Bilimi anlamanın önemi nedir?

Bilimi anlamanın önemi nedir, buna neden lüzum vardır? Bu soruya şu iki yönden cevap verebiliriz.

1 — Bilimin uygulama sonuçları yaşamamızı giderek artan ölçülerde her cephesinde etkilemektedir;

2 — Bilimsel düşünceyi tanıma çağımız aydını için bir entelektüel zorunluluktur.

Bilimin yaşamamızı etkileyen uygulama sonuçları çok çeşitlidir. Her gün kullandığımız alet ve makinelerin bir listesi bile bunların hayatımızdaki önemini göstermeye yeter. Telefon, radyo, tren, uçak, otomobil, elektronik hesap makineleri, atom bombası v.b... bilimin teknolojideki uygulamasından elde edilen, dünyamızı hızla değiştiren araçlardan başlıcalarıdır. Bilimsel yollardan edinilen bilgiler insanoğluna doğal çevresini kontrol altına alma olanağını sağlamış; doğa kuvvetlerini kendi yaşamını kolaylaştırma, daha rahat, daha emin ve daha uzun yaşama yolunda kullanma yeteneğini vermiştir. 300 yıl önce, Francis Bacon, «Bilgi kuvvettir» demişti. Bilginin tükenmez bir kuvvet kaynağı olduğu, insanoğlunun uzaya açılan teknik başarılarıyla gü­nümüzde iyice ortaya çıkmıştır.

Bu sonuçlar bilimin bizim için önemli olan bir cephesini teşkil eder. Bundan belki de daha önemli bir başka cephesi, bilimin güçlü bir düşünme metodu olmasıdır.

Bilimsel düşünme belli bir kafa disiplini gerektirir. Bu disiplini kazanmış bir kimse her şeyden önce gerçeğe dö­nüktür; olaylara saygılıdır. Yargılarında tutarlı ve ihtiyatlı olmasını bilir; olgulara dayanmayan uluorta genellemelerden kaçınır; akla ya da ortak-duyuya ne kadar yakın görünürse görünsün hiç bir konuda peşin fikirlere, dogmatik inanç­lara saplanmaz. Bilimsel düşünme yeteneğini kazanmış bir kimse için, düşüncenin hareket noktası olduğu gibi, geçerlik ölçüsü de güvenilir gözlem verileridir. Gözlem verilerine ters düşen, ya da onları aşan, her türlü iddia, teori veya genelleme, duygusal çekiciliği ne olursa olsun, şüphe konusu olmak zorundadır. Bir iddianın geçerliği, olgulara uygunluk gösterdiği kadardır.

Bilimsel düşünme belli bir dünya görüşüne dayanır. Bu görüş rasyoneldir; her türlü mistik ve doğaötesi görüşlerin karşısında yer alır. Doğada cereyan eden olayları, doğaüstü kuvvetlerin varlığını tasarlayarak değil, gene doğal olaylara başvurarak açıklamaya gider.

Son olarak bilimsel düşüncenin bir anlama, bir bulma ve doğrulama metodu olduğunu söylemeliyiz. İnsanlık uzun geçmişinde, aynı amaçlar için başka yolları da denemiştir. Mitoloji, din, metafizik gibi bilim dışı yollar, evreni anlama çabaları arasında sayılabilir. Fakat bu çabaların hiç biri ba­şarılı olmamıştır, bilimsel metodun sağladığı güvenilir bilgiye, olguları açıklama gücüne erişememiştir.

İlerde daha genişçe ve ayrıntılı olarak işleyeceğimiz bu üç nokta bilimin entelektüel değerini belirten temel özelliklerdir. Demek oluyor ki, bilimin değeri bir yandan teknolojideki uygulaması ile faydaya yönelmiş icatlarda, öte yandan nitelikleri belli bir kafa disiplini, rasyonel bir dünya görüşü ve evrenin insanoğlu için sır olan yanlarını ve iş­leyişini anlama, açıklama ya da betimleme metodu teşkil etmesinde kendisini göstermiştir. Bu iki cepheli değer, yü­zeyde uyuşmaz gibi görünse de aslında birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Zira, faydaya dönük teknolojik gelişmeler, temelde fayda gözetmeyen, sırf insanoğlunun bilme ve anlama çabasına dayanan bilgi ve açıklamaları gerektirdiği gibi, bu tür bilgi ve açıklamaların kapsamını genişletme, ge­çerlik ve güvenirliğini artırma bakımından da teknik araçlara ihtiyaç vardır.

Kaynak: Cemal Yıldırım - 100 soruda bilim felsefesi

Spinoza’nın 11. Tezi

Mustafa Çağlar Atmaca

‘‘Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa sorun onu değiştirmektir.’’ Marx’ın meşhur 11. tezi… Marx’ınkine farklı şekilde de olsa benzer, aynı tınıya sahip şöyle bir 11. tezi Spinoza’dan da çıkarabiliyoruz: filozoflar şimdiye dek duyguları “insanların yanlışlarından ötürü düştüğü kötülükler olarak sayıp, bu yüzden de duyguları hafife almak, aşağı görmek, kınamak ya da daha ahlaklı gözükmek gerektiğinde yadsımak alışkanlığındaydılar”; oysa “insan davranışlarını aşağılamamaya, bu davranışlara üzülmemeye, onları yadsımamaya ama onlar üzerine gerçek bir bilgi edinmeye özen göstermek” gerekir. (Politik İnceleme, 1: 1 ve 1: 4). Etik-politik sonuçları kayda değer, esasen ikisi de birbirinin zıddını söylüyormuş gibi gözüken iki tez var elimizde. Ortak bir tınıdan bahsederken bu iki tezin aynı şeyi söylediğinin kastedildiği düşünülmemeli. Veya Marx’ın eleştirdiği “yorumlama-anlama” faaliyetinin Spinoza’nın kastettiği “anlama” faaliyetiyle aynı olduğunu sanmak da haksızlık olur. Ortak olan, her ikisinin de esasen bir karşı-felsefenin formülünü veriyor olmasıdır.

Gülme, ağlama, öfkelenme, sadece anla… Birkaç yüzyıl mesafeden sanki başka bir karşılık Karamazov Kardeşler’de Dostoyevski’den gelir buna: “Anlamaktansa sevmeli hayatı!” Hayatla girilen ilişkiye dair ve iki farklı uçtaymış gibi görünen bu iki önermeyi nasıl kavramalıyız, nasıl diyaloğa sokmalıyız? Belki başka bir düşünürün, Nietzsche’nin yardımını alarak.

11. teze dönecek olursak, Spinoza’nın karşılarına dikildiği filozofların özelliği “ayaklarının yere basmıyor” oluşudur. İnsanı olduğu gibi değil, olmasını istedikleri üzerinden değerlendirirler ve siyaset onlar için bir hayalden, ütopyadan başka da bir şey değildir esasen. Filozoflar şimdiye dek tahakküm biçimlerini, yönetim şekillerini incelediler, ama diğer yandan –“filozoflarınkinden daha uygulanabilir şeyler yazan siyasetçilerin” aksine– etik değil, ütopik düşüncelere savruldular; bu tahakkümün kökeninde yatan duygusal mekanizmaları “hafife aldılar, aşağıladılar, güldüler, yadsıdılar” ve anlamadılar. Ütopik bir gelecek projeksiyonunun olması, bu ütopyanın gerisinde olup bitenler için geleceğe dönük bir yargı, önyargı geliştirir. Önyargı, insanların şeylerin nedenlerinin bilgisinden yoksun olmasından gelir, der Spinoza. Anlamak, tam da bu açıdan, nedenlerin bilgisine erişmek demektir (ikinci ve üçüncü tür bilgi bu seviyeye giden merdivenin basamaklarıdır).

Spinoza’nın 11. tezini şöyle yorumlayabiliriz öyleyse: şeyleri ancak onlarda bize gülünç, tiksindirici, öfkelendirici gelen şeyleri aşarak, bu duyguları yatıştırarak anlayabiliriz. Anlamak, öfkelenmemek, gülmemek, aşağılamamak demektir. Nietzsche Spinoza’nın tam da karşısında görünüyor bu açıdan. Foucault’nun da işaret ettiği gibi, Spinoza’nın aksine Nietzsche için bunlar anlamanın önünde engel değil, bilakis anlamanın tam da koşullarıdır. Anlamak, her biri bir kuvvet durumuna karşılık gelen bu duyguların etrafında dönen mücadelelerin neticesi, hatta bu mücadelenin kendisidir: öfkelendiğim, kızdığım, alaya aldığım sürece anlamış olurum. Yani, duygulanımlar anlamaya giden yolda aşılası engeller olarak değil, tam da bu yolu döşeyen taşlar olarak belirirler.

Gülme yoluyla aşağılama, değersizleştirme, öfke yoluyla kinlenme… Bunların açıkça bir güç ve iktidar konumuna işaret ettikleri anlaşılmıyor mu sahiden de? Ama Nietzsche ve Spinoza’daki farklı şekillerde güç ve iktidar konumlarına: bir yandan Nietzsche’deki haliyle, gülmeden, öfkelenmeden gelen bir güç, mesafelenme ve tahakküm kurma kudreti; diğer yandan bunlar, bizi güldüren, öfkelendiren şeylere maruz kalmak, yenik düşmek, edilgen ve pasif kalmak anlamına da geliyor ve dolayısıyla Spinoza’nın dediği gibi, gülmemek, ağlamamak, öfkelenmemek, sadece anlamak, maruz kalmışlığı aşmak, perdenin ardına bakmak gerekiyor.

Etika’sının büyük kısmını duygulara ayıran Spinoza’nın duyguları böyle bir kenara atıp bıraktığını düşünmek saflık olurdu. Çünkü yine Spinoza’dan biliyoruz ki “iyiyi arzulamayız, arzuladığımız şey iyidir” (Etika, 3. Kitap, 39. Önerme Notu). Bu şöyle de okunabilir: Beden bize asla yalan söylemez. Ama, “bedenin neye kudretinin yetip yetmediğini bilemeyiz” (Etika, 3. Kitap: 2. Önerme Kanıtı). Bize iyi veya kötü gelen şeyleri ancak karşılaşmalarda, bedenimizin deneyimlerinde öğreniriz. Beden-dışı bir kıstası, aşkın bir ölçütü kerteriz alıp iyi ve kötüyü verili kabul etmeyiz. Başka bir deyişle, “iyilik” ve “kötülük” değil, iyi ve kötü haller, durumlar vardır.

Açığa çıkmış duyguları aşıp ulaşılabilecek bir öze varmak, mutlak bir anlama, sakinliğini koruma aslında Spinoza için bile mümkün görünmüyor: Kendisinin Hollanda’daki hamileri sayılan de Witt kardeşlerin ayaklanan kalabalık tarafından linç edildiğini gördüğü zaman çok öfkelendiğine dair bir anekdot anlatılır. Diğer yandan ilginç sayılabilecek bir anekdot daha var: Blyenbergh’le olan mektuplaşmaları (“Kötülük Mektupları” demişti bunlara Deleuze). Esasen teolojik bir tartışma etrafında dönen bir mektuplaşma aralarındaki. Mektuplaşmalarının bir yerinde konumuz açısından ilginç bir şey olur. Her şey yolunda giderken, aralarında bir tartışma zemini olduğunu düşünüp koyu dindar olan Blyenbergh’in kinayeli sorularına yine de yanıt vermeyi sürdürürken, Spinoza bir noktada Blyenbergh’in artık kinayeyi de aşıp açıkça suçlamaya dönüşen hakaretamiz soruları karşısında cevap vermeyi bırakır ve mektuplaşmayı keser. Tam da artık bir tartışma zemininin olmadığını ve dolayısıyla mektuplaşmanın onu “neşeden” uzaklaştırıp “kederlendirdiğini” anladığı anda aldığı bir karar… Bu iki anekdottan yola çıkarsak Spinoza şunu demek istiyor sanki: gülme, ağlama, öfkelenme, umutlanma, kaygılanma çünkü bunlar senin maruz kaldığın, nedenini bilmediğin etkilerin uyandırdığı hallerdir; bir tür bilgisizlik, bir köleliktir. O yüzden neyle karşı karşıya olduğunu bil, ona maruz kalma, onu anla, ancak böyle başa çıkabilirsin.

Bu Nietzsche’nin kastettiğinden farklı bir anlama durumuna işaret ediyor. Spinoza için anlamak, öyle görünüyor ki, basitçe duygulanımları aşıp, alt edip bir üst perdeye geçmek değil, tam da bunların ne yapıp ettiğinin, bedeni nasıl etkilediğinin farkına varmak demek. Eğer üçüncü tür bir bilgi varsa, bu tam da kudretinin nelere yetip yetmediğini bilmediğimiz bedenin nelerden etkilendiğini, nelerden nasıl duygulandığını bilmek demek öyleyse.

Sıkı bir Nietzscheçi olan Foucault “bilginin radikal kötülüğüne” dair çok şey yazıp çizdi. Bilginin bu radikal kötülüğü esasen bir tahakküm kurma biçimi, tahakküm ilişkisidir; etkilenmeyecek bir mesafeye çekilme, dolayımlamadır. Duyguların doğrudanlığının aksine, bilme bir mesafelenmedir, mesafelenme süresi içerir. Dostoyevski’nin Nietzscheçi bir tonda söylediği gibi, hayatı anlamaya gerek bırakmayacak şekilde doğrudan sevmek, nefret etmek, öfkelenmek, kızmak, gülüp geçmek, duygulanmak… Spinoza’nın buradaki itirazı, duyguların bulanık fikirler (Etika, 3. Kitap: Duyguların Genel Tanımı), hep bir maruz kalma biçimi olduğu, haliyle de savrulmalara, maruz bırakılmışlığa, edilgenliğe sevk ettiği olacaktır. Tam da Spinoza’ya Nietzsche’nin müdahalesidir bu nokta. Bu noktanın bazı yanlış anlamalara ve oldukça da tehlikeli yanlış anlamalara müsait olduğunu söyleyebiliriz (Ulus Baker Spinoza için “felsefesi antidotsuz alınmaması gerekir” derken galiba böyle bir şeye de işaret ediyordu): “anlamak-bilmek” ve “hak vermek”, bunlar aynı şeyler midir? Bir kötülük karşısında, en değerli gördüğümüz adalet, özgürlük, yaşam hakkı vs. gibi kavramlara halel getiren eylemler karşısında öfkelenmeyecek miyiz? Ya da öfkelenmeyerek, anlayarak, nedenlerini bilerek, buna hak vermiş mi oluyoruz? Spinoza için şu çok açık: Anlamak, hak vermek değildir. Anlamak, nedenlerin bilgisine erişmektir. Anlamak-bilmek, Spinoza düzleminde düşünmeye devam ediyorsak eğer, Marx’ın eleştirisini yönelttiği anlama biçiminden farklı olarak, suya sabuna dokunmayan bir edim değil, aksine, bizi kederlendiren[1] ve kudretten düşüren şeyler karşısında neşelenmek[2], korkuyu bertaraf etmek, karşı atağa geçmektir.

Etik-politik sonuçları kayda değer demiştik. Öyle ki Etika ile yetinmeyerek Spinoza’yı Politik İnceleme ve Teolojik-Politik İnceleme’yi yazmaya kadar götürmüş bu mesele. Bu mesele toplumsal ve politik, çünkü:

“İktidarlarını keder ve ıstırap yaratmak, başkalarının kudretini azaltmak, dünyayı karartmak üzerine tesis eden insanlar vardır. Keder sanki neşeye dair bir vaatmişçesine, başlı başına bir neşeymişçesine davranırlar. Keder, esaret veya güçsüzlük, ölüm kültü yaratırlar. Zehirledikleri ruhlara keder göstergelerini bir ideal, neşe olarak sunmaktan geri durmazlar. Despot ve Rahip, dehşet verici ikili, yaşamın korkunç yargıçları.”[3]

Ama…

Korku iki tarafı keskin bir bıçaktır; avam için de, despotlar için de. Despotlar bu yüzden, kendilerine yönelebileceğinden korktuklarından, avamı yönetmek için korkuya gerekesinim duyarlar. Bir anlamda, despotların avam üzerinde yarattığı korkunun nedeni avamın yarattığı korkudur –özellikle hiçbir şeyden korkmadıklarında. Çünkü “avam korkmazsa korkutucu olur” (Etika, 4. Kitap: 54. Önerme Notu). Anlamak, tam da bu bağlamda, Spinoza düşüncesinin kalbinde yer alıyor: Korkunun güçleri bize saldırmakta, pekâlâ, ama tam da korktukları için saldırdıklarını anlamamız gerekiyor.

Dipnotlar:

[1] “Keder, insanın yetkinliğinin mükemmel seviyeden daha düşük seviyeye geçişidir” (Etika, 3. Kitap: 3. Tanım).


[2] “Sevinç, insanın yetkinliğinin daha düşük bir seviyeden daha mükemmel bir seviyeye geçişidir” (Etika, 3. Kitap: 2. Tanım)

[3] Gilles Deleuze, Critique et Clinique, Les Éditions de Minuit: Paris, s. 180.


Kaynak: http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/9128/spinoza-nin-11-tezi

İyi bir felsefe eğitiminin ön koşulları

Üst düzey hayvanlarının yavrularına uyguladıkları eğitimi ger­çek anlamda eğitim saymazsak, gerçek anlamda eğitimin yalnızca insan için sözkonusu olduğunu söyleyebiliriz. İnsan eğitilebilen tek varlıktır ya da tek hayvan türüdür.Başka hayvanların bireyleri kendi önceki deneylerinden ve başkalarının, bu arada kendilerin­den öncekilerin deneylerinden yararlanamazlar. Bir sirkte iki kö­pek topluluğunun balonlara kafa atarak maç yapmaları kazanılmış yoğun deneyimlerin sonucu değildir, basit ya da iğreti bir öykün­me olgusudur, sık sık yinelenmedikçe yokolup gideceği gibi başka öykünmelerin gerçekleştirilmesine de katkıda bulunmaz. Yeni bir öykünme için çalışmaya baştan başlamak gerekir.

İnsan tüm beden yapısıyla ve tüm fizyolojik ve ruhsal işlevleriy­le eğitime uyarlı bir varlıktır. Doğayla yaşamsal alışveriş içinde ku­rulmuş ya da oluşmuş olan beynimizin ve başparmağımızın gücü bizi eğitilebilir kılan etkenlerin başında gelir. Bir önceki biçimimiz olan maymun dallarda sallanırken kuyruğuyla ve elleriyle övünedursun, biz başparmağımızla hemen her şeyi istediğimiz gibi tuta­bilme yeteneğine sahibiz. Bu durum bizi doğa içinde ayrıcalı kılar­ken yaratıcı düzeye de yükseltmektedir. Yaratıcı gücümüzün en büyük kaynağı elbette beynimizdir. İnsan yalnızca verileri alan bir varlık değil, olasılıklar arasından olacağı gören ve geleceği kuran bir varlıktır. Yaratıcılığın temel anlamı bu dönüşme ve dönüştür­me yatkınlığında ya da bu yaratma yatkınlığında kendini ortaya koymaktadır.

Evet, insan eğitilebilen bir varlıktır, daha doğrusu kendini eğitebilen bir varlıktır. Eğitimin dıştan gerçekleştirilen bir dönüştürme etkinliği olduğunu düşünmek yanlış olur. Eğitimin şu ince noktası her zaman gözümüzden kaçıyor: gerçekte kimseyi eğitemeyiz, an­cak birilerinin kendilerini eğitmesine yardımcı olabiliriz. Bu çerçevede felsefe eğitimini de kişiye felsefi bilgiler vermek yerine kişi­yi felsefi bilgiler edinme çabasında yalnız bırakmamak olarak dü­şünebiliriz. İyi bir eğitim göstermeye değil buldurmaya dayanır. İyi bir felsefe eğitimi de kişiye felsefi bilgi donanımına ulaşma yolun­da yardımcı yöntemler geliştirebilecek bir eğitim olabilir ancak.

"Gel bana felsefe öğret" diyebilen bir kişinin felsefe öğrenmek gibi bir kaygısı olmadığını rahatça söyleyebiliriz. Felsefe eğitimi yoğun bir yöntem arayışı ve sorunların sağlıklı bir biçimde tartışıl­ması temeli üzerine kurulmalıdır. Ancak bunun her şeyden önce, bugün felsefe bölümlerinde uygulandığını sandığım öğretim anla­yışının tersi bir yönde, tarihsel çerçevede gerçekleştirilmesi gerekir. Felsefi bilgi tarihsel bilgidir, tüm felsefi bilgiler tarih boyunca birbi­ri içinden çıkarak gelmişlerdir. Marx'ı Hegel'siz, Hegel'i Kant'sız, Kant'ı Leibniz'siz, Leibniz'i Descartes'sız, Descartes'ı Platon'suz kavrayamayız. Bu çerçevede felsefeye başlayacak kişiye önerile­cek temel yöntem tarihsel araştırma yöntemi olmalıdır.

İyi bir felsefe eğitimi gelişmiş bir kültür temeli üzerine kurulabi­lir ancak. Üniversiteler ve yüksek okullar özel meslek eğitimi veren kurumlardır. Felsefe de özel bir meslek dalı olarak bu kurumlarda öğretilebilir ancak. Kültür ilkokullarda, ortaokullarda ve liselerde verilecektir. Bilimin, sanatın, felsefenin ve siyasetin gerçekliğe uy­gun temel kavramlarına ya da ilksel bilgisine azdan çoğa doğru bu basamaklardan geçerek ulaşılacaktır. Bilim, sanat, felsefe ve siya­set, birbiriyle sürekli etkileşen bu dört alan, bütün bir gerçekliğin temel anlatımını ortaya koyarlar. İnsanı bilmek bu dört alanda insanlık tarihinin gelişimini ve bu gelişim içinde sağlanan kavramsal zenginliği görmek ve edinmek demektir. Sağlıklı bilinç ancak böy­lesi bir çaba içinde oluşabilir.

Bizim ilkokullarımızda, ortaokullarımızda ve liselerimizde veri­len eğitimin kişiyi gerçekliğe uyarlı bir bilince yani sağlıklı bir. bilin­ce ulaştırması olası değildir. Liseyi bitirmiş bir delikanlı ya da bir genç kız tam anlamında bozuk bir bilinçle bir meslek sahibi adayı olarak üniversitenin kapısına gelir. Bu kapıyı açabilmek için bir ta­kım yalan yanlış ezber bilgiler edinmiştir, bu durumda ona gerçek­liğin temel bilgisine ulaşmış bir kişi diyemezsiniz. Onda ne ortak bilinç adına bir tutarlılık ve yetkinlik ne de ayrı bilinç adına bir renklilik bulabilirsiniz. Bu kişi yazık ki sağlıklı bir biçimde çocuklu­ğunu ve erginliğini yaşayıp yetişkinliğe adım atmış kişilikli bir in­san adayı görünümünde değildir. Onun zihni felsefede de başka alanlarda da ancak bir takım teknik ilişkileri kavrayabilecek düzey­dedir.

Böyle bir kişiye felsefe eğitimi yaptırmak, daha doğrusu böyle bir kişinin felsefede kendini eğitmesine yardımcı olmak bir muci­zeyi gerçekleştirmek olacaktır. On sekiz yirmi yaşlarında bir insan bireyinin bütün bilincini kazımak ve onu yeni baştan oluşturmak düşüncesi ancak bilim-kurgu filmlerine yaraşır bir düşüncedir. Gene de bozulmuş bir bilinci felsefenin aydınlatıcı ve düzenleyici gücüyle arındırmak belli ölçülerde de olsa olasıdır. Bozuk bilinç sahibi kişi kafasında giderilemez şemalar ya da inanç kalıpları oluşturmuş kişidir. Onun için düşünmek kafasındaki bir düşünce kalıbını dışlaştırmaktır. Felsefe eğiticisine burada çok büyük bir iş düşmektedir: bozulmuş ya da yabancılaşmış bilinci boş katışıkla­rından arındırmak.

Felsefe bölümleri edebiyat fakülteleri içinde iğreti bölümlerdir. Edebiyat sanatın bir bölümüdür, felsefe edebiyatın bir bölümü de­ğildir. Felsefe bölümlerinin edebiyat fakültelerine bağlanmış olmasındaki saçmalık kimseyi tedirgin etmemektedir. Felsefe bölümle­rinin öğreticileri sorunlarını edebiyatın sorunlarıyla bir tutmak zo­rundadırlar bu durumda. Oysa felsefe apayrı bir bilgi alanıdır, onun kendi yöntemlerini tam tamına bağımsız bir biçimde ortaya koymuş olan felsefe fakültelerinde öğretilmesi ya da okutulması gerekir. Edebiyat uzmanıyla felsefe uzmanını yanyana getirecek tek koşul her ikisinin kültür adamı olarak insanlığın çeşitli sorunla­rına ortak bir gözle bakıyor olmaları olabilir ancak.

Öte yandan filozof ya da en azından felsefe araştırmacısı yetiş­tirmeyi amaçlayan kurumla felsefe öğretmeni yetiştirmeyi amaçla­yan kurumun aynı olması da akla yatkın değildir. Felsefe öğret­menleri felsefe fakültelerinde yetiştirilirken filozof ya da felsefe araştırmacısı yetiştirmek için kitlesel eğitim yaptırmak diye bir so­runu olmayan felsefe enstitüleri kurulmalı ve bu alanda çalışmak isteyen gençler bugün hemen her fakültede yapıldığı gibi engellenmek yerine alabildiğine özendirilmelidir. Kitlesel eğitim yaptır­makla yükümlü bir felsefe adamının filozof ya da felsefe araştır­macısı yetiştirmeye vakit ve güç ayıramayacağı kesindir.


Kaynak: AFŞAR TİMUÇİN - ÖZGÜR PROMETHEUS

Sorumluluk nedir?

Sorumluluk insan olmak adına en genel ve en kesin yükümlen­medir. O bir amacı gerçekleştirme yükümlülüğü olduğu kadar bir olumsuzu giderme yükümlülüğüdür. Güdümlülükte sorumluluk gerçekleşmez, sorumluluk her zaman bir benimsemeyi, bir üstlen­meyi gerektirir. Yükümlenme istemi, tam tamına özgür seçmeye dayanan bir istemdir. Sorumlulukta yükümlenme tam anlamında istemli bir yükümlenmedir. Sorumlu kişi yükümlülüğünü yük olarak taşımaz, onu bir gereklilik olarak görür. Sorumluluğu yerine getirebilmenin baş koşulu özgür bir bilince ve özerk bir yaşam or­tamına sahip olmaktır, özgürlük ve özerklik bir gerçeğin iki ayrı görünümüdür, özgürlükte içselleşen bağımsız insan etkinliği özerklikte dışsal' ya da toplumsal anlatımını bulur. Sorumluluğu belirleyen ve izleyen özgür bilinçtir, ancak sorumluluk her zaman özerk bir ortamda yerine getirilebilir. Benim için özerk bir ortam olmazsa benim özgür bilincim bağımsız edimini gerçekleştiremez.

Buna göre sorumluluk her şeyden önce bir bilinç sorunu orta­ya koyar. Neyin sorumlusu olduğumu bilmiyorsam herhangi bir sorumluluk yüklenemem, kollarımdan ağaca bağlanmışsam az ötemde boğulmakta olan çocuğu kurtaramam. Buna göre, demek ki, sorumluluk kavramının temelinde özgür bilinç ve o bilincin ge­rektirdiği özerk eylem bulunacaktır. Ancak özerk olan kişi sorum­luluğunu yerine getirebilir ve ancak özgürce seçimler yapabilen ki­şi sorumlu olabilir. Sorumluluk için her şeyden önce yetkin, yetkin olmakla da kendine egemen bir bilinç gereklidir. Taş, çiçek, elma, keçi sorumlu olamazlar ve sorumlu tutulamazlar. Onlar ne kendi­lerinden ne de kendi dışlarındaki herhangi bir şeyden sorumludurlar. Onlar kendinde olmanın doğal koşullarını yerine getirirler. Bi­linçli olarak etkin varlıklar doğal olarak etkin varlıklardan da so­rumludurlar, ancak doğal olarak etkin varlıklar ne kendilerinden ne de bilinçli olarak etkin varlıklardan sorumludurlar. Doğal ola­rak etkin varlıklar tepeden tırnağa sağır varlıklardır. Ahlaki tutarlılık için bilgi mi görgü mü sorununu çoktan geride bırakmış olmamız gerekir. Ahlak sorunu sıkı sıkıya bilgi sorununa bağlıdır, her gerçek ahlaki edim bilinçle düzenlenmiştir. Görenek­ler ahlaklılığı iğreti bir güvence altında tutarlar, pamuk ipliğine bağlı denge kişisel bir kararla bir anda bozulabilir. Bilinç özümleyemediği ya da içselleştiremediği kuralı iğreti gezdirir, onu gerek­tiğinde ya da zorda kaldığında dışlar. Genel ahlak kurallarına uy­masıyla seçilen bir kişi bir gün ihanet ettiği gerekçesiyle karısını boğazlayabilir. Çok zaman genel ahlakı güvence altında tutan görenekler ya da geçerli ahlak kuralları ahlakın tehlikeye düşmesine de yol açabilirler. Genel ahlak çelişkilidir. Adam öldürmeyi yasak­layan genel ahlak, bir evli kadının bir başka erkeği sevmesini de yasaklar. Buradaki ikilem çeşitli bunalımlara yol açabilecek nitelik­tedir. Bakarsınız adam ikinci kural adına birinci kuralı gözden çı­karmış ve karısını boğazlamıştır.

Demek ki bilinçsizce benimsenmiş bir ahlak kuralı zorda kalın­dığında görmezden gelinebilecek bir yaşam formülüdür. Bu yüz­den insanlar düşünmeden benimsedikleri kuralları çok zaman gözden çıkarıverirler. Bu durum bize sorumluluğun bir bilinç işi ol­duğunu gösterir. Köle sorumlu değildir: çünkü o hem özerklikten hem de özerkliğini insanca düzenlemesini sağlayacak bilinçten yoksundur, özerk olmayan bir köle yasal açıdan köle değilse bile bilinç açısından köledir, özerk olamadığı için bilincini de geliştirememiştir, siz bir gün ona artık köle değilsin de deseniz o köledir, bilinç açısından köledir. Pekiyi, köle Epiktetos nasıl filozof oldu? İnsan köleyken de bilincini geliştirebilir ve köleliğin koşullarını bir ölçüde de olsa aşabilir. Köle sorumlu değildir, evet, çünkü hem özgür değildir hem de özerk değildir, özerk kılınsa bile kolay kolay özgür olamayacaktır.

İtkilerini denetleyemeyen, gerektiğinde onlara söz geçiremeyen bir birey de gerçek anlamda sorumlu değildir. İstemden tümüyle bağımsız eğilimlerimiz vardır, bunlar bilincin süzgecinden geçme­den birdenbire gerçekleşiverirler. Ancak yetkin bir bilinç onlarla hesaplaşma şansına ulaşmıştır. Bilinç eksikliği itkilerin çok çabuk gerçekleşmesi sonucunu getirir. Ahlaki yaşam her şeyden önce it­kileri denetim altına almakla gerçekleşir. Öte yandan dürtüler ve güdüler de bize sorumluluk açısından güçlük çıkarabilirler: Kısaca­sı, sorumluluk bilinçliliği gerektirir. Bilinçsizce benimsenmiş bir ah­lak kuralı zorda kalındığında görmezden gelinebilecek ya da iste­ğe göre yorumlanabilecek bir formüldür. Köle sorumlu olamaz. Kendi kendinin kölesi olan da başkasının kölesi olan da sorumlu­luğunu yerine getiremez. Sorumlu tutulabilir ama sorumlu ola­maz. Yasalar insanları bilinçli bilinçsiz ayrımının dışında sorumlu tutarlar.

Başkasının kölesi kendi kendisinin de kölesidir, kendi kendisi­nin kölesi başkasının da kölesidir. Buna göre, bir geri zekalıdan da, kim olduğunu bilmeyen birinden de, gözlerini kıskançlık bürü­müş birinden de sorumluluk bekleyemeyiz. Bu gibi insanlar eksik bilinçle varlıklarını sürdürmektedirler. Yetkin bilinç bireyin kendi kendisine egemen olmasını sağlar. Yetkin bilinç kendisini kendisi­nin kölesi olmaktan da başkasının kölesi olmaktan da koruyan bilinçtir. Sorumluluğun gerçekleşebilmesi için, demek ki, usla denet­lenen bir istemin varlığı gereklidir. Us da istem de bilincin yetkin­liği ölçüsünde güçlüdür. Tutarlı bir istemlilik kendini kendi özüne göre yani hiçbir dış belirleme olmadan gerçekleştirebilen bilincin işi olabilir. Ancak evrensel uzanımlı bir bilgi birikiminin belirleyici­liğinde davranabilen bir bilinç sorumlu bir bilinç olabilir. Sorum­luluğumuzu belirleyen buyurucu ne doğadan ne de başka bir aş­kın güçten gelir, hatta ne de usumuzun doğasından gelir. Usumu­zun doğası yetkin bir sorumluluğu gerçekleştirebilecek yapıda de­ğildir. En yetkin sorumluluk duygusu yetkin bir bilincin ürünüdür. Ussallık bilinçlilikle belirgindir. Bilinçliliğin dışında bizi evrensele kavuşturacak bir ussal güçten sözetmek olası değildir. Us gerçek varlığına bilinçte kavuşur.

Yetkin bilinç, tüm dış belirlemelerden bağımsız olarak kendi seçimini yapabilen bilinçtir. O kendini kendi koşulları çerçevesinde dışa bağımlarken bir dışerki yasal sayma tutumunu hiçbir zaman benimsemeyecektir. Yetkin bilinç şunun bilincindedir: dışerk so­rumluluğu kaldırır ya da en azından zedeler. Sakatlanmış bir so­rumluluk da sorumluluk değildir. Koşullu sorumluluk olmaz, daha genelde koşullu ahlaklılık olmaz. Her ahlaki edim gibi sorumluluk da tam koşulsuzlukta gerçekleşir. Bir dışerkle zedelenen sorumlu­luk sorumluluk olmaktan çıkar, güdümlülüğe dönüşür. Köle so­rumlu değildir, o yalnızca güdümlüdür. Ondan başkaları sorumlu olsa da o kendinden sorumlu değildir. Köle kendi isteğiyle davran­maya hakkı olmayan, böyle davranmayı bilmeyen ve hatta çok zaman istemeyen kimsedir. Albert Camus şöyle der: "Hiçbir şeye inanmadığımız zaman, hiçbir şeyin anlamı olmadığı zaman, hiçbir değeri varsaymadığımız zaman her şey olasıdır ve hiçbir şeyin önemi yoktur." Güdümlülükte dış etkenler, sorumlulukta özgür se­çimler yapabilen yetkin bilinç belirleyicidir.

Yetkin bilinç güdümlenmeyen, ama kendini güdümleyen bi­linçtir., Bilinç kendini bir ortak değer adına da güdümleyebilir. Her iç güdümlenme bir yükümlenmedir. Bilinç kendini koşullayarak gerçekleştirir özgürlüğünü. Bu bilincin kendisi karşısında özgür ol­masıdır. Zorla yapılan iş sorumsuzca yapılan iştir, o durumda so­rumluluk başkalarınındır. Oysa kimse kimsenin yerine sorumlu olamaz, özerklik özgür bilincin kendini koyuş biçimidir ve dış dün­ya karşısındaki konumudur. Bilinç özgür olmadan birey özerk ola­maz. Ancak özerkliğin koşulları içte olduğu kadar dıştadır, özgür olmayan bilinç iğreti bir özerk konumda bulunabilir ancak o bu konumunu uzun süre koruyamaz. O her zaman bir güdücü araya­caktır, bir dışerk arayacaktır, özgür olmayan yani kendi koşulları­na göre davranmayı bilmeyen, kendi kurallarını kendinden getire­meyen bilinç her zaman bir dışerke sığınarak kendini korumaya yönelir. Demek ki özerklik varlığını dış koşullardan olduğu kadar iç koşullardan alır.

Buna göre, bilinçli bir tutsak dağlarda bağıra bağıra şarkı söy­leyen bir başıbozuktan daha özerk duyabilir kendini. Kapatıldığı küçücük bir alanda o bir yapabilme gücüdür. Demek ki özgürlü­ğün anlamı her şeyden önce bilinçseldir. Bu durumda bilinç düze­yi çok aşağılarda bir kişiden sorumluluk beklemek yanlıştır. Hukuk toplumsal bir kargaşayı önleyebilmek adına her normal kişiyi so­rumlu sayar, bu yönelim elbette her şeyden önce cezayı olası kıl­mak adınadır. Sorumlu olmayan kişiyi cezalandırmak sorumsuz­luktur. Bu gerçekte çok kötü ancak kaçınılmaz bir kuralcılıktır. Yar­gıç karşısındaki kişinin bilinç düzeyini göre göre, onun sorumlu tutulamayacağını bile bile sorumlu tutar onu. Hukuk enaz bilinci yetkin bilinç sayma oyununu her zaman bile bile oynar. Bu bir kaçınılmazlıktır. Gerçekte hukuk sorumlu olmaması gereken kişiyi sorumlu sayarken adaleti gerçekleştirmek adına adaletsizliği ge­çerli kılar. Bu yüzden "hukuk"la "adalet'in her zaman birbirine denk düşmediği görülür.

Gerçek anlamda bilinçli kişi için sorumluluk yapabilecekken yapmamak anlamına gelir. Bu da ahlaksızlıktan başka bir şey de­ğildir. Sorumsuzluk ahlaksızlıktır. İnsan olmanın anlamı sorumlukla başlar. Saint-Exupery "insan olmak her şeyden önce sorumlu olmaktır" der. Bu bize hemen şu soruyu sorduracaktır: insan ne'den sorumludur ya da neyin sorumlusudur? Bu noktada so­rumluluğun evrenselliği çıkar karşımıza. Sorumluluk evrenseldir, parçalı değildir. Buna göre insan yalnızca şundan ya da bundan, şu kişiden ya da bu kişiden değil, bütün bir insanlıktan sorumlu­dur. Demek ki sorumluluk alanını aileyle, toplumla, ulusla sınırlayamayız. İnsana karşı olan, insan olma koşuluna ters düşen her durum her sorumlu kişiyi ilgilendirecektir. Yalnızca çocuklarının esenliğini düşünen insanlar zorda kaldıklarında çocuklarını da gözden çıkarabilecek kimselerdir. İnsanın evrensel sorumluluğu bize şu soruyu sordurabilir: herkesten ya da bütün bir insanlıktan sorumlu kişinin mutlak bir güç taşıyor olması gerekmez mi? So­rumluluk mutlak bir gücün varlığını gerektirmez. Sorumluluğumu­zu yerine getirmemiz için çok güçlü olmamız gerekmez. Sorumlu­luk için gereken etkinlik bir insan boyunda olacaktır.

Sorumluluk trajik olanın ya da yazgı fikrinin aşıldığı yerde başlar. Dünyanın akışında insanın kendisini değil de başka bir gücü, örneğin aşkın bir varlığı belirleyici sayıyorsak sorumlu olamayız, en azından tam anlamında sorumlu olamayız. Tam anlamında so­rumlu olmamak sorumsuz olmaktır. Dinsel anlamda ya da doğal anlamda her mutlak belirleyicilik ahlaki seçimi ortadan kaldırırken sorumluluk duygusunu da hiçe indirir. Yunan trajedisinde karşı­mıza çıkan insan sorumlu insan değildir. O hiç mi hiç değiştireme­diği, hiçbir koşulda egemen olamadığı bir dünyada doğal ya da tanrısal güçlerin belirleyiciliği altında yaşayan bir yazgılıdır. Başı­na gelecek olanlar önceden belirlenmiştir. Ne yapsa bunları önle­yemez. Sophokles'in Oidipus epi Kolono'sunda şu satırlarla karşılaşırız: "Eylemlerim mi? Onlara ben katlandım, onları ben yapma­dım" "İzlediğim yolu hiçbir şey bilmeden izledim." Bu durumda insan sorumlu değil, tartışmasız bir biçimde güdümlüdür, dışerk her şeyi belirlemektedir. İnsanın dünyasında bir dışerki değil de yalnızca usu belirleyici saymaya eğilimli yeniçağ düşünce dünyası trajedinin anlamını da değiştirecektir. Corneille'in Polyeucte''ünde Pauline "Duygularımın üstünde güçlü usum var" derken, Cinna'sında Auguste şöyle diyecektir: "Ben kendimin efendisiyim."

Kişinin bütün bir insanlıktan sorumlu olması her şeyden önce kendinden sorumlu olmasını gerektirir. Kendine karşı sorumluluk­larını yerine getiremeyen bir kişi başkalarına karşı sorumlu olama­yacaktır. Sorumluluk tek kişilik bir zeminde gerçekleşir, ancak bü­tün insana açılır. Her kişi önce kendi olarak sorumludur: sorumlu­luk tek kişilik bir bağlanma biçimidir, bir kendi kendini yükümleme biçimidir. Kimse kimsenin yerine sorumlu olamaz, kimse kim­senin adına sorumluluk taşıyamaz. Kimse sorumluluğunu bir baş­kasına yükleyemez. İnanç düzeyinde de sorumluluk tek kişiliktir kavrayışı öne geçer. Eski Ahid'de şunlar yazılıdır: "Her kişi kendi ölümünü ölecektir. Bir oğul babasının yanlışlarını yüklenemez, bir baba da oğlunun yanlışlarını yüklenemez. Doğru doğruluğunun, kötü kötülüğünün karşılığını görecektir." Başkası için üzülebiliriz, başkası adına sevinebiliriz, başkasına yardım edebiliriz ama başkasının yerine sorumlu olamayız. Ortak sorumluluklar elbette var­dır, ama ortak sorumluluklarda da herkes her şeyden önce ken­dinden sorumludur. Eksikli insan ya da yetkin bilince ulaşamamış insan hep sorumsuzluklarını birilerine yansıtmaya ya da başkala­rının üstüne yıkmaya eğilimlidir. Eksikli insanın bu tutumu sorum­luluğun anlamını elbette değiştirmez.

Sorumluluk bir bilinç işi olduğu kadar bir gönül işidir. Her so­rumlu, her gerçek sorumlu sorumluluğunu sevinç içinde gerçekleş­tirir. Sokrates yaratmayı sevinç içinde doğurmak diye tanımlıyor­du. Biz de sorumluluk sevinç içinde yaşamaktır diyebiliriz. Sorum­luluk usun kılı kırk yaran araştırıcı tutarlılığında gönül'ün itici ve yapıcı etkinliğini de gereksinir. Hiçbir sorumluluk kaba bir ussallık­la sonuna kadar götürülemez. Her sorumluluk, geleceğe açılan bir yönelim olmakla bir umudun ışığında heyecanlarla kendini ger­çekleştirir. Sorumlu olmak umutlu olmaktır. Hep başkalarından beklemek kolaylığı içinde değilsek, umutlu olmak da sorumlu ol­maktır. Umut özgürlüğün zorunlu varoluş koşuludur. Saint-Exu-pery, Savaş pilotunda "İnsan hem sorumlu hem umutsuz duya­maz kendini" der. Böylece tam bir kafa ve gönül birliğinde gerçek­leşen sorumluluk tam anlamında bir süreklilik gösterir. Her sorum­luluk bir sonuca yöneliktir, her sorumluluk sonuç almayı gerekti­rir. Sorumlu olmak sonuna kadar sorumlu olmaktır. Bir başka de­yişle, sorumluluk gündelik bir eğilim değildir. O insanın bir yaşam boyu süren birbiriyle örgülenmiş amaçlarında gerçekleşir. Amaç­lar değişir, sorumluluk sürer. Sorumluluğun emekliliği yoktur.

Sorumluluk insanın birey olarak etkin gücünü gerektirdiğinden gerçek bir kafa ve beden sağlığına gereksinim gösterir. İnsan şu ya da bu nedenle, özellikle bilinç yetersizliği nedeniyle özgür olma koşullarının dışına düştüğü zaman sorumluluklarının da dışına dü­şecektir. Beden ve ruh yetersizliğine uğramaktan korkan Stoa filo­zofları intiharı öngörüyorlardı. Bu filozofların çoğu, bilindiği gibi, intihar ederek ölmüştür. Stoa filozoflarından çokça etkilenmekle birlikte intihar düşüncesine uzak duran Montaigne intiharın yerine emekliliği koyar: "insan başkaları için yeterince yaşadı mı yaşamı­nın sonunu da hiç değilse kendisi için yaşamalıdır." Ne olursa ol­sun, her yetkin insan kendini son soluğuna kadar sorumlu duya­caktır. İnsan için en soylu heyecan başkalarına karşı ama her şeyden önce kendine karşı sorumluluğunu yerine getirme heyecanı­dır.


Kaynak: Afşar Timuçin - ÖZGÜR PROMETHEUS

Hallac-ı Mansur'un Tanrılaşma ve Şeytanlaşma serüveni

Eb u’l Muğis el-Hüseyin bin Mansur el-Hallac, 857 yı­lında İran'ın Tur kasabasında doğdu. Dedesinin, Zerdüşt dininden olduğu söylenir. Tasavvuf eğitimi gördükten sonra Huzistan'da, Tanrıyla birleşme yolunu öğretmek amacıyla konuşmalar yapan Mansur, birçok yandaş topladı ama o kadar da düşman edindi. Kendisini yalancılıkla suçlamaları ve halkı kışkırtmaları yüzünden, Horasan'a gitti; orada beş yıl kalıp görüşlerini yaydıktan sonra Bağdad'a geldi. Müritlerinden dört yüz kişilik bir kalabalıkla Hacca gitti; Mekke’de onu büyücülükle suçladılar. O zaman, yeniden uzun bir yolculuğa çıktı; Hindistan ve Türkistan'da yıllarca dolaştı; 902 yılında Mekke'ye geldi. Arafat'ta, kendisini herkesin aşağı­lamasını Tanrı'dan diledi. Bağdat'da «kendi cemaati uğruna lânetlenmiş olarak ölmek» isteğini açıkça dile getirdi: «Ey Müslümanlar, beni Tanrı'dan kurtarınız.», «Tanrı, benim kanımı size helâl etmiştir; beni öldürünüz!» diye çağrıda bulunuyordu.(1)

Düşmanları onun idamını istiyorlardı; bu sırada «Enel Hak» (Ben Tanrıyım) dediği söylenir. Müritleri tutuklandı. Kendisi de tutuklanıp dokuz yıl süreyle hapsedildi. «Ta Sin el-Azal» ve «Miraç» adlı yapıtlarını, bu tutukluluk yıllarında yazdı. 922 Yılında ölüm cezasıyla yargılandı. Kendisini astılar, sonra başını kesip bedenini yaktılar ve küllerini minareden Dicle'ye attılar. «Mucizeler göstermek, Tanrı'nın gücünü ele geçirip kötü amaçla kullanmak, Tanrıyla insan arasında aşk bağlantısı kurulabileceğini öne sürmek», ölüm cezasının gerekçeleriydi. Mansur'un idam edilmesi sırasında yandaşları, büyük bir ayaklanma gerçekleştirdiler.

«Bir kere her vücudun vahdet içinde olduğu fikri kabul olununca, mutassavvıf kendini, hem Müslüman, hem kâfir olarak görür(...) 'Ben Tanrıyım' demek, idam cezasını getirdiğinden, Sufizm, darağacını, Hıristiyanların Haç'ı yorumladıkları şekilde tefsir ettiler; yani (başı kesilmeden önce darağacına çekilen Mansur gibi) dar ağacına yükselme, 'semaya huruç etmek'tir.(...) Mansur'un asılması -yahut haça gerilmesi- Asılmış Allah efsanesi gibi çok eski misallere, İsa'nın haça gerilmesine benzer. »(2)

Doğu yazınında ve düşüncesinde, Hallac-ı Mansur'un etkisi büyük oldu. «Hallac'ın gönlüne düşen ateş, benim de yaşamıma düştü» diyen Feridüddin Attar, «Bîsernâme»'de şöyle yazdı:

"Ben Tanrıyım." Mevlana Celalettin Rumi de mansur'dan etkilenmiştir. Yunus Emre, Nesimî, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal Türk yazınında onun izleyicileridir. Kaygusuz Abdal "Budalanâme"sinde şöyle yazar:

«Muhît-i zevrak menem, Hak menemdür Hak menem
Tamu vü uçmağ menem, cümle mekân bendedir
Evvel ü Âhir menem, Gani vü fakîr menem
Zakir ü mezkûr menem, küfr ü iman bendedir
Cümleye mabud menem, Kâbe menem put menem
Adem'e maksûd menem, işde fulân bendedir.»

Yine «Budalanâme»'de:

«Hâlik'in emri beni kûze-ger balçığı gibi devrânın çarhı üzerine koyup dolab gibi döndürdü... Gâh beni kûze dizdi... Gâh saraylara kerpiç eyledi.. Gâh insan eyledi, gâh hayvan eyledi. Gâh nebat, gâh maden eyledi. Gâh yaprak, gâh toprak eyledi.. Nice bin kerre isimler ve lâkablar urundum. Nice bin kene türlü sûretlerden göründüm.»

Hallac-ı Mansur, bazı konularda, çelişik savlar öne sürmüştür; bazan kamutanrıcılıktan yana (panteizm) çıkar, bazan da yalnız seçkinlerin Tanrıya ulaşabildiğini söyler. Ona göre, Tanrıdan başka varlık olmadığı için, «ben filâncayım» demek, Tanrının karşısına ayrı bir varlık olarak çıkmak amacı taşır ve yanlıştır; bu yüzden, «ben Tanrıyım» demek gerekir.

Mansur'a göre Tanrı, ışık (nur) olarak görünür. Bu inancın kökleri, binlerce yıllık bir tarihe sahiptir. Eski Mı­sır'da Tot (Yunanlıların deyişiyle Hermes) inancına göre ruhlar, parlak bir ışık kaynağı olan, ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızından koparak, ölümlülük yeri dünyaya düşerler. Dünyada sınavdan başarıyla geçen ruh, Zühal'e geri döner.(3)

Yine eski Mısır'da, Ptah inancına göre: «Ptah, var olan her şeyi yaratmıştır. Ondan önce var olmak ya da var olmamak yoktu... O zamanlarda ölüm yoktu... Birisi, kendi kendine hareket ederek nefessiz soluk alıyordu. Başka tarafta hiçbir şey yaşamıyordu. Başlangıçta karanlıklar, karanlıkları örtüyordu. Boşlukta birisi, var olma durumuna geçerek ışı­nım gücüyle yaşamaya başladı. Bundan sonra Ptah, yaratma işlemini gerçekleştirmiştir.(4)

Mansur'da Hurufilik inancı da vardır. Harflere kutsallık yükleme, onlardan anlamlar çıkarma demek olan Hurufilik, Pitagoras'çılığa ve Yahudi Kabala'sına dayanmaktadır. Bu anlayışa göre, elif harfi, «Allah» adının ilk harfi olup, Tanrı'nın varlığını simgeler. Tüm harfler ve biçimler gibi elif de, noktanın uzantısı olduğundan, Tanrının ilk belirmesi (madde dünyasında görünmesi) nokta biçimindedir.

Mansur, Tanrı'nın, Muhammed'in bedeninde sonra da kendi bedeninde belirdiğini öne sürer; bu Hıristiyanlığın Tanrı İsa anlayışıdır.

Mansur, Tanrı'nın, Muhammed'in yüreğini nurlandırdığını (yüreğin kutsallığı), yine Muhammed'in ve kendisinin ağzından konuştuğunu (sözün kutsallığı) savlamaktadır. Yü­reğin (gönlün) ve dilin (sözün) kutsallığı, Eski Mısırda da kabul edilmiştir:

«Ptah, yaratmak istediği tanrılar ve varlıkları, ilk önce kalbinde tasavvur etmiş ve dille (kelamıyla), arzuladığı şeylerin olmasını sağlamıştır. Böylece Ptah'ın değişik görüntü­leri olan tanrılar dünyaya gelmişlerdir... Ptah'la birlikte dilin ve kalbin diğer organlardan üstün olduğu ve insan düşüncesinin merkezinin kalp olduğu, onun tasavvurunu dilin yürürlüğe koyduğu düşüncesi yerleşmiş oldu... Karnak'taki Amon tapınağında Ptolemeler devrinden (M.Ö. 306-168) kalma bir metin, bize Tanrı Ptah'ın, gerçekleşmesi gereken şeyler için 'Ol' deyince hemen gerçekleştiğini iletmektedir. Bu da, Tanrı'nın, kalbiyle tasavvur ettiğini kelamıyla yürürlüğe koyduğunu göstermektedir.»(5)

Hallac-ı Mansur, Şeytan'ı yüceltir. Ona göre, iyiyi tanı­mak için, kötüyü bilmek gerekir. Şeytan, insanları bu yönde eğitmektedir. Yezidiler, Mansur'a büyük saygı duyarlar. Yezidilerin bir inancına göre: «Hallac-ı Mansur idam edildi­ğinde ruhu, bedeninden ayrıldı ve suların üzerinde uçmaya koyuldu. Rastlantı sonucu, kızkardeşi, su almaya geldi; testisini Dicle'nin suyundan doldurdu; erkek kardeşinin bu testiye girdiğini farketmedi; eve döndüğünde susadı ve bu testiden su içti. Böylece Mansur'un ruhu, onun bedenine girdi; önce onun erkek kardeşi iken, şimdi oğlu oldu. Bu olaydan dolayı Yezidiler, ağzı tülbentle kapalı olmadıkça hiçbir dar ağızlı kaba su doldurup bundan içmezler.» (6)


Dip Notlar:

1-«Hallac-ı Mansur» (Prof. Dr. A. Schimmel; Çev. Sofi Huri; İstanbul, 1969)
2-Aynı yapıt
3-Dünya İnançları Sözlüğü; Orhan Hançerlioğlu (Remzi Kitabevi Yayınları, 1993)
4-Eski Mısır Kraliyet Tanrısı Ttah; Yrd. Doç. Dr. Mürivet Kurhan (Belleten; Türk Tarih Kurumu, Ağustos 1994)
5-Eski Mısır Kraliyet Tanrısı Ttah (Yrd. Doç. Dr. M. Kurhan)
6-Six Months In a Syrian Monastery; by Oswald H. Parry, B. A. (London; HoraceCox, 1895); s.372

Kaynak: Yaşar Günenç - Hallac-ı Mansur TAVASIN «Ene'l-Hak (:Ben Tanrıyım)»


Jean Paul Sartre: Varlık Ve Hiç'likten

"Kendi-için" varolmak, "kendi-içinde"yi hiçleştirmektir. Bu koşullarda, özgürlük bu hiçleştirmeden başka bir şey olamaz. Onun aracılığıyla "kendi-için" özünden olduğu gibi varlığından da kurtulur, onun aracılığıyla her zaman kendisinden söz edebilecek şeyden farklıdır, çünkü en azından bu adlandırmadan kurtulan kişidir ve ona verilen addan, ona tanınan sahiplikten ötede olan kişidir.

"Kendi-için"in olduğu şey olmak olduğunu söylemek, olduğu şey olmayarak olduğunu söylemek, onda varoluşun özü, özün varoluşu öncelediğini ve koşullandırdığını söylemek ve Hegel'in formülüne göre "öz daha önce olmuş olandır" demek, tek ve aynı şeyi söylemektir.

Aslında, eylemimi canlandıran güdülerin bilincinde olduğum olgusuyla, bu güdüler çoktan bilincim için aşkınsal nesnelerdir, dışarıdadırlar; faydasızca onlara yapışmaya çalışacak mıyım; varoluşumla ondan kurtuluyorum. Her zaman özümün ötesinde, eylemimin nedenlerinin ve dürtülerinin ötesinde varolmaya mahkumum; özgür olmaya mahkumum. Bu, özgürlüğüme kendisinden başka sınırlar bulunamayacağını veya özgür olmaktan vazgeçmekte özgür olmadığımız anlamına gelir.

(...)

İnsan özgürdür çünkü kendi değildir, kendine karşı bulunmadır. Olduğu şey olan varlık özgür olamaz. Özgürlük tam da, insanın kalbinde olmuş olan ve insanın gerçeğini olmak yerine oluşmaya zorlayan hiçliktir. İnsan gerçeği için varolmak seçmektir: hiçbir şey, alabileceği veya kabul edebileceği, ne içeriden, ne de dışarıdan ona gelmemektedir. İnsan gerçeği, hiçbir türde hiçbir yardım olmadan, en küçük ayrıntıya kadar kendini oluşturmanın dayanılmaz zorunluluğuna tamamen terkedilmiştir. Böylece, özgürlük bir varlık değildir; insanın varlığıdır yani onun varolma hiçliğidir.

(...)

İnsan bazen özgür, bazen köle olamaz; insan, her zaman ya tam özgürdür, ya da değildir.

Bilimsel Yetkenin Dayanagı

Cem KAMÖZÜT 

Günümüz toplumunda ‘bilimsel’ sıfatı nitelediği sözcüğe saygınlık ve kuşkuya yer bırakmayan bir kesinlik kazandırmaktadır. Bu durum, tüm savları eşdeğer görmekten kurtulmamız bakımından olumludur. Hasta bir İnsanın doktorun önerilerine diğer önerilerden daha çok güvenmesinin akılcı bir tutum olduğu açıktır. Ancak, geçmişte kabul görmüş ‘bilimsel’ Önermelerin bazılarının günümüz bilimince ‘yanlış’ olduğunun ortaya çıkarılması bilimsel sıfatı ile kazandırılan saygınlığa gölge düşürmektedir. Daha da önemlisi, bilimcilerin kendi aralarında tartışmakta oldukları karşıt bilimsel görüşlerin varlığı ve kuramlarımızın bazı çelişkiler içermesi, bugünkü bilimsel savlarımızın kesin doğru olmasını olanaksız kılmaktadır.

Bütün bunların ışığında ya hasta bir insanın doktora görünmesinin akılcı bir tavır olacağı savından vazgeçmemiz ya da bilimsel sıfatının kazandırdığı saygınlığa ‘kesinlik’ dışında bir kaynak bulmamız gerekmektedir. Bu yazıda ikinci yol denenecektir. Bu amaçla öncelikle bilimsel kuramların kesinlikten uzak olma nedenlerini belirlenecek; daha sonra bilimin, tüm bu sorunlara karşın kullandığı yöntem sayesinde ilerlediği gösterilecektir. Bilimin eksiklerini gidererek ilerlemesi şu an ulaşmış olduğu sınırlar içerisinde ona güvenimizi temellendirecektir.

Bilimsel kuramlarımızı incelediğimizde ilk göze çarpan nitelikleri bazı varsayımlar içermeleridir. Kuramlarımız, bütün evrenin tüm ayrıntıları ile kapsamlı bir biçimde ele alınması olanaksız olduğundan, evrenin bir bölümü ya da bazı ayrıntıları yokmuş gibi kurgulanmışlardır. Araştırma konusunu yalıtmak ve İncelemeyi olanaklı kılmak için zorunlu olan bu sadeleştirmeleri sonuçları öngörülebilenler ve sonuçları öngörülemeyenler olarak iki kısımda değerlendirebiliriz.

Sonuçları öngörülebilen sadeleştirmeler, çalışılan sorunun yanıtını etkileyecek değişkenler bilindiğinde, etkileri küçük olacağı bilinenleri yadsımak biçimindedir. Örneğin, Newton’un yasalarına göre dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinin ne olması gerektiğini belirlemeye çalışan bir araştırmacının güneş sistemi dışındaki kütlelerin varlığını yadsıması bu tür bir sadeleştirmedir. Güneş sistemi dışındaki kütleler çok uzakta olduklarından etkileri önemsenmeyecek kadar küçüktür. Böylece bu etkiler hesaplansa bile sonucun değişmeyeceğinden kuşku duymayız. Bu tür sadeleştirmeler kuramlarımızın doğruluğundan kuşku duymamızı gerektirmez çünkü dışarıda bırakılan etmenlerin etkisiz olduğu zaten bilinmektedir.

Sonuçları öngöriilemeyen sadeleştirmeler daha sorunludur. Bu tür sadeleştirmeler genellikle apaçık oldukları gerekçesiyle, aslında etkileri konusunda hiç bilgimiz olmayan etmenleri dışarıda bırakmak biçiminde yapılır. Yine Newton yasalarını anımsarsak bu yasalarda nesnelerin boyutları ile ilgili herhangi bir kısıtlama ya da uyarı bulunmadığım görürüz. Newton kuramı çok büyük kütleler içinde çok küçük kütleler için olduğu gibi geçerlidir. Newton için kütlelerin boyutlarının bir etkisinin olması renklerinin etkisi olması kadar beklenmedik bir durumdur. Günümüz bilimiyse atomların küçük bilardo topları olmadıklarını söylemekte. Burada önemli bir nokta bu sadeleştirmelerin genellikle sadeleştirmeleri içeren kuramın terk edilmesinden sonra ortaya çıkmasıdır. Bu sadeleştirmeler dönemin olanakları ölçüsünde sınanmışlar ve bu nedenle ancak teknolojik olanaklar geliştikten sonra kusurlu oldukları anlaşılabilmişlerdir. Newton örneğine dönersek, küçük taşlar ve gezegenler aynı yasalara uyduklarından bu yasaların boyutlara bağımlı olduğunu düşünmek için o dönemde hiçbir neden olmadığı açıkça görülür. Buraya kadar bilimsel kuramlarımızdan kuşku duyma gerekçelerimiz belirtilmiştir. Şimdi ise bilimin bu eksiklikleri nasıl gidermeye çalıştığı ortaya konacaktır.

Bilimsel çalışmaları gözlemlediğimizde iki tür etkinlik ayırt edilebilir. Bilimsel kuramların yapısal sorunları ile ilgili olanlar: kabul edilen farklı bilimsel kuramların tutarsızlıklarını gidermek, kuramda geçen kavramlarla gözlemlerin nasıl ilişkilendirilmesi gerektiğini belirlemek ve düzenlilikleri açıklayan gerekçeler bulmak gibi çalışmalardır. İkinci tür çalışmalar ise deney araçlarım geliştirmek ve deney hatalarım azaltmak amacım taşır. Bu ikinci tür etkinlikler uzun dönemde kuramlarımızı denetleyebileceğimiz yeni durumlar yaratarak, gözardı ettiğimiz bazı değişkenlerin aslında belli koşullar altında Önemli etkileri olabileceğini ortaya çıkarabilir. Ömeğın, Newton kuramını kabul eden bir bilimcinin deney araçlarını geliştirerek giderek daha küçük kütleler üzerinde çalışması belli sınırlara ulaşıldığında Newton kuramının aksadığını ortaya çıkarabilir. Birinci tür etkinlikler ise bazen ufak değişikliklerle bazen de tamamen yeni bir kuram ortaya atarak bilimsel kuramlardaki kavramsal sorunları ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Bunlardan yola çıkarak bilimsel çalışmayı betimlemek istersek; bilimcilerin öncelikle doğanın sadeleştirilmiş bir modeli ile başladıklarım ve bu modele uygun bir bilimsel kuram geliştirdiklerini söyleyebiliriz. Bu ilk aşamadan sonra iki tür bilimsel etkinlikten biri, kuramın sadeleştirilmiş modeli tam olarak anlatmasını; diğeri modelin gerçek dünyaya daha çok benzemesini sağlamaya çalışır. Uzun dönemde bu çaba modelin dünyayı tam olarak karşıladığı ve kuramın, bu dünya ile özdeş modeli sorunsuz ve tam olarak anlattığı bir durumu sağlayacak biçimde ilerler.

Bu betimleme kabul edilirse üç sonuç ortaya çıkar. İlki, bilimin ilerlediğidir. İkincisi, bilimsel önermelerin kesinlikten uzak olduğudur Son vargı ise, bilimsel önermelere yakıştırılan saygınlığın yersiz olmadığıdır. Bu son bulgunun açıklanması gerekir. Öncelikle ilk modelin oluşumunun tamamen özgür bir seçim olmadığı anlaşılmalıdır. Bu model eldeki gözlem sonuçlarına dayanılarak etkisi olmadığı bilinen değişkenleri dışarıda bırakarak kurulmuştur ve ancak gözlem sonuçlan ile kusurları ortaya konduğunda yanıltıcı bir sadeleştirme içerdiği anlaşılmaktadır. Bu bakımdan model kurma ve geliştirme etkinliği doğadan kopuk, kendine özgü kuralları olan bir oyun olarak nîtelenemez.

Özetle, bilimin saygınlığı kesinliğinden değil, dizgeli bir biçimde ve sürekli ilerleyerek doğayı anlamakta ve açıklamakta kullandığı yöntemden kaynaklanmaktadır. Bu yöntem bir bütün olarak ve tüm ayrıntıları ile çalışılması olanaksız olan doğa karşısında bilgi edinmenin biricik yöntemidir.

Kaynak: Pandemos - Türkiye felsefe ögrencileri ortak kitap dizisi

Öyle olsaydı söylerdi degil mi?

Bir politikacı, aslına bakarsanız bir bakan, hem gerçek hem de mecaz anlamıyla, pantolonsuz yakalandı. Ona "Bay Cedric" diyelim. Bay Cedric politika kariyeri yapmak için uğraşmaktadır. Medya aracılığıyla, son derece adi bir biçimde özür diledi:

"Doğru, karıma sadık kalmadım. Ona yalan söyledim, onu bir ya da iki -belki de üç veya daha fazla hafifmeşrep kadınla aldattım; fakat çok pişmanım şimdi... Ama inanın ki; aşka, sekse, romantizme ihanet etmiş olsam da, siyasette tamamen dürüstüm. Tüm samimiyetimle, ülkem için en iyisini yapmaya çalışıyorum. Evet, gönül işlerinde pek güvenilir biri olmadığım doğru; ama devlet işlerinde kesinlikle dürüst ve sağlam bir adamım."

Konu halkın endişesidir: Halk temsilcileri, eşlerine yalan söylediklerinde, aslında bir bakıma da seçmenlerede yalan söylemiş olmuyorlar mı? Bay Cedric'e inanmak mantıklı mı? Ara sıra yalan söylediğini itiraf etti, o zaman şimdi de yalan söylüyor olabilir. Belki de insanlara sadece gönül işlerinde değil, devlet işlerinde de yalan söylüyordur. Doğruyu söylüyor da olabilir tabii; kendisinin de dediği gibi, halka hizmette onurlu bir adam olabilir. Sadece bedensel tutkular tarafından yönetildiğinde yalana yenilir. Neyse, artık biliyoruz ki, onun için doğru söylemekten önceliki olan en az bir şey (gerçeği söylemesini engelleyecek bir şey) var; fakat buna ek olarak baş­ka şeyler de olabilir. Bay Cedric'in açıklaması şu tarz bir duyuru örneğidir: "Ben sizi böyle-böyle konularda yanlış yola sokmaya hazırım; fakat sadece bu tarz konularda; diğer konularda değil."

Böyle bir konuşmacı doğruyu söylüyor da olabilir, yine de, Bay Cedric için bazı durumlarda da olsa, en yüksek önceliğin doğru söylemek olmadığını bilirken, ona inanmamız için iyi bir sebebimiz var mı? Kendi aldatma durumu hakkındaki söyledikleri doğruysa, demek ki gerektiğinde yalan söylüyor. Şu an doğruyu söylemiyorsa, o zaman şimdi yalan söylüyor. İki türlüde, gerçeği söylemeye olan bağlılığı hafife alıyor. Örne­ğin; aşk hayatındaki entrikalarına paralel olarak mali sahtekarlığa da niyetlenen bir politikacı, Bay Cedric'le aynı iddiada bulunabilir.

Profumo seks skandalıyla ilgili duruşmada, "Lord Astar, Miss Mandy Rice-Davies'le yattığını inkar etti, değil mi?" dedi. Paradoksal bir biçimde, spikerler (Lord Astor'a benzemeyen bir biçimde) doğruyu söyleme konusunda sınırlarını belirtirken açık olup doğruyu söylediklerinde kendilerini Rice-Davies'in hazırcevabına da maruz bırakıyorlar.

Bazı konularda dürüst olmadıklarını söyleyen insanlara, yine de güvenmek mantıklı mıdır?

Ben bu bilmeceyi Machiavelli'den çıkarıyorum. On altıncı yüzyılın başlarında, Floransa'daki Machiavelli, politikacılara halkın refahını artırmaya yarayacak durumlarda yalan söylemelerini önermişti; fakat sadece refahı artıracak konularda. Machiavelli'yi bir politikacı olarak ele alırsak, politikacıların yapacakarını söyledikleri şeylerden ne anlam çıkarmalıyız? Belki de, politikacılara bunu söylediğinde, dürüst değildi. Belki sadece refahı artırmak amaçlı aldatıp kandırmanın çok daha ilerisi için çabalamaktaydı; fakat bunu itiraf etmiyordu.

Hayatımızı sık sık bölümlere ayırırız; sanki bazı insanların bizi bazı konularda (örneğin devlet meselesinde değilde, gönül meselelerinde) doğru yoldan saptıracakarının muhtemel olduğunu biliriz. Arkadaşlarına karşı tamamen dürüst olanlar, bazen pazarlık sırasında kabul edecekleri son teklif konusunda yalan söylerler. Gazete bayilerini kandırmayı hayal etmeyen insanlar, büyük departmanlar veya bankalar tarafından yapılmış hesap hatası sayesinde, beklenmedik şekilde fazla para almalarına sevinebilirler, dürüst olacakarı bilgisi, yalnızca bize söylediklerinden elde edilemez. İnsanların hangi alanda yalan söyleyip hangi alanda güvenilir olduklarını deneyimlerimiz gösterir. Doğrusu, biz, başkalarınınkini kılavuz edinmektense, kendi tercihlerimizden yola çıkarak hareket etmeliyiz.

Faydacılık mutluluğu maksimuma çıkarmayı önerir. Bu amaç, bazılarının iddia ettiği üzere, doğruyu söylemekten daha öncelikli şeyler olduğudur: doğruyu koz oynayarak söylemektir. Eğer doğruyu söylemek, aldatmaktan daha çok mutluluk sağlayacaksa, ancak o zaman doğruyu söylemeli, durüst olmalıyız. Bazen aldatma, etkili yönde kullanılmalıdır; çünkü yerinde söylenen yalanlar mutluluğu en yüksek dereceye çıkarır; küçük beyaz yalanları düşünün. Sonra, biliyoruz ki, bu cinsten faydacılar olduklarını ilan eden insanlar yalan söylemeye hazırdır. Beyanları doğruysa, yalan söylemeye hazır olduklarını açıkça itiraf etmiş olurlar; eğer beyanları yalansa, bazen kandıracakları ortadadır. Yanıltıcı eğilimlerini göz önünde bulundurursak, eğer sadece onların aifadelerine güvenirsek, o zaman paradoksal olarak, bize faydacı olduklarını söylediklerinde, aslında gerçekten faydacı olduklarını söylemeleri doğru mudur yanlış mı­dır, şaşkına döneriz. Ve bize faydacılığın doğru ahlakı meydana getirdiğini söylediklerinde bocalarız.

Varsayılan durum, bu insanların bize anlattklarına inanmaktır; eğer insanlar bize dürüstçe, doğruyu söyleme sınırlarını söyleseler, mantıkı olarak, inancımızı söylemleri hakkında dedikleri üstüne kuramayız. Alında, söyledikleri şuna benzr: "Söylediğim şeyde seni yanlış yola sokuyor olabilirim." Bu, "Yalan söylüyorum" diyen yalancının çelişkisini barındırmıyor; ama yine de dinleyicilerin söylenenlere olan inancını sarsar. Paradokal bir şekilde, insanların doğru söyleme sınırlarıyla ilgili doğru yorumlarını bile "endişe yaratıcı" buluyorum.

Dinleyenlere doğruyu söylediğimizin güvencesini vermek, kendi absürtlüğünü yaratır. Dinleyicilerimiz bize şimdiden inanmıyorsa, doğruyu söylediğimizi ifade etti­ğimizde bize neden inansınlar ki? Eğer ki bize zaten bü­yük bir inançla güveniyorlarsa, dürüst olduğumuzu dile getirmek boşunadır. İnsanlara doğruyu söyleme yolları­mızı anlatma çabamızın kendisi endişe yaratıcı olabilir,
doğruya bağlılığımız hakkındaki şüpheyi artırabilir.

Bana inanın, size doğruyu söylüyorum.

Kaynak: Peter Cave - 33 Felsefi Bilmece

Ahmet İnam’la felsefe eğitimi üzerine söyleşi

Söyleşi: Halil Turan


Felsefe Yazın: Türkiye’de felsefe eğitiminin gelişimini genel olarak nasıl görüyorsunuz?

Ahmet İnam: Bu soruya eğitimin aşamalarını göz önüne alarak cevap vermek gerekir. Felsefe eğitimi aile içinde başlıyor, belki de anaokulu öncesinde, yani insanın kendi dilini ve kültürünü öğrenmeye başladığı zaman başlayan bir şeydir. Çünkü felsefe dünyaya yönelen bir tavırsa, bir tavırla başlayan bir eğitimdir. Türkiye’de büyük ölçüde yaşam biçimine baktığımızda yaşam biçiminin çoğunlukla buna uygun olmadığını söyleyebiliriz. Sonradan eklemelerle olmuyor, yani diyelim ki bir insan resmi olarak felsefe dersi almadan ya da felsefe bölümlerinde okumadan önce aile içinde bir tavrı ve bakış tarzını edinememişse üzerine ne kadar eklersen ekle olmuyor.

Felsefe Yazın: Hocam, biliyorsunuz ortaöğretimde “Düşünme Eğitimi” adında bir ders var, felsefe dersine kavramsal bir ön hazırlığı amaçlıyor. Bu derse felsefe öğretmenlerinin yerine, öğretmen açığı olan çoğu yerde başka derslerin öğretmenleri giriyor. Bu dersin gerektiği gibi yapılabilmesi ve halkın felsefe ile tanıştırılması için devlete düşen ödevler olsa gerek.

Ahmet İnam: Tabii. Elbette. Devletin bu konuda kesinlikle katkısı olması lazım. Aile içinde zaten ona uygun yetiştirilmiyor, ama okul ortamına geldiği zaman okulda bu eksikliği kapatma, bu özrü büyük ölçüde giderme olanağı var. Fakat eğer bu dersler uygun bir eğitim ortamı içerisindeyse… Eğer düşünme eğitimi adıyla verilen dersler birtakım ideolojik dayatmalardan ibaret olacaksa, zaten medya bunu yaptığı için, çevre, arkadaş çevresi, yaşam ortamı bunu hazırladığı için, çok da faydalı olmaz. Çünkü felsefe eğitiminde en önemli olan şeyler galiba iklim ve ortam. Düşüncenin nasıl bir şey olduğunu anlamak için düşünen insanlar ve örnekler görmek lazım. O da kitaplarla olmaz.

Felsefe Yazın: O halde, öğrenciler profesyonel felsefecilerle ta­nışmalı mıdır?

Ahmet İnam: Elbette. Ama profesyonel felsefeci hakikaten düşünebiliyorsa tabii. Bir de o var. Çünkü felsefe bölümünden diploma almış olmak yetmiyor. Bütün problem burada. Felsefe eğitimini verecek öğretmenlerin eğitimi de çok önemli. Üniversitedeki hocaların eğitimi de. Yıllardan beri bizim bu topraklardaki yaşam biçimimiz de insanı buna sürüklediği için, birtakım aktarmacılıkları felsefe olarak anlıyoruz. Düşünmek ayrı bir çaba, ayrı bir serüven galiba. Bunun örneklerini vermek lazım. Bir öğretmen kendisi bu işi ba­şaramayabilir. Mesela çok iyi bir ressam olmayabilir bir resim öğretmeni, ama resmin nasıl yapılabileceği konusunda bir fikri vardır, iyi ressamların hayatlarını anlatabilir, nasıl resim yaptıklarını anlatarak gençleri resme teşvik edebilir. Felsefede de buna benzer şeyler yapılabilir.

Felsefe Yazın: ikinci sorumuz da bu konuya bağlı: Felsefe öğrencilerinin mezun olduktan sonra yaşadıkları iş bulma sıkıntılarını biliyorsunuz. Bu durumun Türkiye’de felsefenin gelişimine olumsuz etkileri olduğunu söyleniyor. Sizin görüşünüz nedir?

Ahmet İnam: Ben de böyle düşünüyorum. Çünkü iş problemini, geçim problemini çözemeyen bir beynin düşünme olanağı da yok. Bunun için bence devletin yapabileceği şeyler var.

Felsefe Yazın: Devlet felsefe öğretmeni istihdamını artırmalı mı?

Ahmet İnam: Tabii, istihdamı artırabilir. Ayrıca, felsefe öğretmenleri birçok alanda da ders verebilir, rehber öğretmen olabilirler, birçok farklı etkinliğe katkıda bulunabilirler. Çünkü felsefe eğitiminin içinde yararlanılabilecek birçok özellik var.

Felsefe Yazın: O halde şunu söyleyebilir miyiz: Her okula bir felsefe öğretmeni şart?

Ahmet İnam: En az bir! Yani nasıl her odaya bir kapı, bir pencere nasıl lazımsa, bence kesinlikle her okula bir felsefe öğretmeni lazımdır. Ama tabii bizim de mahcup olmamak için iyi felsefeciler yetiştirmemiz lazım.

Felsefe Yazın: Öğretimde başarı öğrencilerin durumu özel koşullarına da bağlı görünüyor. Mezun olunca iş bulma sıkıntısı çekeceğini düşünen felsefe öğrencilerinin bu kaygıları eğitimlerini olumsuz etkiliyor mu?

Ahmet İnam: Kesinlikle olumsuz etkiliyor benim gördüğüm kadarıyla. Mesela bizimki gibi üniversitelerde yandal [kayıtlı olduğundan farklı bir dalda diploma] çalışması yapabilenler yapıyor ve kendilerini farklı bir işe hazırlıyorlar. İşte, otelde çalışabilirim, turizmde çalışabilirim, reklamcılıkta
çalışabilirim veya babamın işyerinde çalışabilirim diyor.

Felsefe Yazın: O halde, felsefecilerin bilgi birikimleri boşa gidiyor.

Ahmet İnam: Kesinlikle. Kendisini bir felsefeci olmaya hazırlamadığı için felsefeci olarak gelişimi de yara alıyor büyük ölçüde.

Felsefe Yazın: Genel olarak Fen­-Edebiyat fakültesi mezunlarının tümünün karşılaştığı bu sorunların önüne geçebilmek için ne yapılmalı?

Ahmet İnam: Eskisine dönebiliriz. Sanıyorum ki yine bizim üniversitenin bir marifetidir bu maalesef. Bizim üniversitemizin eğitimcileri bir ara YÖK’te egemendi ve onların icadıdır bu. Öğretmen olmak için ayrıca eğitim almak zorunluluğu gibi, eğitimcilere iş alanı açmaya çalıştılar. Yanlıştı. Fen­ Edebiyat fakültesi içerisinde öğrenciler pedagojik formasyon kazanabilirler. Ben zaten oldum olası pedagojik formasyon gibi bir şeye de inanmam. Sebebi de çok somut bir şey: Pedagojik formasyon veren insanların doğru dürüst pedagojik formasyonu yoktur. Tahta nasıl kullanılır diye anlatır, kendisi kullanamaz. Dersin nasıl anlatılacağını anlatır, anlattığından bir şey anlaşılmaz. Kasıntı, tuhaf, ezberci, papağan adamlar eğitimci olmuşlar. Gerçi bu laflarıma kızacaklar ama söyleyeyim yahu!

Felsefe Yazın: Günümüzde felsefeyle uğraşanlar Eski­ Yu­nanlılarla karşılaştırıldıklarında garip bir çelişki varmış gibi görünüyor. Orada felsefe bir boş zaman etkinliğiydi, hâlbu ki şimdiki felsefeciler, felsefe mezunları ciddi yaşamsal, maddi sorunların içine gömülmüş bulunuyorlar. Bu onların üretimini ciddi ölçüde etkileyecektir herhalde ?

Ahmet İnam: Felsefede, bugün bütün dünya için söyleyebiliriz, yaygın bir yabancı deyimle bir stagnasyon var, bir durgunluk var ve büyük çapta filozoflar herhalde şu anda pek gözükmüyor etrafta. Yavaş yavaş, belki yirmi otuz sene sonra çıkacak olabilir ama. İnsanların bu yaşam biçimi içinde, hele bizim gibi toplum-

Felsefe Yazın: Aristoteles de böyle düşünür, değil mi?

Ahmet İnam: Evet, kesinlikle. Nermi Uygur Hoca hep şunu söylerdi derslerinde: “Felsefe bir keyif işidir.” Yani o keyfe sahip değilseniz düşünme olanağınız yok. O keyif için de altyapı lazım, yani adamın geçim sıkıntısı, aileye bakma kaygısı olmaması lazım en azından. Psikolojik sorunları falan olabilir, ama geçim sorunu çok ağır bir sorun.

Felsefe Yazın: Son yıllarda ülkemizde birçok felsefe bölümü açıldı, çok sayıda mezun veriyorlar. Bu kadar çok bölüm açılmasının olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyor musunuz?

Ahmet İnam: Hem evet, hem hayır. Bir açıdan bu niceliğin artması belki içlerinden yüksek nitelikli insanları bulmada bir imkân sağlayabilir. Ama bir açıdan da maalesef birçok felsefecinin aldığı eğitimin düzeyinin büyük olasılıkla düşük olabileceğinden de kaygılanıyorum. Kendine felsefeci diyen, fakat sıradan insanlar gibi düşünen ve yaşayan örnekler görüldüğü zaman bu felsefe adına kötü bir leke de olabilir. Demek ki felsefe hiçbir işe yaramıyor, felsefeci dediğiniz adamlar da bunlardır denebilir. Belki bu şikâyetleri sen de duy­muşsundur, Türkiye’de felsefeciler için hiçbir işe yaramadığı söylenir. İşte bugün açılımdan söz ediliyor, Türkiye’nin bir sürü probleminden söz ediliyor, fakat felsefeciler hiç konuşmuyorlar. Bir felsefecinin olup biten konusunda hiç mi fikri yoktur yahu? Hiç ses çıkarmayacak mıdır veya çıkardığı ses kimsenin anlamadığı sesler mi olacak? Yani büyük terminolojiyle konuşup sonra ne dediği anlaşılmayacak?

Yaşadığımız hayattan da biz sorumluyuz. Madem giderek sayıları bu kadar artıyor, hiç değilse medyaya girsinler. Ne bileyim işte, televizyonlara gazetelere girip, eğer doğru dürüst bir felsefe eğitimi almışlarsa, o farklılığı gösterseler ne iyi olur! O açıdan nicelliğin her zaman büyük bir zarar vermeyeceğini düşünüyorum, ama yine de bu seviyesiz bir nicel artış ise zararı olur diye düşünüyorum.

Felsefe Yazın: Hocam, sorularımıza yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz.

Kaynak: http://www.acepplatform.com/felsefe-yazin-dergisinin-ahmet-inamla-felsefe-egitimi-uzerine-yaptigi-bir-soylesi/

Sanat ile Güzellik arasında nasıl bir ilişki vardır?

Güzelliği, sanatta yansıyış biçimi olan estetik güzellik olarak değil de bütün değişirliği ve bağıntılılığı içinde genel olarak almak ve sanat olgusu ile bir tutmak birtakım karışıklıklara yol açacaktır. Nitekim her güzelliği sanat, her sanatı ise güzellik olarak düşünmenin tehlikelerine dikkati çeken ve sanat ile güzelliği böylece bir saymanın sanatı değerlendirmede çekilen güçlüklerin asıl kaynağı olduğunu söyleyen Herbert Read, çözümü, sanat ile güzelliği birbirinden ayırmakta, sanatın güzellikle ilgisi olmadı­ğını savunmakta bulur. Çünkü sanatı güzellikle bir tutmak, bir yandan güzel olmayanı sanat olarak kabul etmemeğe, çirkinliğin olduğu yerde sanat olmayacağını ileri sürmeğe götürmekte; öte yandan güzellik, en basit ve genel olarak «hoşa giden şey» diye tanımlanınca «insanlar yemeyi, koku almayı ve diğer fizik duyguları da sanat olarak kabul etmeğe sürüklenmiş» olmaktadırlar. Saçmalığı kolayca gösterilebilecek olan bu kuramdan kurtulmanın tek yolu gü­zellik ile sanatı birbirinden ayırmaktır:

Sanatın amacı, duyduğumuzu başkalarına ulaştırmaktır, güzellik ise bazı biçimlerin bize verdiği duyuştur. «Sanatın, güzellik olması şart değildir: bunu ne kadar sık ve ulu orta tekrarlasak yeridir. Bu meseleye ister tarihî (sanatın geçen yüzyıllardaki durumunu düşünerek), ister toplumsal (sanatın bütün belirtileriyle bugünkü dünyadaki durumunu düşünerek) bir açıdan bakalım, sanatın çok defa güzellikle ilgili olmadığını görürüz.» (H. Read, Sanatın Anlamı, s. 19)

Oysa güzel ve güzellik kavramını bu kadar genel, tüm bedensel duyuları da içine alacak bir biçimde tanımlamamak ve estetik güzellik kavramını bundan ayırmak, soruna daha doğru bir çözüm yolu getirecektir. Sanatın amacını çok basit olarak «duyduğumuzu başkalarına ulaştırmak» olarak da kabul etsek, estetik güzelliği, sanatçının bu duygularını başkalarına ulaştırmak için yarattığı biçimler, imgeler, yaratılar olarak düşünebiliriz. Burada sanatçının coş­kusuna temel olan güzellik ile sanat yaratısının sonunda ortaya çıkan yapıtın güzelliği arasında dolaysız bir bağ kalmamıştır artık. Estetik ölçüye vurulan, yapıtın değeridir, onun aynı duyguyu başkalarına da algılatma gücüdür. Hergün aralarında yaşadığımız, konuştuğumuz insanları bize bilmediğimiz, göremediğimiz, sezemediğimiz yanlarıyla anlatan, tanıtan bir hikayeyi okuyunca "sanatçı ne güzel anlatmış!" derken dile getirmek istediğimiz şey o hikayenin estetik güzelliği değil midir?

Bir korkuyu, bir yürekliliği, örnek bir özveriyi bize en etkili, en can alıcı biçimde duyuran bir şiir karşısındaki hayranlığımız, şiirin yapısındaki estetik güzellikten, estetik de­ğerden gelmektedir. O korkuyla, o yüreklilik ve özveriyle dolaysız bir ilişkisi kalmamıştır duygumuzun. Yoksa aynı korkuyu, aynı yürekliliği ve özveriyi bize daha az etkili, daha az canlı biçimde duyuran bir başka şiiri de aynı derecede değerlendirmemiz gerekecekti.

Estetik güzellik kavramını böyle anlamanın bir yararıda, onu, «hoşa giden şey» gibi genel güzel kavramından ayırmış olması; estetik güzellik kavramıyla, çirkinliği, korku, yalan, boyuneğme, aldatılış... vb. gibi güzel olmayan insani durumları anlatma olanağını vermiş olmasıdır.