ALIŞKANLIK İLE EĞİTİM ÜSTÜNE

Francis Bacon

İnsanın düşünceleri çoğunlukla eğilimlerine, sözleri bilgisine, bir de kafasına doldurulan görüşlere, davranışları ise alışkanlıklarına uyar. Bu nedenle, Machiavelli'nin(1 )pek de hoş olmayan bir örnek vermekle birlikte, çok yerinde olarak belirttiği gibi, gerek doğal eğilimler gerekse kocaman sözler, insanın alışkanlıklarıyla bağdaşmıyorsa, güvenilecek şeyler değildir. Machiavelli'nin bu konuda verdiği örneğe göre, büyük bir ölüm kalım işini başarmak için insan herhangi bir kimsenin azılı kişiliğine ya da yüksekten atıp tutmalarına güvenmemeli, daha önce eli kana bulanmış birinden yararlanmalı. Gerçi Machiavelli ne bir papaz Clement'ı,(2) ne bir Ravaillac'ı,(3 )ne bir Jaureguy'yi,(4) ne de bir Balthazar Gerard'ı işitmişti; ama insanın yaradılışının da, verdiği sözlerin de alışkanlık kadar etkili olamayacağı yolunda ileri sürdüğü kural her zaman için geçerlidir. Ama şimdilerde kör inançlar öyle aldı yürüdü ki, elini ilk olarak kana bulayanlar bile kırk yıllık kasap gibi, gözlerini bile kırpmıyorlar. Andiçmiş kimsenin kararı, kan dökmeyi gerektiren işlerde bile, alışkanlıktan geri kalmaz. Başka konularda hep alışkanlığın ağır bastığı göze çarpar; öyle ki, bir insanın yüksekten attığını, öfkelendiğini, bir şeyi haksız bulduğunu, büyük büyük sözler verdiğini kulağınızla işitir sonra hiçbir şey olmamış gibi davrandığını görünce şaşar kalırsınız; sanki yalnız alışkanlığın tekerlekleriyle kımıldayan cansız bir heykel ya da makineymiş gibi. Bir alışkanlığın insanlar üzerinde zorbaca bir egemenlik kurduğu da görülür. Hindular (bilgelerini demek istiyorum) sessizce bir odun yığını üzerine uzanır, kendilerini yakarak kurban ederler, üstelik karıları da kocalarıyla birlikte yakılmaya can atarlarmış(5) ilkçağda Isparta'da, delikanlılar töreler gereğince Diana'nın sunağında kırbaçlanırken, kıllarını bile kıpırdatmazlarmış.(6 )İngiltere'de Kraliçe Elizabeth'in saltanatının başlarında, ölüm yargısına çarptırılan bir asi, ilgililere bir dilekçe vererek, urganla değil söğüt dallarıyla asılmak istediğini söylemiş, eskiden de asilerin bununla asıldığını ileri sürmüştü. Rusya'da, çile doldurmak için, su dolu bir tekne de her yanları takır takır buz kesilinceye dek bütün bir gece oturan keşişler vardır.

Alışkanlığın hem ruhumuz hem de gövdemiz üzerindeki güçlü etkisine birçok başka örnekler de bulunabilir. Dolayısıyla, alışkanlıklar yaşayışımızı en çok etkileyen şeyler olduğu için, elden geldiğince iyi alışkanlıklar edinmeye bakmalıyız. Bilindiği gibi alışkanlık en iyi küçük yaşta başlarsa kök salar, buna da eğitim diyoruz. Gerçekte eğitim erken bir alışkanlıktan başka bir şey değildir. Erken yaşlarda, dilimizin her yabancı dilin seslerini söylemeye daha elverişli olduğunu, her deyişe kolaylıkla dönebildiğini görebiliyoruz; tıpkı bütün üyelerimizin, eklemlerimizin her alıştırmaya, her güç davranışa, devinmeye, daha elverişli, daha esnek olması gibi. Bir şeyi geç öğrenmeye başlayanların güç öğrendikleri bir gerçektir. İnsan, kafasını belli bir yerde bırakmaz da, yeni etkilere, yeni değişikliklere açık tutabilirse o zaman iş değişir, ama bunu da yapabilenlerin sayısı pek azdır. Bireyin kendi başına edindiği alışkanlıklar böylesine güçlü olunca, hep birlikte topluca edinilmiş ortak alışkanlıklar haydi haydi daha güçlüdür; çünkü bu durumda, örnekler insana yol gösterir, başkalarının da aynı şeyi yapması insanı yüreklendirir, bir yarışma doğar, ün kazanma özlemi artar; üstelik böyle durumlarda alışkanlığın etkisi doruğa varır. Evet, insan yaradılışındaki erdemlerin çoğalması, içinde bulunduğu toplumun titiz bir düzenle yönetilmesine bağlıdır. Büyük devletlerle iyi yönetimler erdemlerin büyümesini sağlarlar, ama tohumlan iyileştirmeyi pek düşünemezler. İşin kötüsü, günümüzde en etkili yöntemlerin, en az özlenen amaçların gerçekleştirilmesine yöneltilmiş olmasıdır.


Notlar:

l- Machiavelli, Discorsi sopra laprima decade di Tifo Livio, III, 6.

2- Jasques Clement, Fransa Kralı III. Henri'yi 31 Temmuz 1589'da bıçaklayarak öldüren softa bir dominikan papazıydı.

3- Ravaillac, Fransa Kralı IV. Henri Paris sokaklarında atla dolaşırken, yolu kapayan iki araba yüzünden beklemek zorunda kaldığı sırada, durumu fırsat bilerek kralı bıçaklayıp öldüren koyu bir Katolikti (1610).

4- Jaureguy, İspanya Kralı IV. Philipp'in, kafasını getirene büyük bir para söz verdiği William of Orange'ı, 1582'de sarayına sokularak tabancayla kafasıyla boynundan yaralamış, ama öldürememişti. Sonra 1584'te Balthazar Gerald adlı biri vurmuştu William of Orange'ı. 1527'de ölmüş olan Machiavelli, Clement'ı da, Ravaillac'ı da, Jaureguy'yi de, Balthazar Gerald'ı da işitmemişti.

5- Cicero, Tusculanae Disputationes, V, 27, 78; Strabo XV, l, § 62; Valerius Maximus, 11, 6 § 34.

6- Cicero, Tusculanae Disputationes, II, 14, 34.

ZERDÜŞTÇÜLÜK, ZERDÜŞT VE HUKUK (AVESTA) - 1

Cahit CAN


I. BÖLÜM


1 — GENEL OLARAK ZERDÜŞTÇÜLÜK

Tarih içinde, uzun çağlar boyunca animizm (ruhçuluk), naturizm (tabiatçılık) ve totemizm (totemcilik) olarak nitelendirilen inanç sistemlerinin tesiri altında kalmış olan İranda Zerdüşt Dininin (Zoroastrisme) ne zaman ortaya çıktığı henüz kati olarak bilinmemektedir; çünkü herşeyden evvel dinin kurucusu olan Zerdüştün hangi tarihte yaşamış olduğu aydınlığa kavuşturulmuş değildir.

Ayrıca, çoğu kere Zerdüşt dinini ifade için kullanılan Mazdeizm'in, Zerdüştün doğumundan önce de var olup olmadığı konusu halen tartışılmaktadır. Bazılarınca Mazdeizm, Zerdüştçülükten önce var olan ve ondan sonra devam eden farklı bir sistemdir. Öte yandan Mezdek tarafından kurulan ve Mezdekçilik adı altında tanınmakta olan; aile ve mülkün, toplumun ortak malı olmasını isteyen Mezhep de Zerdüştîlikle karıştırılmaktadır.

Kendilerine Âri, yani soylu adını takmış olan Avrupalı, yani Baltık kıyılarından ve Güney Rusyadan kopup gelmiş muhacirlerin, Hindistana varmadan önce İranı istilâ etmiş olmaları vakıası bu civarda hâkim olan dini inançlarda büyük bir değişiklik meydana getirememiştir; Çünki âriler de ilkel dinlerden olan animizm ve

totemizmi, zaten İrana varmadan önce inanç sistemi olarak benimsemiş bulunuyorlardı. Bugün Zerdüştçülük hakkında, hatta bu dinden önceki ilkel dinler kadar bile sarih bir bilgiye sahip olamamamızın, tarihî bazı sebepleri vardır. Makedonyalı İskenderin İranı fethettikten sonra bahis konusu dinin bütün kutsal kitaplarını yaktırmış, bütün mabetlerini yıktırmış, hatta taş yazmaları bile kırdırmış olması ilk sebep olarak gösterilebilir. İkinci sebep olarak, İran'ın İslam Orduları tarafından fethini göstermek gerekir. Medayn yani Persopolis'in İslâm Orduları tarafından yağma edilmesi esnasında kutsal kitaplar da zarar görmüştür. İşte bütün bu felâketler, Zerdüşt dininin genellikle yanlış anlaşılmasına ve asıl din ile hiç ilgisi bulunmayan bazı örf ve inanç­ların Zerdüştçülüğe mal edilmesine sebep olmuştur.

Bu din adını, kurucusu olan Zerdüştten almaktadır. Kutsal kitabı Avestadır. Ancak Avestada Zerdüştlere Mezdisnan adı verilmektedir. Nitekim halen Hindistandaki Parsiler, kendilerine Mezdisnu demektedirler. Zerdüştçülüğün din tarihindeki önemi o zamana kadar hâkim olagelen tasavvurlara, çok önemli bir unsur
katmasındadır. Bu tasavvur, duyanın muayyen bir sonu olması, bir nevi kıyametin kopmasıdır.

Birazdan düalizm bahsinde görecek olduğumuz gibi, dünyaya hükmetmek için gece gündüz mücadele eden iyi prensip (Ahura Mazda, Ormuz) ile (Anıgra Mainyu, Ahriman) arasındaki gerginlik dünyanın sonuna kadar devam edecektir. Bu gibi tasavvurlar ile Zerdüşt (apokaliptik) yani, dünyanın son zamanlarına ait vahyler olan resullerin ilk örneğidir.


2 — ZERDÜŞTÇÜLÜKTE DÜALİZM


Zerdüştçülüğün, genel olarak iki tanrılı bir din olduğu kabul edilir. Tanrılardan biri, iyilik tanrısıdır ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Avestada, Ahura mazda (Ormazad, Ormuz) Yezdan ya da sadece Ahura isimleri altında kendisinden bahsolunur. Diğeri de bütün kötülüklerin kaynağı ve yöneticisidir; ki bu da metinlerde

Ahriman, Div, Drug, ya da Angra Mainyu şeklinde geçer. Ayrıca Ahura'nın yanında, onun yarattığı ve onun yardımcısı olan altı tanrı daha vardır. Bunlara Imşas Pendler (ebedi mukaddesler) denir. Bu mukabil Ahrimanında böyle altı yardımcısı vardır : Bunlara da Kamerikan denilir.

I — Düalizm iddiası yanlış bir isnatmıdır.

Genel olarak Zerdüştçülüğün, bir düalizm temeline oturduğu görüşü hâkim durumda bulunmakta ise de bazı müellifler bu görüşün hatalı olduğunu ileri sürmektedirler. Bunlardan Prof. Tahir Rezavi, bu inancın sonradan Zerdüştçülüğe girdiğini ve Zerdüştün esas öğretileri arasında bu tanrıların olmadığı görüşünü savunmakta ve en eski metinler olan Gatalardan, Ahura Mazda'nın herşeyin üstünde olduğunun açıkça anlaşıldığını, Gatalarda başka tanrı olmadığını, Zerdüştün özelikle eskilerin çok tanrılarından nefret ettiğini, Gatalarda gerek divlerin gerek imşas pendlerin, herhangi bir yaratıcılık vasıflarından bahsedilmediğini ve Ahuradan başka faal olmadığı hususlarını, iddiasına gerekçe olarak ele almaktadır.

Böylece Zerdüşt iyilik ile kötülüğün kaynağının ayrı olduğunu iddia ile kâinattaki ve insan fıtratındaki kötülükleri Ahura Mazdaya yakıştırmayarak, ondan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Bu iki cevherin yani, iyilik ve kötülük cevherinin birbirine nisbeti yokluk ile varlık gibidir. İyilik cevheri karşısında şer cevheri izafidir. Bütün varlığın yaradanı Ahura Mazdadır. Ahura ne zaman ki herhangi iyi bir varlığı yarattı, onun yanında ona zıd olan şer kendiliğinden iyinin gölgesi olarak var oldu.

Bu iki cevher, dünyada gece ile gündüz gibi birbirine muvazi olarak çalışırlar, ebedi bir mücadele halindedirler; bu çekişme ancak kıyamette son bulacaktır. Ahura Mazdanın iyilerin tarafını tutması sonucunda bu mücadele iyinin üstünlüğü ile son bulacaktır. Christensen de Gatalardaki dinin tam olmamakla beraber tek tanrıcı olduğunu; Ehrimen, Kamerihan ve diğer Divlerin asla Ahura Mazdanın eşiti olmdığını, olsa olsa İmşas Pendlerin eşiti sayılabileceğini belirtmektedir. Prof. Rızazade Şafak da bu görüştedir.

Avesta ve Sanskrit dilleri bilgini Haug ise «Zerdüşt Peygamber Allahın tek ve yegâne olduğunu isbat ettikten sonra eski zamanlardan beri insanların ve bilginlerin zihnini kurcalayan ve büyük bir mesele olan (dünyada görülen bütün noksanlık ve kötülükleri yüce Allahın adalet ve merhametine nasıl yakıştırmak mümkün olur) fikrini, iki zıt kuvvet nazariyesini ortaya atarak izah etmiştir. Bu yüzden de bu iki varlık iyi ayrı cevher halinde anlaşılmıştır. Esasen Angra Mainyu imşas pendlerin zıddıdır. İmşas pendler Ahuranın eşidi zannedilince Ehriman da Ahuranın eşidi olmuştur. Gatalarda ve Yeştlerde imşas pendler melek rolündedirler. Bazı tanrı adları Gatalarda Ahura Mazdanm sıfatları olduğu halde sonradan derlenen Avesta bölümlerinde bu sıfatlar tanrı suretine bürünmüşlerdir» demektedir. Böylece Zerdüştte görülen ikicilik yani Ahura Mazda ile Angra Mainyu münasebeti diğer semavi dinlerdeki Allah - şeytan münasebeti gibi ele alınmaktadır.

3 — ZERDÜŞTÇÜLÜKTE ÖLÜM VE SONRASI

Zerdüşt dinine göre her insan, ölümünden sonra bir muhakemeye tabi tutulacaktır. Bu umumi muhakeme yanında her insan ölümünden sonra Çinvat köprüsünden geçmek suretiyle hususi bir imtihana maruz kalacaktır. İyiler; yani hayatlarında daima Ahura Mazdanın tarafında mücadele edenler öbür dünyaya zahmet çekmeden vâsıl olacaklar; kötüler ise «dugların evlerinde» yani yalan cinlerinin bulundukları yerde haset ve hasretle yaşamak zorunda kalacaklardır.

Zerdüştî telâkkilerine göre ölüm anından sonra üç gün ve üç gece ruh bedenin yanında, geçmiş fiillerinin durumuna göre (sıkıntı) ya da sevinç içinde bekler. Dördüncü günün sabahı, yine yaşanmış olan hayatın şekline parelel olarak iyi ya da kötü kokulu bir rüzgâr ruhu önüne katarak, çok güzel bir genç kıza ya da çok çirkin bir ihtiyarla karşılaştırmak üzere önüne katar. Bu çirkin ya da güzel rehber, ruhu iyi ve kötü fiillerin karşılaştırılarak muhasebesinin yapılacağı köprünün yanına kadar götürür. Hüküm verildikten sonra ruh, cehennemin üzerinde bulunan bu köpüden geçmek zorundadır. Köprü iyi ruh için üzerinde yürüdükçe genişleyen bir yol gibidir. Kötü ruh için ise incele incele bir ustura keskinliğini alır ve ruhun cehenneme düşmesine sebep oulr. Çinvat köprüsünden geçen günahkârların Duzeh denilen cehenneme düşmesine mukabil, iyi ameli olanlar ise Bihişt denilen cennete düşerler.

Zerdüşt felsefesine göre, ölüm kötülük nişanesi ve şeytan işidir; ölümle ruh bedeni terketmektedir. Ancak buna rağmen Zerdüştîler ölümden korkmazlar, ve hatta ölümü severler; çünki onlara göre dünya; meşakkatlerin, kötü fiillerin yeridir, zira Ehrimen sanatını orada icra eder. Ölmek ise dünya kötülüklerinden sıyrılmak ve mücadelenin son bulmasıdır; kısaca Ahuranın bir mükâfat ve inayetidir. Ölümden sonra asıl hayat başlıyacaktır. Elbetteki ölümden sonraki güzel hayat yukarıda bahsetmiş olduğumuz imtihanı başarı ile atlatmış olanlar için bahis konusudur.

Ahura Mazda'ya göre ateşi, toprağı ve suyu bir cesedin teması ile kirletmek günahtır. Bunun için ölümden sonra cesedin-sessizlik kuleleri - adı verilen yüksekçe yerlerde köpeklerle, akbabalara terkedilmesi gerekir.

Zerdüşt dininin bir başka mezhebine göre de, bir insan ölünce, ölünün etleri kemiklerinden sıyrılır ve kemikler ayrı bir kaba konurdu. İlim dilinde bu kaba ossuarium denilmektedir. Yalnız burada şu husus belirtilmelidir ki, bu gibi adetler büyük bir ihtimalle daha sonradan ve bilhassa Medyalı Muğlar (din adamları) tarafından Zerdüşt dinine mal edilmiştir. Çünki bu Muğlar kendilerinin özel adetlerine Perslerin itaat etmemesine ve ölülerini toprağa gömmelerine çok kızmakta idiler. Nitekim en koyu Zerdüştçüler olan Ahameniş şahlarının hepsinin mezarları vardır. Zerdüşt dininin çok sağlam ahlâk kurallarına dayanıyor olması, ölüleri gömmeme adetinin dine sonradan ithal edilmiş olabileceği fikrini teyit eder mahiyettedir.

4 — ZERDÜŞTÇÜLÜKTE İBÂDET-ÂYİN-MERASİMLER

1— Ateş ve Ateşgedeler

Ateşin; Zerdüşt tarafından, tapılması gereken bir ilâh olarak gösterildiği kanısı yanlıştır. Zerdüşte göre ateş sadece Ahuru Mazda'nın bir sembolü idi.

Ayrıca evrensel dinlerin hemen hepsinde ateşe özel yer tanınmaktadır. Örneğin Yahudilerde, ateş de kurban sayılırdı. Ne varki Zerdüştîler ateşin taşıdığı ilâhi Şa'şayı yüceltmiş, ve büyük hürmet göstermişlerdir. Zerdüştînin, namaz kılarken kıblesi ateştir. Günde beş vakit namaz, bu kıbleye yönelerek kılınır. Ancak ateşe

tapma, herşeye rağmen bahis konusu değildir. Temizleyici bir unsur olarak kabul edildiğinden Yasnalarda ateşin faydalarından bahsolunmakta ve ateş övülmektedir.

Zerdüştî ateşgedeleri de bu sebeple Ahuza Mazdaya saygı göstermek için inşa edilmişlerdir. Ateşgedeler türlü devirlere göre değişik şekiller almakla beraber bunların hepsinde, içinde ateşin yandığı ateşdan denilen aletler vardır. Ateşban denilen ateş yakıcıları ise ağız ve burunlarını bağlıyarak nefesleriyle kutsal ateşi kirletmemeye çalışırlar. Ateşin yandığı yer daima mabedin ortasında bulunur, ve ateş orada devamlı yanar.

Ateşgede dışında bir yerde ateş yakılacak olursa belli bir merasimin yapılması şarttır. Herhangi bir sebeple ateşe üflemek son derece günah ve derhal öldürülmeyi gerektirecek kadar ağır bir suçtur. Ateş ve güneş, horoz ve cennet kuşu ile sembolize edilirler.

1 | 2 | 3

ZERDÜŞTÇÜLÜK, ZERDÜŞT VE HUKUK (AVESTA) - 2

II — Zerdüştîlikte namaz

Daha önce belirttiğimiz gibi Zerdüştîlikte de günde beş defa namaz kılınır. Sabah namazının Zerdüştlükte özel bir yeri olduğundan ve sabah namazına da insanları horoz kaldırdığından bu hayvan kutsal kabul olunur. Zerdüştîlerde asıl kıble güneştir. Gü­neş olmadığı zaman da daha önce görmüş olduğumuz gibi ateşe yönelinir. Önceleri ibadet açıkda yapılırken daha sonra ateşgede yap­ma usulü yerleşmiştir. İbadetin ferdi ya da toplu halde yapılma­sı mümkündür. Toplu haldeki ibadetleri mubitler yönetir. Zer­düşt rahipleri üç sınıftır : Bunlar sırasıyla Herbit, Mubit, ve Des­tur Mubit adını alırlar.

III — Zerdüştîlikte kurban

Mazdeizmin gelişmesinden önce İranda yığın halinde hayvan kesme suretiyle ömrün uzatılabileceğine dair bir inanç vardı. Zer­düşt bu inancı ortadan kaldırmak için çok mücadele etmiştir. Zerdüştün bu çabasının nedenini hayvanları koruma arzusunda oldu­ğu kadar, sosyal görüş açısının genişliğinde de aramak gerekir. Ni­tekim bu toplu hayvan imhasının toplumun ekonomik gücüne olan menfi tesirlerini görmemek imkânsızdır. Toplumun fertlerinden büyük bir kısmının yiyecek et bulamazken, diğer bir kısmının da ömür uzatma ümidiyle toplu hayvan kesimini benimsemesi Zerdüştün sosyal adalet anlayışıyla bağdaşamıyordu; Bu sebeple kan­lı, hayvan katliamları Gatalarda menedilmektedir. Ayrıca Yahudilerde olduğu gibi Zerdüştilikte de ateş yakmak kurban sayıl­maktadır.

IV — Evlenme

Mazdeizmin evlilik konusunda ortaya koyduğu zannedilen kai­deler son derece yanlış anlaşılmakta ve Mazdeizmden önce îranda yürürlükte olan evlenme ile ilgili kaideler bu dine mal edilmekte­dir. O kadar ki meselâ; Londra Üniversitesi Profesörlerinden Denis Saurat, meslekdaşlarının büyük çoğunluğu gibi mazdeizmin, ana, bacı ve evlâtla evlenmeyi teşvik ettiğini yazabilmektedir. Oy­sa Zerdüştilik en fazla amca kızı ile evlenmeyi kabul eder.

İranda, mazdeizm yerleşmeden önce, yakın akrabalarla, hat­ta derecesi yukarda belirttiğimiz ölçüde de olsa evlenmeye cevaz vardı. Ancak Zerdüşt bu kötü adetleri asla kabul etmiyerek bun­larla devamlı olarak mücadele etti.

Eski İranda evlenme konusundaki bu kötü adetlerin dışında buna paralel diğer garip âdetler de vardır. Meselâ evlenmenin di­ni şeklî şartlarının yerine getirilmiş sayılması için muğlardan fet­va almak yani gelinin önce muğ ile yatması gerekir. Bu saf­hadan sonradır ki kadın kocasına teslim olunurdu.

Zerdüştün bütün bu adatlerle çok sıkı mücadele etmesine ve «size kitap bırakdım, sizi şuurluluğa davet ediyorum. Kızınız, ana­nız, bacınız size haram kılındı»  demiş olmasına rağmen or­taya koyduğu dini bu gibi kusurlarla malûl göstermek bilgisizlik değilse eğer, kasıt eseri sayılmak gerekir.

Ayrıca Sasaniler zamanında Mazdek adında birisinin; insanların bütün mallara ve kadınlara ortak olması gerektiğini ileri sürdüğü­nü görmüştük. Bu şahsa göre suya, ışığa ortak olunduğu gibi herşeye ortak olunmalıdır, evlenme akti kaldırılmalıdır. Nuşi Revan zamanında Mazdek, taraftarlarıyla birlikte isyan etmiş ve bunla­rı Mazdekle birlikte öldürülmüşse de, ileri sürdüğü fikirler âdet olarak muayyen bir bölgede yaşamağa devam etmiştir.

Özetleyecek olursak, îranda yerleşmiş bulunan ve Mazdeizmle hiçbir ilgisi bulunmayan bir çok kötü âdet bilerek ya da bilme­yerek zoroastrizme mal edilmiştir. Bu konuda söylenenlerin yan­lış olduğunu, halen toplu halde yaşamakta olan Zerdüştîlerin ha­yat ve evlenme tarzlarını inceleyerek doğrulamak herzaman müm­kündür.


II. BOLUM 


1 — ZERDÜŞTÜN HAYATI 

Zerdüştün, yaşamış olup olmadığı hususu henüz kati olarak halledilebilmiş bir mesele değildir. Müelliflerin bir kısmı onun hiçbir zaman yaşamamış olduğunu, Zerdüşt hakkında söylenenle­rin efsane olmaktan öteye gidemiyeceğini iddia ederken diğer bir kısmı da Zerdüştün yaşamış olduğunu ileri sürmekte, ancak bu ikinciler de onun yaşamış olduğu tarih üzerinde görüş birliğine va­ramamaktadırlar.

Zerdüştün yaşamış olduğunu ileri sürenlerden Nathan Söderblom «Avestadaki din kendiliğinden teşekkül etmemiştir, bir ku­rucudan çıkmadır. Avestadaki inançlar eski Asya dini ile, eski İran putataparlığı ile kıyaslanırsa, bu ıslahatın istenip gerçekleştirildi­ği ve ara yerde de bir yeni dinin kurulmuş olduğu açıkça görül­mektedir» demektedir.

Herşeye rağmen genel kanaat Zerdüştün yaşamış olduğu ve ya­şantısının M. Ö. 660-583 yılları arasına rastlamış olduğu merkezin­dedir. Başta Clemen, olmak üzere bazı müellifler de Asurlulara ait bir kitabedeki bir tek kelimeye dayanarak onun M. Ö. 1000 yılları civarında yaşamış olduğunu iddia etmektedirler.

Ancak daha önce belirtmiş olduğumuz gibi, Zerdüştün M. Ö. 660-583 yılları arasında yaşamış olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır denilebilir. Bununla beraber Zerdüştün nerede doğdu­ğu ve oturduğu hakkında kesin bir şey söylenememektedir. Bazı bilginler onun İranın Babilonyaya yakın kesiminde yaşa­dığını bir kısmı, onun, doğu İran'da doğduğu ve toplumsal faaliyetlerine orada giriştiğini, diğer bir kısmı da Zerdüştün Batı tran yani Azerbeycanda doğup yaşadığını ileri sürmektedirler. Daha sonra tekrar görecek olduğumuz gibi Gatalar adlı kitapda zerdüştün yaşadığı, ve doğduğu yer hakkında herhangi bir işa­ret ya da açıklama yoktur.

Zoroastre; Zerdüştün, Zarathustra olan asıl adının Yunanca şeklidir. Spitima (beyaz) ailesinin çocuklarından birisidir. Ustra; deve, Zarahustra ise deveye eziyet eden demektir. Zerdüşt kendisine verilmiş olan bu isimden hiç hoşlanmamış ve hayatı boyunca, bu ismin ifade ettiğinin aksini isbata çalışmış­tır. Elimizde Zerdüştün çocukluğu ve gençliğinin nasıl geç­tiğini anlamaya yarayacak kâfi vesika mevcut değildir, bu sebeple onu daha ziyade Zerdüştî rivayetlerden tanımağa çalışmak zorun­dayız.

Zerdüştün 7 yaşında, yetiştirilmek üzere bir hocaya verilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Küçüklüğünde çok isyankâr ve ha­şin odluğu bilinmektedir. Ancak onun bu davranışlarına, içinde yaşamakta olduğu cemiyetin batıl itikatları ve beraber olmak zo­runda buulnduğu insanların cehaleti sebep olmuştur. 15 ve 30 yaş­ları arasında ne yapmış olduğu hususu karanlıktır. Bu yıllar Isanın -18 sükût yıh-na benzetilebilir. Gerek Zerdüştün gerek İsanın bu yılları okumaya hasretmiş olmaları muhtemeldir. Zerdüşt daha küçük yaşlarından itibaren muhitinin bazı inanç ve adetleri ile mücadeleye başlamıştır. Bu konuyu «Zerdüştün ah­lâk anlayışı» kısmında göreceğiz.

2 — ZERDÜŞTÎ RİVAYETLERİNE GÖRE ZERDÜŞT 

Zerdüştî rivayetlerine göre zerdüşt beş oğullu bir ailenin ortan­ca oğludur, üç kere evlenmiştir ve karılarından üçü de kendisin­den çok yaşamışlardır.  Ayrıca gine bu geleneklere göre Zerdüştün anası on beş yaşın­da bir bakire iken, bir ışık huzmesinin ziyaretine uğrayarak hâmile kalmıştır. Babasının ismi Puruşaspa, anasının ismi ise Dughahovadır. Hem Zerdüştün bir babası olduğundan bahsedil­mesi, hem de anasının bakire iken bir ışık huzmesinden hâmile kal­mış olduğunun iddia edilmesi diğer konularda olduğu gibi bu ko­nuda da rivayetlerin muhtelif olduğunu ortaya koymaktadır.

Rivayetlere göre Zerdüşt 30 yaşında Peygamber olmuştur, ve yanına ümmetinden bir kısmını alarak Belh'e gitmiştir. Yolda kar­şılarına çıkan Gaitya nehrini Zerdüştün gösterdiği mucize ile yü­rüyerek geçmişlerdir. Daha sonra Avaital gölü civarında 45 gün­lük bir ibadetten sonra bir gece Miraca çıkmıştır. İşte bu nehrin kıyısmdadır ki, diğer dinlerin Cebrailini tekabül eden Vohumenah Zerdüştün yanına gelerek ona dünyadan el çekmesini öğütlemiştir. Zerdüşt Vohumenahtan sonra diğer bütün meleklerle de görüş­tükten sonra Ahura Mazdanın huzuruna çıkmıştır.  Ahura mazda ile yaptığı görüşmeden sonra Zerdüşt, dinini yaymak için vaizlarına başlamıştır. Bu vaızlar genel esasları bakımından şu dört nokta etrafında toplanmıştır :

a) Ahura Mazda'ya ibadet
b) Meleklere saygı
e) Şeytanlara lanet
d) En yakın ile evlenme

Bu en sonuncu hususun gerçeğe uymadığını ve asıl dinle ilgi­li olmayan bazı örf ve âdetlerin dine mal edilmesinin bu yanlışlı­ğa sebep olduğunu daha önce belirtmiştik.

Ahura Mazda ile yaptığı görüşmeden sonra elinde Avesta ile dönen Zerdüşt'e, batıl dinde olanlar eziyet etmek istemişlerse de Avestayı okuduğunda şeytanlar bile ondan aman dilemişlerdir. Zerdüşt yıllarca âriler içerisinde gezdikten sonra nihayet tekrar Belh'e dönmüştür. Bu sırada Belh'de Güştasb Şah hüküm sür­mektedir. Şah, Zerdüşt tarafından dine davet edilir. Güştasb, bu teklifi, kendi ruhanileri ile Zerdüşt'ü birlikte imtihan ettikten son­ra Zerdüşt'ün kazanması halinde kabul edeceğini bildirir. Zerdüşt bütün bilginleri yener. Ancak bu defa diğer bilginler Zerdüşt'ün si­hirbaz olduğunu ileri sürerek onu zindana attırırlar. Bu sırada şa­hın atı hastalanır ve memleketin bütün baytarlarının gayretlerine rağmen iyileşmez. Zerdüşt ileri süreceği bazı şartların kabulü halinde hayvanı iyileştireceğini Şah'a bildirir. Şartlar, Şahın oğlunun ve karısının Zerdüşt'ün getirdiği dini kabul etmesi ve Zerdüşt'e hi­le yapıp onu sihirbaz gibi gösteren ruhanilerin öldürülmesidir. Bu sırada Şah'ın babası ile kardeşi de şiddetli bir hastalığa yakalan­mışlardır. Zerdüşt Avestadan bir dua okuyarak bunları iyi eder. Kral Güştasb (Vistaspa) sözünü tutarak yeni dini kabul eder ve bu yeni din, böylece fütuhat sayesinde süratle yayılır.

3 — ZERDÜŞT'ÜN, AHLÂK VE TOPLUM ANLAYIŞI 

1— Ahlâk anlayışı 

Zerdüştîlik ahlâki vazifeyi üç kelimede özetler: Hamata (iyi düşünülsün), Hakhata (iyi söylensin), Hvarşta (iyi yapılsın). Bu ana üç prensip Zerdüştîler arasındaki itibarını bugüne kadar kay­betmemiştir ve hâlâ bir parola hükmündedir.

Zerdüşt'e göre dünyevi işler iki kısma ayrılır. Bunlardan biri­si alın yazısı ve ebedi takdir, diğeri ise insanın amel ve tedbirine bağlı fiilleridir. Bu ikisi biribirine sıksıkıya bağlıdırlar ve bir­birlerinden ayrılamazlar.

Zerdüşt'e göre dünyada bir iyilik ve bir de kötülük vardır; Za­ten bizatihi varlık, iyilik ve kötülük yani aydınlık ve karanlık de­mektir. Önceden görmüş olduğumuz gibi bu iki cevher yaradılış­tan dünyanın sonuna kadar birbirleriyle mücadele halindedirler. Ancak herşeye rağmen insanın bu mücadelede büyük bir rolü var dır. Hatta insan bu mücadele için yaratılmıştır denilebilir. Kısa­ca insan, aklı ile hareket ederek iyi ve kötüyü biribirinden ayırma­lı, sağlam bir mücadeleye girmeli ve böylece şeytan kuvvetlerini yani kötülük cevherini yenerek, kendi kaderine kendi fiilleriyle te­sir edebilmelidir.

1 | 2 | 3

ZERDÜŞTÇÜLÜK, ZERDÜŞT VE HUKUK (AVESTA) - 3

İnsan; karanlık, ya da aydınlık taraflardan birisini tutmağa mecburdur. Bu ikisinin ortası yoktur. İsanın bizatihi mevcu­diyeti kâinatın iyilikle kötülük karışımı olduğunun misâlidir; çünki ruhla beden insanda birleşmektedir (ve bu sebeple madde içeri­sinde hapsolup istirap çekmekte olan ruhları kurtarmak gerekmektedir. Bütün ruhlar arınıp asıl ve tabii yerleri olan «Işık Göğüne» çıktıkları zaman dünyanın özlenen sonu gelecektir.

Ancak bu sondan evvel, insanın, yaşantısı içerisinde cennete kavuşabilmek için yapabileceği bazı şeyler vardır : Herşeyden ön­ce gerçeğe bağlılık, yalandan ve yalana zorlayan borçtan sakın­mak gerekir. Namuskârlık, iyilikseverlik, evlilikte sadakat şarttır . Öldürme, çalma en büyük günâhlardandır .

Dini görevlerin en büyüklerinden birisi de hayvanlara iyi mua­meledir. İnek neredeyse kutsallaştırılmaktadır ve hatta köpek ine­ği beklediği için özel bir itibarı haizdir.

Özetlenecek olursa hayvanlara verilen ehemmiyetin dışında Zerdüştîliğin ahlâki görüş açısı diğer evrensel dinlerinkine çok yak­laşmaktadır .

2 — Toplum anlayışı 

Zerdüşt'ün toplumsal görüşleri , içinde yaşamış olduğu çağın insanının çok ilerisindedir. Söderblom'a göre Zerdüşt , herşeyden önce bir ekonomik ve sosyal reform yapmak amacını gütmekte­dir. Zerdüştün içinde bulunduğu toplumu düzeltme çabaları , onun daha ziyade politikacı olduğunun düşünülmesine dahi sebep
olmuştur . Zerdüşt sosyal sınıf kavramını ilk ele alanlardandır .Ona göre toplumda dört sınıf vardır :

a) Aristokrat zümre ve savaşçılar sınıfı
b) Rahipler
c) Halk sınıfı yani hayvancı , ziraatçi , işçi ve zenaatkârlar
d) Göçebeler

Zerdüşt , imtiyazlı sınıfın; yani aristokrat , savaşçı ve rahiple­rin meydana getirdiği sınıfın hayvancı ve ziraatçi olan imtiyazsız sınıfı sömürdüğü kanaatindedir . Bu yüzdendir ki Zerdüşt ziraatçilerin tarafını tutmuş ve bu sınıfı benimsemiştir . Ona göre ziraat­çi ve hayvancılara aristokratlar kadar göçebeler de zarar vermek­tedirler. Çünki zengin sınıf, toplumun zararına, ömürlerini uzatabilmek egoist arzusu ile kitle halinde hayvan katliamına girişmek­te, göçebeler ise, hayvancı ve ziraatçilerin hayvanlarını talan ile onlara birçok eziyetler etmektedirler.

Zerdüşt'e göre «Kudretsiz, zayıf ve korkak bir sahibe, inekler bile itaat etmezler» Ancak her ne olursa olsun olsun şiddet ve ifrattan daima kaçınmak gereklidir. Aslolan yerleşik bir cemi­yet kurma ve her aileyi, içinde huzurla barınabileceği bir konuta sahip kılmadır. Kişi gerek kendisine gerek içinde yaşadığı toplu­ma yararlı olabilmek için iyi beslenmek zorundadır. Bunun için de et yemelidir. Herkesin et yiyebilmesi için de kurban adı altında büyük hayvan katliamlarının yapılmasına mani olmak gerekir.

Ahura Mazdanın yaratıklarını çoğaltmak için soylu ve dini bü­tün bir kadınla evlenmek, çocuk sahibi olmak ve bu çocukları ay­nı inanç içinde yetiştirmek şarttır. Asıl amaç perhiz ve riyazet de­ğil, tarım çalışmaları ve aile birliği içerisinde geçen bir hayatın sağ­lanması olmalıdır. Çünki Ahura Mazda, yarattıklarının mut­luluğu ile mutludur.

III. BÖLÜM 


1 — AVESTA

Mazdeizmin kutsal kitabının adı Avestadır. Bu kelimenin an­lamı hakkında müellifler bir görüş birliğine varabilmiş değiller­dir. Ancak Avesta Pehlevi dilinde hukuk demektir. Ayrıca Avestanın nerede yazılmış olduğu konusu da aydınlatılamamıştır. Zerdüşt'ün yaşamış olduğu çağ konusundaki ihtilâflara parelel olarak Avestanın yazılmış olduğu tarih de kati olarak bilinmemektedir.

Avestada kullanılan dil Sanskritçe ile aynı kökten olan Ahameniş Farsçasına çok yakındır. Avestanın en eski nüshaları deri­ler üzerine yazılmıştır. Bununla beraber Avestanın birçok kısım­ları nesilden nesile ezberlenerek intikal etmiştir. Bu husus daha önce bahsetmiş olduğumuz gibi mazdeizme yabancı bir çok unsur­ların dine mal edilmiş olmasının sebeplerinden başlıcasıdır. Ayrıca, İskender tarafından yazılı nüshaların bir çoğunun imha edilmiş olması metinlerin sadece hafızalarda yaşamasını zorunlu kılmıştır.

Avestanın metinlerinin ilk olarak M.S VI. yüzyılda toplanıp, bir araya getirilmiş olması muhtemeldir. Ancak bu konu da tam aydınlatılabilmiş değildir. Meselâ Felicien Challeye kutsal metinle­rin M.S III. yüzyılda toplanmış olduğunu ve M.S IV. yüzyılda da dinin kitabı olarak ilan edildiğini ileri sürmektedir.

Avestada ilk insan olan Gaya ile beşeri dünyaya ait isimler sı­rası başlar. Gayadan sonra Zarathustra ve ondan sonra da ilk mü­ridi olan Maidyoimanha'nın ismi gelir, daha sonra da müminlerin en seçkinlerinin isimleri Zarathustranın etrafında toplanmış olan kişiler şunlardır : Müritleri, oğulları, Kavi Vistaspa, bunun oğlu,
ailelerinin diğer fertleri, Frasaostra ve Jamaspa kardeşler. Rivayetlere göre Avesta 12.000 deri üzerine yazılmıştır. Ahamenişler zamanında yazılmış ve bize kadar gelmiş olan suret 1000 fasla ayrılmaktadır ve 21 defterden (nüsk) ibarettir.

Avesta beş kısma ayrılır :

a) Yasna
b) Vispered
c) Vendidat
d) Yeşt
e) Horde Avesta

Bütün bu kısımların özelliklerini ayrı ayrı incelemiyeceğiz. An­cak Gatalar diye anılan ve Avestanın en eski kısımları olduğu mu­hakkak olan Yasnaların da iki kısımdan ibaret olduğunu ve 72 bö­lüme ayrıldığını, 27 ve 72 bölümler arasında bulunan ikinci kısmın asıl Gatalar olduğunu belirtmekle iktifa edeceğiz. Tapınmak, övünmek anlamına gelen Yasnaların Zerdüşt'ün öz sözleri olduğu tahmin edilmektedir.

2 — AVESTANIN YORUMLARI

Avestanın daha kolay anlaşılabilmesi için birçok yorumlar ya­pılmış ve bu yorumlar Avestanın metnine ilâve edilmiştir. Bu yorumlara Zend adı verildiğinden, giderek Avestanın adı Zend-Avesta olmuştur. Zendlerin Avestaya eklenmesi sonucunda asıl metin­le yorumları biribirlerinden ayırmak imkânsız hale geldiğinden
Avestanın özü bozulmuştur.

Zerdüşt, dinini manzum kıtalar halinde yaymıştır. Bu sebeple dinin sonraki ruhanileri de Zerdüştünkülere benzer şiirler ve söz­ler bestelemişlerdir. Ancak yorumlar genellikle manzum olmadığı ve Avestanın özü ile biribirlerine iyice karışmış olduğu içi Avesta şiirliğini kaybetmiştir.

Bununla beraber İran dinî düşünce sistemine tamamen hakim olan Zerdüştiliğin özellikle Sasaniler zamanında başlıbaşına bir edebiyat yarattığını belirtmek gerekir.  Zerdüştiliği Sasanilerin devlet dini olarak kabul etmiş olmalarının bu konuda elbetteki büyük tesirleri olmuştur.

SONUÇ

641 yılında İrana İslâmiyetin girişi Zerdüştiliği ortadan sil­miştir. Ancak bu, tahmin edileceği gibi birdenbire olmamış ve uzun yılların geçmesi gerekmiştir. Zaten İslamların İranı fethetmeleri sonucunda, büyük halk kitleleri dinlerinden vazgeçmek durumun­da kalmamak için İranı terketmişlerdir.

Zerdüştîlerin bir kısmı Hindistana göç etmiştir ki bunlar ser­best bir dini cemaat olarak Parsi adını almışlardır, diğer bir kıs­mı da İranda kalmayı tercih ederek Hindistana göç etmişlerdir. Bunlara da Gebz denilir.

Zerdüştiler hakkında söylenenlerin ne dereceye kadar doğru olduğunu anlamak, bahis konusu din mensuplarının bugünkü ya­şantılarını incelemekle mümkündür. Böyle bir incelemeyi yapmış bulunan Prof. Tahir Rezevi Parsiyan Ehl-î Kitap Hestend adlı ese­rinde, rivayetlerden birçoğunun yanlışlığını ortaya koymuştur.
Zaten, kendisinden sonra gelen Maniheizm, Zervanizm gibi dinle­re olumlu yönde büyük tesirler icra etmiş Mazdeizmin, gerçekle hiç ilgisi olmayan bir takım büyük kusurlarla malûl olması da bekle­nemez. Çünki Zerdüştilik sadece bir din olmayıp bir felsefe sistemidir ve felsefede çok rastlanan düalizm meselesi ilk defa net ola­rak Zerdüştle ortaya çıkmıştır. Her nekadar Zerdüştilikte düalizmin münhasıran zıt kuvvetleri gösteriyor olduğunu ve Ehrimenin Ahura Mazda ile aynı güce sahip olmadığını söylemiş isek de bu dinin, ortaya koyduğu düalizm problemi ile kendisinden sonra ge­len felsefe sistemlerine alem olduğunu belirtmemiz gerekir. Ayrıca Zerdüşt tarafından Avestaya konulmuş olan ahlâki ve hukuki kaideler zamanla İranda büyük bir hukuk sisteminin doğ­masını sağlamıştır.

Zerdüşt bir din kurucusu olduğu kadar bir hukukçu, filozof ve sosyologdur da. Toplumu meydana getiren sosyal sınıflardan bazılarının, diğerleri tarafından istismar edilebileceğini, bu duru­ma mani olabilmek için muayyen ekonomik reformların gerekece­ğini ilk defa söyleyen Zerdüşt olmuştur.

Özetle Zerdüşt : politik, ekonomik, sosyolojik, ve hukukî görüş­leriyle, bütün bu saydığımız sahalarda mümtaz bir yere sahip ol­makla kalmayıp, din sosyolojisi görüş açısından da peygamber sı­fatına hak kazanmış bir kişidir.

1 | 2 | 3

GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK - 1

Bertrand Russell

Dünyada mantıklı düşünen hiç kimsenin şüphe duymayacağı kadar kesin doğrulukta bir bilgi var mıdır? ilk bakışta pek de zor görünmeyen bu soru, gerçekte, sorulabilecek en zor sorulardan biridir. Kaçamaksız ve inanılır bir yanıtın yoluna çıkan engelleri saptadığımız anda felsefe çalışmalarına iyice girmiş oluruz çünkü felsefe böyle en uç soruları yanıtlama girişiminden başka bir şey değildir ve bunu bizim günlük yaşamda, hatta bilimde yaptığımız gibi gelişi güzel ve dogmatik biçimde değil, eleştirici bir görüşle, bu tür soruları çözülmez yapan her şeyi açıkladıktan ve bizim sıradan düşüncelerimizin altında yatan belirsizlik ve karışıklığı saptadıktan sonra yapar.

Günlük yaşamda doğru diye kabul ettiğimiz birçok şeyler, daha yakından bakıldığında öylesine göze çarpar çelişkilerle doludur ki, gerçekte inanmamız gereken şeyin ne olduğunu ancak bir yığın düşünceler sonunda öğrenebiliriz. Kesin bilgiyi ararken elimizdeki deneylerle işe başlamamız doğaldır, ve kuşkusuz, bir anlamda bilginin onlardan türemesi gerekir. Fakat dolaysız deneylerimizin bize verdiği bilginin ne olduğunu belirten her yargının yanlış olması çok olasıdır. Bana şu anda bir iskemle üzerinde, üstünde kâğıt yaprakları bulunan bir masa başında oturuyormuşum gibi gelir. Başımı çevirdiğimde pencereden, yapılar, bulutlar ve güneşi görürüm. İnanıyorum ki, güneş dünyadan doksanüç milyon mil kadar uzaktadır; dünyadan kat kat büyük, sıcak bir küredir; dünyanın dönüşü dolayısıyla her sabah doğar ve gelecekte de sınırsız bir zaman boyunca bunu sürdürecektir. Yine inanıyorum ki, başka bir normal kimse odama girse, aynı iskemleleri, masaları, kâğıtları ve kitapları benim gördüğüm gibi o da görecektir ve gördüğüm masa, koluma karşı direncini duyduğum masanın aynıdır. Bütün bunlar, benim bir şey bilip bilmediğimi soran kimseye yanıt olarak söylenmiyorsa, söylemeye değmeyecek kadar açıkmış gibi görünür. Nedir ki, bütün bunlardan haklı olarak şüphelenilebilir ve bütün bunlar, tümüyle doğru biçimde önerildiklerine inanılmadan önce çok özenli tartışmaları gerektirir.

Güçlükleri açığa çıkarmak için dikkatimizi masa üzerinde toplayalım. Göze görünüşü dikdörtgen, kahverengi ve parlaktır, dokunulduğunda pürtüksüz, soğuk ve katıdır, tıklattığımda tahta sesi verir. Masayı gören, duyan ve işiten herkes bu betimlemeye katılır, öyle ki, bir güçlük çıkmayacakmış gibi görünür; fakat daha kesin olmaya girişir girişmez sıkıntılar da başlar. Masanın "gerçekten" tümüyle aynı renkte olduğuna inanmış olmama karşın, ışığı yansıtan bölümler ötekilerden daha parlak görünür, kimi bölümlerse yansıyan ışık yüzünden ak görünür. Bilirim ki yer değiştirdiğimde ışığı yansıtan bölümler değişecek ve masa üzerindeki renk dağılımı başka türlü olacak. Buna göre, birçok kişi aynı anda masaya baksalar, bunlardan herhangi ikisi, büsbütün aynı olan bir renk dağılımı göremeyecek, çünkü herhangi iki kişi masayı aynı bakış açısından göremez ve bakış açısındaki her değişme ışığın yansıma biçiminde bir değişme yapar.

Uygulamadaki birçok amaçlar bakımından bu ayrımlar önemsizdir, fakat ressam için çok önemlidir: ressam, nesnelerin sağduyunun "gerçekten" öyle dediği renklerde olduğunu kabul etmek alışkanlığından kurtulmalı, ve onları oldukları gibi görme alışkanlığını edinmelidir. Burada, felsefede en çok sıkıntı doğuran ayrılmalardan birinin başlangıcına varmış oluyoruz "görünüş" ile "gerçek" arasındaki, nesnelerin nasıl göründükleriyle ne oldukları arasındaki ayrılma. Ressam nesnelerin nasıl göründüğünü, iş gören adamla filozof onların ne olduğunu bilmek ister, fakat filozofun buradaki isteği iş gören adamınkinden daha güçlüdür ve filozof, soruları yanıtlamanın güçlüklerini bilmesi yüzünden daha sıkıntılı durumdadır.

Masaya dönelim. Anladığımıza göre masanın ya da hatta masanın bir bölümünün rengi olmak bakımından üstün görünen bir renk yoktur, bunun, ayrı bakış açılarına göre ayrı renkler olduğu görülür ve bu renklerden kimilerine, ötekilere göre masanın daha gerçek rengiymiş gibi bakmak için bir sebep yoktur. Ve biliyoruz ki belli bir noktadan bakıldığında bile, yapay ışıkta, ya da renk-körü olan birine, ya da mavi gözlük takan birine, renk başka görünecek, ayrıca karanlıkta, dokunma ve işitme bakımından bir ayrılık olmamasına karşın hiç renk görülmeyecek. Bu renk masanın doğasında bulunan bir şey değil, masaya, ona bakana, masa üzerine düşen ışığa bağlı bir şeydir. Biz günlük yaşamda masanın renginden sözettiğimizde, herhangi bir bakış açısından, genel aydınlanma koşulları altında normal bir kimseye görünen renk demek isteriz. Fakat başka koşullar altında görülen öteki renklerin de gerçek olarak kabul edilmeye onun kadar hakkı vardır: bu yüzden, yan tutmuş olmamak için, masanın kendiliğinin herhangi bir rengi olduğuna, karşı çıkmamız gerekir.

Doku bakımından da aynı şey söylenebilir. Yalın gözle damarlı, fakat başka yönden, pürtüksüz ve düz görünür. Bir mikroskopla bakarsak pürtükler, tepe ve koyaklar, ve yalın gözün seçemediği türden bir sürü ayrım görülür. Bunlardan hangisi "gerçek" masadır? Doğal olarak, mikroskopla görünenin daha gerçek olduğunu söylemek eğilimindeyizdir, fakat daha güçlü bir mikroskop altında bu da değişebilir. Bu durumda, yalın gözle gördüğümüze güvenemezsek, mikroskopla gördüğümüze nasıl güvenelim? Böylece başlangıçta duyularınıza gösterdiğimiz güveni yitirmeye başlamış oluyoruz.

Masanın kılığı bakımından da durum daha iyi değil. Hepimiz nesnelerin "gerçek" kılığı üzerine yargı vermeye alışmışız, ve bunu öylesine düşünmeden yapanz ki, edimsel olarak gerçek kılıkları görmeye başladığımızı sanırız. Fakat uygulamada, eğer resim yapmak istersek hepimizin öğrenmesi gerektiği gibi, belli bir şey, her bakış açısından başka başka kılıklarda görünür. Eğer masamız "gerçekten" dikdörtgen ise, hemen her bakış noktasından, iki açısı dar açı, ikisi de geniş açıymış gibi görünür. Karşılıklı kenarlar koşutsa bunlar, bakan kişiden uzakta bir noktada birleşiyorlarmış gibi görünür: uzunluklar eşitse, yakın olan daha uzun görünür. Bütün bunlar genellikle masaya bakarken göze çarpmaz, çünkü deney bize, görünen kılıktan gerçek kılığı çıkarmayı öğretmiştir ve iş gören kişiler olarak bizi ilgilendiren "gerçek" kılıktır. Fakat gerçek kılık bizim gördüğümüz değil, ondan çıkarımla bulduğumuz kılıktır. Ve odada yer değiştirdikçe gördüğümüz şeyin kılığı sürekli değişir ; demek burada da duyular bize, masanın kendisi üzerine doğruyu değil de, yalnızca masanın görünüşü üzerine olan doğruyu veriyor.

Dokunma duyusunu ele aldığımızda da benzer güçlükler ortaya çıkar. Masanın bize her zaman bir katılık duyumu verdiği doğrudur, onun basınca direndiğini duyarız. Fakat elde ettiğimiz duyum, masaya ne kadar sert bastırdığımıza ve bedenimizin hangi bölümüyle bastırdığımıza bağlıdır; bu durumda, türlü basınçlara ya da bedenin türlü bölümlerine bağlı olan türlü duyumların, masanın herhangi bir özelliğini doğrudan belirttiği kabul edilemez, bunlar olsa olsa, belki duyumların nedeni olan, fakat bu duyumlardan hiçbirinde bulunmayan bir özelliğin belirtileri olabilir. Aynı şeyler, masayı tıklatarak elde edilen sese, daha belirgin biçimde uygulanabilir.

Böylece, eğer gerçek masa diye bir şey varsa onun, görme, dokunma ya da işitme yoluyla bizim dolaysız (immediate) deneyimize giren şey olmadığı açığa çıkmış oluyor. Gerçek masa, eğer böyle bir şey varsa, hiçbir zaman bizim dolaysız olarak bilebileceğimiz bir şey değil, dolaysız bilinenden yapılan bir çıkarım olmalıdır. Buradan, çok zor iki soru birden doğar; yani;

(1) gerçek masa diye bir şey var mıdır?,

(2) varsa ne gibi bir şey olabilir?

Bu soruların incelenmesinde anlamları belirli ve açık birkaç terim bize yararlı olacak. Renkler, sesler, kokular, katılıklar," pürüzlülükler v.b. gibi, duyumla dolaysız olarak bilinen şeylere duyu-verileri (sense-data) adını verelim. Bunların dolaysız olarak ayrımına varma (farketme) deneyine "duyum" adını vereceğiz. Böylece, ne zaman bir renk görürsek bir renk duyumu elde ederiz, fakat rengin kendisi duyum değil duyu-verisidir. Renk, dolaysız olarak ayrımına vardığımız şeydir, bu ayrımına varmanın kendisi ise duyumdur. Açıktır ki, masa üzerine bir şey bilecek durumdaysak bu, birleştirdiğimiz duyu-verileri —kahverengi, dikdörtgen kılık, pürüzsüzlük v.b.—  aracılığıyla olmalı; fakat söylediğimiz sebepler yüzünden, masanın duyu-verileri olduğunu ya da hatta duyu-verilerinin, masanın dolaysız özellikleri olduğunu söyleyemeyiz. Böylece, masa diye bir şey olduğunu kabul ettiğimizde, duyu-verilerinin gerçek masayla ilişkileri diye bir sorun doğmuş olur. Gerçek masaya, eğer varsa, bir "fiziksel nesne" diyeceğiz.

1 | 2

GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK - 2

Şimdi üzerinde düşüneceğimiz şey duyu-verileriyle fiziksel nesnelerin ilişkisidir. Bütün fiziksel nesnelerin hepsine "özdek" diyoruz. Böylece, iki sorumuz, yeniden şöyle düzenlenebilir:

(1) Özdek diye bir şey var mıdır,  (2) Varsa bunun doğası nedir?

Duyularımızın dolaysız nesnelerinin bizden bağımsız olarak varolamazlar gibi bakmamıza ilişkin sebepleri önemle ilk ortaya atan filozof Berkeley'dir. (1685-1753) Onun "Şüpheciler ve Tanrı-tanımazlara Karşı Hylas ve Philonous Arasında Üç Diyalog "u, özdek diye bir şeyin kesinlikle olmadığını ve dünyanın yalnızca zihinlerle onların düşüncelerinden oluştuğunu kanıtlamaya girişir. Pylas şimdiye dek özdeğe inanmıştır, fakat onu acımasızca çelişkiler ve tutarsızlıklar içine düşüren ve sonunda, kendisinin özdeği yadsımasını hemen hemen sağduyu diye gösteren Philonous ile başa çıkacak düzeyde değildir. Kullanılan kanıtlamaların değeri birbirinden çok değişiktir: kimisi önemli ve sağlam, ötekiler karışık ve kaçamaklıdır. Berkeley'in, özdeğin varlığının, saçmalığa düşmeden yadsınabileceğini ve bizden bağımsız olan bir şey varsa bunun da, duyumlarımızın dolaysız nesneleri olamayacağını ilk olarak göstermiş olmaktan gelen hakkı yadsınamaz.

Özdeğin varolup olmadığını sorduğumuzda, birbirinden ayrı iki soru ortaya çıkar ve bunları her zaman açıkça bilmek önemlidir. "Özdek" deyince biz genellikle "zihin"in karşıtı olan bir şey anlarız; bunun yer kapladığını ve herhangi bir düşünce ya da bilinçten kesinlikle yoksun olduğunu düşünürüz. Berkeley'in özdeği yok sayışı başlıca bu anlamdadır; yani, bizim genellikle masanın varoluşunun belirtileri olarak gördüğümüz duyu-verilerinin, gerçekten bizden bağımsız bir şeyin varoluşunun belirtileri olduğunu yadsımaz, fakat onun zihin dışı olduğu, yani ne zihnin kendisi ne de zihinde bulunan bir düşünce olduğu görüşüne karşı çıkar. Odadan çıktığımızda ya da gözümüzü kapadığımızda bir şeyin varoluşunu sürdürmesi gerektiğini, masayı görmek dediğimiz şeyin, bize, onu görmediğimizde de bir şeyin gene varlığını sürdüreceğine inanmak hakkını verdiğini kabul eder. Fakat o şeyin bizim gördüğümüz şeyden kökten bir başkalığı olamayacağına ve bizim onu görmemize bağlı olmamakla birlikte "görme"den tümüyle bağımsız olamayacağına inanır. Böylelikle "gerçek" masayı, Tanrının zihnindeki bir ide (düşünce) olarak görmeye yönelmiş oluyor. Böyle bir idede gerekli süreklilik ve bizden bağımsızlık bulunduğu gibi bu ide, onu hiçbir zaman dolaysız olarak bilemeyip ancak çıkarımla bulabiliriz anlamında bir bilinemezlik içinde de değildir.

Berkeley'den beri başka filozoflar da, masanın varolmasının benim onu görmeme bağlı olmamakla birlikte herhangi bir zihnin (bunun Tanrının zihni olması gerekmez, bu daha çok evrenin ortak zihni olarak düşünülür) Onu görmesine, (ya da onu başka duyumla algılamasına) bağlı olduğunu öne sürdüler. Bunu öne sürerken onlar da Berkeley gibi, özellikle, zihinlerle onların düşünce ya da duyguları dışında hiçbir şey  —ya da hiç olmazsa gerçek olduğu bilinen bir şey— bulunamayacağını düşünüyorlardı. Onların, görüşlerinin desteği olarak ortaya koydukları kanıtlamaları şöyle özetleyebiliriz: "Düşünülebilen her şey onu düşünen kişinin zihnindeki bir idedir; öyleyse zihinlerdeki idelerden başka hiçbir şey düşünülemez; bu durumda idenin dışında hiçbir şey kavranamaz, kavranamayan şey de yok demektir."

Böyle bir kanıtlama, kanımca yanlıştır; doğal olarak, bunu öne sürenler böyle kısa ve çiğ biçimde öne sürmezler. Fakat sağlam olsa da olmasa da bu kanıtlamanın şu ya da bu biçimde öne sürülmesi çok yaygındır; ve pek çok filozof, belki de çoğunluk, zihinler ve onların idelerinin dışında bir gerçek bulunmadığını öne sürerler. Böyle filozoflara "idealistler" deniyor. Bunlar özdeği açıklamak istediklerinde ya Berkeley gibi, özdeğin bir ideler takımından başka bir şey olmadığını ya da Leibniz (1646-1716) gibi, özdek gibi görünen şeyin az çok eksik durumdaki idelerin bir birikimi olduğunu söylerler.

Fakat bu filozoflar da zihin karşıtı olarak özdeği yoksamakla birlikte, başka bir anlamda yine de özdeği kabul ederler. Anımsanacağı gibi, biz iki soru soımuştuk;(l) Bir gerçek masa varolabilir mi? (2) Varolabilirse bu ne türden bir şeydir? Şimdi, Berkeley de Leibniz de bir gerçek masanın varolduğunu kabul ederler, fakat Berkeley bunun Tanrının zihnindeki kimi ideler, Leibniz de bir ruhlar topluluğu olduğunu söyler. Bu durumda ikisi de birinci sorumuza olumlu yanıt vermiş oluyorlar, onların sıradan ölümlülerin görüşlerinden ayrılmaları ikinci soruya verdikleri yanıttadır. Gerçekte, hemen bütün filozoflar bir gerçek masanın varlığını kabul etmekte birleşir görünürler: hemen hepsi kabul ederler ki, bizim duyu-verilerimiz —renk, kılık, pürüzsüzlük v.b.— ne denli bize bağlı olurlarsa olsunlar, yine de onların ortaya çıkışı bizden bağımsız bir şeyin varlığının belirtisidir, bu şey belki de bizdeki duyu-verilerinden büsbütün başkadır, fakat onun, gerçek masayla uygun ilişkiler içine her girdiğimizde bizdeki bu duyu-verilerini doğuran şey olarak görülmesi gerekir.

Şimdi, filozofların üzerinde anlaştıkları bu noktanın —doğası ne olursa olsun bir gerçek masanın varolduğu görüşünün— yaşamsal önemi açıktır ve masanın doğasıyla ilgili ikinci soruya geçmeden önce, bu görüşü kabul etmek için ne gibi sebepler bulunduğu üzerinde durmakta yarar vardır. Bu yüzden, bundan sonraki bölüm bir gerçek masanın bulunduğunun kabul edilişinin sebepleriyle ilgili olacak.

Daha ileri gitmeden önce, şimdiye dek ne elde etmiş olduğumuz üzerinde bir an için durmak iyi olur. Duyularla bilindiği kabul edilen herhangi bir nesneyi alırsak, duyuların bize dolaysız olarak anlattıkları şeyin, bizden ayrı birşeye ilişkin bir doğru (truth) değil de, görebildiğimiz kadarıyla o nesneyle bizim aramızdaki bağıntılara bağlı olan duyu-verilerine ilişkin bir doğru olduğu ortaya çıktı. Demek ki dolaysız olarak görüp duyduğumuz şey yalnızca "görünüş"tür ki onun, arkasındaki bir "gerçeğin" belirtisi olduğuna inanırız. Fakat, eğer gerçek, görünen şey değilse, gerçek diye bir şey olup olmadığını bilebilir miyiz? Eğer bilebilirsek bunun ne gibi bir şey olduğunu anlama olanağımız var mı?

Bu tür sorular şaşırtıcıdır ve en garip varsayımların bile doğru olmadığını bilebilmek zordur. Böylece, şimdiye dek  bizde ancak pek belirsiz düşünceler uyandıran şu-bildiğimiz masa, şaşırtıcı olabilirliklerle dolu bir sorun olup çıkmıştır. Üzerinde tek bildiğimiz şey, onun, göründüğü şey olmadığıdır. Bu alçak gönüllü sonuç dışında, şimdilik, varsayımlarda bulunmak için en geniş özgürlük içindeyiz.

Leibniz bize onun bir ruhlar topluluğu olduğunu söyler; Berkeley Tanrının zihnindeki bir ide olduğunu söyler; ağır başlı bilim de şaşırtıcılıkta onlardan geri kalmaz ve masanın, zorlu bir devim içindeki elektrik yüklerinin büyük bir birikimi olduğunu söyler.

Bu şaşırtıcı olasılıklar arasında, şüphe de ortaya çıkıp, belki de masa diye hiçbir şey olmadığını öne sürer. Felsefe bu bir sürü soruyu bizim istediğimiz gibi yanıtlayamasa bile hiç olmazsa dünyayı daha ilginç kılacak sorular sorma gücünü taşır, ve günlük yaşamın en sıradan şeylerinin bile yüzeyleri altında yatan şaşırtıcı ve duyulmamış şeyleri gösterir.

1 | 2