Doğu ve Batı Felsfesinde Altın Çağ Mitleri - 1

Hasan Aydın

Özet: 

Bu makale, Doğu ve Batı düşünce geleneğindeki ‘altın çağ mitlerine’  felsefi açıdan yaklaşmaktadır. Makalenin iki temel amacı vardır; ilki, altın çağ mitlerine eleştirel açıdan yaklaşmak, ikincisi ise, Doğu felsefesinin tarihsel evriminde neden seküler bir hareket yaratamadığını ortaya koymaktır. Bu  nedenle, makalenin bütünü içerisinde,yer yer  Doğu ve Batı felsefe geleneği  karşılaştırılmış, özellikle Doğu felsefe geleneği, dayandığı ilkeler ve modern Doğu düşüncesindeki yansımaları açısından çözümlenmeye çalışılmıştır.

Giriş: 

İnsanın tarihsel ve anısal bir varlık olduğu, kendi kimliğini ve niteliklerini ortaya koymaya çalışırken sık sık tarihsel deneyimlere ve anılarına başvurduğu bilinen bir gerçektir. Bu oldukça doğaldır; çünkü insan tarihsel kalıtların ve anılarının toplamı olan deneyimleriyle varolur; kendini ve evrendeki varlık, nesne ve olayları onlar ışığında anlamlandırır ve değerlendirir. Anısallığın ve tarihselliğin insan yaşamındaki bu derin etkisi, belki de, M. Eliade’nın dillendirdiği gibi tarihsel kökenli insanın ‘anlam arayışında köken oluşturabilecek mit ya da mitler yarattığı’savının bireysel yaşamdaki ilginç görünümlerinden birisidir.

İnsanlığın Erken Dönemleri: 

Altın Çağ Mitleri 

Bireylerin tarihselliği ve anısallığı, kültürün yapıcı özneleri aracılığıyla toplumsal bilinçle birleştiğinde, kominal bir nitelik  kazanmakta ve bir bütün olarak toplumların, kendi varoluşlarını, niteliklerini, toplumda ortaya çıkan eylemsel durumları ve hatta oluşturdukları kültür ve uygarlıkları kendisine bağladıkları geçmişe ait gizemli kalıtlara dönüşmektedir. Bu nedenle olsa gerek, bilgikuramsal (epistemolojik) ve varlıkbilimsel  (ontolojik) açıdan ele alındığında, anısallığın bir tür toplumsal versiyonu olarak nitelendirebileceğimiz mitsel kökenli gelenek yada muhafazakarlık, hemen her toplumda güçlü bir işlev yüklenmiştir. Hatta, tarihin erken dönemlerinde, ilk çağ ve ortaçağlarda, tarihselliğin, anısallığın ve geleneğin bir uzanımı olarak yenilik hareketleri, tarihin döngüselci bir paradigmayla algılanışına neden olmuş, bilgi ve değerler alanında her yenilik hareketi yanlıları projelerini bir tür öze, bir diğer deyişle toplumların kendilerini özdeşleştirdiği asla, bir diğer deyişle, idealize edilen ve tanrısallaştırılan mitsel bir döneme dönüş hareketi olarak sunup, bu şekilde meşrulaştırmak zorunda kalmıştır. Çoğu kez, altın çağ nitelemesiyle karşımıza çıkan bu anlayışın kökeni, görebildiğimiz kadarıyla çok eskilere uzanmaktadır. Söz gelimi bir Sümer şiirinde şöyle denilmektedir:

“Eskiden yılanın olmadığı, akrebin bulunmadığı bir devir vardı, sırtlan yoktu, aslan yoktu, ne vahşi köpek vardı, ne de kurt, ne korku vardı ne de dehşet, insanın rakibi yoktu. Eskiden, Şabur ve Hauzi  ülkelerini, Bunca dilin konuşulduğu Sümer’in, tanrısal yasalı büyük prens ülkesinin, Uri’nin, gerekli her şeyi sağlamış ülkenin, güvenlik içinde dinlenen Martu ülkesinin, bütün evrenin, birlik içindeki halkların Enlil’e tek bir dilde saygı duydukları bir devir vardı.”

Anılan Sümer şiirinde dile gelen anlayış, Uzak Doğu’da Leo Tzu tarafından kurulan Taoculuğun kuramsal boyutunun geliştirilmesinde etkin bir işlev yüklendiği anlaşılan Chang Tzu’nun dilinde şöyle ifadelendirilir:

“İnsanlar kumaş dokuyup giysi dikerlerdi, tarla sürüp ekmek yaparlardı kendilerine.  Yaşamlarıyla uyum içindeydiler. Birlikteydiler; ne sınıflar, rütbeler vardı ne de düşman gruplar. Doğal bir huzur vardı her yerde. Bu yüce Te’nin her yerde egemen olduğu bir dönemdi… Tüm canlılar barışık yaşardı yan yana ülkelerinde… İyi ile kötüyü bilmezdi kimse o zamanlar”

İnsanın yaşadığı dönemden duyduğu rahatsızlığı ve geleceğinden duyduğu endişeyi, bir altın çağ mitiyle, yada geçmişte kaldığına inanılan ve tanrısal bir niteliğe büründürülen bir mite yeniden varlık kazandırmakla aşmaya kalkışmayı denediği izlenimini doğuran ve insanın anısallığının tipik bir ürünü olan söz konusu anlayışın izlerine Eski Mısır şiirlerinde ve ussalcı geleneğin filizlenmeye başladığı Eski Yunanlı düşünürlerde de rastlamak olasıdır. Nitekim ünlü filozof Empedokles’in  şöyle dediği aktarılmaktadır:

“Vardı onlar arasında üstün bilgili bir kişi, en büyük düşünce hazinesine sahip olan, her türlü bilgece işlerden en çok anlayan. Uzanınca yukarıya zekasının bütün gücüyle kolayca görüyordu bütün varolanların her birini, insanların onuncu ve yirminci göbeğine kadar.”

Tektanrılı dinler de, erken dönem kültürlerde ‘altın çağ’ mitiyle karşımıza çıkan aynıg eleneğe yer yer göndermeler yapmışlardır. Sözgelimi, tüm tek tanrılı dinlerde gündeme gelen cennetten kovuluş ya da cennetten düşüş miti ve genel olarak insanın önüne kendisinden düştüğü cennete kavuşma ereğinin konulması, idealize edilmiş geçmişin geleceğe yansıtılmasının ilginç örnekleri arasındadır. Önce Yahudi sonra Hıristiyan geleneğinde karşımıza çıkan ve İslam geleneğinde de yankı uyandıran, ‘mesihlik ve mehdilik’ anlayışının dayandığı bilgikuramsal ve varlıkbilimsel temel de aslında geleceği geçmişte arayan ve altın çağa gönderme yapan mitin ilginç görünümlerinden birisidir. Zira ne mesihin ne de mehdinin temel ereği, bir yenilik ortaya koymaktır. Aksine onlar, geçmişte kalan ideal toplumsal düzeni yeniden yaşama geçirme arzusunu simgelemektedirler. Yine İslam peygamberi Hz. Muhammed’in, çok tanrıcı Arap toplumu için devrimci bir niteliği olan tektanrıcı anlayışı yerleştirmeye çalışırken, bu öğretinin ve dile getirdiği tüm toplumsal yeniliklerin ilk insan ve ilk peygamber olduğu söylenen Hz. Adem’den itibaren savunulduğunu söylemesi ve tarihsel sürecin bu inançtan sapmalar  meydana getirdiğini ve kendi işlevinin sapmaları giderip ilk düşünüşe, yani öze dönmekle sınırlı olduğunu ifade etmesi, Fazlur Rahman’ın deyişiyle ‘peygamberliğin bölünmezliği öğretisini’ dillendirmesi, en azından dayanakları açısından, bir şekilde ‘altın çağ’ mitine gönderme yapmaktadır.


Batı Felsefesinde Altın Çağ Mitinin Aşılması: 

Rönesans ve Aydınlanma

Aynı motifin,özü yada altın çağı, farklı bir toplumsal bağlama ve ideale yerleştirmekle birlikte, kurtuluşu geride kalan Eski Yunan felsefe geleneğine dönmekte gören Rönesans hareketinde de görmek olasıdır. Zira Rönesans hareketi, Eski Yunan felsefesini yeniden canlandırmayı ifade  etmekte ve ortaçağın, Agistunus’un elinde Hıristiyanlaştırdığı Aristoteles’i ve St. Thomas’ın dizgelerinde kendine yabancılaştırdığı ve Hıristiyan bir kimliğe büründürdüğü Platon’u arındırmak, daha da önemlisi insan düşüncesini Tanrı odaklı katı Hıristiyan geleneğinden kurtarıp, Eski Yunanı düşüncesini seküler bir öz olarak mitleştirmeyi, onun çoğulcu düşüncesini yeniden canlandırmayı amaçladığı görülmektedir. Yine demokratik açılımın öncü bir filozofu olarak görebileceğimiz J. J. Rousseau’nun,  döneminde gözlemlediği toplumsal eşitsizliğe duyduğu tepkiyi dile getirmek için seçtiği ve Voltair’a ‘insan yapıtınızı okuyunca, dört ayak üzerinde durası geliyor’ dedirten ‘yapıntısal doğal haldeki ilk insan miti’de aynı anlayışın tipik bir uzantısıdır. Ancak Rönesans ve J.J. Rousseau’da dile gelen mit, önceki altın çağ mitlerinde olduğu gibi tanrısal bir mit değil, ilintili ve koşullu olan seküler bir mittir ve bu anlamda Batı düşünce geleneğinde cidd ibir dönüşümü simgelemektedir.

Batı düşünce geleneği, Rönesans’la birlikte pekişen kuşkucu dünya görüşünün bir ürünü olarak, seküler bir mit olarak nitelendirebileceğimiz Eski Yunan’a dayanarak, tanrı odaklı mitlerin egemenliğini kırmaya başlamış, Aydınlanmayla birlikte insan düşüncesini dayandırdığı koşullu ama nesnel zeminle, insanlık tarihinin geriden güç almakla birlikte ileriye doğru koşan, Monteigne ve Descartes gibi düşünürlerde dile gelen kuşkucu zihniyeti elinden bırakmayan bir hareket olduğu düşüncesini yaygınlaştırmayı başarmıştır. Kuşkusuz bu başarıda, seküler bir temele oturtulan insan düşüncesinin, tanrı odaklı saltıkçı altın çağ mitlerini yavaş yavaş saf dışı etmesi, Aydınlanmanın öncü bilim  insanları Kopernik, Buruno, Kepler, Galileo ve Newton’un oluşturdukları düşünsel devrimler ve bu devrimlere dayanarak bilimin önemini kavrayan ve tarihin cizgisel yada diyalektik çelişkilerle ilerlediğini savlayan, Condorcet, Kant, Marks, Comte vb. filozof ve düşün insanlarının önemli bir rolü olmuştur. Böylelikle Batı felsefesi, bilgi ve değeri öze yada altın çağa dönüşte, bir diğer deyişle geçmişte arayan ve onları saltıklaştıran paradigmayı tarihin tozlu sayfalarına gömmeyi başarmış ve geleceğin geçmişte değil, yine geleceği hazırlayan bugünkü ve gelecekteki öznelerde olduğunu ve buna ulaşmanın aracının ise kuşku olduğunu savlayan bilim insanı ve filozofları öncüleştirmeyi başarmıştır. Bu ideal olanın geçmişte  kaldığını savunan, her şeyi tanrısallaştıran ve dolayısıyla Tanrı’nın özne olarak görüldüğü paradigmanın iflası ve insanı özneleştiren yeni dönemin muştucusu olmuştur. Bu başarı, Batı felsefesinde, Tanrı odaklı mitlere gönderme yapan saltık tanrı merkezli paradigma yerine, kuşkucu ve sınırlarının farkında olan seküler nitelikli paradigmayı yerleştirmeyi olanaklı kılmıştır. Oysa Doğu’nun (İslam dünyası) aynı şeyi başardığını söylemek pek olası gözükmemektedir. Doğu bunu neden başaramamıştır?

Kanımızca anılan sorular araştırmaya değerdir; zira Doğulu kalıtların önemli bir yer tutuğu saltıkçı düşünsel geleneğimizi anlamak için  kimi ip uçları verici niteliktedir. Bu yüzden üzerinde durulmayı, çözümlenmeyi ve eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmayı hak etmektedirler.

Doğu (İslam) Felsefesinin Altın Çağ Miti: 

Öze Dönüş

Gelin çözümlememize, Doğu toplumlarının benimsediği öze dönüşü savunan saltıkçı temel toplumsal mitleri saptamak ve Doğunun koşullu seküler bir mit bulmada neden başarısız olduğunu göstermekle işe başlayalım.

“Doğu (İslam) toplumlarının kendilerine hareket noktası olarak seçtikleri mit, Tanrı odaklı bir mittir ve en güçlü ifadesini İslam dinsel bildirilerinde bulur. Bu mit, dinsel bir zeminde, geçmiş düşünce geleneğinden esin alınarak Hz. Muhammed aracılığıile oluşturulmuş ve ilk insandan bu yana her şeyi Tanrı odaklı bir pencereden görmeye çalışmış ve her şeyi saltıklaştırmıştır. Bu yüzden, insanlık tarihi bütünüyle tanrısallaştırılmış bir tarihtir ve bu tarih ilintililik ve koşulluluğu imleyen seküler hiçbir şeye yer vermez. Daha da ileriye giderek, uygarlığın tüm kazanımlarını tanrısal öğretime ve peygamberlere dayandırılır. Söz gelimi, insana konuşmayı, okumayı, yazmayı, zanaatları, vb.Tanrı öğretmiştir. Bu Tanrı odaklı mit, bilgi ve değerin insansal değil, tanrısal bir zemine dayandığını savunur ve tarihin ve uygarlığın yapıcı öznesinin insan değil Tanrı olduğunu söyler. Anılan mite göre, her şeyin en yetkin biçimi, Tanrı’nın son iletisini ortaya koyan Hz. Muhammed’le birlikte sonul evrimine ulaşmıştır ve en güçlü bireysel ve toplumsal yansımasını Hz. Muhammed dönemi ve seçkin halifeler (hulefa-i raşidin) döneminde vermiştir. Bu yüzden o dönemler altın çağlardır. Hz. Muhammed ve seçkin halifeler dönemi, türedi bir dönem değildir; bu bir yönüyle Tanrı’nın yönlendirdiği bir tarihsel evrimin, diğer yönüyle de, ilk insan ve ilk peygamberden beri dile gelen özün açımlanarak yetkinleşmesinin bir ürünüdür; bu yüzden de asrı saadet yani mutluluk çağıdır. Şu halde, yenilik kavramı, ne bir reform ne de özü aşan değişim hareketidir; asıl yenilik, tecdid (yenileştirme) yada ihya (yeniden canlandırma) kavramları ile nitelenebilir. Tecdid, Tanrı kökenli saltıklaştırılmış altın çağa gönderme yapan ata geleneklerinin yeniden canlandırılması, ihya ise, aynı saltık geleneğin ya da altın çağın yeniden diriltilmesidir. Orijinal anlamda koşulluluğu ve ilintililiği içeren yenilik bidat demektir ve bir anlamda saltık özden ve altın çağın örnekliğinden sapmak demektir.”

1-2-3

Doğu ve Batı Felsfesinde Altın Çağ Mitleri - 2

Hz. Muhammed’den sonra İslam toplumlarının, fetih ve çeviri hareketleri ile birlikte Eski Yunan felsefe geleneğiyle karşılaşmaları, anılan Tanrı odaklı altın çağa gönderme yapan savları değiştirmemiş; aksine, Eski Yunan düşün mirası anılan savların oluşturduğu saltıkçı bir paradigmayla algılanmıştır. Bu yüzden, Batıda Rönesans’ta olduğu gibi Doğu’da hiçbir zaman Eski Yunan koşullu ve ilintili seküler temelleri ışığında kavranılamamıştır. Bunun görebildiğimiz kadarıyla iki temel nedeni vardır:  İlki, Hz. Muhammed’den esin alan ve İslam dinsel bildirilerini Tanrı odaklı bir düşünsel çerçevede yorumlayan paradigma; ikincisi ise, Müslümanların, Eski Yunan felsefesiyle doğrudan değil, Süryaniler aracılığıile karşılaşmalarıdır.

Bilindiği gibi, Helenistik felsefe ile birlikte Eski Yunanın felsefesinin seküler temelinin Tanrı odaklı bir anlayışla örtülmeye çalışıldığı, Philon ile daha çok Yahudiliğe, Origenes ve Cleament gibi düşünürler aracılıyla da Hıristiyanlığa yaklaştırıldığı ve tanrısallaştırıldığı bilinmektedir. Doğrudan Eski Yunan düşünürlerinin yapıtlarıyla temas kurmada zorlanan İslam düşünürleri, altın çağa gönderme yapan ve geleceği geçmişte arayan, her şeyi tanrısallaştıran düşün gelenekleri sonucu, Eski Yunanlı filozofları peygamberleştirmekte yada onların düşüncelerinin kaynağının peygamber olduklarını söylemekte bir sakınca görmemişlerdir. Bu  yüzden İslam düşünürleri, düşün geleneklerinde Eski Yunan düşünce mirasına yer vermekle birlikte, onların düşüncelerinin koşulluluk ve ilintililiği gündeme getiren seküler niteliğini hiçbir zaman görememişlerdir. Bu yargı, kimilerince Doğu (İslam) düşüncesinde seküler düşüncenin öncüleri olarak gösterilmek istenen Kindî, Fârâbî, Bîrûnî, İbn Sînâ, İbn Rüşt ve hatta İbn Haldûn için bile geçerlidir.


Altın Çağa Ya Da Öze Dönüş Miti: 

Doğu (İslam) Felsefesindeki İz Düşümler 

İslam peygamberince öz olarak ifade edilen ve İslam düşünürlerince geliştirilen Tanrı odaklı altın çağ miti, Yeni Platoncu  anlayış ile  İslam dinsel bildirilerinde savunulan anlayışları kaynaştırmayı deneyen İslam felsefesinde, birbiriyle ilintili dört önemli sonuç doğurmuştur. Bu sonuçlar şunlardır:

1- Bütün geçmiş düşünürler İslam felsefesi üzerinde araştırmalarıyla ünlü Henry Corbin’ın da işaret ettiği gibi peygamber olarak görülmüş yada onlardan beslendikleri varsayılmıştır. Nitekim döneminin düşünce tarihçileri ve filozofları olarak görebileceğimiz Ihvân es-Safâ, Şehristânî, Endülüslü İbn es-Sa’id, İbn en-Nedîm, Ebû Hâtimer-Râzî vb.düşünürler Thales, Aneksimendros, Pisagor, Sokrates, Platon gibi Eski Yunan düşünürlerinin İslam dinsel bildirilerinde adları geçmemekle birlikte peygamber olabileceklerini yada en azından peygamberlerden esinlendiklerini belirtmişlerdir. Nitekim ünlü filozofu Amirî bilgi ve hikmetin peygamberlerle nasıl ilişkilendirildiğini şöyle ifadelendirmektedir:

“Ant olsun ki biz Lokman’a hikmet verdik (Lokman,12) ayeti gereğince hikmetle nitelendirilen ilk kişi Lokman hekimdir. O peygamber Davud zamanında yaşamış ve sürekli olarak Şam bölgesinde oturmuştur. Aktarıldığına göre, Yunanlı filozof Empedokles, onun yanına gider gelirmiş; bu nedenle hikmeti ondan öğrenmiştir… Lokman hekimle olan arkadaşlığı yüzünden Yunanlılar onu bilge olarak kabul etmişler ve ilk bilge olarak onu görmüşlerdir… Bilgelikle nitelendirilenlerin bir diğeri Pisagor’dur; onun bilgelikle nitelendirilme nedeni ise, Davud’un oğlu Süleyman’ın öğrencileri Şam bölgesinden Mısır’a gidince onlarla görüşme olanağı bulmuştur. Bu görüşmeden önce Mısırlılardan geometri öğrenmiş, ardından Süleyman’ın öğrencilerinden fizik ve metafizik öğrenmiştir. Bu üç bilimi, Yunanistana  götürmüş,..  bu bilimleri peygamberlik kandilinden yararlanarak geliştirdiğini ileri sürmüştür…Pisagor’dan sonra bilgelikle nitelendirilen Sokrates, felsefeyi Pisagor’dan almış ve felsefe disiplinlerinden yalnız metafizikle yetinmiştir. … Socrates’ten sonra Platon bilgelikle nitelendirilmiştir;… Sokrates’in yolundan giderek o da felsefeyi Pisagor’dan almıştır… Platon’dan sonra bilgelikle nitelendirilen kişi Aristoteles’tir… Felsefe öğrenmek üzre yirmi yıla yakın Platon’un yanında yer aldı… Bu beş kişi bilgelikle anılmış, bunlardan sonra hiç kimseye bilge adı verilmemiştir.”

Anılan anlayışa dayanan Gazzâlî bile filozofların hakka yaklaşan düşüncelerinin peygamberlerden yada sufilerden esinlendiklerini söylemekte ve kimi bilimlerin varlığını peygamberliğin  kanıtı olarak göstermeye girişmektedir. Nitekim o, şöyle demektedir:

“Onun (peygamberlik) olurlu olduğunun kanıtı, var oluşudur; var oluşunun kanıtı ise, tıp ve astronomi bilimi gibi, evrende akılla elde edinilmesi düşünülemeyen, bilgilerin varlığıdır.Anılan bu iki bilimde araştırma yapan kimse, bunların ancak, vahiy ve tanrısal yardımla idrak edilebileceğini zorunlu olarak bilir. Bu bilimlerin deneyimle elde edilmesi imkansızdır. Yıldızlarla ilgili öyle olaylar vardır ki, bin senede bir meydana gelir. Şu halde, bu deneyimle nasıl elde edilsin? İlaçların özellikleri de öyledir. İşte bu uslamlama ile anlaşılmıştır ki, aklın idrak edemeyeceği, (deneyimle elde edilemeyen) bu şeylerin anlaşılmasında, bir yolun olması imkan dahilindedir. Buda peygamberlikle kastedilen vahiy yoludur.”

Hemen tüm İslam düşünürlerinde karşımıza çıkan Amirî ve Gazzâlî örnekliğinde ortaya koyduğumuz anılan savı, bilgikuramsal açıdan insanın orijinal bir düşünce ortaya koyamayacağı, tüm bilimlerin orijininin Tanrı tarafından kurulduğunu savlamaktadır; bu düşünceye göre, insanın yapabileceği tek şey, tanrısal temelli ilk bilgileri esas alarak tümdengelim yöntemiyle yeni sonuçlamalara gitmektir. Ancak, İbn Sînâ’nın deyişiyle, ilk öncüllerden tümdengelim yöntemiyle sonuç çıkarmakda, tanrısal esini zorunlu kılmaktadır; çünkü onca insanın öncüllerden sonuç çıkarması, orta terimi bulmakla olasıdır; bu ise, tanrısal esinle (hads) mümkündür.

2- Filozofun bilgisi dindeki meleğin işleviyle donatılan etkin akıl kanalıyla tanrısal bir temele oturtulmuş ve filozofla peygamberin beslendiği kaynak aynıs ayılmıştır. Bu konuda, Ihvân es-Sâfâ, Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, Gazzâlî ve İbn Haldûn aynı kanıdadır; zira onlarca, tıpkı Platon’da olduğu gibi duyuların verdiği bilgi tikel bir bilgidir ve gerçeği yansıtmamaktadır, asıl bilgi tümellerin bilgisidir ve bu da akılda, aklı, etkin akıl aydınlattığında ortaya çıkar. Söz gelimi, Aristoteles’ten esinlenerek etkin aklı güneşe benzeten Fârâbî şöyle demektedir:

“İnsanda etkin aklın yeri, göz karşısında güneşin konumuna benzer. Nasıl güneş, göze ışık verir ve bu ışık sayesinde, gizil halde görücü iken eylemsel olarak görücü hale gelirken… tıpkı bunun gibi, etkin akıl da insana düşünme gücünde tasarladığı bir şeyi kazandırır. İşte etkin aklın düşünen neftse gördüğü iş, ışığın görme olgusunun gerçekleşmesi sırasında gördüğü ışığa benzer.“

3- Peygamberle aynı kaynaktan beslendiğine inanılan geçmiş filozoflar ve görüşleri tartışmasız saltık gerçeklik sayılmıştır. Bu  anlayış,  İslam düşünürlerinin Eski Yunanlı düşünürlerin tanrısallaştırmasına zemin hazırlamıştır. Bu nedenle, söz gelimi Fârâbî, Aristo ve Platon’un görüşlerini uzlaştırmayı denediği yapıtına ‘Kitâb el-Cem Beyn er-Re’yeyy el-Hakîmeynel-Eflâtûn el-İlâhî ve Aristûtâlîs’ adını vermiştir. Kitabın adındaki ‘el-İlâhi’ nitelemesi, onun Eski Yunanlı filozofları, özellikle Platon’u nasıl tanrısallaştırdığının ve saltıklaştırdığının tipik bir örneğidir.

4- Filozofun peygamberle aynı kaynaktan gelen bilgisi, özde peygamberlerin ortaya koydukları ürünün bir yorumu sayılmıştır. Bu nedenle her türden bilgi ve değerin orijininin geçmişte yer aldığı düşüncesi benimsenmiştir. Hemen her düşünürde karşılaştığımız ve ‘şu an sahip olduğumuz bilgiler geçmiştekilerin sahip oldukları bilgilerin kıt kalıntılarından başka bir şey değildir’ diye dillendirilen bu olgunun en nesnel anlatımını görmek için, çevirmenlik görevi de yapan İran asıllı ünlü filozof İbn el Mukaffa’ya kulak vermek yeterlidir:

“Bilginin hiçbir harfi ve hiçbir adı yoktur ki rivayet edilmemiş, öğrenilmemiş, geçmişteki bir öncünün söz veya yazısından alınmamış olsun. Bu da şunu gösterir: İnsanlar bilginin temellerini ortaya koymamışlar, bilgisi onlara ancak (tanrısal kaynağa uzanan) bilgive hikmet sahibinden gelmiştir.“

İslam dünyasında anılan saltıkçı Tanrı odaklı paradigma o denli etkili olmuştur ki, Mevlana Mesnevî adlı yapıtının ilk bölümünde tüm bilgisini vahye (tanrısal esine) dayandırarak ‘Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir; bâtıl ne önünden gelebilir ne ardından; Tanrı onu korur ve gözetir’ demiş; Ihvân es-Sâfâ’nın takipçisi olduğu izlenimini doğuran Gazzâlî’nin yolundan giden İbn Haldûn, kimi filozofların tanrısal temele dayanan bilgilere batıl (geçersiz) iddialarını kattıklarını; bu iddiaları ayıklamak için felsefe ile ilgilenenlerin, mutlaka şeriat (dinsel) bilimlerini ezberlemiş olmasını şart koşmuştur. Nitekim bu bağlamda o, şöyle demektedir:

1-2-3

Doğu ve Batı Felsfesinde Altın Çağ Mitleri - 3


“Bununla birlikte, hikmet ve felsefe bilgileri okuyacak olan kimse, ilk önce tefsir (Kur’an yorum bilimi), fıkıh (İslam hukuku) ve diğer dini bilimleri hakkıyla öğrenmeli ve ancak bundan sonra bu bilgileri öğrenmeye başlamalıdır.  İslami bilgileri bilmeyen kimse, bu bilgileri öğrenmeye yanaşmamalıdır. Çünkü dini bilgileri bilmeyenlerden, bu bilimlerin ölüme götüren hallerinden sağlamca kurtulanlar azdır. Doğru ve hak yolu gösteren Tanrı’dır. Tanrı bizi doğru yola sevk etmemiş olsaydı, biz de hidayet yolunu bulamazdık.”

Anılan anlayış, geçmişi aşmanın mümkün olmadığını, her şeyin en yetkin örneğinin geçmişte ortaya koyulmuş olduğunu savunduğu için İslam dünyasında 11. yüzyıllardan sonra bilimsel gelişimi sekteye uğratmış olmasına rağmen, geri kalmışlığı kırmak için ortaya çıkmış olan ve kurtuluşu öze dönüşü niteleyen tecdid ve ihya hareketinde gören, İbn Teymiye, Abd el-Vehhab, Dehlevî gibi modern öncesi Islahat hareketi öncülerinde hatta, Batılı düşünceye ilgi duymuş İslam modernizminin öncüleri sayılan, Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh, S. Reşit Rıza, Muhammed İkbal gibi düşünürlerde ve bunların Osmanlının son dönemlerinde Türk düşüncesindeki yansımalarını dillendiren, Namık Kemal, M. A. Ersoy, M. Ş. Günaltay gibi düşünürlerde bile bulmak olasıdır. Oysa bu, geçmişte iflas etmiş bir paradigmaya canlılık kazandırma gayretinden başka bir şey değildir. Zira onlar da bilgi ve değerler alanında tüm hakikati, tıpkı geçmiş İslam düşünürleri gibi tanrısal bir zeminde değerlendirmişler, İslam toplumlarının kurtuluşunu saltıklaştırılan dinsel bildirilere yada idealize edilen ve geçmişte kalan peygamber ve seçkin halifeler döneminin düşünsel anlayışına dönmekte görmüşlerdir.


Doğu Düşüncesinde Tanrı Odaklı Mitten Seküler Anlayışa: 

M. K. Atatürk 

Görebildiğimiz kadarıyla, Doğu’da (İslam dünyasında), Batı’da Rönesans ve Aydınlanmadan beri gündeme gelen insan düşüncesinin seküler temelini kavrayan en etkili insan M. K. Atatürk olmuştur. Atatürk, toplumların kendilerini dayandıracakları, anısal bir temel aramalarının önemini kavrayan ciddi bir önderdir ve bu nedenle, Doğu toplumları için seküler nitelikli bir temel oluşturmanın yada inşa etmenin gereğini ilk gören siyasi önderdir. Bu yüzden onun, Osmanlılar döneminde yaygın olan ve pagan unsurlar taşıdığı ileri sürülerek İslam öncesi Türk tarihini yok sayan, bu yüzden Türk tarihini salt İslam tarihine indirgeyen bakış açısına karşı duruşu, yeni bir tarih teziyle, orta Asyalı kökenimizi, Sümerlileri, Hititlileri ve hatta Ege kökenli Eski Yunanlı filozoflarını gündeme getirmesi ve bir Anadolu kültür ve uygarlık tarihi inşasında rol alması ve Türk kültüründe Anadoluluğu ön plana çıkarması, hatta tarihin temeline Türkleri oturtmaya çalışması oldukça anlamlıdır. Bu hareket özünde, Türk toplumunun kendine güven aşılamak gibi pragmatist bir nitelik taşımakla birlikte, tıpkı Batı toplumlarının kendileriyle özdeşleştirdikleri seküler bir temel bulma uğraşısının Atatürk’te canlanmasının bir ifadesi olarak da görülebilir. Bu türden bir bakışaçısıyla bakıldığında, öyle anlaşılıyor ki, M. K. Atatürk’ün bu anlayışıyla iki şeyi başarmayı arzuladığı ileri sürülebilir:

1- Batılı Aydınlanma felsefesinin, her şeyi Tanrı’ya bağlayan ortaçağın Tanrı odaklı düşüncesini saf dışı eden seküler niteliliğinin Türk insanınca kavranmasını sağlamak ve Türklerin kendilerini, Tanrı odaklı paradigmaya mahkum etmekten kurtaracak yeni seküler bir temel inşa etmek.

2- Bir yenilik hareketi olarak, öze dönüşün yada altın çağ olarak nitelendirilen mite dönüş arzusunun daima var olabileceğini kavradığı için, Tanrı odaklı İslamî altın çağ mitinin yerine Anadoluluk temelini ve tarihin yapıcı özneleri olarak Türkleri ön plana geçirmek. Böylelikle kendi hareketinin, tarihin temel yapıcı özneleri arasında yer alan Türklerin vedolayısıyla Anadolu’nun mirasından esin alan bir hareket olduğunu göstermeye çalışmak.

Ancak Atatürk’ün seküler bir temel  inşa etme anlayışı, karşı devrim  sürecinde görmezden gelinmiş, siyasal kaygılarla anılan temel saf dışı edilerek yerine yeniden Tanrıodaklı altın çağ miti canlandırılmıştır. Cumhuriyet döneminde bu hareketin yankı uyandırmasını, daha önce  adından söz ettiğimiz ve 1948’li yıllarda başbakanlık yapmış M. Ş. Günaltay’la başlatmak olasıdır. Bu olgu soğuk savaş döneminde, Yeşil Kuşak Projesiyle kurumsallaştırılmış ve Soğuk Savaş’ın bitimini imleyen yıllarda, o denli ileri götürülmüştür ki, 1990 sonrasında siyasal desteği arkasına alan Yaşar Nuri Öztürk, tıpkı ortaçağ filozofları gibi şu düşünceleri savunabilmiştir:

“…hukuk devletinin temel değerleri veya üzerine oturduğu omurga, esası bakımından ilahi prensiplere bağlıdır.  Şimdi demokrasi, hukuk devleti anlayışı, insan hakları gerilere doğru götürülürken bir yerde Eski Roma’ya, bir yerde Eski Yunan’a uğruyoruz. Özellikle demokrasi, Platon’a kadar gidiyor. Yalnız orada bir şeyi unutmayalım. Acaba oralarda bu prensipleri yakalayanlar ve insanlığın önüne çıkaranlar, bunları nereden aldılar? Kur’an-ı Kerim’in tezi, bunların hepsinin peygamberlerin getirdiği ilahi mesajın bizzat kendileri veya kırıntıları olduğu merkezindedir. İslam imanının çocukları olarak bunu unutmayalım. Tarihin filan devrinde bu görülmüştür, işte oradan geliyor bu günlere dendiği zaman, hemen ret veya kabul hükmü vermeyin. Çünkü tarihin filan devrinde eski Mısır’da, Eski Yunan’da, Eski Roma’da diye lanse edilen şeyleri karıştırdığımız zaman hakiki fikir adamı, ilim adamı, soylu düşünce adamı sıfatı ile karşılaştığınız zaman, son tahlilde peygamberlere çıkarsınız. Kur’an’ı Kerim işte bunun içindir ki, insanlığın bütün mirasını peygamberlerin mirası olarak görüyor ve kucaklıyor. Kendi getirdiği dinin adını, ilk insandan bugüne kadar gelmiş bütün peygamberlerin mesajlarının ortak adı olarak kullanıyor…  Platon, hukuk devleti ve demokraside esas prensipler idealardır, diyor. Platon, idealizmin bağlı olduğu zaman üstü realiteler veya idealar Allah’tan gelir, diyor. Nereden buldu bunu Platon? Platon’un peygamber olarak ismi Kur’an’da geçmiyor. Nerden aldı bunları? İlahi tebliğ bütün zamanlarda ve mekanlarda insanlığa ışık tuttu. Bundan Platon da yararlandı, Socrates de yararlandı, Montesqieu da yararlandı. Kimi itiraf etti, kimi itiraf etmedi. Kimi çarpıtarak bunu intikal ettirdi kendi düşünce sistemine, kimi çarpıtmadan intikal ettirdi. O bakımdan Muhammed Hamidullah’ın… çok haklıolarak söylediği gibi, biz Hz. Peygamberden önceki zaman dilimleri içinde insanlığa düşüncemirası bırakmış insanları bir kalemde ne başüstü kabul, ne de ret gibi bir yöne gidemeyiz. Bunların hepsinin az ya da çok ilahî vahyin getirdiği ışıktan beslendikleri muhakkaktır. Bunların peygamber olması muhtemeldir… Muhammedî devir öncesi vahyin serpintileridir onlar... Çünkü Kur’an’ın ifadesiyle hak ve ışık yalnız Allah’tan gelir. Her devirde öyledir… O halde hukuk hayatının ve hukuk devletinin izafiyet üstü, rölativite üstü bir prensipler alanı vardır. Bunların kaynağı ilahîdir. Bunu Roma’ya götürün, Yunan’a götürün, Eski Mısır’a götürün, Hamburabi kanunlarına götürün, nereye götürürseniz götürün, arkasında peygamberler eliyle insanlığa ışık tutulan ilahi bir ışık vardır.”


Modern Felsefenin Çözümü: 

İlintili ve Koşullu Olan İnsan Düşüncesine Güvenmek

Atatürk’le birlikte gelen sekülerleşmeyi askıya alan, öze dönüş ya da yeniden yapılanma düşüncesine sığınarak, ortaçağın Tanrı odaklı altın çağ anlayışını yeniden canlandırmayı erekleyen anılan deyişler, görünüşte insanımızı bilgi ve değerler alanında bir adım öteye götürmeye çalışırken, paradoksal bir biçimde, bilgi ve değerleri altın çağ mitine gönderme yaparak Tanrı’ya bağlayarak saltıklaştırmakta, daha da önemlisi insanımızın bilgi ve değerler alanında, gözünü Tanrı’ya ve geçmişe odaklamaktadır. Oysa, Aydınlanmanın getirdiği, Kant’ın deyişiyle ‘insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmayıştan kurtarılması, aklını kiraya vermekten uzaklaşması ve kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmadan kullanma becerisine sahip olmasıdır.’ Bir diğer deyişle, Aydınlanma’nın sloganı olan ‘aklını kendin kullanma cesareti göster’ sözü gereği bilgi ve değerler alanında özgür oluşudur. Bu özgür oluş, seküler temeli gereği ilintililiği ve koşulluluğu temel almakta ve insansal düzeyde sürekli gelişimi ve değişimi hedeflemektedir. Bu anlamda, belli bir çağın değerlerini ve bilgilerini altın çağ nitelemesiyle Tanrı odaklı bir çerçeveye oturtup, saltıklaştırmak, gelişimin önünü açmakdeğil, Aydınlanmayla birlikte gelen varoluşun devinimini belli birç ağın bilgi ve değerine mahkum etmektir.

Aslında Doğu bu tecrübeyi ortaçağlarda yaşamış ve bilgi ve değerler alanında geri kalmıştır. Öyle görünüyor ki, insanlığın, tarihsel gelişimden esinlenerek çıkarsadığı biricik değer, her şeyi seküler temelleri ışığında kavramaya çalışmak ve her kavrama ediminin gelecek karşısında, sınırlılığını, ilintililiğini ve koşulluluğunu vurgulamaktır. Bu bir anlamda ünlü filozof Ludwing Wittgenstein’ın deyişiyle ‘her şeyin belli bir bağlamda var olduğunu ve ilintililiğini kavramak’ demektir.

Paradoksal bir deyişle, ‘altın çağ olarak görülecek yada saltık olarak nitelendirilecek hiçbir şey yoktur, illa da bir şey saltıklaştırılacaksa, o şey, insanın kendi yetilerine güvenmesi ve kendi olanaklarıyla elde ettiği her şeyin ilintili ve koşullu olduğuna inanması ve hakikatin insana göründüğü biçimiyle sınırlı ve tarihsel olduğudur’. 

Modern Türkiye’nin gelişimi, Tanrı odaklı paradigmayı savunanların sandığı gibi çağcıl değerleri ve bilgileri tanrısal bir zeminde altın çağ mitine gönderme yaparak saltıklaştırmada değil, seküler bir temelde, insan düşüncesinin eksikliğinin farkında olarak, her bilgi ve değerin değişime açık olduğunun bilincine varmaktan geçmektedir. Bu, modern bilgi  ve bilim felsefesiyle, değerlerle ilgilenen ahlak, siyaset ve sanat felsefesinin bizlere öğrettiği en temel gerçektir. ‘Maddiyat için maneviyat için, hayatta başarı için en gerçek yol gösterici bilim ve tekniktir; bilim ve tekniğin dışında yol gösterici aramak, bilgisizliktir, aymazlıktır,sapkınlıktır’ derken, her koşulda ‘nesnellik öğesini ve devrimcilik ilkesini ’önder edinmeyi salık verirken ve ‘geriye hiçbir doğma (nass-ıkat’î) bırakmadığını’ dillendirirken M. K. Atatürk’ün işaretettiği hakikat de bu olsa gerektir.

1-2-3

Alain - Mutlu Olma Sanatı

Emile Auguste Chartier - Alain

Mutlu olma sanatını çocuklara öğretmeleri gerekirdi; fe­laket başınıza çöktüğünde değil; büyük bir sıkıntınız olmadığı, hayatın acılıklarının ufak tefek aksamalardan ibaret oldu­ğu zamanlarda.

İlk kural; bugünkü ya da geçmişteki sıkıntılarından kim­seye söz açmamaktır. Bir baş ağrısını, mide bulantısını, bir keyifsizliği, bir sancıyı, uygun bir dille olsa bile başkalarına anlatmak, terbiyesizlik sayılmalıydı. Başımıza gelen haksız­lıklar ve kötülükler için de aynı şey geçerli. Çocuklara, genç­lere, hatta büyüklere, fazlasıyla unuttukları bir gerçeği hatır­latmalıyız: Halimizden yakınmamız, dinleyen kişiler bizi iti­rafa teşvik etse ve bizi teselli etmekten zevk alır görünse bi­le, onları üzer, dolayısıyla da canlarını sıkar. Çünkü üzüntü bir zehir gibidir; onu sevebiliriz ama, yararını göremeyiz; so­nunda üstün gelen de en köklü duygumuzdur: Herkes yaşamaya bakar, ölmeye değil; yaşayanları, yani durumlarından hoşnut olanları, hoşnut görünenleri arar çevresinde. Küllere bakıp ağlaşacak yerde, herkes kendi odununu getirip ocağa atsa, insan topluluğu nasıl da kusursuz olurdu!

Bu kurallar eskiden kibarlar arasında zaten uygulanıyor­du; serbest konuşamamak nedeniyle, o ortamlarda insanla­rın can sıkıntısı duydukları da bir gerçektir. Bizim burjuvazi­miz toplum sohbetleri için gerekli olan açık sözlülüğü geliş­tirdi; pek de iyi etti. Ama, herkesin kendi üzüntüsünü orta­ya dökmesine de gerek yok; bu durumda can sıkıntısı eskisinden de beter oluyor. Onun için toplum ilişkilerini aile or­tamının dışına taşırmalıyız. Çünkü aile ortamında, çoğu kez, insan kendini bırakır, biraz hoşa gitme kaygısı duyuldu­ğunda akla bile gelmeyecek bir sürü ufak tefek sıkıntılar or­taya dökülür. Sözleriyle çevredekilerin ilgisini uyandırma­nın zevki, anlatılması can sıkıcı olan bir yığın ıvır zıvır üzün­tülerin unutulmasına yol açar. Hoşa gitmek isteyen kişi ken­dini biraz zahmete sokar ama, onun bu zahmeti, tıpkı müzik­çinin, ressamın duyduğu zahmet gibi, zevk yaratır; aynca kendisi de, anlatmaya fırsat bulamadığı sıkıntılarından böy­lece kurtulmuş olur. İlke şudur: Sıkıntılarından, yani küçük sıkıntılarıadan söz etmezsen, onları unutur gidersin.

Üzerinde düşündüğüm mutlu olma sanatına, kötü hava­ da iyi vakit geçirmek için yararlı öğütler de katardım ... Şu satırları yazdığım sırada yağmur yağıyor; kiremitler takırdı­yor; sağanak şakırtısı duyuluyor; hava sanki yıkanmış ve fil­treden çekilmiş gibi; bulutlar görkemli tülleri andırıyor. Bu güzellikleri görmesini bilelim!

Hayır; bunun yerine, birisi kalkıp yağmurun ürünlere za­rar verdiğinden söz açıyor. Bir başkası, ortalık çamur içinde kalacak diye hayıflanmakta ... Bir üçüncü kişi, artık çimenler­de de oturulmaz, diye üzülüyor. Tamam, tamam; tekrara ge­rek yok; yakınmalarınız bütün bu sakıncaları ortadan kaldı­racak değil ki; eve dönünce, orada da aynı tekerleme ... Oy­sa insan asıl şu yağmurlu günde karşısında neşeli yüzler gör­mek ister. Onun için, ağlamaklı havada güler yüz gösterme­li!

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ne kadar makul bir politik slogandır? - 1

Prof. Dr. Oliver Leaman

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik Fransız Devriminin sloganıdır fakat gerçek olmaktan çok halkın zihnindedir. Bünyesinde farklı tipte hükümetleri barındıran Avrupa Birliğinin sloganı olmadığı kesindir. Avrupa Birliğinin bir üyesinin sahip olması gereken tek şey demokrasidir. Ne var ki, ülkelerden biri demokratik olarak adlandırılamayacak bir rejime geçiş yapsaydı ne olabileceğini görmek ilginç olurdu. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üçlüsü gerçekten de hassas bir grubu bir araya getirebilir. Özgürlük dışında hiçbir şeye değer vermeyen bir ülke, yoksulların yaşaması için kesinlikle çok kötü bir yer olurdu. Özgürlüğü ve eşitliği teşvik eden bir ülkenin de bir çeşit topluluk anlayışını yaratabilmesi gerekir çünkü aksi halde yaşamaktan zevk alınan bir yer olması çok zor olurdu. Muhafazakarlar bazen özgürlüğü öncelikli kılmamız gerektiğini çünkü bunun zenginliğin artmasına yol açacağını ve zenginlerin daha az başarılı olanlara zenginliklerinin bir kısmını bahşetmeye yöneleceğini belirtmektedir. Her halükarda, genel ekonomik etkinlikteki büyük artışın herkesi daha iyi bir duruma getirmesi beklenir. Muhakkak ki, bu bakış açısını destekleyen bazı bulgular vardır. Refah içinde olan ülkelerde büyük oranlarda hayır işi yapıldığını ve vatandaşlarına varlıklarını göreli olarak dağıtma özgürlüğü verildiğini görüyoruz. Bunlar çoğunlukla ekonomik anlamda yüksek başarı elde etmiş ülkelerdir. Yine de bunun her durumda işleyeceğini ummak aslında nedensizdir ve eğer zenginlerin cömertliği başa baş gelmezse, nüfusun belki de önemli bir parçasının belirli bir varlık düzeyinin altına inmesine göz yummalı mıyız?

Eşitliğe verilen önemi teşvik eden düşünce bunun gibidir. Bu Fransız Devrimi sırasında önemli değildi ve sonrasının varlığın yeniden genel dağıtımıyla ilgili olduğu anlaşılmamalıdır. John Rawls kitabında, eğer hiç kimse toplumdaki sonunu bilmeseydi, topluluğun en alt kesiminde olanların ihtiyacını insanlardan karşılamalarını beklemek mantıklı olacaktır demektedir. Bu ev sigortası yaptırmak kadar mantıklıdır. Evlerimizin yanmasını ummayız ama sigorta masrafı ile evi yenileme masrafı arasında uygun bir denge varsa, bazı harcamalarımızdan vazgeçmek akla yatkındır. Bu durumda ahlaki hiçbir şey yoktur, sadece çıkarlarımız açısından hangi eylemlerin işe yaradığı önemlidir. Benzer şekilde, insanların kendilerini bir şekilde birbirleriyle bağlantılı görmeleri iyi bir şeydir, aksi halde hayat çirkin, yabani ve kısa olur. Eğer insanlar öyle yapılması güvenli diye birbirlerinden avantaj sağlasalardı, eğer herkes her şey için kendisini diğer herkesle rekabet halinde görseydi, rahatlamak zor olurdu. Burada tekrar Rawls’ın akla uygunluk ilkesini ele alabilir ve eğer o topluluk içinde nerede olacağımızı bilmeseydik hangi tip bir topluluk içinde yaşamak isteyebileceğimizi sorabiliriz. Şöyle olabilirdi, toplumun bazı kesimleri diğerlerinden, yine ahlaki açıdan değil ama mantıki olarak,  daha talep edilir olabilir. Böylece örneğin bir otobüsteyken yerde bir cüzdan bulursak, onu alıkoyabileceğimiz  bir toplumda mı yoksa onu “doğru” sahibine iade etmeye çalıştığımız bir toplumda mı yaşamak isteyeceğimizi merak edebiliriz. Rawls’ın bilgisizlik tülü ilkesine göre, bulan mı, kaybeden mi olacağımızı bilmediğimiz için, insanların birbirlerini bir dereceye kadar umursadığı bir toplumda yaşamayı istemek mantıklı olabilir. Ayrıca başkalarıyla ilişkilerimizden kazandığımız belirsiz sıcak hisler sebebiyle de böyle bir toplumda yaşamak istememiz mantıklı olabilir.

Bu sebeple özgürlük, eşitlik ve kardeşlik birlikte gidebilir gibi görünmektedir. Avrupalıların sorduğu sorulardan biri, burada nasıl bir denge olmasının uygun olduğudur. Sağ kesimde olanların çoğu özgürlüğü ve bir dereceye kadar da kardeşliği vurgular, çünkü sosyal grupları birbirine bağlayan halkaların kolay kırıldığı ve  desteklenmesi gerektiği görülür. Sol kesimde olanlar eşitliği vurgulamaya ve toplumun bu yolla yapılandığını belirtmeye meyillidir. Bu çok soyut görünebilir ama gerçekte değildir. Bir grubun bazen çalıştığına bazen çalışmadığına ve çoğunlukla bunun nedeninin belirsiz olduğuna hepimiz aşinayızdır. Belirli bir kişinin gruba dâhil olması veya gruptan çıkması büyük bir fark yaratabilir ki bu olgu öğretmenlere her zaman çok tanıdıktır. Burada muhafazakârlar için ilginç bir ikilem vardır. Sıklıkla özgürlüğü çok önemli bir şey olarak ama sosyal uyumu tehdit ettiğinde, buna meylettiğinde, kısıtlanması gereken bir şey olarak görürler. Onları muhafazakâr yapan, devletin korunması gereken bir şey olduğu mefhumudur ve içindeki narin ilişkiler devletin olduğu gibi işlemesini sağlayan yolun bir parçasıdır, bu sebeple özgürlüğü veya eşitliği artırmak adına bunlardan bazılarını değiştirmek kardeşliğe müdahale olacaktır. Birçok muhafazakâr için toplumu geliştirmek başarılı bir yönetim biçimidir ve bu olmadan gerçekleşen diğer sosyal menfaatler kendilerini işletecek uygun bir çevre bulamayacaktır.

Dinin rolü

Dinler sıklıkla özgürlük, eşitlik ve kardeşlik konusunda toplumların mevcut pozisyonları ile aynı çizgide olduklarını iddia eder ve hatta temelde bu politik ilkelerin kendilerinin dini olduğunu bile ileri sürer. Bu iddialar bütün olarak reddedilmelidir. Bizim liberal demokrasi olarak nitelendirdiğimiz ilkelerle bağdaştığını belirten bir dinde hiçbir zorluk yoktur. Bununla birlikte dini doktrinin kaynakları genel olarak o kadar bulanık ve çeşitlidir ki herhangi bir şeyle uyum içinde olduklarını söylemek zor olmaz. Bu din üzerine alaycı bir yorum değildir ama bütün politik organizasyon türlerinin, bir veya başka bir dinle oldukça memnun biçimde bağlantılı olduğu veya böyle göründüğü tarihlerine yönelik derinlemesine bir düşünmedir. Dinlerin zaman zaman ileri sürdükleri önemli iddia, liberal demokrasinin gerçekte dini bir fikir olduğudur ve bu sadece yanlış olmakla kalmaz çok da tehlikelidir. Dini kısıtlanmış bir resmi pozisyona konumlandıran bir yapıya sahip olan Birleşik Devletler gibi din açısından oldukça coşkulu olan bir toplumun açık paradoksuna sıklıkla işaret eder ama bu bir paradoks değildir. Bazı Avrupa ülkeleri resmi olarak dini, hem de belirli dinleri ayrıcalıklı kılar yine de bu ülkelerin toplumları görüşlerinde geniş anlamda laiktir. Bu da bir paradoks değildir. Liberal demokrasiyi din üzerine temellendirmek sadece yanlıştır çünkü ana dinlerin hiçbirinde bir tür toplumun diğerlerinin üzerinde ayrıcalıklı olduğunu belirten hiçbir şey yoktur. Neden insanlar hükümetlerine akıl danışmak zorundadır, özellikle de hükümeti idare edenlerin Tanrı ile temas halinde olduğunda? Eğer bireyi ilahi olarak papazlık rütbesi verilmiş bir tavrı rencide eden şeyler yapmaya yönlendirirse, kişisel özgürlüğün rolü nedir? Herkesin Tanrı tarafından farklı yaratılmış olduğu bir dünyada, devlet neden eşitliği gözetmelidir? İmdi, durum kesinlikle şudur ki, dinlerde özgürlüğü, eşitliği ve ders vermeyi savunanlara koz veren pasajların bulunması ve yorumlanması mümkündür fakat bütün dinler için birey ve Tanrı arasındaki bağın temel olduğuna işaret etmeye değer. Muteber hayatın temellendiği şey budur, hayatlarımızın en önemli tarafı budur ve belirtilmelidir ki, bu bir dizi politik organizasyonla uyumludur. Belki bu sebeple dinler bu kadar uzun suredir vardır. Uyarlanabilirler ve şartlarla uyum içinde değişebilirler.

Bu, siyasetle ilgilenildiği sürece dinlerin konu dışı olduğu anlamına mı gelir? Kesinlikle gelmez, sosyal bir organizasyonun doğası açısından bakıldığında bir dinin doğası belirli bir zamanda ve yerde yüksek oranda destekleyici ve hatta yaratıcı olabilir. Bazı insanlar bu sebeple Avrupa Birliğini Hıristiyan bir kulüp olarak nitelendirmektedir. Sebebi, öyle olsalar da, Avrupa Birliğinin vatandaşlarının çoğunun Hıristiyan olması değildir veya Birlikte diğer dinlerin mensuplarının genelde daha az önemli olması da değildir ve ne de Avrupa Birliğinin kurucularının önceki biçiminde yeni bir organizasyonun ilklerini oluşturmak için bilinçli olarak dine bakmasıdır. Ne var ki, bu ilkeler Avrupa da Hıristiyan medeniyetinin birkaç yüzyıllık ürünüdür ve o zamanlarda vurguladıkları ilkelerden birisi barıştır, barış kesinlikle bir Hıristiyan ilkesidir ve ulusal kiliseleri tarafından coşkun bir şekilde desteklenen bütün tarafların birbirlerinin yıkımının peşinde olduğu uzun bir savaştan sonra böyle olması çok da uygundur. Avrupa Demir Çelik Sendikasının birinci maddesi Fransa ve Almanya’yı savaşın hiçbir zaman tekrar bir mesele olmayacağı bir biçimde bağlamaktadır. Bu bir Hıristiyan politikası mıdır? On yıl önce Hıristiyanlar, bütün tarafların birbirleriyle kavga etmek için iyi sebepler bulduğu yol aynıdır. Elbette bütün Hıristiyanlar değil ama çoğu. Bu, Hıristiyan Avrupa’sında insanların yaptıkları şeyleri yapış nedenlerinde, aldıkları kararları alış sebeplerinde Hıristiyanlığın önemli bir payının olmadığı anlamına mı gelir? Hiçte değil, önemlidir ama ince bir biçimde. Avrupa medeniyeti, çeşitli Hıristiyan fikirleri bünyesinde barındırmaktadır, yine de belirtilmiş olduğu gibi o kadar çeşitli yorumlanmıştır ve tanımlanmıştır ki, onlar hakkında yapılabilecek tek belirli yorum, Hıristiyan oldukları ve başka bir dinden olmadıklarıdır.

Avrupa değerlerinin dine dayandığı fikri büyük oranda aldatıcıdır. Bazen bunların geçmişte kaldığı ve belki Avrupa’nın şu anda olmadığı kadar geniş bir laik durumdayken gelecekte de böyle olacağı söylenir. Bu da oldukça aldatıcıdır. Dine dayanan bu değerler hangileridir? Bugünün Roma Katolik Kilisesinin mi, Protestan Kilisesinin mi değerleridir, yoksa Ortodoks mudur? Eğer Katoliklerse, mevcut Papanın mı yoksa Papa ile anlaşamamalarına rağmen kendilerini Katolik olarak çağıranların mı değerleridir? Şarlman’ın (Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun Kurucusu) mı, İngiltere Kralı I. Richard’ın mı, yoksa Çar II. Nicholas’ın mı yada Anabaptistlerin mi değerleridir? Ben bunları yazarken, Chealsea ve Portsmouth Londra’da FA Cup Finalinde buluşmak üzereler ve bu kulüpler açısından da aynı soruyu sorabiliriz. En son ne zaman West Country’den birisi Chelsea’da veya Portsmouth’da oynadı? Ben Chelsea taraftarıyım ve Londralıyım ama oyuncularımızın çoğu diğer ülkelerden gelme, Londralı olmak bir yana çoğu geldiklerinde İngilizce bile konuşamıyordu. Takımın sahibi, yöneticisi ve birçok taraftarı deniz aşırı yerlerden. O halde, eğer kulübün bulunduğu yer dışında (ki aslında yeri Fulham’dadır) Chelsea’dan kaynaklanan hiçbir şeyi yoksa Chelsea’yı Chelsea yapan nedir? Avrupa ideasında, Avrupa Birliği politikalarında ve hatta Avrupa nüfusunun çoğunluğunun heyecanlarında saptanabilen Hıristiyanlık dışında bir şey değilse, Avrupa’yı ne Hıristiyan yapar?

Wittgenstein’ın işaret etmekten memnun olduğu gibi, bir grup insanı tanımlamakta sıklıkla genel bir terim kullanırız, sadece bu terimi kullandığımız için, bu terimin kapsadığı her şey arasında bir öze veya paylaşılan bir niteliğe dayanması gerektiğini düşünmemeliyiz. Böyle olabilir ama birçok durumda olmayacaktır ve Hıristiyan, Avrupalı, liberal demokrasi vb birçok terimin içinde, terimin altında olan herhangi bir kişinin veya herhangi bir şeyin paylaşmak zorunda olduğu bir değerler veya inançlar temeli yoktur. Wittgenstein, çoğunlukla hiçbir iplik telinin bütünün arasından geçmediği ama çeşitli iplik tellerinin birbirleriyle bağlantılı olduğu ve böylece bir şeyleri bağlayan bir urgan olarak kullanılabilen bir şey oluşturduğu uzun bir ip gibidir (Felsefi Soruşturmalar, 67). Hıristiyanlığın bu açıdan diğer dinlerden hiçbir farkı yoktur ve politik organizasyonun farklı biçimlerinin geniş bir çeşitliliğiyle belirlenmiş bir uyumu bütün dinlerde buluruz. Dinler ve duygusal bağlılığın diğer biçimlerinin işlemesi başkalarını dışlayarak ve bu yolla kendi mensuplarını tanımlayarak olur. Bir futbol takımını destekleyenle bir diğerini destekleyen arasındaki tek fark çoğunlukla farklı futbol takımlarını destekledikleri olgusudur. Aynı cadde üzerinde yaşıyor olabilirler, birçok şeyde aynı bakış açısına sahip olabilirler, hatta aynı ailenin mensupları olabilirler ama faklı takımları destekliyorlardır. Bu, topluluklar birbirine  karışmışken ki çoğunlukla böyledir ve bir kişinin hangi topluluğa mensup olduğunun söylenmesi zor olduğunda, bir topluluğa mensup olmaya benzer. Toplulukların farklı değerlere veya kuramlara dayandığını belirtmek zordur ama açıkça faklı çıkarları vardır çünkü ganimetleri bölmekte çeşitli ekonomik ve politik başarı olabilir.

1 - 2 - 3

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ne kadar makul bir politik slogandır? - 2

Amerika Örneği

Avrupa ve Amerika değerleri arasındaki kontrast Avrupa için bir değerler ve inançlar sistemi tanımlamakta önemlidir, nedeni çok net bir kontrast olduğundan değil ama farklı kıtaları tanımlamak için bazı ana farklar ortaya koyma gerekliliğindendir. Sovyet yayılmacılığını engelleme ve Avrupa ekonomisini canlandırma ihtiyacı dikkate alındığında, Soğuk Savaş sırasında Avrupa’da bir ittifak seviyesi yaratmak her zaman bir Amerika amacıydı ve hala bir amaç olmaya devam ediyor. Organize olmuş bir Avrupa birçok durumda Birleşik Devletler için etkili bir müttefiktir. Yine de Birleşik Devletler ve Avrupa arasında siyasal farklar kesinlikle vardır. Birleşik Devletler, Avrupa’nın tersine savunma üzerine göreli olarak geniş kaynak harcamaktadır ve bu sebeple dünya çapında önemli bir askeri rol oynayabilmektedir ama Amerikan desteği olmadan Avrupa’ya Avrupa içinde bile herhangi bir çeşit askeri rol oynamak zor gelmektedir. Evrensel sağlık hizmetleri, refah devleti ve hükümetin vatandaşlarının hayatlarına dâhil olmasının artırılması genel bir sosyal demokrat Avrupa politikasıdır ve belki de Obama rejiminin başlamasıyla bir Amerikan politikası olmaya da başlamıştır ama kıtalar arasındaki önemli kontrast hala sürmektedir. Birleşik Devletler kendine dünya çapında  askeri bir rol biçmişken, Avrupa ülkeleri ısrarla çağrı aldıkları takdirde gönülsüzce destek olmakta ama böyle durumları ummamaktadır ve askeri çatışma Avrupa halkları için geniş oranda istenen bir şey değildir. Avrupa meseleleri diplomatik olarak çözme arayışındadır. Bu sadece bir politika meselesinden değil ama meseleleri başka bir yolla çözmeye girişmelerini sağlayacak kaynakların yetersizliliğinin sunduğu gerekliliğinden ileri gelir. Elbette barışçı bir Almanya’nın ve savaşçı bir Birleşik Devletlerin modern zamanlarda kesin olarak değişmez olmadığına ve bu eğilimlerin zamanla değişebilir olduğuna işaret etmeye değer, ama kaynak meselesini burada yine belirtmek gerekir. Tereyağını (veya muhtemelen doymamış yağdan yapılan sebze ziyafetini) silahlardan daha çok önemseyen bir Avrupa, seçeneklerini askeri araçlardan ziyade ekonomik araçlarla sınırlanmış bulacaktır.

Avrupalılar çoğunlukla güç kullanımı konusundaki isteksizliklerine kuvvetli biçimde vurgu yaparlar ve kendilerini anlaşılması kolay ve naif Amerikanlara göre daha entelektüel olarak tanımlarlar ama bu abartı olabilir. Sadece güç kullanımıyla çözülebilecek ve hayat kurtarmanın ve istenmeyen sonuçların daha az gerçekleşmesini sağlamanın tek yolunun silahlı müdahale olduğu anlaşmazlıklar vardır. Eski Yugoslavya’daki bazı müdahaleler bu çeşittir. Amerikalılara Batının görgüsüzleri olarak yapılan bu muamele, güçlü ve tehlikeli ama temelde uygarlaşmamış Roma’nın Atinalılara olan karşıtlığı gibi süreklidir ve bu fikir bazı Amerikalılar tarafından da paylaşılmaktadır ama küçümseyici ve problemlidir. Birleşik Devletler ve Avrupa arasındaki bu kontrast hiçbir suretle dikkat çekici değildir. Obama öncesi, yeni olgunlaşan bir refah devleti olan Birleşik Devletlerde bile bedelsiz (acil) sağlık hizmeti, işsizlik sigortası, sosyal güvenlik, bedelsiz okul eğitimi ve yüksek  eğitim için gelişmiş bir burs sistemi vardı. Birleşik Devletler aynı zamanda göçmenlere vatandaşlık vermek konusunda uzun geçmişi olan bir geleneğe sahiptir ve o azınlıkların oluşturduğu ülkelerle bir süre savaş yapmış  olsa bile, Avrupa’nın tersine, dini azınlıklarla, onların garip kıyafetleriyle veya davranışlarıyla hiçbir problemi yoktur. Barack Obama’nın başkanlığa getirilmesi, birçok Avrupalının kendi ülkelerindeki benzer bir insanın başına gelmesini beklemeyecekleri bir olaydır ve Amerikan Rüyası olarak adlandırılan şeyin, herkesin her şeyi yapabileceğinin belirgin bir şekilde vücuda gelişidir. Elbette doğru olmaktan çok uzak olmasına rağmen, bu Birleşik Devletlerdeki girişimci hayata ve yıldan yıla yeni göçmenlerin asil Amerikan vatandaşlarıyla entegrasyonuna çok yardımcı bir yaklaşım sağlamaktadır.

Burada anlatılan şudur, birçok Amerikalı ve Avrupalının sosyal duruşları arasında önemli farklar kesinlikle varken ve bu farkların varlığına inanmak kıtalar arası kontrastı tanımlamakta önemli olmasına rağmen, aslında fark o kadar da büyük değildir. İki bölgenin çıkarları da, değerleri gibi çoğunlukla ortaktır. Amerika Birleşik Devletlerinin sadece bir devlet olduğunu ama Avrupa Birliğinin tamamen farklı ülkelerin bir kombinasyonu olduğunu ve bunun doğru ama yanıltıcı olduğu olgusunu vurgulamak için yeterli bir eğilim vardır. ABD’nin bölgeleri birbirlerinden oldukça farklıdır, bu fark Avrupa Birliğindeki farklı ülkelerin birbirleriyle olduğundan çok daha fazladır ve federal vergi politikası herkesi bağlamasına rağmen, devletin finansal politikası bireysel her eyaletin şartlarına oldukça uygun hale getirilmiştir. Diğer yandan, Amerika’da bütün eyaletleri bir devlet altına almak için 19. yüzyılda yapılan savaşta, Birleşme Yanlıları kazanmıştı. Bir devletin diğerlerini hâkimiyet altına almaya çalıştığı Avrupa savaşlarında, kaçınılmaz olarak diğerleri kazandı. Bu, akabinde Avrupa Birliğindeki veya dışındaki her ülkenin diğerleriyle nereye kadar entegrasyon arayışında olması gerektiği ve yirmi birinci yüzyılda bir ülke veya millet olmanın gerçekte ne demek olduğu konusunda bir dizi tartışmaları da beraberinde getirdi. Belçika gibi bazı ülkeler tartışmayı bütünüyle bir kenara bırakmış görünürken, diğerleri açıkça hem Avrupa Birliği içinde olmakta hem de kültürel açılardan tamamen bağımsız olmakta hiçbir zorluk görmemektedir. Bu tartışmanın Avrupalı doğası üzerinde durmamalıyız çünkü gerçekte her ülke, kim olduğuna, kendini nereye gidiyor görüyor ve nasıl bir ülke olmak istiyor gibi varoluşsal meselelerle karşı karşıya kalmıştır. Bugün ve muhtemelen geçmişte de hemen hemen bütün ülkeler, milletler, politik görüşler, değişken sınırlar vb yığınıydı ve sonuç şudur ki, ulusal kimlik hakkındaki soruların cevabı çoğunlukla açık değildir.

Toqueville’in Amerika hakkında yaptığı yorumlardan biri şudur, yeni demokrasi dinin eleştirisi olacaktır çünkü “Eşitlik, insanda kendisi açısından her şeyi sorgulama isteği yaratacaktır: ona, bütün şeylerde elle tutulur ve gerçek olanın tadını, geleneği ve diğer formları küçümsemeyi verecektir” (Democracy in America, 163). Toqueville bunu yanlış anlamış gibidir çünkü örneğin ABD, Avrupa’dan çok daha dindar bir toplumu hesaba katmaktadır. Bunu tamamen doğru olarak kabul etmeden önce burada dikkatli düşünmeliyiz. İnsanların Amerika’da, Avrupa’da olduğundan fazla kiliseye gittiği kesinlikle bir gerçektir ama bunun gerçek bir dini şevk olup olmadığı o kadar da açık değildir. Nietzsche’nin, her ne kadar başka bir şeyden ziyade türbe olarak da olsa kiliselerin her şeye rağmen hala var olduğunu belirttiği yorumunu da içeren ve Tanrının öldüğünü söylediği The Gay Science’daki meşhur cümlesini hatırlamalıyız. Nietzsche dünyanın artık kendi kendini herhangi bir ilahi rehberlik veya aracılık olmadan yönettiği duygusuna gönderme yapmıştır ve bu birçok Amerikalı için, hatta kiliseye gidenler için bile doğrudur. Bu insanlar sadece Tanrının yokluğu ve resmi olarak bir şekilde ona tapma gerekliliğinin eksikliği arasındaki bağlantıyı henüz kurmamışlardır. Kilisenin ve devletin Toqueville’ı bu kadar etkileyen ve birçok Avrupalı için çok şaşırtıcı olan radikal ayrılığı, Amerikan kültürünün çok önemli bir unsurudur. Amerikan kültürü, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik arasındaki bağların kurulmasında dinin hiçbir müdahalesine izin verilmemesi gerektiğini kabul eder. Bunun sebebi, dinin, siyasi özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üçlüsü çerçevesinde yer alan tartışmaların biçiminden tamamen farklı bir akıl yürütme biçimi olmasıdır. Din şeylerin özüne iner, herkes için doğru olanı bir kereliğine tanımlar ve bu, yukarıdaki üçlünün parçaları arasındaki bağların işlemesi için tamamen uygunsuz bir yol sunar. Bu dini eleştirmek anlamına gelmez, sadece politik hayattaki rolünün eşitlik, özgürlük ve kardeşlik tartışmasını alt etmek olduğunu belirtmektedir.

Dengenin politik bir ideal olarak önemi

Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik tartışmasının ana meselesi denge meselesidir. İçinde yaşamak istediğimiz tipte, adil olan, insanların birlikte yaşayabileceği ve insanların kendi öncelikleri ve arzuları adına hareket etme alanının olduğu bir devlet yaratmak için bu kavramların birini nereye kadar genişletip diğerini ne kadar daraltabiliriz. Bunlar elbette önemsiz konular değildir, hatta ana inançlar tarafından küçümsenen problemlere bulunan dini çözüm türlerinden oldukça farklıdır. Önemsiz olsa bile geniş bir yelpazedeki sosyal ve politik meseleler üzerine yorum yapmak için dinlerde bugün bir eğilim vardır ki, bu kendi içinde modern toplumda gerçek bir dini duygunun eksikliğinin kanıtıdır. Yine de dinin temelinde, ne olacağına dair bir cevap olduğu inancı vardır ve bu cevap bir kereliğine ve herkes için yaratıcımız olan Tanrı tarafından belirlenen bir şeydir. Tartışma veya müzakere ne olduğunu belirlemekte kullanılsa da, bu tartışılabilecek veya müzakere edilebilecek bir şey değildir. Tanrı bizim nasıl davranmamız gerektiğini bilir çünkü bizi belirli bir yolla yaratmıştır ve nasıl geliştiğimizin ve bizi neyin saptırdığının ve yanlış yöne giden eylemlerin veya karaların sadece kendilerinin yanlış olduğunun farkındadır, hâlbuki birçok insan haklı olduğunu ve yanıldığını düşünür. Bu sebeple din, muhaliflerine bağnaz görünür. Eğer eylemlerimiz onunla uyuşursa doğrunun nerede olduğunu ve ne yapmamız gerektiğini bize anlatan nihai bir çözüme, bir bütüne bel bağlar. Ütopik bir geleceğe, herkesin dini veya onun gösterdiklerini takip edeceği ve Tanrının dünyayı yöneteceği bir geleceğe güvenir. Bu ne zaman ki olur, her şey mükemmel olacaktır ve bu dünya eninde sonunda gelecek olan bir mükemmellik sürecinde sadece bir aşamadır. Amerika’da dinin ve devletin birbirlerinden ayrılması, insanların politik anlamda seküler düşünmesini sağlamaya çalışmakta önemlidir. Din bir kez siyaseti tartışmakta kullanıldığında, özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği düzenlemekte gereken bütün denge unsuru dışarıda kalır. Sebep, dindar insanların bu denge açısından düşünememesi değildir, düşünebilecekleri ve düşünmekte oldukları açıktır, sadece dinin kendisinin temel olarak bu dengeyle bir ilgisinin olmamasıdır. Bu başka ve daha büyük meselelerde de dikkat çekicidir ve denge bazı daha geniş meselelerin alt sorunudur ve tartışmanın doğası ince bir biçimde değişir. Seküler anlamda siyaset, tamamen devletle üstün körü sonuca varmakla ilgilidir ama dini anlamda, şeyleri Tanrının isteğiyle uyumlu bir şekilde yapmanın tek olanaklı yolunu sunma meselesidir.

1 - 2 - 3

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ne kadar makul bir politik slogandır? - 3

Bu, dindar düşünürler için üstün körü sonuca varmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez, elbette her zaman bunu yaparlar ve bu, çoğunlukla onların dini görüşleriyle bir ilgisi olmayan bir politik gündemi izlemek anlamındadır. Burada farklı yönlere çekilmekteyiz. Öncelikle dinin bütün hayatı kapsadığı ve bu sebeple politik meselelerden ayrılamayacağı fikriyle karşılaşmaktayız. Bu açıdan, insanlar sıklıkla dinleri sebebiyle belirli bir politikanın lehine davrandıklarını söyleyecektir ve onlardan inançlarıyla en az uyuşan bir politik duruşu aramalarını beklemek akılcı olmaz. Problem şudur, aynı dinin taraftarı olan başkalarının tamamen farklı bir politik çizgiyi izlemeleri oldukça olasıdır ve bu sebeple hangi görüşün o dine uyduğunu görmek zordur. Diğer herkesin kendi kişisel bakış açısından, muhalif görüşleri benimsemek elbette yanlış veya sahtekârca ve ikiyüzlülük olabilir. Yine de dinin dikkate değer özelliklerinden biri de, politik meseleler konusunda geniş çeşitlilikteki değişik yönlere dâhil olabilme becerisidir ki bu, büyük olasılıkla hayatta kalmasını sağlayan özelliğidir. Dindar insanlar tarafından bize sıklıkla dini görüşlerinin ne olduğunun hususi bir mesele olduğu söylenir ve bazı ülkelerde insanlar dine göre “yanlış” olan kıyafetleri giydikleri için cezalandırılmaktadır, Fransa da ise “dini” kıyafetlerin belirli biçimlerini (sanki böyle bir şey var gibi) yasaklamak için parlamento aracılığıyla bir yasa geçmektedir. Londra da benim bulunduğum bölgede, İslami kıyafetler satan birçok mağaza var ama bu kıyafetlerin Hazreti Muhammet ve Yoldaşlarının moda anlayışıyla çok az uyuştuğuna eminim. Aynı şekilde, Londra’daki aşırı Ortodoks Yahudi topluluğunun kıyafetleri de eski İsrail’de giyilen kıyafetlerle çok az uyuşmaktadır. Yine de bu kıyafetleri giymeyen Müslümanlar ve Yahudiler belirli tarzlar üzerinde ısrar edenler tarafından eleştirilmektedir, aynı zamanda bu tip kıyafetlere yapılan bu eleştiriler, içlerindeki insanları göremezler. Bu tip kıyafetleri yasaklayan ateşli sekülarizm, onların giyilmesini zorlayan dini otoriteler tarafından sergilenen denge eksikliğinin aynısını paylaşmaktadır. Her iki yaklaşım da, sadece tek bir ilke olmayan; uzlaşmayı, çift-taraflılığı, dengeyi ve belirsizliği içinde barındıran bir rekabetçi ilkeler dizisi olan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkesi içinde kapsanan değerler sistemine doğrudan karşıt ilerler.

Liberaller tarihi ve politikayı, karanlığın ve mutlakçılığın güçlerinin, yükselen özgürlük ve aydınlanma ile yer değiştirdiği aşamalı bir süreç olarak, iyimser bir biçimde görmeye eğilimlidir. Bu görüş, hem sol görüşler hem de din konusunda coşkulu olanlar tarafından naif olarak görülmektedir. Meselenin aslı ne olursa olsun, özgürlüğün, eşitliğin ve kardeşliğin sivil toplumun sloganları olarak görüldüğü zamanların insanlık tarihinde oldukça kısa olduğu sonucu çıkarılabilir, belki bu slogana dayanan toplumların çok uzun süre devam edememesi bunun sebebi olabilir. İbn Haldun’un deyişiyle, toplumun dayandığı sosyal dayanışma veya asabiyyet (kavimcilik), diğer politik veya dini ilkeler liberal topluma meydan okuduğunda insanları bir arada tutmak için yeterli somut bir şey bulamaz. Alain Minc tarafından keşfedilen bir terimi kullanırsak, yeni Orta Çağda yaşamakta olabiliriz. Bu çağda, liberal kurumların kendi güçlerinin bir çöküşü söz konusu olana kadar, toplumun az gelişmiş kısımlarında yaşayan liberal olmayan etkili güçlerin aşamalı olarak daha merkezi olacağı bir çağdır (bu İslami Felsefe adlı kitabımın girişinde tartışılmıştır). Bu hoş olmayan ihtimallerden hangisi doğru olursa olsun, özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganının, karmaşıklığı sebebiyle, özünde tehlikeli olduğu kabul edilmelidir. Bir cevap veya çözüm sunmamaktadır, daha ziyade sorular ortaya atmakta ve kendileri de çözüm gerektiren yeni problemlerin bir parçası olan geçici ve iğreti çözümler sunmaktadır. Ayrıca, söylenmesi gerekir ki, uzlaşmaya dayanan düşünce sistemlerinde çok az romantizm vardır. Bu, iki tip aşığın kontrastına benzer: biri ısrarcı ve kendinden emin, küstah ve cüretkârken, diğeri tereddütlüdür ve ne yaptığını ve ne anlama geldiğini sürekli sorgular. Hangisinin daha başarılı olmaya yatkın olduğunu tahmin etmenin bir mükafatı olmaz ama eğer hangisinin daha başarılı olmayı hak ettiğini sormak tamamen farklı bir meseledir.

Yine din

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ve din arasındaki kontrast burada çok önemlidir. Bu kontrast, Isaiah Berlin tarafından belirtildiği gibi, pozitif ve negatif özgürlük arasında var olana benzerdir. Sonraki eyleme müdahaleyi önlemeye dayanmaktadır ve ağırlıklı olarak savunmacıdır, tedbirlidir ve kamu refahı ile ilgili diğer anlayışlar tarafından dengelenmesi gerekir. Pozitif özgürlük heyecan verici olmaktan ötedir:

‘Özgürlük’ kelimesinin ‘pozitif ’ anlamı, bireyin kendi patronu olmasına yönelik istekten ortaya çıkmıştır. Kendi hayatımın ve kararlarımın bana dayanmasını isterim, herhangi bir türdeki dış güçlere değil. Kendi kendimin enstrümanı olmak isterim, diğer insanların değil; yapan, karar veren olmak isterim, adıma karar verilen değil, kendini yöneten…, kendi hedeflerini ve politikalarını koyan ve gerçekleştiren olmak isterim.

Berlin bu özgürlük kavramını, insanların bu olumlu yolla gerçekten özgür olması için dramatik politikaların kanunlaştırılması gerektiği otoriter bir politik doktrinle kolaylıkla tanımlanabilir olarak yorumlamaktadır.

Dinin buraya da ne kadar düzgünce oturtulabileceğini görmek zor değildir. İnsanlar bir kez doğruyu, mutlak doğruyu bildiklerinde, onu mutlak suretle takip etmeye başkalarını mecbur kılmak kolay bir adım olmaktadır ve aslında böyle yapmamak insafsızca olur gibidir. Bu düşünce, Chamfort o ünlü lafını söylediğinde, “Sois mon frère ou je te tue” (kardeşim ol yoksa seni öldürürüm) dediğinde, Fransız Devriminde de yer almıştı, kardeşlik adına normalde taahhüt edilenden çok daha kuvvetli bir çağrı!

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik, bir talepler üçlüsünü ve uzlaşmayı, tartışmayı ve politikacıların ve elbette pazarlıkçıların çok sevdiği cinste bir partiler arası pazarlığı kaçınılmaz olarak içeren muhalif amaçları temsil eder. Özünde küçültücü ve parça parçadır, amaçları sadece daha iyi bir hayat biçimidir ve yöntemi, (şu an için) en doyurucu sonuca ulaşana kadar paylaşımın çeşitli biçimlerini denemektir. Bunu, dindar düşünürlerin daha dramatik ve vahiysel motifleriyle ve onların seküler müttefikleriyle karşılaştırın veya üçlünün sadece bir parçasına diğerlerini harcama pahasına önem verenlerle mukayese edin, dolayısıyla duruma açıklık getirmek üzere düşünmek ve sallantılı durumları çözmek, bu üçlünün farklı parçaları arasında anlaşmaları yapılandırdı. Bu çeşitli ve değişken amaçları ve hedefleri takip etmek düzensiz ve geçicidir ve yinede özdeksel anlamda daha radikal ve totaliter alternatiflerinden çok daha verimlidir. Sadece özdeksel anlamda mı? Bu, modern liberal düşünürlerin düşünce yollarıyla birlikte ilerleyecek bir ideolojiyi yapılandırma ve bu ideolojiyi daha heyecanlı ve çekici görünmesini sağlayacak çalışmayı oluşturma mücadelesidir. Vichy Fransa’daki Pétain rejimi sırasında yeni slogan olan çalışmak, aile ve anavatan duygusal olarak çok daha anlamlıdır ve elbette çok sınırlı bir tutumla da olsa, entelektüel olarak doyurucu bir yolla bütün bu üçünü birlikte tutmuştur. Yeni mağlup olmuş Fransızlar, bu kısıtlamaları ve devletin daha organik ve birleşik değerler sistemini yaşadılar mı? Bazıları kesinlikle yaşamıştır ve özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği esirgeyen Fransız Cumhuriyetinin kalıntılarını harap etmeye hevesle girişmiştir. Yine de bu üçlü kırılgan, sevilmeyen ve tutarsız olsa da, çoğunlukla Batı medeniyetinde düşmanlarının takdir edeceğinden daha çok güçlü kökleri var görünür. Bu durumun gelecekte devam edip etmeyeceği bekleyip görmemiz gereken bir şey.

KAYNAK : Birinci Uluslararası Felsefe Kongresi

1 - 2 - 3

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP