Felsefe Açısından Dil - 1

Prof.Dr. Bedia Akarsu

Dile felsefe açısından bakınca karşımıza iki önemli ve birbirine bağlı kavram çıkıyor. İlkin toplumumuz için de önemli olan bu kavramlar üzerinde durmak, felsefe nedir, ne anlıyoruz felsefe derken; dil nedir, görevi kültürdeki yeri nedir gibi soruları ele almak istiyorum. Sonra da bu ikisinin bağlantısını, ayrıca başka alanlarla ve başka sorunlarla ilişkisini, son olarak da eğitim sisteminde dilin ve felsefenin yerinin ne olduğunu belirtmeye çalışacağım.

Önce doğanın evriminde yeni bir katman olarak ortaya çıkan insanın, kendisini hayvanlardan ayıran ve insanı insan yapan en önemli öğe olan dil üzerinde durmak istiyorum. Dil derken bir iletişim aracı olarak ele alınan dili kastetmediğimi hemen söylemeliyim. Çünkü bir işaretleşme aracı olarak, bir iletişim aracı olarak dil hayvanlarda da var. Bundan 5055 yıl önce İsviçre’li zoolog ve antropolog Adolf Portmann ontogenetik açıdan insanın özel yerini araştırdığı çalışmasında geliştirdiği bir antropoloji kuramı ile insan doğuşunun erken bir doğuş olduğunu öne sürmüştü. Bütün hayvanlar, bütün nitelikleriyle birlikte dünyaya gelirler. Yalnız insan kendine özgü niteliklerini doğuştan sonra bir yılın sonuna doğru kazanmaya başlar ve bu nitelikleri ancak sosyal çevrenin birlikte etkisi altında oluşur, bu sosyal çevrenin yardımı ve uyarıcılığı olmadan tam insan olmaya doğru gelişme başarılamaz. Bu nitelikler de: dik durma, dil ve düşünmedir. İlk yılın sonunda insan olmanın belirtileri biçim alır, bu ilk biçim alma da ancak toplumsal çevre içinde gerçekleşebilir, bu toplumsal çevre yöresinde dünyaya açılma, dünyayla ilişki kurmada gelişir. Buradan çıkan önemli sonuç: İnsanın toplumsal bir varlık olduğu ve insanın aynı zamanda tarihsel bir varlık olduğu ve bu iki durumun sıkı sıkıya birbirine bağlı olduğu ve dünyayla ilişki kurmayı dilin sağladığı, dünyayı kavramamızı dilin sağladığı. İnsan, dili bulmamıştır, doğuşunda vardır dil, ama yalnızca yatkınlık olarak. Toplum içinde elde edilir dil ve tarih içinde gelişir.

Bu dünyaya açılmayı, dünyayı dil aracılığıyla kavramayı felsefe tarihinde ilkin Herakleitos dile getirmiştir. Felsefenin öteki alanları dışında dil felsefesinin gelişmesinde ilk adımı atan önemli filozoftur Herakleitos. Yapıtlarından ancak fragment’ler kalmıştır. En önemli parça olan Fragment 1’de logos kavramı üzerinde durur. Şu kısa tümcesi dil felsefesi bakımından çok önemli: “İnsanlar onu anlamadılar, onu işitmeden önce...” Herakleitos karanlık yazan bir filozoftur, ancak burada anlamı açık: Gerçeği, söz haline gelmeden, başka deyişle dile dökmeden önce insanlar anlamadılar. Dil dünya ilişkisi bakımından çok önemli bir nokta bu.

Dünyaya açılma, dünyayla ilişki kurma insanı öteki canlı varlıklardan ayıran ve onu özgür kılan temel nitelik. İnsandan başka hiçbir canlı varlığın bu anlamda dili de yok. Çevresini aşabilen, çevresinin dışına çıkabilen, doğanın ve kendisinin bilincine varan hiçbir canlı varlık yok yeryüzünde. İnsan bu nitelikleriyle çevresini değiştirmiş, doğaya bir şeyler katmıştır. Doğaya kattıkları da bugün kültür dediğimiz şeyden başkası değil. İşte bu doğaya kattıkları binlerce yıl içinde oluşa oluşa bugüne dek gelmiş ve yarınlara gitmekte. İnsanın insan olması da, kendi yolunu kendisinin çizmesi de dili ile olmuştur.

Böylece bugünkü insanbilim ve dirimbilimdeki araştırmaların vardığı sonuçla felsefe tarihinde Herakleitos’tan beri ortaya atılmış, daha sonraları Herder ve Humboldt’la geliştirilmiş ve günümüze dek sürmüş olan dil üzerindeki görüşlerin doğrulanmış olduğunu görüyoruz. Dille kültür arasındaki bağlantıyı, dilin kültür olaylarına etkisini ve bunlar üzerindeki gücünü ilk gören Herder olmuştur. Bu görüşü daha ileri götüren de dil felsefesinin kurucusu W.Von Humboldt’tur. Humboldt “dil, olmuş bitmiş bir şey, bir ürün (ergon) değil, bir etkinliktir (energeia)” sözü ile dilin insan tarihinin başlıca yaratıcı güçlerinden biri olduğunu anlatmak istemiştir. Dilin bir iletişim aracı olduğunu ileri sürenlere karşı Humboldt dilin yalnızca yalın bir araç olmadığını, düşünceyi yaratan bir etkinlik olduğunu ileri sürmüştür. Dil olmasaydı, düşünme de olmazdı. Bunu somut olarak doğuştan kör, sağır ve dilsiz olan Elen Keller örneğinde görebiliriz: Elen Keller düşünmeye başlamasını, çevreyle bağlantı kurmasını şöyle anlatır yaşam öyküsünde: Eğiticisi bir gün kendisine bardakla su içirirken elini musluğa tutar ve avucuna “su” yazar. Bu adlandırılma ile birden bir tutamak bulmuştur. Sevinç içindedir. Artık bir şeyleri ayırt etmeye başlamıştır. Her şeyin adını soracaktır artık. Düşünme adlandırma yoluyla olmuştur. Adlandırıldığı anda nesnelerin varlığını kavrayabilmiş, başka deyişle nesnelerin varlığını kavrayabilmesi adlandırma yoluyla, yani dille olmuştur. Karışıklık düzene çevrilmiş, her şey yerli yerine konmaya, her şey anlaşılır olmaya başlamıştır. İnsanlık tarihinde de dilin gelişmesinin başlangıçta çok yavaş ilerlediği biliniyor. Nesnelere ad verme, bunlar arasında bağlantılar kurma ve sonunda soyutlama ile kavramlar oluşmuştur. Bu da uzun bir süreci gerektirmiş, düşünme de bu süreçle birlikte gelişmiştir. Düşünme çıkarımlar yapma, kavramlar ve önermeler arasında bağlantı kurmadır. Kavram ve önermelerin içinde yer aldığı bağlam da dilin bütününü oluşturur. Bu kavramlarla insan kendine bir dünya yaratıyor: Kültür Dünyası; sanat, bilim, felsefe hep kavramlarla, dille bağlı. Dilin gücü düşünmeyi yaratmasında. Dile dökmeden, dil kalıbına yerleştirmeden gerçekliği anlayamıyor, üzerinde düşünemiyoruz. Dünyayı dil yoluyla kavrıyoruz. Bu düşünce felsefe tarihinde pek çok filozofta karşımıza çıkar. Örneğin; Humboldt, “Dünyayı kavramlara dönüştürme”, Cassirer, “Dünyayı simgeleştirme”, Wittgenstein “Dünyayı resimleme”, Weissgerber, “Dünyayı sözcüklendirme, adlandırma”dan sözediyorlar.

Günümüzde dirimbilim ve insanbilim akıl denen şeyi dünyaya açılma, dünyayla ilişki kurma olarak kabul ediyor. Dünyayla ilişki kurmayı dil sağladığına göre, akıl da dilden başka bir şey değil. Daha antik çağda ortaya konmuş bir tanımla insan zoon logon ekhon’dur. Yani insan konuşan varlıktır. Burada logon logos’la ilgilidir. Logos kavramı da iki anlamı da içinde taşır. Logos, bir yandan söz demektir,dil demektir, öbür yandan düşünce akıl demektir. Kafayı yoğuran da, düşünmemizi sağlayan dil. İnsanın kafa yapısını en iyi gösteren de onun kullandığı dilidir. Bizim kimliğimizi belirleyen de dil oluyor böylece. Kimliğimiz dilimiz içinde gelişiyor. Hepimiz bir dil içine doğuyoruz. İnsanın insan olması, insanın kendi olması, kendi kimliğini bulması, kendinin bilincine varması da dille bağlı. İçine doğduğumuz dil/diller kimliğimizi de belirliyor. Dilimiz kimliğimizdir.

Düşünceyi yaratan ve ileri götüren de dil olduğuna göre, büyük düşünce yapılarının kurulabilmesini de dil sağlar. Ancak bunun için dilin de gelişmiş olması gerekir. Burada karşılıklı bir etki olduğu açıktır. Dilin gücüne karşı düşüncenin gücü kendini gösterir. Dile bağlı olan insan sonunda dile egemen olur ve dil üzerine etki yapar. Böylece dil durmadan yaratılarak bir kuşaktan öteki kuşağa geçen bir etkinliktir. Boyuna yaratılan bir şeydir. Her birey ve her kuşak ona yeni bir şey katar. Ama kimi zaman kimi engellemeler yüzünden bir ülkede dilin gelişmesi durabilir. Dil gelişemeyince düşüncenin gelişmesi de durur. Dilin engellendiği yerde düşünme de engellenmiş olur. Düşünmenin engellenmesi en çok da felsefe alanında etkisini gösterir. Çünkü felsefe her şeyden önce, Hegel’in dediği gibi, “Var olan her şey üzerinde düşünmedir”. Dünyayla bağlantıyı kuran dilinin gelişmesi engellenmişse, bir ulusun düşünmeye dayanan felsefe alanında da başarı ortaya koyamayacağı açıktır.

Felsefenin oluşması için iki ortam gerekli: Özgürlük ve gelişmiş bir dil. Toplumumuzun tarihine bakınca, büyük bir imparatorluğun kurulmuş olduğu Osmanlı döneminde felsefenin, niçin gelişmemiş demeyeceğim, hiç olmamış olduğunu anlamak kolaylaşıyor.

14. Yüzyıldan beri, yani Osmanlı tarihi boyunca Arapça ve Farsça’nın etkisine giren Türkçe 600 yıl boyunca kendini Türkçe’ye kapatarak bir yazı dili, bir resmi dil geliştirmiş: Osmanlıca. Halkın kullandığı dil, Türkçe hor görülmüş. Tanzimat Dönemi’nde dilde sadeleşme yanlısı olanlar bile bu dille bilim yapılamayacağını öne sürerek, öğretimin Arapça olmasını önermişlerdir. (Günümüzde de kimi aymazların Türkçe’nin bilime elverişli olmadığını, yetersiz olduğunu öne sürerek İngilizce öğretimi önerdikleri ve ne yazık ki kabul ettirdikleri gibi) Oysa ana dili Türkçe olan bir insanın böyle yapıca birbirinden ayrı üç dil ailesinden oluşan karma bir dil (Osmanlıca) içinde sağlıklı düşünebilmesi,bu dille felsefe yapabilmesi olanaklı mı? Böyle bir dille roman vb. de yazılamayacağı gibi. Elbette Osmanlı döneminde felsefe olmayışı yalnızca dile bağlı değil, düşünmenin yasaklanmış olması, özgürlüğün olmaması da önemli bir neden. Ama dil insanın dünyaya açılmasını sağladığına göre, özgürlüğü de sağlayan dil olmuyor mu? Dilin gelişmesi engellenince, dünyaya açılmayı sağlayan dil olduğuna göre, özgürlük de engellenmiş oluyor. Demek ki temel neden dil oluyor felsefenin gelişmemiş olmasında.

Ancak Cumhuriyet’le birlikte 1933 Üniversite reformu ile bizde gerçek bir felsefe eğitimi başlayabilmiştir. (Bu konuda TDK’nca yayımlanan “Gökberk’e Armağan” kitabında Macit Gökberk’le yaptığımız Söyleşi’yi okumak tam bir fikir verebilir).

1928 de yazı devrimi ile başlatılan 1932’den beri Türk Dil Kurumu’nca sürdürülen çalışmalar sonucu dilimiz 50 yıl gibi kısa bir sürede bir kültür dili durumuna gelebilmiş ve felsefe yapabilecek bir nitelik kazanmıştır. Türkçe zengin ve olanakları geniş bir dildir. Birçokları bunun ayırdında değil. Ben Türkçe’ye eğilerek, Türkçe’ye dayanarak bir felsefe doğacağına inanıyorum. Bence Türkçe ontolojiden, varlık felsefesinden çok, oluş felsefesi olmaya elverişli bir dil. Bu görüşümü neye dayandırıyorum. Almanca’da “Sein”, Fransızca’da “Etre” gibi kavramların Türkçe’de, bu dillerde olduğu gibi, eylem olarak, eylem sözcüğü olarak bir karşılığı yok. Bu kavramı eylem sözcüğü olarak “varolmak”la karşılıyoruz. Burada görüldüğü gibi Türkçe’de “var”ın eylemi yok, ama “olmak” eylemimiz var. Olmanın bir çok biçimi ve bir çok anlamı var. Olma, olgunlaşmayı da dile getiriyor, değişmeyi, ilerlemeyi de. Oluş sözcüğü ve kavramı evrendeki evrime de uygun. Bilim artık evrendeki varlık’tan değil, evrim’den söz ediyor. Doğa bilimcilerinin kültürel bir evrimin sözünü ettikleri günümüze de daha uygun bir felsefe olur sanırım bir oluş felsefesi. Ayrıca Türkçe’ nin çok ilginç bir yapısı var. Bilgisayar diline en uygun dilin de Türkçe olduğu kabul ediliyor.

Ama bu denli gelişmiş olan Türkçemiz günümüzde yeniden yozlaştırılmaya çalışılıyor kimi çevrelerde. Aydınlarımızın çoğu hâlâ felsefi düşünmeden uzaktalar. Bilim adamlarımızın büyük bir bölümü felsefi düşünceye önem vermiyorlar. Ama onun için de pek de yaratıcı olamıyorlar. Uzman oluyorlar,ama yaratıcı olamıyorlar.

1 - 2

Felsefe Açısından Dil - 2

Felsefi düşünmenin eksikliği her alanda kendini gösteriyor.

Peki nedir felsefi düşünce? Felsefe nedir? Felsefe tanımları üzerinde durmak istemiyorum. Günümüzde Kara Avrupası’nda gelişmiş olan klasik felsefe ile, çıkış yeri yine Avrupa olmakla birlikte AngloSakson dünyasında gelişen ve çeşitli adlarla adlandırılan, mantıksal pozitivizm, analitik felsefe vb. en son da bilimsel felsefe adında karar kılınmış görünen felsefe arasındaki çekişmeleri de ele almayacağım. Birbirini tanımayan, birbirini felsefe bile saymayan iki akım. En geniş tanımı ile felsefe yapmanın ne olduğu üzerinde duracağım. “Felsefe öğrenilmez, yapılır” söylemi çok kullanılır oldu. Oysa bilinmeyen nasıl yapılır diye de sorulabilir. Öğrenmeden de hiçbir şey yapılamaz kanımca. Felsefe tarihini öğrenmek de gerekli, ama ezbere değil elbette. Belli sorunlar ortaya atılıp bu sorun üzerinde bu arada belli filozofların düşüncelerine de baş vurularak, kavramların tarihsel süreç içinde geçirdiği değişimleri ele alarak tartışılır. Felsefe başlangıçta bilimden ayrı değil, birlikte doğmuş. İlk filozoflar da doğa bilginleri aynı zamanda. Ama salt bilimden yine de ayrılığı var. Bilim tek tek olgular üzerinde çalışır, felsefe ise geneli arar, bütünü göz önünde tutar. Bilimin varsaydığı – var olarak kabul ettiği– ve araştırmasını ona dayadığı şeyleri felsefe sorun haline getirir, nasıl var olduğunu sorar. Özellikle bilimlerin pek çok uzmanlık alanlarına ayrıldığı ve dallararası (interdisipliner) çalışmaların önem kazandığı günümüzde felsefenin görevi daha bir artıyor. En geniş tanımı ile, her alanda ele alınan konu üzerinde soru sorma, sorgulama, eleştirel düşünme ve bütünü görme de diyebileceğimiz bir kafayı işletme biçimi olan felsefenin salt bilimden ayrılığı özellikle şurada: Bu ayrılık daha felsefenin adında saklı; Philosophia’yı bilgiseverlik diye çeviriyoruz gerçi. Ama sophia, episteme değil, yani yalnızca bilimsel bilgi değil, erdemli bilgi bilgelik. Bilim de felsefe de salt özgürlük içinde yapılır. Bilimsel düşünüşte ve araştırmalarda özgürlüğe sınır konulamaz; sınır konulduğu anda bilimsel çalışma durur. Oysa felsefi düşünce bilimsel çalışmanın sonuçlarının etikle çatışmamasını ister. Nitekim bugün özellikle tıp dünyasında deontoloji önemli bir dal oldu. Bu da felsefi düşünüşün etkisi ile oldu. Felsefi düşünüşten yoksun bir bilim adamı insanlığı hiç hesaba katmayabilir ve sonunda felaketlere neden olabilir. Burada ünlü filozof ve bilgin Einstein’ın bir sözünü anımsatmak isterim: Felsefi bir görüşü ve tarih bilinci olmadan bir insanın gerçekten yaratıcı olması, yaratıcı olarak bilimde etkin olabilmesi olanaksızdır. Yalnızca uzman olan insan kullanılmak üzere programlanmış bir tür makine olur, ama değerli bir kişilik oluşturamaz. Bizim de bilim ve teknoloji alanında hala yaratıcı olamayışımızın nedeni felsefenin eksikliğinde yatmıyor mu?

Felsefi düşüncenin eksikliği bir de kavramların yeterince doğru kullanılmamasına ve bunun sonucu olarak hem kafa karışıklığına,hem de kavramlarla birlikte birtakım değerlerin de yozlaşmasına yol açıyor. Bu da bütün toplumun yapısını altüst ediyor. Örneğin özgürlük, demokrasi, cumhuriyet, sivil toplum, laiklik sözcükleri pek çok kullanılır ve tartışılır oldu, hiç de üzerinde düşünülmeden. Örneğin özgürlük başıboşluk sanılıyor, herkesin her istediğini yapabileceği sanılıyor. Demokrasi, yasasızlık, kuralsızlık; sivil toplum asker karşıtı olmak sanılıyor. Din örgütlerine sivil toplum diyen sözde aydınlarımız, sosyal demokrasinin ne olduğunu bilmeyen sosyal demokratlar, hatta komünizmin ne olduğunu bilmeyen komünistler çıkıyor ortaya. Bir başka kavram karıştırması da dokunulmazlık ve sorumsuzluk kavramları alanında. Dokunulmazlığı sorumsuzluk sanan milletvekilleri çoğunlukta. “Anayasayı bir kez delsem ne çıkar” diyen, 200 km. hız yapmak keyfi için otoyol kapatan Cumhurbaşkanımız bile oldu.

Bütün bu yozlaşmalar dil bilincinin ve felsefi düşünmenin eksikliği ile bağlantılı. Türkçesi en az gelişen, yabancı sözcüklerden en az arınmış olan bilim dalı hukuk. Yürürlükteki yasaların diline bağlılık yüzünden, belki de hukuk dili bir türlü tam olarak gelişemediği için gerçek bir hukuk düzeni de bir türlü kurulamıyor ülkemizde. Bu konuda örnek olabilecek dal: Bilgisayar dili. Bilgisayar tekniğinin Türkiye’de bu kadar çabuk yaygınlaşmasının nedeni, sanırım, daha bilgisayar gelmeden bilgisayar dilinin Atatürk’ün kalıtı olan ve 1980 darbesi ile yok sayılan Türk Dil Kurumu’nun üyelerince hazırlanmış olmasıdır.

Kavramları açıklığa eriştirmekse felsefenin başta gelen görevi. Felsefe ele aldığı konunun kavramlarını açıklamak zorundadır, çünkü düşünme kavramlarla olur; kavramlar birbirine karıştırılmışsa, ya da yanlış anlaşılmışsa, kafa da karışır. Felsefenin eksikliği bu alanda da kendini gösteriyor toplumumuzda. Ülkemizde sorun pek çok, ama ne sosyolog ve antropologlarımız, ne de felsefecilerimiz bu sorunları ele alıp işliyorlar. Oysa felsefenin bir görevi de sorunları görüp onları göstermektir, yani sorun koymaktır ödevi felsefenin. Sorun koyan felsefe aynı zamanda kavramları da kurar: Dil kavramlar sözcükler de bu işlerin anahtarı.

Felsefenin toplumumuz için ne denli gerekli olduğunu son yıllardaki bunalımın bir yerde etik bunalımına dönüşmesi de ortaya çıkarıyor. Toplumumuz yalnız ekonomi ve politika alınında değil, etik alanında da tam bir yozlaşma içinde. Ahlak demeyip etik demem de bununla ilgili. Ahlak sözcüğünün imlediği kavram toplumumuzda anlamını yitirmiş, başka alana kaydırılmıştır. Ahlak kavramı törelerle, gelenek ve göreneklerle karıştırılır genellikle. Namus da cinsellikle bağlanır. Dürüstlük tümden unutulmuş. Töreler, gelenekler yöreseldir; oysa etik evrenseldir; etik (aslında ilke olarak ahlak), törelerin, geleneklerin, hatta kimi zaman yürürlükteki yasaların bile üstündedir. Ülkemizde etiğin eksikliğinin bir nedeni de, yine, Osmanlı tarihi boyunca felsefenin yasaklanmasına, son on onbeş yıllık dönemde de liselerden bile felsefenin kaldırılmış olmasına bağlıyorum. Çünkü felsefe ile etik iç içe kavramlardır.

Oysa eğitim ve öğretimde dil ve felsefe baş yeri almalı, felsefe de dil de –anadil yanında yabancı dil de– eğitimin temeli olmalıdır. Felsefi düşünüş biçimi daha ilk yıllardan çocuğa verilmeli, çocuklar bilinçlendirilmelidir. İşte burada, çocuklara verilecek felsefe eğitiminde “felsefe öğretilmez...” sözünün anlamı çıkıyor ortaya. Aslında çocuklar sanıldığından çok fazla düşünürler, durmadan soru sormaları onların düşündüğünü göstermiyor mu? Onların soruları geçiştirilmesin yeter. Çocuk felsefe yapmaya yatkındır aslında. Çünkü çocuk kafasının alıcılığı inanılmaz boyutlardadır. Fransız psikolog Zazow “bütün çocuklar 11 yaşına kadar birer dahidir, ama ne yazık ki bu durum sürmez” diyor. Çocuğun gelişmesinin yolunu kesmemek için ezbere eğitime kesinlikle son verilmesi gerekir, gençlerin iyi yetişmesi isteniyorsa. Ezbere öğrenimin önüne geçmek için de okumaya önem verilmesi gerekir. Ancak okumakla kafa da dil de gelişebilir. Okumada dil ve felsefenin birlikteliği de sağlanmış olur. Ana dili eğitimi yanında yabancı dil eğitiminin de sözünü ettim. Çünkü her dil aynı zamanda bir ayrı dünya görüşünü yansıtır; dil bilincini daha bir uyandırarak kafanın daha sağlıklı işlemesine yardımcı olur. Böyle bir eğitimle dil ve felsefe eğitiminden geçen gençler yarının gerçek yurttaşları olurlar özgür birer birey ve kişiler olarak.

Yabancı dil öğrenmenin gerekliliğini öne sürerken bir noktayı daha açıklığa kavuşturmalıyım ve yabancı dil öğretmenin yabancı dille eğitim yapmaktan çok başka bir şey olduğunu vurgulamalıyız.

Bugün Türkçe’nin yetersizliğini öne sürerek yabancı dille eğitim yapılmasını önerenlerin yazılı ve sözlü konuşmaları onların kafa yapısını ve kendi yetersizliklerini açığa vuruyor. Yeni tekniklerin getirdiği yeni kavramların Türkçe’de karşılığını bulamayışları düşünme tembeli olduklarının ya da o kavramı yeterince anlamadıklarının bir göstergesi. Belli bir konuda çok yönlü ve ayrıntılı düşünen bir kimse uğraş verdiği konunun kavramlarının karşılığını da mutlaka bulur, konusuna egemense ve gerçekten anlamışsa. Yabancı dille eğitimin iki önemli sakıncası daha var: Birincisi anadilin gelişmesini durdurması, engellemesi. İkincisi öğrencinin hiçbir zaman anadili durumuna getiremeyeceği bir yabancı dilde kendini rahat duyumsamayacağı ve düşüncelerini tam olarak dile getiremeyeceği için hep geride durması, kendini gösterememesi, kendini gerçekleştirememesi. Günümüzde uygar ülkelerin hiçbirinde yabancı dille öğretim yapan bir üniversite yok. Yabancı dille eğitim yalnızca sömürgelerde var.

Bir noktaya daha değinmek istiyorum. Geçen yılki Üniversiteye Giriş Sınavı’nda kazananların başında gelen bir genç, okumayı gereksiz bulduğunu, kendisinin hiç kitap okumadığını, ama en iyi dereceyi de aldığını övünerek söyledi. Bu olay, bir yandan eğitim sistemimizin bozukluğunu, yanlışlığını, öte yandan bu test sisteminin de insanları nereye götürdüğünü göstermesi bakımından hepimizi düşündürmeli.

1 - 2

Modernizm ve Postmodrnizm Kavramları Üzerine

İlhan TEKELİ


Modernizm bir aydınlanma projesi olarak ortaya çıkmış ve zaman içinde bazı değişmeler göstererek günümüze kadar gelmiştir. Aydınlanmacılık akılcı bilim anlayışıyla 18. yüzyılda insan düşüncesini dinin baskısından kurtararak özgürleştirme işlevini görmüştür. Ama akılcılık zaman içinde nitelik değiştirerek bu özgürleştirici işlevini kaybetmesi yüzünden günümüzde eleştiri konusu olmaya başlamıştır.

Aydınlanma felsefesi; bilim, ahlak ve estetik alanlarını birbirinden yalıtlanmış ayrı ayrı alanlar olarak ele almıştır.

Aydınlanma projesi temelde ister doğa bilimi olsun, ister toplum bilimler olsun bilimlerin nesnel olarak kurulabileceğini kabul etmektedir. Bu kabul dış gerçekliğin tek bir doğru temsilbiçimi olacağı
İnancına dayanmaktadır. Bu kabuller yapılınca her soruya tek bir doğru yanıt bulunacağı,da kabul edilmiş olmaktadır. Gerçek, başlangıçta, yeterli biçimde, yani tam bir nesnellikle temsil edilmese bile zaman içinde bilimin gelişmesiyle buna adım adım yaklaşılacak, mutlak gerçeğe tam olarak ulaşılmasa bile çok yakınına gelinecektir.

Ahlak ve hukuk alanında ise Aydınlanma projesi bu alanların evrensel geçerliliği olacak biçimde kurulabileceğini kabul etmektedir. Bunun kurulabilmesi ise insanların, evrensel, değişmez, ebedi özellikleri olduğuna ve bunların ortaya çıkarılabileceğine inanılmasını gerektirmektedir.

Aydınlanma, sanata kendi iç mantığına göre kurulabilecek otonom bir alan olarak yaklaşmaktadır. Bu sanat alanında hem yakın çevresinden, hem yakın geçmişinden farklı olma bilinci bulunmaktadır. Baudelaire'in tanımlamasıyla hem geçici, hem de kalıcı olmanın gerilimini taşımaktadır.

Aydınlanma projesi, bilime, ahlaka ve sanata ilişkin bu kabullerinin ve temelde insan aklına güvenmenin , o zamana kadar görülenden daha özgür, daha eşitlikçi, insanların daha mutlu olacağı toplumların gelişmesine neden olacağını savunuyordu. Bu kabullerin ortaya çıkardığı, üzerinde durulması gereken bazı önemli sonuçlar vardır. Eğer insanların değişmez evrensel niteliklerine göre bir ahlak kurulabiliyorsa ve bilgi nesnel olarak ve akla dayanarak doğanın ve toplumun yasalarını yada sırlarını açıklayabiliyorsa öncü elitlerin , plancıların, uzmanların topluma yol göstermeleri için gerekçeler var demektir. Bu yol gösterme evrensel olan değerleri gerçekleştirmek için bilgiye dayanarak, bilen kişilerce yapılacaktır. Bilgi ise sürekli gelişen temsil içinde birikerek gelişecekti. Bir kez bilginin birikerek gelişmesi kabul edilince ilerleme ve gelişme fikri modernizmin ana çizgilerinden biri olarak kendini kabul ettirecekti.

Toplumda ilerlemenin, çoğunlukla da doğrusal bir gelişme çizgisinin benimsenmesi, toplumların evrimsel kuramlarının belirlenmesini getiriyordu . Böylece üst anlatıların oluşması, tarihin öykü çizgilerine düzen getiren çerçeveler oluşturuyordu Böyle çizgilerin varlığı, nesne olduğu kabul edilen bilime dayandırılınca, bu çizgide toplumların ilerlemeleri evrensel bir toplumsal amaç haline geliyor ve uzmanların bunu geliştirmek için "araçsal aklı" kullanmaları meşruiyet kazanıyordu. Bu ise bireylerin özgürlüğünün sınırlanmasını getiriyordu.

Aydınlanmanın başlangıcında da insanları özgürleştiren akılcılık; bu şekilde zaman içinde araçsal akıl ya da teknik akıl haline gelerek onların özgürlüğünü sınırlayan bir nitelik kazanıyordu.

Modernizmi sadece bilgiye yaklaşımıyla kavramaya çalışmak, bu yaklaşımın toplumsal işlevlerini kavramamız açısından yeterli olmaz. Aynı zamanda da ne tür bir toplum içinde yer aldığına, bu toplum içinde ne tür işlevler gördüğüne de bakmakta yarar vardır. Modernizm belli özellikleri olan bir toplum içinde yer alıyor ve ondan etkileniyordu. Modern toplumu gelenekselden ayıran özellikler; hızlı değişme, bu değişmenin tüm yeryüzünü kapsaması ve kendine özgü kurumsal yapılar geliştirmesiydi. Bu toplumda üretimde organik olmayan enerji kaynakları kullanılıyor, ürün metalaşıyor, ücretli emek ortaya çıkıyor ve nihayet ulus devlet doğuyordu. Bu toplumsal sistemin işlerliği için bu ulus devletin sınırları içinde bir dayanışma duygusu olan, hareketliliği yüksek, sürekliliğe sahip, kültürel homojenliği olan, birbirleriyle anonim ilişkiler içinde olan bireylerin oluşması gerekmektedir. Geleneksel tarım toplumundan, modern topluma geçebilmek için toplumsal ilişkilerin kısa aralıklı bir zaman ve mekândan, başka bir deyişle yerel bağlamından, koparılıp çıkartılması daha belirsiz daha aralıklı bir zaman ve mekân bağlamına yeniden oturtulması gerekir. Toplumsal ilişkilerin yerel bağlamdan kurtarılıp yeni ve yerele bağımlı olmayan bir zaman ve mekân bağlamına oturtulması demek, toplumdaki kişilerin eskiden bilmedikleri tehdit ve risklerle karşılaşması demektir. Toplum bu yeni risklere karşı da yeni güvence mekanizmaları ya da yolları geliştirme durumundadır. Bunun gerçekleştirilmesi için; güçlü bir geleceğe ya da ilerlemeye yöneliş, bu yönelmede yol gösterecek uzmanlıkların oluşumu ve bunlara yüklenecek güven ile yeni bir insan ilişkileri kalıbı ve semboller sisteminin kurulması gerekecektir. İşte modernizmin bilime ve ahlak alanına yaklaşımının ulus-devlet aşamasını gerçekleştiren toplumun bu gereksinmelerini karşılamakta işlevsel olduğu söylenebilir.

Modernizm projesi de toplumsal gelişmeden etkilenerek bazı değişiklikler geçirmiştir. Tek bir tem- sil biçiminin (mode of representation) olduğu kabulü, dünyada sosyalist hareketin gelişimi ile birlikte gevşemeye başladı, onun yerini evrensellik savlarını da koruyan, bir relativizm almaya başladı. Bir başka gelişme ise bilimin, eylemin tek yol göstericisi kabul edilmesinin sonucu olarak ortaya çıktı. Bu inanç bilginin uygulamada başarılı olmasını gerektiriyordu. Oysa başarısızlık şu ya da bu şekilde ortaya çıkıyordu. Bu da geriye dönerek bilgiyi etkiliyordu. Uygulamada kullanılan bilgi başarısına ya da başarısızlığına göre geriye dönerek bilgiyi etkilemeye başlaması sonucu geriye dönüşlü reflexıve düşünce biçimi gelişmeye başladı. bu aslında ı gının uygu amayı denetlemesini sürdürebilmesi için gerekliydi. ama bu bir anlamda da aklın öneminin azalması demektir ve modernizm bakımından önemli bir dönüm noktasını gösteriyordu. Böylece insan eylemlerinin, toplumsal gelişmenin sistematik bir bilgisinin, kurulabileceği konusunda bir "şüphe, belirmeye başlıyordu."

Modernizmin bilgiye yaklaşımında değişmeler olurken insana yaklaşımı da eleştirilmeye başlıyordu. İnsanın değışmez özelliklerınin ve öıünün bulunacağı savı metafizik olduğundan sorg ulanıyordu Nıetzsche böyle bir töz varsa, bu tözün ancak Dionysos mitinde bulunabileceğini,bunun da"yıkıcı yaratıcılık" ve "yaratıcı yıkıcılık" olduğunu söylüyordu böyle olunca insanın kendisinı olumlamasının tek yolu, eylem yapması isteğini açık hale getirmesiydi. Tabi ki böyle bir öz kabul edilince modernizmin teknik aklının yol göstericiliğine olanak kalmıyordu. Nietzsche, aydınlanmanın insanları özgürleştirme çabasına daha çok estetiği öne alan bir stratejiyle katılmaya çalışıyordu. Ona göre sanat ve estetiğin iyi ve kötünün ötesine geçebilme gücü vardı.

Bu ve başka örnekler modernizmin zaman içinde gelişerek yeni gelişmelerin tohumlarını taşır hale geldiğini gösteriyor. Postmodernizm de bu gelişmeler içinde doğuyor.


Kaynak: Gösteri Dergisi, Mayıs 1992

Ruh dinginligi üzerine bir deneme

Alp Ejder Kantoğlu

Grekçe Ataraksia, Latince Tranquilitas, Türkçesiyle söylemek gerekirse ruh dinginliği ya da sarsılmazlık; felsefenin doğuşundan günümüze bütün sistemlerin ve filozofların varmaya çalıştığı “mutlak sükun” mertebesini anlatan sözcüklerdir. Esas olarak en belirgin ve bilinen tanımını iki antikçağ felsefi düşün sisteminde yani Epikurosçuluk ve Stoacılıkta ( Sundurmacılık) bulmuştur. Hangisinin daha önce ele alınması gerektiği Bertrand Russel’ın dediği gibi tamamen araştırmacıya kalmış bir şeydir. Bu bakımdan ben de seçim hakkımı kullanarak önceliği Epikurosçuluğa vermek istiyorum.

Epikurosa göre Sokrates’in aradığı mutluluk (eudomonia) en üstün iyi diğer bir deyişle haz’dır. İnsanlar hoşlanmayı arar ve hoşlanarak mutlu olurlar. Hoş olmayan her şey kötüdür. İnsan daima nereden gelirse gelsin ve ne türlü olursa olsun bir anlık haz peşindedir. Haz’zın her türlüsü iyidir ve iyiliktir. Bu bağlamda Epikuros acının yokluğundan doğan “mutlak sükun”u (ataraksiya, tranquilitates, sarsılmazlık) kötü anıları bulunmayan bir geçmişle maddi ve manevi sükun içinde bulunan bir şimdiyi ve güvenilen bir geleceği kapsayan acısız bir ruh ve vücut yapısı olarak görmektedir. Mutluluk erdem peşinde değil gündelik ve yalın kaygıların ötesinde sükun ve huzurla temin edilir. Burada iki temel ilke söz konusudur. Biri başta söylediğimiz mutlak sükun diğeri ise ilgisizlik olarak çevirebileceğimiz Apathos’tur.

Bir mektubunda Epikuros Menoikeos’a şöyle yazar; ölümün bizler için hiçbir şey olmadığını anlamaya çalış Menoikos. Gelmesi değil de, beklemesi ürkütücü olduğu için ölümden korkan kimse ahmağın biridir. Çünkü o geldiğinde karşısında bizi bulamayacağı için bize hiç acı vermeyecektir. Bilge, ölümden korkmaz. Nasıl yemeklerin bolluğundan değil de iyiliğinden zevk alırsak, yaşamın da uzunluğundan değil güzelliğinden zevk alırız. Ölüm gelecek diye acı çekmek en büyük aptallıktır. Madem ki mutluluğu elde edince her şeyi elde ediyoruz öyleyse ilk işimiz mutluluğa erişmek yollarını aramak olmalıdır. O halde sana her zaman öğrettiğim ilkeleri tut ve kullan.

Bu ilkeler şunlardır: aç kalmamak, susuz kalmamak… Bu durumda bulunan ve ilerideki günlerde de bu durumda olacağını uman insan mutlulukta Zeus’la yarışabilir. Bütün erdemler hoş yaşamayı sağlamak içindir. İnsanın amacı mutlak sükun halinde yaşamaktır. Bu sükunu bozacak her türlü bağlılıklardan bu arada evlilikten ve devlet işlerine karışmaktan kaçınmalı ve dostlukla yetinmelidir.

Benzer şekilde Stoa felsefesinde de ruh dinginliği şöyle ifadesini bulur: insanın davranışlarıyla ruhsal eğitiminin ereği, ülküsü olarak beliren ve en yüksek iyi olarak nitelenen ruh dinginliği, tutkulardan arınmış olma durumudur. Tüm tutku ve isteklerini yenmiş olan, yaşam karşısında olduğu gibi ölüm karşısında da ilgisiz kalmayı bilen insan bu mertebeye ulaşmış kabul edilir. Bu bir anlamda İslam tasavvufundaki nefis terbiyesi ile aynı anlama gelir. Olmuş, olgunlaşmış, insanı kamil haline gelmiş kişi antikçağdaki ruh dinginliğine ulaşmış demektir. Bu duruma aynı zamanda sarsılmazlık da denmektedir. Hayatın getireceği hiçbir acı böylesi bir insanı etkileyemez onu sarsamaz. Çünkü o dünyevi dertlerin ve acıların, keder ve sevinçlerin ötesine geçmiştir.

Stoacı düşüncenin Roma’daki önemli temsilcilerinden Seneca’ya göre bilgeliğin en önemli belirtisi aklın tutkulara tümüyle hakim olmasıdır. Ona göre tutkuların insanı ele geçirmesine bir defa izin verilirse bir daha durdurulmaları imkansızdır. Başlangıçta her duygu güçsüz ve uysaldır, ama başlamasına bir kere göz yumulduğunda giderek güçlenirler. O halde yapılması gereken en iyi şey duygu ve tutkuları daha başlangıçta önlemektir. Bilge bunu yaparsa hiçbir hakaret karşısında ezilmez, incinmez. Çünkü hakaretten incinmenin nedeni zayıf bir ruh yapısıdır. Ancak bilge ulaştığı yüksek mertebe ve ruh sükuneti vasıtasıyla zarar görmez.

Bütün anlattıklarımızdan çıkan sonuç başta Epikurosçuluk ve Stoacılık olmak üzere pek çok felsefi sistemde ruh dinginliğine ulaşmanın çok önemli ve arzulanan bir şey olduğudur. Bilge için ruh dinginliği bir anlamda yeryüzünün bütün karmaşasını karışmadan seyrettiği bir dağ doruğu gibidir. Oradan bir nevi tanrısal öngörüye yakın bir görüşe( theoria )sahip olarak hayata ve insanlara bakar.

Bir yerde ruh dinginliği için bilgenin Tanrıya ulaşma yolundaki son radde diyebiliriz. Bu savın en belirgin görünümü Boethius’tadır. Ona göre insan günahlarının kefareti karşılığında düşmüştür. Bu düşüşünden ancak bilgelik ( scientia ) ile kurtulabilir. Yeniden yükselişi belki de doğuşu ancak evrensel akıldan pay almasıyla mümkündür. Bunun için bilgelikle dolu bir hayat yaşamalıdır. Seçenekleri sonsuzdur. Önünde Tanrıyla iletişim kurabilmesi için gerekli her şey vardır. Yapması gereken doğru seçimleri yapabilmektir. Bu çabanın sonuna yani theoria yapabileceği dağın tepesine ulaştığında bilge artık ruh dinginliğine ulaşmıştır. Bu aynı zamanda bir devinimsizlik, sarsılmazlık hatta hareketsizlik halidir. Nietzche’nin dediği gibi cücelerin ortasında onların sesini duyamayacak kadar devleşmiş durumdadır. Dünyevi işler ve hazlar artık onu ilgilendirmez. Evrensel akılla birleşmeye ondan pay almaya hazır haldedir.

Gündelik hayatımızda biz sıradan insanlar da Boethiustaki kadar olmasa bile ruh dinginliğini diğer bir deyişle bedenen ve ruhen huzuru arar dururuz. Zaman zaman çok küçük anlar boyunca onu bulduğumuzu hissederiz. Belki bir anlık iç geçmesi ya da tatlı bir uyku sırasında ya da kimbilir içten gelen bir dua mırıldanırken…. Ancak bilgelik anlamında bir ruh dinginliğine ulaşabilmek 21. yy dünyasında ne kadar mümkündür çok tartışılır. Yine de bütün çabamız o dağın tepesinden sükunet içerisinde aşağıya bakabileceğimiz ana ulaşabilmek içindir. Bu da sadece bilgiye değil sezgilerimizin de yardımına muhtaçtır sanırım.