Şeytana sempati

Bir varmış bir yokmuş, her şeye gücü yeten bir varlık varmış ve başka bir şey de yokmuş. Dine inanlar ona "Tanrı" derlermiş; ancak geleneksel tanrıdan oldukça farklıymış. Doğru, o her şeye kadir ve mutlaktı; doğru, o her şeyi biliyordu; fkat hep iyi ve cömert olmak yerine hep kötü ve cimriydi. Birçok kşi benim Tanrı'nın kovduğu melekten yani şeytandan bahsettiğim sonucuna varabilir. Ondan "Şeytan" diye bahsetmeliyim; ancak tekrarlıyorum, her şeye gücü yeten tek varlık odur. Onu yaratan bir Tanrı yoktu. Başlangıcı yoktu. Şeytan bizimkine çok benzeyen bir alem yaratmayı seçti. Yıldızları ve gezegenleri vardı ve bunların en az birinde -Dünya- bizimki gibi bir hayat vardı. Dünya her açıdan bizimkinin aynısıydı: Okyanusları ve dağları, insanları ve milletleri vardı. Sıcak birasıyla, kriket ve futboluyla İngiltere vardı; maçlarda İngiliz takımlarının ka­çırdıklarına ve ıskaladıklarına keyiflenen İskoçlar vardı. Muntazam çizgileriyle kaplanlar vardı, orkideler, birçok gereksiz alarm, cep telefonları, özel tasarım kıyaftler ve tekno müzik vardı. Taç yaprakları, kirpiler ve cıvıldaşan güvercinler; güvenli yasalar, güneşlenen ceylanlar, iyi dilekler -tabii bir de Ulusal İngiliz Operası- vardı.

Evrenin başlangıcını tartışan insanlar vardı. Kiliselerin, sinagogların, tapınakların ve camilerin yanı sıra dini metinler -İncil ve Kuran- vardı. Ve insanlar, harika, yüce ve her şeyiyle iyi olan Tanrı'ya ibadet ettiler. Hatta bazı­ları inayetinin, kutsal vahiylerinin ve emirlerinin serçeden insana herkes için olduğunu iddia ettiler.

Şeytan her şeye gücü yeten iyi Tanrı'ya edilen bu yanlış ibadete gülüp geçmeyi denedi. Dini metinlerin oluş­masını kasten, ama şaka olarak ayarladı. İçindeki şeytanlık onu çılgına çevirdi ve keyfni kaçırdı. Şeytana tapan birkaç kişi dahi, şeytanı, her şeye gücü yeten tek varlık olarak görmekte zorlanmaya başladı.

Şeytanı en çok kızdıranlar ise teologlar, flozoflar ve hatta kötü ve acı problemini tartışan insanlardı. Her şeye muktedir ve bağışlayıcı bir Tanrı -onların yanlışlıkla taptıkları- varken nasıl oluyor da acıyla sonuçlanan pek çok kötülük var olabiliyordu? Şeytan düşündü: Evrenin gidişini birçok acı ve zamanla artan bir sefletle donatırsa, düşünen insanlar, her şeye kadir ve tüm kötülüklerin yaratıcısı bir varlığın olması gerektiği sonucuna varacaklardı: Şeytan. Onlar "iyi"yi tartışıyor olmalıydılar. Şeytan'ın varlığına işaret eden bu kadar çok kanıt varken esas mesele iyiliğin niçin var olduğu olmalıydı.

Dindarlar için, evren, her şeye muktedir iyilik dolu Tanrı'nın kanıtıdır. Dünyanın belli bazı özelliklerinin bir yaratıcı-tasarlayıcının olması gerektiğine işaret etti­ğini iddia ederler. Bununla birlikte John Stuart Mill'in 19. yüzyılda belirttiği gibi, eğer dünyaya, her şeye gücü yeten bir yaratıcının hangi özelliklere sahip olduğunu anlamak için analojik olarak ciddi bir şekilde bakarsak o yaratıcının adını karalayacak ezici kanıtlar buluruz. Milyonlarca insan hastalıktan veya açlıktan acı çekti, acı çekiyor ya da acı çekecek, genel olarak da acılar içinde ölüyor. Bu acılara umutsuzluğun ve birbirine yardım edememenin ıstırabı eşlik eder. Milyonlarca insansa sıradan ve daha mutlu hayatlarda ise muazzam sayıda insan arkadaşlarının veya akrabalarının ölümüne tanık oluyor; yine çok sayıda insan işyerindeki olumsuz şartlar nedeniyle mağdur ediliyor. Milyarlarca hayvan da doğadaki besin zinciri dolayısıyla kendi türlerinden kaynaklanan acılara maruz kalmaktadır. Küçük mucize Şeytanda "Tanrı'yı sevdiğinize şükredin" ve "Her şey güzellikle parıldıyor" ilahilerini duyduğunda üzülmektedir.

Problemi ister iyinin varlığı ister kötünün varlığı olarak ele alalım, bununla ilgili birtakım çözüm önerileri mevcuttur. Her şeye gücü yeten bir şeyin -Tanrı ya da Şeytan- her şeyi yapamadığını akımızda tutmalıyız: Çelişkili veya çelişkili olabilecek şeyler meydana getiremez. Her şeye gücü yeten bir varlık, hiç hareketsiz bir nokta yaratabilir mi? Tabii ki yaratabilir; ama eğer her şeye muktedirse hareket ettirebilir, böylece de hareketsiz olmaktan çıkar. Mantıken yapılması imkansız olanı yapamamak güce bir kısıt değildir. Eğer biri size kitabı hem kapamanızı hem de kapamamanızı söylüyorsa bunun aynı anda yapılmasının bir yolu yoktur, yani bu durumda yapılacak hiçbir şey olamaz böylece de yapabilecekleriniz üzerinde bir kısıtlama yoktur.

Tanrı'nın ya da Şeytan'ın mantıken imkansız olanı (bu gerçek ya da mümkün olan hiçbir şeyden oluşmadığından) yapamadığının farkına vardığımızda diyebiliriz ki, bir yerde kötülük varsa mantıken iyilik de olmalıdır. Bu konunun nüfzu ne olursa olsun neden bu kadar çok iyilik ya da kötülük olduğu asla açıklanamaz.

Tanrı'ya inananlar ayrıca sık sık özgür iradenin de­ğerinden bahsederler. Özgür irade dünyayı daha iyi bir yer haline getirir: Robotlar yerine istediğini yapabilen insanlara sahip olmak ve insanların kendi iradeleriyle iyilik yapmayı seçmeleri, iyiliğin kaderlerinde belirlenmiş veya kendileri adına karar verilmiş olmasından iyidir. Bununla birlikte özgür iradeye sahip olmak, insanların kötülük yapmayı tercih edebilecekleri ve böyle bir tercihte bulunabilecekeri anlamına gelir. Şeytan tabiiki tersini savunur. Özgür irade, özgürce yapılan birçok kötülük, kötü niyetlilik ve haksızlığı da kapsar; o, bu nedenle özgür bireyler yaratmıştır. Doğru, böyle yaratıklara sahip olarak, Şeytan bazılarının bazen iyilik yapabileceği riskini almış oldu; ama dünyada özgürce ve kasıtlı olarak acıya sebep olan insanların kötülüğünün yanında bunun bir önemi yoktu.

Özgür irade savunması sadece insanların sebep oldu­ğu iyilikler ve kötülüker için geçerlidir. Özgür iradenin ne olduğu konusunda paradokslar var ama bundan bir anlam çıkarabileceğimizi farz etsek bile insanların depremleri, volkanik patlamaları, sel baskınlarını ve hastalıkları kendi özgür iradeleriyle yarattıkarına inanmak için hiçbir sebep yok. Şeytan o melun ellerini ovuşturur: Böyle acımasız felaketler onun varlığının bir kanıtıdır. Şeytan'ın sorunu, niçin mutluluk kaynakları yarattığını açıklamaktır: mavi gökyüzünü ve gün batımını, engin denizleri, yüce dağları; aşkın hazzını, seksin heyecanını, müziğin, şarabın ve hatta felsefenin sarhoşluğunu. Bir şeyler yanlış gittiğinde, bunların büyük sıkıntılar yaratmanın etkili yolları olduğunu söyleyebilir.

İşler yolunda gittiğinde bile diğer insanlar kıskançlık ve hasetlikten acı çekiyor ve bunun adaletsizlik olduğunu düşünüyor. Ayrıca şanslı olanlarda ise hastalık ve sonuç olarak ölümle bu zevklerin kaybının farkındalığı kalır. Bunun yanı sıra bazılarının Tanrı'nın var olup olmadığı konusundaki umutsuz şüphelerine dikkat çekebiliriz. Bu, kendi başı­na şeytanın kötü niyetliliğinin bir kanıtıdır; her şeyden öte iyi bir Tanrı böyle bir ümitsizliğe müsamaha etmez.

Birçok insan Tanrı'nın varlığına inanır. Dini kitaplara ve dindar öğretmenlere güvenir. Ama bazıları kanıt ararlar ve bunun, etraflarındaki dünyanın birtakım özelliklerinde bulunduğuna inanırlar. Benim Şeytan önerim, dünyevi özelliklerden hep-iyi bir Tanrı çıkarımını sorgulamanın bir yolu. Şeytan fikri bize seçimimizin yalnızca bağışlayıcı bir Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu arasındaki basit bir seçimden ibaret olmadığını hatırlatmalı. Evreni yaratan ve tasarlayan, her şeye muktedir bir Tanrı'nın varlığına inananların neden onun kötü -veya iyi-kötü arası bir şey- değil de tamamıyla iyi olduğuna ikna oldukarını açıklamaya ihtiyaçları var. Bir iyi ve bir kötü olmak üzere iki ayrı gücün bulunması daha olası değil mi? Zerdüştlük tipik olarak böyle bir ikiliği ilan eder görünür. O halde tek makul din bu mu? Bu, paradoksal bir biçimde, herhangi birinin neden buna inanmakta zorlandığını açıkayabilir. Aslında belki de kesinlikle bir paradoks değildir. Nihayetinde din ve mantık birbiriyle örtüşüyor mu?

Bugünlerde şeytan, seçeneklerden biri olmaktan çı­kartılmış durumda. Şüphesiz baskı altında ve hiç kuşkusuz sempatimizi hak ediyor. Bununla birlikte sempati daha yerinde bir şekilde hem Şeytan'a hem Tanrı'ya, hem iyilere hem de kötülere yöneltilebilir. Kabul edilmedikleri için değil, paradoksal bir biçimde, varlıktan yoksun oldukları için -bu bir paradoks mudur- ya da ateist bir sıçrayış?


Kaynak: Peter Cave - 33 Felsefi bilmece

lyonyada İlk Materyalist Fikirlerin Ortaya Çıkışı

Materyalist felsefe, yalnız eski Yunan’da değil ilk çağın köleliğe dayanan toplumunun sinesinde Çin'de, Hint'te vb. de doğdu.

Materyalist düşüncenin oluşması, her şeyden önce, esas olarak dinî nitelikteki görüşlerinin idealizmin kaynaklarından biri haline gelmesi gerekecek olan, büyük toprak aristokrasisine karşı savaşan demokratik toplum katının gelişmesine bağlanır.

Genel kural olarak, seyrek istisnaları saymazsak, materyalizm, tarihin bütün dönemlerinde, ileri toplum katlarının, gelişen pratiğe ve gelişen tekniğe bağlı toplum katlarının felsefesidir; idealizm ise, hemen her zaman, tutucu ve gerici kuvvetlerin görüş ve anlayışını temsil eder. Felsefe, gerçek hayattan ayrılmış değildir.

"Filozoflar, diyor Engels, hiçbir zaman, sanıldıkları gibi salt (pure) fikir gücüyle ileriye doğru itilmiş değillerdir. Tersine, Gerçekte onları ileri iten herşeyden çok, bilimin, doğanın ve sanayinin heybetli ve gittikçe hızlanan ilerlemesi olmuştu.”

Örneğin Eski Yunanda demokratik grubun temsilcileri, zanaatlarla, iç ve dış ticaretle, ilk bilimsel araştırmalarla uğraşan yeni toplum katlarında toplanıyorlardı. Onların, üretimin gelişmesinde ve bilgilerin araştırılmasında çıkarları vardı. Bunun içindir ki, bunların, gelenekçi, dinî ve mistik fikirlere düşman olarak çıkmaları, şaşılacak bir şey de­ğildir.

İdealizm, tersine, köle sahibi sınıfların sinesinde, aristokratlar grubunun felsefesi oldu, bu çevrelerde eski Yunan mitolojisinden fazlası aranmıyordu, bu fani dünyamıza herşey tanrılardan geliyordu. Zeus bulutları topluyor ve yıldırımlar yağdırıyordu, Poseidon denizlerin efendisiydi, Demeter toprağın verimliğini düzenliyordu, insanın ya­şantısı, başından sonuna kadar doğa - üstü varlıkların eylemine bağlı idi. insan, kendisini, herzaman ve heryerde tanrılarla çevrili sanıyor, heryerde ve herzaman onların egemenliği altında hissediyordu. Ölümsüzlerin iyilik ve inayetlerini kendisi için sağlamak, onların kötülüklerini dua vb. ile savuşturmak, işte insanın bütün çabaları bu amaca yö­neliyordu. Bütün evrensel oluş devrimlerinin ilk devindiricisi, hep, bir tanrı olmuştur; "evren korkusu" (terreur cosmologique) buradan gelmektedir. Bundan kurtulmaya kalkışmak "hybris" içine, ölçüsüzlük içine düşmek olur.

Materyalistler olayları başka biçimde doğal ve duyu organlarımızca duyulan olgulardan hareket ederek açıklamaya çalıştılar. Böylece, Eski Hint materyalistlerinden bazıları, var olan herşeyin, eter (esir) içinde bulunan ateş, su, hava, ve toprağın çok küçük heterojen parçacıklarından oluşmuş olduklarını kabul ettiler; bilinen bütün tözlerin (cevher) ve cisimlerin kendilerinden geldiği başlangıç tözlerinin, en ilk maddelerin varlığını kabul ediyorlardı.

Eski Çin’in düşünürleri de aynı şekilde, "primitif elemanları" (ilkel öğeleri) ileri sürdüler, bunlar arasında su, ateş ve topraktan başka maden ve tahtayı da sayıyorlardı; tuzlu, acı, tatlı vb. tadların izlenimlerini bu kaynaklarla izah ediyorlardı. Karanlıklar ahengi kitabı'nda "bilinç, şeylerden doğar ve şeyler içinde ölür" denilmektedir. Çin materyalistleri de doğada birbirine karşıt, pozitif ve negatif ilkel parçacıkların var olduğu fikrini savunuyorlardı.

Bu gelişmemiş çocuksu materyalizm, M.ö. VI. yüzyılda Küçük Asya'daki Yunan sömürgelerinde kurulmuş olan felsefe ile büyük bir gelişme gösterdi. M.ö. VIII inci yüzyıldan, VI'ıncı yüzyıla kadar Yunan toplumunun ilerlemesi, lyonya'da, Küçük Asya kıyılarında, Batı halkları ile Doğu halkları arasındaki ticaretin geçtiği yerlerde doruğuna varmıştı. Yunan materyalizminin o zamanki merkezleri Milet ve Efes gibi İyon şehirleriydi; bu zengin ve işlenmiş şehirlerin ticarette görgülü bilgili olan halkları alış-verişlerle ve politik ittifaklarla uzak yolculuklar yapmaya, yabancıların ahlâk ve töreleri ile ve yabancıların fikirleriyle temas etmeğe sevkediliyorlardı.

Mısır, Fenike, Bâbil, İran ve bunlar üzerinden geçerek Hint ile olan ilişkilerin çok sık olduğu Yunan dünyasının bu doğu kesimindedir ki bilimsel düşünceler doğdu. "Küçük Asya'nın batı kıyıları Yunan uygarlığının beşiği idi. " Burada cesur ve bağımsız kişiler doğa üstülüğün bulutlarını dağıtma, evrenin incelenmesini dinî fikirlerin mitolojik keşmekeşinden kurtarma işine, yalnızca duyularımızı kullanarak elde edilen ilkelere dayanan bir dünya bilimine bağlı bütün eğilimlere düşman bir gözlem alanına nüfüz etme işine giriştiler; onların düşünceleri teoloji ile savaş haline geldi.

Bu bölgenin fılozofları, Doğu'nun edinilmiş felsefî ve bilimsel bilgilerini verimli kıldılar, materyalizmin tarihteki bu ilk biçimini ileri sürdüler. Engels bu ilk biçim hakkında şunları söylemişti:

"Daha o zamandan, doğal, kendiliğinden olma materyalizmin iyice gelişmiş olduğunu görüyoruz ki bu materyalizm, gelişimin ilk aşamasında, çok tabiî olarak, doğa olaylarının sonsuz çeşitliliği içindeki birliği çok doğal ve kendiliğinden olan bir şey sayar ve onu kesin olarak fizik nitelikteki herhangi bir şeyde, Thales'in suda arayışı gibi, özel bir cisimde arar."

Bu materyalizmin çocuksu ve ilkel niteliği, bilimin henüz doğmak üzere bulunduğu olgusu (vakıası) ile izah edilir. O zamanlarda felsefe, henüz, ötekilerinden ayrı ve özerk (muhtar-autonom) birbilgi dalı de­ğildi; zaten, felsefeye bağlı olmayan ve birbirlerinden ayrı özel bilimler de yoktu. Hem felsefî görüşleri hem de bilimsel bilgileri içine alan, tek ve farklılaşmamış bir bilgi tanınıyordu.

İlkçağ filozoflarının çoğu aynı zamanda bilgindiler. Felsefî düşünce, insanlık tarihinde, bilgilerin artık yığılıp çoğaldığı ve bu bilgilerin geleneksel inançlarla çatışma haline geldiği zaman kesinlikle görünmeğe başlıyordu. Birdenbire, bilgi, inancın (la foi) karşısına çakıyor. Tekrar edelim ki, bu bilgi pratiğe bağlı bir bilgidir.

"insan, pratik faaliyetinde, diyor Lenin, önünde nesnel (objektif) bir dünya bulur; kendisi bu dünyaya tabidir ve onun faaliyetini (activity) bu dünya tayin eder."

Üretici faaliyet, insanı, efsanelerden uzaklaştırır ve dünyanın doğal bir betimlemesine götürür; bu betimleme, kendiliğinden olma bir materyalizme bağlıdır.

Genel olarak Yunan felsefesinin kurucusu gibi kabul edilen Thales (yaklaşık olarak M.Ö. 625-547) aynı zananda hem bir tüccar hem de bir bilim adamı idi. Matematiğin, astronominin, meteorolojinin, ve fiziğin gelişmesi için çok şeyler yaptı. İlkçağ Yunanistanı'nın "yedi bilge"leri arasında sayılma onuruna sahip olmasında yadırganıcak hiçbirşey yoktur. Mısır’da kullanılan yüzey ölçümü usullerini inceledikten sonra, yer ölçümü düzeyini aşan somut teknik verilerden soyutluğa ve genelliğe varmak üzere gerçek elamanter bir geometri kurdu. Aynı zamanda, Babilliler'in bilgilerine dayanarak astronominin temellerini ortaya attı, ve güneşin 28 Mayıs 585'deki tam tutulmasını önceden bildirerek kendisine büyük bir ün sağladı. Nesnelerin yüksekliklerinin, gölgelerinin boylarına göre ölçülmesi, ya da mıknatısın çekim özelliklerinden yararlanılması vb. gibi pratik yöntemler üzerindeki etki yapan gözlemlerini çoğalttı.

Anaksimandros (yaklaşık olarak M.Ö. 610-546) dünyanın yuvarlaklığı görüşüne hafifçe dokundu; yer çekimini ve yer yuvarlağının kendi ekseni etrafında döndüğünü sezdi. Gök küresinin bütün noktalarından aynı uzaklıkta olduğuna göre, dünya, boşluk içinde hiçbir yere dayanmaksızın asılı durmakladır diye düşündü ki bu matematik - mekanik açıklama, soyut düşünmede çok büyük bir gelişmeyi gösteriyordu. Anaksımandros'a göre görülebilen gökcisimleri, göğün dev çarkları içinde bulunan ateşin belirtileriydiler. Bu çarkların boşluklarından ve aralıklarından ateş kendini gösteriyordu. Dünya makinaya benzetilerek kavranıyordu ve bu görüş bundan böyle uzun zaman fizik betimlemelerinin temeli olacaktı.

Anaksimandros, bildiğimiz kadarıyla, dünyaların çokluğunu sanmakta ve canlı varlıkların gelişimini bilimsel olarak açıklamaya çalışmakta da ilktir. Hayvanların güneş ışınlarının etkisi altında ıslak yerlerde hayat bulmaya başladıklarını; bunlar arasında ilk hayvanların suda göründüğünü ve üzerlerinin pullarla kaplı olduğunu; sonra, bunlardan bazısının toprağa geldiklerini, yaşama biçimlerini ve dış görü­nüşlerini değiştirdiklerini; insanların balıktan geldiğini savunuyordu. İlkçağ yazarları Anaksimandros'un pratiğe de dikkatle eğildiğini anlatı­yorlar: Yunanistan’da güneş saatinin kadranlarının ve güneş saati milinin kullanılmasını sağladı, bir gök küresi yaptı ve bir levha üzerinde Yunanistan'ın ilk coğrafi haritasını hazırladı.

Anaksimenes (yaklaşık olarak M.Ö. 585-525) inde geniş bilimsel bilgileri vardı: ayın, ışığını güneşten aldığını biliyordu ve gökkuşağını güneş ışınları ile açıklıyordu. Gezegenler ile yıldızlar arasındaki ilk ayırımı o yaptı.

Başka bir Yunan filozofu, Pitagoras, matematikçi olarak da ünlü­dür.

Bu, bilim ile felsefe arasında ayırım yapılmaması, elbette ki, herçeşit bilginin felsefeye mal edildiği anlamına gelmez, ilkçağ Yunanlıları toprağı işlemeyi, madenleri eritmeyi ve işlemeyi, binalar ve gemiler yapmayı biliyorlardı. Felsefe çerçevesi içine, ancak, daha genel bir nitelikteki kendi bütünü içinde dünyaya, dünyanın bilinmesine, topluma ve törelere ilişkin görüşleri sokuyorlardı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, Anaksimondros gibi, bu zamanın düşünürlerinin teorilerini pratikten çıkardıktan sonra karşılık olarak teorilerini pratiğe uyguladıklarıdır. Bilgelik (sophia) pratiğin bilinmesini ve üstat tarafından özümlenmesini (assimilation) kapsıyordu.

Eski Yunan filozofları bilimin mahiyeti üzerine olan görüşleriyle, dönem ve sosyal durum ayrılıkları ile de olsa, diyalektik materyalizmin müritlerinin (adeptes) ilk habercileridirler.


Kaynak: Georges Cogniot - İlk Çağ Materyalizmi

Marx'ın Düşüncelerinin Çarpıtılması

Erich Fromm

Herhalde tarihin en garip cilvelerinden bir tanesi günümüzde kaynağından araştırma imkânlarının çok sayıda olmasına rağ­men, her türlü kuramın acımasızca ve hiçbir sınır tanımaksızın saptırılması ve hatalı bir biçimde yorumlanmasıdır. Belki de bunlar arasında nasibini en olumsuz biçimde alan kuram, Marx’ın dünya ve insan görüşüdür. Örneğin Marx'ı ve Marksizm'i dillerinden düşürmeyenler, görüşlerini gazetelerde, kitaplarda, makalelerde ve siyasi nutuklarda açıklamaktan çekinmezler, bunu yaparken de bu konuda fikir açıklamakta yetkin olup olmadıklannı düşünmezler bile. Çünkü, çok az sayıda siyasetçi ve gazeteciyi bir tarafa bırakacak olursak, bu insanların neredeyse tümünün bir kerecik bile olsa, Marx ile ilgili tek bir şey okumadıkları kesindir. Öte yandan sosyal bilimcilerin çoğu, sı­nırlı miktarda Marx bilgisini kendileri için yeterli, hatta fazla bile görmekte, ama yine de bu alanda bir uzmanmış gibi davranmaktan çekinmemektedirler. Buna rağmen sosyal araştırmalar yapan hiç kimse, şimdiye dek kalkıp da Marx ile ilgili bu bilgi boşluğunu eleştirmemiş ya da en azından insanların dikkatlerini bu yöne çekmemiştir.

Marx ile ilgili yanlış anlama ya da çarpıtmaların arasında belki de en ağır basanı, Marx'ın "maddecilik” hakkındaki görüş­leri çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Bu konuyu, "çarpıtıcılar” şu ifadelerle dile getirmektedirler: Marx'a göre insanları yöneten ve onları belirli davranışlara iten dürtüleri sağlayan tek neden; para, kâr ve refah arzusudur. En yüksek kâra ulaşmak, insanların en önemli yaşam motifidir ve bireyin ruhsal ihtiyaçları hiç­ bir değer taşımazlar. Marx'in ideali, iyi beslenmiş ve temiz giyinmiş "ruhsuz" insanlardır. Marx dini eleştirektedir, çünkü tüm ruhsal değerleri reddetmektedir. Bu açıdan Marx, ruhsal olgunluğun ancak Tanrı'ya inanmakla yaşanabileceğini savunanlar için, sanki bir canavardır.

Yukarıdaki paragrafta saydığım tüm görüşler tek kelimeyle yanlıştır ve çarpıtılmış bir kuram yorumudur. Ama ne yazık ki, insanlar yine de bu yaklaşımlara oldukça büyük bir ilgi göstermektedir. İşte bu görüş ve düşüncelerden hareketle, Marx'ın, onlara göre sözde "sosyalizm cenneti" ele alınmış ve bu cennet, milyonlarca insanın, her şeye hâkim bir devlet tarafından yönetildiği ve de devlet bürokrasisine boyun eğmek zorunda bırakıldığı bir düzen olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Ancak böylesi bir yalancı cennette yaşayanlar, "eşitlik"lerinin bedelini özgürlükleriyle ödeyecekler ve maddî açıdan tannin edilmiş olsalar bile, bireyselliklerini kaybetmiş olacaklardır. Öte yandan sayıları milyonlarla ifade edilen otomatlar ve robotlar haline dönüştü­rülen bu iasanlar, diğerlerinden biraz daha iyi beslenen ve onlardan daha iyi yaşayan, ince bir elit tabakanın yönetimi altına gireceklerdir.

Ruhu ve ruh ile ilgili her şeyi reddeden, tekdüzeliği ve sıradanlığı baş tacı yapan, toplumsal egemenliği her şeyin üzerinde değerlendiren böyle bir Marx "maddeciliği", tamamı ile yanlış bir yorumdan başka bir şey değildir. Çünkü gerçekte Marx’in asıl hedefi, insanın bağımsızlığı, ekonomik kalıplarından ve belirlenmişliklerden kurtulması ve bir insan olmanın onuru ile bü­tünselliğini yeniden kazanması idi. Böyle bir insan; çevresiyle, diğer insanlarla ve her şeyden önemlisi, doğa ile bütünleşecek ve bir uyum oluşturacaktır. Dinbilimsel kavramlar içinde düşü­necek olursak, Marx'ın felsefesi, insan bireyselliğinin tam anlamıyla gerçekleşmesini amaçlayan peygamberlik benzeri bir mesihçiliktir. Bu da Batı düşünce sistemini rönesans ve reform hareketlerinden başlayarak, 19. Yüzyıl’ın içlerine kadar getiren hedef ve kaygıların ta kendisidir.

Belki de Marx'ın gerçek yüzünü gösteren bu son tespit, bir­ çok okuyucuya ters gelecek, hatta onları sonsuz rehavetleri içinde sarsacaktır. Gerçekten de elinizdeki bu kitapta söyleyeceklerim, alışıldık ve çarpıtılmış Marx yorumunun çok ötesinde olan yepyeni şeylerdir. Görüşlerimi açıklayıp, gözler önüne sermeden önce, yeri de gelmişken, tarihin bir diğer cilvesine daha değinmek istiyorum. Marx'in sosyalizm anlayışını eleştirirken kullanılan çarpıcı örnekler, artık çağdaş kapitalist Batı toplumlarında da yavaş yavaş ortaya çıkmakta ve kendilerine bir yer edinmektedirler. Günümüz Batı insanları daha fazla para, daha fazla kâr ve daha fazla tüketim gibi hedeflerin peşinde koşmaya başlamışlardır. Güven duygusuna olan ihtiyaçları ile riziko altı­na girmeme kaygıları ise, onların bu sorumsuz davranışlarını bir nebze de olsa sınırlamaktadır. Bu insanlar, hem tüketirken ve hem de üretirken, devletin, devlet bürokrasisinin ve büyük şirketlerin düzenlediği ve yönlendirdiği bir yaşam biçimine uymaktadırlar. Böylece zamanla, söz konusu kurulu düzene o kadar alışmaktadırlar ki, elden giden bireyselliklerinin ve içsel özgürlüklerinin farkına bile varamamaktadırlar. Burada Marx'in bir ifadesini kullanacak olursak: "Bu insanlar, güçlü ve otonom makinelere hizmet eden birer 'eşya-insan' haline dönüşmüşlerdir." 20. Yüzyıl'ın sonlarına gelirken ortaya çıkan bu kapitalist toplum düzeni, Marx karşıtlarının Marx'i kötülemek için onun fikirlerine ve önerdiği düzene yakıştırdıkları felâketin kendisidir aslında.

Sanırım bu tür çarpıtmaların en şaşırtıcısına değinmenin de zamanı geldi: Marx'ı "maddecilik" ile suçlayanlar, aynı zamanda Marx'ın Öngördüğü sosyalizmi, "maddi kâr motifinin" eksikliği yüzünden bu sefer de alabildiğine yelmektedirler! Bu ifadelerde görülen belirgin zıtlık, bizim psikolojide "rasyonalizasyon" dediğimiz bir fenomenle açıklanabilir. Çünkü burada Marx'ın dini ve ruhsal geleneklerimize aykırı olduğu iddia edilen görüşleri, içinde yaşadığımız sistemi Marx'a karşı korumada kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra, kapitalizmin insan doğasına uygun olduğunu ispatlamak ve "gerçek olamayan" bir sosyalizm görüşünden çok daha fazla üstün olduğunu gösterebilmek için, yine rahatlıkla Marx'ın fikirleri öne sürülebilmekte ve onlardan yararlanılabilmektedir.

Bu kitapta üzerinde duracağımız başlıca konu şu olacaktır: Yaygın Marx yorumu, çarpıtılmış bir Marx yorumu olduğu için yanlıştır. Örneğin Marksist kuramda güdüleme (motivasyon) öğesi olarak maddi kazanç ve kâra yer verilmemiştir. Marx’ın en önemli hedefi, insanları, ekonomik ihtiyaçlarının doğurduğu baskı ve bağımlılıktan kurtarmaktır. Bu türlü baskı ve bağımlı­lıklardan kurtulmayı başarabilmiş bir insan, içindeki gerçek benliği dışa vurabilecek ve kendisini gerçekleştirebilecektir. Demek ki, Marx’in ulaşmaya çalıştığı nokta, gerçek bireylerin, yabancılaşma nedir bilmeksizin, insanlarla ve doğayla bir bütünlük içinde yaşamalandır. Bence Marx'in felsefesi, ruhsal varoluşçuluğun laik bir terminolojiyle anlatımıdır. Bu ruhsal içerik ve boyutundan dolayı da, maddeci pratiğe ve çağımızın maddeci felsefelerine karşı bir konumda yer alır. Marx'in ana amacı, kendi insan anlayışından yola çıkarak geliştirdiği sosyalizm vizyonunu, on dokuzuncu yüzyıla ait bir dille anlatarak, adeta peygambervarî bir mesihçiliği ortaya koymaktır.

Acaba nasıl oluyor da, Marx'in fikirleri bu denli çarpıtılıyor ve yanlış biçimlerde ele alınıyor? Bence bunun birçok nedeni var. Birincisi, insanların Marx hakkındaki bilgisizlikleridir. Marx'in üzerinde önemle durduğu sorunların üniversitelerimizde pek işlenmemesi Ve hiçbir eleştirel araştırmaya konu edilme­mesi, bu eksikliğin temelindeki en önemli faktörlerden bir tanesidir. Böylelikle, bazı kimseler hiçbir bilgileri olmadığı halde, Marx hakkında akıllarına estiği gibi yazıp-çizmeyi uygun bulabilmektedirler. Toplumumuzda gerçekleri kavrayan ve doğrulara saygı gösterilmesini sağlayan bir otoritenin bulunmayışı, bu yanlış anlaşılmanın bir diğer nedenidir. Bundan dolayı da, Marx'in o karmaşık, zor ve iç içe olan düşünce sistemini anlayamamış olanlar bile, Marx hakkında fikir yürütmekte ve fikirlerini yayımlamaktan da çekinmemektedirler. Öte yandan Marx’in başyapıtı niteliğindeki "Ökonomisch-philosophische Manuskripte"nin (Ekonom ik-Felsefî El Yazmaları) (1844), yani Marx'in İnsan Anlayışı'nı, felsefesini ve yabancı­laşmadan kurtuluş yollarını anlatan bu eserin halihazırda İngilizce'ye çevrilmemiş olması, bu konudaki eksikliği göstermeye yetecektir. Pek tabii, Marx hakkındaki bilgisizlik, yalnızca günümüzde Marx ile ilgili çevirilerin çok az sayıda olmasıyla açıklanamaz. Ayrıca şunuda kesin bir biçimde ortaya koymalıyız: "Ökonomisch-philosophische Manuskripte" İngilizce’ye çevrilmemiş olsa da, Marx’in felsefesini içeren diğer eserler daha önceleri İngilizce’ye kazandırılmıştı. Demek ki, Marx'ı çarpıtan bu çok sayıda düşüncelerin hiçbiri, literatürün yetersizliği savının arkasına sıgınamaz.

Marx’in yanlış anlaşılmasının bir diğer önemli nedeni de, Rusya’daki komünistlerin, kendi uygulamalarını haklı göstermek amacıyla Marksizm'i bir araç olarak kullanmaları ve Rusya'daki uygulamalarla Marx'in kuramının aynı şeyler olduğunu iddia etmeleridir. Gerçekte Marx ile Rusya tipi komünizm arasındaki ilişki. Ruslar'ın iddia ettiğinin tam tersi olsa da, Batı dünyası bu Rus propagandasına inanmış ve Rusya'daki düzen ile Marx'ın savunduğu düzeninin birbirinin aynı olduğuna hüküm vermiştir. Ama Marx’ı çarpıtanlar yalnızca Rusya'daki komü­nistler değildir. Ruslar, kişisel ve insani onuru kaba bir biçimde hiçe sayarken, onlara karşı olan birçok anti-komünist ya da reformist sosyalistler bile, Marx'ın katı bir ekonomist ve hedonik (faydacı) bir maddeci olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak bunun nedenlerini belirlemek zor olmasa gerek. Çünkü Marx’ın kuramı, kapitalizmin bir eleştirisi olduğu halde, onun görüşlerini paylaşan kişiler, kendilerini kapitalist düşünce sisteminden tam anlamıyla soyutlayamamış insanlardı. Bu nedenle Marx'ın dü­şüncelerini, o dönemlerde geçerli olan bir kapitalist terminoloji anlayışına göre (yani, ekonomik ve maddeci kavramlarla) açıklamak durumunda kalmışlardır. Gerçekten de Sovyet komünistleri ile reformist sosyalistler, kendilerini kapitalizmin düşmanları olarak görürlerken, komünizmi ya da sosyalizmi, kapitalist bir ruh içinde düşünmekteydiler. Onlar için sosyalizm, insani açı­dan kapitalizmden farklı bir toplum düzeni değil de, işçi sınıfı­nın daha yüksek bir sosyal düzeye getirildiği başka bir kapitalizm biçimidir. Engels'in alaycı ifadesiyle söylemek gerekirse: "Sosyalizm, onlar için, toplumdaki aksayan yönlerin ortadan kaldırıldığı bir toplum biçimidir."

Buraya kadar Marx'ın kuramının çarpıtılmasına ilişkin birtakım akılcı ve kabul edilmesi kolay nedenleri gösterdim. Ancak hiç şüphesiz ki, bu akılcı nedenlere ek olarak birçok akıl dışı nedenler de mevcuttur. Örneğin Sovyet Rusya, kötülüğün somutlaştırılmış hali olarak görülmekte, bundan dolayı da, bu ülkeden çıkan her türlü düşünceye "şeytan icadı" gözüyle bakılmaktadır. Nasıl ki, Rusya'da 1917 Devrimi'nin ardından çok kısa bir süre içinde, "Çarlık” ve "Hunlar" kötülüğün bedenlenmiş hali olarak görüldüyse (Mozart'ın müziği bile bu şeytansılıklar arasında sayılıyordu), şimdi de aynı "bedenleşmiş" hale komünistler gelmişlerdir. Bu sebepten dolayı da komünistlerin ileri sürdükleri hiçbir doktrin, ciddi ve objektif bir analize tabi tutulamamıştır.

Öte yandan bu nefreti haklı göstermek için, Stalin'in ve Stalinciler'in yıllarca uyguladıkları devlet terörüne işaret edilmiştir. Ancak bu mazeretin içtenliğine şüpheyle yaklaşmamıza neden olan o kadar çok örnek var ki: Fransızlar'ın Cezayir'de; Trujillo'nun Santo Domingo’da; Franco’nun Ispanya'da uyguladığı terör ve insanlık dışı davranışlar, Stalin'inkilere benzer oldukları halde Batı dünyasında herhangi ahlâkî bir çalkalanmaya neden olmamış, önemli bir eleştiriye bile yol açmamıştır. Öte yandan Rusya'da Stalin'in azgın terör sisteminden Kruşçofun reaksiyoner polis devletine olan geçiş de, yine yeteri derecede dikkat çekmemiştir. Oysa insanların ve özgürlüğüne önem veren herkesin, bu değişime ya da geçişe gereken bir biçimde tepki göstermeleri gerekirdi. Çünkü bu yeni uygulama, en mükemmel idare biçimi olmasa bile, Stalin'in açık devlet terörüne kıyasla büyük bir değişimi yansıtmaktaydı. Demek ki, Rusya'ya karşı duyulan nefretin ve düşmanlığın, ahlâkî ve İnsanî duygulardanmı, yoksa daha çok, üretim araçlarında mülkiyet hakkı tanımayan bir sistemin gayri İnsanî ve tehdit edici olarak görülmesinden mi kaynaklandığını, iyice bir düşünmek gerekir.

Yukarıda sözünü etmiş olduğum nedenlerden hangisinin Marx'ı çarpıtmada en etkili olduğunu belirlemek gerçekten de zordur. Bence bu nedenlerin etki etmedeki önem dereceleri, ki­şilere ve siyasî gruplara göre değişecektir. Bunun dışında, kalkıp da, bu nedenlerden yalnızca bir tanesinin etkili olduğunu iddia etmek, bana göre yanlış olacaktır.


Kaynak: Erich Fromm - Marx'ın İnsan Anlayışı

Buda'nın ögretileri - II. Farkındalık

Farkındalık (Farkındalık: Ayrımındalık, Uyanıklık, varlığın ve kendiliğin ayrımında olmak, Derin Bilinç.), ayrımındalık ölmezliğin yolu; aymazlıksa ölümün yoludur.

Farkında olan ölmez, aymaz olansa çoktan ölmüştür.

Akıllı olan bunu anlar, bilinçlenip sevinir, soyluluğun bilgisinde sevinç bulur.

Kimler ki içinin ayrımındadır, dirençle sebatla çaba gösterir; işte onlar en yüce dinginliğe, en büyük mutluluğa, Nirvana'ya (Nirvana: ulaşılacak en büyük son, varılacak en son durak, yeniden-doğumların bitmesi, bütün kaygılardan - düşüncelerden - bağlardan - bağlılık ve bağımlılıklardan kurtulma, Kurtuluş, Sonsuz Kurtuluş, Felâh, Tanrı'da yok olma (fenâ fillah), Tanrı'yla birlikte sonsuzlaşmak ) ulaşırlar.

Bir kimse uyanıksa, farkındaysa, içine dönükse, arı-duruysa, inceyse, kendini tutmayı biliyorsa, kurala göre yaşarsa, onun şanı elbet yükselecektir.

Uyanmakla, farkına varmakla, kendini tutup denetlemekle, öyle bir ada kurar ki kendine, hiçbir sel onu vurup yıkamaz.

Budalalar kibir yapar, bilisizdir, dikkatsizdir; oysa akıllı olan, farkındalığı en yüksek servet sayar. Kibirlilik yapma, bedensel zevkin, tutkunun, kösnüllüğün peşinde koşma.

Farkına vararak içine dönen, meditasyon ( Meditasyon: Dalınç, Derin Bilinç, İçe Dalış, İçsellik, Zikir, Tefekkür; Namaz, Semaa, Ayin ) yapan büyük sevinç bulur. Akıllı olan aymazlığı farkındalıkla yener, bilgeliğin çatı katına tırmanır; her tür üzüntüden uzak durarak altında kalan üzgün kalabalığı seyreder; dağın tepesinden vadiye bakar gibi, budalalara bakar.

Farkında olan aymazların arasında seçilir, uyanık olan da uyuyanlar arasında ileri gider; akıllı olan, yarış atının yavaş atı geride bıraktığı gibi ilerler.

Farkında olan Indra tanrıların şefi oldu. Farkındalık övülür; aymazlık suçlanır.

Farkındalıkla sevinç bulan dilenci ( Dilenci: Dileyici, Ermiş, Eren, Talip; Hinduizm'de dilencilik yüce bir makam sayılır, dilenci ya da dileyici uğradığı evlerden sadaka olarak verilen az bir yiyeceği yer; aynı sözcük "˜Nirvana'yı dileyen' anlamını da taşır.), aymazlığa korkuyla bakar; aymazlık yangın gibi her yanı saran bir felakettir, küçük büyük bütün koruyucu siperleri yakar götürür.

Farkındalıkla sevinç bulan dilenci, aymazlığa korkuyla bakar; Nirvana'ya yakın olur, uzağa düşmez.






İlkçağ Cumhuriyeti'ne geri dönüş

MACHIAVELLI (1469-1527)

( II Prirıcipe (1513) adlı kitabın yazarı Niccolö Machiavelli, Rönesans'ın en büyük İtalyan siyaset felsefesi yazarı ve ahlâkî ve tanrıbilimsel tasalardan sıyrılmış, uygulayıcı ve gerçekçi bir politikanın öğreticisi olarak bilinir. Fakat o, herşeyden önce İlkçağ Cumhuriyeti ülküsüne dönmek isteyen bir kuramcıdır.)


llkçağ'a duyulan saygı dikkate alınınca ve -tek bir örnek vereyim- hırsla, benim gözümün önünde olsun, benim evimi süslesin diye İlkçağ yontusu parçalarına ne paralar verildiği, o parçaların nasıl günün sanatçılarına örnek diye götürüldüğü, adamların da o yontuların taklitlerini yaratmaya çabaladıkları düşünülünce, bir yandan da tarihte gördüğümüz İlkçağ krallık ve cumhuriyetlerinin o görkemli örnekleri, o çağda kendilerini vatanlarına kurban etmiş kralların, komutanların, yurttaşların, yasa koyucuların gerçekleştirdikleri bilgelik ve erdem tansıkları göz önüne getirilince, bu kimseleri örnek almayıp onlara hayran kalmakla yetindiğimiz, hattâ o İlkçağ erdeminden hiç iz kalmayacak kadar ilgi dışında tutuldukları düşünülünce elimizden hem şaşıp kalmak hem de derin üzüntü duymaktan başka bir şey gelmiyor.

Halbuki görüyoruz ki, çevremizdeki insanlar aralarında çıkan uyuşmazlıklarda o çağ adamlarının yargılarına, hastalanınca o çağ adamlarının reçetelerine başvuruyorlar. Çünkü yurttaşlar arasındaki ilişkileri düzenleyen yasalarımız, o çağın hukukçularınca öne sürülmüş yargılardan başka bir şey değildir. O yargılar bugün toplum ve ahlâk kurallarına dönüşmüş olarak günümüzün hukukçularını verdikleri hükümlerde yönlendirmektedir. Aynı şekilde bugünün tıp adamlarının rehber olarak aldıkları tıp da, İlkçağ tabiplerinin bıraktıkları deneyimlerden başka bir şey değildir. Yine de bir devlet kurmak, kurulmuş devletin topraklarını elde tutmak için, bir krallığı yönetmek, bir ordu toplamak için. bir savaş yürütmek ya da adalet dağıtmak veya elindeki imparatorluğu genişletmek için İlkçağdan örnek almak isteyen bir hükümdara, cumhuriyete, komutana, yurttaşa rastlamıyoruz. Bunu yapmamalarının nedeni, bugünkü eğitimimizdeki sakatlıklar nedeniyle düştüğümüz zaaf durumundan çok, Hıristiyan ülkelerinin çoğunda hüküm süren o kibirli tembelliğin neden olduğu kötülükler, gerçek bir tarih bilgimiz olmaması, tarihi okuyup da onun anlattıklarının tadına varamayışımızdır. Nitekim tarihi okuyanların da çoğu sadece tarihte geçmiş olayların çeşitliliğinin verdiği hazzın üzerinde dururlar. Geçmişin güzel edimlerine öykünmek akıllarından bile geçmez. Öyle bir taklide kalkmak onlara zor değil, olanaksız gelir. Sanki gökyüzü. güneş, hava, toprak, su, insanların düzeni, devinimleri, gücü değişmiş, onlar gitmiş, eskisinden bambaşka şeyler gelmiş gibi. İşte insanlardaki bu yanılmayı elimden geldiğince gidermek için Titus-Livius'un -zamanın yıpratıcı elinden kurtulabilip bize kadar erişen- tüm kitaplarının anlaşılmasını kolaylaştırmak istedim ve bu amaçla eski ve çağdaş olayların karşılaştırılmasıyla ilgili olarak bence ne gerekliyse hepsini yazdım. Bu nedenle, yazdıklarımı okuyacak olan kimse, insanların tarih bilgisinden elde etmeyi umacakları yararı sağlayacaktır. Bu zor bir girişim, ama bu işi yüklenmemde beni yüreklendiren kimselerin yardımıyla amaca çok yaklaşabileceğim bir noktaya kadar gideceğimi umuyorum.

Marquis De Sade'in Ahlak Felsefesi

Kubilay Akman


Bütün zamanların en sapkın yazarlarından olan Marquis De Sade, bir edebiyatçı olduğu kadar bir felsefecidir aynı zamanda. Onun, tekrarlamalar ve rakamsal obsesyonlarla dolu, uzun diyaloglarla (Platon da diyaloglarla yazıyordu) felsefi görüşlerin tartışıldığı metinleri aslında Aydınlanma Çağı'nın felsefe klasikleri arasında sayılabilir.

Swinburne'e göre Sade'ın lanetli sayfalarında titreyen nefes, kasırgalarla ortalığı allak bullak etmeye hazırdır. Biraz daha yaklaştığınız zaman çamurlara bulanmış bu kanlı leşte evrensel ruhun atardamarlarını bulursunuz: Oralarda tanrısal kan dolaşır. Çirkef göğün mavisini yansıtan bu pis sularda Tanrı'ya ait bir şeyler vardır. (1) Bu sayfaların lanetli olduğu ve Sade'ın yapıtının kanlı bir leşi andırdığı kesindir. Orada, insani tahayyülün tasavvur edebileceği en sıradışı, en sapkın ve akıl almaz deneyimler ifade edilir. Cinsellik, şiddet ve her türden yasak-aşımı Sade'ın yapıtlarında iç içe geçmiştir. Tipolojik olarak iki ayrı karakter kümesi vardır. Bir tarafta, kendi hazları ve kural tanımaz mutlulukları için, "özgürce" eyleyerek, tüm toplumsal ilkeleri, değerleri ve erdemleri ayaklar altına alan ve bu eylemleri sonucunda sürekli kazançlı çıkan, galip olan kişiler yer alır. Onlar din adamı, soylu, iş adamı veya devlet yetkilisi olabilirler. Statülerini kendi amaçları için sınırsızca kullanmaktan çekinmezler. Diğer yanda ise erdemliler vardır. Onlar kurbanlardır. Hayatları boyunca İsa'nın öğretisine göre, erdemlerle donanmış olarak yaşamışlardır. Kendilerine tokat atıldığında diğer yanaklarını çevirirler. Fakat, bu tokatların sonu bir türlü gelmez! İşkenceler ve cinayetlerle dolu kitaplar boyunca Sadik roman kahramanları ve kurbanlar saatlerce felsefi konuları tartışırlar. Sade görüşlerini bu diyalogsal yapı içinde kahramanlarına söyletir. Ve bu, sonuçları ve uygulamaları ne kadar ürpertici olursa olsun bir ahlâk felsefesidir. Sade Nietzsche üzerinden 20. ve 21. yüzyılın postmodern felsefesine doğru uzanan bir yeni ahlâk önermektedir. Bu ahlâkın Weber'in sorunsallaştırdığı Protestan ahlâkından daha fazla kapitalizmin ruhuna uygun düştüğü düşünülebilir. Kapitalist sermaye birikiminin sınır tanımazlığıyla Sade'ın yine sınır tanımayan haz deneyimlerinin birikim rejimleri arasında bir tekabüliyet var gibi durmaktadır.

Marquis De Sade'ın birbirinin aynısı (ve bu yönüyle ne kadar edebi karakter oldukları da tartışılabilecek) karakterlerinden birisi olan Don Severino, Justine'e seslenirken bu yeni ahlâkın temel ilkelerini dile getirmektedir: "...Dürüstlük mü? Biz bunu bilmeyiz; insanlık mı? Tek zevkimiz her türlü kuralı yıkmaktır; din mi? Bizim için boş bir inanç, dini tanıdıkça daha çok aşağılıyoruz; yakınlık... Arkadaşlık... Adaletlilik? Bunlardan hiçbiri yok burada sevgili kızım; burada egoizm, acımasızlık, ahlâksızlık ve en üst düzeyde inançsızlıktan başka bir şey bulamayacaksınız..." (2) Bataille'ın da belirttiği gibi Sade'ın eserlerindeki canavarlık bunaltıcıdır; anlamı yaratan da bu sıkıntıdır. " (3) Karanlık kişiler, toplumdan uzak, yalıtılmış, gizli mekânlarında ( Sodom'un 120 Günü'nde bu mekân uçurumlar arasında doğal bir hapishaneyi andıran Silling Şatosu'dur. Şatoyu çevreleyen duvarlar ve su kanalı da bu izolasyonu pekiştirmektedir) adeta dinsel bir sorumluluk duygusuyla canavarca eylemlerini gerçekleştirirler. Sürekli olarak tekrarlar ve rakamsal obsesyonlar söz konusudur. Kaç kere kırbaç atıldı, kaç kez hangi türden bir acı verildi; sıralamalar, kurbanların sayısı, vs. çok önemlidir. Bu, apaçık ibadetleri andırmaktadır. Tüm ibadet ritüelleri rakamlara dayanır ve tekrarlamaları içerir. Sade'ın "ateistliği" ve "sekülerliği"yle başları dönmüş olan bugünün bazı entelektüelleri ondaki bu dinsel/mistik boyutu göremezler. Belki de fazlasıyla içeriden yapılan yorumlamalar Sadist ahlâk felsefesinin bütününü görebilecek ve eleştirebilecek yeterli mesafeyi koruyamamaktadır.

Ali Akay'ın da vurguladığı gibi, Sade romanlarında (her zaman olmasa da) kurbanın gözünden, onun bakış açısından yola çıkarak bir anlatım oluşturur. (4) Kurbanın duyguları ve deneyimlerine dair düşündükleri önemlidir. Yazar bir objektif anlatıcı olarak öyküyü sunduğunda ise bir söylem önerir ya da yarattığı kahramanların fikirlerini savunur görünmemektedir. Hatta (belki de bir parodi olarak) ortalama ahlâki kurallara dayanan bir eleştiriyle taşkın kahramanlarının eylemlerini kınadığı da görülür. Sade kurbanlarına acımaktadır. Şöyle der: "...Yazık, böylesi bir ıssızlıkta ne kural ne de din tanımayan, suçla eğlenen ve tutkulardan başka kaygısı olmayan ve iğrenç şehvet oyunlarının imparatorluk yasalarından başka ölçü tanımayan bir şehvet düşkününün insafına kalan bahtsıza bin kere yazık!..."

Ahlâk felsefesi dendiğinde akla sadece çağlar boyu evrensel hümaniter değerler olarak kabul edilmiş, genel iyi ve doğruların dile getirilmesi anlaşılmamalıdır. Tanrının ve dinlerin söylemiyle örtüşen bir "iyilik ahlâkı'nın (Nietzsche'ye göre köle ahlâkı) karşısına koyulan bir kötülük felsefesi yine ahlâk felsefesi alanı içinde problemlerini tartışmaktadır. Özellikle Sade, Nietzsche, Baudelaire, Poe, Kafka, Genet, Bataille ve Burgess gibi felsefeci, şair ve yazarlar aynı kötülük ve sapkınlık çizgisini paylaşırlar. Bu bir kaçış çizgisi olarak görülebilir (Deleuze-Guattari). Bu felsefenin Aydınlanma geleneği ve Modernizmle ne türden bir bağlantısı olduğu sorulabilir. Yaygın bir retorik olarak Aydınlanma hep hümanizmle, insanın yaşamını daha iyi, daha olumlu ve özgür yönde geliştirmek amaçlarıyla birlikte ele alındı. Şimdi, insanlara yönelik haz temelli şiddetin, tahakküm ilişkilerinin ve zorbalığın nasıl bir Aydınlanma oluşturduğu problemi gündeme gelecektir. Öncelikle, Aydınlanmanın tahakküm ilişkileriyle bir çelişkisi yoktur. Bunu netleştirmek gerekir. Aydınlanma hareketi hiçbir zaman "aşağıdan", bir taban hareketi olarak gelişmemiştir. Aydınlanma projesi başlangıcından bugüne tahakkümün ve iktidarın olumlanmasını içinde barındırmıştır. Adorno ve Horkheimer'a göre Aydınlanma Düşüncesi'nin doğuşundan Nazizme doğru uzanan bir hat vardır. Marquis De Sade da pekâla bu hattın içinde görülebilir. Fakat çok temel bir farkla: Sadik kahramanların tahakkümü ve şiddeti, nesneleri olan insanların hayatının daha olumlu ve yaşanabilir doğrultuda geliştirilmesi iddiasıyla uygulanmaz. Burada söz konusu olan, Sadist eylemi gerçekleştiren öznenin kendi özgürlüğü ve bu özgürlüğün Hıristiyanlığın ve tüm toplumsal/geleneksel değer yargılarının denetiminden azade olarak yaşanmasıdır. Ulusların, ülkelerin, kıtaların ve giderek tüm dünyanın dönüştürülmesi şeklinde beliren majör Aydınlanma projesine (ya da projelerine) karşı minör bir aydınlanma girişimi... Eğer Aydınlanma düşüncesinin ve pratiğinin temel meselelerinden birinin dinle hesaplaşmak ve onu sorgulamak olduğu kabul edilecekse, Marquis De Sade'ın yapıtlarının tamamı bu konuya adanmış gibidir. Din, dinsel ilkeler, kurallar ve din adamları sürekli olarak topa tutulur. Yazar, Justine/Erdemin Felaketleri'nde doğanın kendi kendine yettiğini ve bir yaratıcıya ihtiyacı olmadığını iddia eder. (6) Doğanın her türlü üretimi, onu belirleyen kanunlar sonucu ortaya çıkan etkilerdir; etkinliği ve sürüp giden tepkiselliği, özünde bir hareket gerektirir ve bir Hükümdar'ın bu harekete gereksiz unsurlar katmasına ihtiyaç duyulmamaktadır. Sade'a göre tüm dinler ikiyüzlülüğün izlerini taşımaktadır. Justine'de Bressac Kontu, yazarın din anlayışını ortaya koymaktadır: Mantığı ortadan kaldıran sırlar, doğayı hiçe sayan dogmalar ve alay ve tiksintiden başka bir şey uyandırmayan grotesk törenler. Bunlar arasında aşağılanmayı ve nefretimizi özel olarak hak eden ise Therese, içinde doğduğumuz söylenen bu barbar Hıristiyanlık yasaları değil midir? En dayanılmazı bu değil mi?... Kalbimizi ve ruhumuzu bu kadar tiksindiren başka bir din olabilir mi? (7) Sade metinlerini özellikle Hıristiyanlığı karalamak ve İsa'nın sahip olduğu öne sürülen vasıfları reddetmek üzere yazar. Yarattığı karakterler Hıristiyanlığın sembollerine ve prensiplerine sürekli olarak taarruz ederler. İsa bedeninde cisimleştiği iddia edilen Tanrı'ya karşı sanki Şeytan Sade'ın bedeninde düello ediyor gibidir. Sade, yüzyıllarca Şeytanla ilişkilendirilen insan ruhunun karanlık köşelerini savunmuş ve felsefesini bu lanetlenmiş bölgede inşa etmiştir.

Nietzsche bir sonraki yüzyılda anlaşılacağına inanıyordu ve bir bağlamda gerçekten de böyle oldu. Birileri onu anladıklarını söylediler ve kendi seslerinde onu anlattılar. Sade ise anlayış ve anlaşılmayı hiç beklemiyor gibiydi. O lanetlenmiş olduğu bilinciyle yaşıyordu ve bu yazgıyı değiştirmek gibi bir hedefi yoktu. Ümitsizdi ve cezaevlerinde, tutsak olarak geçen günlerinde gelecekten bir beklentisi yoktu. Üstelik Fransız Devrimi'nin çalkantıları sırasında çok değer verdiği Sodom'un 120 Günü'nün elyazmalarını da kaybetmişti. Sağlığında onları bir daha hiç göremeyecek, bunlar ancak rastlantılar sonucu bulunacak ve ölümünden sonra yayınlanacaktı. Yaşadığı bu trajedi tıpkı Gestapo'dan kaçarken alıntı yaptığı defterleri kaybeden ve bir anlamda entelektüel açıdan, asıl intiharından önce ölen Walter Benjamin'in yaşadıkları gibidir. Durumu kabullenmişti ve vasiyetinin de ifade ettiği gibi tam anlamıyla yok olmayı arzuluyordu. Kendisine ait toprakların ücra bir köşesine gömülmek istiyordu. Çaresizlik içinde şunları yazmıştı: "Kapatıldıktan sonra çukurun tam üstüne meşe palamutları dikilsin; söz konusu çukurun bulunduğu toprak parçasına ağaç dikilmesini ve koruluğun, önceden olduğu gibi ağaçlarla kaplanmasını istiyorum; ne toprakta mezarımdan en küçük bir iz kalmalı ne de insanların hafızasında bana dair bir anı." (8)

Her ne kadar o adının dahi insanlığın hafızasından silinmesini arzulasa da, adı bir dizi psiko-patolojinin genel adı olarak psikiyatri literatürüne geçti. Romanları birçok dile çevrildi ve best seller arasında yer aldı. Yazgının bir diğer oyunu! Sade eğer bugün yazsa, kitaplarını kamuya açık mekânlarda imzalayan popüler bir yazar olurdu ve anlattığı "aşırı" deneyimler post-sadist dünyanın modern aşırılıkları yanında belki de biraz nahif kalırdı.

Adını silmek isteyen yazar belki bunu bir yönüyle başaramadı ama başka bir açıdan bu süreç fazlasıyla gerçekleşti. Sade esasında bir felsefeciydi, ama bu yönüyle düşünce tarihi yazarlarının dikkatini çekemedi. Bataille'ın da ifade ettiği gibi o Kötülüğü seviyordu ve bütün eserlerinde Kötülüğü, arzu edilebilir bir şey haline getirmek istiyordu; sevdiği için onu ne kınayabiliyor, ne de olumlayabiliyordu: Sade'ın anlattığı sefih filozoflar da kendilerince aynısını yapıyorlardı; ama yararlarını övdükleri eylemlerden, onların lanetli yanlarını çekip çıkaracak bir ilke bulamadılar, bulamazlardı da..." (9) Fakat Sade bunu yaptı ve Sadik eylemlerin lanetli yanlarını ortaya çıkaracak ilkeyi felsefi olarak ortaya koydu. Platon bir filozoftu ve Sade gibi diyaloglar yazıyordu; Marx felsefesini felsefeden uzak gibi görünen bir dilin (ekonomi) grameri içinde kurdu ve anlattı; Nietzsche'nin de diyalogları ve imgeleri vardı. Bir filozof daima oldukça soyut olan fikirleriyle hayat arasında bir bağ kurmayı arzular (praksis). Sade'da felsefenin hayatla temas kurduğu bağlar ve dolayımlar edebi praksis içinde tezahür ederler. Fakat bu onu, bir edebiyatçı olmaktan daha az felsefeci yapmaz.

Burada amacımız ahlâk felsefesi adına bir öneride bulunmak değil, Marquis De Sade'ın yapıtının (bir tür karşı-ahlâk felsefesi formunda) Ahlâk Felsefesi denen alan içinde olduğunu tanıtlamaktı. Felsefi araştırmalarda Nietzsche'ye ve ardıllarına uzanan çizginin Sade'dan başladığını görmek ve göstermek önemli bir tarihsel ve kuramsal boşluğu dolduracaktır.


Dipnotlar:

1. Swinburne'den Aktaran Georges Bataille, Edebiyat ve Kötülük, Çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1997, s. 80
2. Marquis De Sade, Justine/Erdemin Felâketleri, Çev: Birsel Uzma, Çiviyazıları, İstanbul, 2000, s. 152
3. Georges Bataille, a.g.y., s. 92
4. Bkz. Ali Akay, Minör Politika, Bağlam Yay., İstanbul, 2000
5. Maquis De Sade, Sodom'un 120 Günü, Çev: Birsel Uzma, Çiviyazıları, İstanbul, 2000, s. 62-63
6. Marquis De Sade, Justine/Erdemin Felâketleri, s. 69-70
7. a.g.y., s. 89-90
8. Bkz. Georges Bataille, a.g.y., s. 86
9. a.g.y., s. 87

Siyaset felsefesi ve etik açısından neo-liberalizm ve değerleri - 1

Adviye Erbay

GİRİŞ YERİNE YA DA LİBERALİZMİN TARİHİ

Liberalizm, Batı’da, ilkin güçlü ve baskıcı krallıkların adaletsiz yönetim anlayışlarına karşı özgürlük mücadelesi şeklinde ortaya çıkmıştır.(Baydur, 1999:56). 17. yüzyılda mutlakiyetçi görüşlere karşı liberal devlet düzeninin savunucusu ve öncüsü olarak İngiliz düşünür John Locke büyük bir rol oynamıştır. 18. yüzyıl Fransız düşünürleriyle beraber gelişen özgürlükçü düşünce, Amerikan ve Fransız Devrimleriyle siyasi ve toplumsal alanda da kendini göstermiştir.

Özellikle 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinin “insanlar, hukuken eşit ve özgür doğarlar” ifadesi, günümüzde neo-liberallerin çıkış noktalarını ifade ettiği şeklinde yorumlanmaktadır. Ancak günümüzde neo-liberal düşünce, 18.yüzyılın ve Aydınlanmanın kamu yararı ve buna uygun yurttaşlık anlayışıyla tam olarak örtüşmeyen bir değerler dizgesini ifade etmektedir. Yani Fransız Devriminin “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” sloganı ya da değerler üçlemesi, neo-liberalizmin kendi içinden gelen temsilcileri ya da yorumcuları tarafından farklı bir değerler dizgesine doğru evrilmiştir. Özellikle devletin yapısı ve yurttaşlık konusunda modern olan ile postmodern olan karşı karşıya gelmektedir.

Genel olarak 4 tür liberalizmden sözedilmektedir:

1.Ahlaki liberalizm,
2.Ekonomik liberalizm,
3.Politik liberalizm
4.Toplumsal liberalizm.(Çaha, 1999:40).

Bu bildiride bu dört alanı kapsayacak şekilde toplumsal-ahlaki ve politik planda neo liberalizmin değerler skalası ya da kendi değerler sistemi olarak lanse ettiği değerler ve onun modernite-postmodernite ekseninde nasıl değişiklikler ortaya çıkardığı saptanmaya çalışılacaktır. Bu amaçla ilkin ahlaki anlamda liberalizmin bireycilik, özgürlük ve hoşgörü temeli üzerinde yükseldiği söylenmektedir. Burada “özgürlük” ne anlama gelmektedir ve kimler içindir? “Bireycilik”ten ne anlaşmaktadır? Ve bunun etik sonuçları ne(ler)dir? Ayrıca “hoşgörü” kavramı, Batı’daki tolerans fikrinin gelişmesine koşut olarak dinsel anlamda mı kullanılmaktadır? Ayrıca geçtiğimiz yılların “medeniyeder çatışması” şeklinde ifade edilen anlayışıyla nasıl bir bağlantısı vardır? Yine neo-liberal düşünce ve onun ekonomi görüşüyle Marxist ekonomist Ernest Mandel’in 1970’lerde yayımlanan ve Geç Kapitalizm adını taşıyan -ve daha sonra E. Jameson’ın postmodernizmi geç kapitalizmin kültürel mantığı olarak gören yazısında- ifadesini bulan bu geç kapitalizm kavramında somutlaşan bu tarihsel momentin kendi içindeki çelişkili yapısı nasıl açıklanabilmektedir?

Buna salt postmodernizmin modern ile gelenekseli kaynaştıran bir kültürel süreç ya da dönem olarak görülmesi gerektiği şeklinde mi yanıt verilebilecektir? Yoksa bir tarih felsefesi açısından tarihin belirli bir momenti olarak mı bakacağız? Yani bu dönem insanlık tarihinin belirli bir evresini mi ifade ediyor? Yoksa günümüzdeki global ekonomik krizle birlikte Marx ve öğretisinin yeniden gündeme gelmesi şeklinde tezahür eden ve bu şekilde de yorumlanabilecek olan tartışmaya açık bir kaotik yapı mı egemendir?

İşte bu bildiride siyaset-değerler ve tarih açısından bu soru ve sorunlar bir nebze de olsa tartışılacak ve bazı belirlemeler yapılmaya çalışılacaktır.

FRANSIZ DEVRİMİ VE YURTTAŞLIK KONUSU

Amerikan Devriminden sonra gerçekleşen Fransız Devrimini hazırlayan düşünürler, yani onun düşünsel temeli, hep kamu/toplum yararı üzerinde somutlaşıyordu. Burada birey ya da yurttaş toplum için bir adanmışlığı temsil ediyordu ve buna uygun olarak ahlak anlayışı da altruist ya da elseverci idi. Rousseau’un Toplum Sözleşmesinde de ifade edildiği gibi, bireyler haklarını topluma devrediyor ve bunun bir parçası oluyorlardı. Toplum ve yuttaşlıktan anlaşılan yurttaşların belirli haklarını ve iradelerini yasalara devrettikleri Jakoben bir anlayış egemen oluyordu. Ve bu bağlamda sekülarizm(laiklik) ya da din ile bilimin, inanç ile bilginin kesin bir ayrımından bahsetmek olanaklıydı.

Yurttaşlıkta ise sözkonusu olan kralın uyruğunda olan halkın tebalıktan toplumun bir bireyine dönüşmesi sözkonusu olmuş ve bu bağlamda “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” sloganında ifadesini bulan bir değerler dizgesi insanların hiç olmazsa yasa önünde eşit olmalarını sağlamaya yönelik bir tutum geliştirmişti. Bu, çok önemli bir tarihsel dönemeçti. Çünkü modern dönemde yurttaşlık hakları nosyonu, ödevlerle birlikte, demokrasinin ve insan haklarının da temelini teşkil etmekteydi.

Günümüzde ise, Roma İmparatorluğu dönemindeki Stoacı dünya yurttaşlığı kavramından Kant’ın dünya yurttaşlığı düşüncesini de içerecek tarzda, insan haklarının temelini teşkil ettiği düşünülen yurttaşlık nosyonunun “çokkültürlü yurttaşlık” temelinde etnisite, ırk, inanç gibi konular ekseninde de aidiyet sözkonusu olmaktadır. Ülkemizde de bu konular üzerinde durulmakla beraber konunun hangi açıdan insan hakları ve demokrasi ile bağlantı içine sokulabileceği sorunlu gözükmektedir...

CUMHURİYETİN AYDINLANMA DEVRİMİ VE ATATÜRK (MİLLİYETÇİLİĞİ)

Atatürk, gerçekleştirdiği Türk Aydınlanma Devriminde Fransız Aydınlanmasından ve pozitivizmden çok etkilenmişti. Ve buna uygun bir sistemle beraber aynı zamanda da bir Türk milliyetçiliği nosyonu geliştirdi. Buradaki milliyetçilik ırkçı bir milliyetçilik değildi, laklik üzerine kuruluydu. Teokratik bir devlet düzeninden laik, pozitivizmi esas alan ve kamu yararını ön plana çıkaran bir anlayış egemendi. Buna bağlı olarak, kendi yazdığı Yurttaşlık Bilgileri ya da Medeni Bilgiler kitabında yurttaşın ve devletin birbirine karşı karşılıklı ödev ve hakları olduğunu öne sürmüştü. Dolayısıyla ulus ve ulus-devlet kavramı burada çok önemli bir yer tutmaktaydı. Medeni Bilgilerin “ulus”u anlatan bölümünde şöyle denir: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına Türk ulusu denir. Ve Atatürk, burada on maddede ulus olmanın dayanaklarını ortaya koyar ve özetle, Türk ulusunun ortaya çıkışında etkili olan doğal ve tarihsel olguları sıralar. Buna göre,

1. Siyasal varlıkta birlik,
2. Dil Birliği,
3. Yurt Birliği,
4. Irk ve Köken Birliği,
5. Tarihsel Yakınlık,
6.Ahlak Yakınlığı

Önemli bir yer tutmaktadır.(Atatürk, 1997:21). Fransız Devriminin yurttaşlık nosyonunda ise,

1.Yurttaşın hukuk kurallarına uyması,

2. İtaatle yükümlü bulunması,

3. Özgürce konuşabilmesi, yazabilmesi ve düşüncelerini yayınlayabilmesi hakkının olması sözkonusudur. Ayrıca,

4.Vergi yükünün yurttaşlar arasında güçlerine göre eşit olarak dağıtılması konularının bulunduğu görülmektedir (Balibar, vd.).

Yani burada “yurttaş olmak” demek, grubun içinde yaşamak ve sözkonusu grubun belirlediği normun sağladığı haklara sahip olmak demektir. Yurttaşlık, belirli koşullarla sağlanabilmekte ve kaybedilebilmektedir.

Yurttaşların yararlandığı haklar, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinden kaynaklanmaktadır. Bu da medeni ve siyasal haklardan oluşmaktadır, (oy verme, seçilme hakkı gibi). Atatürk ve Türk Aydınlanması bağlamında devletin ve yurttaşın birbirlerine karşı görevleri vardır. Öncelikle devletin yurttaşa karşı olan görevlerine bakalım:

1. Ülke içinde güvenlik ve adaleti sağlayarak ve sürdürerek yurttaşların her türlü özgürlüğünü korumak,

2. Dış siyaseti ve başka uluslarla ilişkileri iyi ve olumlu bir biçimde yönlendirerek ülke içinde de her türlü savunma güçlerini her zaman hazır bulundurarak ulusun bağımsızlığını güven altına almak ve korunmuşluğu sağlamak ve bu uğurda başka çıkar yol kalmazsa ulusun haklarını silahla savunmak.

1 - 2

Siyaset felsefesi ve etik açısından neo-liberalizm ve değerleri - 2

Bu iki görev, devletin en başta gelen görevlerindendir. Bu iki görevden başka, diğer görevlerse şunlardır:

1. Yollar, demiryolları v.b. bayındırlık işleri,
2. Eğitim ve öğretim işleri,
3. Sağlık işleri,
4. Sosyal yardım işleri,
5. Tarım, ticaret ve zanaate ilişkin ekonomik işler.

Böylece devlet, yurttaşların yaşamı ve gelişmesi için uygun koşulları sağlamakla yükümlüdür. Yurttaşın devlete karşı temel görevleri ise,

1.
Devlete çeşitli adlar altında vergi vermek,
2. Askerlik yapmak,
3. Seçime katılmaktır. (Atatürk ,1997:24-26).

Bireyler, topluma kendi istekleri ile bıraktıkları haklardan geriye kalanları diledikleri gibi kullanacaklardır.

Liberalizm, ilk durumunda “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik” değerlerini ön plana çıkarıyordu. Ancak çağımızın neo-liberal anlayışında bu biraz da tersine dönerek bireyciliği, hoşgörüyü daha ön planda görmektedir. Bu da onun ne kadar içerik değiştirdiğini anlatmaya yeterli olmaktadır. Çünkü Aydınlanma kamu ya da toplum yararını, topluma bir adanmışlığı ifade etmekteydi. Oysa postmodern neo-liberalizm bireyciliği bir değer olarak görmekte ve göstermektedir. Bu da modern olan ile postmodern olan arasındaki zıtlığı çok iyi anlatmaktadır. Öte yandan neo-liberalizmin hoşgörüyü bir değer olarak lanse etmesi ise dinsel planda dinsel inanca hoşgörüyü benimsemesi anlamına gelmektedir. Oysa modernite laisizm ile din ve bilgiyi, dolayısıyla inanç ve bilimi kesin çizgilerle ayırmak demekti.

Özgürlük konusuna gelince, liberalizmin özgürlük anlayışı “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu da modernitenin hukuki ve toplumsal özgürlük anlayışından farklıdır. Çünkü modernitede Jean-Jacques Rousseau'da ifadesini bulan toplum sözleşmesi fikrinde hak ve özgürlüklerin hukuki bir çerçevede esas alınmasını gerektirir. Oysa “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şiarı, postmodernizmin “Ne olsa uyar” anlayışıyla paralellik göstermektedir. Bunun ulus-devlet kapsamındaki yansıması da çokkültürcülük kapsamında bir globalizmi ifade etmekte, insanlık kültürünün geldiği bu günkü noktada küreselleşme olgusuna vurgu yapmaktadır. Oysa öte yandan ırk, etnisite ve din ekseninde siyaset yapılması her zaman her yanda geçerli olmamakta, birçok ülke kültürel milliyetçiliğini korumak istemektedir. O zaman da medeniyetler çatışmasından mı, yoksa medeniyetler ittifakından mı sözedilebileceği çelişik ve belirsiz kalmaktadır.

Fukuyama "Tarihin Sonu" ve "Son İnsan" adlı kitabında liberalizmi ve liberal insan tipini tarihin ulaşabileceği son nokta olarak görmekteydi. Ancak sonradan o da bunun olanaksız olduğunu görmüş ve bu fikrinden vazgeçmiştir. Ancak Ernest Mandel’in 1970’li yıllarda yayınlanan "Geç Kapitalizm" adlı kitabında kapitalizmin bu ileri evresi ele alınmış ve Franfurt Okulu düşünürlerinin de belirttiği şekilde sınıf ayrımlarının görünürde eşitlenir gibi bir tablo ortaya çıktığı belirtilmişti. Hatta Herbert Marcuse "Tek-Boyutlu" İnsan kitabında ileri endüstri toplumunu ve onun ideolojisini analiz ederken teknolojinin kazandığı önemi vurgulamıştır. Kitle iletişinin ve teknolojinin aşırı önem kazandığı günümüzde, bu alandada çeşitli etik sorunlar tezahür etmektedir. Nitekim etik planda iletişim ve bilgisayar, daha doğrusu kitle iletişim araçları, dolasıyla medya ve bilgisayar etiği büyük önem kazanmış, diğer alanlarda ve mesleklerde de etikler gelişmeye başlamış, Otto Bauman’ın "Postmodern Etik" adlı kitabında da belirttiği gibi, etik, daha doğrusu modern etik krize girmiş ve bunun bir sonucu olarak meslek ve alan etikleri büyük önem kazanmıştır. Nitekim medya ve bilgisayarın yanı sıra çevre konuları da ağırlık kazanmış, dahası neredeyse her meslek için kodlar geliştirilmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla neo-liberalizm, yalnızca kendini göstermek istediği şekliyle değil, doğurduğu daha başka sonuçlarla da etik alanda modernitenin anlayışından çok farklı bir manzaraya damgasını vurmuştur.

Kaynaklar:

Atatürk, Atatürk’ün Yazdığı Yurttaşlık Bilgileri, Cumhuriyet Kitapları, 1997.

Balibar vd.; Dersimiz:Yurttaşlık; Çev.Turhan İlgaz; Kesit Yay.

Baydur, Mithat. "Liberalizmin Serencamı ve Liberal Öğretinin Temel Unsurları”. Yeni Türkiye Dergisi-Liberalizm Özel Sayısı, no 25 (1999):56-63.

Bayramoğlu, Sunay. Yönetişim Zihniyeti. İletişim Yay., 2005.

Crespigny, Anthony de., and Kenneth R. Minogue. Çağdaş Siyaset Felsefecileri. Remzi Kit., 1981.

Çaha, Ömer. “Liberalizmin Temel İlkeleri”. Yeni Türkiye Dergisi-Liberalizm Özel Sayısı, no 25 (1999):38-55.

Debord, Guy. Gösteri Toplumu, Çev. Ayşen Ekmekçi-Okşan Taşkent. Ayrıntı Yay.,1996.

Gazi M. Kemal, Medeni Bilgiler(Yurttaşlık Bilgileri), Örgün Yay., 2003.

Göle, Nilüfer. Melez Desenler, Metis Yay., 2000.

Kymlica, Will. Çokkültürlü Yurttaşlık. Çev.Abdullah Yılmaz. Ayrıntı Yay., 1998.

Loomba, Ania. Kolonyalizm-Postkolonyalizm. Çev. M.Küçük.Ayrıntı Yay.,2000.

Lukes, Steven. Bireycilik, Çev.ismail Serin, Ark Yay. 1995.

Maalouf.Amin. Çivisi Çıkmış Dünya. Çev.Orçun Türkay, yky 2009.

Mandel, Ernest. Late Capitalism. Verso Edition, 1978.

Marcuse, Herbert. Tek-Boyutlu İnsan,Çev.Afşar Timuçin-Teoman Tunçdoğan, May Yay., 1975.

Rand, Ayn. Bencilliğin Erdemi, Çev. Nejdet Kandemir, Plato Yay., 2006.

Sabine, George. Yakınçağ Siyasal Düşünceler Tarihi, Çev.Özer Ozankaya, Cem Yay.,

Steger, Manfred B. Küreselleşme, Çev. Abdullah Ersoy, Dost Yay., 2006.

Vergara, Farancisco. Liberalizmin Felsefi Temelleri:Liberalizm ve Etik, Çev.Bülent Arıbaş. İletişim Yay., 2006.

Yılmaz, Aytekin. İkinci Küreselleşme Dalgası:Kavram, Süreç ve Sorunlar, Vadi Yay.,2004

Yürüşen, Melih. Liberal Bir Değer Olarak Ahlaki ve siyasi Hoşgörü, YKY-1996.


Yazının Kaynagı: Felsefe Logos sayı:45 - İnanç

1 - 2

Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm

Mehmet Küçük

Postmodernizm tartışmaları kültürel teori alanında, modernist sanat biçimleri ve pratiklerinden koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan mimari, edebiyat, resim vb.alanlarda yeni “postmodern” kültür biçimlerinin işaretleri olarak başladı. Postmodernizm,”yüksek modernizm”in ciddiyetinin aksine yeni bir ilgisizlik, yeni bir şakacılık ve herşeyden önce Andy Warhol’un ‘pop art’ında somutlaşan, ama aynı zamanda Las Vegas mimarisinin törenlerinde, rastgele bulunmuş nesnelerde, happening’lerde, Nam June Paik’in video düzenlemelerinde, yer altı filminde ve Thomas Pynchon’ın romanlarında ortaya konan yeni bir eklektizm sergiledi. Modernist sanatın ince işçiliğinin, biçimsel bilgiçliğinin ve estetik talep karlığının aksine, ’yüksek kültür’ ve ‘popüler kültür’ biçimlerini karıştıran, estetik sınırları altüst eden, sanatın alanını reklam imgelerini, televizyonun oldukça değişken mozayiklerini, soykırım sonrası nükleer çağın deneyimlerini kapsayacak denli genişleten ve herzaman tüketim kapitalizmini çoğaltarak üreten postmodernist sanat bölük pörçük ve eklektikdi. Yüksek modernizmin ahlaki ciddiyetinin yerini ironi, pastiche, kinizm, ticari tutum ve kimi durumlarda dobra bir nihilizm aldı.

Sonuçta modernizm ‘yüksek sanat’ın yasası ve bir parçası haline gelirken, postmodernizm pop art’da aynı zamanda dönemin mimarisinde, filminde ve edebiyatında görülebilen ‘anything goes’ (her şey uyar) yollu bir popülist estetik sergiledi. Modernist sanatın büyük bir kısmı geleceğe yönelimliydi, yeni olanın karşısında coşkuya kapılıyor ve yeniliği hoşnutlukla karşılıyordu; postmodernist sanat ise bütün bir sanat tarihinden seçilmiş stillerin,biçimlerin ve türlerin eklektik karışımları içinde eskiye nostaljik hayranlığı yeninin karşısında büyülenmeyle kaynaştırdı. Ayrıca, felsefe alanında, Kartezyen-Lockcu-Kantcı gelenekler içinde kurulmuş bulunan iflas halindeki felsefeye ihtiyaç olduğu iddiaları ortaya çıkmaya başladı. (Bernstein,1985;Baynes et.al.,1987). Bu modern felsefe geleneğinin, felsefenin sağlam bir temeli ve felsefi sistemlerin garantisi olarak hizmet edebilecek mutlak bir hakikat yatağı arayışı içindeki boş ve olanaksız rüyalar tarafından yıkıldığı iddia edildi (Derrida,1976 ; Rorty,1979). Bunlardan bazıları Batı felsefesinin temel metafizik öngerektirimlerinin köklü sorunlar barındırdığını iddia ettiler; sözgelimi Derrida, çift değişkenli düşünme sisteminin, logosentrizmin ve konuşmayı yazı karşısında ayrıcalıklı kılmanın modern felsefeyi hükümsüzleştirdiğini iddia etmiştir. Derrida ve diğerlerine göre çift değişkenli metafizik sistem kurbanlarını, felsefenin çok özenli bir yapıbozumunu (deconstruction) ve kökten yeni bir felsefi pratiğin ortaya konmasını gerektiren umutsuz metafizik tuzaklara düşürmüştür. Bu iddia, felsefenin postmoderneleştirisinin habercilerini Nietzsche, Heidegger, Wittgenstein ve Dewey’de; Sade, Bataille ve Artaud gibi daha marjinal yazarlarda buldu (Foucault,1970;Rorty,1979).

Habermas (1987) gibi diğer toplumsal teorisyenler ise, tarihte postmodern bir kırılmanın ortaya çıktığı iddialarını reddederek, yeni muhafazakar ideolojinin bir biçimi olarak yorumladıkları postmodernizme saldırmaktadırlar. Bu tartışmalar karşısında, toplumsal teori olarak postmodernizmin en önemli ifadeleri arasındaki farklılıkları ayrıştırmanın ve yeni postmodern toplumsal teorilerdeki merkezi konumları, içgörüleri ve sınırlılıkları birbirinden ayırmanın zamanı gelmiş bulunuyor.

Postmodernistler inter alia (bağlaşıklar arasında oluşmuş-çn) geleneksel felsefi sacayaklarına yaslanmayan toplumsal eleştiri anlayışları geliştirmeye bakarlar. Çabalarının tipik başlangıç noktası felsefenin bugünkü durumu üzerine bir düşünüm başlatmaktır. Richard Rorty ve Jean François Lyotard gibi yazarlar, büyük harfli “F”yle yazılan Felsefenin bundan böyle siyaset ve toplumsal eleştiriyi temellendirme işlevi göremeyeceğini iddia ederler. Temelciliğin terkedilmesiyle birlikte topumsal eleştiri karşısında felsefeyi kurucu söylem rolüne atayan görüşün de terkedilmesi gündeme gelir. Bu ‘modern ‘ anlayışın, eleştirinin herhangi bir evrenselci teorik zemin olmaksızın serbestçe yüzüp gezdiği yeni bir ‘postmodern’ anlayışa yer vermesi gerekir. Artık felsefi olarak demirlememesinden ötürü, toplumsal eleştirinin şekli ya da karakteri değişir; daha pragmatik, ad hoc (yalnızca belli bir durum için; daha genel bir uygulama ya da öncel bir haklılaştırım olmaksızın-çn), bağlamsal ve yerel hale gelir. Ve bu değişmeyle birlikte, entellektüellerin toplumsal rolünde ve siyasal işlevinde buna tekabül eden bir değişme ortaya çıkar.

Böylece,felsefe ve toplumsal eleştiri arasındaki ilişki üzerine geliştirilen postmodern dönüşümde “felsefe” terimi bariz bir değersizleşmeye maruz kalır; tamamen ortadan kaldırılmasa da hacmi küçülür. Ama bu değersizleştirme açıkça savunulurken bile, ”felsefe” terimi üstü örtük bir yapısal ayrıcalığı alıkoyar. Toplumsal eleştirinin ve angaje entelektüel pratiğin değişikliğe uğramış karakterini belirleyen şey felsefenin değişikliğe uğrayan durumudur. Öyleyse yeni postmodern hesapta, felsefe bağımsız değişken olurken, toplumsal eleştiri ve siyasal pratik bağımlı değişkenler olmaktadır.

Lyotard’a göre postmodernizm, günümüz batı medeniyetinin genel bir durumunu adlandırır. Postmodern durum, “büyük meşrulaştırma anlatıları”nın artık inanılır olmadığı bir durumdur. “Büyük anlatı”ibaresiyle kastettiği şey, herşeyden önce, köprü oluşturucu tarih felsefeleridir.

Hedonizm (hazcılık)

Hedonizm Kirene okulu Sokratesin öğrencisi Aristippos'un (M.Ö. 435-355) öğretisidir. Sokratesçi okullar iyiyi aramışlardır; Aristippos'a göre iyi demek haz demektir; haz veren her şey iyi, acı veren her şey de kötüdür. Yaşamanın amacı hazdır ve insan yaşamı süresince hazza yönelmeli, acıdan kaçınmalıdır.

Hedonizm (Yunanca “hedone”: zevk), felsefede, zevkin, yaşamdaki tek ya da temel iyi olduğunu söyleyen ve ideal davranış biçimini zevkin peşinde koşmakla açıklayan öğretidir. Eski Yunan’da iki önemli hedonist kuram ortaya atılmıştır.

Kyrene Okulu takipçileri ya da egoist hedonistler, bireyin o anki kişisel isteklerinin diğer insanları düşünmeksizin karşılanmasını varlığın gerçek temeli olarak açıklayan öğretiyi desteklemişlerdir. Onlara göre bilginin kökleri, anın geçici duyumlarında saklıdır ve bu yüzden, anlık zevk düşkünlüklerini gelecekte neden olabilecekleri acıya göre sorgulayan bir ahlaki değerler sistemi oluşturmaya çalışmanın hiçbir anlamı yoktur.

Epikurosçular ya da akılcı hedonistler, egoist hedonistlerin tersine, gerçek zevkin yalnızca akılla elde edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Epikuros’un etik anlayışı, Aristo’nun, en yüce iyinin başka bir şeyin değil, kendi yararı için değerli görülen şey olduğu yönündeki çok bilinen görüşüne dayanır. Epikuros, mutluluğun en yüce iyi olduğu konusunda Aristo ile hemfikirdir.

Ne var ki Epikuros, mutluluğu zevkle açıklayarak Aristo’dan ayrılır. Bunun için iki neden öne sürer. Ana neden, zevkin, insanların gerçek anlamda değer verdikleri için yaptıkları tek şey olmasıdır. Başka bir deyişle, Epikuros’un etik hedonizmi, onun psikolojik hedonizmine dayanır.

Epikuros, yaptığımız her şeyi, sonuçta kendi adımıza ve zevk almak için yaptığımızı iddia eder. İçdürtüsel olarak zevk almak istedikleri ve acıdan kaçındıkları ileri sürülen bebeklerin davranışları gözlemlendiğinde, bu iddianın doğru olduğu düşünülebilir.

Epikuros, bu durumun yetişkinler için de geçerli olduğunu; ama yetişkinlerde bunun doğruluğunu görmenin daha zor olduğunu; çünkü yetişkinlerin kendilerine neyin zevk vereceği konusunda daha karmaşık inançlara sahip olduklarını düşünür.

Ama Epikurosçular, tüm aktivitelerin, hatta açıkça kişisel bir fedakarlık olan ya da yalnızca bir erdem ya da asil bir davranış olduğu için yapılan aktivitelerin bile, aslında kişinin zevk duyması için yapıldığı şeklindeki iddiayı mantıklı gösterebilmek için epey enerji harcamışlardır.

Epikuros’un deneycilik görüşüyle iyi uyuşan ikinci kanıtın, kişinin iç gözlemsel deneyimlerine dayandığı düşünülür. Kişi, ateşin sıcak olduğunu anında algılaması gibi zevkin iyi, acının ise kötü olduğunu hemen algılar. Zevkin iyiliğini ya da acının kötülüğünü göstermek için daha fazla kanıta ihtiyaç yoktur.

Epikuros, tüm zevklerin iyi, tüm acıların da kötü olmasına rağmen, zevklerin tamamının tercih edilmeye layık olmadığını ya da acıların tamamından kaçınılması gerekmediğini söyler. Bunun yerine kişi, uzun vadede çıkarına neyin uygun olacağını hesaplamalı ve eğer kısa vadede kendisine daha az zevk veren bir şeyden vazgeçmek uzun vadede daha fazla zevk sağlayacaksa, kısa vadedeki zevki bir yana bırakmalıdır.

Epikurosçular, kendini kontrol etmenin ve ihtiyatlı olmanın erdemli yanlarını vurgulamışlardır.

İki öğreti de değişmeden modern çağlara kadar pratikte varlığını korumuştur. 18. ve 19. yüzyıllarda Jeremy Bentham, James Mill ve John Stuart Mill gibi İngiliz felsefeciler, evrensel hedonizmi, daha yaygın olarak faydacılık diye bilinen öğretiyi savunmuşlardır.

Bu kurama göre, insan davranışının temel kriteri, toplumun iyiliğidir ve kişisel ahlaki davranışın yönlendirici ilkesi, en çok sayıda insanın refahını sağlayacak ve yükseltecek olana sadakattir.

Bertrand Russell ile din üzerine söyleyişi

Dine karşı zaman zaman eğilimleriniz oldu mu hiç?

Bertrand Russell — Evet. Delikanlılığımda sı­nırsızca kaptırmıştım kendimi dine. Belki de matematik dışında, bence en önemli şey dinidi. İşte (durumumun hayli özel olduğunu kabul ederim) beni, ona bağlanmanın nedenlerini araştırmaya yönelten de bu din kaygusu oldu. Ana sorunlarmış gibi görünen üç soruya bağlandım. Tanrı, ölümsüzlük, özgür yargı. Özgür yargıdan başlayarak ters düzende inceledim bunları. Yavaş yavaş bir sonuca vardım; şöyle ki: bu üç şeye inanmaklığıma hiç bir sebep yoktu. Hayal kırıklığının en amansızına hazırlamıştım kendimi, ama gariptir, bir şey olmadı.

Bu üç kavramdan nasıl caydığınızı söyleye bilir misiniz ?

B. R. — Özgür yargı için, pek büyük değeri olmayan bir düşünceden yararlandım; bugün, bu düşüncenin yeterliliğine pek inanmıyorum. Maddenin bütün hareketlerini, dinamik yasalarının düzenledi­ğine inanmıştım: yani, bir adamın dudakları bu tür bir düzen içinde kıpırdıyordu ve söyleyeceği sözlere nasıl egemen olabileceğini aklım kesmiyordu. Değeri olmayan, ama o zaman bana yeterli görünen bir düşünce. Ölümsüzlüğe gelince: Eh, nasıl olursa olsun, vücut ve ruhun birbiriyle ilişkisi, görünüşe göre, bence genellikle sanılandan çok daha sıkı-fıkı olduğundan, beyin yok olduktan sonra, ruhun yaşaması için hiç bir sebep kalmamalıydı. Tanrı işinde ise... varlığını doğrulamak için çeşitli kanıtlar sürülmüş ileriye; ben diyordum ki—yinede diyorum—bu delillerin hiç bir değeri yoktur ve bunlardan bir sonuç çıkarmak ve ona inanmak gereği olmasa idi, kimse kabul etmezdi bu kanıtları.

Özgür yargının varlığına karşı duran dinamik yasalarından söz ederken, ne demek istediğinizi pek anlamadım.

B. R. — Dedim ya; delikanlılık çağının düşünceleri idi bunlar. O zamanlar, dinamik yasalarına dayanarak, ta ilk çağlarda bile maddenin bütün hareketlerinin tüm bir peşin düzen içinde geçtiğine inanmıştım; söylenen her söz için de bu böyle olmalı idi. Başka bir deyimle «dinamik» yasalar sayesinde, Bay X ’in, ne vesile ile olursa olsun söyleyeceği her söz, dünyamız şekillenirken vardı zaten, diye düşünürdüm. Böyle olunca da, Bay X’in, söyleyeceği hiç bir söz üzerinde özgür yargısı olmayacağı çıkıyordu ortaya.

Tanrı'nın olmadığını kesinlikle söyleyebilir misiniz? Yoksa sadece kanıt mı yok?

B. R. — Hayır, elbetteki kesinlikle Tanrı yoktur diyemem. Bu soru da Yunan ya da Norveç Tanrıları için sorulandan farklı değildir. Yunan, ya da Valhalla Tanrıları da pekâlâ var olabilirler; aksini doğrulayamam, ama bence diğerleri ne ise, Hıristiyanların Tanrısı da odur. Gördüğüm tek şey bir olasılıktan öteye geçmiyor.

Bütün uygulamalarıyle din, size göre yararlı mı, yoksa zararlı mıdır ?

B. R. — Bunların çoğunun, tarih boyunca, zararlı olduğu kanısındayım. Bazı iyi yönleri de yok değildir. Bu sayede, Mısır rahipleri takvimi hazırlamışlar, ay ve güneş tutulmalarını dikkatle izleyerek, ne zaman tutulacaklarını kesinlikle söyleyebilmişlerdir. Ama, genel olarak olumlu değildir sonuç. Çünkü insanların, herkesin düşüncesini, şaşmaz bir ahlâkî saçmalığın dayandığı eğitim sistemini bozan varlığı doğrulanmamış birtakım şeylere inanmaları pek önemli sayılmaktadır. Doğru ya da yanlış olduklarını araştırmadan bazı şeylere inanmak iyi, bazı şeylere inanmak kötüdür. Genel olarak bence çok kötülükleri olmuştur. Dar görüşlülüğü, geçmiş geleneklere kendini bırakmayı kutsallaştırmıştır. Dahası, hoşgörmezlik ve kini baştacı etmiştir. Özellikle Avrupa’da, hoşgörmezlikten dine aktarılabilen her şey, gerçekten korkunçtur.

Bununla, özgür düşünceyi engelleyen bir tür düşüncenin sansürünü mü belirtmek istiyorsunuz ?

B. R. — Evet. Bakın. Bir okul düşünün, bu okul dünyanın neresinde, hangi kız ya da erkek okulu olursa olsun, göreceksiniz ki kafalara bir inanç sokulmaya çalışılmaktadır. Bu inanç Hıristiyan ülkelerinde budur, komünist ülkelerinde şudur. Ama orada da burada da, kanıtları tarafsızlıkla incelenmemiş bir şeyler öğretilir, ve çocuklara, değişik bir düşünce edinebilmeleri için de kanıtlar aramak yürekliliği verilmez.

Peki yüzyıllar boyunca, insandaki bu din gereksinimi nereden geliyor ?

B .R . — Sanırım her şeyden önce korkudan. Çok güçsüz sanıyor insan kendini. Üç şey korkutuyor onu. Birincisi, doğanın ona yapabilecekleri: yıldırım çarpması, depremde yok olmak. İkincisi, öbür insanların ona yapabilecekleri: örneğin savaşta ölmek. Üçüncüsü de, işte burada dine yaklaşmaktayız, tutkularının ona neler yaptırabileceği: sessizliğe kavuşunca hayıflanacağını bildiği şeylerdir bunlar. İşte bundan ötürü insanların çoğu büyük bir korku içinde yaşarlar. Din, kuşkularının azalmasında yardımcı olur onlara.

Ama din kurucularının dedikleri bu değil ki ?

B .R . — Hayır, ama dinlerin kurucularının —dikkat ederseniz, dini çoğul olarak almaktayım— izleyicilerinin söyledikleriyle pek ilişkileri yoktur. Ger­çekten yoktur. Bir örnek alalım. Askerler, Hıristiyanlık inancının doğu ülkeleriyle savaşta büyük önemi olduğu kanısındalar, eğer Hıristiyan değilseniz gereken ateşle savaşamazsınız diye düşünüyorlar. «Dağda vaaz»ı okudum; içinde H bombasının övgüsü ile ilgili bir kelime yok. Tek bir kelime.

Ama dinin hâlâ zararlı olduğu kanısında mısı­nız ? Genel olarak, sizin eleştirdikleriniz eskiden olmuş şeyler. Ama bugün ?

B .R . — Hep aynı. Size örneğini verdiğim H bombası —yazık ki— pek de dünün işi değil ve öyle düşünüyorum ki, bize göründüğü şekli ile kiliselerle bir tutulan din her türlü doğru düşünce çabasını baltalamakta ve bu tür düşünceden yoksun birtakım şeylere önem vermektedir. Dinde akla uygun gelmeyen bir şey var, o da, önemlinin anlamıdır.

Bir örnek verebilir misiniz bize ?

B. R. — Elbette. Roma İmparatorluğu yıkılıyordu, ama kilise ileri gelenlerinin umurunda değildi. Onların kafasını kurcalayan, bekâretin nasıl korunabileceği idi. Onlar için pek önemli idi bu.

Peki bu amaç uğruna ne yapıyorlardı ?

B. R. — İnsanları kışkırtıyorlardı. Ama sınırlara dayanan ordular ve vergi reformu onları ilgilendirmiyordu. Bildikleri sadece bir şeydi, o şey, ülkelerindende önemli idi. İnsan türü de çöküyor bugün ve öyle kilise adamları tanırım ki en büyük sorunları sunî döllenmeye engel olmaktır; bunu, sonuncumuza dek bizi yok edecek bir dünya savaşına engel olmaktan daha önemli bulmaktalar. Bence, oranların anlamını göremiyorlar.

Buna karşın, dinlerin bazen iyi yönleri olduğu nu da kabul edersiniz her halde. Örneğin başka hiç bir sistemin sokamayacağı eğitimi bazı ülkelere götü­ren dinler olmuştur: Yoksulları eğiterek yüce bir iş başaran Birmanya’nın Budist rahipleri geliyor aklıma.

B. R. — Olabilir. Sanırım Benedikt’in papazları çok şey yapmışlardır bu alanda. Ama önce kötülüğe vermişlerdir kendilerini. Önce kocaman bir kötülük, ardından biraz iyi iş.

Ya yaşantıya karşı koyabilmek için bir inanç, bir din sahibi olmak gereksinimini duyanlar?

B .R . — Böyleleri bir tür alçaktır derim. Başka bir dünyada olsa idik bu tutuma hiç de iyi gözle bakmazdık. Ama ne var ki bu, din dünyasıdır ve buna pek büyük bir şeymiş gibi bakılır. Nerede olursa olsun alçaklığa hayranlığım yoktur.

Ama neden alçaklık diyorsunuz buna?

B. R. — Bu, şu ya da bu olmadan hayata karşı konamaz demektir. Hayata karşı durabilmemiz gerek, hem de hayatın bize verdiği araçlardan yararlanarak. Bu bir yüreklilik işidir.

Yani insanlar Tanrı ya ya da diyelim ki bir papaza, bir dinsel kuruma aktararak sorunlarından sıyrıldıkları için mi alçaklıktır sizce ? Böylece, bu sorunlara kendileri karşı durmadıklarından mı?

B. R. — Evet. Şu dünyanın içinde bulunduğu tehlikeli durumu bir düşünün. Durmadan mektup alıyorum. Bu mektuplarda bana «Tanrı koruyacaktır.» deniyor. Geçmişte korumadığına göre, gelecekte koruyacağına nasıl inanılır bilmem.

Bu doktrin dengeden yoksun mu demek istiyorsunuz? Yani kimseye sığınmadan işin üstesinden gelmemiz gerektiği kanısında mısınız?

B. R. — Tamam.

Dinin insanlara zarar verdiğini söylüyorsunuz; buna karşın insan, «ille de bir din gerek bana,» demiş. Buna ne karşılık vereceksiniz ?

B. R. — İnsan mı? Sanmam. Birkaç insan diyelim, bunları da alışkanlık sürüklemiş. Öyle memleketler var ki, oralarda insanlar ayaklarına taktıkları kocaman sırıkların üstünde yürürler, başka türlü dolaşmak hoşlarına gitmez. Dinde de böyle. Bazı ülkeler alışmışlar buna.

Ama insan, kendi dışında ve kendinden daha büyük bir nedene inanmak istemez mi ? Ve bu nedenin içinde bir alçaklık, bir baştan savma olanağı değil, kendini verebileceği bir ilke görmeyecek mi?

B. R. — Çok güzel. Ama bizden büyük çok şey var. Önce ailemiz var. Sonra milletimiz. Ondan sonra tüm insanlık. Bütün bunlar bizden büyük; ve bir insanın sahip olabileceği bütün iyi niyet duygularına yeteri kadar geniş bir uğraşı olanağı vermekte.

Örgütlenmiş dinin, insanlığı her zaman böyle avucunda tutacağını sanıyor musunuz?

B. R. — Bence bu, insanların sosyal sorunlarına bulacakları ya da bulamayacakları çözümlere bağlı­dır. Bu büyük savaşlar, bu büyük bunalımlar sürerse, çoğunluk yoksul yaşantısından kurtulamazsa, din herhalde devam eder. Şunu gördüm ki Tanrı’ya inanç, varlığına gösterilen kanıtlarla ters orantılı. Kanıt ne kadar az olursa o kadar çok inanıyor insanlar; işler iyi gidince, inanmak zamanı gelince de inanmıyorlar. Bana öyle geliyor ki, sosyal sorunların çözümlendiği gün din son bulacaktır. Tersine, bu sorunlar süregeldikçe yaşayacaktır. Geçmişte örnekleri var. On sekizinci yüzyılda her şeyin sütliman olduğu sırada aydınların çoğu özgür düşünür kişilerdi. Sonra Fransız devrimi oldu ve İngiliz soyluları özgür düşünürlüğün insanı doğruca giyotine götürdü­ğünü gördüler. Caydılar bundan ve kendilerini dine verdiler. Viktorya dönemi bu. Rus devrimi için de böyle. Rus devrimi halkı dehşete düşürdü. Tanrıya inanmazlarsa mal ve mülklerinin ellerinden alı­nacağını düşündüler ve inandılar. Bu sosyal değişiklikler din için kusursuz bir şeydir.

Siz ve ben, ölünce tüm yok olacağımızı sanıyor musunuz ?

B. R. — Elbette, niye yok olmayalım? Vücudun çürüyüp gideceğini biliyorum. Vücut çürüdükten sonra ruhun devamı için gerçekten hiç bir sebep görmüyorum ben.


Kaynak: Bertrand Russell - Dünya Görüşüm





Kızılderililerin yaşam felsefelerine ait sözler - 1

1-İnanıyorum ki, kalplerimizi birbirimize biraz daha açarsak daha fazla kan dökülmesini, daha fazla acı çekilmesini önleyebiliriz. Kızılderilinin dünyayı nasıl gördüğünü size söyleyeceğim. Beyaz adam gördüklerini anlatmak üzere çok kelimeye sahiptir, beyaz adam çok konuşur; fakat gerçeği söylemek için çok kelime gerekmez.

Hinmaton Yaiatktt, Nez Perce Kabilesi

2-Mitaku oyasin! Biz hepimiz akrabayız!

Atasözü; Styu Kabilesi

3-Biz Batı Yarımküresi’nin yerli halkıyız. Yeıyüzünün bu yakasında onbinlerce yıldan beri yaşıyoruz. Ne zamandan beri buralarda olduğumuzu kesin olarak bilen yoktur. Ecdâdımızdan bugüne gelen rivayete göre, bizim tarihimizin başlangıcı zamanın başlangıcına kadar gider. Zamanın başlangıcında, yaradılış vaktinde halkımız yeryüzüne geldi. Öğretmenimiz yoktu, eğitmenimiz yoktu, okulumuz yoktu. Yüzümüzü kâinata çevirip baktık. Bizler tabiat üzerine çalıştık. Tabiatı kopye ettik. Bütün medeniyetimiz tabiatın verdiği dersler üzerine inşa edilmiştir. Zamanın başlangıcında bizim öğretmenimiz tabiat olmuştur. Dinimizi de o vakit bulduk.

Böylece hayat yolumuzu tabiatın rehberliği altında çizdik. Atalarımızdan devraldığıma bu sistemi hiç değiştirmeden muhafaza ettik. Taa 1492’ye kadar... O tarihten itibaren atalarımızın hukuku değişmeye başladı.

Bizi idare eden binlerce yıllık bu hukuk mükemmeldi. Bu hukukun kanun lan yazılı değildir. Bugün ülkemizin her tarafında tarihçiler, antropologlar kazı yapıyor, Batı Yarımküresi’nin tarihini araştırıyorlar. Bir tane bile hapishâne bulamadılar. Tımarhâne bulamadılar. Birçok farklı dil konuşan, farklı kabileler halinde yaşayan bunca insan, bu çeşit kuruluşlar olmaksızın nasıl idare olundu?

Sonra, o hukuk ile sürüp gelmiş idaremiz bozuldu. Hayat bizim için 1492’den önceydi.

Batı Yanmküresi'nin yerli halkı dindardı. Bir gün bize, bu dinin doğru olmadığı, bugünkü dünyada geçerli sayılmadığı söylendi. Geçerli olan dini kabul etmeye zorlandık. Aramızdan birçok insan Hıristiyan oldu, atalarının dinini terketti.

Hâlâ tabiatı seyrediyoruz. Küçükler nasıl büyüyor görüyoruz. Hâlâ binlerce yıllık kanunlarla idare olunan ördekleri, kazları görüyoruz. Hayvanar, zamanın başlangıcında kendilerine verilen kanuna boyun eğiyorlar hâlâ. Hayatin büyük kanunu zamanın başlangıcında bütün yaşayanlara verilmişti.

Bütün kâinat o kanuna hâlâ uyuyor. Ağaçlarda, meyvelerde, hiçbir zaman başarısızlık göremezsiniz. Ağaç meyveyi verece­ği mevsimi şimdiye kadar hiç şaşırmadı. Hayvanlar asla yanlış yapmadı. Nasıl yaratılmışlarsa o usûl üzre devam ediyorlar. Yaratıklar arasında insanoğluna verilen hayat kanunu nedir?

Kâinatı görüyoruz. Hayat, dairedir; başı ve sonu ölçülemeyen bir daire.


Philllp Deere, Creek Kabilesi

4- Tanrı Kızılderili ülkesini yarattı ve bir yorgan gibi yere serdi. Üzerine bizi yerleştirdi. Biz bu ülkede yaratıldık. Irmağın akmaya yeni başladığı zamandı o. Sonra Tanrı ırmakta balığı, dağda geyiği yarattı. Beyaz adamın gelişinden çok önceydi.

Menlncock, Yakıma Kabilesi

5-Bütün ateşler yanmaya başladıkları zaman aynı boydadır.

Atasözü, Seneca Kabilesi


- Kızılderililerin yaşam felsefelerine ait sözler - 2

Maurice Blondel'den alıntılarla Düşünmek Üzerine

Nurettin Topçu


"Bizden kol, kalb ve kafa isteniyor." Bunları kendi hür kişiliğimizle kullanmazsak, bizim dışımızda bize rağmen hareket edenler bizden bunları zorla alacaklardır.Kendi dileğini evrenin dileği yapmaya çalışmak, evrenin sonsuzluğa uzanan hareketlerine engel koymaktır, tabiatın hürriyetine set çekmeyi istemektir. Aksine olarak evrenin dileğini kendi dileği yapmak istemek, evrenin kalbini kendi varlığına sığdırmaya çalışmak; İşte gerçek ve hür hareket yolunda ilerleyiş bununla oluyor.

"Ağlayabilenler ne bahtiyardırlar!.." Onlar asla bedbin değillerdir. Felaket her zaman zannedildiği gibi fena değildir... Çünkü onda vehimler de ümitler de vardır. Zengin olanlar asıl sizsiniz, ey zavallı açlar ve arzusu olanlar!.. Çünkü dünya saadetlerinin hiçliğini hissedemeyerek arzularınız müthiş bir hırsla ona bağlanıyor. Halbuki tokluktan ve doluluktan, hayatın imtihanını sonuna erdirmiş olanlar onu bilirler ki ondan zevksizlikten ve yokluktan başka bir şey çıkmıyor. Servet, hırslar, muvaffakıyetler, bu da ne ? Bir çanak çirkef için iki it hırlaşıyor; kazanan bir şey bulmayacak. Bu mahrum ve ümitsiz kalanlar, yalnız kalıp ihtiyarlayanlar, basit duyularından kurtulamayarak hazlarının büyüsü içinde yaşayıp ölenler değil, bunlar en iyiler, en çok duyanlar, en çok bilenler, muzaffer hareket adamları veya ateşli beyinler, incelmiş sanatkâr ruhlardır. Bunlar, içinde doğru bir tek çizginin bulunmadığı, hatta aydınlığın bile kırıldığı bir dünyada yaşamaktan ıstırap çektiler."

Hayatın boşluğu ve hiçliği hakkındaki bu denemenin evrensel oluşu, büyük ve ergin ruhlarda da tesirini yapmakta olması, hepimizin sade kendimiz için istediklerimizin varlığı yüzündendir. Hatta bazen alemin küllî varlığına bağlanmayan, kaynağı onda aramayan cûzi ve ferdi isteklerimiz, alemşümûl ve gerçek varlığı unutturarak tatminini aramaktadır. Böyle olunca, varlığımız alemden kopuyor; yalnızlığından korkan, yine de gafletle yalnızlığını arayan egoizmin kucağına sığınıyor. Cinsiyete bağlanan aşkın ve onda aranan içi boş, meyus tesellinin şifa vermeyişi gibi, insanın yine insan oğluna karşı yaşadığı zaferlerin karanlık, ürkütücü ve bedbaht neşesi, kâinatın bütününden varlığı koparmış olmalarından ileri gelmektedir. Herkesin ve kalabalığın alkışlarından aşk ile müstağni kalanlar, kâinattan ancak kendi anlayışları ile alkış seslerini alıyor ve gerçek saadeti yaşayabiliyorlar.

Mevlana'nın mesut olduğuna herkes inanır. Ama onun saadeti nerede, ne zaman ve hangi zaferle başlamış ve ne zaman bitmiştir? Bunu kimse bilemez. Zira onun saadeti sonsuzluğun çerçevesine kazınmıştı; başlangıcı da sonu da yoktu. Çünkü o, sonsuzlukla beraber mesuttu. Sonu olan saadet, gerçek saadet olur mu? O, olsa olsa yakın bir bedbahtlığın başlangıcı olabilir.

Hareketin tarifinde son söz olarak şu prensibi kabul ediyoruz: Tam ve gerçek hareket, her defasında en iptidai bir karar ve feragatte bile, bütün aleme yayılış oradan da sonsuzluğa geçiş, sonra sonsuzluktan aldığı, kuvvet ve bütün alemden aldığı ibretle, aynı zamanda zekâ ile iradenin bütün kuvvetlerini kullanarak, tekrar kendi ferdi alemimize dönüş ve bu noktadan alemle temastır.

Böyle olmayan hareketler kısırdır, ölü doğmuş hareketlerdir, gerçekten hareket olamamış verimsiz denemelerdir.

Düşünceye gelince o da bir harekettir. Hareketlerimizin içselleşmesi ve iç yaşayışımızın sonsuzluğuna sığınması halidir. Filhakika düşünce, gerçek ve olgunlaşmış bir harekettir; bütün hareketlerimizin başlangıcı ve sonudur. Hareket her zaman onunla başlamasa bile onunla nihayetlenir. Bir hareket ağacında binlerce düşünce çiçekleniyor. Hareketin bu çiçeklerini toplamak hususunda, kendimizi hareket karşısında olduğumuzdan daha hür hissederiz. Hakikatte hareketlerimizi saran zaruretler, düşüncelerimizi de çevrelemiştir. Daima hakikati, hareketlerimizin yaptığı seçimin açısında ararız. Yani kendi hakikatimizi müthiş bir egoizm ile kendimiz tayin eder, sonra elimizi aleme açarak doğru düşündüğümüzü ispat edici delilleri alemden dileniriz ve böylelikle davranmada oluşumuzun asla farkında olmayarak fikirler, haklar, hakikatler savunuruz. Varlığımızı esir ederek arkasından sürükleyen zavallı ihtiraslarımızı göremeyiz de fezada muhteşem bir uçuş veya şahane bir yarış yaptığımızı iddia ederiz.

Alemin bütününe bağlanmayan bu tarzda düşünüş,varlığın ifadesi olan düşünüş değildir. Gerçek düşünüş, varlığımızın her adımda karşılaştığı muammaları kâinatın bütününe sorarak, oradan da sonsuzluğa duyurarak onlardan cevabını almaktır. Bu manada gerçek düşünce , varlıktan ayrılmıyor. Zira varlık, düşünce olmasa var olmayacaktı. O bir tasavvurdur, yani düşüncedir ve var olmak düşünmek demektir.

İnsana Bir Yaklaşım

Ernst CASSİRER

İnsan dünyası, apaçık bir şekilde tüm başka organizmaların yaşamını yöneten o dirimbilimsel kurallar için hiçbir ayrıcalık tanımaz. Buna karşılık insan dünyasında insan yaşaminın ayırıcı göstergesi olarak görünen yeni bir özellik buluruz: İnsanın işlevsel çevresi yalnız nicelik bakımından genişlemekle kalmaz aynı zamanda niteliksel bir değişmeye de uğrar. İnsan kendisini çevreye uydurmak için yeni bir yöntem bulmuştur. Hayvan türleri arasında rastlanan alıcı ve etkileyici dizgeler yanında, insan- da simgesel dizge olarak betimleyebileceğimiz bir üçüncü halka buluyo- ruz. Bu yeni halka, insan ya?amının tümünü değiştirir. Öteki hayvanlarla karşılaştırıldıkta insan yalnız daha geniş bir gerçeklik içinde değil, gerçekliğini yeni bir boyutu içinde yaşar. Organik tepkilerle insan yanıtları arasında yanlış anlamaya yer vermeyen bir ayrım vardır. Organik tepkide bir dış uyarıcıya doğrudan doğruya ve hemen yanıt verilir; ikinci durumda ise yanıt geciktirilir. Yavaş ve karmaşık bir düşünce süreci yanıtı kesintiye uğratıp geciktirir. Böylesine bir gecikme ilk bakışta kuşku götürür bir kazanç gibi görünebilir. Filozofların çoğu bizi bu sözde gelişmeye karşı uyarırlar. Rousseau, -L'homme qui medite, est un animal deprave- diyor. Yani, organik yaşamın sınırlarını aşmak insan doğası" nın gelişmesi değil, yozlaşmasıdır.

Ama, doğal düzenin bu tersine dönüşü için bir çare de yoktur. İnsan, kendi başarılarından kaçamaz. Kendi yaşamının koşullarını benimsemekten başka bir şey yapamaz. İnsan artık yalnız bir fiziksel evrende değil, bir simgesel evrende de yaşamaktadır. Dil, söylence (mitos), sanat ve din bu evrenin parçalarıdırlar. Onlar simgesel ağı dokuyan değişik iplikler, insan yaşantısının karmaşık dokularıdır. İnsanın düşünce ve deney alanındaki tüm ilerlemesi bu ağı arındırır ve güçlendirir.

Artık insan, gerçeklikle hemen karşı karşıya gelemez. Onunla eskiden olduğu gibi yüz yüze kalamaz. İnsanın simgesel etkinliği geliştikçe fiziksel gerçeklik bu gelişmeye oranla art alanda kalır gibi görünür. İnsan, nesnelerin kendileriyle uğraşacak yerde, bir anlamda sürekli olarak kendi kendisiyle konuşmaktadır. Kendisini dilsel biçimler, sanatsal imgeler, söylencebilimsel simgeler veya dinsel törenler içine öylesine kapamıştır ki bu yapay ortam araya girmeden hiçbir şeyi görüp bilemez. Durumu kuramsal alanda da eylemsel alandakinin aynıdır. İnsan eylemsel alanda bile katı bir olgular dünyası içinde veya doğrudan doğruya gereksinme ve isteklerine göre yaşayamaz. Tersine imgesel duyguların, umut ve korkuların, yanılgı ve yanılsamalârın, kuruntu ve düşlerin ortasında yaşar. Epiktetos, insanı rahatsız edip korkutan nesneler değil, onun nesnelere ilişkin sanı ve kuruntularıdır demişti.

Klasik insan tanımını şu anda varmış olduğumuz görüş açısına dayanarak genişletip düzeltebiliriz. Modern usdışıcılığın (irrasyonalizm) tüm çabalarına karşın, insanın düşünen hayvan -animal rationale- olarak tanımı gücünü yitirmemiştir. Gerçekten 'de düşünme tüm insan etkinliklerinin doğasında bulunan bir özelliktir. Söylencebilim (mitoloji) bile yalnızca boş-inanların, büyük kuruntuların kaba bir birikimi sayılamaz. Dizgesel veya kavramsal bir biçime sahip olduğu için, karmakarışık (kaotik) olduğunu da söyleyemeyiz: Ama, yine de_ söylencenin yapısını ussal olarak belirlemek olanak dışıdır. Dil, çok kez usla veya usun asıl kaynağı ile özdeşleştirilmiştir. Ama, bu tanımın tüm dilsel alanı kapsamayacağı kolayca görülür. 0, bir pars pro toto''dur; yani, bize tümün yalnız bir parçasını verir. Çünkü, kavramsal dilin hemen yanında bir de duygusal dil vardır. Mantıksal ya da bilimsel dilin yanısıra poetik imgelemin dilinden de sözederiz. Dil,-öncelikle düşünceleri ya dâ düşünleri'değil, duyguları ve duygulanımları dışlaştırır. Kant'ın tasarımlayıp işlediği şekilde «salt usun sınırları içinde kalan bir din de yalnızca bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Böyle bir din; gerçek ve somut bir dinsel yaşamın yalnızca bir gölgesi olup bize böyle bir dinsel yaşamın ideal biçimini göşterir. İnsanı ussal hayvan -animal rationale- olarak tanımlayan büyük düşünürler ne deneyciydiler ne de insan doğasının deneysel bir değerlendirmesini yapmak istiyorlardı. Onlar, bu tanımla daha çok temel bir ahlaksal buyruğu dile getiriyorlardı. Us, insanın kültürel yaşam biçimlerini tüm zenginlik ve çeşitlilikleri içinde kavrayabilmemize elverişli bir terim değildir. Bu nedenle, insanı ussal hayvan olarak tanımla- mak yerine simgeleştiren hayvan -animal symbolicum- diye tanımlamalıyız. Ancak bu şekilde onun ayırıcı özelliğini belirtebilir ve insana açılan yeni yolu, uygarlık yolunu anlayabiliriz.


Kaynak: İNSAN ÜSTÜNE BİR DENEME

Filozofça Düşünceler - 2

Denis Diderot

VII

Korkunç sesler! Çığlıklar! İniltiler! Bütün bu inleyen cesetleri kim kapattı bu zindanlara? Bütün bu zavallıların suçu ne? Kimisi taşlarla bağrını dövüyor, kimisi demir çengellerle vücudunu paralıyor, hepsinin gözünde keder, ıstırap ve ölüm okunuyor. Kim onları bu acılara mahkûm etti?.. Günah işledikleri için Tanrı... Tanrı dedikleri nedir? İyilik timsali bir Tanrı... İyilik timsali bir Tanrı gözyaşlarıyla yıkanmakta zevk bulabilir mi? Duyulan büyük korku onun rahmetine küfür sayılmaz mı? Suçlular bir zorbanın öfkesini yatıştırabilselerdi daha ne isterlerdi?

VIII

öyle insanlar vardır ki, onlar için Tanrı’dan korkarlar dememeli de, Tanrı’yı korku şeklinde bilirler demelidir.

IX

Bana Yüce Varlık diye tanıtılan şeyin görünüşü­ne, öfkeye düşkünlüğüne, öç alışının şiddetine, batırdığı kimselerin elinden tuttuğu kimselere oranı bakı­mından yapılacak karşılaştırmalara bakarak, en doğru kişi bile onun varolmadığı sonucunu çıkarabilir. İnsanlar, öte dünyada korkacak hiç bir şey olmadığına inanabilseydiler, bu dünyada daha rahat olurlardı: Tanrı yoktur düşüncesi hiç kim seyi korkutmaz, ama ya dedikleri gibi birisi varsa, düşüncesi insanı korkutur.

X

Tanrı'yı ne çok iyi olarak düşünmeli, ne de kötü. Adalet, rahmetle lânetin orta yerindedir, nasıl ki, bitmiş acılar ceza görmemekle sonsuz cehennem işkencesi arasındadır.

XI

Tutkulara bağlılıktan doğan karanlık düşüncelerin, uygulamadan çok beğeni konusu olduğunu biliyorum . Tanrı’yı daha çok sevmek için kendi kendinden kıyasıya nefret etmek ve dindar olmak için umutsuzluk içinde yaşamak gerektiğini anlayamayanlar som sofulardır. Onların sofuluğu neşeli, bilgeliği insancıldır. Peki ama aynı mihrabın dibinde secdeye varan insanlar arasındaki bu duygu ayrılığı nereden doğuyor? Dindarlık bu kötü tabiat (huy) kanununa uymak zorunda mıdır? Ne yazık! Ondan nasıl sakınmalı? Onun etkisi aynı sofu kişide bile apaçık farkedilir: Bir sofu heran için karşısında bir öc alıcı veya bağışlayıcı Tanrı, bir cennet veya cehennem görmek­te, ya korku ile titremekte, ya da sevgiyle yanıp tutuşmaktadır. Titreten ve ter döktüren nöbetleri ile sanki bir sıtmadır bu.