdir. Bu problemlere cevap verecek bilgiye, ancak öncelikle matematik ve mantık ilimlerini öğrenmekle ulaşılır." onlara iyimser yaklaşıp küfürlerini taklit eden bir kimse de onların doktrinleriyle ilgili,bir problemle karşılaşınca der ki "filozofların bilgilerinin bunun çözümünü kapsadığında şüphe yoktur fakat ben, matematik ilimlerini tahsil etmediğim ve mantığı iyi bilmediğim için onu anlamak bana zor gelmektedir."

Biz deriz ki: Kesintili nicelikleri konu alan matematik''îlminin -aritmetik böyledir- metafizikle,bir ilgisi yoktur: Birinin kalkıp "metafiziği anlamak için matematik;gereklidir" demesi, bir başkasının "tıp, gramer ve lügat için matematik gereklidir" veya "aritmetik için tıp gereklidir" şeklinde bir iddiada bulunması gibi budalalıktır. Kesintisiz nicelikleri konu alan ge- ometri ilimlerine (astronomi dahil) gelince mahiyeti itibariyle ve göklerin ve merkeze kadar altındakilerin küre şeklinde olduğunu, tabakalarının ve gökteki gezegenlerin sayısını, hareketlerinin miktarını açıklamaktan ibarettir. Biz bütün bu filozofların hesabına tartışma sonucu veya inanç konusu olarak kabullensek bile -o zaman bu konuda delil getirmelerine de ihtiyaç kalmaz- bu durum, metafizik açısından bir eksiklik meydana getirmez. Bu, tıpkı birinin "bu evin, bilen, irade sahibi, güçlü ve diri bir ustanın eseri olarak meydana geldiğinin bilinmesi, evin altı veya sekiz köşeli olduğunun, kolon ve kerpiç sayısının bilinmesine bağlıdır" demesi gibi, yanlışlığı gizlenemeyecek bir saçmalıktan ibarettir. Yine bu, birinin "soğanın katmanlarının ve narın tanelerinin sayısı bilinmedikçe yaratılmış oldukları aşılmaz" şeklindeki iddiası gibi, aklı başında hiç kimsenin değer vermeyeceği çirkin bir iddiadır.

Evet, onların "mantığı iyi bilmek gerekir" tarzındaki görüşleri doğrudur ancak mantık filozoflara özgü birşey değildir. O sadece bizim kelâm ilminde "kitâbu'n-nazar" adını verdiğimiz bir yöntemdir. Fakat onlar bu lâfzı abartarak "mantık" şeklinde değiştirdiler. Bazen biz onu "kitâbu'1-cedel", bazen da "medâriku'1-ukul" adıyla anarız.vKıt akıllı olduğu halde zekî görünmek isteyen biri, mantık adını duydugu zaman, onun sadece filozofla- rın bilip kelâmcıların ise bilmediği ilginç bir ilim olduğunu sanır. Biz bu kavram kargaşasını ortadan kaldırmak ve bıi saptırıcı`hileyi kökünden kazımak için, bu kitapta "medâriku'I--ukul-aklın'işleyişi" konusunu ele almak, kelâmcı ve usulcülerin terimlerini değil, mantıkçıların terimlerini kendi kalıplan içinde kullanmak, terim terim onların izinden giderek bu kapta onların diliyle yani mantıkçıların ifadeleriyle tartışmak istiyoruz..Filozofların mantığın Burhan (II. Analitikler) bölümünde, kıyasın maddesinin. doğruluğuna ilişkin iIeri sürdükleri ve Kıyas Kitabı'nda (I. Analitikler) kıyas şekilleriyle ilgili olarak ortaya koydukları şarttan; Kategoriler ve lsâgücî de -ki bunlar mantığa giriş ve onun bölümlerinden ibarettir- koydukları ~kurallarla metafiziğe ilişkin bilgilerinde bunlara uymadıklarını izah edeceğiz.

Fakat biz medariku'1-ukulü kitabın sonunda anlatmayı düşünüyoruz. Çünkü o, bu kitabın amacını anlamak için'bir âlet durumundadır; şu var ki ona ihtiyaç duymadan anlayanlar da çıkabilir. Bu yüzden ona ihtiyaç duymayanların bu külfetten kurtulması için onu erteliyoruz Filozoflar reddettiğimiz meselelerden herhangi birine ilişkin ifadelerinizi anlamayan kimsenin öncelikle filozofların mantık adını verdiği ~Mi`yârul-`ilm kitabını ezberlemeye başlaması gerekir.

İmdi, bu kitapta onların doktrinlerinin çelişik olduğunu ortaya koyduğumuz meseleleri saymaya başlayalım. Bunlar yirmi meseledir.

Birinci Mes`ele: Filozofların "Âlemin Ezeliliği Hakkındaki" Doktrinlerinin Geçersiz Kılınmasi Üzerine.

İkinci Mes'ele: Onların Âlemin Ebediliği Hakkındaki Doktrinlerinin Geçersiz Kılınması Üzerine.

Üçüncü Mes'ele: Onların, Allah'ın Âlemin Yaratıcısı ve Âlemiıı de O'nun eseri Olduğu Yolundaki Görüşlerinin Aldatmaca Olduğunun Açıklanması Üzerine.

Dördüncü Mes'ele: Onların Allah'ın Varlığını İspattan Âciz Oldukları Üzerine.

Beşinci Mes'ele: İki ilâhın İmkansızlığını Kanıtlamaktan Âciz Oldukları Üzerine.

Altıncı Mes'ele: Onların Sıfatları İnkâr Konusundaki Doktrinlerinin Geçersiz Kılınması Üzerine.

Yedinci Mes'ele: Onların ilk Varlığın (Allah) Zâtının Cins ve Fasla Bölünemeyeceği Yolundaki Görüşlerinin Geçersiz Kılınması Üzerine

Sekizinci Mes'ele: Onların İlk Varlığın Mâhiyetsiz Basît Bir Varlık Olduğu Şeklindeki Görüşlerinin Geçersiz Kılınması Üzerine

Dokuzuncu Mes'ele:ilk Varlığın Cisim Olmadığını Açıklamaktan Âciz oldukları Üzerine

Onuncu Mes'ele: Sonsuz Bir Zamanın Varlığını Kabu1 Etmenin Yaratıcı'nın Varlığını İnkâr Gerektirdiğinin Açıklanması Üzerine

Onbirinci Mes'ele: Onların ilk Varlığın Başkasını Bileceği Hakkındaki Görüşlerini İspattan Âciz Oldukları Üzerine

Onikinci Mes'ele: Onların hiç Varlığın Kendi Zâtını Bileceği Yolundaki Görüşlerini İspattan Âciz Oldukları Üzerine

Onüçüncü Mes'ele: Onların ilk Varlığın Cüz'iyâtı Bilemeyeceği Şeklindeki Görüşlerinin Geçersiz Kılınması Üzerine

Ondördüncü Mes'ele: Göğün İrâdeyle Hareket Eden Bir Canlı Olduğu Şeklindeki Görüşler-i Üzerine

Onbeşinci Mes'ele: Onların Göğü Hareket Ettiren Amaçla ilgili Olarak Anlattıklarının Geçersiz Kılınması Üzerine

Onaltıncı Mes'ele: Onların Göklerin Nefsinin Bütün Cüz’ileri Bileceği Yolundaki Görüşlerinin Geçersiz Kılınması Üzerine

Onyedinci Mes'ele: Onların Olağanüstülüklerin (Mu'cizeler) İmkânsız Olduğu Yolundaki Görüşlerinin Geçersiz Kılınması Üzerine

Onsekizinci Mes'ele: Onların İnsan Nefsinin Cisim ve Araz(belirti) Olmayıp Kendi Kendine Varolan Cevher Olduğu Yolundaki Görüşleri Üzerine

Ondokuzuncu Mes'ele: İnsanın Nefıslerin Yokolmasının İmkânsız Olduğu Hakkındaki Görüşleri Üzerine

Yirminci Mes'ele: Onların Cennet ve Cehennemdeki Cisme İlişkin Haz ve Elemleri Kabul Etmekle Birlikte Cesetlerin Yeniden Dirilişini İnkâr Etmelerinin Geçersiz Kılınması Üzerine'

İşte fılozofların metafizik ve fiziğe ilişkin bir kısım çelişik bilgilerinden anlatmak istedigimiz bunlardır! Matematik ilimlerine gelince, ona karşı çıkmak ve reddetmek anlamsızdır: Zira o ilimler aritmetik ve geometriden ibarettir. Mantık ilimleri ise, kavramlar üzerinde düşünmenin âleti durumundadır; dolayısıyla bu konuda önemsenecek aykırı bir görüşe rastlanmaz. İnşallah bu kitabın muhtevasını anlamak için gerekli olan mantıkî bilgileri biz Mi`yîaru'l-ilm kitabında anlâtacağız

Felsefe Bağlamında Düşünmenin Serüveni - 1

Betül Çotuksöken

'İnsanın en belirgin niteliği, özgül ayrımı nedir?' sorusu Antikçağdan günümüze değin düşünenleri uğraştırmıştır, İnsanın özünü belirleme çabalarında onun bir akıl varlığı olduğu, ko­nuşan bir varlık olduğu, toplumsal-siyasal bir varlık olduğu, araçlar üreten ve bunları kullanan bir varlık olduğu, simgeler (semboller) yaratan bir varlık olduğu türünden belirlenimler birbirini izlemiştir. 'İnsanı insan yapan nedir?' sorusu öylesine önemsenmiştir ki, bu soruya verilen yanıt başka türden soru­lara verilecek yanıtların da temelidir, esasıdır denmiştir.

İnsanı belirlemek üzere önerilen bu yaklaşım denemeleri­nin ortak bir yanı var mıdır diye sorulabilir. Bütün bu belirle­melerin ortak temeli nedir diye bir soru sormak olanaklıdır. Akıl varlığı olma, konuşma, araç yapma, simgeler yaratma gi­bi bir bakıma değerlendirmelerin temelde 'düşünme' adı verilen bir etkinlikte asıl dayanaklarını bulduğunu ileri sür­mek pek yanlış olmasa gerek. Araç yapma, simgeler oluştur­ma, bir toplum içinde başka bireylerle bağlantı kurma, iletişim kurma, konuşma temelde düşünmeyi gerektiren etkinliklerdir. Öyleyse insan daha baştan, düşünen ve düşündüklerini dile dökerek, başka deyişle düşünce haline getirerek, bir yandan kendisi için, öte yandan da diğer toplum bireyleri için anlaşılır kılmaya çalışan bir varlık olarak kendini sunar. İnsan dü­şündüklerini başkalarına ya dilsel olarak ya da eylemler, dav­ranışlar kılığına büründürerek iletmeye çalışır.

Düşünme insanın günlük yaşamında, eylem dünyasında genellikle davranışlara yansıyarak kendini gösterdiği gibi, bil­gi alanında da çeşitli biçimlerde kendini sunar. Her düşünme eylemi bir şey'e bir nesneye, bir tür varolana ilişkindir. İnsan düşündüğünde -ki bu ruhbilimsel yönden farkında olunsun ya da olunmasın hep sürüp giden, gerçekleştirilen bir etkin­liktir- mutlaka bir şeyi, bir olayı, bir yapıyı, bir olup biteni, olmakta olanı düşünür ve bu düşünmenin ürünü olan düşün­celer çok çeşitli niteliklerde kendilerini ortaya koyarlar. Bu et­kinlikler sonucu kısaca bilim, sanat, felsefe adı verilen yapılar ortaya çıkar.

Ancak böyle bir ayrışma başlangıçlarda, Antikçağın başlan­gıç dönemlerinde tam anlamıyla belirgin değildi. Ama bir süre sonra, insanlar elde ettikleri bilgisel içerikleri sınıflandırmayı, onları sahip oldukları özgül ayrımlara göre birbirinden ayır­mayı denediler. Çünkü düşünen varlık aynı zamanda sürekli olarak sınıflandırmalar yapar; karşılaştığı nesneleri benzerlik­lerine ve ayrılıklarına göre belli öbekler halinde birbirinden ayırmaya çalışan bir varlıktır insan. Öyleyse elde edilen bilgi­ler de bu sınıflandırma işlemine tabi tutulmalıydı. O yıllarda henüz bizim anladığımız anlamda "bilim" sözü geçmiyordu. Bilim yerine kullanılan sözcük felsefeydi; felsefe; bilim, bilgi sevgisi anlamına geliyordu ve bilginin üzerinde düşünenler, filozoflar, bilgiyi sevenler; işte felsefeyi çeşitli bölümlere ayırı­yorlardı; çünkü felsefe her şeyi kucaklıyordu. Felsefe hem dış-dünyayı (doğayı), hem düşünmenin yapısını, neliğini (mantık-psikoloji) hem eylem alanını, insanlararası ilişkilerin neliğini, niteliğini (ahlak alanını) hem de yaratma etkinliğinin söz ko­nusu olduğu sanat alanını araştıran, inceleyen çok yönlü bir bilgisel etkinlik olarak kendini gösteriyordu.

Hiç kuşkusuz filozoflar, birer doğa filozofu olarak ilkin dış dünyanın, doğanın ana yapısının ne olduğunu araştırmaya çalıştılar. Evrenin, doğanın ana maddesi temel taşıyıcısı neydi?

Bildiğiniz gibi, bu yapıyı 'su', 'apeiron', 'hava', 'toprak', 'ateş' gibi öğelerle belirlemeye çalıştılar. Ancak bir süre sonra; insa­na ve insan dünyasına, doğrudan insan eylemlerinin incelen­mesine tüm düşünsel eylemlerini adadılar.

Tarihsel, toplumsal yapıların evrimiyle, yeni toplumsal ya­pıların belirmesiyle, felsefedeki birtakım yeni gelişmelerle de birlikte kendi bireysel öznelerinin belirleyiciliğini uzunca bir süre mutlak, yetkin bir öznenin belirleyiciliğine bıraktılar. Tektanrıcı dinlerle, onların içerdiği yeni düşünüş-inanış biçimleriyle olup bitene bakmaya başladılar. Kısaca dile getirdiğim bu özellikler Ortaçağa özgüydü.

Fakat içten içe başka oluşumlar da gözleniyordu. İdeal ya­pı ve tasarımlara, 'sözün' bağlayıcılığına büyük önem ver­menin yanı sıra, dış dünyada bulunanın, tekil, bireysel yapıların en büyük değeri taşıdığı savı gün geçtikçe değer ka­zanıyordu. Ayrıca, doğanın, salt doğa olarak kendinde bir değer taşıdığı, doğanın anlaşılması, bilinmesi ve giderek de ona egemen olunması gerektiği savı öne geçiyordu. Böylelik­le felsefenin, bilimin, dinin alanları ayrışma noktasına geliyor­du.

Renaissance'ın başlangıç yıllarıydı artık. Antikçağla olan il­gileri -sanıldığının ötesinde- hiç kopmamış olan Avrupalı­lar hem doğayı yeniden keşfediyor hem Antikçağ kültür öğe­lerine yeni bir gözle bakıyor hem de artık 'bilim' adı verilen yeni bir düşünme biçimiyle doğanın, varolanın, olup bitenin kendisine yönetiyorlardı.

İngiliz devlet adamı ve filozofu Francis Bacon (1561-1626) artık yepyeni bir düşünüş biçimini öne çıkarıyor, genelden, tümelden özele değil; tam tersine, özel olandan aşamalı bir düşünme modeliyle genel olana gidilmesi gereği üzerinde duruyordu. Bireyin, düşünmenin rolü öne çıkıyor; düşünme inanmanın, imanın önüne geçmeye başlıyordu yavaş yavaş ya da dinsel inançlar insanların vicdanlarında sadece yer almaya başlarken bağımsız düşünmenin rolü, önemi artıyordu. Fran­sız filozofu Descartes (1596-1654), düşünen beni, düşünmeyi varolmak için düşünmekten başka hiçbir şeye ihtiyacı olma­yan ben'i tamamen öne çıkarıyor ve hatta asıl varolmayı ona yüklüyordu: "Düşünüyorum öyleyse varım" diyordu ünlü cümlesinde.

İnsan ve insanın üzerinde yaşadığı 'bu dünya' laikleşme sürecinde büyük önem kazanıyordu. Akıl ile inancın, bağım­sız düşünme ile dinsel dogmaların ışığı altında düşünmenin sınırları iyice birbirinden ayrılıyordu. Kesinlik, .mutlak bilgi arayışları kendilerine artık matematik, mekanik gibi bilgileri temel alıyorlardı. Her bilgi açık-seçik olmalıydı. Descartes Yöntem Üzerine Konuşmada yeni yöntemin esaslarını dört ana noktada gözler önüne sermeyi amaçlıyordu: Açık seçik bilgiler elde etme; bir bilgiyi en temel öğelerine kadar ayırma, çözümleme; çözümlenmiş bu yapılardan bireşime, senteze varma ve son olarak da bilgilerin unutulmasına engel olmak için onları sık sık denetleme ve sayma.

Descartes ve çağdaşlarında, XVIII. yy'ı hazırlayan filozof­larda, en iyi örnekler olarak Spinoza (1632-1677) ve Leibniz'de (1646-1716), akılla ilgili belirlemeler, hatta akıl alanı içinde kalarak doğruya, hakikatin bilgisine ulaşma çabalan doruğuna ulaşmıştır.

Ancak bilgide deneyin rolünü de ön plana çıkarmayı amaç­layanların etkisiyle -ve giderek düşünme gücünün eleştirilmesiyle birlikte- aklın eleştirildiği, sınırlarının çizildiği hem de her türlü vesayetten, bağımlılıktan kurtarıldığı bir dönem ortaya çıkmıştır. Bu dönemin adı Aydınlanmadır. Aydınlanma çağı Avrupa'da ortaya çıktığı yörelerde birçok farklılıklar içer­mekle birlikte yine de bağımsız düşünmenin en çok önem kazandığı ve bunun 'felsefece' en yoğun biçimde temellendirildiği bir dönemdir. Aydınlanma çağının en önemli, en yapıcı filozofu Immanuel Kant'tır (1724-1804).

Kant'ın "Aydınlanma Nedir?" (1784) sorusuna yanıt yazısı son derece ilginçtir; günümüz için bile yol gösterici bir iletiyi, rnesajı içinde taşımaktadır: "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulma­ğıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İş­te bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kı­lavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapere aude! (Yüreklice düşün). Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü imdi Aydınlanma'nın parolası olmaktadır." (Çeviren N.Bozkurt Seçilmiş Yazılar Remzi Kitabevi, İstanbul 1984, s. 213)

İnsanın kendi aklına göre düşünmesi, kendi ben'ine sahip çıkması tüm aydınlanma düşüncesinin temel niteliği, başka deyişle özgül ayrımı olmuştur. Bu, empirik ben'in mutlak ben karşısında bağımsızlaşmasıdır.

1 - 2

Felsefe Bağlamında Düşünmenin Serüveni - 2

Fakat akla bu denli önem veriş, salt aklın sınırları içinde kalarak, aklın yarattığı bazı düşünceleri, zaman zaman olup bitenlerden tüm bağını kopartırcasına ortaya koyma gibi sa­kıncaları da içinde barındırmış aşın bir idealizme, uç nokta­larda hep yoğunlaşan bir idealizme de felsefede yol açmış­tır.

Ortaçağın sonları ya da Renaissance'ın başlangıç noktala­rından yüzyılımız başına kadar felsefe yapmak hep düşünme­den, akıldan, bilgi elde etme yetisinden yola çıkılarak gerçek­leştirilecek bir etkinlik olarak görülmüştür. Geçen yüzyılın sonları ile yüzyılımızın başında dil-düşünme bağlamından ha­reketle felsefe yapmak ve tam da bu noktada felsefeye yeni şeyler yüklemek, felsefeye ilişkin tasarımlarda devrimsel dönüşümler gerçekleştirmek XX. yüzyıl filozoflarının yeni gün­demini oluşturmuştur.

Genellikle belli bir dönemin, yüzyılın, zaman kesitinin bi­lim adamlarının, filozoflarının, sanatçılarının, ortak konuları­nın, sorunlarının, dünya görüşlerinin olduğu ileri sürülür. An­cak ortak sorunlara karşın, bakış açılarının farklılığı, yöntem­sel farklılıkları düşünen insanları hep farklı sonuçlara da var­dırmaktadır. Örneğin, XLX. yüzyıl hep bilimlerin en yetkin, parlak dönemi olarak öne çıkarılırken kimi eleştirel kafalarca da, kimi filozoflarca da kıyasıya eleştirilmesi gereken bir olu­şum olarak gösterilmiştir. Her çağ, her dönem, her yüzyıl ça­ğına ilişkin etkin savlarının yanında karşı savlannı da birlikte getirmiştir. Francis Bacon'ın bilimsel düşünüşün öncelenmesi, öne çıkanlışı yönünde açtığı yol, bir yandan son sınırlarına kadar varırken ve artık felsefenin bile bir bilim gibi yapılması savları ortaya atılırken; öte yandan, bilime, bilimin yol gösteri­ciliğine karşı çıkışı içeren savlar da kendini göstermeye başla­mıştır. Batı ya da Avrupa merkezli yorumlama çabalarının ye­tersizliğinden dolayı yeni düşünme modelleri, paradigmalar bulma isteği ön plana çıkmıştır.

Bu türlü bir dönüşümde, hiç kuşkusuz bilimin uygulanma­sından başka bir şey olmayan tekniğin gelişmesinin büyük payı olmuştur. Bilindiği gibi çağımıza artık 'medya çağı', 'ileti­şim çağı' deniyor. Bilgi artık bir avuç seçkinin güç, iktidar ara­cı olmaktan çıkıyor gibi görünüyor. Ama bu çıkış sağlıklı mı, ussal (rasyonel) bir tutumla mı gerçekleşiyor bütün bunlar? Bir yandan insanlann yıkımını akılcılığın uç noktalarına ulaş­masında görenler olduğu gibi, öte yandan, aklın yeterince iyi yönde kullanılmamasından bütün bunların kaynaklandığını ileri sürenler de var. Bir yandan dünyada, insan toplulukla­rında yeni siyasal gelişmelerle aşın siyasal yapılanmaların, bloklaşmaların çözüldüğü görülüyor; ama öte yandan milli- ulusal ayrılıklar uğruna birçok "sıcak savaş" da yaşanıyor-Akıl, günümüzde iyice tahtından indirilmeye çalışılıyor, sorgu­lanıyor. İnanç dizgeleri, yerleşmiş, akılcı toplumsal kurumları zaman zaman sarsacak boyutta öne çıkıyor kimi toplumlarda ve artık kitle iletişim araçlarıyla herşey hem bir yandan he­men duyuluyor, herşeyden haberdar olunuyor ama öte yan­arı da bu duyuruluş, haberdar ediliş yine de bazı insanların kendi "düşünüş planları dahilinde" oluyor. Mutlaka "birilerinin bakış açısı" doğrultusunda herşey duyumsanıyor ve giderek belki olup bitenlere bakan ama olup bitenler arasındaki bağ­lantıları pek de kuramayan, hep güdülen insanların sayısı artı­yor. Büyük bir hızla yaşanan dönüşümlerde, teknolojinin de bilime hatta sanata egemen olmasıyla kuramsal düşünüş bi­çimlerinin işe yararlığı, gerekliliği tartışma düzlemine getirili­yor. Bu ortamda artık felsefeye gerek var mı türünden sorular bile sorulmaya başlanıyor.

Her türlü küreselleşmenin yanında, yumuşamaların yanın­da, aykırılaşmaların da egemen olduğu dikkatli kişilerin gö­zünden kaçmıyor aslında. Yoğun insan ilişkileri, tekniğin be­raberinde getirdiği sorunlar, dışdünya ya da eylem dünyamızda ne denli çok sorunun ortaya çıktığını hepimize gösteriyor. Yeni yeni boyutlarla, içeriklerle beliren "dünya problemleri karşısında felsefe" ne yapabilir? Ona düşen nedir? Filozof git­tikçe yoğunlaşan dünya problemleri karşısında etkinliğini gös­termelidir, gösterecektir. Bu, insanlığın her döneminde ger­çekleşmiş bir durumdur aslında. Felsefe her dönemde aklı, eleştiriyi, çok yönlü, irdeleyici düşünmeyi temsil etmiştir. Gü­nümüzde daha çok farkına varılan, "sorunlaştırılan" olaylar ağını anlamada salt bilim adamından çok filozofa iş düşmek­tedir.

1988 yılında Ankara'da Unesco'nun desteği ile Türkiye Fel­sefe Kurumu'nun düzenlediği "Dünya Problemleri Karşısında felsefe Uluslararası Semineri" toplandı. Dünyanın birçok ülkesinden gelen filozoflar konuyu tartıştılar. En başta "dünya Problemleri" deyince neyin anlaşılması gerektiği üzerinde duran. Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi'nin yaptığı belirlemeye göre '"Dünya Problemleri', çeşitli ülkelerde ve bir bütün olarak dünyada şu veya bu şekilde kurulmuş toplumsal (ve bu arada ekonomik) ilişki bütünlerinin ve siyasal ilişkileri düzenleme tarzının yaratmış olduğu olgulardır; ya da: çağca ulaştığınız felsefi değer bilgisiyle baktığımızda farkına varılan ve yeryü­zünde yaşayan birçok insana insan olarak olanaklarını ger­çekleştirebilmeye elverişsiz oldukları ya da bu geliştirmeyi imkansız kıldıkları için istenmeyen durumlardır. (Dünya Problemleri Karşısında Felsefe, Ankara 1988, s. 10). işte bütün bu durumlar, dünya problemleri, felsefece işlenmeyi, ele alınmayı bekliyorlar. Felsefe ne yapmalıdır? Kenyalı filozof H. Odera Oruka bakın ne diyor bu konuda: " felsefe, di­ğer şeyler yanında insanlık için ussal olarak özlenebilir olan bir yaşama ilişkin normlar sorusuyla ve bu yaşamı tehdit ede­bilecek tehlikelerle ilgilenmelidir. Bu soruyu yalnızca bilim adamları ve politikacıların elinde bırakmakla yetinemeyiz. Bi­lim adamları, çoğunlukla etik konuları ele almaya cesaret ede­meyecek kadar alçakgönüllüdürler. Politikacılar ise, genellik­le, insanlığa dair ince etik sorulara zaman ayıramayacak kadar pratikle meşguller." (a.g.y. Çeviren Zerrin Gösterişli Tandoğan, s. 46).

Felsefede oldukça soyut gibi görünen ama günümüzdeki yaygınlığı içinde büyük sorunlar içeren bilgisel sorunlar; özel­likle bilgilerin kullanımıyla ilgili sorunlar yanında, eylem ala­nına ilişkin, onların bilinmesine ilişkin sorunlar büyük önem taşımaktadır. İnsan haklan, insanların mutluluğu, insan-çevre ilişkileri, teknik-insan ilişkileri, birey-toplum; birey-siyasal yet­ke ilişkileri, son derece karmaşık bir biçimde karşımıza çıkı­yorlar. İşte, bunlar "sorunlaştırıldığında" birer problem alanı haline getirildiğinde, filozoflara çok iş düşecektir. Bir bakıma, filozoflar bu sorunları-felsefece ele alacak olan kişilerdir. Çağımızda, özellikle, günümüzde insanın yeniden büyük değer kazandığı da görülüyor. Aklın aydınlanma düşüncesince öne çıkarılmasına ilişkin tepkiler, son yıllardaki ortak deyişle post-modernist tutumlarda somutlaşıyor. Bir yandan insanlar ortak davranış, eylem kalıpları içine sıkıştırılmaya çalışılırken, bir yandan onların kendilerine özgür bir biçimde ifade edebilme şansına sahip oldukları izlenimi verdirilmeye çalışılıyor. Küre­selleşme, yeni bir kaosu, sarsılmayı, bitip tükenmeyecek sar­sıntıları da beraberinde getiriyor, bütün bu hızlı akışın (baş-döndürücü hız deniyor bilimin gelişmesi için) bilincine var­mada yardımcı olacak etkinlik felsefeden başka bir şey olma­yacaktır. Felsefe burada insanın bilincidir, bilincini, aklını ce­saretle kullanmasıdır. Günümüz insanının, Kant'ın yıllarca ön­ce Horatius'tan alarak söylediği gibi 'Sapere aude" deyişine kulak vermesi gerekiyor; insanı kurtaracak olan yine kendisi ve kendi aklı, akılcı eleştiri yeteneği ve yine akılcı duyarlığı olacaktır.

1 - 2

Kaynak: FELSEFEYİ ANLAMAK FELSEFE İLE ANLAMAK
KABALCI YAYINEVİ FELSEFE DİZİSİ İSTANBUL - 1995

Max Stirner'den alıntılar

Çeviri: H. Ibrahim Türkdogan

«Cinler yaşıyor!»Dünyaya şöyle bir göz gezdir ve söyle, her nesnenin içinden bir cin seni seyretmiyor mu. Şu ufacık ve sevimli çiçekten gelen ses, ona bu muhteşem güzellikteki şekli veren Yaradanın sesidir; yıldızlar, kendilerini dizen tinin haberini müjdeliyor, dağların tepelerinden aşağıya doğru yücelik tini esiyor, çağlayan sular özlemin tinini haber ediyor ve - insanların ağızından milyonlarca hayalet konuşuyor. İsterse bütün bu dağlar çöksün, çiçekler solsun, yıldızlar dünyası yıkılsın, insanlar ölsün - nedir görünürdeki bu cisimlerin batması? Göze görünmeyen tin ebedi olandır! (S. 37)

Tanrının da insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.

Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.

Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiç bir anlamı yoktur. Tanrının işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi. Hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 5)

Biricik olduğumu bildiğim andan itibaren kendimin sahibiyim. Kendine sahip kişi ancak biricikleştiğinde yaratıcı hiçliğine, doğduğu yere geri döner. İster Tanrı olsun ister insan, benden yüksek her canlı biricik olma duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin güneşi karşısında söner. Kendi meselemi biricikliğim üzerine kurarsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi yaşayan geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesidir. Dolayısıyla ben şunu söyleyebilirim: Meselemi hiçe bıraktım. (S. 412)

Ben, halklar ve insanlık ölünce doğarım. (...) Sen ey çilekeş Alman halkım – nedir acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıdır seninkisi. Daha horoz ötmeden kaybolan hayaletin acısıdır. Yine de kurtuluşun ve mutluluğun hasretini çeker bu hayalet. (...) Kal selametle milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık despotu, kal selametle! Yarın seni mezara taşıyacaklar; ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. İşte o zaman insan alemi gömülmüş olacaktır. Ve ben, kendimin sahibi ben, onun gülen kalıtçısıyım! (S. 238, 239)

Gerçeğin kriteri benim, ben ise bir düşünce değilim, düşüncenin üstündeyim yani söylenemez bir şeyim. (S. 400)

Stirner’in söylediği bir sözcük, bir düşünce ve bir kavramdır; söylemek istediği ise, ne bir sözcük, ne bir düşünce ne de bir kavramdır. Stirner’in söylediği söylemek istediği değildir ve söylemek istediği söylenemez.(Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, (s.149)

Biricik bir sözcüktür ve bir sözcüğün altında düşünülecek bir şey olmalıdır, bir sözcük düşünce içermelidir. Oysa biricik düşüncesiz bir sözcüktür, düşünce içermez.(Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 152)

Kafanda hortlaklar var; sen kaçıksın be adam! Kafasında büyük şeyler ve tanrılar dünyası kuran ve kurduklarına da inanan sen, hayaletler ülkesi kurup kendini onlara karşı vazifelendiriyorsun, oysa o, sana el sallayan bir idealdir. Senin saplantın var! Şaka ya da mecaz yaptığımı sanma, yüksekliklere tutunanları, insanların büyük çoğunluğunu, neredeyse dünyadaki tüm insanları kararsız deliler olarak görüyorum, tımarhanelik deliler.S 46.

Benim soyum benim, Ben normsuz, yasasız ve örneksizim. (S. 200)

Benden aşağı her gerçeği beğenirim ; benden yüksek ve ona göre yaşamam gereken bir gerçekse tanımıyorum. Bence gerçek yoktur, çünkü hiçbir şey benden üstün değildir! (S. 399)

Özgür cesaretle yapmadığım bir şey hakkımın dışındadır, yani yapmasını haklı görmediğim şey hakkım değildir. Neyin haklı olduğuna Ben karar veririm. Benden öte bir hak yoktur. Bence haklı olan haklıdır. (...) Bu egoist haktır. (S. 208, 209)

Farklı düşünenler birbirlerini tahammül ederler. Oysa bir nesne hakkında neden sadece farklı düşüneyim ki, farklı düşünmeyi neden son aşamasına kadar düşünmeyeyim; yani düşünülecek şeyi anlamsızlaştırana dek düşünmek: nesnenin hiçleşmesine ve yokedilmesine dek ? (S.. 379)

En az düşünmek kadar Varlık’ı da aştım. Biri benim varlığım diğeri benim düşüncemdir. Varolmak için her ikisine de ihtiyacım var, binlerce başka şeye ihtiyacım olduğu gibi, diyen Stirner, cümlesini şöyle tamamlar: ... Her şeyden önce ama benim Bana, şu belli olana, Biricik’e ihtiyacım var. (S. 382)

Erk ve şiddet sadece bendedir yani güçlü ve şiddetli olandadır. (S. 231)

Hakikat, sevgili Pilatus, Tanrı’dır ve hakikati arayan herkes Tanrı’yı arar ve över. Tanrı nerede yaşar? Kafanda; başka nerede yaşayabilir ki? (S. 397)

Haklı ya da haksız olduğumu yargılayan benim, benden başka bir yargıç yoktur. Başkaları sadece benim hakkımı onaylayıp onaylamadıklarını ve bunun onlarca da haklı olup olmadığını yargılayabilirler. (S. 205)

Bilginin istem olarak doğabilmesi ve özgür kişi olarak kendisini hergün yenilemesi için ölmesi gerekiyor. (Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986, s. 97)


Kaynak: - Max Stirner: Der Einzige und sein Eigentum. Reclam - Stuttgart 1981
- Max Stirner: Parerga. Kritiken. Repliken. LSR-Verlag, 1986