CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE VE MECMUA-İ FÜNUNUN FELSEFİ AÇIDAN TAŞIDIĞI ÖNEM - 1

Mehmet AKGÜN

Tanzimatın ilanından sonra Türk fikir dünyasında felsefi düşüncenin nedurumda olduğunu belirlemek üzere bir araştırma yapmayı düşündük. Bu araştırma faaliyetimizi üç safhada gerçekleştirmeye çalışacağız. Birinci safhada Tanzimat Fermanından itibaren Cumhuriyetin ilanına kadar geçen süre içerisindeki kuruluşları ve bu kuruluşların yayın organlarındaki felsefi yazıları tesbit etmeyi, ikinci safhada tercümesi yapılan felsefi eserleri muhtevaları ile birlikte vermeyi, üçüncü safhada da aynı dönem içerisinde telif edilen sözkonusu alandaki eserleri tanıtmayı hedefledik. Bu çerçevede ilk araştırma konumuz. Münif Paşa'nın kurduğu Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye isimli teşkilatın yayın organı olan "Mecmua-ı Fünun" dergisidir.

Bizi böyle bir araştırma yapmaya iten sebep, Katip Çelebi'den (Öl: 1656) itibaren düşünen, bilgi üreten ve yazan, elit insanımızın olmayışıdır. Kanaatimce düşünmeye önem verilmemesinin temelinde, toplumumuzun felsefeye menfi tavır takınmasının büyük rolü bulunmaktadır. Menfi tavır almanın esasını da İman-ı Gazzali'nin (Öl: 111) yanlış değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Öyleki Gazzali, kendisinden evvelki filozofların görüşlerinde insanı materyalizme götürebilecek hususları tenkit etmekle, sanki bundan böyle felsefe yapmak dinsizlik ve dolayısıyla ateistlik yapmak anlamına gelir demiş gibi değerlendirilmiştir. Oysa Gazzali, materyalist anlayışları tenkit ederken, yine düşüncesini kullanmış, getirdiği akli delillerle onların fikirlerini çürütmeye çalışmıştır. Yani herşeyden önce o yine felsefe yapmıştır. Felsefeyi dışlamamış, tam tersine inandıklarını aklıyla temellendirmeyi tercih etmiştir. İşte bu yanlış değerlendirme insanımızı felsefeden soğutmuş ve böylece gereksiz bir şekilde toplumumuzun felsefeye karşı cephe almasına vesile olmuştur. Ne yazık ki bu yanlış kanaat günümüze kadar sürüp gelmiştir. Öyle ki günümüzde bile bazı yayın organları felsefenin gereksiz olduğunu gündeme getirmekte, bazı insanlarımız hala felsefeyi ve bu alanla ilgilenenleri dinsizlikle itham etmekte ve böylece bu düşünce alanının gerekli itibarı görmesi engellenmektedir. Oysa bizim düşünen, bilgi üreten ve bu ürettiği bilgilerle toplumunun insanlarına ulaşan ve onlara nüfuz ederek daha derin ve daha sağlıklı düşünmelerini sağlayan elit insanlara ihtiyacımız vardır. Kısacası taassubu hesaba katmadan, aklını düşünce derinliklerine sevk ederek, faziletle donatılmış, sübjektif ve peşin hükümlerden arınarak objektifliğe yönelmiş, ruhu sağlam değerler örgüsüyle örülmüş felsefecilere ihtiyaç vardır. Ancak bu vasıflarla donanmış düşünen insanlara sahip almakla elit insanı yetiştirme şansını yakalayabileceğimize inanıyorum. Böylece yukarıda sözü edilen felsefeyle ilgili menfi tavırlar, aklını ve düşüncesini taassuptan kurtaran felsefenin güzelliğine kendini ve gönlünü adamış olan insanlar vasıtasıyla yıkılacaktır. Düşünen elit insanlarımızı yetiştirememenin acısını yüzyıllarca çekmişiz. Tanzimatın ilanının sağladığı imkanlar dolayısıyla, varlığın, bilginin, değerin dele getirilişi, bu alanda düşünce pınarının sızışı, dışa vuruşu, konuşması, kısacası düşüncenin cezbedici güzelliği olan felsefe, kendini az da olsa hissettirmeye ve böylece Türk fikir hayatında doğrudan kendi düşünürlerimize ait olmasada yer almaya başlamıştır. Bunun ilk örneklerini 1860larda yayınlanmaya başlayan Mecmua-ı Fünün'da görmek mümkündür. Burada özellikle bu tür faaliyetin başlatılmasında Münif Paşa'nın büyük gayreteri ve himmetleri olduğunu belirtmemiz gerekir. Şimdi biz bu dergideki felsefî yazıları taşıdığı önem açısından değerlendirmeye gayret edeceğiz. Ancak burada Mecmu-ı Fünûn'daki yazılara geçmeden önce Cemiyet-i İlmîye-i Osmaniye isimli kuruluş hakkında kısa bir bilgi vermek istiyoruz.

1. Cemiyet-i İlmîye-i Osmaniye

Münif Paşa (1830-1910), Fuad Paşa'nın da yardımıyla 1860 (Zilkadi 1277) da, padişahtan izin alarak Cemiyet-i ilmîye-i Osmaniye isimli bir cemiyet kurar. Cemiyetin tüzüğü ve hangi faaliyetleri yürüteceği hakkındaki bilgi, mecmua-ı Fünûn'un I. sayısında yayınlanır. Cemiyetin gayeleri şu şekilde belirtilir: Kitap, telif ve tercüme edilecek. Her türlü mümkün vasıtalarla ilim ve fennin memlekette yayılması için gayret sarfedilecektir. Cemiyet, ilim ve maarife, ticaret ve sanayi'e ait Mecmua-ı Fünûn ismiyle bir mecmua çıkaracaktır. Memua, otuz iki sahife olacak. Cemiyet zamanın siyasî konulan ve meseleleri ile ilgilenmeyecektir. Cemiyetin merkezi İstanbul'da olacak ve bunun için uygun bir yer bulunacaktır. Cemiyetin devamlı, devamsız ve mektuplaşan üyeleri olacaktır.

Üye seçiminde din ve milliyet farkı gözetilmeyecektir. Cemiyetin üyeleri Türkçe dışında, Arapça veya Farsça'dan birini lâyıkıyla bilecek, ayrıca Batı dillerinden (Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rumca) birini de bilmeleri gerekir. Türkçe cemiyetin dili olacaktır. Cemiyet, ilim ve fen konusunda yayın yapan diğer cemiyetlerle mektuplaşacak ve onlarla telifleri mübadele hususunda tekliflerde bulunacaktır . Cemiyetin 35 maddeden ibaret olan nizamnamesinin önemlileri bunlardır. Cemiyetin bundan başka kütüphane ile ilgili 10, İdari işlerleilgili olarak da 15 maddelik nizamnamesi vardır.

Dili Türkçe olan bu cemiyetin kitaplığında, Helvetius külliyatı, Montesqiu (1698 -1775), Shakespeare (1564-1616) külliyatı, çeşitli tiyatro eserleri, Adam Smith (1723-1790)'in Ekonomi Politik'!, La' Martine'nin Rafael isimli romain ve Konfidans'ı, Bacon'ın külliyatı başta olmak üzere bir çok kitap vardır . Kütüphanede bulunan kitaplara dikkat edilecek olursa felsefeye gereken önemin verildiğini görürüz.

2. Mecmua-ı Fünûn

Cemiyet-i İlmîye-i Osmaniye'nin yayın organs oian bu mecmuanın çok geniş bir yazar kadrosu bulunmaktadır. Bu mecmuada, felsefe, tarih, coğrafya, siyaset, edebiyat (gramer ve cümle yapısı), kimya (madenler ilmî olarak) jeoloji, eğitim, fotoğrafya, ekonomi, astronomi ve tıp alanlarıyla ilgili yazılar bulunmakladır. Görüldüğü gibi Mecmua her ilim alanıyla ilgili yazıları ihtiva etmektedir. Felsefe konusunda Münif Paşa, Hayrullah Efendi ve Kadri Bey'in yazılan bulunmaktadır. Ayrıca Ethem Pertev Paşa ile Mehmed Said'in yazılarını da felsefeyle ilgili kabul edebiliriz. Şimdi Münif Paşa'dan başlamak üzere söz konuşu şahısların yazılarını muhtevaları ile birlikle kısaca vermeye çalışacağız.

2.1. Münif Paşa'nın Yazıları

Münif Paşa, mecmuanın birinci sayısında "Mukayese-i ilim ve Cehl" başlıklı bir yazı yazar. O, bu yazısında bilginin önemi üzerinde durur. İnsan konuşma üstünlüğü ile hayvanlardan ne kadar ayrılırsa, bilgili insanlar da bilgisiz insanlardan o nisbette ayrılır. Çünkü ona göre Afrika, Amerika ve diğer kıtalardaki bilgisiz insanlar, zarurî ve tabiî olan ihtiyaçlarını gidermekte acizdirler. Ama bilgisi olan ve fen ilimlerine sahip bulunan, İngiltere'nin bir çok ülkeyi zaptetmesi ve dünyanın her tarafında az çok üstünlüğünü kabul ettirmesi, ilmin değerini ve önemini gösterir. Kısaca belirtmek gerekirse Münif Paşa, bu yazısında, bilgi ve bilgisizliği mukayese ederek, ilme sahip olmanın önemini vurgulamaktadır .

Münif Paşa, mecmuanın 2. sayısında "Mukaddime-i İlm-i Jeoloji" ismiyle bir yazı yazar: O, bu yazısında jeoloji ilminin tarifini yaptıktan sonra arzın meydana gelişi hakkında bilgi verir. Jeoloji ilmi, binlerce yüzyıllar öncesinde zuhur eden durumlar ve arzın katmanlarından meydana gelen değişikliklerin künyesini tayin ve tesbij eder. Jeoloji ilmi, önce gelenlerden sonrakilere ağızdan ağıza nakledilen bir takım rivayet ve hikâyelere dayanmaz. Çünkü rivayet ve hikâyelerde doğru ve yanlış olma ihtimali vardır. Bu sebeple jeoloji ilminin dayanağı bizzat arzın kendisidir. Bu yazıda arzın aslî maddesi olan ateş sıvısının yüzeyi uzun zamanlar geçtikten sonra kabuk bağlayarak madenlerin meydana geldiği, daha sonra bitkilerin, onları takiben hayvanların ve en sonra da insanların meydana geldiği belirtiliyor. Burada Münif Paşa'nın ilim zihniyetini ön planda tuttuğunu ve âlemdeki tekâmülü kabul ettiğini görüyoruz .

Mecmua-ı Fünûn'un 13. sayısında Münif Paşa, "Mahiyet ve Akam-ı Ulûm" isimli bir makale yazar. Bu yazıda o ilimleri aklî ve naklî olmak üzere ikiye ayırır. Aklî ilimlerde insan kendine ait vasıtalarla neticeye giderken, naklî ilimler vasıtasızdır. Münif Paşa, ilmi, bilmek anlamına gelip bir kaide dahilinde tecrübe yoluyla elde edilen netice olarak tarif eder. İlim, istidlal ve istintaca dayanarak neticeye vardığından herkes tarafından kabul edilir. Her ilmin sınırı ve vazifesi vardır. Bu sebeple her ilim bağımsız ise de bazıları arasında bir birlik ve uyum olduğundan birbirlerine bağlılık ve ihtiyaç vardır. Meselâ tabiî ilimler ve kimyanın matematiğe ihtiyacı olduğu halde, matematiğin başka hiç bir ilme ihtiyacı yoktur. Bu sebeple diğer ilimleri öğrenmek isleyenlerin biraz hesap ilmini bilmeleri gerekir. İhtilaflı olmayan ilim sahihtir. Ahlâk ilmi, sahih kabul edilmezse de bazı nadir durumlarda doğru olabilir. Mülkî ve askerî idarelerle ilgili siyaset ilimleri
değişken olduklarından sahih ilimlerle bunlar arasında fark vardır. Arapça'nın sarf ve nahivin, mânâ ve ifade kaidelerinin bir kitap haline getirilmesiyle bunların her biri özel ilim hükmüne girmiştir ki bu ilimelrle uğraşanlara âlim adı verilmiştir. Hikemî ilimlerde geniş bilgisi olanlara feylesof adı verilir. Feylesof, Yunanca bir kelime olup hikmet sevgisi anlamındadır. Feylesof tabirini ilk Phthagoras kullanmıştır.

İslâm âlimleri aklî ilimleri, mantık, tabiî ilimler, ilâhi ilim ve riyazat olmak üzere dörde ayırırlar. Riyazâtı da; hendese, hesap, musikî ve heyet olmak üzere dörde ayırırlar. Sözü edilen ilimlerin yan dallan vardır. Meselâ tıp; tabiî ilimlerin dallarından biridir. Bazı yeni çıkan ilimlerle birlikte, sayı yediye çıkmıştır. Bunlar:

1- Lisan ve edebiyat,
2- Riyazî ilimler,
3- Tabiî ilimler,
4- Tarih ve Coğrafya ilimleri,
5- Felsefî ilimler,
6- Siyaset ilimleri,
7- Sanat ilimleri.

Bundan sonra Münif Paşa, Yunanlıların ilmi, Mısır ve Mezopotamya'dan aldıklarını belirtir. Daha sonra İslâm dünyası genişledikçe ilmî faiiyetlere ağırlık vermişler ve tercüme faaliyetine girişmişlerdir. Münif Paşa, bu yazısında, ilimleri kullanıldıkları metod itibariyle ayırmış ve ilim değeri taşımayanları (nücûm, ona göre bu ilim doğru bilgilere sahip değildir) belirtmiş ve böylece ilimlerdeki ihtisaslaşmaya işaret etmeye özen göstermiştir .

Mecmua-ı Fünûn'un 13, sayısından itibaren Münif Paşa, "Tarih-î Hükemay-ı Yunan" başlıklı bir yazı disizi başlatır. Bu başlık altında bir çok Yunan filozofunun bazı yönlerini ve felsefî fikirlerini vermeyi gaye edinmiştir. Çünkü ona göre Yunan filozofları günümüzden yaklaşık iki bin yılı aşkın bir süre önce yaşamalarına rağmen hâlâ etkilerini sürdürmektedirler. Bu filozofların fikirleri hakkında bilgi sahibi olmanın önemi üzerinde durmanın gereksizliği meydandadır. İslâm bilginleri bunun önemini daha iyi idrak ettikleri için Abbasoğulları zamanında bu filozofların eserlerini Arapça'ya tercüme etmeye başlamışlardır. Bu eserlerin bir kısmında verilen görüşler gereksiz gibi görünseler bile, kitapların yazılmasından itibaren çok uzun yıllar geçtiğinden bu pek o kadar önemli değildir.

Münif Paşa'nın ilk üzerinde durduğu Yunan filozofu, hemen hemen bütün felsefe tarihlerinde olduğu gibi Thaleslir. Hayal hikâyesi hakkında bilgi verdikten sonra onun her şeyin temel ilkesi olarak "Su"yu kabul ettiğini belirtir. Astronomi konusuyla yakından ilgilendiğini, yerin ve güneşin hareketiyle ilgili çalışmalar yaptığını, 12 ay ve 360 gün olan bir takvim hazırladığını da ileri sürüyor .

Münif Paşa, "Tarih-i Hükemay-ı Yunan" başlıklı yazısının ikincisinden Solon (M.Ö.640-562) üzerinde duruyor. Solonla ilgili uzunca bir biyografi sunuyor. Onun millî duygularının çok güçlü olduğunu, hitabet özelliğinin bulunduğunu, halkı tarafından çok sevildiğini, eşitlik meselesine ağırlık verdiğini, anlaşma sağlanamayan durumlarda onun engin bilgisinden istifade edildiğini, bazı kanun maddelerini vaz ettiğini belirtiyor . O Solonla ilgili düşüncelerini mecmuanın 18. sayısında da aynı makale başlığı lalında sürdürür. Solon, aklı yol gösterici kabul ettiğinden, her meselede akla müracaat etmemiz gerektiği kanaatindedir. Aklıyla insan ölümden niçin korkmamak gerektiğini anlayabilir. Solon, serbest seçime dayalı olarak oluşturulan hükümetten yanadır. Solon'un kendisi Cunhuriyet idaresi taraftarıdır. Hükümdarlar yanlışlarından dolayı tenkit edilebilmelidir. İnsanların uğradığı zulümlerin sebebi Tanrı değil, bizzat kendileridir, kendi yaptıklarının bir sonucudur. Sanat icra edilirken ahlaki erdemlere bağlı kalınmalıdır .

Mecmuanın 19. sayısında Münif Paşa, aynı başlık altında yazdığı makalesinde ilkçağ Yunan filozoflarından Piatakos (M.Ö. 649-579) hakkında bilgi verir. Onun hayat hikayesini verdikten sonra görüşlerine yer verir. İnsanlar bir felakete tutulduklarında, ona tahammül etmesini bilmelidir. Hayır sahibi olmak çok güçtür. En iyi şey mevcut eşyanın ıslahına çalışmaktır. En güzel ve en uygun başarı kan dökülmeden elde edilendir. Devletin iyi idaresi, hükümdarın veya hükümet üyelerinin insan haklarına ve kanuna uymaları sayesinde gerçekleşir, insan bir başkası hakkında kötü şey söylememelidir. İnsan doslatını elden çıkarmamak için onlarla ilişkilerini güya bir gün kendisine düşman olacakmış gibi olgun bir tedbirle devam ettirmelidir. Hakikate muhabbet ve Tanrıya itiat ediniz. Piatakos, çok hazır cevap olduğu için ona bazı konularda sorular sorulmuştur ki biz bu sorulardan bazılarını cevaplarıyla vermek istiyoruz. Kendisine dünyada en çok değişen şey nedir diye sorulmuş, o bu soruya suların mecrası ve kadınların mizacıdır diye cevap vermiştir. Her zaman yapılması gereken şey nedir? sorusuna da hayır ve şerr'den istifade etmektir diye cevap vermiştir. En latif şey zaman, en hafi şey atiye ait durumlar, en hain şey denizdir demiştir.

Mecmunanın 22. sayısında aynı başlık altında üzerinde durulan Yunan filozofu Biastır. Bias'ın hayat hikayesini kişiliği ve fikirleri ile birlikte veriyor. Zengin olmasına rağmen azla kanaat edinen bir kimsedir. Şiirle uğraşmış, iki binden fazla edebiyat-ı nazm yazmıştır. Bu şiirlerinde insanların ne şekiîde saadete ulaşabileceklerini, harp ve barış zamanında cumhurun işleri iyi idare etmesine nasıl vasıl olabileceğini belirtmiştir. İnsanları iyi seçmeli ve bunların hepsiyle dostuk kurmaldir. Acele etmemek cennetin işaretlerindendir. Gençlikte ilim ve bilgi kazanmaya çalışmalıdır. Çünkü ihtiyarlıkta bunlardan başka insanların ellerinde teselli olacakları bir şey kalmayacaktır. İyi işler yapınız. Üstesinden gelemeyeceğiniz işlere yeltenmeyiniz. İnsan dünyada her an ölecekmiş ve çok uzun ömrü varmış gibi yaşamalıdır. Sağhkh bir beden Allah'ın bahsidir. İnsanın gerek kendisini ve gerekse vatanını ıslah eden şey ümittir. İnsana en fazla haz veren şey
çalışmadır .
1 | 2 | 3 | 4

1 Yorum

30 Mart 2014 16:20  

Paylaşımınız için teşekkürler. Kaliteli paylaşımlarınızın devamını bekliyoruz.. Kolay gelsin!

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP