Kant Felsefesinde Metafiziğin Yeri

Geleneksel felsefede çoğu zaman metafiziklerin temel ön dayanakları, o metafizik sistem içinde temellendirilmiştir. Buna karşılık Kant, metafiziğin temellerini metafiziğin dışında bir yerde, saf aklın genel yasalarında arıyor olması yolu ile diğer düşünürlerden ayrılmaktadır.

Kant’ın saf akla yönelttiği eleştiri ile olgusal bilginin sınırları belirlenecek ve olgusal deneyimin apriori koşulları ortaya çıkarılacaktır. Metafiziğin olanağının ve kaynağının ortaya konması, kapsamının belirlenmesi ve sınırlarının çizilmesi görevinde dayanak, olgular değil, saf aklın kendisi olmuştur.

Kant açısından metafizik, iki anlamdadır. Bunlardan ilki doğa bilimlerini de mümkün kılan, olgusal deneyimin zorunlu ön koşullarına işaret eden sentetik apriori ilkeler bütünlüğüdür. Bu anlamı ile metafizik, bizim meşru bilgimizin sınırını çizmeye yönelik ön dayanakları ortaya koyar. Bu anlamı ile eleştireldir. İkinci türden metafizik ise meşru bilgi alanımız belirlendiğinde, bunun dışında kalan alan hakkında, aklın âdeta kaçınılmazcasına ortaya koyduğu kanılar bütünlüğü olarak mutlak metafiziktir. Kant’ın soruşturması sonucunda olanaklı olup olmadığını belirlemek istediği de bu mutlak metafiziktir.

Bu türden metafizik savlar, felsefeyi âdeta bir savaş alanına çevirmiştir ve şimdi ona karşı bir reform önerilmektedir. Felsefe, bütün olası deneyimin ötesine geçmeye ve deneyimin dışındaki alana ilişkin savlar ortaya koymaya çalışmaktadır. Fakat bu amacı gerçekleştirebilmek için gidilebilecek mümkün (bilgimizin dışında) bir yer yoktur. Bu yüzden felsefenin ilk görevi, insan düşüncesine ilişkin sistematik bir eleştiridir. Mümkün meşru bilginin biçimine ve sınırlarına yönelik eleştirel soruşturma, olası bir metafizik sistem için de meşru temelin ne olabileceğini gösterecektir. Bu eleştiri, pek çok metafizik spekülasyonun meşru olmayan temellere dayandığını ortaya koyacaktır. Soruşturma sonucunda ortaya çıkan manzara ise pek çok büyük metafizik sisteminin hiçbir şey ile temellendirilmemiş olduğudur.

Kant’ın eleştirisi metafizik bilgi yetimize, yani saf akla, bizzat aklın kendisi tarafından uygulanacak bir sınamadır. Bu, aynı zamanda metafizik bilginin olanaklılığının ve neyin metafizik bilginin olanağı dâhilinde olduğunun sınanmasıdır. Böyle bir metafizik, eğer olanaklı ise, inceleme nesnelerini olanaklı deneyimin sınırları içinde tutmak zorunda kalacaktır.

Metafiziğin apriori bir bilgi olarak neyi başarıp neyi başaramayacağının ortaya konması için, bütün apriori bilginin olabilirliği, ilkeleri ve sınırları belirlenmelidir. Böylelikle metafiziğin hem kaynakları hem sınırları hem de kapsamı ortaya konabilecektir.

Kant insanın bilme yetisini duyarlık, anlama yetisi ve akıl olarak belirlemiş; duyarlığın formları olarak uzay ve zamanı, saf anlama yetisinin kavramları olarak kategorileri, saf aklın kavramları olarak da ideleri ortaya koymuştur. Mutlak metafiziğin konusu, hiçbir deneyim ile ilişkili olmayan saf aklın kavramları ve idelerdir. Görüler ve kategoriler, deneyim ile olan bağlantıları nedeni ile bütün meşru bilgiyi üretirken ideler bu koşulu sağlayamadıkları için, bilgi olarak değer taşımayan metafizik anlatımlara yol açmaktadırlar.

Kant’a göre, insan aklı doğal bir yanılsama içindedir. Mutlak metafiziksel sorular da bu doğal yanılsamanın zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar insanın bilme etkinliğinin bir türünden zorunlulukla türemektedirler. Bu yanılsamanın ürünü olan aklın idelerine karşılık gelen hiçbir deneyim nesnesi yoktur. Deneyimin koşullarını aşan, deneyimde kendisine karşı gelecek hiçbir şey bulunmayan kavramlar ile bilgi üretilemez. Dolayısı ile bu alandaki bilgi uğraşısı, aklın olgusal açıdan bilgi değeri olmayan metafizikler üretmesi ile sonuçlanır. Bu bakımdan ideler, mutlak metafiziğin kurucu ögeleri olarak konumlanırlar.

Duyusal algılama alanında bulunan ve bu bakımdan bilgiye konu olan nesne fenomen alanında ve bu fenomene kaynaklık ettiği varsayılan kendinde şey ise noumen alanında bulunurlar. Bir kullanımında noumenon içeriği boş fakat sınırlandırıcı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat bir diğer kullanımında, bu kavramın metafizik bir içeriği vardır. Bu metafizik içerik, anlama yetisinin duyarlığı sınırlandırmak için koyduğu sınırı aşmasından, yani düşüncelerin genel formları olan kategorilerin kendinde şeylere uygulanması olanağından doğar.

Kant, kendinde şeylerin kuramsal bilgisinin olanaksızlığını temel tez olarak ortaya koymakla birlikte, aynı zamanda bu tür soruların insan aklındaki zorunlu temelini de göstermiştir. Noumenanın bilinemez fakat çelişkiye düşmeksizin düşünülebilir olduğunu göstermekle Kant, metafiziğin bir bilim olarak değil, fakat genel olarak olabilirliğinin insanın bilme yetisinde yer aldığını belirtmiştir.

Kant, kategorilerin kendinde şeylere uygulanacak biçimde genişletilmeleri durumunda, bilgi vermeleri bakımından boş olduklarını ileri sürmüş; öte yandan da onların bu biçimde genişletilmesine pratik akıl bağlamında bir temel bulmaya çalışmıştır. Ona göre tanrı, özgürlük ve ölümsüzlükle ilgili düşüncelere sahip olmak olanaklı, hatta gereklidir. Fakat bu düşünceler her ne kadar iyi temellendirilmiş olurlarsa olsunlar, hiçbir anlamda bilgi meydana getirmez, asla bilgiye eş değer olamazlar. Fakat tam da bu bakımdan metafizik önermeler anlamdan yoksun değil, tersine belli bir biçimde söylendiklerinde bütünü ile anlamlıdırlar.

Metafizik sistemler iç tutarlılığa sahiptirler. Onların önermelerini doğru ya da yanlış sayacak biçimde ele alma yolları da vardır. Her metafizik sistem, önce kavramlarına ilişkin belli tanımlar ortaya koymak ve sonra da bu tanımlamalardan mantıksal sonuçlar çıkarmakla oluşur. Bu bakımdan başlangıçta kimi zaman aksiyom olarak verilen tanımlar kabul edildiğinde, bunlardan çıkan sonuçların da kabul edilmesi zorunludur.

Mantıkçı pozitivizm olarak bilinen akım yüzyılımızda sadece felsefede değil, diğer alanlarda da etkili olmuş olan düşünce biçimidir. Yüzyılımızın başlarında Viyana’da Moritz Schlick önderliğinde bir araya gelmiş bilim adamı ve düşünürler temelde felsefeyi metafizik olan her şeyden arındırma gayesinde olmuşlardır. Felsefe ve bilimin yargılarının metafizikten arındırılmasının anlam problemine yönelik bir çalışma aracılığı ile birlikte yürütüleceğini düşünmüşlerdir.

Onlara göre felsefe bir bütün olarak evrenin ne olduğunu ortaya koymaya çalışan yada varlığın özünün nasıl olduğuna ilişkin teoriler üreten bir uğraşı değildir. Mantıkçı pozitivist anlayış, felsefeyi metafiziklerin sorduğu türden sorulara cevap verme çabasında olan değil, bu soruların bir anlam taşımadığını gösteren bir uğraşı olarak almışlardır. Onlara göre felsefenin diğer bir görevi de doğa bilimlerinin kavramlarını anlamca aydınlatmak ve onların ifadelerinde de ortaya çıkması olası olabilecek karışıklık ve kaypaklıklara eleştirel bir yaklaşım ile açıklık kazandırmaktır. Mantıkçı pozitivizm ile birlikte felsefe, artık dünyanın yapısını, düşünceleri, ideleri doğrudan incelemek yerine, bunları dildeki yansımaları bakımından değerlendirmekte ve dile mantıksal bir çözümleme aracılığı ile yaklaşmaktadır. Amaçlanan sonuç metafiziksiz felsefedir.

Onlara göre metafizik olan bir şey, bir anlam taşımamaktadır. Çünkü onun doğrulanma ya da yanlışlanma şansı yoktur. Metafiziklerin ortaya koymuş olduğu bir yargıyı kanıtlanmak için sunulan argümanlar, bu yargının aksi bir görüşü kanıtlamak için sunulanlardan daha doğru olmamaktadır. Bu durum, metafiziğin ifadelerinin doğru ya da yanlış olmaması sonucunu doğurmaktadır. Metafizik yargılar doğru ya da yanlış olmadıklarından dolayı bunların anlamlı oldukları da söylenemez. Viyana Çevresi düşünürlerine göre metafizik, bir cevabı olmayan sorulardan ve doğruluğu bu sorulara yönelik sunulmuş ama doğruluğu kanıtlanamayan yanıtlardan kurulmuş bir yapıdır. Metafiziğin hem sorduğu soruların hem de bu sorulara verdiği yanıtların anlamlı olmadıkları düşünülmektedir. Bu görüş uyarınca metafiziğin ifadeleri doğrulanabilir, anlamlı bir sav öne sürmediklerinden dolayı bir bilgi değeri taşımamakta ve bu yüzden de doğru ya da yanlış olarak değerlendirilememektedir.

Mantıkçı pozitivizmin felsefeyi metafizik yargılardan arındırma amacında olduğunu söylemiştik. Viyana Çevresi düşünürleri, bunun yolunun doğrulama kavramına yönelik bir çalışma ile mümkün olacağını iddia etmektedirler. Çünkü onlara göre felsefenin ifadeleri doğa bilimlerinde olduğu gibi gerçeklik ile karşılaştırılarak doğru ya da yanlış olabilecek ifadeler değillerdir. Bu noktada da doğrulama kavramı devreye girmektedir. Eğer felsefenin ifadelerinin doğrulanma koşulları net bir biçimde ortaya konursa bu yolla bu ifadelerden hangilerinin anlamlı olduğu ve hangilerinin bir anlam taşımadığı da belirlenecektir. Aynı zamanda doğrulama kavramı, anlamlı olanın belirlenmesini sağlayacağından dolayı bilimselliğin ölçütü olarak da görülmüştür.

Felsefenin ifadeleri deney ve gözlem ile doğrulanamadığından, bu amacını dil analizi üzerinden gerçekleştirme eğilimindedir. Felsefe bir tür dil analizi olarak görülmektedir. Dile yöneltilen soruşturmanın neyin anlamlı olduğu ve neyin anlam taşımadığı konusuna bir açıklık getireceği düşünülmektedir. Mantıkçı pozitivist felsefe açısından metafizik, Kant’ta olduğu gibi, insanın bilmesine yönelik bir sorun olarak değil, dilin mantığına ilişkin bir sorun olarak görülmektedir. Dilin mantıksal çözümlenmesi ile ifadelerdeki karışıklıkların, yanlış kullanımların aydınlatılması ve böylelikle de bilimsel ifadelerin düzgün kurulması amacı güdülmektedir. Dil analizi, mantıksal bir analiz olmak durumundadır. Çünkü mantık, her türden anlamlı ifademizin üzerinde yükseldiği bir yapı olarak görülmektedir. Dile yöneltilen mantıksal analiz ile metafizik yargılardan, yani bir anlam taşımayan ifadelerden arındırılmış bir yapının olanaklı hâle geleceği düşünülmektedir.

Kaynak: Prof.Dr Cengiz ÇAKMAK - Felsefeye Giriş

Estetik duygu sanat eserlerinde nasıl yansır?

Estetik duyguyu ve gelişimini incelerken, onun nesnel bir gerçekliğe sahip olduğunu, insanı hayvandan ayıran tinsel bir güçten ortaya çıktığını ve tarihsel olarak, toplumsal pratik sürecinde oluştuğunu gördük. Şimdi de, bu duygunun sanat eserlerinde nasıl yansıdığını, gerçekleştiğini gö­relim.

Yine daha önce gördüğümüz gibi nesneler, gerçeklikler ve süreçler, bilimsel bilgi düzeyinde ayrı, artistik dü­zeyde ayrı biçimlerde değerlendirilirler. örneğin, yeryüzünde 200-300 km. yüksekte dünya çevresinde dolaşan bir uzay gemisinden, bulutlarla sarılı dünyanın o çok renkli görünümü bilim adamlarınca ışığın kırılması, yansıması vb. bilimsel hakikatlerle açıklanırken, sanatçıda, insanın uzaya egemen olma yolunda attığı adımların ilkinin coşkulu bir belirtisi, geleceğin bir muştusu olarak yansır.

Bir ülkede, emekten, tüm insanların mutluluğundan yana bir politik partinin seçimleri kazanması ya da yitirmesi bir politikacı için, bir toplumbilimci için soğukkanlı­lıkla incelenecek bir kitle hareketi gerçeği olduğu, içine sevincin ya da düş kırıklığının karışmaması gereken bir incelemeyi zorunlu kıldığı halde, bir şair için, bir romancı için umutların gerçekleşmesinden doğan bir coşku, gelecek güzel günlere güven taşıyan, ya da tersi durumda umut kırıklığını yadsıyan, insanların direncini bileyen, onları ayakta tutmağa çalışan bir duygu doğurabilir.

Sanatçı bu duygusunu, artistik imge yoluyla duyurma­ğa çalışır. Artistik imgede yansıyan bu gerçekliğin değerlendirilmesi bu imgede kendiliğinden vardır. Sanatçı, okuyucusuna, dinleyicisine, seyircisine bu imgenin dışında bir retorik kanıtlama yoluyla değil artistik imge yoluyla duyurmağa çalışır bunu. Güzel, kandırıcı sözlerle bir gerçe­ği başkalarına duyurmak, birtakım açıklamalara girişerek bir gerçeğin iyi anlaşılmasına çalışmak, bir sanatçının de­ğil olsa olsa, yukardaki örnekte olduğu gibi, bir politikacı­nın, bir toplumbilimcinin işidir.

Engels, Minna Kautsky'ye yazdığı bir mektupta bunu şöyle dile getirmektedir: « ... bence yönseme, özellikle belirtilmeksizin, konumdan ve eylemden kendi kendine doğmalıdır, yazar da ortaya atılıp okura, gösterdiği toplumsal ça­tışmaların gelecekteki tarihi çözümlerini anlatmak zorunluluğunu duymamalıdır.» (Marx-Engels, Sanat ve Edebiyat, s. 51)

"Her türlü öğretici (didaktik) çaba, sanat eserinin kendine özgü niteliğini; artistik bilgiye, sanat eserini estetik olarak algılayan kimseyi coşturmak, sarsmak gücünü veren biçimi ortadan kaldırır.» (Marcei Breazu)

Bu, sanat düzeyinde meydana getirilmiş her sanat yapıtının, sanat alıcısını belli bir gerçekliğin değerlendirilmesine zorlayacağı anlamına gelmez. Sanatçının bizi, imge yoluyla yansıtılmış gerçekliğin belli bir değerlendirilmesine zorlaması; bu zorlamanın, eserini estetik yönden algılayan herkes için geçerli olması, bu imgenin içerdiği değerin nesnel bir gerçekliği olmasına bağlıdır; kendisini zorla kabul ettiren, bu nesnel gerçekliktir bir bakıma. öyle ki, okuyucunun, seyircinin, dinleyicinin artistik duyarlığı, tıpkı gö­zünün, ışıktan gelen uyartıya tepki göstermemezlik edemeyeceği gibi, kulağının, akustik bir uyartıyı almamazlık edemiyeceği gibi bu değeri de kabul etmemezlik edemez.

öte yandan, estetik değer bir kez ortaya çıktıktan sonra nesnel özelliği sürer gider. Sanat, dünyanın pratik tinsel özümlenmesi yollarından biri olduğuna göre, sanat­çının bilgisi maddi bir gerçekleşme içinde biçimlenir. Sanatçının bu görüşünün bu maddi biçimlenişi, çağının, ulusunun ve sınıfının artistik bilincinin bir yoğunlaşmasını ve kristalleşmesini temsil eder. Sonsuz bir maden filizinden sanatçının çıkardığı bu değerli parça, insanlığın artistik bilincinin görmezlikten gelemeyeceği bir gerçeklik olarak sürer gider, çünkü bu nesnel gerçeklik, yüzyıllarca, bu artistik bilinci zorunlu olarak etkiler. Sanat şaheserleri, artistik bilginin bu maddeleşme ürünleri: Mısır, Hint, Gotik mimarisinin büyük anıtları, Mimar Sinan’ın camileri; Homeros'un destanları; Praksiteles'in ya da Michelangelo’nun heykelleri; Shakespeare'in trajedileri, Moliere’in komedileri; büyük ustaların tabloları; Bach'ın, Beethoven'in, Mozart'ın müziği; Cervantes'in, Balzac'ın, Tolstoy'un, Şolohof'un romanları; Whitman'ın, Mayakovski’nin, Nâzım’ın şiirleri yüzyıllar, binyıllar boyunca nesnel birer gerçeklik olarak, insanın artistik duyarlığının maddi tanıkları olarak kalırlar.

Descartes

İskenderiye mektebi 2 dünyanın buluştuğu bir kültür ocağıydı, Doğu ve Greko-Latin medeniyeti.

Sonra Avrupa için hayli uzun süren karanlık bir devir. Kıta değiştiren düşünce ve İslâm mücahitlerinin eline geçen meşale...

İbn Haldun'la Doğu Rönesansı biter, Asya karanlığa gö­mülür. Meşale Asya'dan Avrupa'ya geçer tekrar. Bazan düşünce ırmağı kumların altına gömülüverir, sonra berrak ve gür yeniden çıkar.

Rönesans, Thierry'nin dediği gibi 12. yüzyılda başlar. Düşünce belli bir tarih seyri içinde gelişir, onu sosyal realiteden almak, sfenks haline sokmaktır.

Ortaçağ Avrupa'nın kuruluş devri. Matbaa ve pusulanın icadı, kâğıt. Küçük zannedilen, ama tarihin iplerini elinde bulunduran birçok fetihler. Ortaçağ hiyerarşiye dayanır. Saint-Thomas d'Aquin bir mertebeler dizisi yapar. Zirvede Tanrı var, Eflâtun'un zirvesinde iyilik vardı. Feodal bir cemiyet, derebeyleriyle rahiplerin Avrupası. Tek istihsal vasıtası kılıç.

Kölelik yerini toprak köleliğine terkeder, köyler doğar ve yavaş yavaş dünkü toprak köleleri şehir communaute (cemaat)'lerini kurarlar.

Ziraat ve endüstri ile meşgul olan thiers etat (üçüncü sınıf) doğar. 13. yüzyıl feodal dünyanın kemal çağı. Zirveye varan her cemiyet çökmeye yüz tutar.

Köylü mütevekkildir, ahmaktır, batıl inançları vardır ve tarihin dışındadır.

İstihsal vasıtaları yenilenmedikçe köy hep aynıdır. Ve bu vasıtaları kendi kendine değiştiremez.

Ticaret başka. Speculation hem ticaret, hem düşünce mânâsına gelir.

Düşüncenin beşiği şehirdedir. Düşüncenin, yani felsefenin. Komünler, şehirler derebeylerinin baskısından kurtulduktan sonra yeni bir devir başlar.

Toprağı alın teri ile sulayan insanlar derebeyleri tarafından sömürülmektedir. Artık piramidin temeli olan büyük halk tabakası, bu bir avuç insanın kendini istismarına izin vermez.

Kilisenin telkinlerine karşı şüphe başlar, zaten tüccarlar meslek icabı şüphecidirler.

Kepler, Galileo çıkmış, tabiat ilimleri almış yürümüştür, ama felsefî düşünce henüz emeklemektedir.

Rönesansla ferdiyetçilik başlar. İnsan o zamana kadar communaute'nin içinde erimiştir.

Dante, Michel Ange, Machiavelli, Vico, Vinci.. ya tiers etat'nın, ya aristokrat bir burjuvazinin çocukları.

Çağdaşlarıyla gönlü arasında uçurum açılan ilk burjuva Montaigne'dir. Şüpheden bile şüphe eden bir şüphe. Que sais-je? (Ne biliyorum?). Hiçbir şeye, hattâ cehaletine bile inanmaz. Bir parça A. Gide. Hiçbir şeye karar vermeyen, düşünceden düşünceye atlayan bir fikir adamı.

Rabelais daha halk, daha kavganın içinde. Montaigne, Fransız ihtilâlinden sonraki burjuvadır, Rabelais, ihtilâli yapan halk.

İkisi de birer hazırlayıcı.

Gerçekte Avrupa medeniyetinin ilk manifesto'su Descartes'in "Usûl Hakkındaki Risâle"sidir. (Bizde 1895,1938 ve Vekâletin 2. baskısı "Konuşma" diye yanlış çevrilmiştir.) "Usûl Hakkındaki Risâle" liberal burjuvazinin beyannâmesidir.

Kiliseyi çatırdatan en büyük düşünce tacidarları, meselâ Descartes, meselâ Voltaire Cizvitler'in talebesiydi. Kitaplar Descartes'in kanma bilmeyen merakını doyurmamışlardı. İnsanları tanımak, ülkeler gezmek istiyordu. Bunun için asker oldu. Hayat kitabını okudu. 10 Kasım 1619'da Tuna kıyısında "poele"in içindedir. Hayatının dönüm noktası o gece.

Düşünce tehlikelerle doludur. Tanrı'nın kudretine ortak olmak arzusudur kiliseye göre.

Descartes memnu bölgeye girdiğini sanır ve kendini Tanrı'ya nasıl affettireceğini düşünür bütün gece.

Tezadlar içinde bir zekâ, ama çağının tezadları bunlar. Descartes maskeli filozoftur.

Emerson, "Fikir adamı egoist olmak mecburiyetindedir," der. "Kalabalık alışkanlıklarını bozanı, kendisinden ileriyi göreni sevmez" der.

Descartes askerlikten fildişi kuleye çekilir. Düşünür ve yazar. 1633'de Galilee'nin akıbeti onu büsbütün korkutur. Öyle ki eserini yakar.

Descartes tedbirlidir, korkak değil. Rabelais "Ben hakikat âşığıyım," der, "ama darağacına kadar" diye ilâve eder.

Descartes İsveç'te, kraliçe Kristine'in misafiri iken 54 yaşında öldü. Uçuk benizli, hasta bir adamdı. Çok uyurdu. Şaşı kadınlara ve hizmetçilere zaafı vardı. Freud'den önce kendi psikanalizini yapmıştır. İlk sevgilisi şehlâ imiş, ondan şehlâ kadınlardan hoşlanırmış.

Descartes, Fransız burjuvazisinin kendini bulduğu insan.

"Usûl Hakkında" şöyle başlar "Akıl, en iyi bölüşülmüş olan nimettir. Aklın eşitliğini haykırmak, insanların eşitliğini haykırmaktır." Bu cümlede bütün demokrasi var.

Pascal'ın dediği gibi, insan düşünen bir saz. Tabiatın en zayıf yaratığı, ama düşünebiliyor.

Descartes'ın getirdiği büyük yenilik, teori ile pratiği birleştirmesidir (Praxis ile logos). Matematik bir oyundu, Descartes onu bütün ilimlerin metodu yapar.

Cebri geometriye tatbik ederek analitik geometriyi ve mekanik fiziği kurar. Tabiat ilimlerine matematiği sokar. Virgilius çağdaşlarının eserlerinden parçalar alır, eserine kormuş. Söylemişler: "Evet" demiş, "onlara böyle bir şeref bahşettim. İncileri gübre arasından çıkardım".

Descartes Tanrı'nın varlığını şöyle ispatlar: "Şüphe ediyorum. Şüphe etmek mükemmel olmamak. Mükemmel olmadığını bilmek, ancak mükemmel olduğuna inandığım bir varlığın bana bu mükemmeliyet fikrini vermiş olmasına inanmaktır".

Doğu, gönülün, aşkın, hayâlin vatanıdır, Batı, aklın, tekniğin, realitenin vatanı.

Descartes rasyonalist ve idealist felsefenin ilk büyük temsilcisi.

Felsefe bir ferdin eseri, dünya görüşü bir devrin. Kartezyanizm bir felsefe, rasyonalizm bir dünya görüşü. Marksizm bir felsefedir, diyalektik materyalizm bir dünya görüşü.

Kaynak: Cemil Meriç - Sosyoloji Notları

İnsan nereye?

Servet, küstah; sefalet, tehditkâr. Voltaire'in kahkahası bay­kuşun ulumasından farksız, yakın harabelerin rüyasıyla sermest bir baykuşun. Gözler, ya doğacak fecirlerin hasretiyle yaşlı, ya kaybolan bir altın çağın.

Bu çökmeye mahkûm medeniyet üç sütun üzerinde duru­yor; süngü, açlık, fuhuş. Fransa yorgundur, zaferden yorgun, yenilgiden yorgun, sefahatten yorgun, sefaletten yorgun. Ve burjuvazinin gittikçe kabaran iştihası.

Saray kanlı akibetinden habersiz. İmtiyazlılar filozoflar­la kadeh tokuşturuyor.

Altın çağ yalnız zamanın külleri altında kaybolan bir bel­de değil, denizlerin ötesinde de mevcut. Ummanı aştın mı: Eldorado. Sen de böyle bir Eldorado yaratabilirsin, "Emil’ ı oku: "Her şey Yaratan'ın elinden çıkarken güzel...", bu bir nâra. Konuşan, filozoftan çok hicivci, "insanın elinde yozlaş­mış her şey."

İyi ama Yaratan'ın eserini tahrip eden insan da Yaratan'm eseri değil mi? Güzel, güzel'i nasıl bozar? Belli ki şuuraltında konuşan, "ilk günâh" masalı. Yedi canlı bir masal bu. Calvin ahlâkı bu masala dayanıyor; kapitalizm, Calvin ahlâkına.

Rousseau için şeytan: özel mülkiyet. İnsan, bir tarlanın etrafını çitle kuşatıp, burası benimdir dediği günden beri doğ­ru yoldan uzaklaşmış. Cinayet cinayeti kovalamış, facia facia­yı. Sonunda medeniyet denilen bu yapma düzen kurulmuş.

Oysa Oscar Wilde için iğrenç olan tabiatın kendisi. Ter­biye de içtimaî'ye yöneldiği ölçüde bozucu. Şu çocuğa bakın diyor, ne kadar sevimli, bir de şu yirmisindeki haytaya ba­kın: nobran, edebsiz, lanet. Onu bu hâle getiren toplum yani terbiye.

Ummanların ötesinde bir altın şehir yok. İnsan her ülke­de hilekâr ve yırtıcı, zaruret tünelinden hürriyet alanına çı­kamadı henüz. Elli bin yıl öncesine kıyasla çok daha güçlü­yüz. Ama gelişme bütünü kucaklamıyor. Yol iniş çıkışlarla, geriye dönüşlerle, sapışlarla uzamaktadır.

Dünle yarın, karanlıkla aydınlık boğaz boğaza. Vedalarla Avesta'nın anlattığı kavga sona ermedi. Soyumuzun ana dâ­valarından hangisi çözüme bağlanabildi? Sanayi devrimi ha­yat üslubunu altüst etti ama kafalar hep aynı. Devler her çağda vardı. Zerdüşt'le Russell, Yajnavalkiya* ile Sartre aynı insan. Cilâlı Taş Devri'nden bu yana insanlığın en büyük za­feri on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşmiş: madde üzerinde hâkimiyet. Kimin hâkimiyeti? Üç buçuk Avrupalının. Ya al­tüst olan ruh dengemiz?

"İnsanın elinde yozlaşmış her şey", doğru ama her şeyi düzelten de insan değil mi? Peygamberler de, veliler de, kah­ramanlar da insan. Tarihi yaratan, fertle yığın arasındaki anlaşmazhk. Hayatın kanunu tezat. Çatışmasız toplum beraber otlayan, beraber geviş getiren adsız bir sürü.

Tarihin mimarı: isyan, kadere, zamana, insana. Dâhi iki taşın çarpışmasından doğan kıvılcım. Marx da toplumun eseri, Lacenaire de. Ama ikisi de toplum-dışı.

Versailles bahçeleri gibi tarhlara ayrılmış toplum ama tarhların sının belirsiz.

Toplumun içinde birçok toplumu var. Büyük adam, kucağında yaşadığı toplumun üvey evlâdı dünkü, yarınki, ötelerdeki bir toplumun çocuğu. Rousseau'yı, Rousseau yapan yüzünü görmediği annesiyle ayyaş babası mı? Marx, avukat Manc'ın oğlu olmaktan çok Rousseau'nun Saint-Simon'un, Hegel'in çocuğu.

Kaderimizi çizen toplum, ama ona teslim olunca yokuz, denizdeki herhangi bir dalgayız artık. Dalgaların bir tarihi var mı? Kişilik bir kopuş, bir olmayan'a, bir olacağa bağla­nıştır. Görünen toplum içinde görünmeyen toplumu seçmek.

İnsan tabiatı değiştirirken kendini de değiştirilmiş, yal­nız tabiatı değiştirirken mi? Büyük adam bir devin sırtına tırmanan cüce, diyor Michelet. Belki doğru, dev: Goliat yani yürüyen dağ parçası, sırtındaki cüce: Davut yani zekâ. Bü­yük adam, kalabalığı tekme ile uyandıran kılavuz. Sonra uyanan Caliban efendisini parçalar.

Tarih hürriyetle kader, ruhla madde arasındaki kavgaymış. Bir kelime ile tabiatla insanın kavgası. Tabiat hep aynı tabiat, ne var ki insan hep aynı insan değil. Ummanlar deh­şetinden bir şey kaybetmedi. Ama çağdaş Ülis'in emrinde yü­zen şehirler var. Ve Jüpiter'in korkunç silâhını, emekleyen bir çocuğun parmakları bir avuç ışığa kalbedebiliyor. Nesil­ler fetihlerini nesillere devretti ama ilerleyen yalnız homo faber. Bütün bu zaferler biraz göz boyayıcı.

Jean Rostand, "tabiatın sırlarından bazılarını aşırdık, diyor, ilim adamı çok defa ne yaptığını bilmeyen bir büyücü çırağı. Tabiat kuvvetlerini, uysal bir arslanla oynayan çocuk gibi mıncıklıyor... ya arslan kızıverirse. Will Durant hiç " iyimser değil, "deprem devi şöyle bir dizlerine dayanıp arzımızı sallayacak olsa ne kulübe kalır ne gökdelen." İki robotun yanlış bir hareketi, nereden geldiği, niçin geldiği hâlâ bilinemeyen bu ahmak yuvarlağı yeniden kaoslaştırabilir. İn­sanlık, barut fıçıları üzerinde rakseden sarhoş. Ağzında siga­ra ve elinde havaî fişekler.

Soyumuz Tanrı'nın halifesiymiş, pek toy bir halife. Kâi­natın bu yeni misafiri nihayet bir milyon yaşındadır. Elbet hataları olacak. Şahikalara ancak tırmanarak yükselinebilir.

Yaratan'ın elinden çıkarken her şey güzelmiş, kime göre güzel? Evren bir ham madde deposu. Her şeyi biçimlendiren insan; güzel de iyi de insan icadı. Yalnız hilkatin atölyesinde çalışan, yani yeni bir dünya parçası, yeni bir düşünce, yeni bir terkip kurabilen ustaların sayısı bir asırda üç-beş. Ötesi mevaşi.


Kaynak: Cemil Meriç - BU ÜLKE

Herakleitos'tan fragmanlar - 3

1- Bu her zaman mevcut olan logos'u insanlar yalnızca işitmeden όnce degil, işittikten sonra da anlamıyorlar. Her şey bu logos'a göre olup bittigi νe ben her şeyi dogasına göre ayirt ettigim νe nasıl oldugunu bildirip aςıkladıgım halde, sόylediklerimle ve yaptιklarımla karşılaştıklarında acemi gibi davranıyorlar. Uykudayken ne yaptıgını unutan diger insanlar gibi bunlar da uyanıkken ne yaptιklarının farkında degiller.

2- Logos her şeye ortak olmasιna karşιn, çogunluk sanki kendilerine özel düşünceleri varmış gibi yaşar.

3- Mutluluk bedensel hazlardan kaynaklanmış olsaydı, öküzler yemek için burçak bulduklarında, onlara mutlu varlıklar derdik.

4- Kana bulanarak anndιrmaya ςalışıyorlar kendilerini, ςamura batmış birinin kendini ςamurlu suyla yιkamasι gibi. Çamurla temizlenen birine herkes deli der. Karşılarιndaki tanrı heykellerine yakarıyorlar, konuşur gibi duvarlarıyla evlerin. Ne tanrιlar ne de kahramanlar hakkιnda bir şey bildikleri var.

5- Var olan her şey duman haline donϋşseydi, onları tek tek burnumuzla ayırt edebilirdik.

6- Karşιt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum dogar. Her şey çatışma sonucunda meydana gelir.

7- Eşekler samanι altιna tercih eder.

8- Her sürüngen kırbaçlanarak otlaga güdülür.

9- Αynι ırmaklara girenlerin üzerinden farklι sular akar; ruhlar nemli olandan buharlaşırlar.

10- Domuzlar temiz su yerine pis sudan hoşlanır.