BAZI FİLOZOFLARIN DÜŞÜNCESİNDE DEVLET KAVRAMI - 1

Cengiz ÇUHADAR

Özet: İlkel toplumlarda siyasi teşkilatların kurulmadığı ve toplum ile devletin birbirine karışmış olduğu görülmektedir. Siyasi kurumların oluştuğu devlet şekilleri daha sonraları ortaya çıkmıştır. Devlet; idari, hukuki ve siyasi kurumların meydana getirdiği bir siyasi bütünden oluştuğu gibi aynı zamanda yasama, yürütme ve yargı gibi kuvvetlerin anlamlı bir bütün haline gelmesi demektir. Bu makalede hem devlet kelimesine verilen anlamlar hem de filozofların devlet kavramına yaklaşımlarına yer verilmektedir.


Siyaset felsefesi yapan düşünürler ve sosyal bilimciler yüzyıllardan beri “devlet nedir?” sorusunun cevabını aramışlar ancak şimdiye kadar tek bir cevap üzerinde anlaşmaya varamamışlardır. Bunun farklı nedenleri olmakla birlikte en önemli olanı devletin mahiyeti hakkındaki temel anlayış farklarından kaynaklanmaktadır. Her insan topluluğu gibi, devlet de toplumun içinde doğmakta ve yaşamaktadır. Devlet de köklerini “aile, din, şirket, sendika, okul ve dernek gibi aynı toprağa salmış ve oradan beslenmektedir.” Tarihin ilk dönemlerinde ilkel toplumlarda henüz siyasi teşkilatların kurulmadığı ve toplum ile devletin birbirine karışmış olarak yaşamına devam ettiği görülmektedir. Kabilelerden başlayarak millete kadar varan her insan grubu aynı zamanda bir toplumdur. Fakat her toplum bir devlet değildir. Çünkü devlet, idari, hukuki ve siyasi kurumların meydana getirdiği bir siyasi bütünden oluşmaktadır. Devlet aynı zamanda, yasama, yürütme ve yargı gibi kuvvetlerin anlamlı bir bütün haline gelmesi demektir.

Bugünkü anlamı ve unsurlarıyla devletin, ancak on beşinci ve on altıncı yüzyıllar içinde ortaya çıktığı görülmektedir. Gerçekten devlet denince belli sınırlar içinde yerleşmiş bir insan topluluğu, istikrarlı bir siyasal örgüt ve kurumsallaşmış bir iktidar anlıyorsak, bu nitelikleri kapsayan kuruluşları görebilmek için çok eski tarihlere gidilememektedir. Devlet kelimesinin Batı dillerindeki karşılığının (status, stato, etat, state) kullanılmaya başlaması da on altıncı yüzyıla rastlar. Ondan önce ‘polis, civitas, respublica, regnum’ gibi terimler kullanılmıştır.

Devlet kavramının tanımlarından biri şu şekilde yapılmaktadır:

“Sınırları belli bir toprak parçası üzerinde teşkilatlanmış, bağımsız bir hükümete sahip olan toplum temsilcisidir. O, toplumu idare eder; iç ve dış tehlikelere karşı güvenliği sağlar, hukuki niteliği ilgili kanunlar koyar, onları uygular, yasaklar ve emirler çıkarır. Böylelikle sosyal düzeni sağlar. Öteki devletlere karşı toplumu temsil eder. Devlet, egemen ve etkili bir iktidar demektir. Ama aynı zamanda meşru bir iktidardır. Kurumlara dayanan ve müesseseleşen iktidar hukuk iktidarıdır.”

Bu nedenle devlet bütün siyasal kurumların en büyüğü sayılmaktadır. Devlet felsefesi ise; “devletin ve toplumsal yaşamın özü, doğuşu, anlamı, temel ilkeleri ve temel biçimleri üzerine geliştirilen felsefe öğretileri şeklinde açıklanmaktadır.

Günümüzde devlet denince göze çarpan ilk olgu büyük bir olasılıkla kamu hizmetleri olmakta; yani devlet esas olarak toplumda bir çok hizmeti yerine (güvenlik, sağlık, eğitim, ulaşım, haberleşme vb. gibi) getiren bir kurum olarak düşünülmektedir. Ancak, bir takım hizmetleri yerine getirmesi, devlet kurumunun ayırt edici niteliği olarak düşünülmesini sağlamamaktadır. Devletin ayırt edici özelliği, egemenliği kullanan kurum olmasından kaynaklanmaktadır.

Devletin kurumsal yapısını öne çıkaran bir tanımda ise devlet kolektif siyasi kararların uygulanmasıyla görevli bütün kamu kurumlarını, bakanları, yargıçları, bürokratları, asker rütbelileri ve polisleri bünyesinde toplayan organ olarak tanımlanmaktadır. Devlet yalnızca toplumsal ve kuramsal yahut nesnel değerler bakımından değil, aynı zamanda insanın kendi tabiatı bakımından da en üstün birliktir. İnsan yalnızca devlette kişiliğinin tümünü gerçekleştirir, bilhassa da kendinin en yüce kısmını. Özellikle ahlâkî tabiatı, onu hususiyle insan yapan niteliği ise devlette tamamlanmaktadır. İnsanların oluşturduğu bu sistem, koymuş olduğu kurallarla insanların daha iyi, mutlu ve düzenli yaşamasını sağlamaktadır. Yani insan için devletin koyduğu kurallar onun toplum içinde kendini gerçekleştirmesini sağlamaktadır. İnsanın diğer insanlar için kendisini sınırlandırması, sınırsız özgürlüğünden vazgeçmesi gayret gerektirecektir. Böylelikle toplum huzuru ve insan mutluluğu ortaya çıkacaktır.

Diğer bir tanımda ise devlet muayyen bir toprak üzerinde, muayyen bir birliğe mazhar, ferdî arzulara üstün ve herkes tarafından riayet olunan bir iktidara ve bir hukuki nizama malik olan, içtimai, siyasi ve hukuki bir teşekkül olarak izah edilmektedir. En genel tanımıyla devlet bir siyasal iktidar biçimi olarak tanımlanmaktadır. Devlet bir kurumsallaşmış bir iktidardır; etkin bir iktidardır; meşru bir iktidardır, hukuk iktidarıdır; aynı zamanda tüzel bir kişidir; belli bir toprakla sınırlı bir örgüttür. Yani devlet, kurumsallaşmış bir siyasal iktidar; kendine bağlı insanların güvenliğini sağlamak üzere kurulmuş etkin bir sosyal örgütlenme biçimi; en yüksek düzeyde ve değerleri kapsayan bir egemenliğe bağlı, sivil toplumun kendi kendisinin bilincine varmasını ifade eden ve belli bir toprakla sınırlı bir örgüt, etkin bir siyasal iktidardır. Bu tanımlara göre devlet ne sadece ülke, ne insan topluluğu, ne iktidar, ne siyasal ve hukuki düzen, ne de bunların bir toplamı veya sentezidir. Devlet bunların dışında ve ötesinde, gözle görülemeyen, elle tutulamayan bu kavramların hepsini içinde barındıran soyut bir kavram olarak anlaşılmaktadır. Buna göre devletin içinde teşkilatların oluşması yeterli olmamakta, bu oluşumları idare edecek, yönlendirecek bir yönetim kurumunun da oluşması gerekmektedir.

Devleti diğer kurumlardan ayıran özellikler ise şu şekilde ifade edilmektedir:

“Devlet, amacı toplumsal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan; belli bir toprak parçası (ülke) üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan her şey üzerinde nihai meşru kontrole (otorite) sahip, siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur. Devleti ona benzer kuruluşlardan ayıran, egemen ve bağımsız olma niteliğidir.”

Bu açıklamalarda görülmektedir ki devleti oluşturan asıl unsur teşkilatlarının oluşması ve işlemesidir. Bu nedenle yasama, yürütme ve yargı gibi teşkilatların oluşmadığı, her şeyin kabile liderleri veya o yörenin ileri gelenlerince yönetildiği dönemlere devlet değil ilkel toplum veya yönetim adı verilmektedir.

Devletin tanımları üzerinde yapılan bu açıklamalardan sonra bazı filozofların devlet hakkındaki düşüncelerinden örnekler vermek tarihsel gelişimi anlamak açısından faydalı olacaktır. İnsanın psikolojik özelliklerinden yola çıkarak kapsamlı bir siyasal sistem kurma geleneği Platon’la (M.Ö. 427-347) başlamaktadır. Platon’a göre insanların üç ayrı yanı vardır ve bunların her birine özgü üç ayrı zevk, üç ayrı istek, üç ayrı buyruk bulunmaktadır. Onun için başlıca üç çeşit insan vardır: Bilgi sever, ünsever ve para sever. Platon devletini bu üç insan doğası üzerine kurmaya çalışmakta ve devletin, bu doğalara uygun toplumsal düzen kurmasının gerektiğini savunmaktadır.

Ona göre toplumu oluşturan şey insanın tek başına, kendi kendine yetmemesi, başkalarına ihtiyaç duymasıdır. Yoksa toplumun kurulmasının başka sebebi yoktur. Bir insan bir eksiği için, bir başkasına başvurur, başka bir eksiği için de bir başkasına. Böylece bir çok eksikler birçok insanların bir araya toplanmasına yol açar. Hepsi yardımlaşarak bir ortaklık içinde yaşarlar. İşte bu türlü yaşamaya toplum düzeni yani devlet denir. Platon, toplumu oluşturan gereksinimlerin en başında insanın varlığını, yaşamını sağlayan yiyecek ihtiyacını kabul etmekte, ikincisini barınacak yer, üçüncüsünü de giyecek vs. şeyleri saymakta, bütün bu ihtiyaçları karşılamak içinde toplumun en az dört beş kişiden oluşacağını belirtmektedir.

Düşünürümüz, oluşturduğu toplumun içinde farklı görev dağılımlarına daha başka örnekler de vererek insanların bir arada yaşamalarının gerekliliğini açıklamaya çalışmakta ve devleti, insanın zorunlu olan ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturduğu toplum olarak ifade etmektedir.

Devletin kurulmasının amacını bütün toplumun mutluluğunun sağlanması olarak gören Platon, “biz devletimizi, bütün topluma birden mutluluk sağlasın diye kuruyoruz. Yoksa bir sınıf, ötekilerden daha mutlu olsun diye değil” diyerek bunu açıkça vurgulamaktadır. Ona göre “kötü denen şeyler, adaletsizler için iyidir, adaletliler içinse kötüdür; iyi denenler de iyiler için gerçekten iyi, kötüler için kötüdür.(...) Ülkede biri çıkıp, kötü oldukları halde hoş bir yaşam süren bir takım insanların bulunduğunu ya da yararlı ve kazançlı şeylerle adaletli şeylerin başka başka şeyler olduğunu söylerse, ona hemen hemen en büyük cezayı verirdim.” Bu açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki Platon için devletin görevi bütün toplumun düzenini, mutluluğunu ve adaleti sağlamaktır.

Platon kuracağı devlette yönetenler ve yönetilenler sorusuna da cevap aramaktadır. Ona göre yönetenler yaşlılar, yönetilenler de gençler olması gerekir. Yaşlılar arasından da en iyilerini seçeceğiz tabii. Yönetenler, koruyucular devleti kurmasını en iyi bilenler arasından seçilmelidir. Bunlar akıllı, değerli, toplumla ilgili insanlar olmalıdır. Bu seçilecek insanlar ömürleri boyunca yalnız toplumun yararına işler görmüş, zararına olan şeylerden de kaçınmış olmalıdır. Buna göre Platon’un devletinde yöneticiler bilgin, halkı için en iyiyi düşünen, kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarına tercih eden erdemli kişi olmalıdır. Ancak böyle bir kişi yönetici olduğunda en iyi devlet yönetimi oluşacaktır.

Platon, bir insanda en büyük güç olan aklın, ölçülülükle birleştiği zaman, en iyi devlet düzeni ve en iyi yasaların oluşumunun gerçekleşeceğini belirtmektedir. Ona göre bir devlette yasa güçsüzse ve çiğneniyorsa, yıkılış çok yakındır; ama yasa yöneticilerin üstündeyse ve yöneticiler onun kölesi ise, devlet kurtulur ve tanrıların kentlere verdiği bütün nimetlere kavuşur. Platon için her şeyin ölçüsü, ‘insan’ değil, daha çok Tanrı’dır. Öyleyse onunla dost olacak kişinin, olabildiğince ona benzemesi zorunludur, ve bu temellendirmeye göre içimizden ölçülü olanı, kendine benzediği için Tanrı sever, ölçülü olmayan ise Tanrı’ya benzemez, ona düşmandır ve adaletsizdir. Bu açıklamalarda göstermektedir ki Platon en iyi devlet şeklinin elde edilmesi için herkese göre değişen ölçü yerine değişmeyen her şeyin üstünde olan bir ilkenin olması gerektiğini, bunun yanında insanların akıllı ve ölçülü olarak yasaları üstün tutması gerektiğini savunmaktadır.
1 | 2 | 3 | 4 | 5

BAZI FİLOZOFLARIN DÜŞÜNCESİNDE DEVLET KAVRAMI - 2

Geleneksel görüşten ayrılmayan Aristoteles’in (M.Ö. 384-322), Platon’un insanların yaptığı işler arasında kurduğu hiyerarşiyi neredeyse olduğu gibi koruduğu görülmektedir. Aristoteles’e göre siyaset, en önemli olan ve en başta gelen bilim olarak görülmektedir. Çünkü kentler için hangi bilimlerin gerekli olduğunu, hangilerini, kimlerin ne kadar öğrenmesi gerektiğini belirleyen odur. Askerlik, ekonomi, retorik gibi en değer verilen olanakların onun altında yer almaktadır.

Aristoteles devletin kuruluş amacını şöyle izah etmektedir:

“Kendi gözlemlerimiz bize, her devletin iyi bir amaçla kurulmuş bir topluluk olduğunu söyler. ‘İyi’ diyorum, çünkü gerçekten bütün insanlar eylemlerinde iyi saydıkları şeyi elde etmeye çalışırlar. Öyleyse, bütün topluluklar şu ya da bu iyi şeyi amaçladıklarına göre toplulukların en üstünü ve hepsini kapsayanı da, en yüksek iyi’yi amaç edinecektir. Bu bizim devlet dediğimiz topluluktur ve o topluluk türüne de siyasal denir.”

Aristoteles sırasıyla aile, köy, şehir ya da devlet gibi birliklerin oluşumuyla toplum ve devletin meydana geldiğini ifade etmektedir. Ona göre doğa yasası gereğince kurulan ve günbegün sürüp giden bu birlik ailedir. Bundan sonraki aşama köydür: Günlük gereksinmelerin ötesinde bir amacın karşılanması için birçok evler birleşince köy meydana gelir. Bu ilk birlik genel olarak, oğulların ve torunların evlerinin eklenmesiyle, doğal bir süreç sonucunda oluşur. Bu yoldan kurulmuş olunca, yönetimi de ister istemez krallık oluyordu; günümüzdeki bazı uluslar gibi, şehir-devletleri de başlangıçta krallıkla yönetilmekteydi. Son birlik, çeşitli köylerden oluşan şehir ya da devlettir. Bununla hemen her bakımdan süreç tamamlanmıştır. Kendi kendine yeterliğe erişilmiş ve böylelikle, yaşamın kendisini sağlamak için başlamışken, şimdi iyi yaşamı sağlayabilecek bir duruma gelmiştir. Bundan dolayı içinden çıktığı daha eski topluluklar nasıl doğalsa, şehir-devleti de öylece yetkinlikle doğal bir topluluk biçimidir. Bu açıklamalarda da görülmektedir ki Aristoteles’in toplumun ve devletin oluşumu için ilk hareket noktası ailedir. Çünkü aile ona göre doğa yasası uyarınca kurulan sosyal birliklerin en eskisidir. Daha sonraki aşama ise köydür. Bu birlikler birleşerek ve gelişerek günümüzdeki modern devlet şekillerini oluşturmuştur.

Aristoteles, bütünün parçadan daha önce gelmesi gerektiği görüşünden hareketle şehir ya da devletin, aileden de, herhangi bir bireyden de önceliği olduğunu ifade etmektedir. Ona göre devletin “hem doğal hem de bireyden önce olduğu apaçıktır. Çünkü bir birey nasıl bir parçası ayrıldığı zaman tümüyle kendine yeterli olmazsa, o da tıpkı öteki parçaları gibi bütünle aynı ilişki içindedir.(...) Bu nedenle tüm insanlar arasında onları bu ortaklığa sürükleyen doğal bir içgüdü vardır. İnsan nasıl tam gelişme durumuna ulaştığı zaman hayvanların en iyisiyse, yasa ve kurallardan ayrılınca da en kötüsü olur.” Aristoteles’e göre devlet, yalnızca, aynı yerde yaşayan ve üyelerini kötülükten alıkoyan, mal ve hizmetlerinin değiş tokuşunu sağlayan bir topluluk diye tanımlanamaz. Besbelli, bir devlet olacaksa bütün bunlar olmalıdır. Bununla birlikte devlet herkesin, aileleri ve akrabaları içinde iyi yaşamaları, yani tam ve doyurucu bir yaşam sürmelerini olanaklı kılabilmek içindir.

Marcus Tullius Cicero (M.Ö.106-43) ise devleti : “halktan başka bir şey değil; halk deyince, herhangi bir şekilde bir araya toplanmış olan rastgele bir insan yığını değil, ortak bir fayda gayesiyle mutabakat halinde bulunan hukuki bağlarla birleşmiş insanların kalabalığını kastediyorum. Birleşmelerinin birinci sebebi sadece zaaf duygusu değil, aksine insanda kökleri bulunan bir içtimailik sevk-i tabiisidir; çünkü insan cinsinin kaderi, münferit yaşayıp dolaşmak değil, aksine bütün beşeri nimetlerin bolluğuna rağmen diğer hemcinslerinin topluluğundan ayrılmamaktır. Bu suretle, ilk bakışta dağınık ve göçebe şekilde yaşayan bir kalabalığın birleşmesi sayesinde devlet meydana gelmiştir” şeklinde açıklamaktadır. Ona göre kamu devleti halkın işidir; halk da herhangi bir biçimde bir araya gelmiş her insan topluluğu değil, karşılıklı faydalardan yararlanmak isteği ve yasalarla haklar üstüne ortak bir anlaşmayla birleşmiş, hayli büyük bir sayıdaki insanların bir araya gelmeleridir. Bu bir araya gelişin kaynak nedeni, zayıflık olmaktan çok, insan için doğal olan bir çeşit toplumsallık içgüdüsüdür. Çünkü insan türü tek başına yaşamaz.

Cicero için devlet tabii bir vakıadır; tabiatın bir eseri mahsulüdür. Tabiat, insanlara, kendi hemcinslerini sevmeyi, onlara yaklaşmayı, birbirlerine iyilik yapmalarını emretmektedir. İnsanların münferit ve münzevi bir hayat için yaratıldıklarından bahsedilemez. İnsanlar için serseri bir hayat bahis mevzuu olamaz. İnsan tabiatı icabı, ancak kendi hemcinsleriyle toplu bir halde yaşayabilir. Bu topluluğun gruplaşmanın vücuda gelmesinde amil olan ilk sebep, insanın yalnız başına yaşayabilecek bir mahluk olmamasıdır. Netice itibariyle insan cemiyetlerinin ilk merhalesi olan ailenin bu tarzda genişlemesi ve büyümesiyle inkişaf ve genişlemiş ye devlet de vücuda gelmiş olmaktadır. Onun için devlet üyeliği bütün vatandaşların ortak bir niteliği olan, kararlara dayanan bir heyettir, varlığının amacı vatandaşlarına karşılıklı yardımlaşmanın ve adil bir yönetimin yararlarını sağlamaktır.

Ortaçağda ise Augustinus (354-430) Hıristiyanlık dinini yeniden yorumlamaya çalışmış “biri başlangıçtan beri tamamlanmış bir şekille, öteki ise şekilden yoksun olarak yaratılan bu iki şey, gök, göklerin göğü demek istiyorum; ve yer, bundan da boş ve şeklisiz yer” sözleriyle biri yeryüzü diğeri de gökyüzü olmak üzere iki düzenin var olduğunu ileri sürmüştür. O, ‘Göklerin göğü Tanrıya aittir’ ifadesini şu şekilde açıklamaktadır: “İçinde oturduğun bu canlı barınaktan başka bir şey bulamıyorum; bu arı akıl, göğümüzün üstündeki gök tabakalarında bulunan senin kentinin vatandaşları durumundaki bu kutsal akıllı yaratıklarla bir huzur bağıyla gönülden bağlı olarak senin mutluluklarını başka bir nesneye bakışlarını çevirmeden seyrediyor.” Augustinus için insan, doğasının iki bölümlü -beden ve dünya, ruh ve öbür dünya- olmasından ötürü, iki devletin yurttaşıdır: bir yer devletinin, bir de gök devletinin. İnsan, doğasındaki bölümlerin hangisine uygun hareket ederse, ona karşılık olan devletin yurttaşıdır.

Ona göre Tanrı’nın dünyaya yabancı, maddi evrene yabancı evi senin ebediliğine katılan ve ebediyen lekesiz olarak kalan tinsel bir evdir. O, yeryüzü devleti ile Tanrı devletini birbirinden ayırırken, bu iki devletin birbirlerinin tam karşıtı olduklarını ve birbirlerini dışladıklarını da belirtmektedir. Buna karşılık yeryüzünde varolan hiçbir toplumda bu iki devletin saf haline rastlanmayacağını, varolan her toplumda bu iki devletin birbirinin içine geçmiş olduğunu da ifade etmektedir.

Augustinus dünyanın bozulmuşluğunu ‘bu gökkubbenin üstünde başka suların varlığına da inanıyorum. Dünyadaki bozulmalardan uzak ölümsüz sular’sözleriyle açıklamaktadır. Augustinus “akıllı yaratıklarını ne kadar yüce ve soylu olarak yarattığını ve huzuru ve mutluluğu senin dışında bulamayacaklarını gösteriyorsun, bu da onların kendi kendilerine yetemeyeceğini gösterir. Tanrım bizim karanlıklarımızı aydınlığa çeviren sensin” diyerek Tanrının isteği dışında insanın hiçbir yapamayacağını ifade etmektedir. Zabunoğlu’na göre Augustinus’un düşüncesinde dünyevi devletin varlığının gerekli bir unsuru olan iktidarın, hiçbir surette bir tahakküm vasıtası olarak kullanılmasına tahammülü yoktur; bilakis iktidarı kullananlar için, kudretlerini fertlerin himayesi, onlara doğru yolun gösterilmesi, fertlerin refah ve saadetinin temini için kullanmak gibi mükellefiyetler bahse konudur. İktidarın kullanılması, ancak kolektivitenin menfaatine olduğu ve bunu sağlamak gayesine tevcih edildiği zaman meşru olabilir.”

Augustinus sonrası ortaçağ felsefesini oluşturan başka filozoflarda bulunmaktadır. Bu düşünürlerin devlet anlayışları da Hıristiyanlık anlayışı etrafında şekillenmiştir. Bunların en meşhurlarından biri Aquino’lu Thomas’tır (1225-1274). Thomas’ın devlet felsefesi, Aristoteles ve Augustinus’un düşüncelerinden oluşan bir karmadır. Thomas’da insanın sosyal bir varlık olduğunu, yapısı gereği kendi cinsleri ile birlikte yaşamak zorunda olduğunu, dünya devletinin kutsal devletin bir kopyası olması gerektiğini ve kilisenin devletten üstün olması gerektiğin ifade etmektedir. Şaylan, Thomas’ın yeryüzü devletinde egemen olan iktidarın aslında Tanrı’dan geldiğini vurgulamış ve iktidarların tanrının gösterdiği kurallara uygun olarak çalışmasının gerekli olduğunu belirtmiştir. Onun en önemli katkılarından birinin de adalete ve din kurallarına uygun olarak işleyecek devletin mümkün olduğu kadar geniş bir alanda kurulması ve krallığın güçlü olması gerektiğine işaret etmesidir. Böylece merkezi krallık düşüncesi 13. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bunun yanında somut iktidarı kullanan kralı tanrının atamadığını; kralın ya da iktidarı kullananın halk aracılığıyla atandığını belirterek siyasal iktidar olgusunu laikleştirmeye başlamaktadır.
1 | 2 | 3 | 4 | 5

BAZI FİLOZOFLARIN DÜŞÜNCESİNDE DEVLET KAVRAMI - 3

Devlet anlayışında farklı yaklaşımda bulunan Nicolo Machiavelli’nin (1469-1527) siyasal düşünce tarihine getirdiği yenilik ise, tek kelimeyle, gerçekçiliktir.

O, siyaseti din ve ahlâktan açık bir biçimde ayrı tutmuş, skolastik görüşlerden soyutlamış ve ahlâktan tümüyle ayrı bir siyasal düşünce geliştirirken, ahlâkî değerlerin özünü bozmamış, iyiye kötü, kötüye iyi dememiştir. Machiavelli, siyasal düşünce tarihinde amaca ulaşmak için her araç meşrudur görüşü ile de ün kazanmıştır. “Ancak ahlâk açısından bir suçlama sayılabilecek olan bu görüşün siyasal açıdan bir gerçekliği dile getirdiğini nasıl yadsıyabiliriz? Onun ilgi alanı ise tümüyle siyasal alandır; bu alan içindeki kurallardır. O, devleti maddileştirmekte, siyaseti ahlâk ve hukuka bağlamak istememektedir. Siyasal olayları iyi ve kötü diye değerlendirmemekte, gerçekliklerinin var olup olmadığına bakmaktadır.”

Ona göre yönetimlerin bu çeşitliliği insanlar arasında rastgele doğmuştur. Çünkü dünyanın başlangıcında, insanlar seyrek olduklarından bir süre hayvanlar gibi dağınık yaşamışlardır; sonraları sayıları arttıkça aralarında toplanmışlar ve böylece kendilerini daha iyi korumak amacıyla, içlerinde kim daha güçlü ve cesur ise ona baş eğmişler, onu baş yapmışlar ve onun sözünü dinlemişlerdir. Bundan şer ve kötülük anlayışından farklı olarak iyilik ve namus anlayışı doğmuştur. Machiavelli siyasetin, diğer bir deyişle devlet uğraşlarının, kişi ve kilise ahlâkından ayrı bir mantığa dayandığını ve bu nedenle de siyasetin bağımsız bir uğraş olduğunu vurgulamıştır. Devleti kuramsal olarak laikleştirirken iktidar konusuna gerekli ağırlığı kazandırarak ön plana geçirmiştir. Machiavelli gözlemlerden genellemelere giderken olaylar arasındaki ilişkiler ve olayların nedenleri üzerinde durarak bir gözlemci gibi çalıştığından siyaset biliminin öncüleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.

Jean Bodin’e (1530-1596) göre devlet “bir çok ailenin ve (bu ailelerin) ortak çıkarlarının egemen bir güçle, doğruluk üzere (yasa uyarınca) yönetilmesidir. Eskiler devleti, iyi ve mutlu bir şekilde yaşamak için bir araya gelmiş insanların toplumu olarak tanımlarlardı. Ancak bir betimleme olarak doğru sayılabilecek olan bu tanımlama, bir yandan gereğinden daha geniş, bir yandan da gereğinden dardır; şöyle ki bu üç temel nokta bu tanımda bulunmamaktadır: Aile, egemenlik ve bir devlette ortaklaşa olan şey.” Ona göre halk devleti, bütün yasalarda hiçbir ayrıcalık ve kişisel fark gözetilmeksizin eşitlik ve adalet bulunmasını isteyen ve toplum yasalarını doğa yasalarına indirgeyen en iyi devlet biçimidir. Çünkü doğanın zenginlikleri, mevkileri ve şerefleri herkese nasıl eşit ise, halk devleti de bütün insanları eşit kılmak amacına yönelmiştir; bu amaç da, ancak mallar, şerefler ve adalet, hiçbir ayrıcalık veya üstünlük tanımaksızın herkese eşit olarak dağıtıldığı takdirde gerçekleştirilebilir.

Bodin, herhangi bir insanın dini bir kanaati kabule zorlanmasının bizzat dine aykırı olduğunu belirtmekte, bu sebeple devlet nizamının kilise ve teolojiden ayrılmasını ve hükümran devletin dünyevileştirilmesini ileri sürmektedir. O, iç harplerin kendisinde yarattığı derin anarşi korkusunun etkisiyle, kurtuluş yolunu, devlete mutlak bir iktidar tanımakta bulmaktadır; öyle ki nazarında devlet, ‘ölümsüz Tanrı’dan sonra, her şeyimizi kendisine borçlu bulunduğumuz varlıktır. Bodin’e göre “anarşiye düşmek istemeyen her devlet, tüm egemenliği tek bir krala, tek bir kurula bırakmak zorundadır. Egemenlik bölündü mü anarşi çıkar. Bu nedenle iki seçenekten birini seçmek zorundasınız; ya mutlak egemenlik ya da anarşi. Egemenliği hem bölmek hem de düzeni sağlamak olanaksızdır. Bu düşünceyi geliştirirken kafasında, yakın örnek olarak, Fransız din savaşlarının yol açtığı kargaşa vardır.” Onun bu görüşü anarşist düşünürlerin tam tersi yöndedir. Anarşistler, insanın tam bağımsızlığı ve kendisini gerçekleştirmesi için devletin ortadan kaldırılmasını zorunlu kılarken, Bodin insanın anarşiden kurtulması için devlete tam itaatini öne sürmektedir.

Thomas Hobbes (1588-1679) ve benzeri düşünürler siyasi yükümlülüğün, yani bireyin devlete itaat etmek ve saygı göstermekle yükümlü olmasının gerekçelerini incelemiş ve devletin, tabiat halinin güvensizliğinden, düzensizliğinden ve vahşetinden kendilerini ancak egemen bir gücü tesis ederek kurtarabileceklerini kabul eden bireylerin gönüllü bir fikir birliğinin veya bir sosyal sözleşmenin sonucu olarak doğduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre devlet olmadığında, bireyler birbirlerini istismar edebilir, sömürebilir ve köleleştirebilirler; oysa devletle düzen ve medeni bir varoluş teminat altına alınmakta ve özgürlük korunmaktadır. Hobbes’a göre insanlar doğuştan eşittir. Doğa, insanları, bedensel ve zihinsel yetenekler bakımından öyle eşit yaratmıştır. Ancak eşitlikten güvensizlik doğar. Bu yetenek eşitliğinden, amaçlarımıza erişme umudunun eşitliği doğar. Bundan ötürü, iki kişi aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi arzu ederse, birbirlerine düşman olurlar ve esas olarak varlığını korumak ve bazen de sadece zevk almak olan amaçları uğruna, birbirlerini yok etmeye veya egemenlik altına almaya çalışırlar. Bu mücadele sonunda güvensizlik bu güvensizlikten de savaş doğar. Herhangi bir kimsenin başkalarına olan güvensizliğinden kurtulması için, kendisi için tehlikeli olabilecek kadar büyük başka bir kuvvet kalmadığını görünceye kadar olabildiği kadar çok insanı hakimiyeti altına almasından başka akla yatkın bir yol yoktur. İnsanın kendi varlığını korumak için başka insanlar üzerindeki egemenliğini bu şekilde arttırması gerekli olduğundan, buna da cevaz verilmelidir. Hepsini korkutmaya yeterli bir güç olmadığı vakit, insanlar arkadaşlıktan zevk almazlar, tersine bir hayli üzüntü duyarlar. İnsan doğasında üç temel kavga nedeni bulunmaktadır: Rekabet, güvensizlik, şan ve şeref. Bu nedenle devlet olmadıkça herkes herkese karşı daima savaş içindedir. İnsanlar hepsini birden korku altında tutacak genel bir güç olmadan yaşadıkları vakit, savaş denilen o durumun içindedirler ve bu savaş herkesin herkese karşı savaşıdır.

Ona göre “devletin amacı bireysel güvenliktir. Doğal olarak özgürlüğü ve başkalarına egemen olmayı seven insanların, devletler halinde yaşarken kendilerini tabi kıldıkları kısıtlamanın nihai nedeni, amacı veya hedefi, kendilerini korumak ve böylece daha mutlu bir hayat sürmek, yani insanlarıkorku içinde tutacak ve onları ceza tehdidiyle, ahitlerini ifa etmeye ve doğa yasalarına uymaya zorlayacak belirgin bir güç olmadığında, insanların doğal duygularının zorunlu sonucu olan o berbat savaş durumundan kurtulmaktır.” Bu ifadelerden şu anlaşılmaktadır ki, devlete karşı gelmek, toplum düzenini yok eder ne kilise, ne birey, ne de başka bir güç devlete karşı gelmelidir. Ülkede sürekli bir barışın oluşturulması, herkesin mutluluğa ermesi, doğrudan doğruya güçlü bir devlet otoritesinin kurulmasıyla mümkündür. Hobbes’un görüşleri barış ve düzenin sağlanması uğruna özgürlüklerin devlete ve dolayısıyla yöneticilere verilmesi amacını taşımaktadır. Bireycidir, çünkü bireyin çıkarı uğruna, despotik yönetimi benimsemektedir. Bireyin tam anlamıyla gelişmesi otoriter bir devlet yönetimine bağlıdır. Hobbes’un Leviathan adlı yapıtı ile siyaset alanında yaptığı katkılar şu şekilde belirtilmektedir:

“Siyaset olgusunu bilimsel olarak açıklamaya çalışan ve bilimsel temeli psikoloji olan ilk girişim sayılabilir. İkinci önemli katkı, devletin insanlar tarafından oluşturulan yapay bir şey olduğu hemen hemen ilk defa sistematik olarak Hobbes tarafından belirtilmiştir. Üçüncü katkı ise, otoriter bir devlet anlayışının savunulmasına rağmen, devlete karşı vazgeçilmez, temel bir insan hakkından (yaşama hakkından) söz edilmesidir.”

Charles-Louis’ de Secondat Montesquieu (1685-1755) ise fiziksel varlık olarak insanın, bütün öteki nesneler gibi, değişmeyen kanunlarla yönetildiğini, zeki varlık olarak da Tanrı’nın koyduğu kanunları durmadan bozduğunu, kendi koyduğu kanunları da durmadan değiştirdiğini, insanın kendisini yönetmesi gerektiğini ancak onun da bütün sınırlı zekalar gibi bilgisizliğe ve yanlışa düşeceğini söylemekte ve Tanrı’nın din kanunlarıyla kendini yaratanı unutan insanı unutmamaya çağırdığını, filozofların ortaya koydukları ahlak kanunlarıyla insanın kendini unutmamaya çağırdığını ve toplumda yaşamak için yaratılmış insanın, başkalarını unutabileceğini, kanun koyucuların da ortaya attıkları siyasi ve medeni kanunlarla ona ödevlerini hatırlattıkların belirtmektedir. Ona göre insanlar toplum halinde yaşamaya başlar başlamaz zayıflık duygularını yitirirler; aralarındaki eşitlik yok olur, savaş hali başlar. Her özel toplum da kendi kuvvetinin farkına varır bu da milletler arasında savaş durumu meydana getirir. Bu iki çeşit savaş durumu, insanlar arasında kanunların yerleşmesine sebep olur. Böylelikle hem insanlar arası hem de topluluklar arası kanunlar ortaya çıkar yani hem medeni hukuk hem de devletler hukuku ortaya çıkar. Bu açıklamalar Montesquieu’nun insanın her an doğru yoldan çıkacak bir yapısı olduğuna ve onun kurallar veya kanunlarla kontrol altına alınması gerektiğine inandığını göstermektedir.
1 | 2 | 3 | 4 | 5

BAZI FİLOZOFLARIN DÜŞÜNCESİNDE DEVLET KAVRAMI - 4

Montesquieu devleti bir yapı, bir sütün olarak ele almakta ve devletin gerçek bir bütün olduğunu; tüm kurumlarının, işleyiş kurallarının, geleneklerinin aslında devletin içsel birliğinin sonucu ve ifadesi olduğu varsayımını ileri sürmektedir. O, her devlette yasama, yürütme ve yargı yetkisinden oluşan üç çeşit yetki olduğunu söyleyerek bu yetkilerin özelliklerini şöyle sıralamaktadır: “Birincisinde hükümdar ya da bu işe memur edilmiş kimse bir süre için ya da her zaman için yürürlüğe girecek kanunları yapar; eskiden yapılmış olanları düzeltir ya da yürürlükten kaldırır. İkincisinde barışı sağlar ya da savaş açar; ülkesinde güvenliği sağlar, istilaları önler. Üçüncüsünde suçları cezalandırır ya da kişiler arasındaki anlaşmazlıkları yargılar. Şaylan’ın belirttiğine göre Montesquieu’da Kuvvetler ayrımı adı verilen bu ilke ile hem merkezi devlet yönetimi devam edecek hem de özgürlükler korunabilecektir. Böylece O, ilk kez ayrıntılı biçimde kuvvetler ayrımı düşüncesini oluşturmuştur.

Öncekilerde olduğu gibi Montesquieu’ya göre de üç çeşit hükümet şekli bulunmaktadır: “Cumhuriyet, Saltanat, istibdat. Cumhuriyet’le idare, milletin tümünün birden ya da milletin bir parçasının idareyi elinde bulundurmasıdır; saltanat’la idare, bir kişinin, ama sabit ve yerleşmiş kanunlarla idaresidir. İstibdat’la idare ise, bir kişinin hiçbir kanun ve kurala bağlı olmadan kendi istek ve heveslerine göre idaresidir”. Bütün düşünce tarihine bakıldığında görülmektedir ki hemen hemen siyaset düşünürlerinin tamamı devlet yönetim biçimlerini üç çeşit olarak ele almaktadır. Bu yönetim şekillerini kabul ediş veya eleştirmelerinde ise farklılıklar bulunmaktadır.

Sözleşme üzerine yaptığı vurgu ile ön plana çıkan J. J. Rousseau’ya (1712-1778) göre tüm toplulukların en eskisi ve tek doğal olanı, aile topluluğudur. Bu toplulukta çocuklar, ancak korunmaya gereksinim duydukları sürece babalarına bağlı kalır; korunma gereksinimi ortadan kalkar kalkmaz bu bağda çözülür. Çocuklar babanın isteklerine uyma, baba çocuklarına bakma yükümlülüğünden kurtulunca hep birlikte bağımsızlıklarına dönerler. Birlikte kalmayı sürdürürlerse bu, artık doğal değil isteğe bağlıdır ve ailenin kendisi de ancak anlaşmayla varlığını sürdürür. Bu ortak özgürlük, insan doğasının sonucudur. Ona göre aile, siyasal toplulukların ilk örneğini oluşturmaktadır. Baba imgesi, başkanı; çocuklar, halkı simgeler ve tümü eşit ve özgür doğmuş olduklarından, özgürlüklerinden ancak kendi çıkarları gerektirdiği için vazgeçerler. Aralarındaki tek fark gösterdikleri özenin tüm karşılığını baba sevgi, başkan egemen olma keyfinde bulmaktadır. Bu açıklamalara göre Rousseau’da Aristoteles gibi ailenin, siyasal toplulukların ilk örneğini oluşturduğunu, baba imgesinin, başkanı; çocukların ise, halkı simgelediğini belirtmektedir.

Rousseau’ya göre insan özgür doğar, oysa her yanda zincire vurulmuş durumdadır. Kendilerini başkalarının efendisi sananlar bile onlardan daha az köle değil. Bir halk eğer boyun eğmek zorundaysa ve boyun eğiyorsa iyi ediyordur; fakat boyunduruğunu silkip atabilecek duruma gelir gelmez silkip atarsa daha da iyi eder çünkü özgürlüğünü elinden alan, bunu hangi hakka dayanarak yapmışsa aynı hakka dayanarak onu geri almaya hakkı vardır ya da özgürlüğünün elinden alınması bir haksızlıktır. Fakat toplumsal düzen, tüm öteki hakların temelini oluşturan kutsal bir haktır. Ne var ki bu hak, kesinlikle doğadan gelme bir hak değildir; dolayısıyla da anlaşmalara dayanır.”

Bu izahlara göre insanlar hür doğar, fakat her tarafta zincirler altındadır, yani insanın kendi tasarruf hakkı bulunmaktadır, yani hürriyet mutlak değişmez ve feragat edilemez bir haktır. Ancak toplumsal sözleşmeyle bu toplumsal düzen sağlanmaktadır. Ona göre insanların kendilerini korumak için oluşturacakları “güçler toplamı, ancak birçok kişinin katılımıyla elde edilebilir; fakat her bireyin gücü ve özgürlüğü kendini korumada başlıca araçlar olduğuna göre, kendine zarar vermeden ve nefsine karşı borçlu olduğu özeni ihmal etmeden nasıl olur da bunları yükümlülük altına sokar? Bu katılımcıların her birinin canını ve malını, oluşturacağı ortak gücün tümüyle savunup koruyacak bir katılım biçiminin bulunması ve bu ortaklıkta her bireyin tüm öteki ortaklarla birleşirken yine de yalnızca kendi istencine boyun eğmesi ve ortaklığa katılmadan önceki denli özgür kalması. Toplum sözleşmesinin çözüm getirdiği ana sorun da budur işte.”

Rousseau Toplumsal Sözleşme düşüncesini şu şekilde özetlemektedir:

“Her birimiz kendimizi ve tüm erkimizi, hep birlikte genel istencin yüce yönetimine veriyor ve gövde olarak her örgeni bütünün bölünmez bir parçası kabul ediyoruz. Bu birlik anlaşması yapıldığı anda birliğe katılan bireylerin kişisel varlıkları ortadan kalkar ve onun yerine, sözleşmenin yapıldığı toplantıdaki oy sayısı denli üyesi olan, tüzel ve ortaklaşa bir bütün ortaya çıkar; ve bu bütün ortak ben’ini, yaşamını ve istencini söz konusu bağıttan alır. Tüm öteki kişilerin birleşmesiyle oluşan bu tüzel kişiye, eskiden Site denirdi, şimdi ise cumhuriyet ya da siyasal bütün deniyor. Bu bütünün üyeleri ona, edilgen olduğu zaman devlet, etkin olduğu zaman egemen varlık, benzeri devletlerle kıyaslarken de egemen güç diyorlar. Üyelere gelince hep birlikte halk; egemen yetkeye katılanlar olarak teker teker, yurttaş ve devletin yasalarına boyun eğen kişiler olarak da uyruk adını alırlar.”

Rousseau, iyi bir devletin yapısı için sınırlar bulunduğunu ve iyi yönetilebilmesi için fazla büyük, ayakta kalabilmesi için fazla küçük olmaması gerektiğini söylemekte ve devletin, kendini sağlamlaştırmak, er geç uğrayacağı sarsıntılara göğüs germek ve ayakta kalmak için harcayacağı çabalara katlanabilmek için sağlam bir temel oluşturmak zorunda olduğunu ifade etmektedir. O, devletin iyi yönetilebilmesi için sınırları belirledikten sonra yönetim şekillerini “egemen varlık, yönetim işini tüm halka ya da halkın büyük bir bölümüne bırakabilir; öyle ki, yönetici yurttaşların sayısı, sıradan yurttaşlardan fazladır. Bu yönetim biçimine demokrasi egemen varlık, yönetim işini az sayıda insanın eline tutuşturur; öyle ki sıradan yurttaşların sayısı, yönetici yurttaşlardan fazladır. Bu yönetim biçimine aristokrasi, egemen varlık tüm yönetimi tek bir yöneticinin ellerine verir ve tüm öteki görevliler, yetkilerini ondan alırlar. Bu yönetim biçimine monarşi ya da krallık yönetimi diye üçe ayırmaktadır. Rousseau’nun bütün açıklamaları göz önüne alındığında Toplum Sözleşmesiyle, bireye, toplum öncesinin güvencesiz ve temelsiz hakları yerine, mülkiyet, özgürlük ve eşitlik gibi daha sağlam daha iyi haklar sağlanmaktadır. İnsanın bu haklarını özgürce ve huzur içinde gerçekleştirebilmesi için toplum düzeninin sağlanması da zorunludur, bu da sözleşmelerle mümkün görünmektedir. İnsan toplum sözleşmesiyle sınırsız doğal özgürlüğünü yitirmekte, ancak onun yerine medeni özgürlüğünü kazanmaktadır. Kişi toplum haline geçişte, kendi kimliğini oluşturan manevi özgürlüğü kazanmaktadır.

George Wilhelm F. Hegel’e (1770-1831) göre ise devlet; bireyin –birey geneli bilip istediği ve ona inandığı ölçüde- kendisinde özgürlüğüne sahip olduğu ve onun tadını çıkarttığı gerçekliktir. Devlette özgürlük nesneleşir ve olumlu olarak gerçekleşir. Devlet, herkesin yaşamına kısıtlamalar getiren, insan toplaşması da değildir. Eğer öznelerden her birinin kendi özgürlüğünü, herkese küçük bir özgürlük alanı bırakan genel bir sınırlama ve kısıtlamayla kazandığı sanılırsa, özgürlük yalnızca olumsuz biçimde düşünülmüş olur; tersine hak, törellik, devlet yalnız bunlardır olumlu anlamda özgürlük. Özgürlük yalnız bunlarla özgürlük olur. Tek kişinin keyfe kalmış davranışları özgürlük değildir. Kısıtlanan özgürlük, tek tek gereksinmelerle ilgili olan, canının istediği gibi davranma özgürlüğüdür. Hegel’e göre ruh, sübjektif, objektif ve mutlak olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Objektif ruh ise soyut hak, ahlaklılık ve sosyal ahlaktan oluşmaktadır. Bu üç aşamanın sonuncusu olan soyut ahlak ya da objektif ahlak ise aile, sivil toplum ve devletten oluşmaktadır. Devlet, aile ve sivil toplumdan sonra sosyal ahlakın üçüncü ve son kısmını oluşturmaktadır.

Hegel’in düşüncesinde devlet, yalnızca bireylerin iyiliğini değil, fakat uğrunda özel çıkarları feda etmekten çekinmediği İde’nin gerçekleşmesine çalışmasıyla, sivil toplumdan ayrılmaktadır. Ona göre devlet objektif ahlak idesinin fiil halindeki realitesidir ve kendi kendine açıkça görünen, kendi kendini bilen ve düşünen ve bildiği için yapan cevhersel irade olarak ahlâkî espri’dir(ruh). Devlet, örf ve adetlerde dolaysız olarak; bireyin kendilik bilincinde, bilgisinde ve faaliyetinde dolaylı olarak mevcuttur. Buna karşılık, birey de devlette, kendi öz mahiyetine, gayesine ve faaliyetinin bir ürününe bağlanır gibi bağlanarak, onda kendi cevhersel özgürlüğünü bulur. Hegel devleti, ahlaki ide, mutlak doğru ve nihai amacın gerçekleşmesi olarak belirlemekte, İde’nin devlet aracılığıyla objektif ruh alanında en yüksek gelişim düzeyine ulaşacağını ifade etmektedir. O, devletin objektif ruh olduğu için, bireyin kendisinin, ancak onun bir üyesi olduğu takdirde objektifliğe, hakiki bireyliğe ve ahlaklılığa sahip olacağını belirtmektedir. Ona göre birlik içinde olma, başlı başına, bireyin hakiki muhtevası ve hakiki gayesidir; kolektif bir hayat sürmek birey için bir kaderdir. Hegel’e göre devlet olarak millet, cevhersel rasyonelliği ve dolaysız realitesi içinde ruh’tur ve o, yeryüzünde mutlak kudrettir.Bu ifadelerden de anlaşılmaktadır ki Hegel, insanın bütün değerlerini ve gücünü veren devlettir. Devlet ahlâkî gücün temsilcisi ve insanın ahlâkî amacının şekillenmesi olmaktadır. Onun için insanın en yüksek ödevinin devlete ve kanunlarına uymak olduğu anlaşılmaktadır. Ona göre ancak bu şekilde insan en ahlâklı kişi olmaktadır. Hegel’in sisteminde kişinin yaptığı eylem ne kadar çok toplum ve devlet için yapılırsa ancak o zaman ahlâkî bir fiil olabilmektedir. Ona göre devlet araç olmaktan çok amaç olmaktadır. Bu nedenle de bireyden kendi üstün amacı için fedakarlık isteyebilmekte, kişinin özgürlüğünü ikinci plana atmaktadır.
1 | 2 | 3 | 4 | 5

BAZI FİLOZOFLARIN DÜŞÜNCESİNDE DEVLET KAVRAMI - 5

Karl Marx (1818-1883) devletin doğuşunda temel faktörün sınıf mücadelesi olduğunu söylemektedir. Bu görüşe göre, her toplumda diğer sınıfları kontrol altında tutan bin yönetici sınıf bulunmaktadır. Bunların meşruiyet anlayışı, çalışan sınıfların ihtilal yoluyla toplumlara mutlak hakimiyeti temin etmelerinden ibarettir. Marx’a göre günümüze kadar bütün toplumların tarihi bir sınıf savaşları tarihidir. Hür insan ve köle, yani ezenler ve ezilenler sürekli bir zıtlık içinde, bazen açık, bazen gizli olarak, aralıksız bir savaş sürdürmüşlerdir. Öyle bir savaş ki, her seferinde, ya toplumun bir devrimle baştan başa değişmesiyle, ya da savaşan sınıfların birlikte mahvıyla sona ermektedir. Marx’ın bu sözlerinden devletin, toplumun sınıflara bölünmesi ve çatışmasından doğduğu ortaya çıkmaktadır. Burada hür insan-köle, usta-çırak, senyörle-serf yani sömürenle sömürülen arasında sürekli bir çatışma, savaş hali bulunmaktadır. Bu sınıflara ayrılma sonucunda aralarındaki anlaşmazlıkları, haksızlıkları giderecek devlet ihtiyacı doğmuştur. Daha sonra bu devlet baskı aracı olmuştur. Ona göre modern hükümet, burjuva sınıfının müşterek işlerini yöneten bir heyetten başka bir şey değildir. Burjuvazinin, iktidarı ele geçirdiği her yerde feodal, patriyarkal ve şairane ilişkileri ayaklar altına aldı. İnsanı ‘tabii üstlerine’ bağlayan çeşitli karmaşık bağları merhametsizce kopardı ve insanla insan arasında çırılçıplak şahsi menfaatten, taş gibi hissiz ‘peşin para hesabı’ından başak bir şey bırakmadı.

Marx’a göre “insan doğal olarak gelişen toplum içerisinde kaldığı sürece, yani özel ve ortak çıkarlar arasında bir uçurum çıktığı sürece, dolayısıyla faaliyet isteğe bağlı olarak değil de doğal olarak bölündüğü sürece, insanın kendi amacı kendisine karşı çıkan yabancı bir güç haline gelir ve insanın onu kontrol etmesi gerekirken o insanı köleleştirir. Çünkü işbölümü ortaya çıkar çıkmaz her insan kendisine zorla yüklenen ve ondan kaçamayacağı özel ve başkalarını dışarıda bırakan bir faaliyet alanına sahip olur. Fakat komünist toplumda bu böyle değildir.” Ona göre insanlar arasındaki eşitsizliği oluşturan unsurlar ortadan kaldırıldığında işçi sınıfı iktidarı ele geçirdikten ve üretim araçları toplumun eline geçtikten sonra baskı aracı olan devlet ortadan kalkacak her şeyin herkesin olduğu dönem ortaya çıkacaktır. Ancak bu sürecin nasıl ve hangi kurallar içerisinde olacağı Marx’ın görüşlerinde kapalı kalmıştır. Devrim sonrası nasıl bir yönetim şekli olacaktır bu konuda bir açıklama yapılmamaktadır.

Bu verilen örnekler daha da çoğaltılabilir farklı filozofların devlet ile ilgili düşünceleri ortaya konabilir. Anacak bu sadece örnekleri çoğaltmak anlamına gelecektir. Genellikle devlet kavramı ile ilgili düşünceler bu verdiğimiz düşünürlerin etrafında gelişmekte bazı benzerlik veya farklılıklar göstermektedir. Bu devlet tanımlamalarından da anlaşılmaktadır ki devlet anlayışları bazı faktörlere göre şekillenmektedir. Bu faktörlerin başında insana bakış açısı önemli yer tutmaktadır. Genellikle ya insan esas alınarak devlet buna göre şekillendirilmekte ya da devlet esas alınarak insanlar buna göre şekillendirilmektedir.

Ayrıca devlet şekillerinin oluşumunda toplumların, ideolojilerin, coğrafyanın ve düşünce geleneğinin büyük etkisi bulunmaktadır. Ancak genelde tanımlamalar iki ana çizgide toplanmaktadır. Bu görüşlerden birine göre devlet insan için gerekli bir kurumdur ve insanın mutluluğu, huzuru ve ihtiyaçlarının karşılanması için gereklidir. Diğer bir görüş ise devlet insanın mutsuzluğunun, huzursuzluğunun kaynağı olarak algılanmakta ve ortadan kaldırılması gerektiği savunulmaktadır. İnsanın sosyal bir varlık olduğu konusunda hemen hemen bütün düşünürler birleşmektedir. Bu nedenle devlet üzerine yapılan farklı tanımlama ve uygulamaların, insanın toplum içinde en iyi yaşama şeklinin nasıl olması gerektiğinin bir arayışı olarak değerlendirmek gerekmektedir. Bu sistemler toplumlar tarafından uygulamaya konuldukça en iyi şeklin hangisi olduğu ortaya çıkacaktır.

KAYNAKÇA

ABADAN, Yavuz, Devlet Felsefesi, Seçilmiş Okuma Parçaları, Ajans-Türk Matb.,1959, Ankara
AUGUSTİNUS , İtiraflar, Çev:Dominik Pamir, Kaknüs Yay., İstanbul,1999
AĞAOĞULLARI, Mehmet -Levent Köker, İmparatorluktan Tanrı Devletine, İmge Kitapevi, Ankara, 1991
AKARSU, Bedia, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Savaş Yay. 3. Baskı, Ankara, 1984
ARİSTOTELES, Politika, Çev. Mete Tunçay, Remzi Yayınevi, 4. Baskı, İstanbul, 1993………….,  Nikomakhos’a Etik, Çev: saffet Babür, Kebikeç Yay., Ankara, 2005
VON ASTER, Ernst, İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, Çev: Vural Okur, İm Yay.,İstanbul, 1999
BODİN, Jean, Devlet Üstüne Altı Kitap, Çev: Özer Ozankaya, Derl: Mete Tunçay,
Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi 2, Seçilmiş Yazılar, Sevinç Matb.,Ankara, 1969
BOLAY, S. Hayri, Felsefi Doktrinler ve Terimleri Sözlüğü, Akçağ Yay., 6.Baskı,Ankara, 1996
CİCERO, Marcus Tullius, Devlet Hakkında, Çev: Nermin Abadan, Devlet Felsefesi,
Seçilmiş Okuma Parçaları, Derl: Yavuz Abadan, Ajans-Türk Matb.,Ankara,1959 …………, Devlet I, Çev: Mete Tunçay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi 1, Seçilmiş Yazılar, Edit: Mete Tunçay, Sevinç Matb., Ankara, 1969
ÇAM, Esat, Siyaset Bilimine Giriş, Der Yay., 9. Baskı, İstanbul, 2005
DAVER, Bülent, Siyaset Bilimine Giriş, Kalite Matbaası, Dördüncü Baskı, Ankara, 1976
EBENSTEİN, William, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, Çev: İsmet Özel, 2.Baskı, Şule Yay., İstanbul., 2001
GÜRİZ, Adnan, Hukuk Felsefesi, Siyasal Kitabevi, 6. Baskı, Ankara, 2003
HEGEL, G. F. W., Hukuk Felsefesinin Prensipleri, Çev: Cenap Karakaya, Sosyal Yay.,İstanbul, 1991
…………, Tarihte Akıl, Çev. Önay Sözer, Kabalcı Yay., İstanbul, 1995
HEYWOOD, Andrew, Siyaset, Çev: Bekir Özipek, Bican Şahin, Mete Yıldız, Zeynep Kopuzlu, Bahattin Seçilmişoğlu, Liberte Yay., Ankara, 2006
HOBBES, Thomas, Leviathan, Çev. Semih Lim, Yapı Kredi Yay., İkinci Baskı, İstanbul, 1995
İŞÇİ, Metin, Siyasi Düşünceler Tarihi, Der Yay., İstanbul, 2004
KAPANİ, Münci, Politika Bilimine Giriş, Sevinç Matb., İkinci Baskı, Ankara., 1978
LİPSON, Leslie, Politika Biliminin Temel Sorunları, Çev:Tuncer Karamustafaoğlu, Sevinç Matb., Ankara, 1973
MACHİAVELLİ, Hükümdar, Çev: Selahattin Bağdatlı, Sosyal Yay., Dördüncü Baskı, İstanbul, 1994
…………., Titus Livius’un İlk On Kitabı Üstüne Konuşmalar, Çev: Pars Esin, Batı’daSiyasal Düşünceler Tarihi 2, Seçilmiş Yazılar, Derl. Mete Tunçay, Sevinç Matb., Ankara, 1969
MONTESQUİEU, Kanunların Ruhu I, Çev: Fehmi Baldaş, Kuram Yay., 2. Baskı, İstanbul, 1998
MARX, Karl - F. Engels, Alman İdeolojisi, Çev. Hamdullah Erbil, Melsa Yay.,İstanbul, 1990
MARX, Karl - Friedrich Engels, Komünist Partisi Manifestosu, Çev. Cenap Karakaya, Sosyal Yay., İstanbul, 1998
OKANDAN, Recai G., Devletin Menşei, Kenan Matb., İstanbul, 1945
PLATON, Devlet, Çev: Sabahattin Eyupoğlu-M. Ali Cimcoz, T. İş Bankası Yay.,İstanbul, 1999
……….., Yasalar I, Çev: Candan Şentuna-Saffet Babür, Ara Yay., 1988
ROUSSEAU, J. J.,Toplum Sözleşmesi, Çev:Alpagut Erenulu, Öteki Yay., Ankara, 1996
SABİNE, George, Siyasal Düşünceler Tarihi I, Çev: Harun Rızatepe, Sevinç Matb.,Ankara, 1969
ŞAYLAN, Gencay, Çağdaş Siyasal Sistemler, Sevinç Matb., Ankara, 1981
ŞENEL, Alaeddin, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yay., Kısaltılmış Baskı, Ankara, 2004
TUNÇAY, Mete, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi 1, Seçilmiş Yazılar, Sevinç Matb.,Ankara, 1969
TURAN, Halil, “Tekhne, Bilim, Felsefe ve Siyaset”, Felsefe Dünyası, Sayı:18, Türk Felsefe Der. Yay., Ankara, 1995
YAYLA, Atilla, Siyaset Teorisine Giriş, Siyasal Kitapevi., 4. Baskı, Ankara, 2004
ZABUNOĞLU, Yahya Kazım, Devlet Kudretinin Sınırlanması, Ajans-Türk Matb.,Ankara, 1963
WEBER, Alfred, Felsefe Tarihi, Çev: H. Vehbi Eralp, Sosyal Yay., 5. Baskı, İstanbul, 1993
1 | 2 | 3 | 4 | 5

BEDEN-ZİHİN ETKİLEŞİMİ VE POPPER İLE ECCLES - 1

Nurten GÖKALP

Bedenlerimiz ve zihinlerimiz arasındaki ilişki ve özellikle de beyin yapıları, süreçleri ile mentalolaylar arasındaki bağıntı problemi oldukça zordur. O düşünce tarihi içinde değişik şekillerde ele alınmıştır. Beden-zihin ilişkisini bilimin sonuçlarını kullanarak temellendirmeye çalışan Karl Raimund Popper bunu 3 Dünya görüşü ile bağlantılandırarak yapmaktadır. O'na göre yapılması gereken şey, madde ve zihnin ne olduğunu araştırmaktan çok, beden ile zihin arasında varolduğuna inandığı "etkileşim" (interaction)in nasıl gerçekleştiğini ortaya koymaya çalışmaktır.

Fizikte kaydedilen gelişmeler sonucu etkisini yitiren cevher ya da öz düşüncesi yerini yavaş yavaş materyalizme bırakınca, materyalizm, yalnızca fizikte değil, biyolojide de büyük bir etkiye sahip olmuştur. Canlıların maddi bedenler olarak görülmesi sonucu da tüm maddi bedenler gibi onlar da fiziksel mahiyetler dünyasına dayandırılmışlardır.

Popper'e göre fiziksel dünyanın mahiyetlerinin kendi aralarında ve bu arada da maddi bedenler ile etkileştiğini ve bunların gerçek olduğunu kabul ederiz. Ayrıca fiziksel objeler ve durumların ötesinde mental durumların olduğunu ve bu durumların bedenimiz ile etkileştiğini de kabul ederiz. Burada diş ağrısı Popper tarafından hem fiziksel hem de mental durumların varlığını ortaya koyan iyi bir örnek olarak görülmektedir.

Gerek mental gerekse fizikselolayların gerçekliğini reddeden filozoflar olduğu gibi, mentalolayların gerçek olduğunu kabul etmekle birlikte, onların fiziksel durumlar dünyası ilc etkileştiğini inkar eden filozoflar da olduğunu belirten Popper, bu problemin bizi doğrudan beden-zihin problemine yönlendirdiğini ifade etmektedir. O'na göre bu problemin en makul çözümü fıziksel ve mental durumların etkileştiğini iddia eden etkileşimcilik teorisidir. Bu da bizi beden-zihin probleminin, beyin-zihin problemi olarak tasvirine doğru yönlendirmektedir ki, böyle düşünenlerden biri olan Eccles beden-zihin problemini beyin ile zihin arasındaki irtibat (liaison) problemi olarak tasvir etmektedir.

Bu problemin 3 Dünya görüşü ile daha açık bir şekle geleceğini ileri süren Popper, fıziksel mahiyetlerin alemi olan fıziksel dünyayı Dünya 1, mental durumların dünyası olup, şuur, psikolojik temayüller ve şuursuz durumları ihtiva eden dünyayı Dünya 2, ve düşüncenin muhtevasının dünyası olup insan zihninin ürünlerini kapsayan dünyayı Dünya 3 olarak adlandırınaktadır.

Yani Dünya 1, fıziksel objelerin dünyası, Dünya 2 sübjektif tecrübelerin dünyası, Dünya 3 ise insan zihninin ürünleri olmaktadır.

Popper'in düşüncesindeki Dünya 3 kavramı beden-zihin probleminde umut verici bir gelişme olarak görülmüş, onun ile nesnellik ve öznelliğin yanında insan yapısı ama özerk bir dünyanın bu ilişkideki yeri ortaya koyulmaya çalışılmıştır.

"Ben, Dünya 3 ile hikayeler, mitier, aletler, bilimsel teoriler, bilimsel problemler, sosyal kurumlar ve sanat çalışmaları gibi insan zihninin ürünlerinin dünyasını kastediyorum. Dünya 3'ün objeleri fertler tarafından planlanmış bir üretimin sonucu olmamakla birlikte kendi ürettiklerimizdir." diyen Popper, pekçok Dünya 3 objesinin maddi formda olabilceğini ve bu yönü ile hem Dünya 1'de hem de Dünya 3'de yer alabileceğini belirtir. Omeğin heykel, resim ve kitap gibi ürünler hem fiziksel bir obje olarak Dünya 1'e, hem de insan zihninin ürünü olarak muhtevaları insan zihninde yer aldığı için Dünya 3'e aittirler.

Popper'in tezi insan zihninin Dünya 3'ün objelerini daima dolaysız olmasa bile dolaylı olarak kavradığı ve sahip olduğu şeklindedir. Aslında Dünya 3'ün zihni objelerine nasıl sahip olduğumuz probleminin oldukça eski olduğunu belirten Popper, benzer düşüncenin Platon'da da görülebileceğini ifade eder.

Görünüşler alemi (Popper'de Dünya 1) ile ideler alemini (Popper'de Dünya 3) birbirinden ayıran Platon, buna ilave olarak "ruh durumlarından" (states of soul) bahseder ki, bu da Popper'de Dünya 2'ye karşılık olarak gösterilebilir. Popper'e göre bu durumda Platonizm, beden-zihin dualizminin ötesine gitmekte ve üçlü bir bölünüm öngörmektedir. Ancak değişmeyen, sınırsız veya ezeli olan Platon 'un idelere ilahi kaynaklıdır. Buna karşılık Dünya 3'ün objeleri insan zihninin ürünüdür. Ayrıca ideler doğuştan gelirken Dünya 3'ün objeleri aktif bir süreç sonucunda kazanılır. Bu bir tür öğrenme olup doğal bir öğrenme değil, kültürel ve sosyal bir öğrenmedir. Fiziksel ve sosyal çevrelerimizde aktif bir problem çözücü olan bizler, konuşmayı, okumayı, bilim ve sanata değer vermeyi öğreniriz.

Dünya 3 düşüncesi ile beden-zihin problemine ışık tutacağını iddia eden Popper, bununla ilgili olarak üç argüman ileri sürmektedir:

(1) Dünya 3'ün objeleri soyuttur ama hiçbiri daha az gerçek değildir. Onlar Dünya 1'i değiştirmek için güçlü aletlerdir.

(2) Dünya 3'ün objeleri Dünya iLeyalnızca insan aracılığıyla etki eder. Dolayısıyla Dünya 2 ve Dünya 3 birbirleri ile etkileşirler.

(3) Bundan başka biz hem Dünya 3'ün objelerinin hem de Dünya 2'nin süreçlerinin gerçek olduğunu kabul etmek zorundayız.

Dikkat edilirse bu argümanlardan ilki kabul edilebilir gibi gözükmektedir. İkincisi ise kısmen birincisine dayanmaktadır. Şayet biz 3 Dünyanın etkileşimini ve gerçekliğini kabul edersek bu durumda Dünya 2 ile Dünya 3 arasındaki etkileşim, bizim Dünya 1 ile Dünya 2 arasındaki etkileşimi yani beden-zihin probleminin bir kısmını anlamamıza yardımcı olur.

Popper'e göre üçüncü argüman ise, beden-zihin problemini insanın dilinin durumu ile bağlantılandırmaktadır. Zira bir dili öğrenme kapasitesi, insanın genetik yapısı ile ilgilidir. Buna karşın bir dilin gerçekten öğrenilmesi doğuştan getirilen şuursuz ihtiyaçlar ve motifler tarafından etkilenmekte olsa da, genler tarafından düzenlenen doğal bir süreç değildir. O kültürel bir süreçtir ve Dünya 3 tarafından düzenlenmektedir.

Böylece dilin öğrenilmesi doğal ayıklama ile geliştirilen ve genetik temayüllere dayanan bir süreç olduğu kadar kültürel gelişime de dayanan şuurlu bir öğrenme süreci olmaktadır. Bu durum da Popper'in Dünya 3 ile Dünya 1 arasındaki etkileşim fikrini ve Dünya 2'nin varlığını destekler bir durumdur.

O halde diyebiliriz ki, çocuk kısmen kendi başarılarının bizzat da Dünya 3'ün bir ürünüdür. Aynı şekilde onun selfi (Kavramın Türkçe'de tam karşılığı bulunamadığından olduğu gibi kullanılmıştır.), şahsiyeti, diğer selfler ve çevresindeki diğer objelerle etkileşimi sonucunda ortaya çıkar ve bunların tümü de, konuşmanın kazanılmasından, özellikle de bebeğin vücudunun parçalarını ve şahıs zaminn kullanmayı öğrenmesinden derinden etkilenir. çünkü O'na göre ünlü Kartezyen argümanı "Düşünüyorum o halde varım" ile hem dil hem de zamir kullanma yeteneği önceden farzedilmektedir.

Bundan başka bu noktada incelenmesi gereken bir başka husus da self ya da şahsiyet ile Dünya 3'ün bağıntısıdır.

Popper, hiçbirimizin selfler olarak doğmadığını ancak self olduğumuzu öğrenmek zorunda olduğumuzu belirtir. Bu öğrenme süreci, Dünya I, Dünya 2 ve özellikle de Dünya 3 hakkındaki öğrenmelerimizle gerçekleşir. Selfin self hakkında bilgi toplaması gözlemle değil, self olarak self hakkında teoriler geliştirerek olur.

O, self şuurunun diğer şahıslar arasında geliştiğini iddia eder ve kişinin kendi şuuruna başkalarının şuur aynalarındaki yansımalarına bakarak varılabileceğini belirtir. Bu süreç daha sonraki dönemlerde dile dayanır. Ancak yalnızca algı ve dil bir şahıs olmak için yeterli olmayıp diğer şahısların Dünya 2'lere ile de yakın ilişki kurmak gereklidir.

Popper göre "Yeni doğmuş bir bebek self midir?" sorusuna verilebilecek cevap, onun self olmadan önce beden-zihin birliği olduğudur. Dolayısıyla zaman olarak bakıldığında çocuğun bedeninin zihninden önce olduğuna da hükmedilebilir. Çünkü zihin daha sonraki bir başarıdır. Öte yandan self şuurunun biyolojik düşünceyi aştığını ileri süren Popper yalnızca insanın kendi üzerinde düşünme yeteneğine sahip olduğunu ve yalnızca insanın her organizmanın sahip olduğu programın şuurlu bir parçası olduğunu belirtir.

Bizler selfler, beşeri varlıklar olarak sınırsız insan zihninin ürünü olan Dünya 3'ün ürünleriyiz ve ona dayanmaktayız. Selfi belirleyen tüm tecrübelenmiz birbirleri ile sıkı sıkıya ilişkili olup yalnızca geçmiş tecrübelerle değil aynı zamanda değişen eylem programı, beklentilerimiz ve teorilerimiz ile de ilişkilidir. Ve bunların tümü de Dünya 3'e dayanmaktadır. Ancak şu da belirtilmelidir ki, Dünya 3'ün özellikleri ve ilişkileri Dünya 2'nin objelerine indirgenemediği gibi, beyin halleri ve süreçlerine de indirgenemez. Bunun aksini iddia etmek Dünyaların birbirlerine ingirgenebileceğini ve bir yerde materyalizmi kabul etmektir. Dünyaların ve özellikle de Dünya 3'ün özerkliğini savunan Popper için bu imkansızdır. Buna bağlı olarak o, materyalist görüşlere karşı fikirlerini ve eleştirilerini onları dört gruba ayırarak yapmaktadır:

Birinci grupta radikal materyalizm veya fizikalizm veya radikal davranışçılık yer almaktadır. Şuurlu ve mental süreçlerin varalmadığını iddia eden bu görüşün kendi içinde tutarlı olduğunu söyleyen Papper, "Benim radikal materyalizme eleştirim üç noktadadır: Ilki bu görüşün şuurun varlığını inkar ederek kozmolojiyi basitleştirmesi, ikincisi radikal materyalizmi bilimselolarak görenlerin doğal bilimlerin yanlış anlamaları ve sonuncu ise bu görüşün yanlışlığının deney ile de gösterildiğidir.

Radikal materyalistlerin Dünya 2 nin objelerini beynin süreçleri ile değiştirmesinin mümkün olamayacağını belirten Popper, bunun Penfield tarafından yapılan deneylerin sonuçlarında da açıkça görüldüğünü belirtir. Penfield 1955'de gerçekleştirdiği deneylerde hastaların beyinlerinin belirli bölgelerinin, yerleştirilen elektrodlarla uyarıldığında görsel ve işitsel tecrübelerini oldukça canlı olarak yeniden yaşadıklarını tespit etmiştir. Popper'e göre bu materyalistlerin inkar ettikleri şuurun varlığının bir kanıtı olmakta ve şuurlu ve sübjektif tecrübelerin varlığını açıkça ortaya koymaktadır.

Materyalist görüşlerin ikinci olan panpsişizm, mental süreçlerin ve özellikle de şuurlu süreçlerin varlığını kabul etmekle birlikte fizikalizmin temel prensibi olan Dünya 1'in kapalılığı (closedness) da kabul etmektedir. Maddenin içinde şuur veya ruh benzeri bir nitelik olduğuna ve madde ile zihnin paralel hareket ettiğine inanılır. Popper'e göre Leibniz de dahil pekçok panpsişist, psikolojik veya mental süreçlerin, maddi veya fiziksel süreçlerle pararel hareket edip birbirleriyle etkileşmediklerine inanır ve böylece de mental (Dünya 2) süreçler yalnızca mental süreçlere, fiziksel süreçler (Dünya 1) yalnızca diğer fiziksel süreçlere etki ederler. Sonuçta da Dünya 1 kapalı ve kendi kendine yeter olarak görülür. Psikolojizmi metafiziksel bakış açısından materyalizmden çok spiritualizme yakın gören Popper'in bu yaklaşıma karşı üç argümanı vardır:
1 | 2

BEDEN-ZİHİN ETKİLEŞİMİ VE POPPER İLE ECCLES - 2

(1) Psikolojik süreçlerin prepsişik habercisinin olması zorunluluğu varsayımı tamamiyle söze dayalı olup göstermek zordur.

(2) Psikolojizm cansız varlıkların herhangi bir organizmadan daha zayıf zihni hayatı olduğunu kabul eder. Ancak cansızdan canlıya geçişte gerekli büyük bir adım, düşünce içinde yeterince açık değildir.

(3) Şuurun ortaya çıkışı panpsişist teoride açıklanamamaktadır ve temelsizdir.

Popper, materyalist pozisyonların üçüncüsünü epifenomenalizm olarak belirlemektedir.

Panpsişizm gibi, paralelizmin bir çeşidi olup mental süreçlerin belirli fiziksel süreçlerle paralelolduğunu ve onların bilinmeyen üçüncü bir mahiyet ile ilişkili olduğunu ifade eden epifenomenalistler, mental olaylar ile tecrübelerin varlığını kabul ederler, ancak bu mental ya da sübjektif tecrübelerin tek başlarına nedenselolarak etkili olduklarını ama fizyolojik süreçlerin yan ürünlerinde nedenselolarak etkisiz olduklannı iddia ederler. Popper'e göre onlar Dünya 1'in kapalılığını kabul etmiş olurlar ancak Dünya 2'nin gerçekliğini konu dışı görüp yalnızca fiziksel süreçlerin konu edilmesinde ısrar ederler. Böylece de Dünya 2'nin varlığını kabul etmekte ama onun herhangi bir biyolojik fonksiyonunu da inkar etmektedirler. Ote yandan onlar Dünya 2'nin tekamülünü de izah edememekte, bu tekamülün Dünya 1 üzerindeki çok önemli etkisini inkara zorlamaktadırlar.

Ayniyet(Identity) teorisi dördüncü materyalist açıklama olup Popper tarafından panpsişizm ve epifenomenalizmin bir çeşidi olarak görülmektedir. Bu teori, mental süreçler ile belirli beyin süreçleri arasında bir ayniyet olduğunu iddia eder ancak bu ayniyet mantıksal anlamda değildir. Bu teoriyi savunanlar, epifenomenalistlerin aksine mental süreçlerin fiziksel süreçlerle etkileştiklerini kabul eder ve bu süreçlerin basit olarak fiziksel süreçlerin özellikle de beyin süreçlerinin özel türleri olarak görürler. Popper'e göre ayniyet teorisi Dünya l'i fiziksel ve mental iki bölüme ayırmaktadır:

Dünya 1 = Dünya 1 (mental) Dünya i (fiziksel)

Dünya 1f ile Dünya 1m aynı Dünyanın parçaları olunca da onların etkileşiminde problem olmaz. Çünkü onlar fiziğin kurallarına göre hareket etmektedirler. Bundan başka bu teoriyi destekleyenler aynı zamanda mental süreçlerin yani Dünya 2'nin gerçekliğini de kabul etmiş olurlar. Çünkü Dünya 1m=Dünya 2'dir.

Popper, ayniyet teorisini beden-zihin ilişkisindeki en uyumlu teori olarak görmekle birlikte onu eksik bulmakta ve aksaklıklarını şöyle sıralamaktadır:

(1) Dünya lm, Dünya lf'de açığa çıkmadan önce yoktur.

(2) Ayniyet kavramının bazı zorlukları vardır. Bu nedenle terkedilip "çok yakın çağrışım" (very elose association) ile değiştirilebilir.

Şu ana kadar yazılanlar hakkında şunu ifade edebiliriz ki, Popper beden-zihin problemini iki alt probleme indirgemektedir. Bunların ilki şuurun durumları ile fizyolojik durumlar arasındaki oldukça yakın ilişki iken ikincisi selfin ortaya çıkışı ile onun beden ile olan ilişkisidir.

Problemlerden ikincisinin, yani selfin ortaya çıkışı probleminin, yalnızca dile ve Dünya 3'ün objelerine sahip olmakla çözülebileceğine inanan Popper, self şuurunun hayatın temel özelliği olduğunu ifade etmektedir.

Birinci problemin yani beden-zihin probleminin çözümü ise ancak etkileşimcilik ile mümkündür ve fizyolojik durumlar ile şuurun durumları birbirleriy le etkileşirler.

Öte yandan Popper'in etkileşimciliğini destekleyen bir başka etkileşimci John C. Eceles, problemin Popper tarafından yapılan felsefi temellendirmesine ilaveten bilimsel bir temellendirmeyc girişmiştir. Kendisi bir beyinbilimci (brainscientist) olan Eceles, kendi-şuurundaki zihin ile beyin etkileşimini ortaya koyan yeni bir teori geliştirmektedir. Madde dünyası ile şuurun durumları arasındaki katı bilimsel problemleri kaldıracağına inanılan bu teori, Popper'in 3 Dünya hipotezine dayanmaktadır. Zira kendi-şuurundaki zihnin gelişiminin oldukça ilginç bir açıklamasını yapan Popper'in 3 Dünya hipotezi bu teorinin geliştirilmesinde oldukça etkili olmuştur.

Eceles'e göre her selfin kendi-şuuru ndaki zihin dünyasının yani Dünya 2'sinin, Dünya 3 ile ilişkili olarak geliştirilebileceğini iddia eden bu hipoteze göre, kendi-şuurundaki zihin, bağımsız bir mahiyet olarak, baskın beyin yarıküresinin irtibatlı (liaison) bölgelerinin modüllerindeki aktif merkezlerden, ilgi ve dikkati ile uyumlu olanları seçip birleştirir. Böylece kendi-şuurundaki zihnin nöral olaylar üzerindeki yorum ve kontrol yetkisinin de Dünya 1 ile Dünya 2 arasındaki iki yönlü etkileşim nedeniyle gerçekleştirildiği ileri sürülür.

Şimdi bunu detaylandıracak olursak, öncelikle kendi-şuurundaki zihin ile beyin arasındaki ilişkiye bakmamız gerekecektir.

İlk olarak, varolan ve tecrübe edilen herşey 3 Dünyadadır. Bu Dünyalar arasında etkileşim vardır. Zihin-beyin problemi yani Dünya 1 ile Dünya 2'nin ilişkisi özetle ve şematik olarak şöyledir:

(1) Duyu organları tarafından elde edilen girdiler yani dış duyu (Dünya 1'den)

(2) Düşünce, hafıza, niyet, duygu, hayal, rüya gibi çok çeşitli bilişsel tecrübelerin oluşturduğu iç duyu (Dünya 2 den)

(3) Dünya 2' nin merkezindeki self veya ego
Öte yandan, Eccles beyin ile kendi-şuurundaki zihin arasındaki etkileşim hipotezini şu delillere dayandırmaktadır:

(1) Kendi-şuurundaki zihnin tecrübelerinde bütüncül bir karakter vardır.

(2) Kendi-şuurundaki zihnin tecrübelerinin beyin bağlantısında, nöral olaylarla ilişkisi olduğu varsayılabilir.

(3) Nöralolaylarla kendi-şuurundaki zihnin tecrübeleri arasında zamansal bir ayrılık olabilir.

(4) Kendi-şuurundaki zihnin, beynin olayları üzerinde etkili bir şekilde hareket edebileceği ne dair sürekli bir tecrübe mevcuttur.

Burada dikkati çeken husus, hipotezde, şuurlu tecrübenin birliğinin, beyin yarıküresinin nöral mekanizması tarafından değil, kendi-şuurundaki zihin tarafından sağlandığının vurgulanmasıdır. Ayrıca tecrübenin birliği de nörofizyolojik bir sentezden değil, burada iddia edilen kendi-şuurundaki zihnin entegrasyon özelliğinden ileri gelmektedir.

"Biz burada ilk etapta kendi-şuuru ndaki zihnin, selfin şuurlu tecrübelerine ve aksiyona bu bütünlüğü vermek için geliştirildiğini iddia ediyoruz." diyen Eccles'e göre bu iddianın belirginleşmesi için beyin yanküresinin irtibatlı bölgeleri olduğunu hayal etmek zorundayız.

Öte yandan hipotezin temel özelliği, irtibatlı beynin nöral mekanizması üzerinde kendi-şuurundaki zihnin aktif rolü ve etkisi olduğudur. Çağdaş deneysel sonuçların bu etkinin zamansal ilişkilerine delil teşkil ettiğini belirten Eccles, Libet'in insan beyni üzerindeki çalışmalannda bunun açıkça görüldüğünü ifade eder.

Diyebiliriz ki, formüle ettiği dualist hipotezini bilimin sonuçları ile desteklemeye çalışan Eccles 'in düşüncesindeki temel unsur kendi-şuurundaki zihindir. Kendi-şuurundaki zihin ile beyin arasındaki varsayılan etkileşimin, beyin nöronlannın, modüller içindeki tertibine dayandığı, anatomik ve fizyolojik çalışmalarla gösterilmeye çalışılmıştır.

Ayrıca kommisurotomi ameliyatlarının(Beyin yarı kürelerinin bağlantı yeri ameliyatları) sonucunda kendi-şuurundaki zihnin, yalnızca baskın beyin yarı küresi ilc irtibatlı olduğuna karar verilmiştir.

Öte yandan Eccles'e göre "Kendi-şuurundaki zihin nerededir?" sorusu prensipte cevapsızdır. Tıpkı sevgi, korku, kızgınlık gibi duygulann nerede olduğunun bilinemernesi ve onların yalnızca birer tecrübe olması gibi, kendi-şuurundaki zihnin de yeri bilinemez.

Görülüyor ki, Eccles'in formüle ettiği hipotez kendi şuurundaki zihne öncelik vermekte ve onun beyin olayları ile aktif olarak bağlantılı olduğunu iddia etmektedir. Yani bcden-zihin etkileşimini, beyin-zihin etkileşimi olarak ele almaktadır. Bunun için varlığını kabul ettiği ve bilimsel sonuçlarla desteklemeye çalıştığı kendi-şuurundaki zihnin (Dünya 2) baskın beyin yarı küresi ile irtibatlı olduğunu ve gelişiminin Dünya 1, Dünya 2 ve Dünya 3'ün etkileşimine bağlı olduğunu göstermeye çalışmaktadır.

O halde sonuç olarak diyebiliriz ki, gerek Popper gerekse Eccles beden-zihin probleminin etkileşim çözümüne dayandığına inanmaktadırlar. Popper bu durumu felsefi yönden temellendirmeye çalışırken 3 Dünya kuramına dayanmakta, Eccles ise 3 Dünya kuramını bilimsel verilerle destekleyerek, beyin-zihin etkileşimi hipotezini oluşturmaktadır.
1 | 2

ZERDÜŞTÎLİK’DE KOZMOGONİ VE YARATILIŞ - 1

Huzeyfe SAYIM

Özet

Zerdüştîlik Eski İran dinleri arasında önemli bir yere sahiptir. Bu din ilk bakışta düalist bir görünüm arz etse de aslında monoteist bir din olduğunu söyleyebiliriz.  Her dinde olduğu gibi Zerdüştîlik’te de bir zaman, kozmogoni ve yaratılış anlayışı vardır.

Var oluş, toplamı on iki bin yıl olan üçer bin yıllık dört dönemden meydana gelmiştir. Birinci dönemde Ahura Mazda varlıkları ruhî bir halde yarattı. İkinci devirde Ahura Mazda varlıkların bedenlerini de yarattı. Kötülüğün sembolü olan Angra Mainyu da kendi yardımcılarını bu devirde yarattı. Üçüncü dönemde ise Angra Mainyu kötülükleri ve zararlı varlıkları yer yüzünde yaydı. Dördüncü devirin ilk bin yılında Zerdüşt temiz bir bakireden yeniden doğarak dünyadan kötülükleri kaldıracak. Bu dönemin ikinci bin yılında yeniden kötülüklerle mücadele etmek için Zerdüşt’ün neslinden bir peygamber gelecek ve son bin yılda ise insanlığın umumî kurtarıcısı Saoshyant gelecek, yeryüzünü bütün kötülüklerden temizledikten sonra hakimiyeti Ahura Mazda’ya teslim edecektir.

Zerdüşt diğer peygamberlerin yaptığı gibi tek tanrı inancını yaymaya çalışmıştır. O hiçbir zaman kötülüğün sembolü olan Angra Mainyu’ya ibadet edilmesini istememiştir.

Giriş

Zerdüştîlik, eski İran dinlerinin Zerdüşt tarafından reforma tabi tutulmuş hali olup çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru yol almış bir dindir. Bu dine adını veren Zerdüşt, Dinler Tarihçilerince ve Batılı bilim adamlarınca bir reformist ve hatta bir peygamber olarak anılır.

Eski İran’ın çevresindeki dinî kültürlere etkisi bilinmektedir. Sami dinler dışında döngüsel zaman kavramı yerine doğrusal zaman kavramı ve ayrıca pek çok dinî fikir İran’da ortaya çıktı, yeniden değerlendirildi ve sistemleştirildi. Pek çok düalist sistemin açıklanması (kozmoloji ile ilgili düalizm, ahlâkî düalizm, dinî düalizm); kurtarıcı (Mesih, Mehdi); iyimser bir eskatoloji (ahiret anlayışı) geliştirilmesi; iyiliğin ve evrensel selâmetin kesin zaferinin ilân edilmesi; vücudun yeniden dirileceği doktrini ve gnostik mitler Zerdüştîlik içinde yerini aldı. Aslında Zerdüşt tamamıyla yeni bir mesaj getirmemiş, öğretisini eski Arî geleneği üzerine inşa etmiştir. O bunu zamanın ihtiyaçlarına göre değiştirerek yapmıştır. Batı’da Zoroaster ya da Zarathustra adlarıyla bilinen Zerdüşt’ün sisteminde iyiliğin kötülüğe galip gelmesi ve dünyanın yenilenmesi söz konusudur. Dünyanın yenilenmesi motifi Yakın Doğu’da, Hint-İran halkları ve diğer halklar tarafından da bilinmektedir. Ancak Zerdüşt’ün anlayışındaki yenilenme, kozmik bir ayin olan mevsimlere bağlı bir yıllık yenilenme olmayıp, Ahura Mazda’nın iradesiyle her varlığın yargılanacağı, iyilerin ödüllendirilip kötülerin cezalandırılacağı bir yenilenmedir.

Bütün dinlerin kendilerine has evreni ve onun bir parçası olan dünyayı algılama biçimleri vardır. Bu algılayışta zaman kavramı da önemli bir yer tutar. Bu bağlamda Zerdüştiliğin zaman anlayışı Sami dinler dediğimiz Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in zaman anlayışı ile benzerlik oluşturmaktadır. Bu dinlere göre zaman doğrusal bir çizgi gibi sonsuzluktan başlayıp sonsuzluğa doğru gider. Yaratılış ise belli bir noktada başlar, devam eder ve sonunda kıyamet dediğimiz bir sonla tamamlanır. Kıyametten sonra ise zaman sonsuz olarak devam edecektir. Doğrusal zaman anlayışı dışında Hint dinlerinde olduğu gibi bir de döngüsel zaman anlayışı vardır. Döngüsel zaman anlayışında yaratılış bir noktada başlar belli devirlerden sonra sona erer. Bir sükunet döneminden sonra yaratılış yeniden başlar ve böylece tekrarlanarak devam eder.

1- Zerdüştîlik’te Kozmogoni ve Yaratılış

Zerdüştîliğin kozmogonisine göre arzın merkezinde Hara Dağı ve yerin bütünüyle etrafında Harburz Dağları vardır. İnsanlar yeryüzünün yedi bölümünün sadece birisinde, Khavaniratha’da otururlar. Onun güneyinde Hara’dan akan sular Vuruksha denizini teşkil eder. Bu denizin ortasında göksel cevher (kristal)den meydana gelmiş bir dağ vardır; onun üzerinde de bütün ağaçların ilk örnekleri ve aynı şekilde Ölümsüzlük Ağacı veya Beyaz Haoma vardır. Vurukasha nehrinden ayrılan iki nehir, Khwaniratha’ya batıda ve doğuda sınır çizerler. Diğer dinlerde de bulunan dünyanın merkezi kavramı ve kutsal dağ motifi Zerdüştîlik’te de bulunmaktadır. Arilerin yaşadıkları yer, yer yüzünün merkezidir ve onun tam ortasında Hara-bareza (Elburz) dağı vardır.

Zerdüştîliğe göre evren kristal gökten insanlara varıncaya kadar altı safhada yaratılmıştır. Ancak, Zerdüştîlikte yaratılış ortaya çift kutuplu bir görünüm koyar. Birincisi ışıktan ve hakikatten ibaret olan Ahura Mazda’nın; ikincisi ise karanlık ve yalandan ibaret olan Angra Mainyu’nun yaratışıdır. Onlar zıtlarıyla daha iyi tanımlanabilirler: Şeytanın zıddı olarak Tanrı, Tanrının zıddı olarak da Şeytan. Tanrı hayatı yarattı, diğeri ise ölümü. Gerçek dünya onların mücadelesinin bir sonucudur. Her şey bu ikisi arasındaki çatışmadan ibarettir. Ahura Mazda, kendisinde hiçbir kötülüğün bulunmadığı bir dünya olan Airyana Vaeja’yı yarattı. Bunun üzerine tamamen ölüm olan Angra Mainyu geldi ve daevaların işi olan nehirdeki yılanı ve kışı yarattı. On ay kış, sadece iki ay yaz oluyordu. Ahura Mazda’nın yarattığı ikinci iyi topraklar Soğdluların ikamet ettikleri ovaydı. Buna karşı Angra Mainyu sığırlara ve bitkilere ölümü getiren çekirgeyi yarattı. Kısaca ifade edecek olursak Ahura Mazda’nın yarattığı her bir iyi ülke ve memleket karşılığında Angra Mainyu inkârı, göz yaşını, kibirlenmeyi, hastalıkları, büyüyü ve her türlü olumsuz şeyleri yarattı ve artık yeryüzünde kötülüğün bulunmadığı bir yer kalmadı.

Zerdüştilikte yaratılış dört devirden oluşan on iki bin yıllık bir zamanı kaplar: Bu devirlerden birincisi manevî yaratılış dönemidir. Bu ilk üç bin yıllık dönemde Ahura Mazda melekleri, iyi ruhları ve Fravaşileri, yani canlıların ezelî ruhî suretlerini yarattı. Bu dönemde yaratıklar manevî bir şekilde kaldılar. Böylece onlar görünmez bedenleriyle düşünemez ve hareket edemez durumdaydılar. Ahura Mazda, Angra Mainyu’nun geleceğini önceden biliyordu ve zamanı gelince Angra Mainyu karanlıktan zuhur etti. Ahura Mazda, Angra Mainyu’ya aralarında barış olmasını teklif etti, fakat bu gerçekleşmedi. O zaman Angra Mainyu diğer dokuz bin yılı kaplayacak, fakat sonunda “Işığın zaferi” ile tamamlanacak bir savaş ilân etti. Zaferin kutsal silahı Zerdüştîliğin temel duası olan Ahuna Vairya formülü idi. Bu formül aynı zamanda Zerdüştîlikteki Mesih inancının bir delili olarak kabul edilir.

İkinci üç bin yıllık devre varlıkların bedensel olarak yaratıldıkları dönemdir. Bu devrede Tanrı iyi varlıkları, Angra Mainyu ise kötü ve zararlı varlıkları yaratmıştır. Bu dönemde Ahura Mazda, İyi Düşünce (Vohuman)’yi, aynı zamanda diğer beş meleği de yarattı. Ehrimen buna mukabil olarak zıt altı kuvvet yarattı. Ahura Mazda dünya yaratıklarından olarak ilk önce gökyüzünü ve dünyanın ışığını yarattı; ikinci olarak suyu; üçüncü olarak yeri; dördüncü olarak bitkileri; beşinci olarak hayvanları; altıncı olarak da insanlığı yarattı.

Üçüncü devre ise Angra Mainyu’nun, Ahura Mazda’nın güzel yaratıklarına müdahale etmesiyle başlar; Kötü Ruh hastalık, yıkım ve zararlı varlıkları yayar. O, suları, yeryüzünü, bitkileri ve ateşi, bunlara ilâveten ilk insanı ve ilk boğayı öldürür. Bu devir, ilk insandan Zerdüşt'e kadar, insan ırkındaki değişmeleri de kapsar.

Dördüncü devre, ölülerin dirilişi ve son yargılama ile bitecek olan dönemdir. Bu dönemde İran Messianizmi (Mehdilik) söz konusudur. Bu dönemin ilk bin yılın başlangıcında temiz bir bakireden Zerdüşt doğacak, onun tebliğinin tesiri on asır sürecektir. Daha sonra zamanın ilerlemesiyle dünyanın umumî ahlâkî durumu kötüleşecektir. Nihayet Zerdüşt’ten sonra ikinci bin yılda, yine Zerdüşt'ün zürriyetinden bir peygamber gelecek ve bu durum üçüncü bin yılda da tekrar edecektir. Ancak üçüncü bin yılda gelen tebliğcinin ismi Saoshyant olacak ve o dünyaya hakim olarak yeryüzünü şer kuvvetlerden temizleyecek, Zerdüşt'ün tebliğini yenileyecek, dünya Zerdüşt’e inananlarla dolacaktır. Bin yılın sonunda ise o, hakimiyeti Ahura Mazda'ya teslim edecek ve bu suretle dünya son bulacaktır.

Görüldüğü üzere on iki bin yıllık uzun yaratılış dönemi dört büyük devire bölünmüştür. Bu süre hem başlangıç, hem de sonuç itibarıyla sonsuzluk ile sınırlanmıştır. Bundahishn’de zaman hakkında şunlar söylenmiştir:

"Yaratılışın sınırı yoktur, ancak yaratılmışın sonu sınırlıdır, yani Kötü Ruh sonunda güçsüz kalacaktır. Bundan sonra zaman ebedi olarak sonsuzluğa kadar yeniden başlayacaktır.”

Zerdüştîlik'in temelini iyilik ve kötülük zıtlığı üzerine kurulmuş olan düalizm oluşturur. Ahura Mazda'nın yarattığı iyiliklerden her birine Angra Mainyu'nun bir kötülüğü mukabelede bulunur. Bu asırlarca böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacaktır. Ahura Mazda güçlüdür, fakat onun gücü sonsuz değildir. Angra Mainyu ve binlerce kötülük cinlerine karşı ona iyilik cinleri ve büyük melekler olarak bilinen Ameshas Spentalar yardım eder. Onlardan birisi olan Sraosha ruhların öbür dünyaya seyahatlerinde yargıçtır. İnsanlığın işlemiş olduğu kötülükler Angra Mainyu’ya yardım olduğu gibi, insanlar faziletli bütün davranışları, kurbanları ve duaları vasıtasıyla Ahura Mazda'ya yardımcı güçler oluşturur. Bu düalizmin sonucu sadece uygulamada ayinlerin tamlığı ve temizliğine dayanmakta; aynı zamanda, insanın en büyük iyiliği aktif fazilete, doğruluğa, cesarete, hayır severliğe bağlıdır. Bir tarla açmak, bir kanal kazmak, bir köprü yapmak, karınca ve kurbağa gibi zararlı hayvanları yok etmek İyi Tanrı’nın yararına hizmet etmek demektir.
1 | 2 | 3

ZERDÜŞTÎLİK’DE KOZMOGONİ VE YARATILIŞ - 2

2- İnsanın ve Diğer Canlıların Yaratılışı

Zerdüştîlik'de varoluş ruhi hal (mende) ve fizikî hal (getit) olarak iki şekilde tasavvur olunur. Bunun teferruatı ise şöyle gerçekleşmiştir: Kötü Ruh'un karışıklığı süresince Ahura Mazda, Vohuman (İyi Düşünce)’ı ve diğer büyük beş meleği yarattı. Ehrimen buna karşılık olarak zıt altı kuvvet yarattı. Daha önce belirttiğimiz gibi Ahura Mazda dünya yaratıklarından ilk önce gökyüzünü yarattı. İkinci olarak suyu; üçüncü olarak yeri; dördüncü olarak bitkileri; beşinci olarak hayvanları; altıncı olarak da insanlığı yarattı. Başlangıçta, önce insanların ruhları ve şuurları yaratıldı. Hürmüz onlarla konuştu ve onlara zalim Ehrimen ile çarpışmak için bedenli bir şekil almayı ve sonunda tamamıyla ölümsüz ve ebediyen mükemmel olmayı isteyip istemediklerini sordu. Bunun üzerine onlar bedenli bir şekilde yaratılmaya razı oldular. Kötü Ruh'un karışması ve şeytanların yok olması dürüst insana bağlanmıştır. İkinci üç bin yılda Gayomart denilen ilk insan ile ilk boğa bir saldırıya uğramadan var olagelmişlerdir. Üçüncü üç bin yılın başlangıcından itibaren ilk insanın ve ilk boğanın organları sürekli Angra Mainyu’nun saldırılarına maruz kalmış, fakat Gayomart’a tayin edilen zaman henüz gelmemiştir. O, yıkıcı gelmeden otuz yıl daha yaşayıp hüküm sürmüştür. Angra Mainyu’nun hücumuna uğrayan boğa, sağ tarafa düşmüştür; onun bedeninden ve azalarından bitkiler, tohumundan ise hayvanlar meydana gelmiştir. Gayomart ise sol tarafa düşmüş ve onun toprak tarafından alınan tohumunun bir parçasından insan çifti olan Mashya ve Mashyoi kırk yıl bir bitki gibi büyümüş ve sonra onlar bir erkek ve bir kadın şekline dönüşmüştür.

Ahura Mazda, ilk çift olan Mashya ve Mashyoi’ye şöyle dedi: “Sizler insansınız, dünyanın efendisisiniz. Düşünce bakımından mükemmel olarak, yaratıkların ilki olarak sizleri yarattım. İyi olanı düşününüz, iyi olanı söyleyiniz, iyi olanı yapınız; asla daêvalara tapmayınız.” Onların ilk düşüncesi “Bu Tanrı’dır” oldu. “İşte bir insan varlığı” diyerek, birbirlerinden hoşlandılar. Onların ilk işleri yürümek oldu. Sonra yemek yediler ve şöyle dediler: “Suyu, yeri, toprağı, ağacı öküzü, yıldızları, ayı, güneşi ve diğer bütün iyi yaratıkları, hem meyveyi, hem de kökü yaratan Ahura Mazda’dır.” Sonra onlara şeytan tarafından gönderilmiş bir düşünce vaki oldu ve onlar şöyle dediler: “Suyu, yeri, ağaçları ve diğerlerini yaratan, Angra Mainyu’dur.” Onlar böyle konuştular ve şeytan yalandan zevk aldığı için Angra Mainyu böylece ilk zevki tattı. Başlangıçta temiz olan Mashya ve Mashyoi böylece yalanın kurbanı oldular. Kötülük Ruhu onlardan daha çok kabahatli olduğu için ilâhî güçler o ilk iki insanı korumaya devam ettiler. Böylece onlar ateşin nasıl yakılacağını, nasıl kullanılacağını ve ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarını öğrendiler. Onlar, yedi çift çocuk doğurdular. Bunlardan bir çifti Siyamek ve Siyameki’dir. İnsanlığın on beş ırkının kendilerinden türediğine inanılan çiftin adları ise Fravak ve Fravakain’dir. İnsanlığa pek çok husus ilham edilmiş ve medeniyet böylece kurulmuştur. İlk kral Hosheng ve halefi Tahmuras ise Kötülük tarafından rahatsız edilmekten uzaktılar. Zira onlar şeytanları hükümleri altına almışlardı.

İnsanoğlunun türemesi konusunda Gayomart hakkındaki rivayetten başka bir de Yima efsanesi vardır. Bu efsaneye göre Yima (Hind'de Yama), aslen çift cinsiyetli bir varlık idi. Hindo-İran döneminde o insan vücutlu bir varlığa dönüştü. Yima ve Yimeh erkek ve kız kardeş olan ikizlerdi. Bunların evlenmesiyle insan nesli çoğaldı. Ayrıca bütün hayvanların boğadan türediğine inanılan mitoloji eski İran'da tek inanış biçimi değildir. Güzel ve faydalı hayvanların yaratılışı Ahura Mazda'ya, çirkin ve zararlı olanların yaratılışları ise Angra Mainyu'ya atfedilmiştir.

Ahura Mazda, her zaman inisiyatifi elinde bulundurmuş ve yarattıklarını mükemmel yaratmıştır. Ehrimen’in eserleri ise orijinallikten yoksun ve Ahura Mazda'nın eserlerini taklitten ibarettir; Ahura Mazda köpeği yarattığı zaman, hasmı kurdu yaratarak ona cevap verir. Hürmüz insanı yarattığı zaman Ehrimen maymunu yaratır.

3 -Zerdüştîlik'te Tanrı İnancı

Eski İran, Mitraizm dışında Zerdüştîlik, Mazdekîlik, Mecusilik gibi inançlara ve Zurvanizm ve Maniheizm gibi dinlere şahit olmuştur. Temelleri Vedalar"a kadar uzanan köklü bir kültürün asırlarca değişik toplumlarda yaşanması, farklı komşu kültürlerin birbirlerini etkilemesi sonucu tanrı anlayışı da zaman içinde farklılaşmalar göstermiştir. Bilindiği üzere Mitraizm döneminde tapınılan tanrı Mitra, Güneş ve Işık tanrısı olarak kabul ediliyordu. Kötülüklerle mücadele etmek için peygamberî bir misyonla geldiğini ilân eden Zerdüşt, tüm peygamberler gibi tek tanrı (Ahura Mazda) inancını ve iyiliği yaymaya çalışmış, Kötü Ruh (Angra Mainyu)’un insanlara kötülük yapmasını engellemek için, onların bedenlerinde barınmasına izin verilmemesini öğütlemiş ve Mitraizm'in kutsal içkisi Haoma'yı içmeyi yasaklamıştır.

‘Her şeyi bilen Rab’ anlamına gelen Ahura Mazda, Gatalar’da mutlak ve tek tanrı olarak geçmektedir. Zerdüşt Yasna/44'de Ahura Mazda'yı şöyle tasvir etmiştir:

“Güneşi ve yıldızları kim yörüngesine oturttu?
Ay'ı hemen kendine alıp kaybediveren kimdir?
Dünyayı onun aşağısında tutan kimdir?
Suları ve bitkileri tutan kimdir?
Rüzgârı ve bulutları koşmaya sevk eden kimdir?
Uykuyu ve uyanıklığı yaratan hangi yaratıcıdır?
Sabah, öğle ve akşam vazifedeki,
Mesuliyet şuurunu uyandıran kimdir?
Ey Hakimi-i Mutlak!
Seni ezel ve ebet olarak ruhumla buldum.”

Avesta'nın tamamında, yaratılış, bütünüyle Ahura Mazda'ya atfedilmiş olmasına rağmen, bir miktar yaratma faaliyeti de Ameşa Spentalar'a izafe edilir. Bazı araştırıcılar Altı Kutsal olarak bilinen Ameşa Spentaların kendilerine ait vücutları bulunmayan birer kavram olduğunu, gerçekte ise bunların Ahura Mazda'nın sıfatları olduğunu iddia ederler. Avesta'nın muahhar yazmalarında ise onun baş melek olduğu ifade edilir.

Zerdüştîlik'te ruhanî âlem tamamıyla iyi olmadığı gibi, maddi âlem de tamamıyla kötü değildir. Temelde maddi âlem de iyidir; çünkü onu da Ahura Mazda yaratmıştır. Bu nedenle Zerdüştîler, maddi âleme saygı duyarlar. Yeryüzündeki her şeyin insanlarca kullanılması, onların nimetlerinden kutsal hayata katkısı olacak biçimde yararlanılması gerekir.

Zerdüştîlik'te başlangıç kısmı çelişkili gözüken husus Yüce Tanrı’nın iyi olan şeyler yanında kötü ve olumsuz olarak gördüğümüz şeyleri de yaratmasıdır. Gerçekten de Yüce Rab Ahura Mazda bütün zıtlıkların yaratıcısıdır. Zira ikiz oğullar olan Spenta Mainyu (İyilik Yapan Ruh) ve Angra Mainyu (Olumsuzluğu Yapan Ruh), hakikat (asha)in ve yalan (druj)ın düzeni arasındaki seçeneklerdir. Bunlar ise düşünceler, sözler, iyi veya kötü amellerden ibarettir. Bunlar bir anlamda Ahura Mazda'yı kötülüğün yaratıcısı yapar; zira yalan (druj) Angra Mainyu'nun seçiminin önüne geçer. çünkü bu, onun oğludur. Diğer taraftan bu ahlâkî düalizm teolojik, kozmolojik ve antropolojik veçheleri de ihtiva eder.

Ancak bu düalizmin derinliğinde monoteizmin bulunduğunu da kabul etmek gerekir. Zaten İran dinlerinin en düalist olanında bile Tanrı’nın şeytan ile alâkasının ötesinde ve üstünde bir payesi vardır. Eskiden Altın Çağda o yalnız var olması gerektiği gibi, hasmını yok ettikten sonra, gelecekte de yalnız o var olacaktır.

Bazılarının bir reformcu, bazılarının ise bir peygamber olduğunu ifade ettikleri Zerdüşt, Eski İran’a Tevhit (Tek Tanrı) inancını getirmiştir. “Onun getirdiği din bir düalizm gibi gözükse de Tek Tanrı’ya dayanan bir din idi” şeklinde yorumlar getirerek Zerdüştiliğin aslında bir “Tevhit Dini” olduğunu belirtenleri haklı gösterebilecek en önemli husus, Zerdüşt’ün öğretilerinde hep, sadece Ahura Mazda’ya ibadeti telkin etmiş olmasıdır.

Zerdüştîlik şeklen bir düalizm gibi gözükse de Ahura Mazda’nın rakibi ve hasmı olan Ehrimen, kötülüğün sembolü olarak kabul edilmiş, kendisine ibadet etme istenmediği gibi onu zayıf düşürecek, Ahura Mazda’yı kuvvetlendirecek şekilde yaşamak ve ibadet etmek telkin edilmiştir.
1 | 2 | 3

ZERDÜŞTÎLİK’DE KOZMOGONİ VE YARATILIŞ - 3

İran inançları içinde Zurvanizm, Ahura Mazda ve Angra Mainyu’nun ortaya çıkışını izah etmede kolaylık sağlar gözükmektedir. Zurvan’a bazen "zaman" bazen de "uzay" gözüyle bakılmıştır. Ondan Ahura Mazda ve Angra Mainya, ya da ışık ve karanlık doğmuştur. Avesta’da "Zurvan" kelimesi nadiren zikredilmiştir, ancak her zaman onun zaman ve kaderle ilişkisi olmuştur. Ahura Mazda tarafından yaratılmış olan Cinvat (Sinvat) köprüsüne ulaşmadan önce inananların ve dinsizlerin ruhları Zurvan tarafından yaratılmış olan yol üzerinde ilerlerler.

İnanışa göre, Ahura Mazda ve Angra Mainyu’nun ortaya çıkışıyla Zurvan arasında da çok sıkı bir ilişki vardır. Çok yaygın olan bir mitolojiye göre Zurvan bin yıl boyunca bir oğlan çocuğuna sahip olabilmek için kurban sundu. Kurbanın etkisinden şüpheye düştüğü için o, iki çocuğa hamile kaldı: Kurbanın kabulünden dolayı Ahura Mazda, gizli şüphesinden dolayı da Angra Mainyu doğacaktı. Zurvan ilk doğanı dünyanın sahibi yapmaya söz verdi.

Babasının düşüncesinden haberdar olan Hürmüz bunu Ehrimen'e haber verdi. Bunun üzerine Ehrimen, Hürmüz'den önce dışarı çıktı. Zurvan söz verdiği veçhile sözünü çiğnememek için krallığı dokuz bin seneliğine Ehrimen'e verdi. Daha sonra ise Hürmüz hüküm sürecek ve nihaî zafer Hürmüz'ün olacaktır.

Bu efsane bir ölçüde Hint-İran menşelidir. Her hâlükârda bu anlayışa göre Zurvan kozmik yaratılış içinde herhangi bir rol oynamamaktadır. Zira o, Deus otiosus olarak gözükmektedir." Çünkü o, hakimiyetin sembollerini ikiz çocuklarına ikram etmektedir.

Ona hiçbir şekilde ibadet edilmemesi de göz önüne alınacak olursa Zurvan’ın hakim-i mutlak bir tanrı olarak kabul edilmesi mümkün gözükmemektedir. Oysa ki Zerdüştîlik'teki Ahura Mazda'ya inanma tevhit inancına daha uygun bulunmaktadır. Kötülük olgusu her zaman var olagelmiştir. Tanrı iyidir, güzeldir, o halde iyilik ve güzellik tanrısı çirkinlik ve kötülüklerden uzaktır, düşüncesiyle aydınlık ve ışık sembolleriyle ifade edilen Tanrın’nın karşısında pek çok doğu ve Ortadoğu inançlarında şeytan veya onun eş değerinde bir varlık mevcuttur. Zerdüştîlik'te Ahura Mazda tek ve mutlak tanrı olarak ifade edilirken Zerdüşt'ten sonraki dönemlerde Ehrimen kötülük tanrısı olarak kabul edilmiştir. Karanlıkların ve kötülüklerin yapıcısı olan Angra Mainyu aşağı bir âlemde yaşar ve temiz olmayan her şeye hükmeder. O, mutlak kudret sahibi bir tanrı değil, bir iblis ve geçici, kaybolacak bir kudrettir. Ehrimen'in şerrinden korunmak için insanın onu vücudunda barındırmaması gerekir. Bu da kişinin kötü düşünce, kötü söz ve amellerden uzak kalmasıyla mümkündür. Zerdüşt kendinden önce bulunan dini arıtıp temizlemiş, lran çoktanrıcılığını tektanrıcılığa doğru yöneltmiş ve çok yüksek bir ahlâkın kurallarını ortaya koymuştur.

Sonuç

Zerdüştîlik zaman anlayışı bakımından Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet ile benzerlik arz etmekle birlikte kozmogoni ve yaratılış inancı bakımından kendine has bir özelliğe sahiptir.

Düalist bir anlayış içinde gerçekleşen yaratılışa baktığımızda bu din düalist bir din gibi gözükse de konuyu irdelediğimizde durumun farklı olduğunu görürüz. İyi olan Tanrı’ya kötü olan şeyleri nispet etmeme, ona kötülükleri yaratmayı yakıştıramama gibi bir anlayış Zerdüştîlik’te bir de Kötülük Tanrısı (Angra Mainyu) tasavvurunu doğurmuştur. Aslında Kötülük Tanrısı, gerçek bir tanrı olmaktan daha çok bir şeytandır. Sami dinlerde olduğu gibi diğer pek çok dinde de kötülüklerin sebebi şeytandır. Ayrıca nihai zafer Ahura Mazda’nın olması, Angra Mainyu’nun ebediyen mağlup edilmiş olması bunun en güzel göstergesidir. O halde Zerdüştîlik iki tanrılı bir din değil, tek tanrılı (monoteist) bir dindir.

Diğer önemli bir husus ise pek çok dinde olduğu gibi toplumda düzenin ve ahlâkın bozulması sonucu insanlar hep bir ilâhî kurtarıcı (mesih, mehdî) beklerler. Zerdüştîlik’te de bu durum geçerlidir. Son üç bin yıllık dönemde Zerdüşt’ün kendisi, soyundan bir peygamber ve bir de onun neslinden olacak olan Saoshyant olmak üzere üç kurtarıcı gelecektir. Saoshyant tüm insanları Zerdüşt’e inanan insanlar haline getirdikten sonra hükümranlığı Ahura Mazda’ya teslim edecektir.

KAYNAKÇA

Challaye, Félicien, Dinler Tarihi (Çev. Semih Tiryakioğlu), Varlık Yayınevi, İstanbul, 1972.
Duchesne-Guillemin, Jacque, L 'Iran Antique et Zoroastre, Histoire des Religions,Gallimard, 1970, I.
Duchesne, -Guillemin, Jacque L’Eglise Sassanide et Le Masdeisme, Histoire des Religions, Gallimard, 1972, Vol.II.
Eliade, Mircea, Histoire des Croyances et Des İdées Religieuses, Payot, Paris, 1983, Vol.I.
Eliade, Mircea, Histoire des Croyances et Des İdées Religieuses, Payot, Paris,1983, Vol.II.
Eliade, Mircea et Ioan P.Couliano, Dictionnaire Des Religions, Plon, Paris, 1989.
Gray, Louis H., Cosmogony and Cosmology (Iranian), Encylopedia of Religion and
Ethics, Edit. By J.Hasting, Edinbourgh, 1911, Vol. IV.
Harva, Uno, Les Represantations Des Peuples Altaiques (Traduit par Jean-Louis Perret), Gallimard, Paris, 1959.
Hinnells, John R., L 'Iran, Les Religions du Monde, Luxembourg, 1981.
Krappe, Alexandre Haggerty, Mythologie Universelle, Payot, Paris, 1930.
Masson – Oursel, Paul and Louis Morin, Religion of Zend-Avesta, New Larousse
Encyclopedia of Mythology, New Edition, Hong-Kong, 1987.
Reinach, Salomon, Orpheus, Histoire Générale des Religions, Edition D’aujourdhui, Paris, 1976.
Sarıkçıoğlu, Ekrem, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Kardelen Kitabevi, İsparta, 1999
Söderblom, Nathan, Cosmogony and Cosmology, Encylopedia of Religion and Ethics, Edit by J.Hasting, Edinbourg, 1911, Vol. IV
Söderblom, Nathan, The Age of the World (Zoroastrian), Encylopedia of Religion and Ethics, Edit.by J.Hasting, Edinbourg, 1908, 1
Taraporewala, I..J.S., The Religion of Zarathustra, Tehran, 1980
Tümer, Günay ve Abdurrahman Küçük, Dinler Tarihi, Ocak Yayınları, Ankara, 1988
Yurdaydın, Hüseyin G. ve Mehmet Dağ, Dinler Tarihi, Gündüz Matbaacılık, Ankara, 1978
1 | 2 | 3

İNSAN YARADILIŞI ÜSTÜNE

Francis Bacon

İnsanın yaradılışı çoğunlukla gizli kalır, kimi zaman baskı altına alındığı olur, ama bütünüyle sökülüp atılabildiği çok seyrektir. Sertliğe daha sert bir tepkiyle karşılık verir. Kurallar, öğütler sertliğini azaltır, ama yalnız alışkanlık onu değiştirip sıkıya sokabilir. Yaradılışını yenmeye çalışan kimsenin kendine seçtiği görevler ne çok büyük ne de çok küçük olmalı, çünkü büyük işlerde üst üste başarısızlıklara uğrayarak bezginliğe düşer, küçük işlerde de sık sık başarı kazanmakla birlikte çok az ilerler. Başlangıçta birtakım yardımlar görmesi gerekir, tıpkı yüzme öğrenenlerin ilkin tulumlarla kamışlardan yararlanmaları gibi. Bununla birlikte bir süre sonra, daha çok çaba göstermeyi de öğrenmeli, kocaman hantal ayakkabılarla dansedenler gibi; çünkü alıştırma, uygulamanın kendisinden daha güç olursa, büyük ölçüde ustalık kazandırır, insanın yaradılışı çok ağır basar da, yenilmesi çetin olursa, şu aşamalardan geçmek gerekli olur: ilkin, öfkelenince alfabenin bütün harflerini sayan kimse gibi yaradılışı dizginleyip durdurmalı; sonra kısıntıya gitmeli, ilkin konukların sağlığına içmeye başlayan, derken her yemekte bir yuduma indirgeyen, en sonunda da şarabı temelli bırakan kimse gibi. Ama, yeterli istem ile güce sahipse insanın kendini bir çırpıda yaradılışının köleliğinden kurtarıvermesi en iyisidir.

"Optimus ille animi vindex laedentia pectus Vincula qui rupit, dedoluitque seme." 1

Yaradılışın, düzeltilmek istenen eğri bir değnek gibi ters yönde bükülmesini salık veren eski kural da yabana atılmamalı, yeter ki o ters yön kötü bir yol olmasın, insan, ruhuna bir alışkanlığı sürekli bir zorlamayla benimsetmeye çalışmamalı, zaman zaman ara vermeli. Böylece bu dinlenme sırasında yeniden güç toplar. Öte yandan, daha olgunlaşmamış bir kimse sürekli alıştırmalar yaparsa, yeteneklerine alıştığı gibi yanlışlarına da alışmaya başlar.2 Bu da ancak uygun zamanlarda ara vermekle önlenebilir. Ama hiç kimse, kendi yaradılışını yenmiş olduğuna çok güvenmesin, çünkü o uzun süre derinlerde gizlenir de, bir elverişli durum bulur bulmaz gene ortaya çıkıverir. Tıpkı Aisopos'un masalında genç bir kıza dönüşen kedinin, masanın başında hanım hanımcık otururken yanıbaşından bir fare geçince her şeyi unutup atılıvermesi gibi. Onun için, insan böyle tehlikeli durumlardan ya büsbütün kaçınmalı, ya da bunlarla sık sık karşılaşarak iyice pişmeli, umursamaz duruma gelmeli. Bir insanın kişiliği en iyi kendi özel yaşayışında belli olur, çünkü o zaman zorunluluktan doğan yapmacıklara sapamaz: öfkelenince bütün kuralları unutabilir, umulmadık bir durumla da karşılaşınca alışkanlıkları işe yaramadığı için sinirlenebilir. Yaradılışları işlerine uygun düşen kişiler mutlu insanlardır. Hoşlanmadıkları işi yapanlar ise: "Multum incola fuit anima mea,"3 derler, insan kendinin zorlanmasını gerektiren çalışmalar için belli saatler ayırmalıdır, ama hoşa giden çalışmalar için belli bir zaman ayırması gerekmez, çünkü düşünceleri ister istemez sık sık bunlara yöneleceğinden, öteki işlerle çalışmalar arasında kalan zaman yeter, insanın kişiliği ya yararlı bitkiler yetiştirir ya da ayrıkotları; yararlıyı zamanında sulamalı, ayrıkotunu da söküp atmalı.

Notlar:

l- "Göğsünü saran zincirleri birden kıran, aynı zamanda sızlanmayı da kesen kimse, ruhunun en büyük kurtarıcısıdır." Ovidius, Remedia Amoris, 294.

2- Cicero, Oralar, l, 33.

3- "Ruhum öteden beri bir yabancı." Bkz. Kutsal Kitap, Vahiy, CXX, 6.