REALİST ve İDEALİST PERSONALİZMDEN ÇİZGİLER - 1

Nurten GÖKALP

Personalizm, şahsın ontolojik esas ve böylece şahsiyetin temel açıklayıcı prensip olduğu bir felsefi sistem veya bakış açısıdır. Özellikle yirminci yüzyılda gelişmiş ancak kökleri itibariyle hem Yunan metafiziğinin hem de Hristiyan dini motiflerinin baskın olduğu Batı düşüncesinin teolojik geleneğinden etkilenmiştir. Bununla birlikte Doğu düşüncesinde de personalist karakterli temayüllere rastlamak mümkündür.

Batı geleneği içindeki personalist düşünce iki farklı kolda gelişmiştir. Realist ve İdealist Personalizm olarak adlandırılan bu iki tip personalizmden; Realist Personalizm, süpernaturalizm ve geleneksel metafiziksel realizmin çerçevesinde; İdealist Personalizm ise metafiziksel idealizme dayalı olarak anlaşılmaktadır'. Varlığın tümünü şahsî şuurlar olarak tanımlayan İdealist Personaüzme göre, "(Var) olmak bir şahıs ya da self veya bir şahıs yada şelfin bazı tecrübeleri ya da fiilleri olmaktır".

Aristoteles'i takip eden Realist Personalistler için de şahsiyet temeldir. Yani, nihaî hakikat, spirituel, supernaturel bir varlıktır. Ancak bununla birlikte zihnî olmayan (non-mental) bir doğal düzen de vardır ki, bu Tanrı tarafından yaratılmış olmakla birlikte esasen şahsi veya spirituel değildir.

Bu çerçevede biz burada bu iki farklı personalizmi; özellikle Avrupa'da gelişen Personalizmin öncülüğünü yapan Jacques Maritain ( 1882-1973) ve Emmanuel Mounier (1905-1950)'in düşünceleri ile Amerika'da gelişen İdealist Personalizmin kurucusu sayılan Edgar Sheffield Brightman'ın (1884-1950) düşüncelerini yukarıda zikredilen sırayla, ana noktaları itibariyle ortaya koymak istiyoruz:

Personalizmi açıklarken şahıstan topluma doğru giden Maritain ve Mounier, işe fert (individual) ile şahıs (person) arasında ayırım yapmakla başlarlar. Zira beşerî varlık iki kutuptan oluşmaktadır. Biri, gerçek şahısla ilgilenmeyen, şahsiyetin gölgesi veya ferdiyeti ile ilgili maddî kutup, diğeri asıl şahsiyeti ile ilişkili spirituel kutuptur. Düşünce tarihinin ilk anlarından beri benzer tipte ayırımların yapıldığı göz önüne alındığında.

Maritain ve Mounier'deki ayırımın farkı nedir? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle bu iki filozofun fert ve şahısa verdikleri anlamlara bakmak gerekir. Maritain'e göre ferdi her türlü maddî şeyin kaynağı olan maddî kutupta, şahsı, hürriyet ve cömertliğin kaynağı olan spirituel kutupta aramak gerekir. Böyle bir durumda da biz ferdiyet ile şahsiyet arasında ayırım yapmak zorunda kalırız.

O'na göre fert zihnin dışında ve yalnızca varolma aktım yerine getirme kapasitesine sahiptir ve bu özellik tüm varlıklarda ortaktır. Bu durumda da bir fert olarak insan, bir türün parçası, ahlaki, tarihi güç ve etkilerle çevrilmiş kozmik bir düzendeki bir nokta olmaktadır.

Ancak insan aynı zamanda bir şahısdır da. Bu durum da göstermektedir ki, fert ile şahıs aslında kesinlikle birbirlerinden ayrılamazlar. Onlar bir insanda mevcut olan iki farklı süreçtir. Fert insanın cismanî ve bedenî yönü ile ilgili iken şahıs insanın spirituel yönü ile ilgilidir. "İnsan fert ve şahıs bütünü olarak vardır ve her ikisi de gelişme biçimlerinde kendi yollarını izlerler" diyen Mounier'de de bu düşünceler açıkça görülmektedir.

Mounier'e göre fert çözülme ve ferdileşme süreci şahıs ise çoğalma ve şahsiyetleşme sürecidir. "Fert hayatın yüzeyinde şahsın dağılmasıdır... Fert şahsın maddede çözülmesidir". diyen Mounier'de bir fert olarak insan, bir türün üyesi, biyolojik ve egoist isteklerinin merkezinde olan olarak düşünülmektedir.

Dikkat edilirse gerek Maritain gerekse Mounier'de fert küçük düşürücü bir manada kullanılmaktadır. Oysa şahıs her iki düşünürde de daha derin bir esrara sahip olarak görülmektedir.

Batının metafiziksel geleneğinde şahsın, hürriyete dayalı, kendinde spirituel bir bütün oluşturan, Tanrı ile karşı karşıya olan ve kainatın bütününde rölatif olarak bağımsız bir hakikat olarak tanımlandığını ifade eden Maritain, şahsiyetin kendi içinde yaratıcı bir akış tarafından ulaşılan nihai bir basan olduğunu belirtir. Zira O'na göre bizim cevherimizde, onun varlığına sahip olmamıza imkan veren bir işaret vardır ki, o bizim ontolojik yapımızın dinamik bir birliğidir ve spirit olarak adlandırılır. O bilgiye ve aşka ihtiyaç hisseder. Bu sebeple her birimiz başkalarına ve başkaları ile iletişim kurmaya ihtiyaç hissederiz. Bu arada Tanrı ile de iletişim kuranz. Tanrıda bir Spirit'tir ve beşerî şahıs; bilme, sevme ve yüceltme yeteneklerine sahip olan spirituel bir ruh, bir hayat prensibine sahip olarak O"ndan meydana gelmiştir.

Maritain ferdiyet ve şahsiyet hakkındaki bu metafıziksel görüşlerinden başka onların ontolojik özellikleri hakkında da şunları söylemektedir: Öncelikle ferdiyet ve şahsiyet bir ve aynı hakikattir. Yani benim bütün varlığım maddeden meydana gelen ferdiyetim ile spiritten meydana gelen şahsi yetimdir. Ancak ferdiyet ile şahsiyet birbirleri ile ilişkilidir. Fillerimin her biri fert ve şahıs olarak aynı fiillerdir ve şahsiyetin yöneldiği en üst bir hedefe doğru yönelerek maddî ferdiyeti zaptetmeye çalışırlar.

Gelişme şayet maddî ferdiyet yönünde olursa,yasaları kendine göre kavrayıp özümleyen bir ego ortaya çıkacak ve şahsiyet çözülecektir. Ama şayet gelişme spirituel şahsiyet yönünde olursa insan gerçekten şahıs olacaktır. Maritain'e göre tüm bu şahsiyetleşme süreci toplum içinde gerçekleşmektedir. O halde şahsiyetleşmenin ve şahıs olmanın şartı toplumun bir üyesi olmaktır.

Aynı şekilde Mounier de şahsı toplum içinde başkaları ile karşı karşıya geldiği zaman şahıs olarak görmektedir. Çünkü şahıs şahsiyetini ancak başkaları aracılığıyla ortaya koyabilir. Şahsın ilk hareketi başkalanna, bir şahıslar toplumuna, şahısların tabiatıyla şekillenen kurumlara dayanmaktadır.

Mounier'e göre şahıs yalnız başkalanna karşı vardır. Kendini başkalanm bilerek bilir. Kendini yalnızca onlar tarafından bilinen varlıkta bulur. Kısacası "Biz, benden öncedir" . 0 halde şahıs, ahlaken sorumlu insanlardan oluşan bir şahıslar toplumuna yönelerek, kendini başkalan aracılığıyla bulur, ve tanır. Ancak bu şekilde kendini kendindeki fertten saflaştırabilir. Bu ise tabiî eğilim (vocation) olarak adlandmlan ve her şahısta bulunan yaratıcı, canlı bir ilke ile gerçekleşir. Mounier tabii eğilim kavramını angajman kavramı ile bağlantılı olarak düşünür. Bu sayede "şahıs, düşüncesi ile bir yönelişi bulan varlıktır. O angajman ile cisimleşmesini bilir ve bazı şeylerden vazgeçerek başkasına ulaşır"." Bu ise bir hürriyettir. O çekimser kalma hürriyeti değil angaje olma hürriyetidir. Fert ancak, hürriyet ile şahsiyetini gerçekleştirebilir. Çünkü şahıs olmak bir kabul ve üyeliktir. Yani kendini seçme ve kabuldür. Mounier bu konuda "olmak sevmektir. Ama aynı zamanda kendini kabul ve tasdik etmektir" der.

Görülüyor ki, Mounier'e göre şahıs insanın bir seçimi, hüneri, oluşumu ve zaferidir. O, varlıkta, hürriyete dayalı olarak değerlerin tabakalaşmasına bağlı olarak kurulmuş canlı bir birliktir.

Gerek Maritain gerekse Mounier'in şahsiyetleşmede toplumun önemine işaret ettiklerini belirttikten sonra şimdi bu konudaki düşüncelerini biraz daha detaylı bir şekilde ele alalım:

Şahıslar hem şahsî gelişme hem de ihtiyaçları sebebiyle toplum içinde yaşarlar. Bu ihtiyaçlar yalnızca maddî ihtiyaçlar olmayıp varlığın belirli ihtiyaçlarına cevap veren akıl ve faziletle de ilgilidir. Maritain, şahısların diğer şahıslarla ilişki kurduğu, bilgi ve sevgi iletişiminin sağlandığı birtoplumun gerekli olduğuna inanır. Zira O'na göre sosyal bir birim olan şahsın nosyunu ile sosyal bütünün amacı olarak common good (ideal amaç)' un nosyonu arasında bir uyum vardır. Common good bütün şahıslarda ortaktır ve şahıslarda taşınır. Bu ise koloniler veya gruplarda bulunan public good'dan farklıdır. Çünkü public good (ortak iyi) taşınan ve iletilen bir iyi olmayıp sadece fayda esasına dayanır. Oysa common good yalnızca faydalar ve avantajlar sistemi değil, kendinde iyi bir amaç ve hayatın doğruluğudur. Onda temel bir unsur olarak şahısların mümkün maksimum gelişmesi bulunur.

Bu durumda Maritain, sosyal bütünün iyisini temel olarak görmekte ve toplumun her üyesinin şahsı üzerinde çeşitli tarzlarda açığa çıktığını belirtmektedir. Böylece, ancak o topluma giren bir fert insanî bir şahıs olmaktadır. Bahsedilen bu toplum ilahi Şahıslar toplumu ile hayvan toplumu arasındadır. O'nagöre üstte madde ile ferdileşmenin gölgesi olmayan bir saf Şahıslar toplumu, altta, şahıs olmayan ve common goodu bulunmayan maddî fertlerin toplumu bulunur. Böyle bir toplumun common goodu da her bir üyenin goodundan üstündür Ve -her bir üyeyi Aşkın Bütün'e (Transcendent Whole) ve kendi ezelî ebedî gooduna doğru yönlendirir.

Bu bağlamda Maritain'in düşüncelerini şöyle özetleyebiliriz: Şahıs, toplum ilişkisinde ferdin şahıs olabilmek için topluma, toplumun common gooduna ihtiyacı vardır. Böylece şahıs hem kendi içinde bir bütün hem de bir bütünün parçası olmaktadır.

Bir şahıs olması sebebiyle kendi içinde bütün olarak sosyal düzenin üstündedir ve Aşkın Bütün'e dolaysız olarak bağlıdır. Öte yandan bir bütünün parçası olması sebebiyle de sosyal düzene bağlıdır, ve common gooddan pay alır.

Diğer yandan Mounier de şahsiyetin oluşabilmesi için toplumun önemini özellikle de personalist toplumun önemini vurgular. O'na göre "personalist toplumda her şahıs sürekli bir tabiî eğilim bütünlüğünde kendini olgunlaştırır ve kendini aşmaya çaba gösterir".

Şahıs böyle bir toplumdan ayrı bir unsur olarak değerlendirilemez. Zira şahıs kendini toplumun tecrübesinde açığa çıkaran şahıs-üstü bir hareket ile birlikte değerlerin elde edilmesine doğru bir harekete de sahiptir. Ve bu iki hareket ayrılmaz bir bütündür .

Ayrıca toplum şahsı tabiata, başkalarına ve kendisine karşı korur. O bütün bunları kendisini oluşturan kurumlar ve kurumları ortaya koyan şahıslarla yapar. O halde Mounier'e göre de toplum ve şahıs birbirlerine bağlı bütünlerdir.
1 | 2

REALİST ve İDEALİST PERSONALİZMDEN ÇİZGİLER - 2

İdealist Personalist olarak nitelenen E.S. Brightmanla gelince; O, personalizmi "şahıslar ve şelflerin yegane hakikat olduğu ve tüm kainatı şahısların ve self lerin birbirine tesir ettiği bir toplum ya da sistem olarak gören bir hipotez " olarak tanımlamaktadır.

Tanımda yer alan self ve şahıs kavramları birbirlerinden ayrı birer kavram olup Mounier ve Maritain'in fert ve şahıs ayırımını hatırlatmaktadır. Kendi, kendisi, özü anlamına gelen self, Brightman'a göre "şuurun kompleks bir birliği, şahıs ise potansiyel olarak kendi şuurunda, rasyonel ve ideal seif dir". Yani self bir şuur oluşumu, şahıs ise rasyonel normlarla kendi başına karar verebilen ve değerleri tecrübe edebilen seif dir.

Öte yandan self şuurdaki diğer algılar ve düşüncelerden ayrı ve farklı bir unsur da değildir. O, herhangi bir şuur tecrübesi veya kendini tecrübe eden ve bütünü hedef alan bir işlemdir. Bu durumda self "ben" olarak adlandırdığıma dayalı tüm şuur, tecrübenin tamamı olup, özeldir ve ferdi ferd yapan self idir. Seif Brightman tarafından şuurlu bir tecrübe, kendi kendine varolan bir birlik, bir sistem ve aktif olarak tasvir edilmekte ve amipten Tanrı'ya kadar şuurlu tecrübe etme yeteneğinde olan her türlü varlığı göstermek amacıyla kullanılmaktadır. Kısaca, self kendi kendine tecrübe edebilen, duyusal ve duygusal niteliklere, zaman ve mekan şuuruna ve tecrübesine, teşvik edici kuvvet ve etkiye sahip olabilen, zaman ve mekanı aşabilme yeteneğinde olabilen, anlamın ya da gayenin farkında olabilen, çevreye tepki verebilen ve özel olandır.

Diğer yandan şahıs ise sahip olunan bu özellikleri en üst bir düzeye kadar geliştirebilendir. Bu ise aklın ışığında değerlerin seçilip kazanılması ile mümkündür. Demek ki, şahıs, değerleri kazanma kapasitesine sahip olan self dir. Şahısların aklî ve ideal değerleri kazanma yeteneğine sahip olan self olmaları sebebiyle bütün şahıslar self dir; ancak tüm self '1er şahıs değillerdir. Çünkü her self şahıs olma şansını elde edemez. Herhangi bir ideal değeri gerçekleştirme şansına sahip olmayan insanlar da vardır. Bu insanlar ideal değerleri gerçekleştirme şansına sahip olmayan anormal insanlar olup, şahıs-altı self lerdir.

Bu durumda Brightman için bütün hayvanlar, bitkiler belki de elektronlar bile basit self lerdir. Oysa şahıslar yaşamın yüksek biçimleri ile sınırlıdırlar. Mesela insan bir şahıstır ama bir hayvan şahıs-altı self dir; çünkü insan değerleri yaratma ve hoşlanma yeteneğine sahipken hayvan içgüdü ile yaşayan, geliştirme ve aklileştirmeye muktedir olamayandır. O halde şahıslar, bazı self lerin, değerlerini akim ışığında seçip karar vermesi ve onları ideallerle test etmesi sonucunda gerçekleşirler.

Yine, şahıs-altı varlıklar olabileceği gibi, melek ve ilâhî şahıslar gibi, şahıs-üstü varlıklar da olabilir. Brightman'a göre şuurlu tecrübeler kompleksi olan self den, değerleri gerçekleştirebilen şahsa geçişte sahip olunan biyolojik, fizikî, sosyal ve metafizik çevrelerle ilişki sonucunda self in değerleri kazanması, manevî ve ruhi özelliklerde yüksek bir birliğe ulaşıp şahıs olması zorunludur. Bu sebeple değer şahıs olmak için gerekli unsurdur. Brightman bu durumu şöyle ifade etmektedir: "değer, şuurlu tecrübe olarak şahsiyetin bir vasfıdır ve şahsiyet olmadan değer yoktur".

Değer tecrübenin bütün olgularını birleştirmek zorundadır. Onda hem hazza, hem iradeye, hem zihne, hem de sezgiye ait faktörlerin varlığı kabul edilmelidir. O, haz, istek, zorunluluk ve zihnin-şekillendirdiği rasyonel bir ideal tarafından yorumlanır ve organize edilir. Bu ideal de temel olarak şahsiyetin bir ideali olup diğer idealler tarafından meydana getirilir.

İdeal, şahsın oluşturmak zorunda olduğu bir prensiptir. O bir plandır ve değer bu planla uyumlu yapıdır. İdeal bir örnek, değer bu örneğe uygun bir üründür.

Şahıs ideale doğru hareket eder. Zira değerler ideallere yükseltilebildiği ölçüde şahsiyet gelişir. Brightman için, idealler ile onların gerçekleştirilmesi arasında bir denge olması gerekir. Bu ise ilk ve temel olarak insan hürriyeti ile ilişkilidir. Zira hürriyet olmadan, rasyonel idealler ne biçimlenebilir, ne ayırt edilebilir ne de gerçekleşebilirler.

Bundan başka Brightman' a göre, şahıs ideale doğru hareketinin sonucunda varlığın ya da varoluşun daha üst basamağına ulaşmaya çabalar. Burada self, dolaysız şuurun en üst basamağına şahsiyet de varlığın en üst basamağına ulaşır. Şahsiyetin bu boyutu şahsî gücün çabası ile en üst ideallerin gerçekleştirilmesinden meydana gelir ki Brightman bunu spirit olarak adlandırmaktadır. O'na göre spirit öncelikle şuurlu tecrübe olup, gerçeği şuurun ışğında görmektir. Bu biçimiyle spirit, zihnin, şuurun alt basamaklarından uzaklaşması hareketidir. Her şahsın kendi gücü ve yeteneğiyle ideal amaçlara doğru yönlenmesi, spirit vasıtasıyla olur. Bu durumda şahıs İdeal değerleri geliştirebilen şuurlu bir self, spirit ise ideal değerlere doğru gerçekten şuurlu bir tavır geliştirene kadar şahıs olmaktadır. Küçük bir çocukta spirit henüz uyuma halindedir. Ve çocuk yalnızca potansiyel olarak bir spirit olduğu için bir şahıstır. Fakat, spirituel potansiyeller uyanınca ve onları kullanana kadar çocuk şahıs-altı düzeyde kalır.

Ancak bununla birlikte, beşerî şahıs gerçekten ve bütünüyle spirit olamaz. İnsanın günahları, basit amaçları gururu ve ümitsizliği spiritin hazır düşmanlandır. Bunlar onu temaşa (contemplation) hareketinden alıkoyarlar ve ona âlemdeki spirituel gelişme ümidini kaybettirirler. Brightman' a göre, spirituel gelişme spirituel değerlere ulaşmakla mümkün olur. Spirituel değerler ise Platonik ideler gibi ezelî ve ebedîdirler. Spirituel hayat, ezelî ve ebedî bu değerlere sadakattir. Bu hayat şahsı en yüksek idealini gerçekleştirmeye doğru yönelten hayattır. O gerçekte en iyi, en yüce şahıs olma çabasıdır.

Spirituel hayat, İlahi Zilinin bazı özel, gayeli ve şuurlu bir seçimidir. O, Kutsal bir Spirit' le birlikte tecrübî olarak çalışan ve keşfeden bir hayat süreci olmaktadır. Bundan başka Brightman' a göre kişinin spirituel arzusu insanî spiritin İlahi Spirit'le ilişki kurmasıdır. Bu durum ise rasyonel olarak anlaşılamaz. Zira bizim en üst ideallerimizde Tanrı' run zihninin planları ve amacı işler. Ve bu durum da ibadet tecrübesi ile kuvvetlendirilir. İbadet, insanın spiritinin kinattaki yüceltici etkilere açılmasıdır.

Hakiki ibadette insandaki kutsal spirit , Tanrı'run kutsal Spirili ile buluşur; şahıs Şahıs'a dokunur ve yeni bir hayat ardından gelir. " Spirit .Spiritle buluşur" Brightman, spirit in kainatta yukarı doğru hareket ettiğini ifade eder. Zira spirit in özü olan aksiyon ve aksiyona çağrı yaratmanın kesin başlangıcından hayata gelen, üst düzeylere doğru bir dürtüdür. Buna bağlı olarak spirituel gelişme öncelikle yukarı doğru -Tanrı'ya- dur. Ancak spiritualité'nin amacı hem Tanrı'nın mevcut bilgisine hem de O'nunla birleşmeye ermek olmayıp spirituel ideallerle uyumlu bir hayatın yeniden kurulmasıdır. O aksiyondur, ferdin insanla ve Tanrı'yla yardımlaşmasıdır.

Kısaca Brightman'a göre spirit in çabalarının tümü şahsî gelişmenin en üst biçimi içindir. Şahsiyeti terk etmek hem değerleri hem de varlığı terk etmektir. Görülüyor ki, çağdaş felsefede ortaya çıkan Personalizm, insanı herşeyden önce maddî ve manevî yönü ile bir bütün olarak görme çabasını ortaya koymaktadır.

Böylece yalnızca maddî yönü vurgulayan materyalistlerle yalnızca manevî yönü vurgulayan spritüalistler arasında bir uzlaşma bir sentez oluşturmakta ve bunu şahıs ile fert arasındaki ilişki çerçevesinde yapmaktadır.

Ancak şahıs ile fert arasındaki ilişki ve dolayısıyla şahsiyet varlığın tümünü şahsi şuurlar olarak gören idealist personalizme göre zihnî bir düzende, realist personalizme göre ise şahsî olmayan bir düzen ile şahıs arasındaki ilişkide açığa çıkmaktadır. Bu durum, Maritain ve Mounier de şahsiyetleşmede topluma ve topluma bağlı bir varoluşun önemine dikkat çekme şeklinde görülmekte, Brightman'da ise şelfi ve şahsı, bütünden ayrı parçalarının bir varlığı olmayan ve yapısı bir bütün olarak şuurlu tecrübenin organizasyonu olarak görmesinde ortaya çıkmaktadır.

Şahsiyetleşmede ahlâkın önemine dikkat çeken personalistler değerleri yalnızca şahıslar için ve şahıslarda görmekte ve şahsiyetin dışında değerlerin olmadığını belirtmektedirler. Maritain için ahlâk, insan için gerçekten varolan tek nihaî amaçtır. İnsanın amacı Hristiyan ahlâk felsefesine uygun common goodu elde etmeye çalışmaktır.

Mounier'e göre de şahıs ahlâk sanatıyla yakından ilişkili olup şahıs, ferdin hüneri, seçimi, oluşumu ve zaferi olmaktadır. Aynı şekilde Brightman'da da değerler, self in kazanıp, ruhî ve manevî özelliklerde yüksek bir birliğe ulaşıp şahıs olmasında zorunlu olarak görülmektedir.

Değerleri Hristiyan ahlâkı ve dinî ile bağlantılı düşünen Maritain ve Brightman'ın bu yönleri, onların düşüncesinde dinî motiflerin ağırlığına dikkat çekmektedir. Özellikle spirituel değerlere ve şahsiyetleşmede bunlara verdikleri önem onların düşüncelerini Hristiyan felsefesinin idealleri ile temellendirmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Öte yandan kendisi iyi bir Hristiyan olan Mounier- ise düşüncesinde dini motiflerden çok sosyal motiflere ağırlık vermekte ve böylece de çağın popüler akımları Existantializm ile Marksizm arasında bir yol bulmaya çalışmaktadır.
1 | 2

TEKNOLOJİ VE FELSEFE - 1

Şafak Ural

Bazı öyle kavramlar vardır ki onları birarada düşünmek zordur. “Sıcak kar”, “dondurucu ateş” veya “yuvarlak üçgen” gibi ifadeler, bu tür kavram çiftlerine örnek olarak gösterilebilir. Bu kavram çiftlerinden ilk iki guruba girenleri, ne gibi bir fizik nesneye işaret edebileceğini; son örneği ise düşünsel olarak tasarlayamayız. Dolayısıyla sözkonusu türden bir zorluğun hem fizik nesnelerin özellikleri açısından hem de düşünce boyutuyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

Her iki tür güçlüğü dil boyutunda da dikkate alabiliriz. Çünkü “sıcak” kavramının anlamı -yani dilsel boyutu ile- “kar” kavramının anlamı -yine dilsel boyutu- arasında bir ortak bir zemin bulamayız. Diğer bir ifadeyle, “sıcak” ve “kar” gibi kavramlarının anlamını bilen bir kimse, ‘kar’ adı verilen nesnenin sıcak olanını gözlem aracılığıyla araştırmaya çalışmaz. Zira ‘kar’ kelimesinin daha dil boyutunda anlamca soğuk olmaya işaret ettiğini bilir. Dolayısıyla eğer kar ve sıcak kavramlarının anlamlarını biliyorsak, dil boyutu içinde bu kavramların ne tür nesnelere işaret ettiğini bir araştırma yapmaya gerek duymadan, aralarında bir bağıntı olamayacağını söyleyebiliriz.

Öte yandan bazı kavram çiftleri arasında anlamlamca bir karşıtlık olmasa da, birarada nasıl düşünülebileceği konusunda, açık bir görüşe sahip olamayabiliriz. “Felsefe ve teknoloji” de bu tip kavramlara bir örnek olarak gösterilebilir. Çünkü “felsefe”, soyut, belirli çözümler aramayan, soru soran ve yöntem olarak eleştirme üzerine kurulmuş ve yaklaşık üçbin yıllık geçmişi olan bir disiplindir. “Teknoloji” ise fizik dünya ile sıkı ilişki içindedir, çözüm üretir ve uygulamaya yöneliktir.

Dolayısıyla bu iki kavram arasında, çok farklı anlamlara sahip oldukları için, ilk bakışta bir ilişki kurmak kolay görünmeyebilir. Fakat, aşağıda da işaret edileceği gibi, bu iki kavram arasında aslında ilginç olduğu kadar çok yakın bir ilişkiden sözetmek gerekir. Böyle bir ilişkiyi kurabilmek için, söz konusu türden kavramların gerçekte sahip oldukları geniş bir anlam yelpazesine dikkatimizi çevirebilmemiz gerekecektir.

Bir kavramın anlamı, işaret ettiği nesne dikkate alınarak belirlenebilir. Bu yöntem, birçok kavramın anlamını belirlemenin şüphesiz en yaygın yoludur. Fakat bu yöntem herzaman geçerli olamayabileceği gibi bazı durumlarda yeterli de olamayabilir. Daha da önemlisi, eğer bir kavram dilsel boyutuyla ele alınmazsa, o kavramla anlatılmak, tasarlanmak veya aktarılmak istenilen bilgilere ulaşılma şansı da olmayacaktır. Nitekim “teknoloji” kavramının anlamı göstersel yolla kavranmak istenirse, birtakım fizik nesnelerin, yani araçların dikkate alınması gereklidir, fakat bu yeterli olmayabilir. Gerçekten de “teknoloji” kavramı, açık veya örtük olarak, mesela “teknolojik gelişim” kavramını da içermektedir. Çünkü “teknoloji”, sadece şu anda kullanılan birtakım nesnelere işaret etmemekte, ama aynı zamanda yeni birtakım araçların imali ve daha kaliteli ürünlerin geliştirilmesi ve ortaya konulmasını, yani bir gelişimi de ister istemez içermektedir. Böyle bir durumda, “teknoloji” kavramının bir anlamının da “teknolojik gelişim” demek olduğunu söylemekle, yani bu iki kavramı ilişkilendirmekle, temelde dil boyutunda kalarak bir dönüşüm yapmış oluruz. Hatta bir adım daha atıp, “gelişim” ile anlatılmak istenileni “teknoloji anlayışının gelişimi” şekline de dönüştürebiliriz. Bu durumda artık hedefimizi tamamen dil boyutuna, ayni farklı düzleme taşınma olanağı elde edebiliriz. Çünkü artık “teknoloji nedir?” veya “teknolojik gelişim nedir?” gibi bir sorun, aynı zamanda anlayış, düşünce ve zihniyetin değişimi ve geliştirilmesi anlamını kazanmış olmaktadır.

Dikkat edilirse “teknoloji” kavramının anlamı burada “teknolojik gelişim” ve “teknoloji anlayışının gelişimi” anlamlarıyla ilişkilendirilmiştir. Bu suretle “teknoloji nedir?” gibi bir soruya, “gelişim” ve “anlayışın gelişimi” kavramlarının anlamları üzerinde durularak bazı cevaplar verebilmek olanağı elde edilmiştir.  “Teknoloji” denilince ilk akla gelen özelliklerden birisi şüphesiz günlük hayatımızın hemen her alanında kullandığımız çok çeşitli ürünlerdir. Öte yandan teknoloji, bir üretim kurumu veya ticari kuruluş için, üretim yapmada kullanılan bir araç konumundadır. Dolayısıyla daha fazla kar elde etmeye yarayan bir donanım demektir.

Fakat “teknoloji” kavramını eğer bu sıradan anlamları dışında birey ve toplum açısından düşünürsek, onun farklı bir boyutu ile karşılaşırız. “Teknoloji” kavramı içinde, mesela onun bilimle ilgisini, insanın günlük yaşantısında yaptığı değişikler sonunda bireyin dünya görüşünde ortaya çıkardığı değişimleri, teknolojik gelişimin toplum ve devlet yapısı üzerindeki etkisini ve özellikle toplumda yolaçtığı kültürel değişikleri dikkate alabiliriz. Daha da önemlisi, teknolojinin bu yönü üzerinde düşünmenin en az teknolojinin kendisi kadar önemli olduğunu ileri sürebiliriz. Daha yerinde bir deyimle, yapılacak basit bir inceleme, teknoloji kavramının, teknolojinin kendisinden önce geldiğini gösterebilir. Diğer bir ifadeyle, bireylerin veya toplumun sahip olmak isteyebileceği teknolojik olanaklar ve ondan yararlanması, gerçekte “teknoloji” kavramından ne anladığı ile sınırlıdır.

İşte bu yüzden ‘teknoloji’ kelimesi sadece birtakım araçları kullanmak anlamına gelmemekte, aslında –dilsel bir boyut içinde- çok farklı anlam katmanlarını içinde barındırmaktadır. Aşağıda bazılarına işaret edeceğimiz bu anlam katmanları, aynı zamanda onun felsefeyle olan ilgisini de ortaya koyacaktır.

“Teknoloji” kavramının kullanımı oldukça yenidir. “Teknoloji” kavramımın türediği ve kullanımı çok eski dönemlere kadar giden asıl kavram “teknik” dir. “Teknoloji” kavramı ile “teknik” kavramı arasındaki en önemli ortak nokta, her ikisinin de alet yapımı ile ilgili olmasıdır. Gerçi günümüzde “teknoloji” kavramı artık alet yapımı ile sınırlı değildir. Nitekim bilgi teknolojisinden, gen teknolojisinden, örgüt teknolojisinden sözedilebilmektedir. Fakat “teknoloji” kavramını sadece alet yapımı ile ilgi içinde ele alırsak, onun “teknik” kavramından ayrılan en önemli yönü, bilimsel bilgilerin de artık işe karışmasıdır. Yani “teknoloji”, insana özgü bir özellik olan ‘alet yapımı’nın daha ileri bir aşaması olan sistemli bilgilerin, bilimsel bilgilerin kullanılmasını gerektirmektedir. Gerçekten de günümüzde teknoloji, ancak bilimsel çalışmalar eşliğinde gelişmekte; böyle bir arkaplana sahip olmayan toplumlar, teknoloji ürünlerini sadece ithal etmektedirler.

Teknolojinin bu özelliği bile, onun niçin sadece bir üretim aracı olarak görülmemesi gerektiğini de göstermektedir. Diğer bir ifadeyle teknoloji eğer sadece bir üretim amaçlı bir araç olarak düşünülürse, sonuç, teknoloji ürünün araçların hazır olarak alınmasıdır. Bu bakımdan “teknoloji”nin bilimle ilgisi, aslında ilk akla gelmesi gereken özelliklerinin başında yer almalıdır.

“Teknoloji” kavramının anlamı içinde düşünülmesi gereken diğer özellikler, onun toplumla, sosyal kurumlarla, kültür ve insanla olan ilişkisidir. Çünkü teknoloji, özellikle toplumla, kültür ve insanla çok yoğun bir etkileşim içindedir. Bu etkileşimin ise hem olumlu hem de olumsuz yanlarından sözedilebilir.

Teknolojinin mesela sağlık alanında, günlük yaşamda, eğlence sektöründe, askeri alanda, uzay çalışmalarında kullanılması olumlu olduğu kadar olumsuz yönlerini de beraberinde getirmektedir. Çevre kirliliği, toplu imha silahlarının gelişmesi, birtakım hastalıların ortaya çıkması, teknolojik gelişimin dolaylı veya dolaysız sonuçlarıdır.

İşte bu sebeple teknoloji, daha çok kar, daha büyük bir güç, refah ve sağlık anlamına gelirken aynı zamanda birtakım teklikeleri de beraberinde getirmektedir. Gerçi bu olumsuzlukların bazılarını yine teknolojik gelişmeyle önlemek mümkündür. Mesela çevre kirliliği, teknolojik gelişmenin bir sonucudur; ama üstesinden gelinmesi de aynı zamanda yine teknolojik gelişime bağlı görünmektedir. Fakat bazı öyle tehlikelerden sözedilebilir ki bunları ancak kültürel, ahlaki, toplumsal tedbirlerle önlemek mümkündür. Hatta bu tür tedbirlerin, günümüzdeki bazı toplumların teknolojik seviyeleri ve kültürel yapıları gözününe alınırsa, bir teknoloji ürününün daha verimli ve karlı kullanılmasını sağladığı da söylenebilir.

Dikkat edilirse buraya kadar hep “teknoloji” kavramının çeşitli anlam katmanlarından sözedildi. İşte bu noktada teknoloji ile felsefe arasındaki bir ilişki kurulabilir. Çünkü herşeyden önce teknoloji bir yandan bilimsel çalışmalarla öte yandan toplum, insan ve kültür ile ilişki içinde anlam kazanmaktadır. Dolayısıyla nasıl bilimsel çalışmalara dayandırılmadan teknolojik gelişmeden söz edilemezse, toplum, insan ve kültür ile ilişkisi dikkate alınmadan teknolojik gelişim için uygun bir ortam da oluşturulamaz. Diğer taraftan insan, toplum ve kültür gibi kavramlar felsefenin geleneksel problemleri içinde yer alırlar. Daha açık bir ifadeyle, teknolojinin insan, toplum ve kültür ile ilişkisi aynı zamanda bir felsefe problemi durumundadır.
1 | 2

TEKNOLOJİ VE FELSEFE - 2

Teknolojik gelişmenin insan üzerindeki en önemli etkisi, bireyin eskiden çok farklı bir yaşam içine girmesinde birinci dereceden bir etken olmasından dolayıdır. Nitekim günümüz insanı, arabadan internete, ulaşım araçlarından eğlence hayatına kadar teknolojinin sağladığı olanaklardan yararlanmaktadır. Bunlar ise insanın kendine bakışını, diğer insanlarla olan ilişkisini, onun toplumsal yaşantısını da kökten değiştirmektedir. Yani alışkanlıklarıyla, davranışlarıyla artık yeni bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Değişen bu koşullar içinde insan kendini yeniden anlamlandırmak, yeniden tanımlamak ve kendini sorgulamak durumundadır. Burada konumuz açısından ilginç olan nokta, insan kendini yeniden tanımladıkça, önüne yeni hedefler koydukça aynı zamanda kendine yeni ihtiyaçlar da tanımlamasıdır.

Yeni ihtiyaçlar sonuçta teknolojik gelişimi ister istemez yönlendirmektedir. Çünkü teknoloji, insanın amaçlarını, isteklerini, hedeflerini gerçekleştirmede çok önemli bir araç durumundadır. Bu duruma tipik bir örnek, iletişim sektörüdür. Çok hızlı teknolojik gelişim, yeni taleplerle ortaya çıkan insana sürekli yeni olanaklar sunmakta ve aynı zamanda insanın önüne sürekli yeni ihtiyaçlar çıkarmaktadır. Bu ihtiyaçlar da ister istemez teknolojik gelişime yeni hedefler göstermektedir.

Teknoloji ve insan ilişkisini sağlıklı olarak kurabilmek için insanın felsefi yönden tanımının yapılması gerekir.. Gerçi her toplumun teknolojik gelişmişlik seviyesi ve dolayısıyla sosyal dokusu farklı olabilir; dolayısıyla her toplumun insanı kendine özgü bazı farklı özellikler taşıyabilir. Herhangi bir toplumdaki insanın özelliklerinin tespiti ve tasviri ise sadece felsefenin değil, edebiyatın, sanatın veya benzeri etkinliklere de gerek gösterebilir. Eğer bu tür tespitler yapılmazsa o toplumda sağlıklı bir teknolojik gelişimden de sözedilemez. Çünkü sonuçta insan kendini kültürel, edebi, felsefi yönden tanıyabildiği ölçüde doğru ve gerçekçi hedeflere yönelebilir. Eğer doğru ve gerçekçi hedefler seçilemezse, teknolojik gelişimin sağlıklı olarak yönlendirilebilmesi olanağı da ortadan kalkabilir.

Yukarıda da işaret edildiği gibi, teknoloji sadece alet yapmak veya birtakım aletler kullanılarak üretim yapmak demek değildir. Teknolojiyi tanıyabilmek, ondan yaralanabilmek ve sağlıklı olarak gelişimini sağlayabilmek için, insan dışında ayrıca bir de teknolojinin toplum ile olan ilişkisi üzerinde durmak yerinde olacaktır. Çünkü teknoloji toplum yapısını değiştirmekte, değişen toplum da teknolojik gelişime yön vermektedir.

Toplum, diğer bir ifadeyle sosyal yapı, teknoloji sayesinde günümüzde yepyeni bir form ve içerik kazanmıştır. Bu yeni özelliklerden birisi, bireylerin ortak alanlarının genişlemesi ile karakterize olmaktadır. Herhangi bir olay, mesela bir spor karşılaşması, siyasi bir hadise veya bir insanın özel hayatı çok kısa bir süre içinde farklı ekonomik veya sosyal sınıftan birçok insana ulaşmaktadır. Sonuç teknoloji ile toplum etkileşmesi kendine özgü yeni ilişkiler ağı oluşturmasıdır.

Eğitim kurumları, sivil toplum örgütleri gibi çeşitli resmi, yarı resmi ve özel kurumlar veya kısaca sosyal yapı içindeki çeşitli kuruluşların temel amaçlarından birisi şüphesiz sonuçta bireylerin daha iyi hayat şartlarına kavuşmalarını sağlamaktır. Bunun bir yolu, gerek birey gerekse toplum olarak teknolojinin olanaklarına daha fazla sahip olmaktır. Fakat bütün kurumlarıyla toplumsal yapı eğer bu olanaklara ulaşmayı sağlayacak şartları tanımlayamamış ve hedeflerini belirleyen kavramların içlerini dolduramamışsa, sonuç sadece mevcut olanı talep etmek ve onu paylaşmak isteğiyle sınırlı olacaktır. Buna, içi boş ve dolayısıyla slogan halini almış kavramlarla işgörme alışkanlığı da eklenecektir. Bunun sonucunda yeniliklerin peşinde koşmak benimsenen tek yol halini alacaktır. Halbuki, yukarıda da işaret edildiği gibi, teknikten teknolojiye geçiş, teorik bilimlere önem verilmesiyle sağlanabilmektedir..

Fakat öte yandan bilimsel çalışmalar çoğunlukla kısa vadede pratik sonuçlar ortaya koymamaktadırlar. Bu durum, sadece yenilik peşinde koşan, karşılığı olmayan bedeller ödeyerek teknolojik olanakları paylaşmak isteyen, ama onu bilimsel çalışmalarla üretmeyi hedeflemeyen alışkanlıkların topluma hakim olması anlamına gelmektedir. Sonuçta bireyler bu alandaki yenilikler peşinde koşmakta, buradaki olanakları paylaşmak istemektedir.

Görüldüğü gibi, “teknoloji” denilince akla gelmesi gereken tek özellik -diğer bir ifadeyle bu kavramın işaret etmesi gereken nesne- günlük yaşantımızı kolaylaştıran, daha çok üretim yapılmasını sağlayan araçlardan ibaret değildir. “Teknoloji” kavramının anlam boyutunu, ilk bakışta aralarında hiç ilgi yokmuş gibi duran başka kavramlarla daha da zenginleştirmek gerekmektedir.

Yukarıda işaret edilen “insan” ve “toplum” gibi kavramlara başta “devlet” ve “kültür” gibi kavramları da ilave etmek gerekir. Teknoloji ürünü olan somut nesnelere sahip olabilmek, onları üretebilmek ve kullanabilmek için “teknoloji” kavramıyla birlikte yukarıda işaret edilen kavramları birlikte düşünmek gerekir.

“Teknoloji” kavramının anlam boyutunu felsefi olarak zenginleştirmek, başka bir yönden daha önemlidir. Bu yön, teknolojinin olumsuz tarafı ile ilgilidir. Eğer “teknoloji” kavramın anlamı farklı kavramlarla zenginleştirilip genişletilmezse, bu olumsuz tarafını farkına varmak ve ondan korunmak da sözkonusu olmayacaktır. Gerçekten de teknoloji mesela, güç, refah, sağlıklı bir yaşam amlamına geldiği gibi felaket, mutsuzluk, hastalık anlamına da gelebilir. Çevre kirliliğinden, toplu ölümlere kadar birçok olumsuzluğun sebebi olabilir. Çünkü bütün bu olumsuzlukların karşısında olabilmek, önlem alabilmek ve çareler araştırabilmek, öncelikle bir bilinç işidir.

Teknolojinin dikkati çeken özelliklerinden birisi olan birey ve toplum yaşantısını hızla değiştirmesi, eski bireysel ve toplumsal değerlerin yerini yenilerinin alması şeklinde kendisini göstermektedir. Bireysel ve toplumsal değerleri kabaca, davranışlarımıza yön veren, onları biçimleyen, tercihlerimizi yönlendiren etkenlerin bir adı olarak düşünebiliriz. Değerlerin değişmesi, geleneksel yaşantının yerini yeni bir anlayışın alması sonucunu doğurmaktadır. Bu geçişte, farklı sebeplere bağlı olsa da, olumlu değerler yerlerini yeni olumlu değerlere değil de bazı durumlarda olumsuz değerlere de bırakabilir.

Bunun anlamı, mesela dürüstlük, dostluk, iyilik, yardımseverlik gibi olumlu değerlerin yerini kurnazlık, bencillik, hile, hırsızlık gibi olumsuz değerlerin açık veya örtük bir şekilde kabul görmesidir. İşte bu durum bize teknolojinin “değer” kavramıyla sıkı ve çok yönlü bir ilişki içinde olduğunu, diğer bir ifadeyle “teknoloji” kavramının anlam boyutunun çok faklı katmanlara sahip olduğunu -daha doğrusu bu şekilde düşünülmesi gerektiğini- göstermektedir. Tam bu noktada yine “teknoloji” kavramının niçin teknolojinin kendisinden önce gelmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü teknoloji sadece ortaya koyduğu ürünler bakımından düşünülürse, bu olumsuz özellik de ister istemez gözardı edilecek ve herhangi bir önlemin alınması sözkonusu olamayacaktır.

“Teknoloji” kavramının içeriğini mümkün olduğu kadar geniş bir bakş açısıyla zenginleştirmede ve böylece anlamını tek boyutlu olmaktan çıkarmada ister istemez felsefe de işin içine girmektedir. Çünkü felsefe zaten geleneksel olarak, sorgulayan, eleştiren, farklı açılardan bakabilen bir etkinliktir. Sözkonusu kavramın içeriğini felsefenin olanaklarını kullanarak zenginleştirmenin, teknolojinin bizzat kendisi kadar önemli olduğu söylenebilir. Diğer bir ifadeyle teknoloji kavramı, teknolojinin kendisinden önce gelmektedir. Çünkü, birey veya toplum olarak sahip olunan teknoloji kavramından daha öteye geçip teknoloji üretmek veya mevcut teknoloji ürünlerini kullanmak, onlardan verimli bir şekilde yararlanmak da sözkonusu değildir.
1 | 2