AYDINLANMACILIK, TOPLUM DÜŞÜNCESİ VE KARL MARX - 1

DOĞAN GÖÇMEN

"Aydınlanmacılık, insanın taksiratlı reşit olmayan durumunun son bulmasıdır. Reşit olmamak, başkalarının güdümü olmadan aklını kullanamama beceriksizliğidir. Reşit olmama durumunun taksiratlı olmasının nedeni, aklın kusurundan değil ama birisinin kendi aklını kullanmasında yeterince kararlılık ve cesaret gösterememesidir. Bundan dolayı aydınlatmacılığın şiarı, sapere aude! yani "kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol" dur."

Immanuel Kant

"Din, doğaya bakış, toplum, devlet düzeni, her şey en acımasız eleştiriye tabi tutulmuştur; her şey aklın mahkemesi karşısında ya varlığını gerekçelendirmeli veya varlığına son vermelidir. Düşünen akıl her şeyin tek ölçüsü olarak kabul edildi. O devir Hegel‘in deyimiyle her şeyin tersine çevirildiği çağdı."

Friedrich Engels


Aydınlanmacılık Nedir?

Aydınlanmacılığın İngilizce karşılığı Enlightenment, Almanca karşılığı ise Aufklärung dur. Aydınlanmacılığın bu iki dildeki karşılığı arasında birisi daha çok pratiği, diğeri ise daha çok teoriyi çağrıştıran ama birbirini tamamlayan önemli bir fark olduğu kanısındayım. Enlightenment sanki yürünen uzun veya kısa ama karanlık bir yolun engebelerinin ve dolambaçlarının görülebilmesi için ışıklandırma eylemiymiş gibi bir duygu uyandırıyor. Aufklärung ise daha çok önünüzde duran bir durum veya bir şey hakkında etraflı bilgi edinip öğrenme ve bilgilendirme eylemidir. Belki bu farktan dolayı Ġngiliz, Fransız ve Alman aydınları arasında bir karşılaştırma yapıldığı zaman, İngiliz ve Fransızların politik sistemlerini devrimci yoldan değiştirirken, Almanların düşünceyi devrimcileştirdiği (Heinrich Heine) söylenir. Bu fark Aydınlanmacılığın birbirini tamamlayan iki boyutunu vurgular.

Aydınlanmacılık her şeyden önce bir dünya görüşüdür; bünyesinde oldukça farklı hatta birbiriyle çatışan görüşleri içerse de, ekonomi ve sosyoloji, devlet ve politika, felsefe ve tarih anlayışı gibi bazı temel konularda feodal, teokratik toplum ve dünya görüşünün karşısında genel bir bütünlük arzeder; amaAydınlanmacılık aynı zamanda bir toplumsal harekettir. Ona bu özelliği kazandıran, onun ileriye dönük ortak bir amaç etrafında insanları harekete geçirip düşüncelerini toplumsal güce dönüştürmüş olmasıdır. O halde, Aydınlanmacılık, sanıldığı gibi sadece bir felsefe ve edebiyat, kısacası bir düşünce akımı değildir, aynı zamanda feodal Ancien Régime'i aşmayı amaçlayan köklü ve kapsamlı yeni bir dünya ve toplum görüşüdür.

Aydınlanmacılığın toplum düşüncesinin yeniliği, onun gelişim ve ilerleme, eşitlik ve uyum arayışından kaynaklanmaktadır. Yani bir taraftan bireylerin farklı bireysel amaçları ve çıkarları arasında uyum sağlanması, diğer taraftan özerkleşen hatta özgürleşen ama sosyal bir varlık olan bireyin çıkarlarıyla toplumun genel ihtiyaçları ve çıkarları arasında hüküm süren göreli çelişkinin ortadan kaldırılmasıdır. Düşüncede henüz toplum ve devlet ayrışmasının söz konusu olmadığı kabul edilse bile, bu iki kurum birbirinin tamamlayıcısı olarak görüldüğü için, her iki kurum birbiriyle uyumlu hale getirilmelidir. Toplumda genel güvenliğin, yani dirlik ve düzenin sağlanması için devlete ihtiyaç vardır, ama onun bu görevi yerine getirebilmesi için tekelleştirdiği şiddet uygulama yetkisinin toplumu tehdit eder duruma gelmemesi için bazı önlemler alınarak sınırlandırılması gerekmektedir.

John Locke'a göre devlet toplumu tehdit edip, bireylerin özgürlüğün kısıtlamaya, onların hayatını tehdit etmeye başlarsa, halkın devlete karşı direniş göstermesi doğal bir haktır. Diğer yandan, bir varlık olarak insan ile doğa arasında uyum sağlanmalıdır. Doğa bilinmez ve anlaşılmaz yani açıklanamaz doğaüstü güçlerin hâkim olduğu bir alan değildir. Doğa, insanın keşfedip açıklayabileceği kendine özgü iç yasaları olan, keşfedilip açıklanabildiği oranda da insan yaşamıyla uyumlu duruma getirilebilir bir alandır.

Tarih, bilinenin basit bir tekrarından yani tarihsizlikten ibaret değildir; tersine, doğanın olduğu gibi toplumun da bir tarihi vardır. Eskinin evrimle ya da devrimle sürekli olarak aşıldığı, yerine daha ileri sistemlerin konduğu, geri sıçramaların hatta geri dönüşlerin yaşanmasına karşın sürekli olarak basitten daha ayrıntılı örgütlenmeyi gerekli kılan gelişkine, iyiye, güzele doğru ilerleyen, kelimenin gerçek anlamıyla zor ve karmaşık bir gelişmedir. Aydınlanmacılığın bu tarih kavrayışı, eskinin kendisini hep yenilediğine dair antik Yunan ve ortaçağ tarih anlayışının eleştirisi olarak geliştirilmiştir. Bu nedenle Rousseau'nun, 1762 yılında yayınlanan Toplum Sözleşmesi ya da "Siyaset Hukuk İlkeleri" adlı eserinde Aristoteles'i eleştirmesi bir rastlantı değildir: "doğal bir kölelik durumundan söz ediliyorsa eğer bunun nedeni doğaya aykırı bir köleliktir. İlk köleler güç kullanılarak köle yapılmıştır, köleliklerinin sürmesinin nedeni korkaklıklarıdır.“ Rousseau, bu belirlemesiyle, hiçbir toplumsal sistemin kalıcı olmadığını, dolayısıyla hüküm süren toplumsal ilişkilerin de kalıcı olamayacağını vurgulamak istemektedir.

Aydınlanmacılık, toplumların gelişmişlik düzeyine, kültürel özelliklerine, entelektüel ve tarihsel geleneklerine göre biçimler alarak, değişerek öncelikli olarak Avrupa kıtasına oradan da bütün dünyaya yayılmış toplumsal bir harekettir. Server Tanilli'nin ünlü ingiliz tarihçisi Christopher Hill ile uyum içinde belirttiği gibi, on yedinci yüzyıl ingiliz burjuva devrimleri, " yalnız İngiltere çapında değil, bütün bir tarih” çapında olan bir olaydır, ortaçağ karanlığının bitişinin, modern çağın başlangıcının, yani Aydınlanmanın başlangıcının habercisidir. Bu önemli tarihsel olay, 1789 büyük Fransız devrimiyle birlikte Aydınlanmacılığın evrenselleşmesinin ve klasikleşmesinin kaynağı olmuştur. İngiliz devrimlerini hazırlayan düşünceler ve bunların saltanat karşısında elde ettiği politik hak ve özgürlükler, yaklaşık yüz yıl sonra Amerikan bağımsızlığının ve büyük Fransız devriminin hem düşünsel hem de politik ilham kaynağı olmuştur.

Eğer İngiliz burjuva devrimi başlangıç olarak alınırsa üzerinden üç yüz yılı aşkın bir zaman, Aydınlanmacılığın toplum düşüncelerinin ve politik hedeflerinin daha klasik bir örneği olarak kabul edilen Fransız devrimi ölçü olarak kabul edilirse üzerinden iki yüz yılı aşkın bir zaman geçmiştir. Bu nedenle çağımızda insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunlara cevaplar bulabilmek için Aydınlanmacılığın toplum düşüncesini tartışırken izlenecek yöntem son derece önemlidir. Örneğin Aydınlanmacılığın toplum düşüncesi herhangi bir eleştiriye tabi tutulmadan, önüne koyduğu hedefler ile ortaya çıkan sonuçlar karşılaştırılmadan, bu hedeflerin yeniden anlatılması fazla bir anlam taşımayacaktır. Eleştiri hiç kuşkusuz vazgeçilmez araçlardan biridir, ancak eleştiri geliştirilirken izlenecek yöntem ve belirlenen amaç önemlidir.

Aydınlanmacılığın eleştirisine ilişkin izlenecek yöntem ve amaç konusunda kabaca iki eğilimden bahsetmek mümkün: Yeninin karşısında şaşkınlığa düşen ve "eski iyi zamanlara", değiştirilemez politik istikrara yeniden dönmek isteyen romantizm ve düşüncelerini hem Aydınlanmacılığın açmazlarını hem de romantizmi eleştirerek formüle eden ve yönünü geriye değil geleceğe çevirmiş, Aydınlanmacılığın yani burjuva toplumunun çelişkilerini aşarak yeni daha uygar bir toplum kurmayı amaçlayan Marksizm.

Aydınlanmacılığın Nietzsche'den esinlenen hedefsiz postmodernist eleştirisi, içinde birçok bakımdan romantizmin izlerini taşımaktadır ve mevcut düzenin sınırlarını aşamadığı gibi onun birçok bakımdan açıkça savunucusudur da. Son yıllarda sosyalizmin dolayısıyla ilerlemeci düşüncenin peş peşe aldığı ağır yenilgilerden dolayı, Marksizm kitlesel etki bakımından gerilemiş durumdadır. Kendisini yeni biçimlerde belli eden romantizm, Marksizmin zayıflamasına paralel olarak güç kazanmaya başlamıştır. Bu kendiliğinden anlaşılır, çünkü Aydınlanmacılığın kazanımlarını ortadan kaldırmak için, onun açmazlarını eleştiren fakat tarihsel kazanımlarını korumak isteyen Marksist eleştirinin de zayıflatılması, hatta mümkünse ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu nedenle, Aydınlanmacılığa ilişkin tüm tartışmalarda Marx dikkate alınmak zorundadır. Ancak Marx'ın ciddiye alınmak zorunda oluşunun tek nedeni bu değildir. Onu dikkate alınmak zorunda kılan diğer neden, Marx'ın aynı zamanda burjuva toplumunun karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin yapılan tartışmalarda en temel sorunların üzerine eğilmiş olmasıdır. Dolayısıyla bugün Marx'ı göz ardı ederek tek bir ciddi bilimsel, felsefi, siyasi ya da toplumsal sorunun aklı başında, ciddi ve anlamlı tartışılması mümkün değildir.

Bunun en iyi örneği toplumsal eşitsizliğin eleştirisidir. Bütün eşitsizliklerin temelinde, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklanan toplumun sınıflara ayrılmış olmasının yattığı, dolayısıyla toplumdaki eşitsizliklerin ortadan kalkması için üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyetin sağlanması gerektiği düşüncesi yeni değildir. Bu düşünce değişik biçimlerde Marx'tan çok önce savunulmuştur, ancak bu düşüncenin bilimsel olarak gerekçelendirilmesi ve uygulanır kılınabilmesi için mümkün yollarının gösterilmesi ilk olarak Marx tarafından gerçekleştirilmiştir. Marx burjuva toplumunun temel sorunlarına eğildiği, bunları bilimsel olarak açıkladığı ve mümkün olabilecek alternatif önerileri geliştirdiği için, kendini sürekli yenileyen Hegel diyalektiği gibi canlı kalmaktadır. Bu nedenle, bu yazımın konusu Aydınlanmacılığın toplum düşüncesi ve Marx'tır.

İnsanın Doğası ve Toplum Düşüncesi Büyük düşünür Immanuel Kant'ın Aydınlanmacılığın şiarı, sapere aude! yani "kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol" diye yazmasının nedeni, o yıllarda özellikle Prusya ve diğer Alman krallıklarında entelektüeller arasında Fransız devrimine ilişkin yoğun tartışmalarda ortaya atılan bir soruya, Fransız devrimine ideolojik dayanak oluşturan Aydınlanmacılık düşüncesinin ne olduğu sorusuna cevap vermektir. Aydınlanmacılığın bütün düşünürlerini birleştiren düşüncelerden birisi insanın en azından gizil olarak akıllı olduğudur. İnsan akıllı olduğu için, doğa ve topluma hükmeden yasaları öğrenerek, bilgilenerek aydınlanabilir. Aydınlanmak insanın en „kutsal“ hakkıdır. İnsan, Yahudilik ve Hıristiyanlık ve daha sonra islam inancında ifade edildiği gibi, „şeytana uyduğu için günahkâr“ ya da bir halk deyiminde dile getirildiği gibi „çiğ süt emdiği için kötü“ değildir; aksine insan ilkesel olarak iyidir. Ancak insanın iyi olabilmesi için aydınlanması gerekmektedir.

İnsanın aydınlanabilmesi için ise özgür olması, düşüncelerini, devletin veya diğer insanların herhangi bir takibatına uğrama korkusuna kapılmadan açıkça dile getirebilmesi için gerekli toplumsal ve politik koşullara sahip olması gerekir. Ġnsan bilgilenebilir, kültür sahibi olabilir, aydınlığa erişebilir, çünkü akıllıdır; bunların sonucu olarak iyi olabilir, yaşamını rastlantılardan kurtarıp olanakları çerçevesinde, bilgi ve öngörülerinin ışığında planlayabilir. Bunun tek koşulu, insanın özgür olmasıdır. Yalnız, Rousseau'nun ünlü deyişiyle insanın özgür doğmasına karşın her tarafta zincirlere vurulu olduğu koşullarda, iyi olması mümkün değildir. İyilik insanın doğasındadır; insan doğayı ve toplumu bu doğasına göre düzenleyebilir. Bundan dolayı Aydınlanmacılığın şiarı, yani „kendi aklını kullanma cesaretine sahip ol!“ çağrısı, aynı zamanda özgürlüğe çağrıdır. Eğer bunun elde edilmesi için bir bedel ödenecekse -ki ödenmiştir- Aydınlanmacılığın bütün düşünürleri, sanatçıları ve siyasetçileri -evrimcisi de devrimcisi de- buna hazırdır.
1 | 2

AYDINLANMACILIK, TOPLUM DÜŞÜNCESİ VE KARL MARX - 2

İnsan akıllı ve iyi olduğu kadar sosyaldir de. Platon ve Aristoteles'ten devralınan bu düşünce, sınırları genişletilerek ve yeniden gerekçelendirilerek, insanın kötü olduğuna dair dini batıl inançların karşısına konmaktadır. Aydınlanmacı toplum görüşünün çıkış noktası, her şeyden önce özgür bireydir. Ancak bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli maddi ve manevi ihtiyaçlarını tek başına üretmesi mümkün değildir; kendisinin diğer insanlara ihtiyacı olduğu kadar, diğer insanların da kendisine ihtiyacı vardır. Bu karşılıklı doğal ihtiyaç, insanı sosyal varlık olmaya, diğer insanlarla birlikte yaşamaya zorlar.

İnsanın toplum dışında düşünülmesi mümkün olmadığı gibi, toplum dışında yaşaması da mümkün değildir. Aydınlanmacılığın toplum düşüncesinde bir insanın diğer insanlarla olan ilişkisi, İskoç Aydınlanmacılığının önde gelen isimlerinden olan David Hume gibi bazı düşünürlerce sadece işlevsel olarak gerekçelendirilmiş olsa da, Marx'a ışık tutacak şekilde Kant tarafından formüle edilmiştir: bir insanın toplum içinde birlikte yaşadığı diğer insanlar, ihtiyacını gidermek ve amaçlarına ulaşmak, yani kendini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu bir araç değil, aynı zamanda amaçtır da.

İnsan toplum içindeki etkinlikleriyle, bir taraftan doğal maddi ve manevi ihtiyaçlarını giderirken kendisini gerçekleştirmek ister; arzuladığı bireysel niteliklere ve toplumsal kabul görmeye şu veya bu oranda kavuşmak ister. Ancak insan sosyal etkinlikleri aracılığıyla kendini gerçekleştirirken, diğer insanlara da kendilerini gerçekleştirmeleri için alan tanımak, diğer insanlarla dayanışma içinde yaşamak durumundadır. Aksi durumda insanın sosyal varlık olması, yani kendi kendini gerçekleştirmesi -en azından insan olarak- mümkün değildir. Diğer insanları sırf araç olarak gören bir kimse, kendini de araç durumuna indirger. Kendisini araç durumuna indirgeyen bir kimsenin, diğer insanları insan değil sadece araç olarak gördüğü için, kendisinin de insan olması mümkün değildir.

Biyolojik bakış açısına dayanan ve doğumdan kaynaklanan imtiyazlar anlayışının Aydınlanmacılığın toplum düşüncesinde yeri yoktur. Aristoteles'e dayanan, bazı insanların doğal olarak, yani doğuştan köle, diğerlerinin hükümdar ve/veya köle sahibi olduğu düşüncesi köklü bir şekilde tersine çevrilmiş ve soyu, rengi, sosyal sınıfı, dini, ulusu hatta dili ne olursa olsun, 1789 Fransız devriminde herkes gerçekten eşit ilan edilmiştir. Tek bir şartla: devrimin amaçlarını kabul etmek. Ne yazık ki, kadının eşitliğinin ilanı için 1917 Ekim Devrimi beklemek zorunda kalınacaktır. Fakat bu, Fransız devriminin anlamsız olduğunu kanıtlamaz, sadece onun insanın insan olarak kurtuluşu ilkesi açısından Engels'in deyimiyle yarım bir devrim olduğunu gösterir.

İnsanın insan tarafından sömürülmesi konusunda aydınlanmacı düşünürler ikiye ayrılır: Bazıları (Locke, Kant), bir insanın bir başkası için çalışmasını, yani ona emeğini satmasını doğal bir ilişki biçimi olarak görürken, diğerleri (Rousseau, Morelly) bunu açıkça reddederler ve hatta dönemlerine göre oldukça ileri bir toplumsal üretim ve paylaşım modeli önerirler.

Aydınlanmacılığa göre insan akıllı, özgür ve eşit olduğu kadar evrenseldir de. İnsanın evrenselliği onun ihtiyaçlarının ve doğal özelliklerinin evrensel olmasından kaynaklanır. Ġnsan, dünyanın neresinde olursa olsun, ihtiyaçları benzer ve hatta aynı olan bir varlıktır. İhtiyaçlarını gidermek için yapmış olduğu üretimin biçimi yerel, kültürel ve diğer özelliklere göre değişebilir, ancak ihtiyaçlar temel olarak aynıdır. İnsan birey olarak ölümlüdür ama insanlık sonsuzdur. Her insanın üretmiş olduğu değerler şu veya bu oranda insanlığın değeri olarak toplu evrensel değerlere eklenir.

Birey, Toplum ve Devlet

Feodal teokratik toplum anlayışı cemaatçidir ve cemaatin çıkarları bireyin çıkarlarının üstündedir. Buna karşın aydınlanmacı toplum anlayışı özel mülkiyete dayalı bireyci burjuva toplum anlayışı olduğu için, bireyi, toplumun ve devletin mümkün olan bütün yaptırımlarından kurtarmaya çalışmaktadır. Özellikle bu noktada Aydınlanmacılığın özgürlük anlayışı birbiriyle uzlaşmaz iki farklı anlama bürünür. Birisi, bireyin devlet karşısındaki hak ve özgürlükleriyle, yani bireyin devlete karşı politik yaptırımlarıyla ilgilidir ki, kanımca bunu tarihsel politik bir kazanım olarak görmek gerekir. Zira devletin birey üzerindeki yaptırım gücünü sınırlamayı amaçlamaktadır. Diğeri ise, bireyin toplum karşısındaki özgürlüğüyle ilgilidir. Bu konuda da iki farklı yaklaşımın olduğu söylenebilir: bunlardan biri bir taraftan bireyi toplumsal yaptırımlardan korumaya çalışırken; toplumun, diğer bireylerin çıkarlarını yaralamadığı sürece bireyin amaçlarına ulaşmak için göstermiş olduğu etkinliklere engel olmamasını isterken; diğeri birey ile toplum arasında zorunlu bir çelişki gördüğü ve bireyin toplumla ilişkisini sadece işlevsel çerçevede ele aldığı için, özgür birey anlayışı onları topluma yabancı birey anlayışına götürür. Bunun karşısında, insanı doğasından kaynaklanan özelliklerinden dolayı sosyal varlık olarak tanımlayan Smith ve Hegel gibi düşünürler de vardır ve bunlar burjuva toplumunu aşan yeni toplum düşüncelerine ışık tutmuştur.

Hemen her konuda olduğu gibi devlet konusunda da Aydınlanmacılık içinde genel olarak iki farklı düşünce vardır. Birisi, devleti topluma karşı tanımlar ve ona mülkiyet durumunu ve ilişkilerini özel mülkiyet çerçevesinde düzenleme ve istikrar kazandırma görevi yüklerken; diğeri devleti toplumun tamamlayıcısı olarak görür ve ona topluma yararlı olan ilişki biçimlerini genelleştirme görevi yükler.

Temsili demokrasi ve doğrudan demokrasi olmak üzere iki kavramın da savunucuları vardır. Kanımca Rousseau'nun savunuculuğunu yaptığı doğrudan demokrasi düşüncesi, politikayı Machiavelli‟nin aksine birilerinin diğeri üzerinde iktidar kurma ve kurulan iktidarı koruma sanatı olarak değil, ama toplumu özgürleştirme ve özgürlüğe yürüme sanatı olarak gören, Marx da dâhil olmak üzere neredeyse tüm düşünürlere kaynaklık etmiştir. Doğrudan demokrasi düşüncesi, temsili demokrasi düşüncesini ret etmektedir, çünkü toplumun yönetiminin bazı kişi ve grupların imtiyazına dönüşmesini ve yönetimin genel otoritesi olmasına karşın tahakküm odağına dönüşmesini engellemek istemektedir. Böylelikle herkesin hem kendi kendisini hem de halkı yönetmesini öğrendiği rotasyon ilkesine dayalı bir cumhuriyet yönetimi önermektedir.

Marksizm ve Aydınlanmacılık

Ekim Devrimi ile başlayan ilk büyük denemenin başarısızlıkla sonuçlanması sonucu, bir taraftan Aydınlanmacılığın temel düşüncelerine, böylece de insanlığa kazandırmış olduğu değerlere, diğer taraftan Marksizme karşı, onun Aydınlanmacılığın değerlerini kurtarmaya çalışan ama aynı zamanda açmazlarını da eleştiren düşüncelerine karşı saldırı neredeyse genel bir eğilim halini aldı. Tarih bilinci iyice zayıfladığı için, tarihsel olaylar sanki rastlantıymış gibi görülmeye, politik mücadeleler şu veya bu sınıfın çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışan iktidar kavgaları olarak değil, şu veya bu kişinin, şu veya bu grubun öznel, keyfi kariyer kavgaları olarak yorumlanmaya başlandı.

İlericilik ve gericilik saflaşmasında, etnik ve/veya kültürel kökler kıstas alınmaya başlandı. Bu tür düşünceler son yıllarda sol içinde hatta komünist partilerde taraftar bulmaya başladı. Bu türden etnik, sadece kültürcü, ırkçı vb. düşüncelerin insanları ayrıştıran ve/veya birleştiren düşünceler olmaktan çıkması için, Aydınlanmacılığın tarihsel kazanımlarını savunmak, kendi tarihsel kazanımlarına ihanet eden burjuvaziye karşı Marksistlere düşen bir görev olmuştur. Aydınlanmacılığın tarihin sürekli ilerlediği düşüncesi reddedildiği taktirde, Marksizmin kapitalizm eleştirisi fazla bir şey ifade etmeyecektir. Eleştiri perspektifsizleşecek ve yıkıcı ne istediğini bilmez bir eleştiriye dönüşecektir. Oysa Aydınlanmacılık, insanın tarihin akışını rastlantılardan kurtarıp geleceği kendi eline alabileceği düşüncesini, ortaçağın karanlık “böyle gelmiş böyle gider” düşüncesine karşı kazanmıştır. Bu düşünce Marksizme de kaynaklık etmiştir. Bilincin doğada ve toplumda yaşanan olayların anlaşılmasını sağlayan, geleceğe ışık tutan bir olguya dönüşebilmesi için, insanın kendine güvenmesi ve geleceğini kendi eline alması gerekir. Toplumsal kurtuluş hareketleri akıllı bir güç olabildiği oranda, Marx'ın deyimiyle toplumu akıllı bir şekilde düzenleyebilir.

Friedrich Engels, 1877'de Aydınlanmacılığa ilişkin, „Biz bu akıl uygarlığının idealize edilmiş burjuva uygarlığından başka bir şey olmadığını; sonsuz adalet düşüncesinin burjuva adalet sistemi içinde gerçekleştiğini; eşitliğin yasalar karşısında formal eşitlik anlamına geldiğini; insan haklarının esaslarından biri olarak açıklananın burjuva mülkiyeti olduğunu artık biliyoruz” diye yazarken, Marksizm ve Aydınlanmacılık arasındaki kesin ayırıma işaret ediyordu. Burjuvazinin tüm idealleri ya biçimselliğin sınırlarını aşamamış ya da özel mülkiyetin sınırlarına çarpıp kalmıştır. Eşitlik, yasalar karşısındaki eşitliğin sınırları dışına çıkamamıştır. Özgürlük, burjuvazinin mülkiyet ve sömürü özgürlüğü anlamına gelmektedir.

Dayanışma ilkesinin pratikte yerini bireylerin birbirleriyle acımasız rekabeti almıştır. Aydınlanmacılığın idealleri, çarpık biçimde de olsa, en geç Fransız devrimiyle gerçekleşmiştir. Böylece Aydınlanmacılığın tarihsel rolü sona ermiştir. Kitleleri devrime hazırlayan ideallerle, bu ideallerin ortaya çıkardığı toplumsal sistemin özellikleri ve insanlara vaat ettiğiyle sunduğu olanaklar arasında büyük fark vardır. Bazı Aydınlanmacı düşünürler de dâhil birçokları devrime sırt çevirmeye başlamıştır. Bazıları eski feodal, teokratik sisteme geri dönüşü savunurken, diğerleri kurtuluşu aklın yerine duyguyu geçirmekte görmüştür. Marx bu tartışmaları yakından takip etmiştir. O, Aydınlanmacılığı tarihsel bir olgu olarak kavramaktadır ve dolayısıyla burjuva toplumunu feodal toplum karşısında tarihsel bir ilerleme olarak görmektedir. Ancak insanlığın kurtuluşu için burjuva toplumunun sorunlarının da aşılması gerekmektedir. Bundan dolayı Marx'ın çabası, bir taraftan burjuva toplumunun „anatomisi” olarak gördüğü ekonomiyi anlamaya yönelirken, diğer taraftan da burjuva toplumunun tarihsel ilerici yanlarını kurtararak aşmanın koşullarını ve araçlarını bulmayı hedeflemektedir.

Server Tanilli, diyalektik materyalizmi kastederek, bilimlerin o zamana değin yaptıkları bütün fetihlerin bir ürünüdür bu sentez diye yazmakla, Marksizmin Aydınlanmacılığın bir çocuğu, ama aynı zamanda onun yadsıması olduğunu ifade etmektedir. Zira Marksizm, Aydınlanmacılığın basit bir devamcısı değildir. Aynı zamanda yadsımasıdır da, çünkü burjuva felsefesinin karşısında o, Marx'ın diyalektik yönteme dayanarak kurduğu materyalizmi, diyalektik materyalizmi, böylelikle en ileri bilimi temsil etmektedir. Hem modern materyalizm hem de diyalektik burjuva aydınlanmacılığının ürünüdür hiç kuşkusuz. Fakat bunların Marksist felsefe çerçevesinde ulaşmış olduğu sentez, burjuva felsefesinin yadsıması ve böylelikle Marksizmin bilimsel felsefesidir :

Batı'da 19. yüzyılda başlayan burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlık, felsefe plânındaki temel bölünüşü de belirleyecektir. Artık "düşünceci" felsefe burjuvazinin, "diyalektik materyalizm" de işçi sınıfının dünya görüşleri olarak çatışmaya başlayacaktır.”

Kısacası Marksizm „her yeni teori gibi, önce hazır bulunan düşünce malzemesiyle başlayan” , ama kökleri ekonomik gerçekliklerde yattığı için, hazır bulunan düşünce malzemesini kısa sürede aşacak olan bütünlüklü, burjuva toplumunu aşmayı amaçlayan diğer alternatif toplumsal projelerin tersine, istekler yığını değil, ama kapsamlı, kapitalist toplumun iç çelişkilerini ve bunların zorunluluğu olarak değişimin kaçınılmazlığını açıklayan bilimsel bir toplum düşüncesidir.

Marksizm bu bütünlüklü bilim ve felsefe anlayışından hareketle insanlık tarihinde ilk defa insanın kapsamlı ve köklü kurtuluşunun mümkün olduğunu teorik olarak gerekçelendirmiş ve pratik olarak mümkün olduğunu göstermiştir. Bu kurtuluş, doğanın ve bütün canlıların metalaşmış halinden kurtuluşu, dayanışma ilkesine dayalı olarak insanın insan tarafından sömürülmesinin son bulması, bireyin toplum içinde gerçekten özgürlüğü ve toplumun tarihsel olarak oluşmuş olan bütün siyasi tahakküm kurumlarından kurtuluşu anlamına gelmektedir. İnsanlık tarihinde felsefe ve akıl ve o çok arzulanan dayanışmacı, kimsenin diğerlerinin kuyusunu kazmadığı, herkesin herkesi el üstünde tuttuğu toplumsal durum nihayet gerçeklik olacaktır.

1 | 2

19. YÜZYIL OSMANLI’DA FELSEFÎ TERCÜME FAALİYETLERİNE BİR BAKIŞ - 1

Dr. Mustafa ÜLGER

Özet: 19. yüzyılda Osmanlı devlet adamlarının Batı’nın ilim ve fennini memlekette yayma çabası bir kısım aydınların Batı’nın fikrî eserlerine de ilgi duymasına yol açmıştır. Bu aydınlar, 19. yüzyılın ikinci yarısının hemen başından itibaren Batılı filozofların eserlerini Türkçe’ye tercüme etmeye başlamışlardır. Bu dönemde tercüme edilen eserlerin büyük kısmı Aydınlanma Devri filozoflarına ait eserlerden oluşurken, tercümelerin tamamına yakını Fransızca’dan yapılmıştır. Batı’dan felsefî tercümelerin başladığı dönemde Doğu’dan tercümelerde de önemli bir artış meydana gelmiştir. İbn Sina ve Gazali başta olmak üzere İslam filozoflarının eserleri Arapça’dan Türkçe’ye tercüme edilmiştir. 19. yüzyılda gerek Batı’dan, gerekse Doğu’dan yapılan tercümeler bir sistem dahilinde yapılmamış, her mütercim ilgi duyduğu eseri tercüme etmeye çalışmıştır.

Giriş

Millet ve medeniyetler, çeşitli vasıtalarla birbirlerinin ilmî ve fikrî birikimlerinden istifade etmişlerdir. Bu vasıtaların en önemlilerinden biri tercüme olmuştur . Müslümanlar, daha Hz. Ömer devrinde Farsça’dan Arapça’ya eserler tercüme etmeye başlamışlardır. Bu tercüme faaliyeti, 8. yüzyılın başlarından itibaren özellikle Süryanice, Grekçe ve Hindçe’den tercümeleri de içine almış ve gelişerek devam etmiştir. Arapça’ya yapılan tercümelerin Müslümanların ilmî ve fikrî sahada kaydettikleri gelişmelerde önemli katkısı olmuştur.

Müslümanların tercümelerden de istifade ile meydana getirdikleri ilim ve düşünce eserlerini Avrupalılar, 11. yüzyılda Latince başta olmak üzere Batı dillerine tercüme etmeye başlamışlardır. Batılıların bu tercüme faaliyeti, 13. yüzyıl sonlarına kadar devam etmiştir. Batı dünyası, tercüme sebebiyle hem İslam düşüncesini, hem de Antik düşünce mirasını tanıma imkanını elde etmiştir. Bunun neticesinde Batı, tarihinin dönüm noktalarından biri olan Rönesans’ı gerçekleştirmiştir.

Türkler, gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı devrinde, medrese eğitim dili Arapça olduğu için, İslam dünyasından fazla tercümeye ihtiyaç duymamışlardır. Bununla birlikte, özellikle Osmanlı’nın ilk dönemlerinde itibaren Farsça ve Arapça’dan çeşitli sahalarda eserler tercüme edilmekten de geri durulmamıştır.

Osmanlılar, devlet olarak tarih sahnesine çıktıkları ilk yüz yılda Batı ilmi henüz oluşum aşamasında olduğu için, daha çok İslam dünyasının ilmî ve fikrî birikiminden istifade etmişlerdir. 15. yüzyıldan itibaren ise Batı’da meydana gelen ilmî ve teknik gelişmeleri, ihtiyaç ölçüsünde ve seçici bir tavırla takip etmeye çalışmışlardır.

Osmanlılar, Batı’nın ilim ve tekniğini takip işini, tacirler, seyyahlar, İslamiyet’i kabul eden Avrupalılar, esirler, denizciler, diplomatlar ve mülteciler gibi çeşitli vasıtaların yanında tercüme yoluyla yapmışlardır.

Tanzimat’tan sonra Batı’da gelişen ilim ve fenni Osmanlı vatandaşları arasında yayma çabası, devlet adamlarının temel hedeflerinden biri olmuştur. Bu hedef doğrultusunda, ileride açılması düşünülen Dâr’ül-Fünûn’a telif ve tercüme yoluyla ders kitabı hazırlamak gayesiyle 1851’de Encümen-i Daniş kurulmuştur. Encümen-i Daniş’in kapanmasından sonra 1865’de Tercüme Cemiyeti, 1879’da Telif ve Tercüme Dairesi ve 1881’de Encümen-i Teftiş ve Muayene Heyeti kurulmuştur . Ancak, çeşitli sebeplerle birinin kapanmasının ardından diğeri kurulan bu cemiyetlerden fazla bir verim alınamamıştır.

Bu dönemde tercümenin asıl tesiri, şahısların yaptıkları tercümeler vasıtasıyla olmuştur. Çünkü devletin Batı’nın ilim ve fenninden istifade çabası, çok geçmeden bir kısım şahısların Batı’nın edebî ve felsefî eserlerine de ilgi duymasına yol açmıştır. Bu şahısların Batılı yazarların eserlerini Türkçe’ye tercüme etmeleri, Batı düşüncesinin Osmanlı vatandaşları arasında yayılmasında önemli vasıtalardan biri olmuştur. Batı’dan tercümelerin arttığı dönemde Doğu’dan tercümelerde de bir artış meydana gelmiştir. 19. yüzyıla kadar İslam dünyasından pek fazla felsefî eser tercüme edilmemişken, bu dönemde Farsça ve özellikle de Arapça’dan yapılan felsefî tercümelerde önemli bir artış olmuştur.

1. Batı Dünyasından Tercümeler

Mevcut bilgilere göre, Batı’dan Türkçe’ye ilk felsefî eser tercüme eden şahıs, Cricor Chumarian adlı bir Ermeni’dir. Chumarian, Grek felsefetarihine dair bir eseri Fransızca’dan tercüme ederek Frasızca metniyle beraber Evvel Zamanda Âzamü’ş-Şân olan Filozofların İmar Etmiş Oldukları Ömürlerinin İcmâldir adıyla 1854 yılında İzmir’de bastırmıştır.

Batılı filozoflardan tercüme yaptığı bilinen ilk Türk ise Münif Paşa’dır. Paşa, Voltaire, Fenelon ve Fontenelle’den tercüme ettiği diyalogları, Muhâverât-ı Hikemiyye adı altında toplayarak 1859’da yayınlamıştır. Yine Voltaire, Boussuet, Gretry’den yaptığı çevirileri Ruzname-i Ceride-i Havadis ve Mecmua-i Fünun’da neşretmiştir.

Bunlardan başka, İlm-i Belâgat adlı telif eserinde Sokrates, Aristoteles, Ciçero, Voltaire, Fenelon, Montesquieu, Rousseau, Racine, Volney, Buffon, Fontenelle, Boussuet gibi Grek ve Batılı filozof ve edebiyatçılardan çok miktarda iktibaslar yaptığı gibi, Rousseau’nun "Julie ou la Nouvelle Heloise" adlı eserinden birinci mektubu tercüme etmiştir. Bu tercüme, Mustafa Reşit tarafından 1886’da Müntehabat-ı Cedide adıyla yayınlanan antolojide yer almıştır.

Münif Paşa, Rousseaeu’nun Emile adlı eserini de tercüme etmeye başlamış, ancak tamamlayamamıştır. Çamiç Ohannes Efendi, İtalyan Pasquele Gallupi’nin Mantık’a dair eserini Fransızca’dan tercüme ederek Miftahü’l-Fünûn adı ile 1860’da bastırmıştır. Yusuf Kamil Paşa, Fenelon’un Telemaque adlı eserini 1859’da tercüme etmiş, yazma nüshası birkaç yıl elden ele dolaşarak okunduktan sonra 1862’de Terceme-i Telemak adı ile yayınlamıştır. Zamanın münevverlerince çok tutulan eserin, altı ay sonra ikinci, 1881’de de üçüncü baskısı yapılmıştır.

Ahmet Vefik Paşa, Voltaire’in Micromegas adlı eserini Hikâye-i Hikemiyye-i Mikromega adı ile tercüme ederek önce Diyojen’de tefrika halinde, sonra da kitap olarak 1871’de yayınlamıştır Aynı eseri bir yıl sonra Direktör Ali Bey, Güllü Agop Tiyatrosu için piyes halinde tercüme etmiştir.

Mikromega, 1869’da da Ermeni harfleri ile Türkçe olarak Hikâye-i Filozofiyye adı ile yayınlanmışsa da müterciminin kim olduğu bilinmemektedir. Ahmet Vefik Paşa, daha önce Yusuf Kamil Paşa’nın tercüme ettiği Fenelon’un Telemaque adlı eserini 1880’de sade bir dille tercüme ederek, önce Hüdavendigâr gazetesinde tefrika şeklinde, sonra da aynı yıl kitap halinde yayınlamıştır.

Ethem Pertev Paşa, 1865 ve 1866’da kaleme alarak aynı yıl içinde Mecmua-i Fünûn’da yayınladığı, Bakâ-yi Şahsî ve Nev’îye Hizmet Azâm-ı Vazâif-i İnsaniyet Olduğuna Dâir Makale adlı makalesinin içine Rousseau ve Lord Edvard’ın intihar hakkındaki iki uzun mektubunu tercüme ederek koymuştur.

Paşa’nın yine Rousseau’dan nazım olarak çevirdiği Bekâ-yı Hayat adlı tercümesi 1872’de Cüzdan Mecmuası’nda yayınlanmıştır. Ayrıca Voltaire’in de bir münacaatını tercüme etmiştir.

Namık Kemal, Montesquieu’nun Dissertation sur la des Romains adlı eserini Roma’nın Esbab-ı İkbal ve Zevali adı ile tercüme ederek, bir kısmını Mirat Mecmuası’nda yayınlamış, ancak tamamını bastıramamıştır. Yine Montesquieu’nun De I’Esprit des Lois adlı eserini Ruh’üş-Şerâyî adı ile tercüme etmiş, fakat bunu da bastıramamıştır.

Rousseau’nun Fransız İhtilali’ne çok büyük tesir yapmış olan "Le Contrat Social" adlı eserini Şerâit-i İctimâiye, Condorcet’nin Progres des L’esprit Humain’ini Tarih-i Terakkiyât-ı Efkâr-ı Beşer adı ile tercüme etmiştir. Ayrıca tercümeleri arasında Volney’in Les Ruines(Harabeler)adlı eserinin de bulunduğu zikredilmektedir. Ancak bu tercümeler, çok az kısmı hariç mevcut değildir. Ebuzziya Tevfik, Namık Kemal’in birçok tercümesinin bulunduğunu ancak bunların büyük bir kısmının kaybolduğunu kaydetmektedir.

Ziya Paşa, Rousseau’nun Emile ve Confessions (İtiraflar) adlı eserlerini tercüme etmişse de bunları yayınlayamamış, Emile’e yazdığı girişi, daha sonra Ebuzziya Tevfik Numune-i Edebiyat-ı Osmaniye’de neşretmiştir.

İlk Çağ filozoflarına da ilgi duyduğu anlaşılan Ziya Paşa, Plutarkhos’un hayvan eti yemenin aleyhindeki yazısını Fransızca’dan tercüme ederek bir reddiye ile beraber yayınlamıştır. Ayrıca Ziya Paşa’nın tercümeleri arasında Fenelon’un Telemaque adlı eserinin de bulunduğu zikredilmektedir.

Yanyalı K. Şükrü, Fenelon’dan tercüme ettiği eseri, Meşâhir-i Kudemâ-yı Felâsifenin Mücmelen Terceme-i Halleri adı ile 1876’da neşretmiştir.

Kemal Paşazade Sait Bey, Rousseau’nun Dijon Akademisi’nin yaptığı ankette birinciliği alan, ilim ve fen gelişmesinin ahlakın tasfiyesine hizmet edip etmediğine dair mülakatını tercüme ederek, 1883’de Fezâil-i Ahlâkiye ve Kemâlât-ı İlmiyye adı ile yayınlamıştır.

İbrahim Ethem b. Mesud, Descartes’in Discours de la Methode adlı eserini, Hüsn-i İdâre-i Akıl ve Ulûmda Taharrî-i Hakîkate Dâir Usûl Hakkında Nutuk adı ile tercüme ederek 1895 yılında bastırmıştır.

2. Doğu Dünyasından Tercümeler

Osmanlı devri Türk düşüncesi üzerinde en büyük tesiri yapan İslam mütefekkirlerinden birinin Gazalî olduğu muhakkaktır. Tanzimat sonrası, İslam dünyasından tercümelerin artmasıyla da en çok eseri tercüme edilen İslam âlimi Gazalî olmuştur. Gazalî’nin İhyâu Ulûmi’d-Din, Kimya-yı Saâdet, el-Munkız mine’d-Dalâl, Nasîhat’ül-Mülûk ve Eyyühe’l-Veled adlı eserleri birçok defa tercüme edilerek basılmıştır. Ayrıca Gelenbevîzade Ahmet Tevfik Efendi’nin tercümeye başladığı Tehâfütü’l-Felâsife adlı eserini, Hasbi Süleyman Efendi Terceme-i Tehafütü’l-Felâsife adı ile tamamlamış, ancak tercüme yazma olarak kalmıştır.

Akkirmanî Muhammed b. Mustafa el-Kefevî, Ebherî’nin Hidayetü’l-Hikme adlı eserine Kadımîr Hüseyin el-Meybûdî’nin Şerhu’l-Hidâyeti’l- Esiriyye adı ile yaptığı şerhi İklîlü’t-Terâcim adı ile Türkçe’ye tercüme etmiştir. Bu tercüme 1850’de Şerhu Hidâyeti’l-Hikme li Esîrüddîn el-Ebherî Tercümesi İklîlü’t-Terâcim adı ile basılmıştır.

1 | 2

19. YÜZYIL OSMANLI’DA FELSEFÎ TERCÜME FAALİYETLERİNE BİR BAKIŞ - 2

İbn Haldun’un Mukaddime’sini Şeyhülislam Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi tercümeye başlamış, beş faslını tercüme etmiş, onun eksik bıraktığı altıncı faslı da Cevdet Paşa tercüme etmiştir. Pîrîzâde’nin tercümesi 1858 ve 1859’da iki cilt halinde, Cevdet Paşa’nın tercümesi de 1861’de üçüncü cilt olarak yayınlanmıştır.

Abdurrahman Sami Paşa, İbn Sina’nın Ruh manzumesini tercüme ederek, 1862’de Rumuzü’l - Hikem adlı eserinin içinde Arapçası ile beraber yayınlamıştır.

Harputlu Hoca İshak Efendi, İbn Sina’nın Şifâ adlı eserinin İlahiyat bölümünü Türkçe’ye tercüme etmiş, ancak bu tercüme yazma olarak kalmıştır.

Abdülkerim Efendi, İbn Sina’nın Terceme-i Hâli adlı eserinde İbn Sina’nın hayatını talebesi Cüzcanî’den İbn Ebi Useybia’nın naklettiği şekliyle tercüme etmiş, eserlerine ilave yapmak suretiyle, 1862’de önce Tasvîr-i Efkâr’da yazı dizisi halinde, sonra da aynı yıl içerisinde risale olarak yayınlamıştır.

Yine İbn Sina’nın aslı ele geçmemiş olan Salaman ve Absal hikâyesi ile Huneyn b. İshak tarafından Grekçe’den Arapça’ya tercüme edilen Salaman ve Absal hikâyesini tercüme ederek, Kıssa-i Salaman ve Absal adlı eserinin içinde 1881’de neşretmiştir.

Süleyman Paşa, Akkirmani Muhammed b. Mustafa el-Kefevî’nin Müntahab-ı İrade-i Cüziyye Risalesi’ni tercüme etmiş ve İrade-i Cüziyye Risalesi adı ile 1868’de bastırmıştır.

Ali Suavî, İbn Miskeveyh tarafından Yunanca’dan Arapça’ya tercüme edildiği tahmin edilen ve Eflatun’a nispet edilmekle birlikte apokrif olan eseri, Terceme-i Lugaz-ı Kâbis-i Eflatun adı ile Türkçe’ye tercüme ederek, haşiyeler de ilave etmek suretiyle 1873’de yayınlamıştır. Ali Suavî’nin diğer bir tercümesi de Saçaklızade Muhammed b. Ebûbekir el-Maraşî’nin Tertîb’ül-Ulûm adlı eseridir. Ali Suavî Saçaklızade’nin bu eserini Hulâsatu’l-Haber fi’l-İlm ve’l-Eser der Karn-ı Sânî Aşer adı ile tercüme etmiştir.

Namık Kemal, Cürcanî’nin Adudüddin İcî’nin Mevakıf adlı eserine yazdığı Şerh-i Mevakıf’ı tercümeye başlamışsa da tamamlayamamıştır.

Giritli Sırrı Paşa, Taftazanî’nin Nesefî’nin Akâidü’n-Nesefi adlı eserine Şerhü’l-Akâid adı ile yaptığı şerhini tercüme ederek, 1875’de Şerh-i Akaid Tercümesi adı ile neşretmiştir.

Münif Paşa, İhvân-ı Safâ’nın Resâil’inden bir bölüm tercüme etmişse de bu tercümeyi yayınlamamıştır.

Ramazanzade Abdünnafi İffet Efendi, Gelenbevî İsmail Efendi’nin Burhan-ı Gelenbevî adlı eserini tercüme etmiş ve Terceme-i Burhan-ı Gelenbevî adı ile 1878 ve 1880’de basılmıştır. Abdünnafi İffet Efendi, Gelenbevî’nin Risaletü’l-Adâb adlı eserini de tercüme etmiş ve Terceme-i Adâb-ı Gelenbevî adı ile 1884’de neşretmiştir.

Maraşlı Mustafa Kamil, İbn Sina’nın Ruh manzumesini tercüme ve şerh ederek İbn Sina adlı risalesinin içinde 1891 yılında yayınlamıştır.

Değerlendirme ve Sonuç

19. yüzyılda, özellikle Tanzimat’tan sonra, Osmanlı devlet adamlarının Batı’nın ilim ve fennini memlekette yayma çabası bir kısım aydınların Batı’nın fikrî eserlerine de ilgi duymasına yol açmıştır. Bu ilgi, 19. yüzyılın ikinci yarısının hemen başından itibaren meyvelerini vermeye başlamış, Batılı filozofların eserleri tercüme edilerek fikirleri tartışılır hale gelmiştir.

Bu dönemde tercümelerin neredeyse tamamı Fransızca’dan yapılmıştır. Diğer Batı dillerinden tercümeler ise ancak 19. yüzyılın sonunda başlamıştır. Bunda Osmanlı Devleti’nin Fransa ile olan siyasi münasebetlerinin çok eski olmasının etkisinin yanında, dönemin ilim ve siyaset dilinin Fransızca olmasının da büyük tesiri olmuştur. Ülken, Tanzimat’tan önce Batı’dan yapılan tercümelerin daha fazla olduğunu Tanzimat’la birlikte bu tercümelerin azaldığını, sadece askerlik ve matematik sahalarında devlet için zaruri bazı tercümelerin yapıldığını, felsefe ve edebiyat sahalarında hiçbir tercüme teşebbüsünün olmadığını ileri sürer.

Halbuki yukarıda zikredilen eserlerden de anlaşılacağı üzere Tanzimat devrinde Batı’dan yapılan tercümelerin sınırı genişleyerek felsefî eserleri içine almıştır. Ayrıca bu dönemde birçok edebî eser de Türkçe’ye çevrilmiştir. Özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinde edebî tercümelerde büyük bir artış meydana gelmiş, Batılı birçok natüralist ve realist yazarın eseri Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Batı’dan tercüme edilen eserlerin neredeyse tamamının Aydınlanma Devri Fransız edip ve filozoflarından olması, 19. yüzyılda Osmanlı siyasetçi ve aydını üzerinde Fransız düşüncesinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Bu durum, Vonley’in 18. yüzyıl sonlarındaki “Bizim ciddî eserlerimizin tercümeleri Doğulular arasında elden ele dolaşmaya başlayacakları günden itibaren, Doğu’da yepyeni bir değerler sistemi, âdetler kanunlar ve hükümette tam bir değişme meydana gelecektir” tahminini doğrular niteliktedir. Öyle ki bu dönemde Batı’dan yapılan tercümeler, Türk düşüncesinin daha sonraki dönemde yönünü de büyük ölçüde tayin ederek etkisini bugüne kadar sürdürmüştür.

Batı’da Aydınlanma Devri’ne kadar ilim dili Latince olduğu gibi, Osmanlı devrinde de 19. yüzyıla kadar Arapça idi. Bu sebeple Osmanlı devri Türk alimleri, ilmî ve felsefî eserleri genellikle Arapça olarak kaleme almışlar, Doğu’dan da bu sahalarda fazla tercümeye ihtiyaç duymamışlardır. Bununla birlikte az da olsa Osmanlı’nın ilk döneminden itibaren bazı eserler Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Tanzimat’tan sonra ise Doğu’dan tercümelerin sayısında önemli bir artış meydana gelmiştir. Ülken, bu artışın sebebini şöyle izah eder: “Bu devirde garb tekniğine karşı gösterilen mecburî alâkanın aksülâmeli olmak üzere, esasa ait mevzularda Şarka daha fazla dönülmüş ve daha çok tercümeler yapılmaya başlanmıştır. Bunun için olacak ki Şarktan en çok tercüme yapılan ve en mühim eserlerin nakledildiği devir, garp tesirlerinin gittikçe kuvvetlendiği ve büyüdüğü bu on üçüncü asır (milâdi on dokuzuncu)’dır.”

Muhittin Mahvî’nin 1873’de yayınladığı Mazbatat’ül-Fünûn adlı eserinde ileri sürdüğü fikirler, Ülken’in iddialarını haklı çıkaracak mahiyettedir. Mahvî’ye göre; geri kalan Osmanlı cemiyetinin kurtuluşu, Avrupa nizam ve kanunlarını taklitle olamaz. Fransızca öğrenerek, o dildeki eserleri Osmanlıca’ya tercüme ederek millet terakki edemez. Bir milletin yükselmesi için kendi maarifine dayanması gerekir. Bunun için de ecdadının mevcut olan değerli eserlerini ele alıp onları işlemek icap eder.

Her ne kadar Ülken’i haklı çıkaracak bu gibi düşünce ve tavırlar olsa da 19.yüzyılda Doğu’dan yapılan tercümeleri sadece tepkiye bağlamanın eksik olacağı kanaatindeyiz. Tanzimat sonrası başlayan dilde sadeleşme çabalarının da bu dönemde Doğu’dan tercümelerin artışında önemli katkısı olduğunu düşünüyoruz.

19. yüzyılda Doğu’dan yapılan felsefî tercümelerin hemen tamamı Arapça’dan yapılmıştır. Tercüme edilen eserlerden en fazla rağbet gören İslam mütefekkirlerinin İbn Sina ve Gazali olduğu anlaşılmaktadır. Batı’dan yapılan tercümelerde olduğu gibi, İslam dünyasından yapılan tercümeler de bir sistem dâhilinde yapılmamıştır. Her mütercim ilgi duyduğu eseri Türkçe’ye aktarmaya çalışmıştır.

KAYNAKLAR

Abdülkerim, İbn Sina’nın Teceme-i Hali, Tasvîr-i Efkar Matbaası 1279.
Abdülkerim, Kıssa-i Salaman ve Absal, Ceride-i Askeriye Matbaası 1299.
Abdurrahman Sami Paşa, Rumûz’ül-Hikem, Şeyh Yahya Efendi Matbaası 1287.
Adıvar, Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1991.
Ahmed Cevdet Paşa, Tezakir, 40 Tetimme, haz. Cavid Baysun, Ankara 1991.
Akgün, Mehmet, Materyalizmin Türkiye’ye Girişi ve İlk Etkileri, Ankara 1988.
Budak, Ali, Batılılaşma Sürecinde Çok Yönlü Bir Osmanlı Aydını Münif Paşa, İstanbul 2004.
Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, C.I-III, İstanbul 1333-1342.
Demirpolat, Enver, Osmanlı-Türk Düşünürü Harputi Hoca İshak’ın Felsefi Görüşleri,
Basılmamış doktora tezi, Konya 2003.
Göçgün, Önder, Ziya Paşa’nın Hayatı, Eserleri, Edebi Şahsiyeti ve Bütün Şiirleri, Ankara 1987.
Gölcük, Şerafettin – Yurdagür, Metin, “Gelenbevi”, D.İ.A., C.XIII, İstanbul 1996, s.552-555.
Gürel, Nazlı Rânâ, İbrahim Edhem Pertev Paşa, Ankara 2004.
Halaçoğlu, Yusuf – Aydın, M. Akif, “Cevdet Paşa”, D.İ.A., C.VII, İstanbul 1993, s.443-450.
İbrahim Edhem b. Mes’ud, Hüsn-i İdâre-i Akıl ve Ulûmda Taharrî-i Hakîkate Dâir Usûl Hakkında Nutuk, Mahmud Bey Matbaası 1311.
İhsanoğlu, Ekmeleddin, “Osmanlı Bilim Literatürü”, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, C.II, İstanbul 1999, s.363-444.
İhsanoğlu, Ekmeleddin, Osmanlılar ve Bilim, İstanbul 2003.
İnal, İbnülemin Mahmud Kemal, Son Asır Türk Şairleri, C.II, İstanbul 1969.
İzgi, Cevat, Osmanlı Medreselerinde İlim, C.I-II, İstanbul 1997.
Karlığa, Bekir, İslam Düşüncesi’nin Batı Düşüncesi’ne Etkileri, İstanbul 2004.
Kayaoğlu, Taceddin, Türkiye’de Tercüme Müesseseleri, İstanbul 1998.
Korlaelçi, Murtaza, Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi, İstanbul 1986.
Mar’aşî Mustafa Kamil, İbn Sina, Dersaâdet 1307.
Mardin, Şerif, Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, çev. M. Türköne – F. Unan – İ. Erdoğan, İstanbul 2002.
Miftahü’l-Fünûn, Takvimhâne-i Âmire 1277.
Olgun, İbrahim, “Namık Kemal Kuşağı ve I. Meşrutiyet”, VIII. Türk Tarih Kongresi, C.III, Ankara 1983, s.1763-1770.
Öner, Necati, Tanzimattan Sonra Türkiyede İlim ve Mantık Anlayışı, Ankara 1967.
Özgül, M. Kaya, Münif Paşa, Ankara 2005.
Petrosyan, Yurıy Aşatovıç, “Türkiye’nin Toplumsal – Politik Fikirlerinin Tarihinde 1860-70 Yıllarındaki Türk Meşrtiyetçilerinin Rolü”, VIII. Türk Tarih
Kongresi, C.III, Ankara 1983, s.1777-1787.
Serçe, Erkan, İzmir’de Kitapçılık 1839-1928, İzmir 1996.
(Sevük), İsmail Habib, Avrupa Edebiyatı ve Biz, C.II, İstanbul 1941.
Sevük, İsmail Habib, Tanzimat Devri Edebiyatı, İstanbul trz.
Şeşen, Ramazan, “İslam Dünyasındaki İlk Tercüme Faaliyetlerine Umumi Bir Bakış”,
İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, C.II, Cüz 3-4, İstanbul 1979, s.3-29.
Tasvîr-i Efkâr, 12 Muharrem 1279, nr.4; 15 Muharrem 1279, nr.5; 19 Muharrem 1279 nr.6; 23 Muharrem 1279, nr.7.
Tevetoğlu, Fethi, Süleyman Paşa, Ankara 1988.
Tuncer, Hüseyin, Tanzimat Edebiyatı, İzmir 1996.
Uçman, Abdullah, “Ali Suavi”, D.İ.A., C.II, İstanbul 1989, s.445-448.
Ubucini, A., Türkiye 1850, çev. Cemal Karaağaçlı, C.I, İstanbul trz.
Ülken, Hilmi Ziya, “Tanzimattan Sonra Fikir Hareketleri”, Tanzimat, C.II, İstanbul 1999, s.757-775.
Ülken, Hilmi Ziya, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İstanbul 1997.
Yavuz, Yusuf Şevki, “Akâidü’n-Nesefi”, D.İ.A., C.II, İstanbul 1989, s.217-219.
Yıldız, Sâkıp, “Akkirmâni”, D.İ.A., C.II, İstanbul 1989, s.270.

1 | 2

Ömer Hayyam / DÖRTLÜKLER 51 - 60

Dörtlükler-51

Ne güzel gün! Hava ne sıcak, ne serin;
Bir bulut, tozunu siliyor bahçenin;
Bülbül coşmuş, sesleniyor sarı güle:
Şarap iç şarap da yüzüne renk gelsin!

Bu yolun hoş bir yerinde durabilseydik;
Ya da bu yolun ucunu görebilseydik:
O umut da yok bu umut da; hiç değilse
Otlar gibi kesilip yeniden sürebilseydik.

Vefasız dünya diye yakınıp durma;
Dünya elindeyken tadını çıkarsana!
Herkese vefalı olsaydı dünya
Sıra mı gelirdi senin yaşamana?

Dostlar, bir gün, sözleşip bir yerde birleşin;
Oturup sofrasına dünya cennetinin;
Saki doldururken kadehleri cömertçe,
İçin bir kadeh de zavallı Hayyam için!

----------------------

Dörtlükler-52

Daha nice büyük göreceksin kendini?
Hep varlık yokluk mu düşündürecek seni?
Şarap için şarap: Bu ölüm yolculuğunda
Bulamazsın sarhoş uykulardan iyisini.

Hayyam, günahım var diye tasalanma,
Bunun için dertlere düşmek boşuna.
Günah olacak ki Tarı bağışlasın:
Rahmet neye yarar günah olmayınca.

Gün doğarken sabah horozları niçin
Acı acı bağrışırlar, bilir misin?
Tan yerini gösterip derler ki sana:
Bir gecen geçti gidiyor; sen nerdesin?

Ay yırttı kara giysilerini;
Kalk, tam zamanıdır, doldur şarap kaseni.
Keyfine bak, çünkü bu ay, sonsuz yıllarca,
Mezarda upuzun yatar görecek seni.

---------------------

Dörtlükler-53

Saki yüzün Cemşid'in kadehinden güzel;
Uğrunda ölmek sonsuz yaşamaktan güzel;
Işık saçıyor ayağını bastığın toprak,
Bir zerresi yüz binlerce güneşten güzel.

Tertemiz geldik yokluktan kirlendik;
Sevinçle geldik dünyaya, dertlenik.
Ağladık, sızladık, yandık, yakındık:
Yele verdik ömrü, toz olup gittik.

Dostunu erkekçe seven kişi
Pervane gibi özler ateşi:
Sevip de yanmaktan kaçanların
Masal anlatmaktır bütün işi.

Bahar geldi mi başka şey dinler miyim;
Hele aklın defterini hemen dürerim.
Şarap, sığınağım sensin bahar günü,
Söğüt ağacı, senin de gölgendeyim.

-----------------------

Dörtlükler-54

Seni aramaktan dünyanın başı dertte;
Zengine de göründüğün yok, fakire de;
Sen konuşursun da biz sağır mıyız yoksa,
Hep kör müyüz, sen varsın da görünürde.

Ey dörtle yedinin doğurduğu insan,
Dörtle yedidir seni dertlere salan.
Boşuna mı şarap iç diyorum sana:
Bir gittin mi bir gelme yok, inan.

Tanrım, hayır şer kaygısndan kurtar beni;
Kendimden geçir, seninle doldur içimi
Aklım ayıramıyor iyiy kötüden
Sarhoş et bari ne kötü kalsın, ne iyi.

Medresenin sözü vardır, tekkenin hali,
Sözden, halden öteye gider aşkın yolu.
Müftünün, vaizin en iyisini getirsen
Aşkın mahkemesinde tutulur dili.

---------------------

Dörtlükler-55

Gerçek aydınlığa erince can gözüm,
İki dünyayı birden silinmiş gördüm.
Eriyip gittim sanki engin denizlerde:
Ter olup çıktı, denize döndü gönlüm.

Gönül dedi: Ben neyim ki, bir damla sadece;
Ben nerde, görmediğim koca deniz nerde!
Böyle diyen gönül denize kavuşunca
Baktı kendinden başka şey yok görünürde.

Can o güzel yüzüne vurgun, neyleyim;
Gönül tatlı diline tutkun, neyleyim;
Can da, gönül de sır incileriyle dolu:
Ama dile kilit vurmuşsun, neyleyim.

En doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen;
İyilik seven kötülük edemez zaten.
Dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur:
Düşmanınsa dostun olur iyilik edersen.

---------------------

Dörtlükler-56

O kızıl yakutun madeni, başka maden;
O eşsiz incinin sedefi, başka sedef;
Aklın buldukları kuruntu, dedi kodu:
Bizim aşk efsanemizin dili, başka dil.

Meyhanede abdest şarapla alınır ancak;
Mümkün mü kara yazıyı aka çevirmek?
Perdemiz öyleysine yırtılmış ki bizim,
Onarılmaz artık ne kadar yamasak.

Hem sana el değdirmeğe elim varmaz,
Hem sensiz aldığım nefes, nefes olmaz:
Bir garip dert bu, kimseye de açılmaz:
Bir zehir zakkum ki tadına da doyulmaz.

Sır saklamasını bilirsen Hayyam söyler
İnsanoğlu nedir, ne yapar, ne eder:
Dert çamuruyla yuğrulup gelir dünyaya
Yer içer, karın doyurur ve çeker gider.

-----------------------

Dörtlükler-57

Putların, Kabenin istediği: Kölelik;
Çanların, ezanın dilediği: Kölelik;
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti
Nedir hepsinin özlediği? Kölelik.

Benim canım hep şarabın izindedir,
Kulağım ney ve rubap sesindedir.
Toprağımdan desti yaparlarsa benim
O desti şarap doldurulmak içindir.

Sen nesin, varlık nedir, nerden bileceksin?
Dünyan esen yel üstüne kurulmuş senin.
İki yokluk arasında bir varlık seninki:
Hiçlik ne varsa çevrende, sen de bir hiçsin.

Gül yanaklı sevgiliyi saramaz insan
Yüreğine diken batmadan, vurulmadan.
Kim bir güzelin saçına dokunabilmiş
Tarak gibi diş diş, didik didik olmadan?

--------------------

Dörtlükler-58

Kadeh bir bedendir, içinde can var can;
Candır kadehin bedeninde camlaşan.
Donmuş sudan ateş süzülür sanki:
Erimiş yakut, gönül sırçasından

Kul olup o güzele birden,
Koptuk her bağdan, her tövbeden:
Herkes koyu müslüman döner
Biz putperest döndük Kabeden.

Meyhanede kendini bilenler bulunur;
Bilmeyeni ayırmak da kolay olur.
Yıkılsın bilgisizlik yuvası medrese:
Ordan kendini bilip de çıkan hiç yoktur.

Uğrunda dertlere düştüğüm sevgili
Bir başkasına tutulmuş, o da dertli;
Derdimin dermanı kendi derdinde:
Hekim hasta olunca kime gitmeli?

---------------------

Dörtlükler-59

Gece, gül bahçesinde, araken seni,
Gülden gelen kokun sarhoş etti beni;
Seni anlatmaya başlayınca güle
Baktım kuşlar da dinliyor hikayemi.

Güçlü olduğuna inandırdın beni;
Bol bol da verdin bana vereceklerini.
Yüz yıl günah işleyip bilmek isterim:
Günahlar mı sonsuz, senin rahmetin mi?

Hem aklın mutluluk peşinde senin,
Hem söylerim, söylerim dinlemezsin;
Aldığın her nefesin kadrini bil
Ot değilsin ki kesildikçe bitesin.

Sen içmiyorsan, içenleri kınama bari;
Bırak aldatmacayı, iki yüzlülükleri;
Şarap içmem diye övünüyorsun, ama,
Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki?

-----------------------

Dörtlükler-60

Ben bugün beden kafesinde mahpusum;
Yol olma özlemiyle sarhoş olmuşum;
Varlığın ayıbından kurtarırsa beni
Yoksulluğun kulu, kölesi olurum.

Benim yasam artık şarap, çalgı, eğlenti;
Dinim dinsizlik, bıraktım her ibadeti;
Nişanlım dünyaya: Ne çeyiz istersin, dedim:
Çeyizim, senin gamsız yüreğindir, dedi.

Benden Muhammet Mustafa' ya saygı ve selam:
Deyin ki, hoş görünürse, bir şey soracak Hayyam:
Neden Yüce Efendimizin buyruklarında
Ekşi ayran helal da güzelim şarap haram?

Benden Hayyam' a selam söyleyin demiş peygamber;
Sözlerimi yanlış anlamışsa çiylik eder:
Ben şarabı herkese haram etmiş değilim ki
Hamlara haramdır, doğru, ama olgunlar içer.