Fikir tarihi nasıl tetkik edilmelidir ?

Felsefe tarihinin tetkikinde esas şart müverrihin hareket noktasını bilmektir. Çünkü ayni filozofu iki müverrih başka tarzlarda görebilir. Hattâ bu suretle insan bir tezada bile düşebilir: Gomperz'in ve Zeller'in felsefe tarihleri gibi. Meselâ, Gomperz, W. James'in dediği gibi tefekkür şahsiyetten ayrılamaz, fikrine taraftar olarak, Zeller ise fikir müstakildir, ve sadece fikir olmak üzere tetkik etmelidir, esasına dayanarak eserlerini yazmışlardır.

Felsefe tarihinde usul

Felsefe tarihi yazmak hususunda başlıca iki usul vardır :

1 — Determinizmi kabul eden usul.
2 — Hürriyeti kabul eden usul.

Birinciler filozofları yaşadıkları devrin mahsulü olarak görürler. Bu telâkki azçok değişebilirse de, umumî karakterleri aynıdır, İkinciler filozofları sadece ferd olarak hattâ bazan fikirleri mücerred olarak alırlar.

Bundan iki netice doğar.

Birinciden doğan netice :

Filozof ezelî hakikati getiren adam değildir. Meselâ, Eflâtun'u düşünelim. Eflâtun sırf devri tefekkürünün sembolüdür. Binaenaleyh bu güne göre onda ezelî hakikat aranamaz. Bu sadece bizim fikrî kültürümüzü tamamlar. Fakat bizi aktif bir hale koyamaz.

İkincisinden çıkan netice :

Fikir ezelî olduğu için onun hakikati daimî ve içtimaî şartlarm üstündedir. İdealist ve spiritüalist olanlar buna taraftardır. Değişen kısımların içinde değişmeyen bir özün bulunduğuna inanırlar. Meselâ, Hamelin'e ( bu hususta tipik bir müverrihtir ) göre mefhumlar ezelîdirler, onlar Kant'ın dediği gibi zaman ve mekân sırası içinde değil bunların üstündedirler.

Siyasî felsefe

Umumiyetle felsefe ilim üzerinde bir düşünüştür. Siyasî felsefe ise aksiyon felsefesi demektir. Cemiyet içinde neticelerine kadar ulaşan beşerî aksiyonun üzerinde teemmüldür. Temaşa ve bilgi ile kanaat etmez. Bu bilgiyi iman haline getirmeğe çalışır. Halbuki sanat ve ilim felsefesinin böyle bir imana ulaşmak gayesi yoktur. Onları sadece tesbit eder. Bu itibarla siyasî felsefe ahlâk felsefesi
gibidir. Fakat ahlâk felsefesi mücerred iki insan arasındaki aksiyonu ele alır. Bunun bir cemiyet içinde ne vaziyet alacağını düşünmez. O halde siyasî felsefe tam aktif, ahlâkçı felsefe yarı aktiftir. Bu itibarla her siyasî felsefe bir ahlâk felsefesini tazammun eder. Halbuki her ahlâk felsefesi siyasî felsefeyi tazammun etmez.

Felsefeyi şöyle ayırabiliriz :

I- Bilgi felsefesi, ilim felsefesi, Sanat felsefesi.

II- Aksiyon felsefesi, Ahlâk felsefesi, Siyaset felsefesi.

Bir felsefe sadece bilgi felsefesi olursa sistemin mukaddimesi vaziyetinde kalır. Bir felsefenin tam olması için bilgiden başlayıp aksiyona geçmesi icabeder: Spinoza gibi. Şu halde felsefeler içinde en tamı siyasî felsefedir.

Eski Yunandan beri filozoflar iki yol takib etmişlerdir.

1 ) Aksiyona kadar giden tam felsefe

2 ) Tabiatle iktifa edenler, yani tabiatı insanlardan müstakil düşünenler. İyonya mektebi, Thales, Anaximenes gibi.. Thales allahların müdahalesini kaldırmıştır.

Siyasî felsefe deyince : mevzuu insan olan felsefeyi anlıyoruz. İnsan için felsefenin birbirine tamamen aykırı iki görüşü vardır:

1: İnsana irca edilen görüş (egocentrisme veya anthropocentrisme) esası şu : Alemin merkezi insandır; her şey insan içindir. Sofistlerde, Vahdeti vücudda bu telâkkiyi görüyoruz.

2: İnsanı izah eden felsefe ki, gayesi insanın sosyal varlığını izah etmektir. Bunlara içtimaî felsefeler diyebiliriz.

Bu telâkkiye göre biz, siyasî — organizasyonlardan ibaret olan — cemiyette yaşıyoruz. Her şeyden önce, bu cemiyetin izah edilmesi, hareketlerimize bir nizam verilmesi matluptur. İçtimaî felsefenin başlıca nümuneleri: İbni Haldun ve Vico'dur. îbni Haldun müverrih ve filozoftur. Fakat bütün tetkiklerinde esas insan cemiyetlerinin izahı olmuştur. Vico « Yeni ilim » adlı eserinde Descartes'ın yarıda bıraktığı ilim felsefesini ileri götürmüş, devletin mahiyetini oradan çıkarmıştır. Hegel, Kant'ın yarıda bıraktığı aksiyon felsefesini ileri götürmüştür. Hobbes aynı şekilde materyalizm telâkkisini tam bir içtimaî felsefe haline koymuş, "Leviathan" ile bir siyaset felsefesi meydana getirmiştir. Aynı zamanda hem metod getiren hem de aksiyon felsefesini ( ve daha sonra içtimaî felsefeyi ) tamamlıyan dehâlar pek nadirdir: Eflâtun ve Hegel gibi. Descartes'in metodunu Vico ve Spinoza tamamladılar. Spinoza yarıda kalmış bir Descartes'ın nihayete götürülmesidir. Materyalizm muhtelif filozoflarda yalnız bir bilgi nazariyesi idi. Hobbes ile tam bir içtimaî felsefe olmuştur.

Her siyasî felsefe zımnen bir ilim ve ahlâk felsefesi olduğu için onlarla alâkadardır. Meselâ Benedetto Croce «philosophie de la pratique» adlı eserinde sistemini hulâsa ve itmam etmiştir. Burada bütün hegelianizmin ancak bir kanun tarifi ile tam şeklini aldığı görülüyor.

içtimaf felsefe ile sanat felsefesinin münasebetleri.

Her siyasî felsefe zımnen bir sanat felsefesi olmağa mecburdur. Çünkü sanat iki manada anlaşılır : Sanat eseri üzerinde düşünmek, bediî his üzerinde düşünmek,. İçtimaî felsefe birinci kısım ile meşguldür. Çünkü bu kısım politik varlığın bir cüzüdür. Eflâtun'un "Cumhuriyet'inde", Leviathan da, Simmel'in eserlerinde bunu açıkça görürsünüz.

Kaynak: Hilmi Ziya Ülken - İçtimai Doktirinler Tarihi (1935)

Büklümlü düşünce

Düşünme genellikle dışa dönüktür: düşüncede çoğun düşünce-olmayan bir şey dile gelir. Değişmez kural değildir ama bu. Kendini de konu yapabilir, yapmalıdır düşünce. Dü­şünce, yalnızca nesnelere atılan bir ok değil, kendi üzerine bükülen bir yaydır. Düşüncenin düşünce olarak kendine özgü anlamı, kapsamı, sınırı,başarıyı araştırması büyük ya­rarlar sağlar. Uygarlığın en seçkin birkaç doğrultusundan bi­ridir bu araştırma.

Düşünceler

Kimi: durup dururken çakıverir, yakar, aydınlatır.

Kimi: parlarken söner, iz bile bırakmaz.

Kimi: çalışıp çabalarsın, bağırıp çağırırsın bir türlü gel­mek bilmez.

Kimi: kovarsın gitmez.

Kimi: sımsıkı kapatırsın kendini, gene de içe sızar.

Kimi: gelir gider, gider gelir, gelir gider...

Kimi: bakar büyütür, okula gönderir, sokakta gezdirir, alanlarda dolaştırırsın, gene de adam olmaz. Günün birinde bir bombaya dönüşüp öz-bilinci yakıp yokeder.

Kimi: umutsuz, bir yana atarsın, bir de bakarsın, günün bi­rinde, kıvrılıp kaldığı bilinçaltında en güzel çiçeklerle be­zenmiş.

Pek azı, pek azı düşüncelerin: doğar, büyür, gelişir, ser­pilir, olgunlaşır, meyve verir.

Öyle bir çiçek ki düşünce, — su, hava, toprak, yel, ısı, nem, güneş... herşey upuygun, tam kıvamında olacak herşey.

Yetmiyor gene de. Sonra gereken ne peki? Beklemek, özellikle beklemek, hiçbirşey yapmadan beklemek.

Şaşılacak şey şu ki, her yüzyılda insanı gerçekten hayran bırakacak nitelikte beş-on özgün çiçek boyatıp gelişiyor.

Düşünce, başıbozukluk anlamında özgürlük değildir. Her şeyden önce düzgün düşünmek gerek; buysa çekidüzen ister.

Boyutlarını genişletmek için zaman zaman deliliğe özense bile, düşünce olmaktan çıkmak istemeyen düşünce, kendi de koymuş olsa, birtakım kurallara uymak zorundadır.

Doğuştan bazı yatkınlıklar olmadan gerçekleşemese de öğrenmeye dayanan bir insan başarısıdır düşünme. Evde, so­kakta, okulda, işyerinde, olaylardan, başkalarından, özbenden, yanıla düzelte öğrenilir düşünme.

Düşünmenin öğrenmekle alıp vereceği olmadığını söy­lemek için insanın (düşünme diye bir şeyden azçok haberi varsa) düşünmeyi öğrenmiş olması gerekir. Oysa düşünme hiçbirzaman tam bir yetkinlikle öğrenilemez.

Büyük düşünürler bile bir bakıma düşünme-öğrencileridir.

İşler yolunda gitmeyince kafa pek işlemiyor. İşler yolunda gitti mi de, hayalgücünü yardıma çağırıp işlerin sarpa sar­dığını tasarlamayınca kafa işlemek istemiyor.

Bizim gibi düşünenleri, en güzel nitelemelerle bezeriz: akıllı, anlayışlı, iyi, soylu, yüce...

Bizim gibi düşünmeyenleri en aşağı erdemsizliklerle ba­tırırız: akılsız, kör, kötü, erdemsiz, zavallı.

Benim gibi düşünmeyenlere çok şey borçluyum: Bana taban tabana karşıt olsalar da, benim düşündüklerimi çü­rütmekten başka bir amaç da gütmeseler, hınca kapılmaz ak­lımı kullanırsam, düzgün düşünmenin büyük ölçüde koşulu, vazgeçilmez yardımcısı onlar. — İçtenlikle böyle düşün­müyorsak, düşündüklerimize belbağlanmasını istemeye pek hakkımız yok.

Önemli olan düşüncelerimizle karşımızdakini tutsak almamız değil, onunla birlikte düşünmemizdir.

Bir düşüncenin benim olması, gerçekten olgun olmasını gerektirmez. Ne var ki olgun bir düşüncenin benim düşüncem olmasına çalışmalıyım. Buysa düşünürken çok kez başkalarına başvurmamı kaçınılmaz kılar. Ne var ki bunu hiçbir yan-duyguya kapılmadan, seve seve yapmak gerekir.

Düşünmek herşeyi ille de sorunlaştırmak diye anlaşılacaksa, eksik olsun öyle düşünme! Neye yönelirse yönelsin, yöneldiği şeyi eninde sonunda çarpıtıp yoksullaştırır, tadın­dan eder böyle bir düşünme; ille de yanıta, giderek kesin ya­nıta varmak ister de ondan. Soru-yanıt bağını kaçınılmaz bir yargı diye benimseyen düşünmelerse, ergeç birkaç kavrama, çok kez önyargıya tutsak edip güdükleştirir insanı. Oysa dü­şünme, genellikle düşünme diye bilinen alışkanlıklarla iş­lemleri aşmaktır.

Yanlış Bir Düşünme Politikası

Nesneleri, olayları, durumları, ilişkileri, süreçleri tek bir açıklama kalıbına sığdırmaya yeltenmek, hem dünyayı dar­laştırmak hem insanı küçültmektir. Açıklama güzel şey, - çe­şitli açıklama yollan olduğunu bilen için ama. Örneğin, ağaçların yeşilini "ışın bileşimi" başlığı altında topladığımız belirli bir düşünme işlemiyle kendimize aydınlık kıldığımızı

söyleyebiliriz. Bu, yararlandığı yöntem, kotardığı deneylerle fizik bir aydınlatma olarak saygıdeğer bir başarıdır, kuş­kusuz. Ne var ki bu açıklayışın biricik geçerli yol olduğunu savunmak, pekçok kimse bu yolun yolcusu olmaya özense de, insanı çileden çıkaran bir tutumdur aslında. Hele ağaç­ların yeşilini: güneşle dalların evlenmesi diye tasarlayan ozanları; yeryüzünün güzellik bezeği diye anlayan res­samları evrende yeri olmayan kişiler diye görmek, son de­rece üzücü bir açıklama tutumu. Ne yazık ki çoğun yanlış eğitim bu tutumu doğal bir yazgıymış gibi benimsetmeye ça­lışmakta.

"Bu soruyu ilk ben düşünmek isterdim" demedikçe bir so­ruya eğilmenin ne önemi var! Çözümü olmasa da, evreni o sorusuz tasarlayamıyorsak, o soru olmadan evren cansıkıcı

bir anlamsızlıksa, evren o sorudan ötürü yaşanmaya değer bir evrense — işte o zaman o soruya kendimizi vermeliyiz.

Böyle sorular var mı, peki? İşte eğitimin önemli görev­lerinden biri, insanı bu yolda bilinçlendirmek.

Düşünmeye başlamadan önce benimsediğin sonucu, düşünmenin bitiminde ne yapıp edip elden bırakmayacaksan hiç düşünme daha iyi.

Yıkım

Bütün yıkım şurdan geliyor: önce herşeyi doğal bir­liğinden çekip tek tek elealıyor, sonra da birbiriyle olan iliş­kilerini ortaya koymak için akla karayı seçiyoruz. Sözgelimi: düzgün düşündüğümüzü sanıp insan'ı toplumdan ayırıyor, sonra da toplumla bağlarını bulmaya çalışıyoruz; öğrenciyi öğretmenden ayrı tasarlıyor, sonra da birbirlerine yak­laştırmaya savaşıyoruz. Yeşil yaprağı güneşten ayrı elealıyor, sonra aralarındaki bağı kurmaya kalkışıyoruz. Oysa herşey birbiriyle kaynaşmış, herşey birlikte, herşey, varlık gereği bu böyle, canlıyla cansız, insanla toprak, havayla ateş, ölümle yaşam.

Düşünmek, bir çeşit borçlanmaktır. Bu tür borcu yanlış'la öderiz; karşılığında doğrular sağlarız ama.

Düşünme-Ekonomisi

Her çağın, her dönemin kafaya çivi gibi saplanan söz­cükleri var. "Tanrı", "akıl", "uzay", "devrim", "çevre sağlı­ğı", "barış" gibi kavramlar bunlar. Konuşmadan eylemeye tüm yaşama, ayrıntılara dek bunların dolayında dönüp bi­çimlenir. İşte "ekonomi" de bunlardan biri, birkaç yüzyıldan beri yoğunluğu hızla artan bir mıknatıs gibi etki alanına çek­medik birşey bırakmıyor. Seks'ten din'e, dostluk'tan eğlence'ye, eğitim'den yönetim'e her kesime çekidüzen veren o. Ernst March'tan beri "düşünmeye" de elattı, yakında yüz ya­şında "düşünme-ekonomisi".

Az çabayla çok bilmek — dönüp dolaşıp böyle tanımlanıyor düşünme ekonomisi. Açıklamalarını yalın tutacaksın, her yönüyle evrenin yapısı yalındır da ondan; bunu yaptın mı düşünce-ekonomisine uyuyorsun demektir; herçeşit bilmede, herçeşit kültür dalında geçerli bir ilkedir bu.

Aslında sorarsanız, alabildiğine abartılıyor düşünmede ekonomi. Ekonominin başka işlerdeki yeri, önemi yad­sınamaz ama bu böyle diye düşünmeyi de ekonomiye zor­lamak, düşünmeyi bir bakıma ekonomiye tutsak etmek ne ekonomiye ne düşünmeye yaraşır. Gerçi boş lâf, gereksiz ayrıntı düşünmeye de ekonomiye de zararlıdır. Gene de, düşünme-ekonomisini taşıyan anavarsayımın sanıldığı gibi şaş­maz bir dayanıklılığı yok: Kesin bir veri değil evrenin yalın olduğu; tam tersine, sonu gelmez tartışmalar boşandıran bir sanı bu. Ayrıca: göreli bir kavram "yalınlık"; "neye göre yalın?" — diye sorar sormaz bulanıveriyor işler: bakış-açısına göre değişip çelişmeden çelişmeye sürüklüyor insanı yalınlık. Düğmeyi çevirince odamın elektrikle aydınlanması ile televizyon camında sesli-sözlü birtakım görüntüler gör­mem arasında, yalınlık yönünden, genellikle, bir ayırım gö­zetiriz. Bu bağlamda aydınlanma olayının görüntü olayından daha yalın olduğunu söyleriz çekinmeden. Oysa tavandan sarkan lambanın ışık saçması, bir bakıma, son derece kar­maşık bazı matematik, teknik, fizik kuramlarıyla dizi dizi deney ve işlemlerin sonucu.

Matematik, bilim, teknik biryana, din, toplum, insan gibi kesimleri de, ne denli deşersek deşelim o denli yalınlığa meydan okuyan varlık alanları. Bir bakıma insan yalın bir varlık. Oysa beyin zarının küçücük bir gözeneği bile ina­nılmaz oranda karmaşık bir gerçeklik. Hele sanat, — ya şiir? Gel de Genç Abdal'ın:

Sakla kulum beni, saklayım seni

dizesinin anlamını, gülünç olmadan yalın bir biçimde açıkla.

"Düşünme-ekonomisi" kendi kendini çürüten bir deyim. Daha kavramın öziçeriği ekonomik bir tutumla yalınlaştırılamayacak kadar karmaşık.

Düşünme-ekonomisine gücü herşeye yeten kuşatıcı bir ilke diye bakmaktansa, araştırmaları başlatıp ileri götüren, zaman zaman başarıyla kullanılabilen yararlı bir gereç gö­züyle bakmamız yerinde olur. Nitekim bir düşünceyi hem doğru hem ekonomik olmaya zorlamak yanıltıya düşmektir. İki düşünceden biri ekonomik ama yanlış, öbürü karmaşık yapılı ama doğru ise, düzgün düşünmeden uzaklaşmak is­temiyorsak, ekonomik düşünmeyi bırakıp doğru olana belbağlamamız gerekir. Sağlam düşünmek, çok kez yalınlıktan kaçınıp karmaşık düşünmeye dalmaktan çekinmemektir.

Düşünmede ekonominin gücünü abartmamalıyız. Aşırı ekonomi nasıl nekeslik türünden bir eylem ve ahlâk erdemsizliğiyse, sınırları çarpıtılan bir düşünce de "ekonomi" sözcüğünün başka yörelerdeki yetkesine ne denli yaslanırsa yaslansın gene de bir bilgi ve kuram düşüklüğüdür.

İyi düşünmek, böylesi düşünme-ekonomisinden sakınma­yı buyurur.

("Düşünme-ekonomisi" İçin Ek: — "Düşünme-ekonomisi" kavramı yalın içerikli bir kavram olsaydı bu konuda söy­lenenler çok daha kısa tutulabilirdi. Oysa yukarda değinilen birkaç noktadan da açığa çıktığı üzere çokanlamlı, kaypak bir deyimin dağınıklığı var düşünme-ekonomisinde. İşte bundan, "düşünme ekonomisi"ne geniş ve gevşek bir tutum­la yaklaştığımı söyleyenler çıkarsa, tutarlı ve gerekçeli bir şey yapmak istediklerinde, bunu ancak "düşünme ekonomi­si" üzerinde koca koca ciltler yazarak yapabileceklerini, kuş­kusuz, gözden yitirmemek zorundadırlar.)

Düşünmek: herkesin yürüdüğü yollardan başka yollarda yürüme yürekliliği göstermek gerektirir. O yollar dönüp dolaşıp herkesin gittiği yola götürse bile, hazır yolların sürüyle yolcusu ile kendi yolunu kendi açan tek yolcu arasında büyük ayrılıklar vardır.

Başkası Düşünsün

"Benim yerime başkası düşünsün" diyen, bu olumsuz dav­ranışın tüm sonuçlarına katlanmak zorundadır.

Kendine ve başkalarına soyut-somut yollarda yardıma ça­lışan herkes, özünü yeniliklere bırakmak, ürküsüz soruştur­mayı göze almak zorundadır.


Kaynak: Nermi UYGUR - YAŞAMA FELSEFESİ -DENEMELER-

Felsefe, metafizik ve bilim

Felsefe tabiat hakkında toplu bir görüşün araştırılması, evrensel bir açıklama denemesidir, aynı zamanda, hem bilimlerin özeti ve tamamlanması, hem genel bilimdir ve, büyük kardeşleri din ve şiir gibi, tam anlamıyle bilimden farklı, insan dehasının görünüşleri dizisi arasında ayrı bir dal oluşturan bir uzmanlık şubesidir.

Belli olay gruplarını konu olarak alan ve bunların nedenlerini gözlemek, kendilerine göre meydana geldikleri kanunları ifade etmek amacını güden bilimlerden farklı olarak, felsefe, âlemi bütün olarak açıklamak evrensel olay veya fenomeni anlatmak için, bu grupların ve onların özel kanunlarının üstüne yükselen insan zihninin çabasıdır, başka bir deyişle, o, bütün bilimlerin temelinde bulunan şu soruya cevap vermek ister niçin bu âlem vardır ve nasıl oluyor da olduğu gibidir? Ve bunun öbür yüzü gibi olan şu somya cevap vermeye çalışır, neyi bilebilirim ve bilim nasıl meydana geliyor? Varlık ve onun örttüğü sır, bilgi, onun şartları, metotları: felsefe araştırmalarının çift konusu işte budur.(1)

Fakat felsefenin kendine özgü bir konusu ve ayrı bir alanı olması, onu en sıkı bir bağla pozitif bilime bağlı olmaktan çıkarmaz; öte yandan bilim de, zarar görmeksizin, bu bağı koparamaz. Felsefe, metotlarını ve sistemlerinin ilk maddesini bilimden ve özellikle psikolojiden ve psikolojiye bağlı olan bilimlerden alır. Felsefe olmasa, bilimler, birliği olmayan bir küme, cansız bir bedendirler, bilimler olmasa, felsefe bedensiz bir ruh kalır ve şiirden ve şiirin rüyalarından hiçbir suretle ayırt edilemez. Bilim, felsefenin temeli ve onun kumaşı gibidir, bilim, Aristoteles’in dilini kullanmak gerekirse, kuvve halinde (en puissance) felsefedir, diğer taraftan felsefe fiil halinde (en acte) bilimdir, bilginin en yüksek fonksiyonu, bilimsel zihniyetin ve onun her şeyi birliğe götürmek istiyen tabiî eğiliminin en yüksek tatmin şeklidir.

Öz ve çıkarları gereği birbirlerine yakından bağlı olan felsefe ve bilim, başlangıçlarında ve kaderlerinde de gene böyle birbirlerine bağlıdırlar. Nedenleri ayırt etmek -rerum cognoscere causas-ve onları bir ilk nedenin birliğine indirgemek hususunda çok güçlü bir içgüdünün sürüklediği insan zihni, fizikte, matematikte, ahlâkta basit birkaç hakikat elde eder etmez, onların sentezini yapmaya, bunlardan evrensel teoriler, ontolojik ve kozmolojik sistemler meydana getirmeye, yani felsefe, metafizik yapmaya savaşır. Varlık hakkındaki bilgisizliğine gerek hayal gücü ile, gerek çocukluğun ve dehanın, hakikati tahmin eden, ama aramıyan o harikulade içgüdüsüyle çare bulur. Eskilerin felsefesinin apriorist, idealist ve fantastik karakteri buradan, fakat eşsiz büyüklüğü de gene buradan geliyor. Pozitif bilgi toplamı arttıkça, bilimsel çalışma bölündükçe ve bu sayede geliştikçe, felsefe şiirden daha çok ayrılır, metotları güç kazanır, bilimler genişledikleri ölçüde felsefe teorileri sağlamlaşır. Her bilimsel hareket bir felsefî hareketi meydana getirir, her yeni felsefe bilim için bir güç kaynağı olur. Eğer Ortaçağda bu bağlılık kopmuş görünüyorsa, çatışma sadece görünüştedir, bilime karşı düşmanlık veya ilgisizlik varsa, bu, Okul’un (lTEcole) resmî felsefesinden gelmektedir; yoksa bu, hiçbir vakit bağımsız Hıristiyan, Yahudi ve Arap filozoflarında yoktur. XIX. yüzyılda da, Roger Bacon ve Verulam'ın devirlerinde olduğu gibi, bilimle belli bir felsefe arasında aykırılık olabilir. Gerçek bilim ve gerçek felsefe her zaman tamamıyle uyuşmuşlardır ve rekabet gibi gelen görünüşler arkasında, onların anlaşmalar bugün olabildiği kadar tamdır.

Avrupa felsefesini yaratmış olmak şerefi îonia'lı Yunanlılar'a aittir (2); NeoLatin'ler ve Cermen’ler ona yeni gelişmelerini vermiş olmak şerefini kazanmışlardır.

Böylece, taslağım, çizdiğimiz tarihte, Ortaçağla (geçit devri) hem birbirinden ayrılan, hem birbirine bağlanan iki büyük devir ortaya çıkıyor.

A. Yunan felsefesi de iki devrede gelişmektedir; bu iki devre yukarıda sözünü ettiğimiz temel sorunlara tekabül eder ve aralarında gerek metot, gerek araştırma konulan bakımından ayrılık vardır: biri kendiliğinden yaratma (creation spontanee), diğeri şüpheci düşünce ve tekrar devri; biri metafiziğe, matematiğe, senteze, diğeri eleştiriye, analize ve bilimin hayata uygulanmasına ayrılmıştır.

1. Birincisine hâkim olan sorun, eşyanın başlangıcı (İriliğine) sorunudur: oluş (le devenir). Bunun ayırdedici vasfı, îonialılar'da materyalist, İtalya filozoflarında spiritüalist olan Doria zihniyetinin etkilediği bir panteizmin bulunmasıdır. Meydana getirdiği sistemler, geleceğin bütün doktrinlerinin, özellikle yeni bilimsel düşüncenin iki kutbu olan monist ve atomist hipotezlerin tohumunu içlerinde saklamaktadır. — Bu devre Thales'ten Protagoras ve Sokrates'e, yahut Î.Ö. 600'den 440’a kadar uzanmaktadır.

2. Eleştirici düşünce çağı Protagorasin panton metron anthropos (insan her şeyin ölçüsüdür) sözüyle başlıyor; bundan, Ksenophanes, Zenon, Herakleitos tarafından sezilmiş olan şu esaslı hakikat çıkıyor: fenomenin meydana gelişinde insan zihni işe karışmaktadır. Tabiat sorunlarıyle ruh sorunları; kozmoloji'ye ait sorulara, mantık ve eleştiri soruları; eşyanın özü hakkındaki düşüncelere, hakikatin ölçüsü ve varlığın amacına ait araştırmalar katılıyor. Yunan felsefesi, derinlik bakımından Platon’da, alanının genişliği bakımından Aristoteles ve İskenderiye biliminde gelişmesinin en yüksek derecesine vanyor.

B. Kuzey ırklarının istilâlarıyle bilimsel-ilerlemelerin durması, düşüncenin durması sonucunu doğurdu. Yakacak şey kalmadığından, felsefî zihniyetin meşalesi sönüyor. On yüzyıllık sürekli bir çalışmayı, önce derin bir uyku olan, sonra geçmişi tekrarhyan (Platon ve Aristoteles) ve geleceği hazırlıyan başka bir on yüzyıl kovalıyor.

Tarihin mantığı, Ortaçağda, bu geçit devrinden öncesine ve sonrasına oranla daha az belli olmakla beraber, gene de burada Attike felsefesininkilere paralel iki devre görülür: birincisi Platoncu, realist, geçmişe dönüktür (Augustinus'tan Anselmus'a kadar); İkincisi peripatetisyen'dir, nominalist'tir, geleceği içinde saklamaktadır.

C. Yeni felsefe, XV. yüzyıldaki bilimsel ve edebî uyanmadan doğuyor. Bunun tarihi de, Yunan düşüncesininki gibi:

1. Bir yayılma ve ontolojik sentez devresi (Bruno, Descartes, Spinoza, Leibniz), ve,

2. Bir eleştirici düşünce ve analiz devresi (insan zihni hakkındaki denemeler, Locke, Hume, Kant ve onu izleyenler) gösterir. Avrupa felsefe tarihinin üç büyük devrinde görülen paralellik, insan zihninin birbirini kovalıyan gelişmelerini yöneten kanunların aynı olmasından ileri gelmektedir.


NOTLAR:

(1) Bu soruların birincisine karşılık olmak itibariyle felsefe, spekülatif düşünce, metafizik, ontoloji (varlık teorisi) adlarını alır. İkincisiyle uğraşınca, transandantal felsefe, eleştirel (cridque) felsefe, nooloji (düşünce teorisi), yani mantık, yahut varlık veya düşünülen şeyden ayrı olarak işleyişinde alınan düşünce teorisi, ve bilgi teorisi, yahut varlıkla ilişkisi içinde ele alınan düşünce ve onun araştırma metotlarının teorisi olur. Metafizik düşüncelerden vazgeçerek matematik ve deneysel bilimlerin sentezi olmakla yetindiği vakit felsefe, positif felsefe veya positivizm adlarını alır. Postivizm sadece sistemler arasında daima çelişme bulunduğunu gösteren tarihî olaya dayanabilir, yani sade deneyden gelen bir temele sahip olabilir, yahut insan zihninin akıl tarafından yapılan bir analizine dayanabilir. Birinci halde şüphecilik (scepticisme), ikinci halde eleştiricilik (criticisme) adını alır. Şüpheciliğe zıt olarak dogmatizm vardır, bu meslek insan zihni için eşyanın ve onun ilk nedeninin objektif bir bilgisinin mümkün olduğuna, her türlü düşünceden önce veya usavurma sonucunda inanır. Akılcılık bu bilgiye a priori düşünce ile varılacağını iddia eder; deneycilik (empirisme) müşahede ve endüksiyon veya a posteriori düşünceden başka metot kabul etmez. Saf (püre) veya a priori spekülasyon, düşüncede her türlü varlıktan önce ve yüksek olan ilk olayı gören idealizm’in tercih ettiği metottur, ampirizm, aksine olarak, düşüncenin, neden veya ilk olay olmak şöyle dursun, bunun daha önce bulunan bir varlıktan geldiği fikrine dayanır ve onda bulunan malzemenin başka herhangi bir kaynaktan gelmeyip (idealizm'in doğuştan [inne] fikir veya aksiomları, mistisizm'in iç duyu veya dinî hissi vb...), ona duyular tarafından verildiğini söyler (sansüalizm).

Eğer ilk nedenin etkisi, teleolojik veya bir gaye gözeterek meydana gelen faaliyete zıt olarak, bilinçsiz ve iradesiz gibi düşünülürse, realizm, materyalizm ve mekanizm olur. Öbür yandan, ilk nedeni bir şahıs haline getirerek, onda yalnız meydana gelen bir fikir değil, fakat eşyanın üstünde duran (süpranatüralizm, transandans), ve onlan serbest iradesine göre (teizm) veya değişmez kanunlar vasıtasıyle (deizm) idare eden bir varlık olarak gördüğü vakit idealizm, spiritüalizm olur: Bu, panteizm'e, natüralizm'e, monizme zıt olarak, ruh ve madde, yaradan ve tabiat düalizm'idir. Panteizm, natüralizm veya monizm, neden fikrini cevher kavramına benzeterek, ilk nedeni, eşyanın bizzat cevheri (Tanrının âlemin içinde olması - immanence de Dieu) ve onun tavırlarının bütününü (l'emsemble de ses modes) veya olayları, evreni, canlı bir birlik (monizm), bizzat tabiatın sonucu olan kanunlara göre kendi kendini yöneten bir ve aynı toplu varlık (natüralizm) sayar. Monizm ya mutlak ya da çokparçalıdır, birincisi âlemin cevherini (substance cosmique) mutlak bir birlik gibi, İkincisi birbirine indirgenemeyen birliklerden oluşmuş sayar; bu sonuncusu bu birlikleri sonsuz küçük yer kaplamalar (Ğtendues) [atomlar] veya tamamıyie mekânda bulunmıyan kuvvet merkezleri {dynamid veya monadlar) gibi düşündüğüne göre, atomizm veya dinamizm adım alır. —Bellibaşlı örneklerini şimdi saydığımız sistemlerin doğması ve birbirini izlemesi, çözümünü vermek istedikleri sorunların sıra ile meydana çıkması ve değişmesi,  tarafların veya okulların kavgaları arasında âlem hakkındaki  görüşün ilerlemesi: işte kısaca felsefe tarihi budur.

(2) Bununla Yunan felsefesinin mutlak ve tam orijinalliğini söylemek istemiyoruz. Onun gelişmesi üzerinde Doğu'nun yaptığı etkiden şüphe etmek kabil değildir. Mısır'la temasa girmeden, yani onlara memleketini açan Psammetik devrinden önce, Yunanlılarda tam anlamıyile felsefe izine rastlanamaz. Bundan başka, Yunan felsefesinin babaları hep tornalıdırlar, Küçük Asya'dandır ki felsefe önce İtalya’ya ve oldukça geç bir devirde Atina'ya, yani asıl Yunanistan'a getirilmiştir. Fakat bizim için kesin ve esaslı olan şey, îonia felsefesinde, ve daha ilk adımlarında, cesareti, nispeten korkak olan Attike felsefesiyle tezat oluşturan ve çok uzun bir zihnî gelişmeyi gerektiren fikirler bulmamızdır. Mısır ve Gildan biliminin etkisi —ki buna Hcrodotos da tanıklık etmektedir—, Arap okullarının Ortaçağda Hıristiyan düşüncesinin gelişmesi üzerindeki etkisine benzetilebilir. Bu etki, Gladisch (Die Religlon und die Philosophie in ihrer yveltgeschichtlichen Enîwicktung) ve Roeth (Geschichie der ahendldndischen Philosophie) tarafından büyütülmüş ve Zeller (Die Philosophie der Griechen, c. I,'çev. Boutroux) tarafından haksız olarak inkâr edilmiştir. Olağanüstü derecede zengin ve doktrinlerinde Yunan felsefesine son derece benziyen Hint felsefesine gelince, bu Yunan felsefesini sadece dolaylı bir şekilde etkileyebilmiş ve Avrupa ancak XIX. yüzyılda Colebrooke ve onu izleyenler sayesinde, onun etkisini hissetmiştir.

Kaynak: Alfred Weber - Felsefe Tarihi

Kant Felsefesinde Metafiziğin Yeri

Geleneksel felsefede çoğu zaman metafiziklerin temel ön dayanakları, o metafizik sistem içinde temellendirilmiştir. Buna karşılık Kant, metafiziğin temellerini metafiziğin dışında bir yerde, saf aklın genel yasalarında arıyor olması yolu ile diğer düşünürlerden ayrılmaktadır.

Kant’ın saf akla yönelttiği eleştiri ile olgusal bilginin sınırları belirlenecek ve olgusal deneyimin apriori koşulları ortaya çıkarılacaktır. Metafiziğin olanağının ve kaynağının ortaya konması, kapsamının belirlenmesi ve sınırlarının çizilmesi görevinde dayanak, olgular değil, saf aklın kendisi olmuştur.

Kant açısından metafizik, iki anlamdadır. Bunlardan ilki doğa bilimlerini de mümkün kılan, olgusal deneyimin zorunlu ön koşullarına işaret eden sentetik apriori ilkeler bütünlüğüdür. Bu anlamı ile metafizik, bizim meşru bilgimizin sınırını çizmeye yönelik ön dayanakları ortaya koyar. Bu anlamı ile eleştireldir. İkinci türden metafizik ise meşru bilgi alanımız belirlendiğinde, bunun dışında kalan alan hakkında, aklın âdeta kaçınılmazcasına ortaya koyduğu kanılar bütünlüğü olarak mutlak metafiziktir. Kant’ın soruşturması sonucunda olanaklı olup olmadığını belirlemek istediği de bu mutlak metafiziktir.

Bu türden metafizik savlar, felsefeyi âdeta bir savaş alanına çevirmiştir ve şimdi ona karşı bir reform önerilmektedir. Felsefe, bütün olası deneyimin ötesine geçmeye ve deneyimin dışındaki alana ilişkin savlar ortaya koymaya çalışmaktadır. Fakat bu amacı gerçekleştirebilmek için gidilebilecek mümkün (bilgimizin dışında) bir yer yoktur. Bu yüzden felsefenin ilk görevi, insan düşüncesine ilişkin sistematik bir eleştiridir. Mümkün meşru bilginin biçimine ve sınırlarına yönelik eleştirel soruşturma, olası bir metafizik sistem için de meşru temelin ne olabileceğini gösterecektir. Bu eleştiri, pek çok metafizik spekülasyonun meşru olmayan temellere dayandığını ortaya koyacaktır. Soruşturma sonucunda ortaya çıkan manzara ise pek çok büyük metafizik sisteminin hiçbir şey ile temellendirilmemiş olduğudur.

Kant’ın eleştirisi metafizik bilgi yetimize, yani saf akla, bizzat aklın kendisi tarafından uygulanacak bir sınamadır. Bu, aynı zamanda metafizik bilginin olanaklılığının ve neyin metafizik bilginin olanağı dâhilinde olduğunun sınanmasıdır. Böyle bir metafizik, eğer olanaklı ise, inceleme nesnelerini olanaklı deneyimin sınırları içinde tutmak zorunda kalacaktır.

Metafiziğin apriori bir bilgi olarak neyi başarıp neyi başaramayacağının ortaya konması için, bütün apriori bilginin olabilirliği, ilkeleri ve sınırları belirlenmelidir. Böylelikle metafiziğin hem kaynakları hem sınırları hem de kapsamı ortaya konabilecektir.

Kant insanın bilme yetisini duyarlık, anlama yetisi ve akıl olarak belirlemiş; duyarlığın formları olarak uzay ve zamanı, saf anlama yetisinin kavramları olarak kategorileri, saf aklın kavramları olarak da ideleri ortaya koymuştur. Mutlak metafiziğin konusu, hiçbir deneyim ile ilişkili olmayan saf aklın kavramları ve idelerdir. Görüler ve kategoriler, deneyim ile olan bağlantıları nedeni ile bütün meşru bilgiyi üretirken ideler bu koşulu sağlayamadıkları için, bilgi olarak değer taşımayan metafizik anlatımlara yol açmaktadırlar.

Kant’a göre, insan aklı doğal bir yanılsama içindedir. Mutlak metafiziksel sorular da bu doğal yanılsamanın zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar insanın bilme etkinliğinin bir türünden zorunlulukla türemektedirler. Bu yanılsamanın ürünü olan aklın idelerine karşılık gelen hiçbir deneyim nesnesi yoktur. Deneyimin koşullarını aşan, deneyimde kendisine karşı gelecek hiçbir şey bulunmayan kavramlar ile bilgi üretilemez. Dolayısı ile bu alandaki bilgi uğraşısı, aklın olgusal açıdan bilgi değeri olmayan metafizikler üretmesi ile sonuçlanır. Bu bakımdan ideler, mutlak metafiziğin kurucu ögeleri olarak konumlanırlar.

Duyusal algılama alanında bulunan ve bu bakımdan bilgiye konu olan nesne fenomen alanında ve bu fenomene kaynaklık ettiği varsayılan kendinde şey ise noumen alanında bulunurlar. Bir kullanımında noumenon içeriği boş fakat sınırlandırıcı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat bir diğer kullanımında, bu kavramın metafizik bir içeriği vardır. Bu metafizik içerik, anlama yetisinin duyarlığı sınırlandırmak için koyduğu sınırı aşmasından, yani düşüncelerin genel formları olan kategorilerin kendinde şeylere uygulanması olanağından doğar.

Kant, kendinde şeylerin kuramsal bilgisinin olanaksızlığını temel tez olarak ortaya koymakla birlikte, aynı zamanda bu tür soruların insan aklındaki zorunlu temelini de göstermiştir. Noumenanın bilinemez fakat çelişkiye düşmeksizin düşünülebilir olduğunu göstermekle Kant, metafiziğin bir bilim olarak değil, fakat genel olarak olabilirliğinin insanın bilme yetisinde yer aldığını belirtmiştir.

Kant, kategorilerin kendinde şeylere uygulanacak biçimde genişletilmeleri durumunda, bilgi vermeleri bakımından boş olduklarını ileri sürmüş; öte yandan da onların bu biçimde genişletilmesine pratik akıl bağlamında bir temel bulmaya çalışmıştır. Ona göre tanrı, özgürlük ve ölümsüzlükle ilgili düşüncelere sahip olmak olanaklı, hatta gereklidir. Fakat bu düşünceler her ne kadar iyi temellendirilmiş olurlarsa olsunlar, hiçbir anlamda bilgi meydana getirmez, asla bilgiye eş değer olamazlar. Fakat tam da bu bakımdan metafizik önermeler anlamdan yoksun değil, tersine belli bir biçimde söylendiklerinde bütünü ile anlamlıdırlar.

Metafizik sistemler iç tutarlılığa sahiptirler. Onların önermelerini doğru ya da yanlış sayacak biçimde ele alma yolları da vardır. Her metafizik sistem, önce kavramlarına ilişkin belli tanımlar ortaya koymak ve sonra da bu tanımlamalardan mantıksal sonuçlar çıkarmakla oluşur. Bu bakımdan başlangıçta kimi zaman aksiyom olarak verilen tanımlar kabul edildiğinde, bunlardan çıkan sonuçların da kabul edilmesi zorunludur.

Mantıkçı pozitivizm olarak bilinen akım yüzyılımızda sadece felsefede değil, diğer alanlarda da etkili olmuş olan düşünce biçimidir. Yüzyılımızın başlarında Viyana’da Moritz Schlick önderliğinde bir araya gelmiş bilim adamı ve düşünürler temelde felsefeyi metafizik olan her şeyden arındırma gayesinde olmuşlardır. Felsefe ve bilimin yargılarının metafizikten arındırılmasının anlam problemine yönelik bir çalışma aracılığı ile birlikte yürütüleceğini düşünmüşlerdir.

Onlara göre felsefe bir bütün olarak evrenin ne olduğunu ortaya koymaya çalışan yada varlığın özünün nasıl olduğuna ilişkin teoriler üreten bir uğraşı değildir. Mantıkçı pozitivist anlayış, felsefeyi metafiziklerin sorduğu türden sorulara cevap verme çabasında olan değil, bu soruların bir anlam taşımadığını gösteren bir uğraşı olarak almışlardır. Onlara göre felsefenin diğer bir görevi de doğa bilimlerinin kavramlarını anlamca aydınlatmak ve onların ifadelerinde de ortaya çıkması olası olabilecek karışıklık ve kaypaklıklara eleştirel bir yaklaşım ile açıklık kazandırmaktır. Mantıkçı pozitivizm ile birlikte felsefe, artık dünyanın yapısını, düşünceleri, ideleri doğrudan incelemek yerine, bunları dildeki yansımaları bakımından değerlendirmekte ve dile mantıksal bir çözümleme aracılığı ile yaklaşmaktadır. Amaçlanan sonuç metafiziksiz felsefedir.

Onlara göre metafizik olan bir şey, bir anlam taşımamaktadır. Çünkü onun doğrulanma ya da yanlışlanma şansı yoktur. Metafiziklerin ortaya koymuş olduğu bir yargıyı kanıtlanmak için sunulan argümanlar, bu yargının aksi bir görüşü kanıtlamak için sunulanlardan daha doğru olmamaktadır. Bu durum, metafiziğin ifadelerinin doğru ya da yanlış olmaması sonucunu doğurmaktadır. Metafizik yargılar doğru ya da yanlış olmadıklarından dolayı bunların anlamlı oldukları da söylenemez. Viyana Çevresi düşünürlerine göre metafizik, bir cevabı olmayan sorulardan ve doğruluğu bu sorulara yönelik sunulmuş ama doğruluğu kanıtlanamayan yanıtlardan kurulmuş bir yapıdır. Metafiziğin hem sorduğu soruların hem de bu sorulara verdiği yanıtların anlamlı olmadıkları düşünülmektedir. Bu görüş uyarınca metafiziğin ifadeleri doğrulanabilir, anlamlı bir sav öne sürmediklerinden dolayı bir bilgi değeri taşımamakta ve bu yüzden de doğru ya da yanlış olarak değerlendirilememektedir.

Mantıkçı pozitivizmin felsefeyi metafizik yargılardan arındırma amacında olduğunu söylemiştik. Viyana Çevresi düşünürleri, bunun yolunun doğrulama kavramına yönelik bir çalışma ile mümkün olacağını iddia etmektedirler. Çünkü onlara göre felsefenin ifadeleri doğa bilimlerinde olduğu gibi gerçeklik ile karşılaştırılarak doğru ya da yanlış olabilecek ifadeler değillerdir. Bu noktada da doğrulama kavramı devreye girmektedir. Eğer felsefenin ifadelerinin doğrulanma koşulları net bir biçimde ortaya konursa bu yolla bu ifadelerden hangilerinin anlamlı olduğu ve hangilerinin bir anlam taşımadığı da belirlenecektir. Aynı zamanda doğrulama kavramı, anlamlı olanın belirlenmesini sağlayacağından dolayı bilimselliğin ölçütü olarak da görülmüştür.

Felsefenin ifadeleri deney ve gözlem ile doğrulanamadığından, bu amacını dil analizi üzerinden gerçekleştirme eğilimindedir. Felsefe bir tür dil analizi olarak görülmektedir. Dile yöneltilen soruşturmanın neyin anlamlı olduğu ve neyin anlam taşımadığı konusuna bir açıklık getireceği düşünülmektedir. Mantıkçı pozitivist felsefe açısından metafizik, Kant’ta olduğu gibi, insanın bilmesine yönelik bir sorun olarak değil, dilin mantığına ilişkin bir sorun olarak görülmektedir. Dilin mantıksal çözümlenmesi ile ifadelerdeki karışıklıkların, yanlış kullanımların aydınlatılması ve böylelikle de bilimsel ifadelerin düzgün kurulması amacı güdülmektedir. Dil analizi, mantıksal bir analiz olmak durumundadır. Çünkü mantık, her türden anlamlı ifademizin üzerinde yükseldiği bir yapı olarak görülmektedir. Dile yöneltilen mantıksal analiz ile metafizik yargılardan, yani bir anlam taşımayan ifadelerden arındırılmış bir yapının olanaklı hâle geleceği düşünülmektedir.

Kaynak: Prof.Dr Cengiz ÇAKMAK - Felsefeye Giriş

Estetik duygu sanat eserlerinde nasıl yansır?

Estetik duyguyu ve gelişimini incelerken, onun nesnel bir gerçekliğe sahip olduğunu, insanı hayvandan ayıran tinsel bir güçten ortaya çıktığını ve tarihsel olarak, toplumsal pratik sürecinde oluştuğunu gördük. Şimdi de, bu duygunun sanat eserlerinde nasıl yansıdığını, gerçekleştiğini gö­relim.

Yine daha önce gördüğümüz gibi nesneler, gerçeklikler ve süreçler, bilimsel bilgi düzeyinde ayrı, artistik dü­zeyde ayrı biçimlerde değerlendirilirler. örneğin, yeryüzünde 200-300 km. yüksekte dünya çevresinde dolaşan bir uzay gemisinden, bulutlarla sarılı dünyanın o çok renkli görünümü bilim adamlarınca ışığın kırılması, yansıması vb. bilimsel hakikatlerle açıklanırken, sanatçıda, insanın uzaya egemen olma yolunda attığı adımların ilkinin coşkulu bir belirtisi, geleceğin bir muştusu olarak yansır.

Bir ülkede, emekten, tüm insanların mutluluğundan yana bir politik partinin seçimleri kazanması ya da yitirmesi bir politikacı için, bir toplumbilimci için soğukkanlı­lıkla incelenecek bir kitle hareketi gerçeği olduğu, içine sevincin ya da düş kırıklığının karışmaması gereken bir incelemeyi zorunlu kıldığı halde, bir şair için, bir romancı için umutların gerçekleşmesinden doğan bir coşku, gelecek güzel günlere güven taşıyan, ya da tersi durumda umut kırıklığını yadsıyan, insanların direncini bileyen, onları ayakta tutmağa çalışan bir duygu doğurabilir.

Sanatçı bu duygusunu, artistik imge yoluyla duyurma­ğa çalışır. Artistik imgede yansıyan bu gerçekliğin değerlendirilmesi bu imgede kendiliğinden vardır. Sanatçı, okuyucusuna, dinleyicisine, seyircisine bu imgenin dışında bir retorik kanıtlama yoluyla değil artistik imge yoluyla duyurmağa çalışır bunu. Güzel, kandırıcı sözlerle bir gerçe­ği başkalarına duyurmak, birtakım açıklamalara girişerek bir gerçeğin iyi anlaşılmasına çalışmak, bir sanatçının de­ğil olsa olsa, yukardaki örnekte olduğu gibi, bir politikacı­nın, bir toplumbilimcinin işidir.

Engels, Minna Kautsky'ye yazdığı bir mektupta bunu şöyle dile getirmektedir: « ... bence yönseme, özellikle belirtilmeksizin, konumdan ve eylemden kendi kendine doğmalıdır, yazar da ortaya atılıp okura, gösterdiği toplumsal ça­tışmaların gelecekteki tarihi çözümlerini anlatmak zorunluluğunu duymamalıdır.» (Marx-Engels, Sanat ve Edebiyat, s. 51)

"Her türlü öğretici (didaktik) çaba, sanat eserinin kendine özgü niteliğini; artistik bilgiye, sanat eserini estetik olarak algılayan kimseyi coşturmak, sarsmak gücünü veren biçimi ortadan kaldırır.» (Marcei Breazu)

Bu, sanat düzeyinde meydana getirilmiş her sanat yapıtının, sanat alıcısını belli bir gerçekliğin değerlendirilmesine zorlayacağı anlamına gelmez. Sanatçının bizi, imge yoluyla yansıtılmış gerçekliğin belli bir değerlendirilmesine zorlaması; bu zorlamanın, eserini estetik yönden algılayan herkes için geçerli olması, bu imgenin içerdiği değerin nesnel bir gerçekliği olmasına bağlıdır; kendisini zorla kabul ettiren, bu nesnel gerçekliktir bir bakıma. öyle ki, okuyucunun, seyircinin, dinleyicinin artistik duyarlığı, tıpkı gö­zünün, ışıktan gelen uyartıya tepki göstermemezlik edemeyeceği gibi, kulağının, akustik bir uyartıyı almamazlık edemiyeceği gibi bu değeri de kabul etmemezlik edemez.

öte yandan, estetik değer bir kez ortaya çıktıktan sonra nesnel özelliği sürer gider. Sanat, dünyanın pratik tinsel özümlenmesi yollarından biri olduğuna göre, sanat­çının bilgisi maddi bir gerçekleşme içinde biçimlenir. Sanatçının bu görüşünün bu maddi biçimlenişi, çağının, ulusunun ve sınıfının artistik bilincinin bir yoğunlaşmasını ve kristalleşmesini temsil eder. Sonsuz bir maden filizinden sanatçının çıkardığı bu değerli parça, insanlığın artistik bilincinin görmezlikten gelemeyeceği bir gerçeklik olarak sürer gider, çünkü bu nesnel gerçeklik, yüzyıllarca, bu artistik bilinci zorunlu olarak etkiler. Sanat şaheserleri, artistik bilginin bu maddeleşme ürünleri: Mısır, Hint, Gotik mimarisinin büyük anıtları, Mimar Sinan’ın camileri; Homeros'un destanları; Praksiteles'in ya da Michelangelo’nun heykelleri; Shakespeare'in trajedileri, Moliere’in komedileri; büyük ustaların tabloları; Bach'ın, Beethoven'in, Mozart'ın müziği; Cervantes'in, Balzac'ın, Tolstoy'un, Şolohof'un romanları; Whitman'ın, Mayakovski’nin, Nâzım’ın şiirleri yüzyıllar, binyıllar boyunca nesnel birer gerçeklik olarak, insanın artistik duyarlığının maddi tanıkları olarak kalırlar.

Descartes

İskenderiye mektebi 2 dünyanın buluştuğu bir kültür ocağıydı, Doğu ve Greko-Latin medeniyeti.

Sonra Avrupa için hayli uzun süren karanlık bir devir. Kıta değiştiren düşünce ve İslâm mücahitlerinin eline geçen meşale...

İbn Haldun'la Doğu Rönesansı biter, Asya karanlığa gö­mülür. Meşale Asya'dan Avrupa'ya geçer tekrar. Bazan düşünce ırmağı kumların altına gömülüverir, sonra berrak ve gür yeniden çıkar.

Rönesans, Thierry'nin dediği gibi 12. yüzyılda başlar. Düşünce belli bir tarih seyri içinde gelişir, onu sosyal realiteden almak, sfenks haline sokmaktır.

Ortaçağ Avrupa'nın kuruluş devri. Matbaa ve pusulanın icadı, kâğıt. Küçük zannedilen, ama tarihin iplerini elinde bulunduran birçok fetihler. Ortaçağ hiyerarşiye dayanır. Saint-Thomas d'Aquin bir mertebeler dizisi yapar. Zirvede Tanrı var, Eflâtun'un zirvesinde iyilik vardı. Feodal bir cemiyet, derebeyleriyle rahiplerin Avrupası. Tek istihsal vasıtası kılıç.

Kölelik yerini toprak köleliğine terkeder, köyler doğar ve yavaş yavaş dünkü toprak köleleri şehir communaute (cemaat)'lerini kurarlar.

Ziraat ve endüstri ile meşgul olan thiers etat (üçüncü sınıf) doğar. 13. yüzyıl feodal dünyanın kemal çağı. Zirveye varan her cemiyet çökmeye yüz tutar.

Köylü mütevekkildir, ahmaktır, batıl inançları vardır ve tarihin dışındadır.

İstihsal vasıtaları yenilenmedikçe köy hep aynıdır. Ve bu vasıtaları kendi kendine değiştiremez.

Ticaret başka. Speculation hem ticaret, hem düşünce mânâsına gelir.

Düşüncenin beşiği şehirdedir. Düşüncenin, yani felsefenin. Komünler, şehirler derebeylerinin baskısından kurtulduktan sonra yeni bir devir başlar.

Toprağı alın teri ile sulayan insanlar derebeyleri tarafından sömürülmektedir. Artık piramidin temeli olan büyük halk tabakası, bu bir avuç insanın kendini istismarına izin vermez.

Kilisenin telkinlerine karşı şüphe başlar, zaten tüccarlar meslek icabı şüphecidirler.

Kepler, Galileo çıkmış, tabiat ilimleri almış yürümüştür, ama felsefî düşünce henüz emeklemektedir.

Rönesansla ferdiyetçilik başlar. İnsan o zamana kadar communaute'nin içinde erimiştir.

Dante, Michel Ange, Machiavelli, Vico, Vinci.. ya tiers etat'nın, ya aristokrat bir burjuvazinin çocukları.

Çağdaşlarıyla gönlü arasında uçurum açılan ilk burjuva Montaigne'dir. Şüpheden bile şüphe eden bir şüphe. Que sais-je? (Ne biliyorum?). Hiçbir şeye, hattâ cehaletine bile inanmaz. Bir parça A. Gide. Hiçbir şeye karar vermeyen, düşünceden düşünceye atlayan bir fikir adamı.

Rabelais daha halk, daha kavganın içinde. Montaigne, Fransız ihtilâlinden sonraki burjuvadır, Rabelais, ihtilâli yapan halk.

İkisi de birer hazırlayıcı.

Gerçekte Avrupa medeniyetinin ilk manifesto'su Descartes'in "Usûl Hakkındaki Risâle"sidir. (Bizde 1895,1938 ve Vekâletin 2. baskısı "Konuşma" diye yanlış çevrilmiştir.) "Usûl Hakkındaki Risâle" liberal burjuvazinin beyannâmesidir.

Kiliseyi çatırdatan en büyük düşünce tacidarları, meselâ Descartes, meselâ Voltaire Cizvitler'in talebesiydi. Kitaplar Descartes'in kanma bilmeyen merakını doyurmamışlardı. İnsanları tanımak, ülkeler gezmek istiyordu. Bunun için asker oldu. Hayat kitabını okudu. 10 Kasım 1619'da Tuna kıyısında "poele"in içindedir. Hayatının dönüm noktası o gece.

Düşünce tehlikelerle doludur. Tanrı'nın kudretine ortak olmak arzusudur kiliseye göre.

Descartes memnu bölgeye girdiğini sanır ve kendini Tanrı'ya nasıl affettireceğini düşünür bütün gece.

Tezadlar içinde bir zekâ, ama çağının tezadları bunlar. Descartes maskeli filozoftur.

Emerson, "Fikir adamı egoist olmak mecburiyetindedir," der. "Kalabalık alışkanlıklarını bozanı, kendisinden ileriyi göreni sevmez" der.

Descartes askerlikten fildişi kuleye çekilir. Düşünür ve yazar. 1633'de Galilee'nin akıbeti onu büsbütün korkutur. Öyle ki eserini yakar.

Descartes tedbirlidir, korkak değil. Rabelais "Ben hakikat âşığıyım," der, "ama darağacına kadar" diye ilâve eder.

Descartes İsveç'te, kraliçe Kristine'in misafiri iken 54 yaşında öldü. Uçuk benizli, hasta bir adamdı. Çok uyurdu. Şaşı kadınlara ve hizmetçilere zaafı vardı. Freud'den önce kendi psikanalizini yapmıştır. İlk sevgilisi şehlâ imiş, ondan şehlâ kadınlardan hoşlanırmış.

Descartes, Fransız burjuvazisinin kendini bulduğu insan.

"Usûl Hakkında" şöyle başlar "Akıl, en iyi bölüşülmüş olan nimettir. Aklın eşitliğini haykırmak, insanların eşitliğini haykırmaktır." Bu cümlede bütün demokrasi var.

Pascal'ın dediği gibi, insan düşünen bir saz. Tabiatın en zayıf yaratığı, ama düşünebiliyor.

Descartes'ın getirdiği büyük yenilik, teori ile pratiği birleştirmesidir (Praxis ile logos). Matematik bir oyundu, Descartes onu bütün ilimlerin metodu yapar.

Cebri geometriye tatbik ederek analitik geometriyi ve mekanik fiziği kurar. Tabiat ilimlerine matematiği sokar. Virgilius çağdaşlarının eserlerinden parçalar alır, eserine kormuş. Söylemişler: "Evet" demiş, "onlara böyle bir şeref bahşettim. İncileri gübre arasından çıkardım".

Descartes Tanrı'nın varlığını şöyle ispatlar: "Şüphe ediyorum. Şüphe etmek mükemmel olmamak. Mükemmel olmadığını bilmek, ancak mükemmel olduğuna inandığım bir varlığın bana bu mükemmeliyet fikrini vermiş olmasına inanmaktır".

Doğu, gönülün, aşkın, hayâlin vatanıdır, Batı, aklın, tekniğin, realitenin vatanı.

Descartes rasyonalist ve idealist felsefenin ilk büyük temsilcisi.

Felsefe bir ferdin eseri, dünya görüşü bir devrin. Kartezyanizm bir felsefe, rasyonalizm bir dünya görüşü. Marksizm bir felsefedir, diyalektik materyalizm bir dünya görüşü.

Kaynak: Cemil Meriç - Sosyoloji Notları

İnsan nereye?

Servet, küstah; sefalet, tehditkâr. Voltaire'in kahkahası bay­kuşun ulumasından farksız, yakın harabelerin rüyasıyla sermest bir baykuşun. Gözler, ya doğacak fecirlerin hasretiyle yaşlı, ya kaybolan bir altın çağın.

Bu çökmeye mahkûm medeniyet üç sütun üzerinde duru­yor; süngü, açlık, fuhuş. Fransa yorgundur, zaferden yorgun, yenilgiden yorgun, sefahatten yorgun, sefaletten yorgun. Ve burjuvazinin gittikçe kabaran iştihası.

Saray kanlı akibetinden habersiz. İmtiyazlılar filozoflar­la kadeh tokuşturuyor.

Altın çağ yalnız zamanın külleri altında kaybolan bir bel­de değil, denizlerin ötesinde de mevcut. Ummanı aştın mı: Eldorado. Sen de böyle bir Eldorado yaratabilirsin, "Emil’ ı oku: "Her şey Yaratan'ın elinden çıkarken güzel...", bu bir nâra. Konuşan, filozoftan çok hicivci, "insanın elinde yozlaş­mış her şey."

İyi ama Yaratan'ın eserini tahrip eden insan da Yaratan'm eseri değil mi? Güzel, güzel'i nasıl bozar? Belli ki şuuraltında konuşan, "ilk günâh" masalı. Yedi canlı bir masal bu. Calvin ahlâkı bu masala dayanıyor; kapitalizm, Calvin ahlâkına.

Rousseau için şeytan: özel mülkiyet. İnsan, bir tarlanın etrafını çitle kuşatıp, burası benimdir dediği günden beri doğ­ru yoldan uzaklaşmış. Cinayet cinayeti kovalamış, facia facia­yı. Sonunda medeniyet denilen bu yapma düzen kurulmuş.

Oysa Oscar Wilde için iğrenç olan tabiatın kendisi. Ter­biye de içtimaî'ye yöneldiği ölçüde bozucu. Şu çocuğa bakın diyor, ne kadar sevimli, bir de şu yirmisindeki haytaya ba­kın: nobran, edebsiz, lanet. Onu bu hâle getiren toplum yani terbiye.

Ummanların ötesinde bir altın şehir yok. İnsan her ülke­de hilekâr ve yırtıcı, zaruret tünelinden hürriyet alanına çı­kamadı henüz. Elli bin yıl öncesine kıyasla çok daha güçlü­yüz. Ama gelişme bütünü kucaklamıyor. Yol iniş çıkışlarla, geriye dönüşlerle, sapışlarla uzamaktadır.

Dünle yarın, karanlıkla aydınlık boğaz boğaza. Vedalarla Avesta'nın anlattığı kavga sona ermedi. Soyumuzun ana dâ­valarından hangisi çözüme bağlanabildi? Sanayi devrimi ha­yat üslubunu altüst etti ama kafalar hep aynı. Devler her çağda vardı. Zerdüşt'le Russell, Yajnavalkiya* ile Sartre aynı insan. Cilâlı Taş Devri'nden bu yana insanlığın en büyük za­feri on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşmiş: madde üzerinde hâkimiyet. Kimin hâkimiyeti? Üç buçuk Avrupalının. Ya al­tüst olan ruh dengemiz?

"İnsanın elinde yozlaşmış her şey", doğru ama her şeyi düzelten de insan değil mi? Peygamberler de, veliler de, kah­ramanlar da insan. Tarihi yaratan, fertle yığın arasındaki anlaşmazhk. Hayatın kanunu tezat. Çatışmasız toplum beraber otlayan, beraber geviş getiren adsız bir sürü.

Tarihin mimarı: isyan, kadere, zamana, insana. Dâhi iki taşın çarpışmasından doğan kıvılcım. Marx da toplumun eseri, Lacenaire de. Ama ikisi de toplum-dışı.

Versailles bahçeleri gibi tarhlara ayrılmış toplum ama tarhların sının belirsiz.

Toplumun içinde birçok toplumu var. Büyük adam, kucağında yaşadığı toplumun üvey evlâdı dünkü, yarınki, ötelerdeki bir toplumun çocuğu. Rousseau'yı, Rousseau yapan yüzünü görmediği annesiyle ayyaş babası mı? Marx, avukat Manc'ın oğlu olmaktan çok Rousseau'nun Saint-Simon'un, Hegel'in çocuğu.

Kaderimizi çizen toplum, ama ona teslim olunca yokuz, denizdeki herhangi bir dalgayız artık. Dalgaların bir tarihi var mı? Kişilik bir kopuş, bir olmayan'a, bir olacağa bağla­nıştır. Görünen toplum içinde görünmeyen toplumu seçmek.

İnsan tabiatı değiştirirken kendini de değiştirilmiş, yal­nız tabiatı değiştirirken mi? Büyük adam bir devin sırtına tırmanan cüce, diyor Michelet. Belki doğru, dev: Goliat yani yürüyen dağ parçası, sırtındaki cüce: Davut yani zekâ. Bü­yük adam, kalabalığı tekme ile uyandıran kılavuz. Sonra uyanan Caliban efendisini parçalar.

Tarih hürriyetle kader, ruhla madde arasındaki kavgaymış. Bir kelime ile tabiatla insanın kavgası. Tabiat hep aynı tabiat, ne var ki insan hep aynı insan değil. Ummanlar deh­şetinden bir şey kaybetmedi. Ama çağdaş Ülis'in emrinde yü­zen şehirler var. Ve Jüpiter'in korkunç silâhını, emekleyen bir çocuğun parmakları bir avuç ışığa kalbedebiliyor. Nesil­ler fetihlerini nesillere devretti ama ilerleyen yalnız homo faber. Bütün bu zaferler biraz göz boyayıcı.

Jean Rostand, "tabiatın sırlarından bazılarını aşırdık, diyor, ilim adamı çok defa ne yaptığını bilmeyen bir büyücü çırağı. Tabiat kuvvetlerini, uysal bir arslanla oynayan çocuk gibi mıncıklıyor... ya arslan kızıverirse. Will Durant hiç " iyimser değil, "deprem devi şöyle bir dizlerine dayanıp arzımızı sallayacak olsa ne kulübe kalır ne gökdelen." İki robotun yanlış bir hareketi, nereden geldiği, niçin geldiği hâlâ bilinemeyen bu ahmak yuvarlağı yeniden kaoslaştırabilir. İn­sanlık, barut fıçıları üzerinde rakseden sarhoş. Ağzında siga­ra ve elinde havaî fişekler.

Soyumuz Tanrı'nın halifesiymiş, pek toy bir halife. Kâi­natın bu yeni misafiri nihayet bir milyon yaşındadır. Elbet hataları olacak. Şahikalara ancak tırmanarak yükselinebilir.

Yaratan'ın elinden çıkarken her şey güzelmiş, kime göre güzel? Evren bir ham madde deposu. Her şeyi biçimlendiren insan; güzel de iyi de insan icadı. Yalnız hilkatin atölyesinde çalışan, yani yeni bir dünya parçası, yeni bir düşünce, yeni bir terkip kurabilen ustaların sayısı bir asırda üç-beş. Ötesi mevaşi.


Kaynak: Cemil Meriç - BU ÜLKE

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP