Kendini Altetme Üstüne

F.Nietzsche


Sizi iten, kızıştıran şeye ‘gerçek istemi’ mi diyorsunuz, ey en bilge kişiler?..

Bütün varlıkların düşünebilirliğine yönelen bir istem: Böyle derim sizin isteminiz için!...

Bütün varlığı düşünebilir kılmak istiyorsunuz… Haklı bir güvensizlikle, acaba varlık gerçekte düşünebilir midir diye kuşkulanıyorsunuz da ondan…

Fakat onun size uyması, eğilmesi gerek!... Bunu ister isteminiz… Düzleşmesi ve ruha bağlı olması gerek, ona ayna ve yansı olması gerek…

Güç istemi olarak, sizin bütün isteminiz budur, ey en bilge kişiler : İyi ile kötünün ve değerlendirmelerin sözünü ettiğiniz zaman dahi…

Siz daha önünde diz çökebileceğiniz bir dünya yaratmak istiyorsunuz… Budur son umudunuz ve sürekliliğiniz…

Elbette, bizler, halk. –üstünde kayık yüzen bir ırmak gibidir… Ve kayıkta değerlendirmeler oturur, ağırbaşlı ve örtünmüş…

Siz oluş ırmağının üstüne koymuşsunuz isteminizi ve değerlendirmelerinizi; halkın iyi ve kötü diye inandığı şeyler eski bir güç istemini açıklar bana…

Bu türlü konukları kayığa yerleştiren, onlara görkem ve gurulu adlar veren sizdiniz ey en bilge kişiler… _Siz bir de sizin buyruk yürüten isteminiz!...

Irmak almış ileri doğru götürüyor kayığınızı… Götürmesin de ne yapsın… Kırılan dalga köpüre köpüre, öfkeyle karşı koyuyormuş tekneye, ne çıkar!...

Irmak değildir, iyi ile kötünüzün sonu değildir sizin tehlikeniz ey en bilge kişiler… O istemin kendisidir, güç istemidir… O bitmez, tükenmez doğurgan hayat istemi…

İyi ve kötüyle ilgili sözlerimi anlayabilmeniz için, hayat ve bütün canlıların neliği ile ilgili sözlerimi söyleyeyim size…

Canlıyı izledim ben; onun neliğini öğrenmek için en geniş, en dar yollarda yürüdüm…

Gözleri bana söz söyleyebilsin diye, ağzı kapalıyken, bin yüzlü bir aynayla yakaladım bakışını… Ve gözleri bana söz söyledi…

Ama nerde canlı gördüysem, orda söz dinlerlikten konuşulduğunu işittim… Her yaşayan söz dinleyendir…

İkinci nokta da şudur : Kendi sözünü dinlemeyen, buyruk altına girer… Canlılar böyledir…

İşittiğim üçüncü şey de : Buyurmanın söz dinlemeden daha güçlü olduğudur… Buyuran, bütün dizginleyenlerin yükünü taşıdığı ve bu yükün altında kolayca ezilebileceği için değil yalnız…

Her buyurma bir deneme, bir göze alma gibi göründü bana… Canlı buyurduğu zaman, kendini tehlikeye atar…

Evet, kendine buyurduğu zaman dahi, buyurmasını ödemek zorundadır… Kendi yasasının yargıcı ve öç alanı ve kurbanı olmak zorundadır o…

Nasıl oluyor bu diye sordum kendi kendime… Canlıyı söz dinlemeye ve buyurmaya ve buyururken dahi söz dinlemeye kandıran nedir?...

Şimdi sözüme kulak verin, ey en bilge kişiler!.. Hayatın ta bağrına, bağrının ta derinliklerine değin sokulmuş muyum, iyice bir yoklayın bakalım…

Nerde canlı gördüysem, orda güç istemi gördüm… Uşağın isteminde dahi, efendi olma istemini gördüm…

Güçlüyü hizmet etmeye kendi istemi kandırır güçsüzü… Bu istem, daha güçsüzlere efendilik etmek ister de ondan… Vazgeçmek istemeyeceği tek hazdır bu…

Ve küçük, nasıl en küçüğün üstünde keyif sürebilmek, güç yürütebilmek için büyüğe boyun eğerse, en büyük de öyle boyun eğer de, güç uğruna hayatını tehlikeye atar…

En büyüğün boyun eğmesi, korkulu olanı, tehlikeyi göze almaktır… Ölüm için zar atmaktır…

Ve nerde özveri, hizmet ve sevgi bakışları varsa, orda efendi olma istemi de vardır… Güçsüz, dolambaçlı yollardan sokulur kaleye… Güçlünün ta bağrına… Ordan güç çalar…

Ve hayat kendisi, şu sırrı açtı bana… Bak dedi… ‘Ben hep kendini alt etmesi gerekenim…’

Doğru, siz ona doğurma istemi, ya da bir amaca daha yüksek, daha uzak, daha çeşitli bir şeye yönelmiş bir itki dersiniz… Ama bunların hepsi birdir… Bir tek sırdır…

Bunu yadsımaktansa, yok olurum daha iyi… Gerçek, nerde yok olma ve yaprak dökümü varsa, bakın orda hayat kıyar kendine… Güç uğruna!...

Uğraşma ve oluş ve amaç ve amaçlar çatışması olmam gerektiğini… Ah benim istemimin ne olduğunu sezen, bu istemin hangi eğri yollarda yürümesi gerektiğini de sezer!...

Ne yaratırsam yaratayım, yarattığımı ne denli seversem seveyim, çok geçmeden karşı koymam gerekir ona ve sevgime… Böyle ister benim istemim…

Sen dahi, ey gören kişi… Benim istemimin bir yolusun, bir ayak izisin ancak… Evet benim güç istemim senin gerçek isteminin ayaklarıyla dahi yürür!..

Gerçeği ‘var olma istemi’ ile vurmak isteyen, vuramamıştır elbette… Öyle bir istem yoktur da ondan…

Var olmayan isteyemez de ondan… Var olana gelince, daha ne varlığı ile çırpınsın!...

Ancak hayat olan yerde, istem de olur… Hayat istemi değil ama… Bak ne diyorum… Güç istemi!..
Canlı birçok şeyleri hayattan üstün tutar… Ama bu üstün tutmanın kendisinde dile gelen, güç istemidir!..

Hayat bunu öğretmişti bana bir zamanlar… Ben de yüreklerinizin bilmecesini bununla çözüyorum…

Gerçek size diyorum… Geçici olmayan iyi ve kötü yoktur!.. Onlar kendi isteğiyle, hep yeni baştan alt etmelidirler kendilerini…

Siz değerlerinizle, iyi ve kötü üstüne öğretilerinizle güç gösterirsiniz ey değer biçenler… Bu sizin gizli sevginizdir… Gönüllerinizin parıldaması, titremesi ve taşmasıdır…

Ama daha zorlu bir güç ve yeni bir alt etme doğar değerlerinizden… Onunla kırılır, yumurta ve yumurta kabuğu…

Ve iyi ile kötüde yaratıcı olmak isteyen… Gerçek önce yıkıcı olmak, değerleri parçalamak zorundadır…

En büyük kötü, en büyük iyiye vergidir böylece… Fakat o yaratıcı iyidir…

Kötü de olsa, bunu konuşalım ey en bilge kişiler… Susmak daha kötüdür; saklanan ve bütün gerçekler ağılı olurlar…

Bizim gerçeklerimizle parçalanabilen her şey, varsın parçalansın!.. Daha kurulacak nice evler var…


Böyle buyurdu Zerdüşt…


Adaletin Esasları

İmam'ı Gazali


Birinci Esas


Saltanat ve İdarenin Önemi

Ey sultan! Önce, insanları idare etmenin kıymetini biliniz; onun tehlikelerini de öğreniniz. Çünkü liderlik büyük bir nimettir. Eğer onu hakkıyla yerine getirirseniz, kendisinden sonra başka mutluluk düşünülemeyen bir saadete ulaşırsınız. Şayet onun hakkını yerine getirmeyip zulümden geri durmazsanız, kendisinden sonra ancak kafirliğin olabileceği bir bedbahtlığa düşersiniz.

Devlet idaresinin kıymet ve büyüklüğü hakkında peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Sultanın bir günlük adaleti, Allah'a (c.c) karşı yapacağı yetmiş yıllık nafile ibadetinden daha üstündür.

İbnu Abbas'dan (r.a) rivayet edilen başka bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Allah'ın (c.c) gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde, Yüce Allah şu yedi sınıf insanı kendi gölgesinde gölgelendirilir:

1- Emri altındakilere adil davranan lider.

2- Rabbine ibadet ile yetişen genç.

3- Kendi çarşıda iken, kalbi mescitlere bağlı olan adam.

4- Birbirlerini Allah (c.c) için seven iki kişi.

5- Yalnız başınayken Allah'ı (c.c) zikredip ağlayan kimse.

6- Hoşlandığı, güzellik sahibi bir kadının kendisini zina için çağırmasına karşılık: "Hayır yapamam; Ben Allah'tan korkuyorum" diyen adam.

7- Sağ eli ile verdiği sadakayı, sol eli bilmeyecek kadar gizli veren kişi.""

Resûlullah (s.a.v) bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

"İnsanların Yüce Allah'a en sevimlisi ve en yakın olanı, adaletli liderdir. O'nun en çok buğzettiği ve (dergah-ı izzetinden) uzak tuttuğu kişi de, zalim liderdir."


Bir diğer hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

"Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki; Allah, adaletli sultanın amelini halkının ameli derecesine yükseltir. Adaleti müddetince kıldığı her namazın sevabı yetmiş bin rekat namaza denktir."

Durum böyle olduğuna göre; kişi için liderlik nimetinden daha büyük nimet yoktur. Onun ömrünün bir saati, başkasının ömrünün tamamı gibi kıymetlidir. Kim ki, bu nimetin kıymetini bilmez, zulüm ve nefsinin nevası ile meşgul olursa; onun Allah'ın (c.c) düşmanları arasında olmasından korkulur.

İbnu Abbas'ın (r.a) anlattığına göre; Resûlullah (s.a.v) bazı günler Kabe'nin kapısındaki halkayı tutar ve etrafındaki Kureyş topluluğuna şöyle seslenirdi:

"Ey Kureyş büyükleri! Emriniz altındakilere üç şeyle muamele ediniz:

1- Sizden merhamet istedikleri zaman merhamet ediniz,

2- Hüküm verdiğiniz zaman adaletli olunuz,

3- Söylediklerinizi yapınız.

Kim bunları yapmazsa, Allah'ın (c.c) ve meleklerinin laneti onun üzerinedir. Onun, farz ve nafile ibadetleri de makbul olmaz."

Resûlullah (s.a.v): "Allah'ın laneti iki kişi arasında haksız olarak hüküm verenin üzerine olsun" buyurmuşlardır."

Bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur: "Allah (c.c) şu üç kişiye bakmaz:

1- Yalancı ve zalim başkana,
2- Zina eden ihtiyara,
3-Kibirli fakire.

Bir gün Resûlullah Efendimiz (s.a.v) sahabelerine şöyle buyurmuştur:

"Sizden sonra öyle günler gelecek ki doğunun ve batının kapıları önünüze açılacak ve oranın nimetleri sizin elinize kadar ulaşacak; takvaya devam eden ve emaneti koruyanların dışında, oralarda çalışan (vali, memur, işçi vs.) herkes cehenneme girecektir."

"Allah'ın (c.c), kullarının işlerini görmek için başkan yaptığı bir kul; hizmet etmez, onlara nasihatte bulunmaz ve kendilerine şefkatli davranmazsa Allah (c.c) ona cenneti haram kılar. Müslümanların işlerini üstlenen kişi, onları kendi ailesi gibi korumazsa; cehennemdeki yerine hazırlansın.*

'İki kişi benim şefaatimden mahrumdur; zalim başkan ile, dine bidat sokan müslüman.*

"Kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrayacak olanlar, halkın işlerini üstlenen (ve onlara zulüm eden) başkanlardır.

Efendimiz (s.a.v) bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur;

"Allah (c.c) şu beş kişiye gazap eder:

1- Halkının kendisine itaat etmesine rağmen onlara zulmeden insafsız başkan,

2- Kendisine itaat edilmesine rağmen kuvvetli ve zayıfı bir tutmayan adaletsiz başkan,

3- Ailesine, Allah'a (c.c) itaati emretmeyen, din işlerini öğretmeyen, nereden karınlarını doyurduğunu önemsemeyen aile reisi,

4- Çalıştırdığı işçinin ücretini ödemeyen işveren.

5- Hanımının mehrini ödemeyen koca."


Hikâye:

Ömer b. Hattab (r.a) bir cenazeye katılmıştı. Tanınmayan bir adam da cenazede bulunuyordu. Cenaze namazı kılınıp ölü defnedildiği zaman, bu adam elini kabrin üzerine koydu ve şöyle dedi:

"Ey Allahım! Eğer sen bu adama azap edersen, bu senin hakkındır; çünkü sana isyan etti. Eğer merhamet edersen o senin affına muhtaçtır."

Daha sonra ölüye hitaben:

"Ey ölü! Eğer başkan, bakan ve yardımcısı, yazıcı, nazır, vergi toplayıcısı değil isen sana müjdeler olsun!"

Bunları söyledikten sonra gözlerden kayboldu. Hz. Ömer (r.a) onu çağırttı fakat, adam bulunamadı. Hz. Ömer (r.a): "Bu gelen Hızır'dı (a.s) bize uyarı için gelmişti." dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v):"Görevinin hakkını yerine getirmeyen amirlere, başkanlara ve yardımcılarına yazıklar olsun. Onlar kıyamet günü saçlarının perçeminden tavana asılırlar, daha sonra cehenneme sürülürler. Bu azabı görünce: 'Keşke hiç başkanlık yapmasaydık' derler’ demiştir.

"Öşür (Topraktan elde edilen mahsulün belirli bir kısmının zekat olarak verilmesi) işlerine memur edilen kişi, kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilir; görevinde dürüst ve adil davranmış ise elleri çözülür, yoksa daha sıkı bağlanır ve hesaba çekilir.

Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: "Yerdeki hâkim, gökteki hâkimle (Yüce Allah ile) karşılaştığında vay hâline! Yalnız; halkına adil davranan, hak ile hükmeden, nefsine uymayan, akrabalarına meyletmeyen, korkudan veya (dünya servetine olan) aç gözlülüğünden dolayı hüküm değiştirmeyen, Allah'ın (c.c) kitabını ayna kabul edip, gözünü ondan ayırmayan ve onda olan ile amel eden hâkim bunun dışındadır."

Liderlerin Yüce Allah'ın huzurundaki durumu hakkında Resûlullah Efendimiz {s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Başkanlar kıyamet günü Allah'ın (c.c) huzuruna getirilir. Allah (c.c):

- Sizler benim yeryüzünde yarattıklarımın çobanları, mülkümün emanetçileri idiniz, buyurur ve sultanlardan birisine:

- Niçin kullarıma emrettiğim cezadan daha fazla ceza verdin? diye sorar; sultan:

- Ey Rabbim! Onlar sana âsi oldular, der. Cenab-ı Hakk:

- Senin kızgınlığının benimkinden daha fazla olması gerekmezi der. Daha sonra bir diğerine:

- Niçin kullarıma benim emrettiğim cezadan daha azını uyguladın? diye sorar; o:

- Ey Rabbim onlara merhamet ettim, diye karşılık verir. Cenab-ı Hakk:

- Sen nasıl benden daha merhametli olabilirsin? der ve meleklerine:

- Benim hükmümü fazlalaştıran ve noksanlaştıran bu kimseleri alın cehennemin derinliklerine atın, buyurur.

Sahabelerden Huzeyfe b. Yeman (r.a) der ki: "Salih olsun, olmasın, idarecilerden hiçbirine övgülerde bulunmam. Çünkü ben Resûlullah'ı (s.a.v) şöyle derken işittim:

'Kıyamet günü adil ve zalim liderler getirilir; Sırat köprüsünün üzerinde durdurulur. Hüküm vermede zulüm edenleri, rüşvet alanları, hasımlardan birisinin ifâdesine kulak verip diğerini dinlemeyenleri sallandırıp düşürmesi için Sırat'a emredilir. Bu emri alan Sırat da onları düşürür. Bunlar, cehennemin dibine varıncaya kadar yetmiş sene aşağıya düşerler.™

Şöyle anlatılır: Davud (a.s) geceleri kimsenin kendisini tanıyamayacağı bir kıyafetle dışarı çıkar; karşılaştığı insanlardan Davud'un durumunu sorardı. Bir gece Cebrail (a.s) insan şekline bürünerek ona yaklaştı, Davud (a.s):

- Davud hakkında ne düşünüyorsun? diye sordu. Cebrail (a.s):

- Davud güzel bir kuldur fakat, kendi çalışmasından ve elinin emeğinden yemeyip devlet hazinesinden yiyor" dedi. Davud (a.s) ağlayarak geri döndü ve Rabbine şöyle yalvardı:

- Ey Rabbim! Bana, kendi el emeğimle karnımı doyuracağım bir şey öğret. Bunun üzerine Allah (c.c) ona zırh yapma sanatını öğretti.
Hz. Ömer (r.a), geceleri bekçilerle beraber dolaşırdı ve şöyle derdi: "Su kenarının yanında unutulan zayıf, çelimsiz bir keçinin hesabının benden sorulacağından korkarım."

Ey sultan, iyi bak! Hz. Ömer (r.a) nasıl adil ve ihtiyatlı davranıyor? Hiç kimsenin takvada kendisine yetişemeyeceği bu insan nasıl düşünüyor? Nasıl kıyamet gününden korkuyor? Siz ise halktan ve emriniz altındaki amirlerden gafil bir haldesiniz.

Abdullah b. Ömer (r.a) ve ailesinden bir gurup insan şöyle demişdir:

"Bizler, Hz. Ömer'i (r.a) rüyada görebilmek için hep Allah'a (c.c) dua ederdik. Ben onu ancak on iki sene sonra görebildim. Gördüğümde sanki gusül almış ve örtüye bürünmüş gibiydi. Ben:

"Ey Ömer! Rabbin yaptığın iyiliklere mükafat verdi mi?" diye sordum. O da bana:

"Abdullah! Sizden ayrılalı kaç sene oldu?" diye sordu. Ben de:

"On iki sene" dedim. Bana şöyle dedi:

"Sizden ayrıldığım günden beri hesap vermekteyim. Korkuyorum ki helak olacağım. Ancak, Allah'ın (c.c) bağışlayıcı, merhametli, cömert ve ikram sahibi olduğuna inanıyorum."

İşte bu, Hz. Ömer'in (r.a) hâlidir. Onun dünyada başkanlıktan geriye bıraktığı kamçısından başka bir şeyi de yoktu.

Hikâye:

Rum Meliki Kayser ( Kayser: Roma, Germen ve Bizans imparatorlarına verilen bir isim ve lakaptır. Hz. Ömer (r.a) devrinde islam toprakları Bizans sınırlarına kadar genişlemişti. Bugünkü Anadolu olarak bilinen toprakların batı kısımları Rum diyarı olarak biliniyordu.), Hz Ömer'in (r.a) hâlini görmesi ve onun yaptıklarını araştırması için bir elçi gönderdi. Elçi Medine'ye girince halka: "Padişahınız nerededir?" diye sordu. Halk: "Bizim padişahımız yoktur, emirimiz vardır; fakat şimdi Medine'nin dışındadır" dedi. Elçi Hz. Ömer'i aramaya çıktı; onu, güneşin altında, sıcak kumların üzerinde, kamçısını yastık yaparak başının altına koymuş, başından akan terler, kumları ıslatır bir halde buldu. Onu bu halde görür görmez kalbine bir titreme girdi ve kendi kendine:

"Yeryüzündeki bütün padişahların kendisinden korktuğu birisi nasıl böyle tek başına olabilir? Ey Ömer! Sen adilsin, onun için bütün korkulardan eminsin. Bu sebeple rahat rahat uyuyabiliyorsun. Bizim padişahlarımız ise zulüm ediyorlar. Onlar devamlı korku içerisindedirler. Ben şehadet ederim ki. sizin dininiz haktır. Şayet elçi olarak gönderilmeseydim, elbette müslüman olurdum.
Fakat ileride geri döneceğim ve müslüman olacağım" dedi.

Ey sultan! Liderliğin tehlikesi büyük, fitneleri ise çoktur. Bu hususta açıklama uzundur. Unutma! Lider kişinin dünya ve ahiretteki emniyeti, gerçek din alimleriyle beraber hareket etmesine bağlıdır.


İkinci Esas - Alimlerle Birlikte Hareket Etmek

Üçüncü Esas - İdarecinin Adaleti

Dördüncü Esas - İdarecinin Öfkelenmemesi

Beşinci Esas - İdarecinin Merhameti

Altıncı Esas - Halkın İhtiyaçlarıyla İlgilenmek

Yedinci Esas - İsraftan Sakınmak

Sekizinci Esas - Şefkat ve Lütufla Davranmak

Dokuzuncu Esas - Övgülere Aldanmamak

Onuncu Esas - Allah Rızası İçin İş Yapmak



Kaynak: İmam'ı Gazali - Yöneticilere Altın Öğütler (Et-Tıbru'l-Mesbûk Fî Nasîhati'l-Mülûk)

İkinci Esas - Alimlerle Birlikte Hareket Etmek

Adaletli ve insaflı olmanın ikinci yolu, başkanın devamlı alimlerin görüşlerine başvurması, onların nasihatlerini dinlemeye iştiyaklı olması ve dünyaya aldanmış kötü alimlerden sakınmasıdır. Çünkü bu kötü alimler, liderlere övgü yağdırıp onları boş övgü ve vaatlerle aldatırlar. Liderlerin ellerinde bulunan dünya malına kavuşmak için, onları kendilerinden memnun etmek isterler. Bunu elde edebilmek için de hile ve aldatmalara başvururlar.

Gerçek alim o dur ki, başkanın elinde olan maddî imkanlara göz dikmez, vaaz ve uyarmalarında nasihat ve insafı elden bırakmaz.

Hikâye:

Şakîk'i-Belhî, bir gün Hârûn Reşîd'i (Harun Reşîd: Ebu Ça'fer Hârûn er-Reşîd b. Muhammed el-Mehdi Bil-lah b. Abdullah el-Mansur (ö: 193/809. Tus). Abbasî devletinin dördüncü hükümdarı olan Muhammed el-Mehdî'nin oğludur. Babasının vefatından sonra halifeliği devralmıştır. Abbasî halifelerinin içinde en çok kendisinden bahsettiren Reşîd, adaleti ve sağlam devlet politikası ile Bizans'a karşı bir çok başarılar göstermiş, ilim ve kültür onun zamanında ilerlemiştir, İlk defa Reşîd döneminde Türklerin Abbasî saraylarında muhafızlık ve devlet memurluğu gibi işlerde görev aldıkları göz önünde bulundurulursa, Türk-Abbasî ilişkilerinin onun zamanında faal hâle geldiği ortaya çıkmış olur.) ziyarete gitti. Hârûn Reşîd ona: "Sen zahid Olan Şakîk değil misin?" diye sordu. Şakîk-i Belhî: "Ben Şakîk'im ama zahid değilim" dedi. Harun Reşîd:

"Bana tavsiyelerde bulun" deyince; Şakîk-i Belhî:

"Allah seni Müslümanların başına halife yaparak Ebu Bekr-i Sıddık'ın (r.a) makamına oturtmuştur. Bunun için senden, onun doğruluğu gibi doğruluk ister. Sana Ömer Faruk'un (r.a) makamını vermiştir; senden, onun gibi hak ile bâtıl arasını ayırmanı ister. Sana Hz. Osman Zinnureyn'in (r.a) makamını vermiştir; senden, onda olduğu gibi haya ve cömertlik bekler. Sana Hz. Ali'nin (r.a) konumunu vermiştir; senden, onda olduğu gibi ilim ve adalet bekler."

Hârûn Reşîd biraz daha tavsiyede bulunmasını istedi; Şakîk şunları söyledi:

"Bil ki! Allah'ın (c.c) Cehennem diye bilinen bir yurdu vardır. Seni oraya kapıcı yapmış ve sana üç şey vermiştir.

1- Beytülmal (Devlet hazinesi),
2- Kırbaç,
3- Kılıç.


Sana bu üç şeyle insanların cehenneme girmelerine engel olman için emretmiştir. Muhtaç birisi geldiği zaman onun ihtiyacını hazineden gider. Allah'ın emrine muhalefet edeni kırbacınla edeblendir. Biri haksız yere başkasını öldürürse, velisinin izni ile sen de onu kılıçla öldür. Allah'ın (c.c) emrettiklerini yapmazsan, Cehennem'e gidenlerin öncüsü sen olursun." Harun:

"Biraz daha tavsiyede bulun" dedi; Şakîk, şöyle devam etti:

"Sizin durumunuz, kaynaktan akan pınara, alimler ise suculara benzer. Suyun kaynağı temiz olursa, sucuların pisliği ona zarar vermez. Suyun kaynağı pis olursa sucuların temizliği de ona fayda vermez."

Hikâye:

Hârûn Reşîd ile veziri, Fudayl b. İyâd'ın ziyaretine gittiler. Kapıya vardıklarında onun; "Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar, kendilerini iman edip yararlı işler görenler gibi mi yapacağımızı, hayat ve ölümlerini bir tutacağımızı mı sandılar? Ne fena hüküm veriyorlar?" ayetini okuduğunu işittiler. Hârûn:

"Biz öğüt almaya gelmiştik, öğüt olarak bu yeter; hadi şimdi kapıyı çal" diye vezirine emretti. Abbas ( Abbas, Harun Reşîd'in vezirinin ismidir.) kapıyı çaldı ve:

"Müminlerin Emiri geldi, kapıyı aç!" dedi. Fudayl:

"Müminlerin Emîri burada ne yapacakmış?" diye seslendi; Abbas:

"Emre uy ve kapıyı aç" diye tekrar seslendi. Vakit gece idi, lamba da yanmaktaydı. Fudayl lambayı söndürdü ve kapıyı açtı. Halife Reşîd içeri girdi, Fudayl ile musafaha yapmak için elini sağa sola gezdirmeye başladı. Nihayet eli ona değince Fudayl: "Eğer azaptan kurtulmazsa yazıklar olsun nimet içindeki bu ele!" dedi. Sonra devamla:

"Ey Müminlerin Emîri! Kıyamet gününde Allah'a (c.c) vereceğin cevaplar için hazırlan! Çünkü O, sizi her müslümanla beraber aynı seviyede tutup hesap soracak ve sizden ona karşı insaflı olmanızı isteyecek."

Halife Hârûn bunları duyunca çokça ağlamaya başladı ve onu kucaklayıp bağrına bastı. Abbas: "Yeter ey Fudayl! Halifeyi ağlamaktan mahvettin! Fudayl, vezire:

"Ey Hâmân!(Hâmân adı, Kur'ân-ı Kerim'de altı ayette geçmekte ve Firavun'la beraber zikredilmektedir. Allah (c.c) Hz. Musa'yı, zamanın deccalları olan; Firavun, Karun, ve Hâmân'a göndermiştir. Hâmân'ın kimliği ve görevleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kur'an-ı Kerim'in ilgili bölümlerinde Hz. Musa'nın, Firavun, Hâmân ve Kârûn üçlüsüne gönderildiğinden bahsedildiği için Hâmân'ın, Firavunun ya baş veziri, ya da devlet ricallerinden önemli birisi olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle Harun Reşîd, kendisi ile veziri arasında böyle bir benzetme yapmıştır.) Sen ve arkadaşların onu helak ettiniz, bir de bana: "Dur!" diyorsun; asıl sen onu öldürdün" dedi. Halife Reşîd, Abbas'a:

"Fudayl, seni Hâmân, beni de Firavun yaptı" dedi.

Daha sonra halife Reşîd, Fudayl'ın önüne bin dinar koydu ve:

"Bu annemin helal olan sadakası ve mirasıdır" dedi. Fudayl:

"Ben senden, içinde bulunduğun nimetlerden el çekmeni ve Allah'a (c.c) dönmeni istiyorum, sen ise onları bana veriyorsun" dedi, onu kabul etmedi ve halifenin yanından çıkıp gitti.

Nükte:

Ömer b. Abdulaziz (Ömer b. Abdülazîz (d. 60/679-Ö. 101/720): Emevî devletinin Mervân kolundan gelen beşinci halifesidir. Annesi, Ömer b. Hattâb'ın soyundandır. Halifeliğe istemeyerek de olsa geçen, Emevî halifeleri arasında zühd, takva ve dindarlığı ile bilinen Ömer b. Abdülazîz, halifeliği müddetince Hulefâ-i Râşidîn devrini tekrar canlandırmaya çalışmıştır. Adaleti ve insafı ile ikinci Ömer olarak bilinen Ömer b. Abdülazîz, hızla büyüyen topraklarıyla Anadolu'ya yayılan Türklerin, müslüman olmasında etkin rol oynamıştır. Onun Halifeliği ile bütün Berberi kabileleri islam'ı kabul etmişlerdir.), Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'ye: "Bana adaleti tarif et" deyince; o şunları söylemiştir:

"Sizden yaşça büyük olanların çocuğu, yaşça küçük olanların babası, denginiz olanların ise kardeşi olunuz. Her suçluya suçu miktarınca ceza veriniz. Sakın bir suçu yokken, şahsî kininiz ile hiçbir müslümana tek bir kamçı olsun vurmayınız; çünkü bu sizi ateşe götürür."

Nükte:

Zahidlerden birisi bir gün zamanın halifesinin huzuruna geldi. Halife, ona: "Bana öğüt ver!" dedi. O da: "Ey müminlerin emiri! Ben Çin'e gittim; Çin devlet başkanı sağır olmuş, artık duyamıyordu. Onun ağlayarak şöyle dediğini duydum: "Duyamadığım için ağlamıyorum; ancak kapımda bekleşip de yardım bekleyen mazlumları işitemediğim için ağlıyorum. Fakat şükürler olsun ki, gözlerim sağlam." Sonra birisini görevlendirip şöyle ilan ettirdi: "Kim zulme uğramış ise kırmızı elbise giysin."

Bu başkan, her gün filine biner ve kırmızı elbiseli kimi gördüyse yardımcıları vasıtasıyla onu dinler, şikayetini giderirdi.

Ey müminlerin başkanı! Kâfir olmasına rağmen Çin devlet başkanının Allah'ın (c.c) kullarına karşı gösterdiği şefkate bakınız. Siz ise Ehl-i Beyt'ten gelen bir müminsiniz. Bunun için halkınıza karşı şefkatinizin nasıl olması gerektiğini iyice düşününüz."

Hikâye:

Ebu Kilâbe, Ömer b. Abdülaziz'in meclisinde bulunmuştu. Halife Ömer, kendisinden öğüt istedi, o da şöyle dedi:

"Hazreti Adem (a.s) zamanından bu zamana kadar sizden başka hiçbir halife kalmamıştır. Siz, ölecek ilk halife de değilsiniz." Halife:

"Biraz daha öğüt ver!" dedi; o şöyle devam etti:

"Şayet Allah (c.c) sizinle beraberse, daha kimden korkuyorsunuz? Eğer O sizinle beraber değilse, kime sığınacaksınız?" Ömer b.Abdülaziz:

"Bu kadar öğüt bana yeter" dedi.

Hikmet:

Bir gün Halife Süleyman b. Abdülmelik (Süleyman b. Abdülmelik (ö. Miladi, 717, Merci Dabık): Emevî hanedanının Mervân kolundan gelen dördüncü halifesidir. Zamanında istanbul kuşatılmış ama başarılı olunamamıştır. Kuşatma dönüşünde vefat etmiştir.) tefekküre dalarak kendi kendine: "Dünyada bolca nimetlere kavuştum; ahirette hâlim nasıl olur acaba!" diye düşündü. Daha sonra zamanın alimi ve zahidi olan Ebu Hâzım'ın yanına gitti. Ona:

"Bana yemeğinden bir şey getir de iftar edeyim" dedi. O da ateşte kuruttuğu birkaç çürük hurmayı önüne koyarak:

"Bu benim iftarımdır" dedi. Halife Süleyman bunu görünce ağlamaya başladı. Bu, onda büyük bir tesir bıraktı. Üç gün hiç bozmadan oruç tuttu. Üçüncü gece çürümüş hurmalarla iftar etti. Denilir ki: "O, bu gecede ailesine yaklaştı, niyetinin samimiliği ve orucunu bu yemekle açtığından dolayı ondan Abdülaziz, ondan da Ömer bin Abdülaziz dünyaya geldi."


Yöneticiyi aldatan kimse, onun zulmüne ortaktır.

Ömer bin Abdülaziz, ihsan, zühd, insaf ve adalet bakımından zamanın en önde geleniydi; yolu, Ömer bin Hattab'ın (r.a) yoluydu.

Nükte:

Ömer bin Abdülaziz'e: Tövbe etmenizin sebebi nedir? diye sorulunca; şöyle demiştir: "Bir gün hizmetçimi dövüyordum, bana: "Sabahı kıyamet olacak geceyi unutma!" dedi. Bu söz kalbime işledi, ben de samimi olarak tövbe ettim."

Nükte: 

Büyük zatlardan birisi Halife Reşîd'i Arafat dağında, ayakları çıplak, yorgun, sıcak taşlar üzerinde dururken gördü. Halife ellerini kaldırmış şöyle diyordu:

"Ey Rabbim! Sen sensin ben ise âdeti her gün sana isyan olan Reşîd'im. Senin âdetin ise her gün bana merhametle muamele etmendir. Günahlarımı bağışla, bana acı!" Bunu duyan o büyük zat:

"Yeryüzünün sultanının, göklerin sultanı huzurundaki şu yalvarışına bakın! dedi.

Ömer bin Abdülaziz, Ebu Hâzım'dan bir öğüt isteyince; o şöyle demiştir:

"Uyuduğun zaman ölümü başının altına koy. Hangi işi yaparken ölmek hoşuna gederse onu yapmaya koyul! İçinde iken ölümün sana gelmesini istemediğin şeyleri terk et. Şunu bil ki, çok kez, ölüm sana yapmak istediklerinden daha yakındır; onlara ulaşamadan ölürsün."

Bir devlet başkanı, bu hikayeleri devamlı göz önünde tutmalı, kendisine birisi öğüt verince onun öğütlerini dinlemeli, bir alim gördüğünde ondan nasihat istemelidir. Âlimlerin de bu tür öğütlerle onlara nasihat etmesi, fakat onları boş vaad ve övgülerle aldatmaması ve hak sözü onlardan esirgememesi gerekir. Yöneticiyi aldatan kimse, onun zulmüne ortaktır. Yüce Allah en iyisini bilir.

Üçüncü Esas - İdarecinin Adaleti

Ey sultan! Sen, sadece kendi elini zulümden çekmekle yetinme! Kendini zulümden uzak tuttuğun gibi; hizmetçilerini, yakınlarını, görevlilerini ve kapınızı bekleyenleri de terbiye edip güzelleştirmen gerekir. Onların zulmüne razı olma, çünkü sen, kendi zulmünden sorgulanacağın gibi; onların işlediği zulümlerden de hesaba çekileceksin.

Nükte:

Hz. Ömer, valisi olan Ebu Mûsâ el-Eşari'ye şöyle bir mektup göndermiştir:

"En mutlu liderlik, halkına iyilikle; en kötü liderlik ise halkına zulüm ile davrandığında olur. Gevşek ve laubali davranışlardan sakın; çünkü görevli memurların sana uyarlar. Senin durumun, yeşil bir otlak görüp ondan çokça yiyen, hatta onunla iyice beslenen, fakat bunun, kendisinin helakine sebep olacağını bilmeyen bir hayvanın durumuna benzer. Zira hayvan iyi beslendiğinde kesilir ve eti yenilir."

Tevrat'ta şöyle yazılıdır: "Sultan, memurlarının yapmış olduğu zulmü bildiği halde susarsa, bu zulüm sonuçta ondan bilinir; kendisinden hesap sorulur ve cezalandırılır."

Bir idareci şunu bilmeli: Başkasının dünyası için, dinini ve ahiretini satan kimseden daha fazla aldanan yoktur. İnsanların çoğu, şehvetlerine hizmet ederler. Gerçekten insanlar, şehvetlerine ve nefislerinin kötü arzularına ulaşmak için gizli yoldan bir çok hilelere başvururlar. Devlet işlerinde görevli memurlar da böyledir. Onlar bir takım dünyevî nazlarına ulaşmak için, vali ve idareciyi aldatırlar, zulüm ve haksızlık olan işleri ona güzel gösterirler, böylece hedeflerine ulaşmak için onları ateşe atarlar. Elde edeceği birkaç kuruş için seni ve kendisini ateşe atan kimseden daha kötü hangi düşman olabilir?

Özetle, halkına karşı adaleti korumak isteyen bir idarecinin, hizmetçilerini ve görev yapan memurlarını adalet üzere tutması, amirlerinin hallerini gözetmesi, ailesinin, çocuklarının ve evinin durumunu görüp gözettiği gibi; onların da geçimlerini görüp gözetmesi gerekir.

Bunu tam olarak sağlamak için idarecinin önce kendi içinde adaleti koruması gerekir. Bu da, şehvetini ve kızgınlığını aklına ve dinine hâkim etmemesi, aklını ve dinini şehvet ve gazabın esiri yapmaması, hatta bunları aklın ve dinin emrine bağlamasıyla mümkün olur.

Şunu bilmek gerekir ki akıl, meleklerin cevherinden yani nurdan yaratılmış olup Yüce Allah'ın (c.c) (hükümlerini yerine getirmekle görevli) bir askeridir. Şehvet ve gazap ise şeytanın (dediklerini yapmaya hazır bir) askeridir. Allah'ın (c.c) ve meleklerin askerini şeytana yenik düşüren kimse, nasıl başkaları hakkında adil olabilir?

Adalet güneşinin, ortaya çıkacağı ilk yer idarecinin kalbidir. Daha sonra bu güneşin ışığı onun ailesi ve özel çevresi içinde yayılır, sonra bu güneşin ışıkları bütün halka ulaşır. Bu ışığı güneşten başka bir yerde arayan kimse, imkansız bir şeyin peşine düşmüş ve ulaşılmayacak bir şeye heves etmiş olur.

Ey sultan! Şunu bil ki, adil olman aklının kemalini gösterir. Aklın kemali; her şeyi asıl haliyle olduğu gibi görmen, işin içindeki gizli hakikati bilmen ve onun dış görüntüsü ile aldanmamandır.

Sen dünya hırsı ile insanlara zulmediyorsan, önce durup, dünyadaki maksadının ne olduğuna bir bakman gerekir.

Eğer dünyadaki gayen güzel yemekler yemekse, bil ki bu, insan suretinde ortaya çıkan hayvanî bir arzudur. Çünkü yemeye aşırı düşkünlük hayvanların tabiatıdır.

Eğer idaredeki amacın başına süslü taçlar takmak ise, bu durumda sen, kadın tabiatlı birisin demektir. Çünkü süslenmek ve güzel elbiseler içinde zevk almak kadınların işidir.

Eğer amacın, düşmanlarına olan öfkeni tatmin etmek ise, bu durumda sen, insan şekline bürünmüş bir aslan veya yırtıcı bir hayvan olursun. Çünkü kalpte öfke ve kızgınlık bulundurmak, yırtıcı hayvanların tabiatıdır.

Eğer amacın, insanların sana hizmet etmesini istemekse, bu durumda sen, akıllı görüntüsünde bir cahil sayılırsın. Çünkü akıllı olsaydın, sana hizmet edenlerin bunu ancak karınlarını doyurmak, keyiflerini yerine getirmek ve arzularına ulaşmak için yaptıklarını anlardın. Onların hizmet ve hürmetleri sana değil, aslında kendilerinedir.

Bunun ispatı şudur: Eğer onlar, idarenin senden alınıp başkasına verildiği işitseler, hepsi senden yüz çevirip ona giderler; para nerede ve kimdeyse ona hizmet eder, hürmet gösterirler. Gerçekte bu, bir hizmet değildir, ancak gülünç bir olaydır.

Akıllı kişi, her şeyin içine ve hakikatine bakar, dışı ile aldanmaz. Bu işlerin hakikati, söylediğimiz ve açıkladığımız gibidir.

Bunlara yakinen inanmayan kimse, akıllı değildir. Akıllı olmayan kimse, adaletli olamaz.

Adaletli olmayan kimsenin varacağı yer cehennemdir.

Bu sebepten, saadetin ve huzurun kaynağı akıllı olmaktır.

Dördüncü Esas - İdarecinin Öfkelenmemesi

Sultan ve idareciler çoğunlukla kibirli olurlar. Kibirlerinden dolayı kendilerinde hemen bir kızgınlık oluşur; bu onları karşı taraftan intikam almaya sevk eder. Halbuki kızmak, akıl için bir tehlikedir; o, aklın düşmanı ve afetidir. Biz bunu İhya'da, Rub'ul-Muhlikât kısmının Gazap Kitabı'nda genişçe anlattık.

İdarecinin gazabı kabardığında, işlerinde af tarafını tercih etmeli, kendisini iyilikve affa alıştırmalıdır. Bu ahlak sende bir âdet hâlini alırsa sen, peygamberlere ve velilere benzemiş olursun. Kızgınlığını hemen yerine getirmeyi bir huy edindiğinde ise, yırtıcı hayvanlara ve canavarlara benzemiş olursun.

Hikâye:

Abbasî halifesi Mansur,(Ebu Ca'fer el-Mansûr: Abbasî hanedanının ikinci halifesidir. Ebu'l Ab-bas es-Seffah'ın ölümü üzerine halife oldu (Miladi: 754). Mal-mülk devlet anlayışına sahip Emevî devletinin yıkılmasından sonra din-devlet anlayışıyla hareket eden Abbasî halifelerinin öncülerinden oldu. Miladi 775 yılında Hac için gittiği Mekke yakınlarında vefat etmiştir.) birisinin öldürülmesini emrettiği sırada yanında Mübarek b. Fazl da bulunuyordu. Mübarek:

"Ey Emir! Onu öldürmeden önce ondan bir şeyler dinle! Belki sana yararı dokunur" dedi. Adam, Hasan-ı Basri'nin naklettiği bir hadiste, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu söyledi:

"Kıyamet gününde bütün insanlar bir meydanda toplanınca bir melek şöyle seslenir:

'Allah'ın (c.c) yanında bir hakkı ve iyiliği bulunan varsa gelsin alsın'. Ancak hiç kimse ayağa kalkmaz; sadece birisine hatasından dolayı öfkelenip intikam almaya gücü yettiği halde, onu bağışlayan kimse ayağa kalkar.

Bunu işiten halife: "Onu serbest bırakın; ben de onu affettim" dedi.

Liderlerin öfkelenmesi, genelde isimlerinin kötü anılmasından ve kendilerine dil uzatılmasından ileri gelir. Onlar bunu yapanın kanını akıtmanın peşine düşerler.

Hz. İsa (a.s), Hz. Yahya'ya (a.s): "Birisi senin hakkında konuşur da doğruları söylerse, Allah'a şükret. Eğer senin hakkında yalan konuşursa, daha fazla şükret; çünkü onun iyilikleri sana yazılacaktır" demiştir.

Resûlullah'ın (s.a.v) yanında bir adamın çok güçlü ve cesaretli olduğundan bahsedildi. Hz. Peygamber (s.a.v): "Bu nasıl oluyor?" diye sordu. Ashab: "O, herkesten kuvvetli ve güreştiği herkesi yenen birisidir" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v):

"Asıl güçlü ve cesaretli kişi, güreşte rakibini yenen değil; (kızdığında veya bir günah karşısında) nefsini yenebilendir buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

"Üç şey vardır ki, onlar kimde bulunursa onun imanı olgunlaşmış demektir: Kızgınlık anında öfkesini yenmek, hoşnutluk hâlinde ve kızgınlık hâlinde adaletli olmak, gücü yettiği hâlde affetmek.

Hz. Ömer (r.a): "Kızgınlık anında davranışını tecrübe etmediğin kişinin ahlakına güvenme!" demiştir.

Hikâye: 

Hz. Hüseyin (r.a) bir adamın kendisi hakkında hoşlanmadığı şeyler konuştuğunu öğrendi. Bunun üzerine içi taze hurmalarla dolu bir tepsi hazırlayıp, bizzat kendisi adama getirdi. Adam kapıyı açınca Hz. Hüseyin'i (r.a) elinde hurma tepsisiyle görünce, hayret edip: "Ey peygamber torunu! Bu nedir?" diye sordu. Hz. Hüseyin de (r.a):

"Bunu al! Çünkü senin, hakkımda kötü konuşarak iyiliklerini bana hediye ettiğini öğrendim; ben de ona karşılık sana bunları getirdim!" dedi.

Hikâye:

Hz. Hüseyin'in oğlu Ali Zeynülabidîn (rah) bir gün mescide giderken sebepsiz yere birisi ona kötü ve küçültücü sözler söyledi. Yanında hizmetini gören gençler adamı dövmek ve canını yakmak için harekete geçtiler, fakat Zeynülabidîn onlara engel oldu. Daha sonra adama yönelip:

"Ey falanca! Senin benim hakkımda bilmediğin kötü hallerim, bildiklerinden ve şimdi dile getirdiklerinden daha fazladır. Eğer bunları anlatmaya senin bir ihtiyacın varsa, diğerlerini de sana söylerim!" dedi. Adam yaptığından utandı ve üzüldü. Zeynülabidîn üzerindeki gömleği çıkardı adama verdi. Ayrıca bin dirhem de sadaka verilmesini emretti. Adam arkasını dönüp giderken şöyle söylüyordu:

"Ben şehadet ederim ki bu genç, Hz. Resûlullah'ın (s.a.v.) torunudur."

Yine bir defasında Zeynülabidîn (rah), hizmetçisini çağırdı, fakat hizmetçi gelmedi; iki defa daha seslendi ama yine cevap vermedi. Zeynülabidîn:

"Çağırdığımı duymadın mı?" deyince; hizmetçisi: "Evet duydum" dedi. Zeynülabidîn:

"O zaman niçin cevap vermedin?" diye sorunca, hizmetçi:

"Sizden bana bir zarar gelmeyeceğinden eminim; sizin ne kadar temiz ve güzel bir ahlaka sahip olduğunuzu da biliyorum, onun için tembellik yaptım!" deyince, Zeynülabidîn:

"Elhamdülillah! Hizmetçim benden emindir" diyerek Allah'a şükretti.

Yine rivayet edildiğine göre; bir gün Zeynülabidîn'in (rah) hizmetçisi, bilerek bir koyunun ayağını kırdı. Ona neden bunu yaptığını sorduğunda, hizmetçi:

"Seni kızdırmak için yaptım" dedi; Zeynülabidîn de:

"Ben de sana bu işi öğreten İblis'i kızdıracağım; git, Allah rızası için seni azat ettim, hürsün, özgürsün" dedi.

Rivayet edilir ki, adamın birisi Zeynülabidîn'e (rah) kötü söz söyledi; Hazret adama dönüp:

"Ey falanca! Benimle cehennem arasında bir geçit vardır; eğer ben o geçidi geçersem, senin söylediklerinin benim için hiçbir önemi yok! Eğer o geçidi geçemeyip cehenneme düşersem, senin söylediğinden daha kötü bir haldeyim demektir" dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

'Kişi, yumuşak huyluluğu ve kusurları affetmesiyle; çokça oruç tutan ve namaz kılanların derecesine ulaşır. Ailesine karşı baskı ile davrananlar ise zalimler listesine yazılır.

Rivayet edildiğine göre; bir gün iblis, Hz. Musa'yı (a.s) gördü ve ona şöyle dedi: "Ey Mûsâ! Sana üç şey öğreteyim, buna karşılık benim için Allah'tan (c.c)

bir ihtiyacımın giderilmesini iste. Hz. Musa: "Nedir o üç şey?" diye sordu; İblis şöyle dedi: "Ey Mûsâ, öfkelenmekten sakın; çünkü öfkelenen kimsenin aklı hafif olur; ben onunla çocukların topla oynadıkları gibi oynarım. Cimrilikten sakın; çünkü ben cimrinin dünyasını ve ahiretini bozarım. Yabancı kadınlarla bir arada olmaktan sakın; çünkü insanları içine düşürdüğüm şirkin ve günahın çoğunu kadınları kullanarak yaptırırım."

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Kim gücü yettiği hâlde öfkesini yenerse, Allah (c.c), onun kalbine iman doldurur. Kim ki, kibirden sakınarak uzun elbise giymezse, Allah (c.c) ona şeref elbisesi giydirir.™

Diğer hadislerinde Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın gazabını unutup da haksız yere öfkelenen kimseye yazıklar olsun. *
Bir adam Resûlullah'ın (s.a.v) yanına gelerek:

- Bana öyle bir amel öğret ki, onu yaparak cennete gireyim, dedi. Peygamber (s.a.v):

- Kızma! buyurdu. Adam tekrar:

- Daha ne yapmam gerekir?, diye sordu; Efendimiz (s.a.v):

- İkindi namazından önce yetmiş defa 'Estağfirullah' de ki, senin yetmiş yıllık günahına kefaret olsun, buyurdu; adam:

- Benim yetmiş yıllık günahım yok ki! dedi. Resûlullah (s.a.v):

-Annenin günahları affedilir, buyurdu, Adam:

- Annemin de yoksa, deyince, Efendimiz (s.a.v):

- Babanın günahları affedilir, buyurdu. Adam:

- Babamın da yoksa, deyince, Efendimiz (s.a.v):

- Kardeşinin günahları affedilir, buyurdu, o zaman adam:

- Peki, tamam, dedi.

Resûlullah (s.a.v), savaştan elde edilen ganimetleri taksim ederken adamın biri: "Bu ne biçim taksimat böyle, bunda adalet yok!" diye söylenmeye başladı. Hz. Peygamber (s.a.v), bu sözleri işitince kızdı, yüzü kıpkırmızı oldu; buna karşılık sadece şunları söyledi:

"Kardeşim Musa'ya (a.s) Allah rahmet etsin! Ona da eziyet edildi fakat, o hep sabretti.'

Anlatmış olduğumuz bu haber ve hikayeler, nasihat olarak bir idareciye yeter. Kalbinde iman nuru yerleşmişse, bunlar ona tesir eder. Eğer tesir etmezse, kalplerinde iman nuru kalmamış demektir; onların imanı sadece dillerindedir.

Her sene müslümanların malından binlerce para toplayan ve zimmetine geçiren bir idareciye, kıyamet günü bunların hesabı sorulur ve sonuçta azaba çarptırılır. Böyle bir kimseye bu anlatılanlar nasıl tesir eder? Bu hâl, ileri seviyede bir gaflet, din ve inanç zayıflığıdır.

Beşinci Esas - İdarecinin Merhameti

Ey sultan! İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendinin halktan biri, başkasının da bir lider olduğunu düşün! Kendin için razı olmadığın şeylere, her hangi bir müslüman için de razı olma! Kendin için razı olmadığın şeyleri, onlar için hoş görürsen, halkına ihanet etmiş ve emrin altındakileri aldatmış olursun.

Hz. Peygamber (s.a.v) Bedir günü, sahabelerin yapmış oldukları bir gölgelikte oturuyordu. O sırada Cibril-i Emin geldi ve:

"Ey Muhammed! Ashabın güneşin altındayken senin gölgede oturman uygun mudur?" dedi.

Peygamber (s.a.v) böyle ufak bir şey için bile uyarılmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

Ey sultan! İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendinin halktan biri, başkasının da bir lider olduğunu düşün!

Kendin için razı olmadığın şeylere, her hangi bir müslüman için de razı olma!

"Kim, ateşten kurtulmayı ve cennete girmeyi isterse, ölüm anında dilinde kelime-i şehadet olsun. Bir de kendisinin hoşlanmadığı bir şeyi müslümanlar için de hoş görmesin.

Bir başka hadiste şöyle buyurmuştur:

"Kim, kalbinde Allah'tan başka bir dert ve düşünceyle sabahlarsa, onun Allah katında hiçbir değeri yoktur. Kim müslümanlara şefkat göstermezse, onlardan değildir.

Altıncı Esas - Halkın İhtiyaçlarıyla İlgilenmek

Ey sultan! İhtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını arzetmek için kapınıza gelip sizi beklemesini küçük görmeyiniz. Bu tehlikeli işten sakının. Müslümanların ihtiyaçları ile meşgul iken nafile ibadetleri bir tarafa bırakıp bir an önce onların sorunlarını gidermeye çalışınız. Çünkü müslümanların ihtiyaçlarını gidermeniz, nafile ibadetten daha üstündür.

Nükte: Ömer b. Abdülaziz, her gün öğleye kadar müslümanların sıkıntıları ile ilgilenirdi. Yine bir gün öğleye doğru yorgunluktan dolayı istirahata çekildiği bir sırada küçük oğlu içeri girdi ve:

"Babacığım! İnsanlar ihtiyaçlarının giderilmesi için kapında beklerken, onların haklarını yerine getirmede böyle gevşek davrandığın bir anda, başına ölümün gelmesinden seni emin eden nedir?" dedi. Ömer b. Abdülaziz:

"Doğru söyledin" dedi ve tekrar halkın ihtiyaçlarını dinlediği meclise geri döndü.

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP