SÖMÜRGELER ÜSTÜNE

Francis BACON

Sömürge kurmak, eski ilkel, kahramanlık gerektiren, serüvenli işlerden biridir. Dünya gençken daha çok çocuğu oluyordu, şimdi ise yaşlandı, az çocuğu oluyor; çünkü yeni sömürgeleri eski krallıkların çocukları saymak hakkımdır sanırım. Bence bir sömürge el değmemiş topraklara, yerlileri sömürgecilere yer açmak için başka yörelere sürülmemiş topraklara kurulmalı. Yoksa, yapılan iş sömürgecilik değil, başkalarını zorla bir yerden söküp atmak olur. Bir sömürge kurup geliştirmek, bir orman dikmeye benzer; ikisinden de aşağı yukarı yirmi yıl hiçbir kazanç beklememeniz, emeğinizin karşılığını ancak bu süre sonunda alabileceğinizi bilmeniz gerekir. Birçok sömürgenin yıkılmasında başlıca etken, hemen ilk yıllarda gösterilen açgözlü, bayağı bir kazanç tutkusu olmuştur. Evet, çabuk kazancın önemi küçümsenemez, ama bu sömürgenin zararına olmamalı, ölçüyü kaçırmamalıdır. Sömürgeyi ipsiz sapsız takımıyla, hüküm giymiş adamlarla kurmak hem ayıp hem de yüz kızartıcı bir şeydir, üstelik sömürgeyi de çığrından çıkarır; çünkü böyle adamlar hep haydut gibi yaşar, iş görmeye yanaşmaz, tembel tembel dolaşır, kötülük ederler, yiyecekleri tüketir, işten çabuk usanır, ülkelerine de sömürgeyi kötüleyen haberler yollarlar. Sömürgeyi kurarken götüreceğiniz kimseler, bahçıvanlar, çiftçiler, ırgatlar, demirciler, marangozlar, dülgerler, balıkçılar, tavukçular, birkaç da eczacı, cerrah, aşçı, fırıncı olmalıdır. Sömürge kurduğumuz yerde ilkin çevreye bakarak kestane, ceviz, ananas, zeytin, hurma, erik, kiraz, yaban balı gibi şeylerden nelerin kendiliğinden yetiştiğini öğrenin, sonra da bunlardan yararlanın. Bir yıl içinde çabucak yetişen yiyeceklerden, yaban havucu, havuç, şalgam, soğan, turp, yerelması, mısır gibi sebzelerden hangilerinin bulunduğuna bir bakın. Buğday, arpa, yulaf, çok emek ister, ama hem az emek istedikleri, hem de gerek ekmeğin gerekse etin yerini tutabildikleri için fasulye ile bezelye ekerek işe başlayabilirsiniz. Pirinç de çok bereketli, et gibi besleyicidir. En önemlisi, sömürgeye ilk gelişte bolca peksimet, yulaf unu, un, mısır unu getirmek, topraktan ekmek çıkarılıncaya dek bunlarla beslenmektir. Hayvanlarla kuşlardan, domuz, keçi, horoz, tavuk, hindi, kaz, evcil güvercin gibi hastalığa en az tutulanlarla en hızlı üreyenleri götürün.

Sömürgelerde yiyecek, kuşatılmış bir kentteki gibi titizlikle, herkese belli ölçüde dağıtılmalıdır. Toprağın bahçe, tarla olarak kullanılabilecek başlıca kesimi herkesin ortak malı olmalı, birlikte ekilip biçilmeli, harmandan herkes belli ölçüde pay almalı. Bunun dışında herhangi bir kimsenin kendisi için ekip biçebileceği tarlalar da olmalı.1 Sömürgenin kurulduğu yerde, toprağın doğal olarak neler verebileceğini inceleyin, böylece sömürgenin kuruluş giderlerinin bir parçasını olsun, bunlardan çıkarabilirsiniz belki. Ancak bunu yaparken, Virginia'da birden herkesin tütün ekimine sarılması gibi zararlı bir aşırılığa düşmemek, sömürgenin temel işlerini aksatmamak gerekir.2 Ağaç hemen hemen her yeni sömürgede pek bol olduğu için, kereste de gelir kaynağı olabilir. Bir demir filizi ile, üstüne değirmenler kurarak gücünden yararlanabileceğiniz akarsular varsa, ağacın bol olduğu yerde demir çok iyi bir kazanç getirir, iklimin elverişli olduğu yerde, denizlerden tuz elde etmeyi de deneyebilirsiniz. Bitkisel ipek üretmek de kazançlı bir yoldur. Çamlarla köknarların bol olduğu yerlerde zift ile katran da vereceğiniz emeği karşılar, iyileştirici otlarla meyankökü de, bulunabildikleri yerde yüzde yüz kazanç sağlarlar. Alkali ağacı ile düşünebilecek benzerleri de öyle. Ama yeraltında çok eşinmeyin, bir altın damarı bulabilmek son derece uzak bir olasılıktır, çalışanları da başka işlerden soğutabilir. Sömürgenin yönetimi bir kişinin elinde olmalı ama ona yardım edecek danışmanları da bulunmalı; bunların birtakım kısıtlamalar ile sıkıyönetim uygulayabilme yetkileri olmalı. En önemlisi, insanlar böyle ıssız yörelerde yaşarken, Tanrının başardığı işlerle her an gözgöze olmaktan, kendilerine bir pay çıkarmaya çalışmalı. Sömürgenin yöneticileri, anayurtta çok fazla sayıda kişiye akıl danışmamalı, birkaç kişinin danışmanlığıyla yetinmeli, bunlar da soylu kişilerle ileri gelenler arasından seçilmeli, tüccarlardan kaçınılmalıdır, çünkü tüccarlar hemen, kestirme yoldan kendi kazançlarına bakarlar. Sömürge güçleninceye dek gümrük duvarları olmamalı, yalnız bununla kalınmayarak, belli bir neden ya da sakınılacak bir durum olmadıkça, sömürgelilere mallarını en kazançlı buldukları yerlere götürme özgürlüğü tanınmalı. Kumpanya üstüne kumpanya göndererek sömürgeyi tıka basa insanla doldurmaym. Gidenlerden kaç kişinin kırıldığını öğrenip, ona göre yenilerini göndermek çok daha yerinde bir yol olur; böylece sömürge halkı rahat yaşar, nüfus çokluğundan dolayı kıtlık çekmez. Kimi sömürgelerin deniz ya da ırmak kıyısında, bataklık gibi, sağlığa aykırı yerlerde kurulmuş olması halk sağlığı için sakıncalar doğurmuştur. Dolayısıyla, ilkin böyle bir yeri seçseniz, bile, sonradan taşınmak gibi güçlükleri önlemek için ırmak kıyılarından daha çok yükseklere yerleşin. Gerektiği zaman yiyeceklere katmak üzere sömürgede bolca tuz bulundurmak da halkın sağlığıyla ilgili bir sorundur. Gittiğiniz yerde vahşiler varsa onları incik boncukla avutmayın, onlara hakça, arkadaşça davranın, ama gene de tetikte olmayı unutmayın. Onların gözüne, düşmanlarını yenmekte kendilerine yardım etmekle girmeye çalışmayın, ama savunmalarında yardımlarına koşun. Aralarından kimilerini, kendi yaşayış koşullarından daha iyisini görsünler, dönünce de övünsünler diye, sık sık sömürgeyi kuran ülkeye gönderin. Sömürge gelişip güçlenince, erkeklerin yanısıra kadınları da getirmenin zamanı gelmiştir artık; böylece yeni kuşaklar türeyecek, sömürge dışından gelecek bir tehlikeyle parçalanmayacaktır. Böyle gelişmiş bir sömürgeyi yüzüstü bırakıp gitmek çok yazık olur, çünkü bu hem alçaklık hem de bir sürü zavallı insanın kanına girmektir.


Notlar

l- Bu düşünceleri Bacon Yeni Atlantis'te ayrıntılı olarak işler.

2- Tütün Avrupa'ya Yeni Dünya'dan gelmişti, İngiltere'ye de ilk olarak, 1586'da Virginia'ya giderek bir sömürge kurmayı başaramadan dönen Sir Walter Raleigh getirmişti. Sonra 1606'da sömürge kurulmuş, on yıl içinde sömürgecilerin hepsi bütün öbür toprak ürünlerini bırakarak tütün ekimine başlamıştı.

Mevlana'dan Seçmeler - 2

1-İyiler gittiler. Güzel usûl ve adetleri kaldı; | kötü adamlardan da zulümler ve lanetler!

2-Neyi arıyorsan o'sun sen.

3-Altın ne oluyor, Can ne oluyor; İnci, Mercan danedir, bir sevgiliye harcanmadıktan, bir güzele feda edilmekten sonra.

4-Hiddet ve Şehvet insanı şaşı yapar; Ruhu doğruluktan ayırır...

5-Ayran kâsem önümde oldukça, vallahi kimsenin balını düşünmem bile. Azıksızlık, ölümle kulağımı bursa bile, HÜRRİYETİ KULLUĞA SATMAM BEN!

6-Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız kuş gibidir, Vah Ona!

7-Testide ne varsa dışına o taşar.

8-Rüşvet alan, Para pul padişahı değiliz; Paramparça olmuş gönül hırkalarını diker, Yamarız biz.

9-Biz Pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri'at'de sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.

10-Sana Allah bu canı bedava verdi de o yüzden canının kıymetini bilmiyorsun.

11-Hangi hoş vardır ki nahoş olmamıştır? Hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yere serilmemiş. İlim gönüle yansırsa, insanlığın iyiliğine kullanılırsa yardım olur; amma tene, maddeye yansırsa, bu bir yük, bir ağırlık, bir felaket olur.

12-Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun. Ey başkalarına ağlayan göz! Gel, bir müddetcik otur da kendine ağla!

13-Cenab-ı Hakk, yüzbinlerce kimya, ilaç yarattı; amma insanoğlu sabır gibi bir kimya görmüş değil.

14-Denizi bir testiye döksen ne kadar sığar? Bir günlük kısmet! Harislerin göz testileri dolmaz; halbuki sedef kanaat etmedikçe içi inci dolu olmaz. Hayvan otla semirir, insan da yücelikle, şerefle gelişir. Güzel ne iyi suret; bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp, akça bile etmez. Aşk o yalımdır ki, parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar.

15-Bir sofranın çevresine yüz tane adam oturur, yer. Fakat baş olmak isteyen iki adam, dünyaya sığamaz.

PLATON ve HOBBES' da "OTORİTER DEVLET' in GEREKÇELERİ - 1

Ayhan Bıçak

Devlet, yapısı gereği, otoritedir; ve otoritesini merkezi bir tarzda kullanmak eğilimindedir. Devlet, teşkilatlanmanın en üst ve en geniş kapsamlı olması nedeniyle, alt teşkilatları ve üyesi bulunan tüm insanları yönetme sorumluluğunu da üstlenmiştir. Sorumluluk alanının genişliği ve insanların idare edilmede çıkardıkları sorunlar, devleti katı bir yapı oluşturmaya itmiştir. Katılaşmayı belirleyen unsur olarak, daha iyi hizmet gösterilmiştir.

Hizmet, hem devletin amacı olmuş, hem de halk tarafından otoritenin benimsenmesini sağlayan ilke olmuştur.

Teşkilatlanmanın getirdiği yapı içinde belirleyici unsur düzendir. Düzen, insan olmanın temel şartları arasında yeralmıştır. Çünkü düzen, insan zihninin çalışma sürecinde belirleyici unsurdur. Dolayısıyla insana, insan olma özelliklerini kazandıran kültürün, oluşup gelişmesi düzenle gerçekleşmiştir. En küçük sosyal birim olan aileden başlayıp, genişleyerek ve derinleşerek büyüyen, toplumsal teşkilatlanmaların taşıyıcı ilkesi, düzen olmuştur. Devlet de bu ilke çerçevesinde görevlerini yerine getirmektedir.

Düzen, belli kurallar getirmektedir; kurallara uymak, düzenin sürmesi için kaçınılmazdır. Ancak, Kant' ın dediği gibi, düzeni oluşturacak yasaları koyanlar, kendilerini yasaların üstünde görme eğiliminden dolayı, yasaya uymaz, yasanın yetersiz kalmasına ve değişmesine neden olurlar. (Bkz. Kant, 6. önerme) Yasa koyucusunun, kendisinin bile yasaya uymaması durumu, toplumdaki çok sayıdaki başka insanlar tarafından da benimsendiğinde kargaşa başlamış olur. Bu durum, insandaki daha temel duygu olan antagonizmayla (toplumda yaşama duygusuyla, özgür olmak isteğiyle topluma başkaldırma ve toplumdan kaçma duygusu arasında yaşanan çatışma) (Bkz. Kant, 7. önerme) süreklilik kazanır.

Devlet, bir yandan insanların kendiliğinden oluşan düzenini sağlarken, diğer yandan, düzenin sürekli olması için gerekli tedbir ve kurumları geliştirmekle yükümlü olmuştur. Devletin birinci dereceden görevleri arasında toplumun geleceğini garanti altına almak vardır. Toplum ve değerleri tarihi bir yapıya sahiptir.

Tarihiliğindeki bir önemli özellik de geleceğe yönelik yaşamasıdır. Toplumunun geleceğinin en önemli göstergesi devletleşmedir. Devletleşme olmadan, toplumlarda gelecek bilinci gelişememiştir. Devletleşmeyle birlikte, uzun vadeli planlar, projeler geliştirilmiştir. Devlet, yakın ya da uzak gelecekte karşılaşabileceği her türlü sorunu önceden görebilme ve gerekli hazırlıkları yapmakla da görevlidir. Toplumun tüm sorunlarını kavrama ve çözebilme çabasıyla birlikte geleceğe yönelik hazırlıklar yapabilme, devlet adamının vardığı bilinç seviyesini göstermesi açısından önemlidir.

Devlet, hem toplumdaki düzeni sağlayacak mekanizmaları geliştirecek yasa ve teşkilatlanma kurmalı, hem de temel görevleri olan, güvenlik ve adaleti sağlamalıdır. Yüklendiği görevleri yerine getirebilme şartlarına göre devlet kendini yapılandırmalıdir. Öyle bir yapı kurulmalı ki. hem düzen sarsıntı geçirmeden ya da yıkılmadan çok uzun süreler devam edebilsin yahut ezeli ve ebedilik duygusu versin, hem de konulan amaçlar doğrultusunda yol alsın. Güvenlik ve adaleti gerçekleştirme çabasının, siyasetin temel dayanağı olduğunu, birçok filozof ileri sürmüştür.

Platon ve Hobbes. toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamak ve yıkıcı sarsıntılardan uzak tutmak için devlet modelleri geliştirmiş iki filozoftur. Adı geçen filozoflar, devletin temel görevinin ahlak ve adalet düzenlerini sağlamak olduğu düşüncesinden hareketle çalışmalar yapmışlardır. Her iki filozofun konuya yaklaşımları Devlet ve Leviathan kitapları gözönünde bulundurularak değerlendirilecektir.

Platon

Platon Devlet kitabında, geliştirdiği devlet modelini doğruluk ve adalet sorunundan kalkarak oluşturmuştur. Bilgi ahlâk ilişkisini bilen ve yaşayan filozofların devletin başına gelmesini öneren bir modeldir. Filozoflar tarafından yönetilecek devlet, ideal yönetim olarak kabul ettiği Tanrı yönelimine de uygun düşmektedir.

Platon' a göre geçmişte Tanrıların yönettiği devletlerde, insanlar altın çağlarını yaşamıştır. Tanrılar yönetimi bırakınca, çöküş başlamış ve devam etmektedir. (Bkz. Devlet Adamı, 269d - 272b) Çöküşten kurtulmanın yolu, Tanrıya en çok yaklaşanlar olan filozofların yönetimi ele almalarıdır.

Devlet kitabı, doğruluk üzerine başlayan tartışmanın derinleştirip, genişletilmesiyle oluşturulmuştur. Doğruluk, yönetenin işine gelendir: ya da doğruluk güçlünün işine gelendir. (339a) şeklinde tanımlanması. Platon' u yeni bir devlet modeli geliştirmeye götürmüştür. Bu türden anlayışın yaygınlaşarak benimsenmesi, toplumu anarşiye, dolayısıyla yok olmaya götürebileceğini Platon görmüştür. Anarşiyle birlikte devlet de otoritesini kaybedip, toplumda ilk kaybolanlar arasına girer. Bunun bilincinde olan Platon, devleti sağlam ayaklar üzerine oturtmak için, büyük çaba harcamıştır.

Platon' un çıkış noktası şu olmuştur: doğruluk türünden bir değer varsa, bireyde olduğu kadar, toplumda da olması gerekir. Ayrıca, bireyde görülmesi zorken, bireyden çok daha büyük olan toplumda, doğruluk, daha büyük ölçülerde görülebilir. (368c-369a) Doğruluk, bireysel nitelik göstermekle birlikte, toplumdaki düzenin temsicilerinden biri olması nedeniyle devleti de çok yakından ilgilendirmektedir. Devlet, toplumdaki düzeni sağlayabilmek için, temel değerlerden biri olan doğruluğu, herkesin kabul edeceği bir ilkeye oturtmak durumundadır. Platon, toplumsal düzenin temeli olan ahlâki doğruluğu, insanın amacı olan mutluluğa erişmek için esas yol kabul etmiştir. Doğruluk, siyasi alanda, adalet kavramına dönüşmüş ve bu kavram çerçevesinde, devletin de temeline yerleştirilmiştir. Platon' un adaleti en iyi devletin çıkarına gelendir; anlamında kullandığı düşünülse de (Bkz. Popper, 96), devletin görevlerinin başında, toplumun tümünün mutlu kılınmasının geldiği açıktır. Toplum üyeleri, konumları ne olursa olsun, mutluluktan pay alarak yaşadıkları sürece, devlet adaleti sağlamış olur.

Platon' a göre toplum, insanların kendi başlarına yetersiz kalışları ve birbirlerine ihtiyaç duymaları nedeniyle biraraya gelişlerinden oluşmuştur. (369c) Temel ihtiyaçların, öncelikle, giderilmesi esastır. Ancak, toplum büyüdükçe, ürettikleri yetmez olup, komşu toplumlara saldırma durumuna gelinmiştir. Karşılıklı mal yığma hırsı da buna eklenince savaş ortaya çıkmıştır. (373e) Savaşla birlikte askerlik bir kurum olarak toplumdaki yerini almıştır. Toplumun bir bütün olarak teşkilatlanmış hali en üstte bir idareciye ihtiyacı da birlikte getirmiştir. Platon,un yöneticileri, tartışmasız, devlet kurmasını ve yönetim işini en iyi bilenler (412c) ve doğruluktan yana (413a) olanlar olarak görmek eğilimindedir. Toplumun oluşumunu da sağlayan iş bölümü, öylesine idealleştirilmiştir ki sorunların çözümü ve amaca varmanın yollarından biri sayılmıştır. İş bölümüne katı yaklaşım, kast sistemi gibi değmez bir sınıf sisteminin ortaya çıktığı izlenimi verilmiştir. Bu katı tutumun bir tür adaletsizlik olarak ortaya çıktığı iddia edilmiştir. (Bkz. Popper.97)

Toplumlaşma süreci devletleşmeyle birlikte tamamlanmıştır. Devletin nasıl yapılandırılacağı ve nasıl idare edileceği temel sorunu da bu noktada başlamaktadır. Bu sorunun çözümlenmesinde, devletin amacının belirlenmesi büyük rol oynamaktadır. Platon' a göre devlet, bir bütün olarak toplumla birlikte mutlu olmayı sağlamak için kurulmuştur. (420b). Bütün yurttaşlara mutluluk vermek devletin birinci dereceden görevidir. Bunu gerçekleştirmek için devleti kendine göre biçimlendirmeyi düşünmüştür. Özellikle koruyucuların yetiştirilmesi, görevlerinin belirlenmesi ve haklarının sınırlandırılmasında çok katı bir tutum izlemiştir. (374e, 416d-417b).

Platon' a göre devlet, bütünlüğünü korumak zorundadır. Bütünlük bozulmadığı sürece, büyümeye izin verilmeli, bütünlük bozulacaksa büyümemeli.(423b) Nasıl insan, kendi bedenindeki en ufak rahatsızlığı hissedip gerekli tedbirleri alıyorsa, devlette yurttaşlarının her birinin memnuniyetsizliğini gidermeli, sorunlarına canla başla koşmalıdır. (462de) Böylelikle hem toplum hem de devlet gözetim altında tutulmuş olur. Bütünlük içindeki devlette en önemli değerler, bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk gibi (427c) ahlâki değerlerdir. Devlet bu değerleri toplumuna kazandırmak için çalışmalıdır. Sözü edilen değerler büyük ölçüde benimsenip hayata geçirildiğinde de amaç olan mutluluk da gerçekleşmiş olur.

Platon,un çizdiği devletin sorumluluklarını yerine getirebilmesi için, devleti yönetenlerin filozof olmaları gerekir. Çünkü hem bütünlüğü kavrayacak, hem toplumun sorunlarını adaletle çözebilecek, hem dürüst olacak, hem de geleceği görebilecek bir yapıya ancak filozof ulaşabilmektedir. Ayrıca filozof, baş olmaktan daha üstün değerlerin olduğunu bilir ve onları yaşarlar. Devlet yönetimine geldiklerinde de iyi yönetimin nasıl olduğunu gösterirler (520a-e). Devletin çürümesine neden olan, kısa vadeli, günlük ve bencilce çıkarların peşine koşamazlar. Onlar, altın zengini değil, akıl ve erdem zengini olduklarından (521a), sorumluluklarını üstlendikleri toplumunun huzuru için, uzun vadeli planlar geliştirmenin bilincindedirler.

Filozof olmak da kolay değildir. Devlet kitabında sergilenen eğitim sistemine göre, hangi yaşta ne öğretileceği belirlenmiş olan çocuk, doğduğu andan itibaren eğitime alınacaktır. Devleti yönetecek kadroların, koruyucular içinden seçileceğinden, onların eğitimine özel bir önem verilmiştir. Dinleyeceği müzik (377a) ve masalların (377c-379a) seçiminden başlayarak her türlü eğitimin nasıl yapılacağı kararı devlete bırakılmıştır. Koruyucu olma niteliği, beden eğitimine ağırlık verilmeşini gerektirmiştir. (403c-404e). Kırk yaşına kadar koruyucu kalacaklar ve bu yaşa kadar sürekli eğitileceklerdir.

Koruyucular hem savaşçı hem de filozof olması gerektiğinden (525b). hayatları boyunca, eğitimleri devam eder. Çünkü, filozofların uğraştığı bilimler, günlük menfaatlerin ötesinde, ruh gözünü açması, ışıklandırması, onu körleştiren bozan türlü kaygıları da silmektedir. Belli bir yaştan sonra, aldıkları eğitimin başında, düzen ve uyumu gösteren ve insanı gerçek varlığa götürecek aritmatik gelir. (523a- 525a) Aritmatik kadar geometri de, komutanların savaş yeteneklerini geliştirmesinde birinci dereceden rol oynaması (526c) yanında, geometriye, değişmeyenin bilgisi olarak, hakikata varmada, bilim sevgisinin geliştirilmesinde de önemli görevler yüklenmiştir. (527bc) Platon' a göre dialektik, akılla herşeyin özüne varmak, iyiyi, görünen ve kavranan dünyayı kavramanın yoludur. (532a) Bu nedenle öğretilmesi elzemdir. Kırk yaşına kadar eğitilen korucu, kırk ile elli yaşları arasında serbest bırakılır ve felsefeyle uğraşmasına izin verilir. Elli yaşında eğitimini tamamladıktan sonra, filozof olmak ve devleti yönetme hakkına kavuşur (540a).

Platon' un kurmağa çalıştığı devletin temel niteliği, iyi eğitimdir. Çünkü kötülüğün kasnağı bilgisizliktir. Elli yaşına kadar eğitimini sürdüren kişi hakikati öğrenir. Bunu toplumla paylaşmak için, devletin başına geçer. Hakikati, özü bildiği için taklit ve kopyalardan, çıkarlardan uzak durur; devleti amaç olarak koyduğu mutluluk şartlarına göre yönetir. Bu işi kolay yapabileceği kanaatindedir; çünkü çıkabilecek engelleri, insanların eğilimlerini, ve olumsuz eğilimlerin düzeltilmesini, gayelerini bilmesi onun işlerini kolaylaştırıcı niteliklerdir.

Yine de bunun o kadar kolay olmadığım belirtmiştir. Kolay olmama nedeni, devleti destekleyen eğitim sisteminin ve kurumların tasvir edildiği gibi olmayışıdır. Filozof, rastlantı sonucu, devletin başına geçse de, çok çabuk bozulabilir. Çünkü, filozofların sahip olduğu, doğruluk, bilgelik, ölçülülük aile ve devlete bağlılık gibi değerler, yaşamlarını sürdürecek toplum ve devlet ortamına sahip olmadıklarından, bunlara sahip olma çabasında olanların da çok çabucak bozulacağını Platon görmüştür. Dahası, iyi yaratılışlılar kendilerine uygun ortamlarda yetişip, beslenmezlerse, ortalama yaratılışlılardan daha tehlikeli olma (491a-492a) riskini de birlikte getirmektedirler. İyi yaratılışlılar, kötünün iyiye vereceği zarardan daha çok zarar vereceğine ileri sürülmüştür.

Platon' a göre halk filozof olamaz ve filozofları da beğenmez: ayrıca, halkın hoşuna gitmek isteyenler de filozofları sevmezler. Filozof yaratılışlılar, hem akıl hem de beden becerilerini ortaya koyduklarında, çevresindekiler bundan faydalanmak isterler. Zengin, soylu, yakışıklıysa, çevrenin abartılı övgüleriyle kendini herkesi yönetecek baş olarak görmeye başlar. (494a-495b) Toplumsal yapı içinde filozof yaratılışlıların bile bozulması, durumun çıkmazlarından biridir.
1 | 2 | 3

PLATON ve HOBBES' da "OTORİTER DEVLET' in GEREKÇELERİ - 2

Platon, devlet yönetimini, birbirleriyle örtüştürdüğü iki ilke bilgi ve ahlâk, üzerine kurmuştur. Fikirlerini bu yönde geliştirmesinin başlıca nedenlerinden biri Solistler' in tutumudur. Onların halkla olan ilişkilerini şiddetle eleştirmiştir. Bu eleştirilerden biri de Sofist, bilgi ve halk ilişkisidir: Sofistleri bir hayvan terbiyecisine benzetmiştir. Terbiyeci, hayvanı gözlemlemiş, hangi sesten hoşlandığını, hangisinden ürktüğünü, neresinden yaklaşıp tutulabileceğini tesbit eder. Sofist, bu tesbitlerden hareketle, güzel mi-çirkin mi, iyi mi- kötü mü, haklı mı haksız mı türünden değerlendirmeler yapmadan, hayvanın hoşuna gidenlere iyi gitmeyenlere kötü diyerek ders veren biridir. Nedenler üzerinde durmadan, iyi ve güzel doğal zorunluluklardan ayırmadan halka karşı konuşmalarını sürdürürler (493a-c). Platon için, bu kötüdür: çünkü, her hoşa giden iyi ve hoşa gitmeyen kötü değildir. Burada bakılması gereken doğrudur. Doğru olan iyidir: isterse kimsenin hoşuna gitmesin. Sofistlerin tutumu sallantılı bir yönetim getirirken. Platon, hakikat temellerine oturtulmuş bir devlet modeli arzulamıştır.

Devlet kitabında geliştirdiği sistem, Devlet Adamı' ndaki evren yönetimi. Epinomis' deki Atlantis Devleti. Yasalar' daki İsparta yönetimi göz önüne alınarak incelendiğinde, yönetim şeklinin sağlam temeller üzerine oturtulması gerektiği ortaya çıkmaktadır. İlk iki konuda Tanrılar yönetimi bıraktıkça kaos ortaya çıkmaktadır. Düzen mutlu yaşamak için şarttır. Bu Tanrı idaresinde de öyledir, İsparta'daki olumlu durum da düzenin sarsılmadan devam etmesine bağlanmıştır. Bunun da krallıkla yapılması, ve en eski geleneklerle yönetimin sürdürülmesi, Platon için, devlet yönetimindeki iyi ilkeler olmuştur.

Platon' un siyasi sistemleri eleştirisinde görülen nesnel tutumu, devlet yönetiminden ve otorite kavramından ne anladığını açıkça ortaya koymuştur. Yunan dünyasında uygulanan sistemlerin temel özellikleri ve yarattıkları insan tipleri gözönüne alınınca, yeni sistemin ne türden özellikleri olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Platon' a göre timokrasi, düşüşün ilk basamağıdır. Çünkü, devlet hayatında felsefi tavır bir kenara bırakılıp duygusallığa dayalı coşkulu atılımlar önplana çıkmıştır. Sistemin insan tipi, güçlü ve şerefli mevkileri sevmişler: bu mevkiler için gerekli özelliklerinin olup olmadığına bakılmadan üst makamlara gelmiş ya da atanmışlardır. (549a) Timokrasinin eksikliklerinden yararlananlar, yasaları ve gelenekleri çiğneme pahasına bol para kazanmış ve harcamışlar. Dengesiz bir zenginlik ortaya çıkmış, bunun sonucu olarak da doğruluk gittikçe azalmış, dolandırıcılıklar ve ahlâksızlıklar görmezlikten gelinmiştir (550). Zenginlik belirleyici değer olduğundan, çok zenginler sürekli başta kalmışlardır (551a-e) Timokrat yönetim şekli, savaşmaktan çekinmiştir; zira savaş için silahlandırılan halkın yönetime saldırmasından korkmuştur. Halkın gittikçe fakirleşmesi, dilenciliği, yağmacılığı, saldırganlığı arttırmıştır.

Oligarşide tutkular, özellikle zenginlik tutkusu, hakim olmuştur. Ahlâki değerleri içeren ruh ile akıl tutkuların kölesi ve araçları haline getirilmişlerdir. Bir yandan cimrilik artarken, diğer yandan da halkın bol para harcamasına göz yumulmuş, hatta onları teşvik etmişlerdir. Halk borçlanmalar sonucu mal ve mülklerini zenginlere kaptırmışlar ve zenginlik çok az kişide toplanmış. Toplumda işsiz ve başıboş sayısı giderek artmıştır. Eğitim de bozulduğundan, toplumdaki dengenin düzeltilmesine çaba harcayan çıkmamıştır. Fakirlik ile açlığın dayanılmaz hal alması, zenginler ile fakirler arasında savaşın başlamasına sebep olmuştur. Savaşı fakirler kazanarak demokrasiyi kurmuşlardır (55Oa-556e).

Demokrasinin temel özelliği, özgürlüktür. Devlet işlerinde ustalık ve eğitim gerektiren görevlere ehliyetsizler geldiğinden, kurumlar felç olmuştur. Herkes, kendini her işte usta sandığından, istediği gibi davranıp konuşur olmuştur. Serbestlik nedeniyle herkes kendince kendi sistemini kurmuştur. Çok sayıda sistemin oluşu düzensizliğin ve başıbozukluğun kaynağını oluşturmuştur. Fakir halk önceki sistemin sıkıntısından bir ölçüde kurtulmuştur, ancak, başıbozukluk nedeniyle ahlâki değerlerini kaybetmiştir. Platon' a göre bu durumdaki insanlar. Tanrı' nın verdiği iyi bilgiler, güzel alışkanlıklar, gerçek töreler dışarı atmışlar, yerlerini kötü töreler, batıl inançlarla doldurmuşlar. Saygısızlık/düzensizlik, serserilik, yüzsüzlük baştacı yapılmıştır. Demokrasi insanları, akılları bulanık ve tutarsız davranışlar, umursamazlık ile işsizlik onların genel karakteri olmuştur. Ne kendine düzen kurmuş ne de iyi iş yapmak için sıkıntıya girmiştir; gelişigüzel, sorumsuz, bağımsız, kaygısız yaşamaktan hoşlanmıştır (557-561). Böyle insan tipine sahip sistem ne kadar ayakta kalır? Yerini bu özelliklerin tam tersi olan bir sisteme bırakarak kısa sürede yıkılır.

Sınırsızca istenen özgürlük, anarşiyi de birlikte getirdiğinden demokrasiyi yıkmıştır. Demokrasi için esas tehlike, halk arasından çıkan, halkın koruyuculuğuna soyunan zorbalar (Tiranlik) olmuştur. Çeşitli vaadlerle halkın başına geçen kişi, halkın kendisine kul köle olduğunu görünce onun kanına girmekten kendini alamamıştır. Borçların silineceği ve toprak dağıtımı yapılacağı gibi kimi umutlarla halkı oyalamış, kendi menfaatlerini ne pahasına olursa olsun korumuştur. Zorbanın yıkılması gerektiğini düşünenler başkaldırdıklarından çok sık iç savaş çıkmıştır. Kendi halkına güvenmediğinden dışarıdan paralı korucular getirmiştir, köleleri afederek onların desteğini sağlamıştır. Zorbalar devlette iyi olan ne varsa hepsini atmış, geriye sadece kötü şeyleri bırakmışlardır. Bu sistemin insan tipi bütün iyi değerleri yitirmiş, sadece tutkularının esiri olmuş, zorbadır (565-569).

Platon bu dünyada uygulanan sistemlerin hepsinin adaletsiz bir yapı olduğunu, (Bkz. Şenel 1970. 430) ve bunun önemli bir nedeninin de ekonomik olduğunu görmüştür. Sistemlerdeki bozuklukların tümünün yönetimden kaynaklandığını ileri sürmüştür. Her sistemin yetiştirdiği insan tipi de, bozulmanın hızlanmasını sağlarken, aynı zamanda, kurulan yeni sistemin yıkılışı için zemin hazırlamıştır. Sistem tartışmaları insanın içindeki iyi ve kötü duyguların mücadelesine benzetilmiştir. Sistemler arasında, en iyisi krallık olmakla birlikte, ondan çok uzaklaşılmıştır. Aynı insandaki iyi duyguların, kötülerin emrine verilmesi gibi, yönetimler de en kötülerin eline düşmüştür.

Platon, dört sistemin, insanın ihtiyacı olan huzur ve ahlâklı hayatı sağlayamadığını ve bunun gerekçelerini ortaya koymuştur. Önerdiği sistemde, diğer sistemlerde ortaya çıkan sorunları çözme kaygısı yanında, devletin amacına ulaşması için gerekli mekanizmaları da kurma düşüncesindedir. Eğitimle halkın tutkularını terbiyeyi amaçlarken, aynı zamanda, devleti idare edeceklere gerekli nitelikleri, doğduğu andan kırk yaşına kadar süren bir eğitimle, yüklemeyi de gerekli görmüştür. Sonra da felsefeyle ilgilenen kişi, aklın ve bilginin değerini kavramış olur ve devletin başına geçmeye hak kazanır. Platon' a göre akıl, diğer bölümler üzerinde denetimi sağlayamayınca, bireyin davranışlarında düzensiz ve bozuk bir görüntünün ortaya çıkması gibi devlette de benzer sorunlar ortaya çıkar. Devlet aklın denetiminde hiyerarşik şekilde çalışırsa, düzen sağlanır ve insan mutlu olur. Aynı şekilde toplumda da yöneten ile yönetilenler arasındaki ilişkiyi de belli bir hiyerarşiye dayandırmıştır.

Platon' un önerdiği sistem, otoriter ahlâk temeline oturtulmuş eşitlik taraftarı olmayan bir yapı olarak görülmektedir. (Bkz. Popper, 128) Platon, bütün bu sıkıntılardan filozofları işbaşına getirmek suretiyle kurtulmak istemiştir. Filozof kral yönetimini, bilgisi ve erdemiyle tanrısal niteliklere en yakın biri olması nedeniyle istemektedir. Çünkü filozof hükümdar, adaletli davranmanın, huzurlu bir toplum yaratılmasında temel teşkil ettiğini bilir; ayrıca doğruluktan yana olduğu için, şunun bunun hoşuna gidip gitmemesine bakmadan, gerekli kararları alır. Bu temel üzerine kurulacak devlet, insanını, amaç olan mutluluğa ulaştıracaktır. Bunu gerçekleştirmek için toplumun şartları ve amaçları doğrultusunda geliştirilen sıkı eğitim ve yönetim sistemine ihtiyaç vardır. Amaç benimsenmişse, ona ulaşmak için gerekli düzeni kurmak da kaçınılmazdır. Oluşturulan düzenin olumlu olumsuz yanları, amaç doğrultusunda alınan mesafeye bağlıdır.

Devletin görevlerini tam yerine getirmesi için toplumun bütün kesimlerini kavrayacak ve onları hedeflerine taşıyacak mekanizmayı geliştirmesi, sıkı ya da "otoriter" bir sistemin gerektiğini ortaya koymuştur. Ancak Platon' un yönetim için koyduğu ölçüleri hiç gözden ırak tutmamak gerekir. Bunlardan biri şöyledir: Bir devlette başa geçenler, başa geçmesi en az isteyenler oldu mu dirliğin de düzenin de en iyisi var demektir. Baştakilerin böyle olmadığı yerlerde, tam tersine, ne dirlik ne de düzen vardır. (520d) Bu anlayışa ulaşılabilirse, devlet ne kadar "otoriter" olur?

Hobbes

Hobbes' e göre, insanlar devletleşmedikçe, bir takım haklara da sahip olamazlar ve birbirleriyle sürekli savaşırlar.(Bkz. Leviathan, 94-95) Herkesin herkese karşı savaşması durumunda, doğru ve yanlış, adalet ve adaletsizlik gibi kavramlara yer yoktur. Çünkü genel bir gücün olmadığı yerde, yasa; yasanın olmadığr yerde de adaletsizlik olmaz. Bu tür savaş ortamlarında, cebir ve hile en büyük erdem kabul edilmiştir. (Bkz. Leviathan, 95-96) Hobbes, insanların doğuştan eşit olduğunu düşünmekle birlikte, eşitliğe olumsuz bir anlam yüklemiştir. Çünkü Hobbes'a göre, eşitlikten güvensizlik; güvensizlikten de savaş doğar. (Bkz. Leviathan, 92-93) Hobbes, savaşı besleyen başka nedenleri insan doğasında bulmuştur. Bunlar, rekabet, güvensizlik, şan ve şeref düşkünlüğü olarak gösterilmiştir.(Bkz. Leviathan, 94 )

İnsan, yapısı gereği savaş durumuna eğilimli olması nedeniyle, sürekli olarak ölüm korkusuyla karşı karşıyadır. Bu durum bir düzen arayışını ortaya çıkarmıştır. Bunun için doğaları gereği savaş eğilimi olan insan, barış arama durumunda kalmıştır. Hobbes'a göre, insanı barışa yönelten duygular: ölüm korkusu, rahat bir hayat için gerekli şeyleri elde etme arzusu ve çalışarak sahiplenme umududur.

İnsanların üzerinde anlaşabilecekleri uygun barış şartlarını da akıl gösterir. Bu şartlara doğa yasaları da denir. (Bkz. Leviathan, 96) Hobbes, insanların doğal hakları araşma, kendi geleceğini belirlemeyi de koymuştur. Buna göre insan, kendi hayatını korumak için, kendi gücünü dilediği gibi kullanmak; kendi muhakemesi ve aklı ile koyduğu amaca götürecek yöntemi yapma özgürlüğüne sahiptir. (Bkz. Leviathan, 96)

Hobbes' a göre, ebedi olan doğa yasaları temeline göre yaşayan insanların, sözü edilen yasalar hakkındaki bilgileri, yani doğa yasalarının bilimi, aynı zamanda, neyin iyi neyin kötü olduğunu söyleyen, ahlâk felsefesi içeriğini de oluşturmaktadır. (Bkz. Leviathan. 116) Toplum hayatında neyin iyi neyin kötü olduğuna, bireysel kararlardaki farklılıklar, anlaşmazlıklara, çatışmalara ve nihayet savaşa neden olmaktadır. İnsan doğa durumunda bulunduğu sürece, iyinin ve kötünün ölçüsü kişisel zevk olmaktadır. Kişisel zevkler doğrultusunda yaşanan bu süreç aynı zamanda savaş durumudur. Doğa yasası, dolayısıyla ahlâk yasası durumunda gözüken adalet, minnettarlık ve hakkaniyet insanları düzen doğrultusunda itmiştir. İnsanlar, olumsuz duyguların ortaya çıkardığı ölüm korkusundan kurtulmak, kendileri için koydukları amaca ulaşmak için, kendilerini yönetme haklarını, gönüllü olarak, hep birlikte bir ya da birçok kişiye vererek, kendilerini karmaşadan kurtaran devleti- oluşturmuşlardır.
1 | 2 | 3

PLATON ve HOBBES' da "OTORİTER DEVLET' in GEREKÇELERİ - 3

Hobbes' e göre, devletin amacı, bireysel güvenliktir. Özgürlüğü ve başkalarına egemen olmayı seven insanların, devletler halinde yaşarken kendilerini tâbi kıldıkları kısıtlamanın nihai nedeni, amacı ya da hedefi, kendilerini korumak ve böylece daha mutlu hayat sürmektir. (Bkz. Leviathan, 127) Bu imkanlara kavuşabilmek, ancak iyi bir devlet yapısıyla mümkün gözükmektedir.

İnsanlar, devletin olmadığı dönem ve yerlerde doğal hukuk şartlarına göre yaşamışlardır. Ancak Hobbes' a göre insanların güvenliği, doğal hukukla sağlanamaz. Çünkü doğa yasaları, kendilerine uyulmasını sağlayacak bir güçten yoksundurlar. İnsanın, taraf tutmaya, kibre, öç almak gibi şeylere sürükleyen doğal duygularını engelleyecek yaptırım gücüne sahip değildir. İnsanlardaki bu doğal eğilimleri, devletin gücünü temsil eden kılıç ya da daha genel deyimle silah engellemektedir. Silahla temsil edilen gücü kullanacak bir merci olmadığı sürece, sözleşmeler ya da yasalar, ahitler, sözlerden ibaret kalır; ve insanı güvence altına almaya yetmez. (Bkz. Leviathan, 111) İnsanların güvenlik içinde yaşamalarını sağlayacak kurum, karar verme, kararları uygulama gücüne sahip ve sürekli olmalıdır. (Bkz. Leviathan. 128) Bu şartlara uygun olan kurum da, devlettir.

Hobbes, devletin oluşumunu, şu temele oturtmuştur: İnsanları yabancıların saldırılarından ve birbirlerinin zararlarından koruyabilecek, kendi emekleri ve yeryüzü meseleleriyle kendilerini besleyebilecek, mutluluk içinde yaşayabilmelerini sağlayacak genel bir güce ihtiyaç vardır. Bunu kurmanın tek yolu bütün kudret ve güçlerini, tek bir kişiye ya da hepsinin iradesini oyların çokluğu ile tek iradeye indirgeyecek bir heyete devretmeleridir. Gücü kendilerinde toplayan kişi ya da heyet, ortak barış veya güvenlikle ilgili işlerde yapacağı ya da yaptıracağı şeşlerin amilidir. Halk kendi iradesini, o kişi ya da heyetin iradesine ve muhakemesine tâbi kılmış olur. Hobbes' a göre bu onaylamak ve rıza göstermekten öte bir şeydir. Çünkü, herkes herkese, senin de hakkını ona bırakman ve onu bütün eylemlerinde yetkili kılman şartıyla, kendimi yönetme hakkını bu kişiye ya da heyete bırakmayı önermiş ve kabul etmiştir. Bu durum, herkesin, hem yöneticiyle yaptığı hem de herkesin herkesle yaptığı bir ahit yoluyla, bir ve aynı kişilikte birleşmeleridir. Bu yapıldığında tek bir kişilik halinde birleşmiş olan topluluk, devlet olarak adlandırılmıştır. (Bkz. Leviathan. 130) Leviathan' in ya da Ölümsüz Tanrı'nın altında, barış ve güvenliği sağlaması nedeniyle, borçlu olunulan ölümlü tanrının doğuşu böyle gerçekleşmiştir. (Bkz. Leviathan. 129-30) Hobbes' a göre bu "Leviathan" dır.(Bkz. Leviathan. 129-30)

Devleti ortaya çıkaran ahitle insanlar hem iç hem de dış tehlikelere karşı can ve mal güvenliklerini sağlama almışlardır. İnsanlar kendi aralarında anlaşarak, yönetme ya da güç kullanma haklarını bir kişi ya da kurula devrederek, bir ahit meydana getirmişlerdir. Egemen bu ahitte taraftar olmadığında, gücü dilediği gibi kullanma hakkına sahip olmuştur.(Bkz. Şenel. 1986. 413)

Bu gelişmelerle oluşan teşkilata, sözleşmeyle devlet kurmak denmiştir. Devlet oluştuktan sonra, oluşuma, olumlu ya da olumsuz oy veren herkes, alınan kararlara uymak zorundadırlar. (Bkz. Leviathan, 131) Sözleşme ile oluşturulan devlet, devlet kurmanın birinci yolu sayılmıştır. İkinci yol ise, bir savaş sonucu, kaybeden tarafa, kazanan kesim kendi kurallarının dikte ettirmesiyle gerçekleşir. (Bkz. Leviathan, 130)

Hobbes, devleti kurduktan sonra, yöneticilere çok büyük haklar vermiştir: Uyruklar hükümet şeklini değiştiremezler: yönetim sahip olduğu güçten vazgeçemez; Hiçkimse çoğunluk tarafından belirlenen devletin kuruluşuna, adaletsizlik etmeden karşı çıkamaz, adaletsizlik cezalandırılır. Yönetimin eylemleri, uyruk tarafından eleştirilemez. Egemen olanların yaptığı hiçbir şey, uyruk tarafından cezalandırılamaz. Uyrukların barış içinde yaşamaları ve onların savunulması için neyin gerekli olduğuna, uyruklara hangi düşüncelerin öğretileceğine de yönetim karar verir. Yönetim uyrukların neye sahip olabilecekleri, adaletsizlik etmeden ondan alınamayacak hakların neler olduğunu belirten kuralları da yapar. Yargılama ve anlaşmazlıkları çözme hakkı da ona aittir. Uygun görüldüğü şekilde savaş ve barış yapma hakkı, bütün savaş ve barış danışmanlarını ve bakanlarını seçmek hakkı da ona aittir. Ödül ve ceza vermeyi (bir yasa ölçüsü belirlenmemişse) dilediği gibi yapmak, şeref ve pay dağıtmak haklarına da sahiptir. (Bkz. Leviathan. 13 1 -1 36) Bütün bu haklar, güvenlik gerekçesiyle verilmiştir. Bunun yânında, devlet, insanlara toplum olma özelliğini kazandırma ya da topluma kişilik verme gücüne sahip olması nedeniyle de kullanma hakkına sahiptir. (Bkz. Leviathan, 118-119)

Hobbes' un tasvir ettiği devletin temsil yapısını oluşturan bu haklar, bölünemez ve devredilemezler. Çünkü, hakların paylaşılması, devlette gücün dağılmasına neden olur. Güç oransız bir şekilde dağılılmışsa, devlet içinde otorite çokluğuna neden olur: dolayısıyla kendi içinde bölünmüş bir devlet ayakta duramaz. Feragat edilmediği sürece haklar asla yok olmazlar. Ancak uyrukların gücü ve şerefi egemen güç karşısında hiçbir öneme sahip değildir; her an geri alınabilirler. (Bkz. Leviathan. 136-38) Güç despot bir yapıda gözükmekle birlikte, Hobbes' a göre, bu durumu, hiç olmamasından iyidir. Çünkü, yönetim gücü insana ne kadar zarar verirse versin, gücün yokluğu, her zaman daha büyük zararlar verir. (Bkz. Leviathan, 138)

Egemen güç olan yasa koyucu, toplum yasalarına tâbi değildir. Bir yasa, zamana değil, egemen gücün rızasına dayanarak kullanılır. Doğal hukuk ile toplum yasaları birbirlerini içerir. Yerel yasalar örfle değil, egemen gücün iradesiyle kurulurlar. (Bkz. Leviathan. 190-91)

Devletlerin çöküşü kusurlu yapılarından kaynaklanır. (Bkz. Leviathan, 225) Çöküşün başlıca nedenleri, mutlak iktidar yokluğu, iyiye ve kötüye kişilerin karar vermesi, hatalı vicdan, ilham iddiası, egemen gücün toplum yasalarına tabi kılınması, uyruklara mutlak mülkiyet hakkı verilmesi, egemen gücün bölünmesi, komşu ülkelerin ya da Yunan ve Romalıların taklid edilmesi, devlette birden fazla egemenin olduğu görüşü, karma hükümet ve parasızlıktır. (Bkz. Leviathan. 225-33) Bunlara ek olarak, devlette olması gereken ve devlet düzeninin taşıyıcısı olan unsurların yok olması ölüme varan sorunları ortaya çıkarmaktadır. Hobbes bunları insani niteliklerle açıklamıştır. Buna göre, adalet ve yasalar yapay bir akıl ve iradedir. Uyum, sağlık; nifak hastalıktır. İç savaş ise ölümdür (Bkz Leviathan, I7-18)

Devletin çöküşü, düzenin ortadan kalkışıdır. Hobbes' a göre, düzen olmadığı sürece hiç bir insan, kendini güvende hissetmez. Bu nedenle düzenin sürmesi için, insanların gerekli fedakarlıkları sürdürmeleri gerekir. Devletin bölünmesi aşamasına gelindiğinde, hakların sınırlandırılması, bunu yapacak mekanizmaların geliştirilmesi, devletin yapılanmasında ya da ilk sözleşmede, örtük olarak bulunduğundan, yeni maddeler ekleyerek alınacak katı tedbirler, karar ve uygulama aşamasında meşrulaşır.

Sonuç

Platon ve Hobbes' un yaklaşımları devletin amaçlarıyla amaca götüren yolun ya da sistemin birbirleriyle çok yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Toplumsal amaç önem kazandığında, amaç için gerekli yapılanma, çok sıkı denilebilecek bir düzen gerçekleştirilebileceği kabul edilmiştir. Herkes için güvenlik-ve adalet sağlanmasının karşılığı, özürlüklerden fedakarlık yapılması istenmiştir.

Platon' da adalet ön plana çıkarılmış, toplum ve devlet buna göre düzenlenmek istenmiştir. Toplum, filozofun keşfettiği amaç doğrultusunda eğitilerek, hem bilgisi hem de ona bağlı olarak ahlâklı davranışları artacaktır Ahlâklı davranışın oluşturduğu temellerden 'yükselen kurumlar da adaletli davranacaktır. Adaletin hakim olduğu ortamda, amaç olan mutluluğa ulaşmak daha kolaydır. Platon' a göre, kişi neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilince, amaca ulaştıracak yolda ilerlerken, devlet lehine gerekli fedakarlıkları kendiliğinden yapacaktır. Hatta bu fedakarlık bile sayılmaz; aynı amaca yürürken karşılıklı olarak birbirlerini desteklemektedir. Devlet, insanlar için gerekli olan adalet ve mutluluğu sağladığı sürece, otoriter olabilme hakkına sahip olur.

Hobbes' a göre devletin varolma gerekçesi güvenliktir. Adalet, devletin verdiği şeydir. Devletin, uyruktan karşısındaki haklara bakıldığında. Platon' un Devlet kitabı boyunca eleştirdiği, 'adalet, güçlünün işine gelendir'; düşüncesi ortaya çıkmaktadır. Ancak güvenlik de önemsiz bir unsur değildir. İnsan, hayatta kalıp kalmama sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Hayatta kalmanın bedeli olarak, özgürlüğünün bütününü feda etmesinde bir sakınca yoktur.

Haklı gerekçelerin belirlediği "otoriter" devlet modelleri, uygulamada beklenileni vermemiştir. Çoğu zaman zorbalığa dönüşmüştür. Ancak, ne türden devlet sistemi geliştirilirse geliştirilsin, öncelikle güvenlik ve adalet sağlamakla yükümlü sayılmışlardır.
1 | 2 | 3

TANRI TASAVVURLARI - 1

TANRI KAVRAMI

Tanrı kavramı başlıca üç şekilde tanımlanmaktadır:

Birincisi; Dünyanın boyun eğdiği şahıs olmayan bir düzenden ibaret ve Dünyaya dışarıdan empoze edilmemiş içkinliğin en aşırı göstergesi olan Doğu-Asyatik Tanrı kavramı.

İkincisi; Varlığı tek metafiziksel mutlak hakikat ve türememiş olan semitik Tanrı kavramı. Yaratılmış evreni düzenleyen bu Tanrı anlayışı aşkınlığın en uç öğretisini ifade etmektedir. Semitik Tanrı kavramı ilkel dinin topluluklardaki kabile tanrılarını aklileştirmiştir.

Üçüncüsü; Semitik Tanrı kavramına göre tanımlanan panteistik Tanrı kavramıdır. Buna göre, Tanrıdan hariç dünyadaki hiç bir şeyin reel bir varlığı olmadığı, dünyanın realitesinin sadece Tanrının realitesi olduğu iddia edilir. Bu anlayış ise monizmin en uç öğretisidir. Semitik kavram Tanrı’yı tamamen metafizik rasyonelleşmenin dışında bırakmaktadır. Bu anlayışa göre Tanrı’nın bu evreni yaratan olduğunu biliyoruz ve bilgimiz bu noktada bitmektedir.

Ontolojik ve epistemolojik tanrı tasavvurlarından Monarşik model, Allah-Alem ilişkisini kral ve tebaa ilişkisi olarak gören modeldir. Bu modelde daha çok Allah’ın kudreti ve egemenliği ön planda tutulmaktadır. Allah alemi etkiler fakat kendisi bundan asla etkilenmez. Deistik model’e göre Tanrı kendini evrende kudreti ve hikmeti ile gösterir. Bu kudret ve hikmeti ile tanrı evreni bir saat gibi kurmuş ve evrenin düzeni de bu şekilde devam etmektedir. Diyalojik model; Allah ve insan ilişkisini iki kişi arasında gerçekleşen sevgi bağışlanma merhamet vb. duyguların temel oluşturduğu ilişkiye benzeten bir modeldir. Fail modeli olarak isimlendirilen modelde linguistik felsefenin savunduğu bir failin fiilleri ile olan ilişkisi tahlil edilerek, Allah’ın evrenle olan ilişkisi hakkında akıl yürütülmektedir. Süreç modelinde evren bir kralın idare ettiği yahut kendi kendine mekanik olarak yürüyen bir yapı değil, birbiriyle etkileşim halinde olan insanların yapıp etmeleriyle oluşan bir toplam olarak görülmektedir. Süreç modeli birbirinden bağımsız varlıkların değil birbirine bağımlı varlıkların ilişkisini öngörür. Tanrı ve alem arasında birbirini etkileyen çift yönlü bir ilişki vardır. Bu modelde Tanrı’nın aşkınlığından çok içkinliğine vurgu yapılmaktadır.

Tanrı teriminde birbirinden ayrı olarak ele alınan değere ilişkin (axiological) ve varlığa ilişkin (ontological) iki semantik uç vardır. Kudret, ilim ve irade gibi sıfatları tanrıya atfederken değerleri dışarıda tutamayız. Ahlaki olmayan bir ilim irade ve kudret sıfatının tanrı için mümkün olmadığını tanrının mutlak ilim irade ve kudretinden bahsederken doğal olarak ahlakiliğinin de bunun içinde yer aldığını söyleyebiliriz.

Bir çok teoloğa göre tanrı kişisel, belli, tanımlanabilir biçimlerde eylemde bulunan ve bireylerle ortak aşk, sabır ve hikmet gibi özelliklere sahip bir varlıktır. O aynı zamanda her şeyi bilen kadir-i mutlak ve ebedidir.

TANRI VE MUTLAK

Tanrı vahiy yoluyla hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz en yüksek realitedir. Oysa mutlak kelimesi insanlar tarafından üretilmiştir. Felsefi gelenek içerisinde mutlak kelimesi değişik anlamlarıyla birlikte kullanılmıştır. Bazen ‘çözmek’, ‘özgür bırakmak’ anlamlarında kullanıldığı gibi, bazen de ‘tamamlamak’, ‘yetkin kılmak’ manalarına gelecek biçimde kullanılmıştır. Mutlak kavramı Teistler, Panenteistler ve Personalistler tarafından kullanılan ortak bir kavram olmuştur. Ancak panteistlerin mutlak kavramına yükledikleri anlam Teistler gibi tümüyle mutlak olma anlayışından uzaktır.

Tanrı’nın sonsuzluğu söz konusu olduğunda genellikle hiçbir şeyin onun bilgi, kudret ve iradesinin dışında olamayacağı ve bütün sıfatları en mükemmel şekilde taşıdığı kabul edilir. Bunun neticesinde ortaya çıkan değişmezlik sonsuz olmanın doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Eğer bir varlık zamanın ve mekanın üzerinde sonsuz olarak tanımlanıyorsa o varlık aynı zamanda değişmez ve mutlak varlıktır. Tanrı hakkında kullanılan bu Mutlak terimi özellikle Alman idealizminde önemli bir yere sahiptir. Parmenides’in Varlığı, Plotinus’un Bir’i, Farabi’nin Vacibu’l Vucud’u, Hegel’in Geist’i hep Mutlak’tır.

Tanrı için bir başlangıç ve son düşünülemez. Tanrı yokluğu düşünülemeyen Vacibu’l Vücut’tur.

Allah’ın sonsuzluğu mekana ait bir sonsuzlukla kıyas edilemez. Sonsuzluk ister zamana ait olsun, ister mekana ait olsun kesin olarak tanımlanamaz. Mutlak Zat’ın yaratıcı faaliyeti ancak zaman ve mekan açısından yorumlandığı takdirde anlaşılabilir. Yaratıcı, insanlar gibi sınırlı olmamakla birlikte onun sonsuzluğu kapsamlı değil yoğundur. Yani nicelik bakımından değil nitelik
bakımındandır.

Nihai sınırlanış olan Tanrı somut değildir, ama somut asıllığın temelidir. Tanrının doğası için hiçbir neden gösterilemez. Çünkü onun doğası ussallığın zaten temelidir. Metafizik olarak sınırsız olan tanrı kategorik olarak sınırlıdır. Tanrı üzerine bilinebilir olanlar özel deneyim alanlarında aranmalıdır. Bu deneyimlerin yorumlarına ilişkin olarak insanlık derin ayrılıklar göstermiştir. Yahova, Allah, Brahma, Cennetteki Baba, İlk Neden, Yüce Varlık….Tanrı kendi nihai varlığı nedeniyle metafizik durumun kurucusu olmuştur. Tanrı, sınırlanış bakımından en yüce temel olarak kavranılırsa onun gerçek doğasında kötüden iyiyi ayırt etmek ve en yüce yönetimleri arasında usu (sebep ve akıl ) bulmak mümkün olur

Tanrı, varlık, anlam ve değerin sınırlayıcı sorular ile belirlenen rolü yerine getirmek için bedensel failiyetin sınırlılıklarına bağımlı değildir. O belli bir eylem alanına hasredilemez, o failler içinden herhangi biri değildir. Biz insanlar kendi eylemlerimizin içinde iken başkalarının eylemlerinin dışında bulunuruz. Oysa tanrı her eylemin içindedir ve hiç birisinin dışında değildir.

Tanrının ontolojik hakikatini yani varlığını, mahiyetini, fillerini ve alem ve insanlarla ilişkilerini ifade eden tek fiil, olmak fiilidir. Tanrı bildiğimiz hakikatlere benzemediği için tümüyle ‘başka’dır. Dilin ona uygulanması, onun dille anlatılmaya çalışılması sınırlı bir durumdur.

Vahyin tanrısı filozofun akli ilkelere göre eşit şartlar altında tartışma yapacağı soyut bir varlık değildir. Filozofun akıl ilkeleri aynı zamanda kendisinin de mahkum olduğu bir söz evreninin kurallarıdır. Bu yüzden ancak herkes kendi evreninin tanrısını bilebilir. Ona kendi zamanının kurumları, gelenekleri ve teolojileri aracılığıyla yaklaşabilir. Mutlak kudreti anlamaya çalışan biri zorunlu olarak zamanın bilgisinden de yaralanmak durumundadır. Tanrı’nın çehresinde daima tarihin yansıması bulunacaktır.

Biz sınırlı ve tarihsel varlıklar iken, tanrı tanımı gereği sonsuz ve sınırsızdır. Diğer varlıklardan bağımsız olduğundan dolayı tanımlanamayandır, yüklemi yoktur, O; yüklemsiz olandır. Mutlak varlık fikri ancak içimizde hissedilen ve ne kadar tinsel bir yaşam içinde olursak o kadar fark edilebilen bir kavramdır.

Tanrı sadece varolan değil varlığı hem kendinden olandır hem de varlık tarzı farklı olandır. Aynı zamanda tanrı varlıkların varlıklarını devam ettirendir. İnsan ise varlık tarzı olarak geçicilik, kozalite gibi kategorilerle kuşatılan ve bütün algılamaları ve yargıları bu kategorilerin etkisi altında olan bir varlıktır. Hiçbir zaman ve her zaman, hiçbir yer ve her yer gibi kavramları algılamak insan için imkansızdır. Bu nedenle Tanrı hakkında düşünce üretecek ve konuşacak bir dil yaratmak insan için pek kolay olmamaktadır.

Tanrı insan için bir karşılaşma objesidir. Bu karşılaşma yüzyüze olmasa da, insanın kendisinden çok ötede insanüstü bir varlığı sanki onu görüyor gibi tecrübe etmesidir. İnsan için Tanrı hayatın anlamı ve amacıdır. Mutlak bağlılıkla itaat etmek zorunda olduğu aşkın bir varlıktır.

Tanrı insanların kendi vahyini takip etmelerini ister. Fakat aynı zamanda en derin gizliliği içerisinde kabul edilmeyi ve sevilmeyi ister. Tanrıyı seven kişi ideali sever, Tanrı’yı ise idealden daha fazla sever. İnsan ise kendisinin bir tasavvur tarafından değil bir Tanrı tarafından tamamını idrak edemediğimiz mutlak bir hakikat tarafından bir kişilik tarafından sevildiğini hisseder.

Tanrı bir kişilik midir? Buber’e göre onun mutlak karakteri kendisine kişi denilmesine izin vermez o ancak bir zat olarak sevilebilir.

İkbal ise mutlak hakikati bir ego veya benlik olarak düşler.
1 | 2 | 3

TANRI TASAVVURLARI - 2

Allah’a atfettiğimiz isim ve sıfatlar, insandaki isim ve sıfatların mutlak halidir. Allah’ın alemi yaratmadan önce sahip olduğunu kabul ettiğimiz ve yaratılmışlardan onu ayıran zati sıfatları hariç, Allah’a dair bütün isimlendirmeler insanda vardır. İnsanı yaratılmış diğer varlıklardan ayıran ödünç aldığı bu isimlerdir. Bu isimlere mutlak düzeyde sahip olan bir varlığı ancak bunlara mikro düzeyde sahip olan bir varlık algılayabilir. Kudret sahibi bir insanın kudretinin yetemediği an, mutlak kudret sahibi varlığın takdir edildiği yegane andır. Bilen bir varlık olarak insanın az sonra başına gelecek olaydan haberinin olmaması mutlak bilicinin bilgi gücünün takdir edildiği biricik zamandır.

Tanrı’nın fail olduğu yerde hiçbir şey onun eylem alanının dışında değildir ve onun bu failiyeti her şeyden öncedir. O başka herhangi bir failin eylemiyle koşullu olmayıp onun eylemi her şeyin temelidir. O bütün faillerin fiilidir. Tanrı, kastı eylemiyle özdeş olan faildir.

O kastettiği herhangi bir şeyi yapar ve bütün yapmaları kastetmeyle olur. Tanrının mutlak oluşundan bahsetmek bu anlamda onun failiyetinin tam olduğunu dillendirmek demektir. Burada şöyle bir soru gündeme gelmektedir. Tanrı kendi bütün kasıtlarını başkalarının kasıtlarını etkili biçimde iptal etmeden nasıl yapmaktadır ? Biz tanrının kasıtlarını düşünürken ve amaçlarını
gerçekleştirirken bizim gibi hareket ettiğini düşünerek kendi hedefine ulaşabilmek için ötekileri ihlal ettiği yanılsaması içine gireriz. Tanrının eylemlerini betimlerken onu siyasal bir erk gibi algılarız ve bu durumda tanrının ne kadar güçlü olursa isteklerini yerine getirmede o kadar etkili olacağı fikrine sahip oluruz. Bu aslında Tanrı’nın ‘bir tür kozmik zorba’ olduğu düşüncesine yol açar. Her ne kadar onun otoritesi krallık ve babalık figürleriyle yumuşatılmış olsa da bir çok insan için bu algılama biçimi iticiliğini korumaktadır.

Tanrı bir gizemdir. O bizi aştığı için gizemdir. Tanrı’dan bahsetmek birinin kendisi ve kendi evreni dışında bir Nihailik Merkezi kabul etmesidir.

Spinoza’ya göre Tanrı her şeyi bilendir. Hiç bir şey onun bilgisinin dışında değildir ve o mükemmel bir varlıktır o küllileri bildiği gibi cüzileri de bilir. İnsan zihninde varolan bilgileri de bilir. Tanrı’nın ilmi ezelidir öncesini bildiği gibi gelecekte olan şeyleri de bilir. Tanrı her şeyi bilen olduğu gibi aynı zamanda her şeye gücü yetendir. Spinoza Tanrı’nın mutlak kudrete sahip olduğunu söyler. Tanrı’nın bir şeyi hem kare hem yuvarlak yapmak ya da kendinden daha ağır bir taş yaratmak gibi mantıken saçma olan bir şeyi ise yapmayacağını ifade eder. Bu onun kudretine herhangi bir eksiklik getirmez. Alemdeki kötülüklere gelince Spinoza’ya göre Tanrı mutlak iyidir. Dünyadaki kötülük görecelidir, kişilerin duyumlarına göre değişir.

Locke’a göre Tanrı’da zorunlu olarak bulunan vasıflardan biri de onun kudret sahibi bir varlık olmasıdır. Ona göre Tanrının gücünün ötesinde bir güç yoktur.

Yaratıldığında dünyanın zaman içerisinde devam edeceğinin temini olan ebediyet sıfatı da her şeye gücü yetmeye bağlıdır.

Tanrı’nın her şeye gücünün yeten olması genellikle onun her şeyi bilen olduğu ile de ilişkilendirilerek zikredilir.


TEİZM, DEİZM VE PANTEİZM

Tanrı’nın varlığını savunan genel felsefi tutum teizm ya da tanrıcılık, yadsıyan tutum ise ateizm ya da tanrıtanımazlık olarak adlandırılır.

Teizm’de Tanrı’nın mutlak ve sınırsız bir bilgi ve güce sahip olduğuna inanılır. Teizm, evrende bulunan ve duyularımız aracılığıyla bilinebilen ya da akıl ve imgelem sayesinde varolduğu sonucuna varılan tüm varlıkların varoluşlarını ve bu varlıklarının devamlılıklarını, sonsuz, ezeli-ebedi ve bilinçli bir varlığın yaratıcı eylemine borçlu olduğunu ve Tanrı adı verilen bu varlığın akıllı yaratıkların zihninde ve düşüncelerinde özünü açığa vurduğunu ve dolayısıyla Tanrı’nın insanlarla ilişki içinde bulunduğunu iddia eder. Tanrı’nın mevcudiyet ve faaliyetiyle dünyaya içkin fakat özü itibariyle dünyaya aşkın olduğunu öne sürer.

Teizm, varolan her bir nesnenin varlık nedeninin tanrı olduğunu ve sadece Tanrı tarafından varlıklarının korunduğunu iddia eder.

Eş’ari kelamcıların Allah anlayışı klasik teizm olarak isimlendirilebilir. Teizme göre Allah ezeli ve ebedi ve evrendeki her şeyi bilen bir varlıktır. Bilinçli ve özgür irade sahibidir. Bundan dolayı her şey onun iradesi ile gerçekleşir. Zamanın ve mekanın ötesindedir. Klasik Eş’ari geleneği tanrıyı aşkınlık ve içkinlik gibi kavramlarla tasarlamaktan ziyade tenzihe yönelmişlerdir.

Teizmin zamanın her bir anında Tanrı’ya yüklediği diğer bütün nitelikler güç, bilgi ve tam özgürlükten oluşan üç nitelikten çıkmaktadır. Bu nedenle Tanrı’nın bedensiz olduğu düşünülür. Bir kişinin bir bedene sahip olması sadece kendisi ile fiziksel dünyayı etkileyebileceği ve onun hakkında doğru bilgi elde edebileceği bir özdek parçası olmalıdır. Ancak her şeye gücü yeten Tanrı dünyayı etkileyebilir ve ona bağlı olmadan onu bilebilir. Bu nedenle O, beden sahibi olamaz; dünyayı etkilemek ve ondan bilgi almak içim özdeğe bağlı değildir. Onun her şeye gücü yetmesinden hiçbir araca ihtiyaç duymadan her yerdeki varlıklara etki yapabilmesi ve her yerde ne olduğunu bilmesi anlamında Tanrı’nın her yerde varolan olduğu anlaşılmaktadır.

Deizm, Yaradancılık olarak da adlandırılır. ‘Vahiy yada bir kilise öğretisi aracılığıyla edinilmiş her türlü dinsel bilgiye karşı çıkan, buna karşılık belirli bir dinsel bilgi bütününü herkesin doğuştan taşıdığını ya da akıl yoluyla elde edebileceğini savunur.’

‘Deizm latincede Tanrı anlamına gelen deus kelimesinden türetilmiş olup Grekçede yine Tanrı anlamındaki theos’tan gelen teizm terimiyle aynı anlama sahiptir. Ancak 16. yüzyıldan itibaren Hristiyan dünyasında başlayan felsefi ve teolojik tartışmalarla birlikte teizm terimi Ortodoks inançları savunan kesim için, deizm terimi ise geleneksel inançlardan sapan düşünürler için kullanılmaya başlanmıştır. Önceleri ateizm ile özdeşleştirilen deizmin günümüzde kazandığı anlam Dryden’in 1682 tarihli Religio Raici adlı şiirine yazdığı sunuş ile Samuel Johnson’un 1755’te yayınladığı Dictionary’de görünür. Bu metinlerde deizm, herhangi bir vahyedilmiş dine bağlı olmaksızın Tanrı’nın varlığını kabul etmek, bununla birlikte onun ilim ve irade gibi sıfatlarını reddetmek, böyle bir varlığın alemde tesirleri gözlenen veya ortaya çıkan hikmet ve inayetinin bulunmadığına inanmak, ahireti inkar, hususi bir dine ait Tanrı’nın varlığı dışındaki bütün itikad esaslarını reddetmek anlamına geldiği belirtilmiştir.Günümüzde deizmin geçmişteki saf hali ve cüretkar şekliyle varlığını sürdürdüğü söylenemez. Ortaçağ’ın fikir ve inanç ikliminden Yeniçağ’a girerken Hristiyanlığın yaşadığı teolojik buhranın ve Batı Medeniyetine has tarihsel şartların bir ürünü olan deizmin, bir ekol ve akım olarak İslam Ortaçağındaki karşılığından bahsetmek ise zordur.’

Deizm, genel olarak bir Tanrı inancı içermekle birlikte bunun akılla kavranabileceğine dolayısıyla peygamberlere ve yol göstericilere ihtiyaç olmadığını savunur. Doğal teoloji ve rasyonel bir ahlakın dinin tek mümkün içeriğini meydana getirdiğine inanan, vahyi, vahyin bildirdiği Tanrı’yı ve dini inkar ederek yalnızca akılla kavranan bir Tanrı’nın varoluşuna inanır.

Deizmin Tanrı anlayışında ezeli ebedi olan, evreni bir şekilde yaratmış fakat daha sonra ona hiçbir biçimde müdahale etmeyen bir Tanrı vardır. Bu, mutlak ve aşkın bir tanrıdır. Teizmin tersine olarak deizmde Tanrı insandan ve alemden çok uzaktadır. Tanrı nasıl ki varlık olarak aşkın ve doğanın üstündeyse etkinlik bakımından da öyledir.
1 | 2 | 3

TANRI TASAVVURLARI - 3

Yunanca tüm anlamına gelen pan kelimesi ile tanrı anlamına gelen theos sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan panteizm; ‘bir bütün olarak kavranan evrenin Tanrı ile özdeş olduğu ve evrende açığa çıkan bileşik töz, güçler ve yasalar dışında Tanrı olmadığı öğretisidir.’

‘Panteizm, ilk olarak Hint doktrinlerinde görülmüştür. Sonra bu görüş Yunanlılarda, Stoa’cılık ve Yeni Eflatun’culukta bir felsefe doktrini haline gelmiştir. Stoacılara göre, Tanrı, dünyanın ruhudur, düzenlediği evrenle birleşir; ondan ayrı değildir.’

Panteizm ise Tanrı’nın dünya ile olan olumlu ve organik ilişkisi bakımından, deizmi aşan ve Tanrı’nın dünyaya aşkın değil de, içkin olduğunu öne süren bir Tanrı anlayışıdır.

Panteizmin Tanrısı semitik keşifteki gibi tasvir edilen bir varlıktır. Fakat panteizmde gerçek dünya, bu nihai varlığı oluşturan toplam olgunun bir aşamasıdır. Uzak Doğu’nun ve panteizmin Tanrı anlayışları birbirinin karşıtıdır. Birincisine göre Tanrı’dan söz etmek, dünyadan konuşmaktır. İkincisine göre dünyadan söz etmek, Tanrı hakkında konuşmaktır.

SÜREÇ FELSEFESİ

Süreç felsefesi ‘yaratıcı ve tözcü bir varlık görüşünden vazgeçerek yaratıcı gelişme ve değişmeyi ön plana çıkaran, doğanın sürekli olarak değişen olay dizilerinden meydana geldiğini, gerçekliğin temelinde töz değil de süreç yani belli bir doğrultusu olan bir değişme bulunduğunu, soyut kavramlar dışında her şeyin sürece tabi olduğunu, dolayısıyla dilin ve kavramların doğadaki süreçleri, değişmenin sürekli olan doğasını ve akış içindeki olay ve varlıkların bireyselliğini ifade edemeyeceğini, ifade etmeye kalktığında bir takım paradokslara yol açtığını’ dile getiren bir felsefi anlayıştır.

Süreç düşüncesi, Tanrıyla ilgili özgür bir açıklamaya ve Teizm sözcüğünün geniş bir şekilde algılanabilmesine gereksinim duyar.

Süreç teologlarının reddettiği tanrı anlayışlarından biri bir dizi ahlaki kurallar koyan, cezalar veren ve suçluları kaydeden tanrı anlayışıdır. Değişmez ve duygusuz mutlak Tanrı; Tanrı’nın mutlak olduğu fikri, Tanrı’nın gerçekte dünyayla ilişkisinin olmadığını kabul etmektir. Tanrı’nın kabul edilen değişmezlik, duygusuzluk ve mutlaklık özellikleri onun bu dünyaya bir katkısının olmadığının gösterir. Gücü kontrol eden tanrı; tanrının dünyadaki her ayrıntıyı belirlediğini ifade eder. Değişmez mutlak tanrı algılayışı tanrının dünyaya değişmez bir düzen verdiğini iddia eder ve kontrolü elinde bulunduran Tanrı bu düzenin değişmemesi için gerekli güce sahiptir.

Süreç felsefecileri Tanrı’yı değişebilen bir varlık olarak kabul etmektedir. Bu yüzden de Tanrı olmak ile mutlak olmak arasında bir ayrım yapmaktan çekinmezler. Mutlak; saf bilinçlilik, saf özgürlük ve sınırsız imkan olduğu halde Tanrı onun gerisine çekilerek gerçekleşmiş özel bir imkan olarak, Tanrı olarak gözükür. Yani Tanrı evrenle sınırlı iken mutlak sınırlı değildir. O halde Mutlak, Tanrı’nın fiile geçmemiş saf hali olarak tanımlanabilir. Mutlak kendinde seçilmemiş imkanlar barındırır.

Süreç Felsefesinin en önemli felsefecilerinden biri olan Whitehead, çift kutuplu bir Tanrı anlayışını benimsemektedir. Ona göre tanrının bir değişmeyen veçhesi bir de değişen yönü vardır. Bunlardan birincisi Tanrının asli tabiatı, diğeri ise oluşan tabiatı olarak adlandırılmaktadır. Tanrı değişmeyen asli tabiatıyla alemdeki düzenin teminatıdır. Süreç felsefesi Tanrının değişmesi sorununa yeni bir yön kazandırmıştır. Tanrının değişime uğramasının bir eksiklik olmadığını çünkü onun değişimde olmasının kendisindeki bir eksikliği gidermeye yönelik olmadığını savunur.

ANTROPOMORFİZM

Yunanca’da anthropos ve morphe, insan ve biçim kelimelerinin birleşmesiyle oluşan antropomorfizm; ‘insanın biçiminin ya da öbür özelliklerinin insan olmayan varlıklara yakıştırılmasıdır. Dini bir terim olarak, tanrısal varlığı insana benzer bir beden biçimi varmış ya da insanın yaşantısının uzantısı niteliğinde düşünce, irade ya da duygu özellikleri taşıyormuş gibi betimleyen ifadeler için kullanılır. Tanrısal varlıklardan insan bedenine ya da insan bedeninin bir parçasına sahipmişçesine sözedilmesidir’

Antropomorfizm; Tanrı’nın insan şekline ve niteliklerine veya tanrının insanın bilinç, niyet, irade, duygu ve duyumuna benzer yeti ve özelliklere sahip olduğunu savunan görüştür. Tanrı’nın insandan daha güçlü ve yetkin olduğunu kabul etmekle birlikte, şekil ve nitelik açısından temelde insana benzediğini iddia ederek, tanrıyı insan suretinde tasavvur eder.

Antropomorfik yaklaşım denildiğinde öncelikle yunan dini akla gelir. İnsan -Tanrı, Tanrı-İnsan tasavvurlarının en renkli inanç örneklerine eski yunan dininde rastlanır. Yahudiler arasında, tufandan dolayı Allah’ın pişman olduğuna, ağladığına, gözlerinin rahatsız olup parmaklarını ısırdığına ve sonra da meleklerin O’nu ziyarete geldiğine inanılır.

Ortaçağ İslam dünyasında ise Kuran’ın dinsel öğretilerine dayanılarak elde edilen Teistik perspektifle Allah tasavvuru dört şekilde özetlenebilir:

1. Katı Antropomorfizm ( Müşebbihe ve Mücessime)
2. Sıfatiyye (Hadisçiler/Selefiyye)
3. Sıfatları Reddetme (Muattıla)
4. Ilımlı Teşbih (Eş’arilik ve Maturidilik)

Katı Antropomorfizm’de insana atfedilen kavramlarla Tanrı’ya atfedilen kavramlar arasında önemli bir fark olmadığını savunulur. İslam Kelamında mücessime ve müşebbihe olarak bilinen ekoller Allah’a el, ayak ve mekan isnad etmişler, bazen de onu bir cisim olarak hayal etmişlerdir. Ilımlı teşbih olarak tanımlanan görüşe göre ise Tanrı hakkında oldukça sınırlı bir imkan ile konuşabiliriz. Bilgiyi hem insan hem de tanrı için kullanabiliriz. İnsanın bilmeye dair bilgisi, tanrının bilmesini anlaması için bir benzetme aracı olabilir. İnsan iyi kavramından hareketle daha iyi ve en iyi kavramlarına ulaşır ve ardından mutlak iyinin ne olduğunu algılamaya çalışır.

Tanrı’yı kişi olarak anlamak isteyen Hıristiyan düşünürlerin pek çoğu ise katı bir antropomorfizm tutumu içerisindedirler. Bunun nedenini İsa’nın tarih içerisinde tanrısal bir kişilik kazanması olarak görebiliriz.

Teolojik ahlakın iyi anlaşılabilmesi için Tanrı’nın kişi olarak düşünülmesi gerekir. Tanrı, sadece bilen, güç yetiren, isteyen bir varlık değil aynı zamanda kızan ve seven bir varlıktır. Tanrı, mutlak oluşuyla dünyanın üstünde aşkın bir varlık olarak durur ama aynı zamanda dünyanın içinde yer alan içkin bir varlıktır. Tanrının mahiyetini daha iyi kavramak ve tanımlama yapabilmek için ondan kişi olarak bahsetmek ve antropomorfik yaklaşımlarda bulunmak zorunludur.

Sonlu bir varlık olan insanın sonsuz olan Tanrı hakkında konuşabilmesi oldukça zordur. İnsan hayat tecrübeleri sayesinde kudret, bilgi ve irade gibi kavramların neler olduğunu öğrenir ancak bunları Tanrı için kullandığında mutlak kelimesiyle birlikte kullanır. Fakat bu kullanımın neticesinde ortaya çıkan şeyin mahiyetinin ne olduğunu tam ve net bir şekilde bilemez.

İnsanın mutlak olan yaratıcısını anlayabilmesi, onun hakkında ancak benzetmeler yapmasıyla mümkün olmaktadır. Tanrı hakkında düşünmenin bile imkansız olduğunu savunan görüş de Tanrı’yı yarattıklarına benzeten katı tutum da kanaatimizce uçları temsil etmektedir. Tanrı yaratıcı olarak cismen yarattıklarına benzemez ancak yaratılmışlardan yola çıkarak yaratıcıyı anlamaya çalışmak İslam geleneğinin aşina olduğu bir husustur.

İslam geleneği içerisinde Tanrı’nın mutlak ilim, irade ve kudretine zarar verme kaygısıyla onun hakkında konuşmaktan kaçınılmış, insanın sahip olduğu bir takım sıfatları Tanrı’nın bir yansıması ve gölgesi olarak görmek yerine Tanrı bilinemezci bir tutumla hayatın dışında tutulmuştur. Oysa onun hakkında fikir sahibi olabilmek için yapılabilecek en önemli ve doğru şey kainata bakıp O’nu okumaktır.
1 | 2 | 3

CUMHURİYETİN EĞİTİM FELSEFESİNİ KURMA YOLUNDA BİR BÜTÜN İNSAN "HASAN ÂLİ YÜCEL"

Ahmet İNAM

Belleğimiz çok zayıf. Geçmişin şimdiye yansıtılması eksik. Özürlü. Hızlı eskitiyoruz kültürümüzü. Yüzlerce kitap, dergi görünüyor ve yitip gidiyor. Cumhuriyeti yaşam öykülerinin bir parçası olarak gören, Osmanlı döneminde doğmuş, ülküleri, heyecanları, düşünsel ve eylemsel tutkuları olan Hasan Âli gibi aydınlarımızın geleceğe bıraktıkları işaretleri anlamakta zorlanıyoruz. Hasan Âli'yi değerlendirmeye çabalıyorlar; onun eğitimci, örgütçü, çeviri etkinliğinin en önemli mimarlarından oluşunu vurgulayıp, toplum içinde, toplumunun ve kültürünün sorumluluğunu taşıyan bir kişi olduğu üstesinde yeterince durmuyorlar.

Hasan Âli'den ne öğrenebiliriz? Öğrenebileceklerimizi öğrenebiliyor muyuz? "Özü olanın izi olur", elenmiştir. Hasan Âli'yi Hasan Âli yapan dinamik bütünlüğün ne olduğu, yaşadığı dönemdeki görevleri, eylemleri, duyguları, iç dünyası hakkında yorumlar yapabiliyor muyuz?

Onunla aramızda zaman olarak boşluklar var. Mirasını gerektiği biçimde devralamadık. Bin dokuz yüz kırkların sonunda bir kopuş yaşandı. Umutları, beklentileri, etkinlikleri içinde, o nevi şahsına münhasır, o sui generis insanın bize iletmeye çalıştıkları ne gibi çarpıtılmalarla ulaşıyor bizlere? Geçmişteki insanımızın mirasını yorumlamakta hep yetersiz kalıyoruz. Hep biçim, hep sonuç olarak, dıştan bakıyoruz ona, izini görüp, özünü göremiyoruz. Burada, sakın, Aristo'nun kimi yorumcularının sandığı gibi, değişmez bir özden söz ettiğim sanılmasın . O nasıl bir insan, nasıl bir kişi idi ki, bize böylesine ürünler verebildi? Onu, geçmişi ile, çevresiyle, bilgisiyle, ahlakıyla, güzellik anlayışıyla, düşüncesiyle, duygusuyla, inancıyla, iradesiyle, bağımsızlık tutkusuyla, yaratıcılığıyla, mizah duygusuyla insan yapan özellikleri neydi?

O bir bütün insandı içinde, bugün çoğumuzun paramparça kopuk kopuk yaşadığı farklı nitelikleri bütünleştiren bir gücü vardı. Çünkü, o, üslubu olan biriydi. İçi, özü olan biriydi. Dışı, böylesi bir bütünleştirilmiş içi taşıyordu. Toplumunun insanlarına benziyordu ama onlardan ayrıydı. O dönem insanının ayrı ayrı taşıdığı özellikleri içinde birleştirebilmişti. Çoğumuza karşıtmış, zıtmış gibi görünen özellikleri birleştirip aşmış, bütünleştirilmişti. Neydi bu, aşılıp, birleştirilmiş zıt özellikler? (İyi Vatandaş. İyi İnsan adlı yapıtında -Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1993, s.l90-şöyle diyordu: "Ferdi varlığımızda karga halindeki zıt kuvvetleri murazenelemeye çalışalım.")

1. Düşünce (Düsünme)- Eylem İkiliği. O bir eylem adamıydı. "Düşünüyorum, o halde varım" onda "çalışıyorum o halde varım" olmuştu. Bakanlığı sırasındaki bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi, açtığı okullar, oluşturduğu kurumlar, ön ayak olduğu yayın etkinliğinin ardında, bir bakanda görmeye alışık olmadığımız, bir düşünce birikimi vardı. Düşünme hevesi, kuramlara ilgi, merak, irdeleme, anlama, sistemleştirme tutkusu içinde idi. Hayattan yalıtılmış düşünceden yana değildi. Düşüncesiz yaşamadan yana hiç değil. Yaşadığımız dönemin çarpıtılmış pragmacı anlayışında, sonuç alma, sonucun dayandığı düşünce zeminini görmezlikten gelinerek gerçekleştirilmeye çalışıldı. Düşünce yoksulluğunun, alınan sonuçları nasıl olumsuz yönde etkilediğini görüyoruz.

2. Düşünce-Duygu ikiliği. Düşünmek, 'Kuru', 'soyut', insan bütünlüğünden yalıtılmış bir etkinlik değildir. İnsan duyguları olan varlıktır. Bunu genç yaşında sezmişti Yücel. Yeni Hayat şiiri 1926'da (29 yaşında iken) yayınlanmıştı. Şöyle diyordu başlarken:

Duymadan düşünmek yok bizim dinimizde
Biz kalp adamlarıyız, gönül eriyiz.

Gönül eriydi. Düşünen bir gönül eri. O dönemin Bergson'cu felsefeyle mevlevî bir bakış açısından gelen kültür mirasını yaşamına katmıştı.

3. İç-Dış ikiliği. İnsanın iç dünyasıyla dışı arasındaki ilişkiyi, eylemsiz çileci bir mistik olarak değil de, atılımcı, dünyayı değiştirmeye çabalayan bir eylem adamı olarak yorumluyordu. Dış için aynasıydı. Dışa hep iç yönünden bakmak gereğini vurguluyordu. İçten Dıştan adlı yapıtı 1938'de yayınlanmıştı. İçimiz hem birey hem toplum hem kültür olarak dışımızı beslemeliydi. İçi boş insanlar, içi boş bir kültür olmamalıydık. Özümüzden yola çıkmalıydık. Taklitçi, salt dış görünüşe önem veren insan ve kültürlerin kolayca yitip gideceğini görmek gerekiyordu. Bu da bizi bir diğer ikiliği yorumlamaya götürüyor:

4. İçerik- Biçim ikiliği. Gerek kişiliğinde, gerekse kişiliğini yansıtan Yazılarında, onun anlatım biçimine ne denli önem verdiğini görüyoruz. "Üslub-u beyan, aynıyla insan" sözü ona yakışıyordu. İçi olan biriydi. Eylem adamlarının çoğunda bugünlerde gözlemlediğimiz "iç dünya yoksunluğu"nun, onun yaşayışına baktığımızda, eylem alanında başarılı olmak için hiç de gerekli olmadığını görüyoruz. İç dünyasına dışına yansıyabiliyordu. İçerikle, biçim birbiriyle sıkı bağ içindeydi.

5.Özel-Kamusal İkiliği. Bu ikilikte, vicdan kavramının önemine dikkat etmek gerekir. Vicdanımız bize özgü idi, özeldi (private). Ama, mahremiyetimizde, toplumun vicdanı da vardı. En yalnız anlarımızda bile, toplum bize bakıyor gibi düşünmeliydik. Ahlak duygumuzun dayandığı sorumluluk, kamusal alanda çıkarlarımız için kullanabileceğimiz özel alanımıza, özel hayatımıza özen göstermeye götürüyordu bizi. Namık Kemal'in "bais-i şekvi hüzn-ü umumidir Kemal" dizesini anımsayalım. Bireyin toplumun hüznünden yalıtılmış, onun uzağında bir hüznü olamazdı. Yücel, bu ikiliği kendi benliğinde birleştirip aşmış biriydi.

6.Evrensel-Yerel İkiliği. Evrensel olan bilime, kendi kültürümüzden yola çıkarak katkıda bulunacaktık. Kendi dilimizle evrensel olanı düşünecektik. Evrensel kültüre katkı kendi yerel kültürümüzden gelecekti. Kendi değerlerimizi evrensel bir gözle görecek; evrensele katkıyı kendi Özümüzden yola çıkarak sağlayacaktık. Böylece medeniyet-kültür çatışması, biz-onlar, bilim-inanç zıtlıkları ortadan kalkacaktı.

7. Elestiri-Umut İkilisi. Yücel, gelecekten beklentisi olan, umutla yaşayan biriydi. Bu gün, birçok Aydınımız içine düştüğü yılgınlık, umutsuzluk boşluğu onda yoktu. İyimserdi. Yaşama sevinci ile doluydu. Bu umut ve sevinç, çekilen acılara, yapılan yanlışlara kayıtsız kalma anlamına gelmiyordu. Haddimizi bilecek, yanlışlarımızdan öğrenecek, kendimizi eleştirme cesaretini yitirmeyecektik. Eleştirel bakış, elimizden umudumuzu almayacaktı.

İşte çok kısa olarak değindiğimiz bu ikiliklerin farkında, bu ikilikleri yaşayarak,, zenginleştiği iç dünyasıyla, eylemlerini gerçekleştirdi Yücel. O bir "eren"di. Ama geçmişte kalmış, eskimiş dünyanın uzağında, kendini münzevî, çileci bir hayata terk etmiş bir eren değildi; yeni, yepyeni bir hayatın ereniydi. Yeni hayat, yaşadığımız toplumsal, ekonomik kültürel koşullardı. Bu koşulları bilip, bu koşullan aşmaya çalışacak, bunu yaparken, kendimize ait olanı yakalamaya çabalayacaktık.

"Yeni Hayât", şiirine duygu ile düşüncenin birlikteliğini vurgulayarak başlamıştı. Bitirirken, geçmişimizle ("eren" olma!), geleceği (yeni hayat!) birleştirerek, umutla yürümeyi öneriyordu. Bu haliyle, eşi bulunmaz bir tutumu sergiliyor, üslubunu ortaya koyuyordu. Dünya kültüründe yer almamız, evrensel olanla birleşmiş farklılığımızla gerçekleşecekti:

"Her yerde bulunmaz eşimiz bizim
Biz yeni hayatın erenleriyiz."

AHLAK ÖRNEĞİ

ULUG NUTKU

Kant'ın bir eylemin ahlâkî değerinin onun sonucunda değil de taşıdığı niyette olduğunu göstererek ethikte yeni bir alan açmasından sonra ahlâk örneği kavramı insanlık kavramına daha yakından bağlanmaya başladı. Her ahlâk örneğinin insanlığa bir bütün olarak temsil ettiğinin bilinci gelişiyordu.

İnanç Çağında Avrupa insanı klasik felsefenin dünyevî mutluluk-arayıcısı olmaktan çoktan çıkmıştı, ama Kant'ın zamanındaki Avrupa insanı, Yahudi-Hıristiyan geleneğinin transendental çizgisinden de dışarı kaymaya başlamıştı.

Grekler için mutluluk pragmatik kavranan, böyle olduğundan da çabalayarak erişilebilecek bir şeydi; özel bir bilgi türüne sahip olmakla mutluluk ele geçirilebilirdi. Grek düşüncesinde insan siyasal bir varlık olarak belirleniyordu; bununla uyumlu olarak da toplumun mutluluğuna öncelik veriliyordu. Ethik siyasallaştırılıyordu. Sağlıklı toplum ancak nesnelerin doğru bilinişi üzerinde örgütlenebileceğinden, nesnelerin bilgisiyle toplumsal ilişkilerin bilgisini birleştirecek bir çeşit sosyo-ethik, insanları mutluluk ereğine götürecek bir bilim olarak düşünülüyor, ahlâk örneği de bu yönde aranıyordu.

Grekler ahlâk problematiğinin çekirdeğinin daha derinlerde yattığının farkına varamadılar. Sonraki tarih onların yetersizliklerini gösterdi; çünkü ethik kesin anlamıyla bir bilim olabilseydi, bu bilimde şimdiye kadar oldukça ilerlemiş olmamız gerekirdi. Bu ilerlemeler sonucunda da kişiler ve toplumlar hayatlarını gittikçe daha çok ethiksel-bllimsel yönetmeyi öğrenirlerdi.

Avrupanın dinsel geleneği (köklerini Doğudan aldı ve, Yahudi-Hıristiyan olduğundan, başlangıcında anti-Roma, anti-klasik ve anti-Avrupa idi) en yüksek değeri bireyin türdaşına içten bağlanmasına dayandıran ilk girişimdi. Bu yeni bir özgürlük anlayışının başlangıcıydı da, çünkü dıştan en ufak bir zorlama bile olmadan kendisini bir başkasına hizmete bağlanmış hisseden kimse tamamiyle özgür bir insandır. Onun özgürlüğü bağlanmasıyla tamamlanmıştır. Böyle bir kimsenin kendini içinde bulduğu ahlâkî durum, herhangi bir pragmatik, toplum açısından övgüye layık, yahut siyasal bakımdan altruistik durumdan kökten farklıdır. Başkalarını yaşatma duygusuyla bağlanmış kişi ahlâk örneğinin olanağıdır ve bu olanağın gerçekleşmesi mutluluk kavramıyla açıklanamaz, — bu kavramın anlamı Greklerdeki gibi bir amacı değil de bir aracı gösterecek şekilde tersyüz edilse bile. Ahlâk örneği ne bir araçtır, ne de tek yahut bir dizi aracın amacıdır. O kendi başına bir amaçtır.

Bireyin, somut insanın (soyut toplumun değil) değeri insanlık kavramını oluşturan kaynaktır. «Dünyadaki bütün insanlar», yani «insanlık» kavramı, oluşumu için bireyin birey olarak mutlak değerinin tanınmasını gerektirir. Bunun bilincine doğru ilk adımı Hıristiyanlık attı.

İnsan varlığının değeri açıkça ve tam anlamıyla ancak Kant'ın keşfinden sonra görüldü. Onun terimlerinin çoğu bugün kullanılmayabilir, ama katkısı küçültülemez. Kant din ahlâkının şartsız iyiden, yani, kendi hayatını kaybetmeyi düşünmeden bir başkasını yaşatma niyetinden doğduğunu ve geliştiğini gördü. Ama aynı zamanda bu niyetin dinlerce hemen ödül ve ceza şartlarına bağlanarak bozulduğunu, oysa ahlâk örneğinin ödüle ve cezaya karşı ilgisiz süregittiğini de gördü.

Kant'ın "içimizdeki yasa"sını izleyerek ahlâk örneğini, bulutsuz bir gecedeki parlak göktaşı kadar açıkça görebiliriz. Örnek çoğu kez kendisini pek kısa bir süre için gösterir ama insanlı dünyanın her yerinde sürekli dolaşır. Doğanın ahlâk örneğini insan ilişkileri biçiminde oluşturmasının ve onu hayat uğruna yinelemesinin ardında (Kant'ın düşündüğü gibi) gizli bir planının olduğunu söyleyemeyiz; bunu söylemek doğal oluşları insanî amaçlara bağlamak olur. Ama kesinlikle söylenebilecek bir şey varsa, o da ahlâk örneğinin, ister binlerce yıl önce, ister hemen şimdi görülsün, özce aynı kalışıdır. Bundan, onun artık doğal evrime bağımlı olmadığı, doğanın onu aşmaya çalışmadığı anlamı da çıkar.

Ahlâk örneği kendisini konuşturur; uzun uzadıya yorumlara dalmaya gerek yoktur. Şimdi, ikisi dünya edebiyatından, ikisi de son zamanlardaki haberlerden dört örnek vereceğim. 4800 yıl önce Sümer şehri Lagaş istilâya uğradığından ölüm ve sefalet olağan karşılanmadı. Şair Dingirraddamu savaş kurbanı olan çocukların yazgısına yakınıyordu. Vicdanın doğuşu uygarlığın başlangıcıyla örtüşmüş olmalı. Diğer yanda, Frazer'in tasvir ettiği, Brahmapootra vadisinde yerleşik Lhota Naga kabilesi başka kabilelerin çocuklarını yakalayıp öldürürlerdi. Onların, Lagaş'ın düşmanlarınınki gibi kötü niyetleri yoktu, ahlâki çelişkileri yoktu. Niyetleri, öldürdükleri çocuğun kemiklerini, daha iyi ürün alma amacıyla tarlalarına dikmekti. Bu eylemin ahlâk dışılığının bilincinde değildirler; tersine, bunu yapmamak törelerine karşı gelmek olurdu. Onlarda Sumerli şairin, bizim de içine girdiğimiz duygu yapısı yoktu; çünkü şair, savaşta kendi ülkesi kazansa da, düşmanın çocuklarının kara yazgısı için yakmacaktır. Lhota Naga kabilesinin töresi içindeki bu davranış biçimi elbette «insan» öznesinin yüklemlerinden birisi olarak kabul edilemez ve «insan» tanımına dahil edilemez. Oysa şu bizim modern dünyada çocuklar yine katledilirse ve üstelik ileri teknolojinin yepyeni silahlarıyla katledilirse, bu bilinçli kötülüğün insan öznesinin bir yüklemi olmadığı ne mantıkça ne de tarihçe savunulabilir. Bu durumda ahlâki, çelişki büyük bir gerilimle duyulur ve çelişkinin olumlu yanını, türdaşı yaşatmayı, vurgulayacak örnekler aranır.

Diğer üç örneğe topluca ve kısaca değineceğim.

2400 yıl önce Ksenofon'un komutasında bir Grek ordusu Doğu Anadolunun dağlık bölgesinden Karadenize doğru geçit ararken iki yerli Kürdü yakalar, yol göstermelerini isterler. Birincisi birçok işkenceye rağmen konuşmayı reddeder ve öldürülür. İkincisi razı olur. Öbürünün neden sustuğu sorulunca, o adamın yeni evlendirdiği kızının ordunun geçeceği yola yakın bir köyde oturduğunu söyler.

Birkaç yıl önce gazetelerde Elaine Esposito adında 43 yaşında bir kız çocuğun Floridadaki evinde öldüğü haberi verilmişti. 37 yıldır bitkisel durumda yaşıyormuş. Haber şöyle devam ediyordu: «Bu süre içinde küçük Elaine'nin babası ilaç giderlerini karşılamak için üç ayrı işte birden çalışmış; hastabakıcı olan annesi ise hem işine devam etmiş hem de kızının her gereksinmesine koşmuştur. Anne Esposito kızının belirli aralıklarla yatağında döndürülmesinden başka günde dört kez sıvı besin almasını sağlamıştır.»

Ocak 1982'de Washington'da Potomac ırmağı üzerinde bir uçak kazasında yolcular buzlu suya düştü. Bir helikopter timi birçok hayat kurtardı ve oradan geçen Lenny Skutnik ırmağa atlayıp Priscilla Tirado'yu çıkardı. (Bir felsefe yazısı sıradan insanlardan adlarıyla sözetmekten utanç duymamalı) Aynı anda, kimliği belirlenemeyen (sonradan belirlenmiş olmalı) 50 yaşlarında bir adam da sudaydı. Haber şöyleydi: «Helikopterden can simidinin her indirilişinde adam onu yakaladı ve bir başkasına iletti. Sonunda helikopter onu da almaya döndüğünde buzların arasında kaybolmuştu.»

Ahlâk örneği üzerinde felsefi terimlerle konuşmak hiç gerekmiyor. Ama kullanılırlarsa örnek onlara içerik kazandırır. Şöyle: Ahlâk örneği insanın insana bağlanmasının çeşitli biçimlerini gösterir (ölümü hemen kabullenene fedakârlıktan, uzun süre çile çeken, güçlüklere göğüs geren fedakârlık biçimlerine kadar): felsefede Kant tarafından bağlanma olarak dile getirildi. Doğal kendini-koruma güdüsünü aşarak artı belirlenim (plus determination) olarak ortaya çıkar. Anlaşılması için bilimsel sebeplilik kavramı içinde ele alınmaya ihtiyacı yoktur; herhangi bir bilimsel ilkeye dayanmaz; onun bilgisi sui generis'dir. Karanlıkta kalan hiçbir yanı yoktur; dış dünya üzerindeki bilgi birikimiyle açıklanacak hiçbir bölümü yoktur: bir bütün olarak açık ve seçiktir. Ahlâk örneği ilerlemez, ahlâk eyleminin gerçekleştiricisi için hiç kimse «daha iyisini yapabilirdi» deme hakkını kendinde bulamaz, ama o yapabileceğinin en iyisin yaparken (Kant) daha iyisini yapabilir. İyi ile daha iyi arasında yaşatma niyeti bakımından fark yoktur, ikisi de yetkindir. Ahlâk örnekleriyle bir değerler skalası yahut hiyerarşisi yapılamamakla beraber, bunların yinelenmesinin sayıca çoğalması, yaşatmaların öldürmelere ağır basması, insanlık kavramının içerdiği bir umut, bir beklentidir, ama uğrunda mücadele edilmesi gereken bir umut, bir beklentidir. Başkasını yaşatma örnekleri arasında nitelik farkı olamayacağından, örnek çok çeşitlilik içinde tekildir. Ahlâk örneğinin taşıdığı İyi göreli değil mutlaktır. Onun hiçbir bilime dayanmamasına karşılık bütün bilimler, hayatın hizmetinde örgütlenmek için ona dayanırlar: o bütün bilginin «en üstün iyi»sidir (summum bonum).

Ahlâk örneği bilimlere insan varlığını anlamaları için ışık tutar. Bilimler onu kendi açılarından yorumlarlar. İnsan türünün soysürdürmesinin bir mekanizması olarak: biyoloji tarafından. Yahut, fedakârlık adını alan kalıtım özelliği olarak: genetik tarafından. Ya da basitçe, toplum düzenini sağlayan dayanışma ilkesi olarak: sosyoloji tarafından. Ya da en geniş anlamda aile, akrabalık bağı olarak: antropoloji tarafından. Ya da sevginin işlevi olarak: psikoloji tarafından. Hatta, doyum arayan canlılık ilkesinin karşıtındaki düşünsel ilke olarak: metafizik tarafından. Bütün ahlâk sistemleri, bütün ethik teorileri ahlâk örneğinin genelliğini dile getirmeye çalıştılar. Kullanılan terimler çağlara göre değişmiştir ama anlam aynı kalmıştır. Anlama bir yerde bir zaman varıldığı sürece, birisini yaşatmak ile birisini öldürmek arasındaki (günümüzde küresel boyutlara ulaşan) çelişkinin hayattan yana çözümlenmesi için umut vardır.