Anarşist politika ve şiddet

Sabri Cuha

Şiddet nedir? İşte size baş ağrıtacak bir soru. Böyle sorular vardır, cevabı bütün benliğimizle biliriz ama iş tanımlamaya gelince ciddi zorluklar çıkar karşımıza Tıpkı eski bir deyişteki gibi: "zarifi tarif edemezsin ama görünce tanırsın"

Madem şiddeti görür görmez hepimiz tanıyabiliyoruz ve tanıdığımız şeyi kendi kelimelerimize dökmektir amacımız, o halde başlayalım düşünmeye: şiddet nedir? Birininin burnunun üzerine yuruğu patlatıyorsam, bu şiddettir tartışmasız. Ama eğer yumruğumu vuracak gibi kaldırıp burnuna doğru tutuyorsam bu şiddet değil mi? Ya da bir küçük kağıda "seni ilk gördüğüm yerde burnunun üstü budur diyip yumruğu basıcam" diye yazıp yolluyorsam bu şiddet midir? Yazmak ile vurmak. Bu ikisi de aynı noktada şiddet noktasında buluşabilir mi? Buluşur. Biri bana vurursa, yumruk canımı acıtır. Ama bazen bir söz, bir ifade daha fazla yakmaz mı canımı? Yakar. Çünkü her ikisi de benliğime bir saldırıdır. İnsan, içine bir miktar kas, kemik, sinir tıkıştırılmış su dolu bir deri torba değil ki; bir de zihni var. İnsanın zihni de acır. O halde şunu bir kenara not edip devam edelim: Not 1: Şiddet, hangi yolla olursa olsun, bilerek isteyerek diğerinin canını yakma eylemidir.

Peki eşyaya şiddet uygulanabilir mi? Eşyanın, insan olarak bizim farkedebildiğimiz bir formda canı yanmayacağına göre hayır. Ama o eşyanın kendisi için önemli olduğunu bildiğimiz biri ya da birileri varsa ve o eşyaya gelen zarar onun/onların canını yakıyorsa, şunu diyebiliriz: eşya dolayımıyla şiddet mümkündür.

Eşya kendi kendine bir insana şiddet uygulayabilir mi? Örneğin kafamıza düşen saksı, şiddet mi uyguluyor? Hayır, çünkü saksının, o insanın canının yandığının farkında olması sözkonusu değildir ve insanların anlayabileceği bir formda "bilmesi ve istemesi" mümkün değildir; dolayısıyla saksı şiddet uygulayamaz.

Öyleyse şiddet, "diğerinin canının yandığını anlayabilen canlılar" için sözkonusudur. Örneğin, bir insan bir köpeğe şiddet uygulayabilir. Köpek, insana şiddet uygulayabilir mi? Bu epey tartışma götürür: eğer köpeklerin, insanın canının yandığını anlayabildiklerini kabul edersek ve bilerek-isteyerek davranabildiklerini de kabul edersek "evet" demek durumunda kalırız. Ama bu sorular ve cevaplar "dolayımsız bilgi" alanımızın dışına taşıyor ve spekülatif hale geliyor. dolayısıyla türler arasındaki çapraz şiddeti bu yüzden şimdilik dışarda bırakıyorum. Biz gene insanlara dönelim ve notumuzu alalım: Not 2: Şiddet, dolayımlı ya da dolayımsız, insanla insan (ya da bazı canlı türleri) arasında bir şeydir.

Neden bir insan diğer bir insanın canını bilerek ve isteyerek yakar? Umduğu bir şey olmalı. Bütün ihtimalleri sıralamayı deneyeceğim:

1. Diğer insan da onun canını yakmaktadır, buna engel olmak için kişi, şiddete başvurur. Yani bu durumda şiddeti karşılamak için, yani savunma ve varolma için şiddet kullanılmaktadır.

2. Diğeri de onun canını geçmişte yakmıştır, bir tür karşılık vermek, deyim yerindeyse "öc almak" için şiddete başvurulmuştur ve bu sayede kişi, iç dengesini yeniden kurmayı amaçlamaktadır. Demek ki bu durumda, şiddet ile adalet sağlanmaya çalışılmaktadır.

3. Kişi, diğer insanın yanlış düşündüğü ya da davrandığı yargısına varmıştır. Onu bu tutumundan vazgeçirmek için bir çare olarak şiddete başvurmuştur. (şu ünlü şairin "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir." dizelerindeki gibi). Bu bir yönüyle bir tür "ders"dir. (elbette ders verilen sadece o insan değil, aynı zamanda etraftakiler olmaktadır; eskiler buna "ibret-i alem" derler). Bu durumda şiddet, eğitmek için kullanılmaktadır.

4. Diğer insan bir davranışı, bir konumu ya da doğrudan doğruya varlığı nedeniyle, kişinin amaçları önünde bir engel oluşturmaktadır. Kişi, diğer insanı bu davranış ya da konumdan vazgeçirmek veya engel olma durumunu geçici ya da süresiz ortadan kaldırmak için, bir yöntem olarak şiddet uygulamıştır. Bu kelimenin geniş anlamıyla bir etkinlik mücadelesidir, yani gene geniş anlamıyla politikadır. O halde şiddet ile politika yapılmıştır diyebiliriz.

5. Kişi, kendisini dikkate alıp dinlemesini sağlamak için diğer insanın canını yakıp, onun çığlığı sayesinde tüm bakışların kendisine çevrilmesini amaçlamaktadır. Bir iletişim yolu olarak şiddeti kullanmakta, şiddet ile ilgi çekmekte yani propaganda yapmaktadır.

6. Kişi, diğer insanın bilip de söylemek istemediği bir bilgiyi ona söyletmek için canını yakar, bu durumda şiddet, işkencedir.

7. Kişi, diğer insanın kendisine yönelttiği eleştiriden ve karşı çıkıştan rahatsızdır ve bu eleştiriyi durdurmak için şiddet uygular: şiddet, tahakküm için kullanılmıştır.

8. Kişi, diğer insanın canının yanmasından haz almaktadır; şiddeti tamamen haz amacıyla uygulamaktadır. Bu durumda bir varoluş biçimi olarak şiddet sözkonusudur.

Bu ihtimallerden sadece sonuncusu dışında hepsinde, şiddetin öznesi ve nesnesi bire-bir özelliklerinden sıyrılıp, bazı biraradalık bağlarıyla, tekil insanlardan çoğul insanlara genişleyebilir. Örneğin arkadaşlık, akrabalık, komşuluk, ekonomik çıkar ortaklığı, politik ya da sosyal gruplaşma hatta türdeşlik (insanlık) gibi bağlar nedeniyle, bir kişi ya da bir grup, bir kişi ya da bir gruba şiddet uygulayabilir. Hatta bunu, bir başka kişi ya da bir grup adına da (aşina bir örnek olarak: işçi sınıfı ya da halk adına) yapabilir.

Anarşist bir politikada şiddete nasıl bir yer biçeceğiz?

Öncelikle anarşist politikanın üç sacayağı olması gerektiği neredeyse pek tartışma götürmeyen bir ortak kabul: anti-otoriter, anti-hiyerarşik ve anti-seksist. Bu üç temel ilkeden biri bile ihlal edildiğinde "önyargısı özgürlük" olan bir poltika kurmak imkansız. Çünkü anarşizm, diğer bütün politik görüşlerden farklı olarak, "insanın üzerinde ve ötesinde bir proje"ye değil, "bizzat insana ve esas olarak da onun içinde hep var olduğuna inandığı yaratıcılığa ve özgürlük aşkına" dayanır. Yani anarşizm için esas olan proje değil, insandır. İnsanlar, proje için varolmazlar; insanlar projeleri varederler. Tam da bu nedenle, anarşizmin çatısı altında birden fazla proje barınabilir. Dolayısıyla, anti-otoriter, anti-hiyerarşik ve anti-seksist ilkeler, geleceğe ait bir projeye ait değildirler; kayıtsız şartsız "bugün"e aittirler. ("No Future" -Gelecek Yok- sloganından ben bunu anlıyorum, yoksa salakça bir karamsar vazgeçmişliği değil). Anarşizm, anti-otoriter, anti-hiyerarşik ve anti-seksist ilkelerle kendisini "bugün" içinde vareder; sadece anarşizm sayesinde insanların yaratıcı ve özgür doğaları nefes alabilir ve yeni hayat projeleri filizlenebilir.

Bu nedenle anarşistler diğer insanları geleceğe değil bugüne çağırır. Gene tam da bu nedenle, bugün, geleceğin ta kendisidir. Ve gene bu nedenle anarşist politika, tanıdık anlamıyla "politik" değil "etik"dir. Çünkü bildik politika, sadece gelecek üzerine, "bir sonraki hamle" üzerine kurulabilir. Bildik politika için "bugün" kolaylıkla feda edilebilecek bişeydir. Oysa anarşistler, örneğin "otoriter bir politika ile kurulan anti-otoriter bir geleceğin" olmadığını bilir.

Bu durumda anarşist politikada şiddetin yeri etik olarak saptanmalıdır. Hiçbir anarşist: "şimdi şiddet ama sonra hayır" diyemez. Benim görüşüm, şiddetin, yukardaki listede sadece 1 numaralı şıktaki yapısıyla geçerli olabileceğidir. Yani: Anarşistler sadece şiddeti karşılamak için, yani savunma ve varolma için şiddet kullanılmasını savunabilirler.

Diğer maddelerde sıraladığım hiçbir sebep, şiddeti savunulabilir kılamaz. Unutmayalım ki şiddet korkunun kardeşidir ve korkunun gölgesinin düştüğü yerde özgürlük nefes alamaz. Eğer bir korku heyulası büyütmüşseniz, onun gölgesi mutlaka sizin bahçenize de düşecektir. Şiddet ile adaleti, şiddet ile eğitmeyi, şiddet ile politikayı, şiddet üzerinden iletişimi, işkenceyi, tahakkümü, şiddetten haz almayı içeren bir varoluşun, "insanın yaratıcılığını ve özgürlük aşkını esas alan, anti-otoriter, anti-hiyerarşik, anti-seksist" bir karakteri olamaz diye düşünüyorum.


Kaynak: kara mecmuA

Kurmaca Duygular

Şaşırtıcıydı. Çok sayıda insan, bir grup zorba tarafından tartaklanan, hırpalanan, tecavüz edilen ve ölüme terk edilen kadına dikkatlice bakıyordu. Çete, kadının eşini çoktan öldürmüştü. Hiç kim­se müdahale etmedi, oysa kalabalık, gözlerinin önünde gerçekleşen her şeyin gayet fakındaydı. Bu korkunçtu. Yuhalamayı ve alkışlamayı kestiler. Hiçbiri polisi aramadı.

Bu bir cinayet davasında savcının açılış cümlesi mi? Se­yirciler de suç ortakları mıydı yoksa sadece saldırganlar­dan mı korktular? Takip eden soğuk gecelerde, mağdur lara yardım etmedikleri için ya da korkaklıkları yüzünden utanç duydular mı?

Tüm bu soruların cevapları aynıydı: "Kesinlikle ha­yır!" Seyirciler bir tiyatrodaydı, bir oyunu seyrediyor­lardı. Kurmaca bir iş olduğunu biliyorlardı, yine de -paradoksal bir şekide- çoğu, karakterlerden son dere­ce etkilendi. Kadına olanlar konusunda endişeliydiler; çete lideri parıldayan bıçağıyla tehditlerini savururken bazılarının tüyleri diken diken oldu. Bazı karakterlere acıdılar, bazılarıyla gurur duydular, sonunda adaletin yerini bulmasını dilediler. Kimisi neredeyse ağlayacaktı. Tiyatroyu terk ederken kadın için neler hissettiklerini anlattılar birbirlerine. Kimi, karakterlerin hayatlarının gidişinden endişe ederek kimisi de olayları nnasıl da farklı bir şekilde gelişebileceğini düşünerek geceleyin uykusundan uyandı.

Kurmaca karakterler bizi her zaman etkiler. Bunlar, televizyondaki bir pembe dizi, dedektif hikayesi veya po­püler bir fimden ya da klasiklerden ünlü kişiler -Romeo ve Juliet, Lolita ve Lady Macbeth- olabilir. Seyirciler ve okuyucular karakterlerin kurmaca olduklarını bilseler de karakterler gerçek insanlarmış gibi görünebilir ki bu yal­nızca performans anında gerçekleşmez. Bazı pembe dizi seyircileri kurmaca karakterlerin bölümler arasında ne yaptıklarını merak eder. Bu çok garip değil mi? Örneğin, televizyon programlarında garip isteklere cevap veren ün­lülere neler olduğunu merak etmekle çelişmiyor mu?

Neden kurmaca karakterlerle ilgili olarak aşk, nefret, korku, pişmanlık, hayranlık gibi güçlü duygular hissediyoruz?

Birtakım duygular hissettiğimizde -Dracula'dan kork­tuğumuzda, genç Jane Eyre'a acıdığımızda veya Oliver Twist'te Bili Sykes'ın Nancy'ye olan tutumuna kızdığı­mızda- bu insanların var olduklarına ve korku, acıma ve öfke duygumuzu doğrulayan özelliklere sahip oldukları­na gerçekten ya da en azından bir miktar inanmış olma­lıyız. Kurgusal varlıkların gerçekten kurgusal olduklarını ve varlıktan yoksun olduklarını biliyoruz; ama hala çe­lişkili bir şekide, onlara karşı güçlü duygular besliyoruz ya da öyle görünüyor.

İzleyicilerin sahnede veya yazıda ortaya konulana olan inancının samimiyetini ve hislerini vurgularsak izleyi­cilerin de bir şekilde orada olup aksiyona katılmaları­nı bekleriz. İzleyiciye, bunun sadece bir oyun, bir kitap veya bir opera olduğu bilgisini vurgulayın; onların nekadar duygulandığını hatta kimi zaman ağladığını gö­rüp şaşırırsınız.

Mantıksızlık tek cevaptır. Elbette, birçok mantıksız şeye inanabilir ve onlarla meşgul olabiliriz. Duyguları­mız da mantıksızlığın ya da yanlış inançların bir sonucu olabilir ama genellikl hatamızı anladığımızda duygu­larımız zayıflar. Çocuk doktorlarını öldürmekle tehdit eden ayaktakımı, pediatrın pedofilden faklı olduğunu öğrendiğinde duygusal değişim geçirir. Pedofiller bile iyi yolları düşünülerek öfke ve düşmanlık duygularıda azalır. Zehirli olduğunu düşündüğümüz örümcek­lerden korkuyorsak bu korkumuz örümceklerin zararsız, zehirsiz yaratıklar olduklarına ikna olduğumuzda bastırılabilir. Bununla birlikte bazı durumlarda böyle gerçekleri bilmemize rağmen korkularımız mantıksız bir şekilde devam eder. Kurmaca olduğunu bildiğimiz şeylere karşı olan duygularımız da aynen korkularımız gibi devam edebilir.

Eğer amaç ikna etmekse akıl dışılığın çok kolay bir cevap olduğu ama biraz düşünüldüğünde hiç de kolay bir cevap olmadığı kanıtlanabilir. En akılcı insan bile kurgulardan etkilenebilir, etkilendiğinde dahi aslında bir tiyatro salonunda oturduğunun, televizyon izlediğinin yada kitap okuduğunun tamamen farkındadır. Değil mi? Belki şu ya da bu şekilde sahneye olan inançlarını bastırıyorlar, satın aldıkları biletleri unutuyorlar ya da kitap sayfalarının hışırtılarına kulaklarını tıkıyorlar.

Belki de gerçekte var olan şeyler olarak sunuldukları için aldanı­yorlar. Unutmayın, bu kadar da aldanamazar: eğer öyle olsaydı, tehlike uyarısı olacaklardı, bazen çocukların pan­domimlerde yaptığı gibi, doktoru çağıracak ya da caniyi ortaya çıkaracaklardı.

Eğer doğru cevap mantıksızlık değilse duygular kur­gusal karakterlere yöneltilmemiş olabilir. Kurgunun, seyircilerde, kurmaca olmayan ve benzer özellikler taşıyan gerçek insanlara karşı korku, acıma, memnuniyet gibi duygulara yol açtığı ileri sürülmektedir. Duyguların sebebi, duyguların direkt yönlendiği şeyler olmak zorunda da korktuğunuzu düşünüyordunuz) ama korkunuzun sebebi aslında köpek değil de bir radyo sesi olabilir. Kor­kunuza sebep olan radyo sesini köpeğin o tehdit edici havlaması gibi algıladınız. Kurgulara dönersek; Charles Dickens'ın yoksulluğu betimleyen kitaplarını okumak­tan kaynaklanan acıma duygusu; direkt romandaki karakterlere değil, gerçek dünyadaki gerçek yoksullara yö­neliktir. Masal, akla gerçek insanları getirir.

Bu kurgusal paradoks yaklaşımı, anlamlı olmasına rağ­men mantıktan yoksundur. Çoğu zaman kurgusal ka­rakterlere öfklenmez miyiz ya da onlara acımaz mıyız? Neden yanıldığımızı düşünelim ki? Üstelik yaklaşımımız muhtemelen zihnimizde duygularımıza karşılık gelecek birtakım gerçek kişilerin bulunmasını gerektirir, ama bir oyun izlerken nadiren böyle kişiler aklımıza gelir. Paradoksal kurgular için diğer çözümlerimiz, kurgusal karakterlere karşı duygularımızın kendimizi öyle oldu­ğuna inandırdığımız duygular olduğu iddiasına dayanır. Böylesi çözümler ikna edicilikten uzaktır. Bazı kurgular tarafından etkilenip akıttığımız gözyaşları gibi hissettiğimiz üzüntü de yeterince gerçek olabilir.

Tüm bu düşünceler, inanca ya da inançsızlığa ihtiyaç duyulmadan duyguların ortaya çıkmsına yol açabilir. Belki de bu paradoksa artık bir nokta koymalıyız. Sahne­lenen oyunu seyrederken kadının gerçekten acı çektiğine (veya başka bir psikolojik durum) acıma, iğrenme ya da başka bir duygunun oluşması için yeterlidir. Düşünce­lerimiz oyun, kitap ya da opera boyunca devam ediyor ve biz de gerçek duygular oluşturuyoruz. Bu yaklşımın doğru olup olmadığına bakmaksızın duygularımızı yal­nızca düşüncelere ya da görüşlere yönlendirdiğimiz tartış­masına girmemeliyiz. Romeo ve Juliet aşık olur ve trajik bir biçimde ölür; onların trajik aşkı gözlerimizi yaşartır. Romeo ve Juliet düşüncesi ya da görüşü kendi başına aşk duygusunu yaşatmaz. Var olmayan varlıklarla aramızdaki ilişkiyi oluşturan şeyler -kurgular gibi- belirsizliğini korur. Operanın cazibesine kapılırsak belirsizlikler artabilir; sopranonun vokal kabiliyetini yersiz bir şekide alkışlar­ken karakterin duruşundan etkilenmiş olabiliriz.

Kurgusal paradoksun yan ürünleri vardır. Ne olacağını bilsek de garip bir biçimde belirsizliğe düşebiliriz. Birçok kişi Alfred Hitchcock'un 1960 tarihli fimi Sapık'ı bir­den fala kez seyretmiştir. Kalp atışını andıran bir müzik eşliğinde çekilmiş duş sahnesi, tekrar tekrar seyredildi­ğinde bile belirsizliği hissettirebiliyor. Kalp atışı hızlanır ve çınlamalar kesilir; mutsuz ve kan lekeli sonucu bilme­mize rağmen kanlı sonuç paradoksal bir biçimde siyah ve beyazla tasvir edilir.

Belirsizlik nahoş duygulardan yalnızca bir tanesidir. Ama yinede fimlerde, romanlarda ya da müzikte onu ararız. Trajediler acıya sebep olur, korku fimleri korku­tur; ama biz yine de izleriz. Neden? Neler oluyor böyle?

Aristo, böylesi kurgu deneyimlerimizin, hayata devam etmemizde bize yardımcı olan duygusal boşalma (katarsis) sağladığını öne sürdü. Bunun nasıl ve neden işe ya­radığı sorularının cevapları kolay değildir ve sanatın eğer bir amacı varsa, bunun ne olduğu sorusu doğar. Yoksa bu kurgusal bir soru mudur?

Kaynak: Peter Cave - Felsefi Bilmece

Estetik, Güzel’in bilimi midir?

Estetiğin böyle basite indirgenmiş bir tanımı, estetik sorunlar üzerinde az da olsa düşünen bir kişi için ilk anda aşılmış ve çağdışı bir tanım olarak görülebilir. Gerçekten de, Platoncu mutlak Güzel kavramına dayalı böyle bir tanım aşılmıştır, çağdışıdır. Ne var ki, bugün hâlâ kullanışta olan ve yeni yeni baskıları yapılan yerli ya da yabancı, küçük ya da büyük hangi sözlüğü açarsak açalım, daha başlangıçta da gördüğümüz gibi estetik sözcüğünün gerek isim gerekse sıfat olarak böyle bir tanımına rastlarız: «Estetik: genel olarak doğada ve sanatta Güzel'in bilimi; güzelliğe değgin

O halde önce böyle bir tanımın eskimişliğinin, eksikliğinin, sınırlılığının gösterilmesi gerekir. «Estetik, Güzel'in bilimidir» gibi bir tanımın bugün kabul edilemeyiş nedenleri açıktır.

Önce, belli evrensel fikrî bir sezgiyle kavranabilecek, onun nesnesi olabilecek bir şey değildir Güzel. Diğer olgulardan açık-seçik bir şekilde ayrılıp, üzerinde yapılacak bir incelemeye belli bir dayanıklılık sağlayabilecek bir olayda değildir. Estetik görecelik, şu ya da bu insanın, şu yada bu toplumsal grubun güzel dediği bir şeyin bir başka kişi ya da toplumsal grup için güzel olmadığını kanıtlamış­tır bize.

Her dönemin, her uygarlığın kendine özgü güzellik düşüncesi vardır. Her sınıf, her halk ve her ulus kendi artistik anlatımlarına uygun koşullarda kendi Güzel kavramlarını geliştirmiştir.' Burada Plehanov'un, Sanat ve Toplumsal Yaşam’ında yaptığı ünlü karşılaştırmayı anımsayalım. Plehanov, Hotanto’ların, beyaz ırkın gelişim süreci içinde birçok dönemlerde kadın güzelliğinin simgesi olarak kabul edilen Milo Venüsü'nün güzelliği konusunda bizimleaynı şeyi düşünmeyeceklerini söyler.

İkinci olarak, sanatın yalnızca güzellikleri değil, kimi zaman çirkinlikleri de dile getireceğini ileri süren sanatçıların da olduğu düşünülürse, estetiği yalnızca -görece de olsa- «güzel» kavramına bağlamanın eksikliği daha iyi ortaya çıkmış olur.

Öte yandan, Güzel, bir şeyin estetik özelliklerini belirtmek için kullanılacak tek niteleme sıfatı da değildir; daha önce de gördüğümüz gibi romantizm akımından başlayarak Yüce ve Güzel aynı değerde, birbiriyle yarış halinde olan estetik kategoriler olarak düşünülmektedir; yine romantizm akımından sonra, aynı derecede göz önüne alınması gereken başka estetik değerler de sıralanmaktadır: trajik, dramatik, hoş, sevimli vb. Böylece güzel, estetiğin nesnesi, amacı olarak gittikçe anlamını yitirir, hatta giderek ortadan kalkar.

Son olarak, yukarıda sayılan estetik niteliklerin, kendi bütünlükleri içinde sağlam ve etkili olabilecek bir sistem ortaya koyduklarını savunanlara karşı, aynı olguları kendi yönlerinden kullanabilecek, inceleyebilecek başka bilim dalları da bulunduğunu söyleyelim. Gerçekten de, dilbilim, toplumbilim ve ruhbilim de aynı nitelikleri araştırma konusu edinebilir, ama bu nitelikler özerk ve özgür bir bilim dalı kurmaya uygun ve yeterli değildir.

Klasik Yunan Filozoflarında Evren Tasarımı

THALES (M.Ö. 624-545)

Klasik Yunan felsefesinin Thales ile başlatılması geleneği, felsefenin mahiyeti hakkında Aristoteles’in verdiği bilgilere dayanmaktadır. Thales, evrenin ana ilkesinin su olduğunu bildirmiştir. Thales’in, suyu yani tek bir tözü evrenin temel maddesi olarak görmesi, değişmeksizin kalan tek tözün su olduğunu düşünmesinde yatar. “Bir şeyin kendisinden geldiği şey” olarak açıklanan “arkhe”, Thales’in her şeyin su ile beslendiği ve varlığını onunla sürdürdüğü gözleminde bulunmasından ötürü suya nispet edilmiştir. O, maddi varlık olan suya metafizik bir nitelik vermiş olmakla, hayatın anlamının da metafizik bir yapıya sahip olduğunun bilincine varmıştır. Ancak bu ilke her açıdan maddi olmaktan da kurtulamamıştır.

Thales’in bu teorisi, eski Yunan dininden esinlenerek yapılan bir açıklama olmadığı gibi, bu dinden izler taşıyor olup ondan tamamen ayrık da değildir. Thales’e göre her yerin Tanrılarla dolu olduğu fikri, bir anlamda bunu ortaya koymaktadır. Çünkü daha önce Aristoteles’in eskiler diye nitelediği Homeros ve Hesiodos tarafından yazılı hale getirilen destanlarda Styks adındaki evren Tanrısının su olduğu ve tüm varlıkların Okeanus ve Tethys denilen şeylerden yaratıldığı söylenmektedir. Thales bu suyun bir ruha sahip olduğuna inanmaktadır. Bu durum “hylosoism” olarak adlandırılmıştır ve böylece her ne kadar bu şey maddi de olsa, dünyanın birliğine ilişkin bir teori ortaya konulmuş bulunmaktadır.


ANAKSIMANDROS (M.Ö. 610-546)

Thales, suyu her şeyin temelinde bulunan canlı bir töz olarak anlamasına rağmen, Yunan felsefesinde arkhe sorunu son bulmuş değildir. Anaksimandros, bu tözün yani evreni oluşturan temel ilkenin “apeiron” denen sonsuz ve sınırsız, aynı zamanda belirsiz bir şey olduğunu öne sürmüştür. Bu ilke, göklerin ve yerlerin ortak anasıdır ve var olan her şey varlığını bu ilkeden almıştır. Apeiron denen sonsuz ve sınırsız ilke, Tanrı, deneyimlerden elde edilen maddi şeylerin ötesinde bir olgusallık oluşturur ve bu yüzden de algılanamazdır. Bu ilke, taşıdığı belirsizlik yüzünden metafizik değildir. Aristoteles’in hakkında bir bilgi vermediği bu filozofun ortaya attığı apeironun, var olanın temel ilkesi olarak ortaya çıkması bir yana, yine var olan şeylerin kendisine geri döndüğü ilke olarak da karşımıza çıktığı görülür.

Anaksimandros’a göre var olan şeyler ceza ödemek üzere varlığını oluşturan apeirona geri döneceklerdir. Apeiron yaratılmamıştır ve yok olmayacaktır. Onun hareketi de kendisi gibi öncesiz ve sonrasız olduğundan, bu hareket sonucu belli tözlerin ayrışmasıyla varlıklar meydana gelmiştir. Dünyayı evrenin merkezinde gören ve boşlukta hiçbir şeye dayanmaksızın duran bir silindir şeklinde kabul eden filozof, ilk evren tasarımını da ortaya atan kişi olmuştur.


ANAKSIMENES (M.Ö. 585-528)

Thales, değişmeyen ilkenin su olduğunu söylerken, değişmeyen halindeki suyun değişen halindeki suya dönüşünün nasıl gerçekleştiğini belirtmemiştir. Anaksimenes bunu hava ile çözmeye çalışmıştır. Hava hem sıkışan hem de genleşen bir şey olmakla, evrendeki her şey bu sıkışma ve genleşme sonucu meydana gelmiştir. Anaksimenes’in arkhe olarak öne sürdüğü hava, ona göre sürekli bir hareket ve değişim durumundadır ve bu yüzden de canlı varlıklardaki hayat belirtisi ve hareketin sebebidir.

Anaksimenes, dinin de etkisinde kalarak insanın aldığı nefesle ruhu bir ve aynı saymakla, küçük evren olan insanla büyük evren olan kainatın aynı ruhu taşıdığını söylemiş olmaktadır. O bunu şu şekilde ifade etmiştir: “Nasıl hava olan ruhumuz bizi hükmü altında bir arada tutuyorsa, bütün kozmosu da soğuk ve hava öylece sarıp tutar.” Anaksimenes’in, sonsuz ve sınırsız olan apeiron fikrini bırakıp yeniden maddi ilkeye dönmüş olmasını bir gerileme olarak görenlerin yanında, havanın bütün bu nitelikleri karşıladığını ileri sürenler de olmuştur.

- PYTHAGORAS (M.Ö. 580-497)

- HERAKLEITOS (M.Ö. 544-484)

- KSENOPHANES (M.Ö. 570-478)

- PARMENIDES (M.Ö. 540-470)

- ZENON (M.Ö. 490-430)

- EMPEDOKLES (M.Ö. 492-432)

- ANAKSAGORAS (M.Ö. 500-428)

- DEMOKRITOS (M.Ö. 460-400)

- PROTAGORAS (M.Ö. 480-410)

- PLATON (M.Ö. 427-347)

- ARISTOTELES (M.Ö. 385-322)



KAYNAKÇA:

ARISTOTELES, De Anima (On the Soul), İng. çev. Hugh Lawson-Tancred, Penguin Books, London 1986.
ARISTOTELES, Fizik, çev. Saffet Babür, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001.
ARISTOTELES, Gökyüzü Üzerine, çev. Saffet Babür, Dost Kitabevi, Ankara 1997.
ARISTOTELES, Kategoriler, çev. Saffet Babür, İmge Kitabevi, Ankara 1996.
ARISTOTELES, Metafizik, çev. Ahmet Arslan, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1996.
ARISTOTELES, Oluş ve Bozuluş Üzerine, çev. Celal Gürbüz, Ara Yayıncılık, İstanbul 1990.
ARISTOTELES, The Nicomachean Ethics, İng. çev. Haris Rackham, Wordsworth Edition Limited, Hertfordshire 1996.
CEVİZCİ, Ahmet, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Asa Kitabevi, Bursa 2000.
ERDEM, Hüsameddin, İlkçağ Felsefesi Tarihi, Hü-Er Yayınları, Konya 2000.
FARABİ, Ebu Nasr, Aristo Felsefesi, çev. Hüseyin Atay, Farabi’nin Üç Eseri, Morpa Kültür Yayınları, İstanbul 2004.
GÖKBERK, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstabul 2000.
GÖKBERK, Macit, Felsefenin Evrimi, Milli Eğitim Bakanlığı. Yayınları, İstanbul 1979.
HERAKLEITOS, Kırık Taşlar, çev. Alova, Bordo Siyah Klasik Yayınlar, İstanbul 2003.
İBN SİNA, Ebu Huseyn, Fizik, çev. Muhittin Macit- Ferruh Özpilavcı, Litera Yayıncılık, İstanbul 2004.
KRANZ, Walther, Antik Felsefe: Metinler ve Açıklamalar, çev. Suad Y. Baydur, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1994.
LUKACS, Georg, Estetik, çev. Ahmet Cemal, Payel Yayınları, İstanbul 1985.
MACINTYRE, Alasdair, Etik’in Kısa Tarihi, çev. Hakkı Hünler- Solmaz Zelyut Hünler, Paradigma Yayınları, İstanbul 2001.
PLATON, Devlet, çev. Sabahattin Eyuboğlu- M. Ali Cimcoz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2002.
PLATON, Epinomis, çev. Adnan Cemgil, Sosyal Yayınlar, İstanbul 2001.
PLATON, Kratylos, çev. Cenap Karakaya, Sosyal Yayınlar, İstanbul 2000.
PLATON, Phaidon, çev. Suut Kemal Yetkin- Hamdi Ragıp Atademir, Mili Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1997.
PLATON, Phaidros, çev. Hamdi Akverdi, Mili Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1997.
PLATON, Timaios, çev. Erol Güney- Lütfi Ay, Sosyal Yayınlar, İstanbul 2001.
PLATON, Yasalar, çev. Candan Şentuna- Saffet Babür, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998.
RAZİ, Fahreddin, Kelama Giriş, çev. Hüseyin Atay, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2002.
ROSS, David, Aristoteles, çev. Ahmet Arslan- İhsan Oktay Anar- Özcan (Yalçın) Kavasoğlu- Zerrin Kurtoğlu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2002.
SAHAKIAN, William S., Felsefe Tarihi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul 1995.
SKIRBEKK, Gunnar- Nils Gilje, Antik Yunan’dan Modern Döneme Felsefe Tarihi, çev. Emrullah Akbaş- Şule Mutlu, Üniversite Kitabevi Yayınları, İstanbul 2004.
WEBER, Alfred, Felsefe Tarihi, çev. H. Vehbi Eralp, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1998.
ZELLER, Eduard, Grek Felsefesi Tarihi, çev. Ahmet Aydoğan, İz Yayıncılık, İstanbul 2001.

PYTHAGORAS (M.Ö. 580-497)

Pythagoras ile birlikte felsefenin artık Miletli filozoflarda olduğu gibi arkhenin bilgisi değil de bir yaşama formu halini almış olduğu görülmektedir. Bu durumda arkhe problemi yine önemini korumuş, ancak temel problemi oluş fikri belirlemiştir. Bu durumda, ilkel bir arkhe düşüncesinden daha karmaşık ve daha formel bir ilke düşüncesine adım atılmış olmaktadır.

Pythagoras arkhe olarak sayıyı kabul etmiş, her şeyin bu sayıdan çıkıp yine ona geri döneceğine inanmışlardır. Zira onlara göre sayı, eşyanın içkin sebebi ve tözüdür. Miletli filozofların maddi ilkelerine karşın Pythagoras, maddedeki maddi olmayan ve evrene egemen olan düzeni hatırlatmış, karşıtlar arasındaki birlik ve ahenge dikkati çekmiştir. O, sayıyı evrenin tözü olarak kabul ederken, her bir varlığın bir sayıya karşılık geldiğini ve bu suretle her şeyin özünün “bir” sayısına indirgenebileceğini ileri sürmüştür. Aristoteles, Pythagorasçıların matematik ilkeleri her şeyin ilkesi olarak gördüklerini, ayrıca bu evrenin sayılardan meydana geldiği düşüncesine sahip olduklarını söylemektedir. Pythagoras sayıyı ideal değil de real bir varlık olarak düşündüğü için, öne sürdüğü formel görünen arkhe de doğal olarak maddi olmaktan kurtulamamıştır.

HERAKLEITOS (M.Ö. 544-484)

Herakleitos ile birlikte felsefede oluş fikrinin ön plana çıktığını görmekteyiz. Görünürdeki karşıtlıkların aslında bir bütünü oluşturduklarını savunan Herakleitos, her şeyin Bir’den ve Bir’in de her şeyden kaynaklandığını söylemiştir. Herakleitos’a göre varlığı oluşturan ilke durmadan yanan bir ateştir. Bu ateş her şeyin kaynağı olarak nesnelerin dönüşümünü sağlamaktadır.
Ateş bütün evrene kaynaklık ederken, bu anlamda logos ile özdeş görünmektedir. Herakleitos, her şeyin logosla olup bittiği ve bu logosun bilgeliğin de temelini oluşturduğu görüşündedir. Logos onun için bir ölçüyü ifade ettiği gibi, bu ölçü de ateşin miktarını ifade etmektedir. Ateşin yanıp sönmesini ayarlayan logos, burada Tanrısal bir anlama sahip değildir. Ateş ise ezeli-ebedi bir hayata dayanak olarak daima yaşamın içinde bulunmaya devam edecektir. Yaşam, ancak akılla kavranabilir bir nitelik arz etmekte, aynı zamanda logosla eş anlamlı kullanılarak Tanrısal yasayla ahenk oluşturmaktadır. Ateşten kasıt akkor veya alev hali olmayıp sıcaklığın bizzat kendisi kastedilmektedir. Nesneler, önce ateşten kendi tözlerine dönüşümü gerçekleştirirler ve sonra da aksi bir süreçle ona geri dönerler.

Herakleitos, diğer nesnelerin onun zatından olması dolayısıyla, ruhu bir ilke olarak kabul etmektedir. O, eşyayı bir nehrin akışına benzeterek evrendeki oluşu açıklamaya çalışmıştır. Herakleitos, bir nehre iki kez girilemeyeceğini, girildiği zaman da aslında girilmemiş olacağını, çünkü her şeyin değişmesi dolayısıyla girenin biz olmadığını söylemektedir. Böylece oluş, varlığın inkarıyla sonuçlanmış olmakta ve bu oluşun değişkenliğini ateş ve ateşin değişkenliğini de logos ayarlamaktadır. Herakleitos için asıl olan da bu değişkenlik değil, varlıktaki birlik olmuştur.

KSENOPHANES (M.Ö. 570-478)

Elea okulunun kurucusu olarak gösterilen Ksenophanes, varlığın temel ilkesi gibi bir sorunla uğraşmayan bir filozof olmakla birlikte, bu konuda bazı görüşler de ileri sürmüştür. Evrenin oluşumu hakkında şiir tarzında eserler yazmış, etkisi altında kaldığı dine ve panteistik düşünceye bağlı kalarak ana ilkeler olan su, hava, toprak ve ateşi gerçek ilke olan Tanrıya bağlamıştır. Ksenophanes, fenomenlerin çeşitliliğinden yola çıkarak kozmosun tinsel birliğine ulaşmış, bunu da tıpkı panteizmde olduğu gibi Tanrıda içkinleştirmiştir.

Ksenophanes’e göre varlıklar toprak ve sudan yaratılmış olup yine ona döneceklerdir. Bütün bu şeylerin hepsi Tanrının tezahürüdür. Tanrı, kendisi değişmeksizin kalmasına rağmen, hem varlığa gelen hem de değişime uğrayan süreçleri yaratan evrensel, sonsuz, güçlü ve saltık bir ilkedir. Böylece Tanrı ve evren aynı olgusallıkta ve yine aynı aşkınlıkta buluşarak bir panteizm oluştururlar. Bunu göz önünde bulundurursak evrenin de Tanrı gibi sonsuz ve saltık olduğunu söyleyebiliriz. Aristoteles, bazen önemli bir filozof olarak addettiği Ksenophanes’i, bazen de madde ve formu anlamadığını ve yalnızca Tanrıyla evreni birleştirdiğini söyleyerek önemli bir filozof olmadığını öne sürmektedir.

PARMENIDES (M.Ö. 540-470)

Parmenides’in felsefesi ve dolayısıyla da evrenin mahiyeti hakkındaki görüşü, Herakleitos düşüncesindeki oluşun inkarından kalkar. Parmenides, var olmanın olduğu ve var olmamanın ise olmadığı düşüncesine varırken, var olmamanın olmamayı zorunlu kılacağından hareketle var olmanın zorunlu olduğunu belirtmiştir. Eğer varlıktan başka olanın varlığı yoksa, kaçınılmaz olarak varlığın çokluğu problemi ortaya çıkacaktır. Bu da bir “kendinde Bir” veya “kendinde Varlık” düşüncesini sıkıntıya sokmaktadır. Var olanın dışında hiçbir şeyi kabul etmeyen Parmenides, tanımsal bir birlikten bahsetmiş olmakla beraber, duyusal çoklukla karşılaştığında iki ilkenin varlığını kabul etmiştir. Bunlardan sıcak olanı varlığı, soğuk olanı ise yokluğu temsil etmektedir. Sıcaklık aynı zamanda kuruluğu ve netice olarak da toprağı temsil etmektedir.

Parmenides, kozmosun yaratılışını mitoslara döndürerek varlığın yaratıcısı olarak Aphrodithe’i gösterirken, ilk yaratılan şeyin de aşk yani eros olduğunu söylemiştir. Herakleitos’un, duyuların yanılsamaya düştüğü kanısını o da kabul etmekle birlikte, duyuların oluş ve bozuluşta yanılsamaya düşmeleri nedeniyle onun ardındaki değişmez varlığın gözlenmesi gerektiği düşüncesine varmıştır. Bundan dolayı Parmenides, duyulur evreni değişme nedeniyle sahte olarak nitelemiş, küre şeklinde olduğunu ileri sürdüğü ve devamlı sabit kalıp değişmeyen alemin gerçek var olan evren olduğunu belirtmiştir. Böyle bir görüşün sonucunda, var olanın bilgisinin salt akıldan çıkarılması, değişen ve hareketli olan deney dünyasının yadsınmasını gerektirmiştir. Çokluk bir aldanma, yanılsamadan başka bir şey değildir. Ona göre düşünce yoluyla var olanın birliği kavranır.

ZENON (M.Ö. 490-430)

Aristoteles’in dialektiğin kurucusu olarak gösterdiği Zenon, çokluğu ve hareketi kabul etmenin çelişkilere yol açtığını göstermeye gayret ederek, Parmenides’in varlığın birliği öğretisini desteklemeye çalışmıştır. O, sonsuzca bölünebilen bir zaman ve mekanı kabul etmenin hangi güçlükleri doğuracağını göstermek istemiştir. Olan bir şeyin hem sonsuzca büyük hem de sonsuzca küçük olması gerektiğini öne süren Zenon, ayrıca bu şeyin sayıca hem sınırlı hem de sınırsız olacağını iddia etmiş ve bunların her birinin hem kanıtlanıp hem de çürütülebileceğini göstermek suretiyle çokluk düşüncesinin çelişkilerini göstermeye çalışmış, buna karşılık olarak birliği savunmuştur. Zenon’un “kurbağa meseli”, hareketin inkarını anlatan garip bir paradoksu gündeme getirir. Filozofa göre, hareket eden şey ne bulunduğu yerde ne de bulunmadığında hareket etmektedir.

Zenon’a göre, var olan bir şeyin bir büyüklüğü olması gereklidir. Eğer varlık bir büyüklükse, cisimsel olmak zorundadır. Çünkü cisimsel olan şey, bütün boyutlarda varlığa sahiptir. Buna karşılık noktalar, eklendikleri şeylerde bir değişiklik yapmazlar. Zenon, hareket noktasıyla varış noktasını birbirinden ayıran çizginin de yine noktalardan oluştuğu görüşünden yola çıkarak, hareketin olmasının imkansızlığını ileri sürmüştür. Zira nokta yer kaplamadığı ve bu nedenle sonsuz sayıda nokta olacağı için, noktalardan oluşan en küçük bir mesafe bile sonsuzdur. Zenon, “ok meseli” ile de hareketin olmadığı tezini güçlendirmeye çalışır. Havaya atılan bir ok, her an hareket alanının bir noktasında bulunur. Mekanın belli bir noktasında bulunan bu ok, tüm hareket boyunca sükun halindedir. Varlığın çokluğu ve hareketin imkanı hakkında Zenon’un ileri sürdüğü itirazlar, bazı kavramların insanları nasıl çelişkiye düşürdüğünü göstermektedir.

EMPEDOKLES (M.Ö. 492-432)

Empedokles’i diğer tabiat filozoflarından ayıran yön, ana ilkeyi birden fazla olarak kabul etmesi ve bunun yanına bir de etkin nedeni koymasıdır. O, oluşu inkar etmekle Elealılara, hareketi kabul etmekle de İyonyalılara yaklaşmış, değişmeyen ve ezeli-ebedi bir maddeyi alemin temeline yerleştirmiştir. Dört unsur, bu maddenin ayrışmasıyla oluşmakta ve sonra birleşerek tekrar bu maddeyi meydana getirmektedir. Bu ayrışma ve birleşmeler ise, evrendeki varlıkların oluşumunu gerçekleştirmektedir. Tüm bu ayrışma ve birleşmeleri sağlayan unsurları, Empedokles, sevgi ve nefret ikilemi olarak göstermiştir. Aslında o, dört unsuru iki guruba ayırmış, sevginin yanına ateşi ve nefretin yanına diğerlerini yerleştirmiştir. Empedokles, dört unsurdan hiçbirinin birbirine dönüşmeyeceğini, hatta bunların asla birbirine karışmayacağını savunmakla, başta dile getirdiği birlik fikrinden vazgeçmiş görünmektedir. Ancak buradaki birlikten kasıt, herhangi bir şekildeki birleşme değildir. Şu halde bu birlik yalnız ruhta bulunmakta ve ruh bu ilkelerle özdeş olmaktadır. O, bir şeyi o şeyle görmekten bahsetmekte ve ruhun ilkelerden oluştuğunu ileri sürmektedir.

Empedokles, değişimin zorunlu olduğunu kabul ettiği halde, bu değişimin kendisiyle ilgili herhangi bir nedenin bulunmadığını, eşyanın doğasının böyle olduğunu söylemektedir. Bu değişime Empedokles, oluştan ayrı olarak başkalaşma demektedir. Çünkü cinslerin çokluğu benimsenmekle, başkalaşmanın oluştan ayrı olduğu vurgulanmış olmaktadır. Şimdi unsurların birleşmesinden ve ayrılmasından oluş ve bozuluş doğmakta, karışımın ayrışması ve karışmasından başkaca bir oluş olmamaktadır. Aynı kalan bir töz içinde büyüme ve küçülme denilen bir değişim algılandığı gibi, başkalaşma da algılanmış olacaktır. Ancak Empedokles, bu büyümeyi, eklemeden başka bir şey olarak anlamamıştır. Böylece her şey kendi cinsiyle büyüyüp çoğalmakta ve hareket etmektedir.

ANAKSAGORAS (M.Ö. 500-428)

Anaksagoras, Empedokles’in iki ana ilkesini tek bir ilkeye indirgemiş ve bunu da çoğulcu bir yapıya bağlamıştır. Her şeyin bir arada bulunduğu fikrini kabul eden filozof, bunların sonsuz sayıdaki tohumlardan ibaret olduğunu ve hiçbiri birbirine benzemeyen nesnelerin burada var olduklarını söylemektedir. Başka bir şekilde söylersek, yeryüzündeki varlıklar kadar tohum yani spermata vardır.

Anaksagoras’a göre, her şeyde her şeyden bir parça bulunur, ancak nous bundan müstesnadır. Çünkü nous yahut akıl, yalnızca bir ruha sahip varlıklara özgüdür ve bu nous, saf ve temiz olduğundan her şeyin bilgisine sahiptir. Hiçbir nesne sonradan meydana gelmediği gibi, asla yok da olmayacaktır. Meydana gelmeye ancak birleşip karışma, yok olmaya ise ayrışma denmesi daha uygundur. Bu durum, ezeli olup ebedi olarak devam eder. Bu görüş, daha önce gördüğümüz gibi, Empedokles’ten alınmış düşüncelerden biridir. Anaksagoras’ın doğanın düzeninde bir akıl unsuru olduğunu söylemesi, fail bir nedeni kabul etmesi anlamına gelir. Ancak Aristoteles’e göre Anaksagoras’ın öne sürdüğü akıl, tabiata yalnızca mekanik ve maddi neden olarak etkide bulunur. Herhangi bir şeyin nedenini açıklarken güçlük çektiğinde akla başvuran filozof, diğer durumlarda akıldan başka şeylere izafe etmektedir.

Anaksagoras etkin neden olarak aklı yani nousu gösterirken, Empedokles’in sevgi ve nefret ikileminin mistik yanlarını bir kenara bırakmış, onların ancak bir güç tarafından yönlendirildiğini düşünmüştür. Bu güç ise maddi nesnelerden farklı olan ve ruh olarak da telakki edilen noustan başkası değildir. Hiçbir nesneyle karışmayan bu akıl, aynı zamanda diğer nesneleri de harekete geçiren ve birleşmeyi sağlayan güç olarak karşımıza çıkar. Ezelde hareketsiz bulunan kaos (karışım), bu nous yani Tanrı tarafından hareket ettirilip kozmosun ortaya çıkışı sağlanmıştır. Anaksagoras, böylece nous sayesinde kozmosun bir karışımdan (khaos) meydana geldiğini anlatmaya çalışmış, sonsuz nesne fikrini kabul edip kemik, et, ilik vb. şeylerin türdeş olduklarını kabul etmiştir. Tüm bunlar birbirinden farklı şeyler olup nous tarafından birleştirilirler.

DEMOKRITOS (M.Ö. 460-400)

En eski materyalist okulun lideri olan Demokritos’un öğretileri hocası Leukippos’unkilerle karışmış durumdadır. Bunun için pek çok felsefe tarihçisi onun fikirlerini hocasının fikirleriyle beraber zikrederler. Demokritos’un doktrini atomlar üzerine kuruludur. Ona göre varlık, atom ve boşluklardan meydana gelmiş olup en az atom kadar boşluk da bulunmaktadır. Bu da demektir ki, her bir atomun karşılığında bir boşluk ve her bir varlığın karşısında da bir yokluk bulunmaktadır. Demokritos, bütünün ilkelerini katılıkları ve boşluktan yoksun olmaları nedeniyle parçalanamayan küçük cisimler olarak kabul etmiştir. Bu cisimlerse sayıca sonsuz, boşlukta sonsuzca yayılmış, doğal yapılarında tözleri biçim olarak benzer olup oluşturdukları şekiller yönünden farklılaşan ve boşlukta sürekli hareket eden atomlardır. Onların birbirlerine çarpmalarından rastgele olarak bütün oluşur ve bunlardan da evren meydana gelir.

Demokritos’un dolu dediği şeyler, atomların oluşturdukları varlıklardır. Boş olanlar ise varlığı olmayan şeylerdir yani yokluktur. Ona göre şeylerin maddi nedenleri atomlar ve boşluklar olup öğelerin farklılıkları da bütün diğer niteliklerin nedenidir. Varlıkların farklılıkları oran, temas ve dönüşten ileri gelir ki, bunlar da bir durumu temsil ederler. Demokritos’un atom dediği cisimler, bölünmez olarak, varlığın en küçük parçacıklarını oluştururlar. Bu bölünmez cisimlerin yardımıyla oluş ve başkalaşmayı, düzenleme ve yapılış aracılığı ve şekil farklılıklarıyla aynı nesneyi değiştirerek yapmak mümkündür. Atomlar bölünmeye değil de vehmen bölünmeye yatkın, özü itibarıyla daimi hareket halinde olan küçük parçalardan oluşmuşlar, bu parçalar birbirlerine özel bir şekilde rastlayarak evreni meydana getirmişlerdir. Önce gökler ve unsurlar, ardından göksel hareketlerden bu unsurların karakterleri ve onlardan da bileşikler oluşmuştur. Demokritos’a göre, var olan ve yok olmayan bu atomlardan küre biçiminde olanları ruhu varlığa getirirler. Ölüm denen olay, varlıklardaki atomların ayrışmasından başka şey olmayıp bu atomların her biri diğerinden ayrıdır.

Demokritos düşüncesinde atomlar, gerçek bilgiye ulaşmanın en mantıklı yoludur. Gerçekte hiçbir şeyin bilinmediğini öne süren filozof, atomların şekline ve durumuna göre varlık hakkında bir şey deneceğini söyler. Gerçek olan varlıklar, yalnızca duyularla elde edilebilir ve atomları gören de en yüksek bilgiye ulaşmış olur. Lukács, Demokritos’un atom öğretisini, tüm görüngü dünyasının, maddenin unsurlarının ilişki ve hareketlerinin yasal ürünü şeklinde kavranması olarak tanımlar.

PROTAGORAS (M.Ö. 480-410)

Sofistlerin en büyüğü kabul edilen Protagoras, aynı zamanda sofistike düşüncenin de kurucusudur. O, varlık ve arkhe üzerine yapılan tartışmaları boş bir uğraş olarak nitelelemiş, insanı merkeze alan bir felsefe kurmayı hedeflemiştir. Herakleitos’un her şeyin değişimini öne sürdüğü “akış” fikriyle Demokritos’un duyumların dışındaki gerçekliğin görülemeyeceği düşüncesinden yola çıkarak bir şüphecilik ortaya atmıştır. Protagoras, insanı ölçüt olarak almış, hakikatin öznel yapısına işaret ederek onun göreceli bir şey olduğunu öne sürmüştür. Bu konuda filozof şunları söylemiştir: “Bütün şeylerin ölçüsü insandır, var olanların var olduğu, var olmayanların var olmadıkları için. Her bir şey bana nasıl görünürse benim için böyledir, sana nasıl görünürse yine senin için de öyle.”

İnsanın her şeyin ölçüsü olduğu düşüncesini dile getirmek, her bir insana görünen şeyin gerçeğin kendisi olduğunu söylemek demektir. Böyle olunca da, sonuçta bir şeyin hem var olduğu hem de var olmadığı aynı ölçüde doğru olacaktır. Burada göz önünde bulundurulan tek insan olduğuna göre, genel-geçer bilgi de olmayacaktır. Bu durum eşyanın bize göründüğü şekliyle bir şey ifade ettiği bir tür görecelilik düşüncesine zorunlu olarak insanı götürmektedir. Aristoteles, Protagoras’ın bu sözünün, bilen veya duyan insanı dile getirdiğini, çünkü bu insanın nesnelerin ölçüsü olan duyum ve bilime sahip olduğunu söylemekte ve bu sözün olağanüstü hiçbir şey söylemediğini belirtmektedir.

Protagoras, insanı her şeyin ölçüsü yapmakla öznel bir gerçeklik düşüncesi ortaya koymuş olmaktadır. Hakikatin göreceli olması, onun birden çok olduğu anlamına gelir ki, bu da doğası gereği hakikat yok demektir. Zira hakikatin tanımı, onun saltık bir niteliğe sahip olduğunu zorunlu kılar. Nesnel dünyanın hakikati içermeyip yalnızca öznelliği bize gösterdiğini savunan Protagoras, doğal olarak hakikat hakkında şüpheye düşmüştür.

PLATON (M.Ö. 427-347)

Platon’un felsefesi, ilk ciddi sistematik felsefe girişim olarak kabul edilmektedir. Platon, tüm felsefesinin temelini “idealar kuramı” ile atmış ve tüm öğretilerini bu kuram üzerine kurmuştur. Platon için idealar gerçekliği temsil ederken, real alem denilen bu dünyadaki nesneler de yalnızca birer gölgeden ibarettirler. Platon, idealar alemine iki yoldan gitmeye çalışır: bunlardan birincisi Sokrates’in kavramının tözleştirilmesi, ikincisi de anlıkta bulunan ve duyuların ötesine geçen matematik nesnelerden. Duyulur alem ancak idealar aleminin bir kopyası olduğu için, Platon için pek fazla değer taşımaz. “Varlık olarak varlık nedir?” sorusu Platon felsefesinin en temel noktasına yerleştirilir ve cevap olarak da varlığın “idea” olduğu söylenir. Platon, idealara yükselmek için bu dünyanın bir basamak olduğunu “hades” denen diğer dünya hayatıyla olan ilişkinin bir hatırlama dolayısıyla ruh tarafından gerçekleştirildiğini söylemektedir.

Platon felsefesinde idealar ontolojik, teleolojik ve lojik olmak üzere üç anlama sahiptir. Ontolojik yönü kendinde varlığı yani gerçek varlık olan ideal formu temsil eder. Bir şey, ideanın ona katılmasıyla her neise o şey olabilmektedir. Platon’a göre gerçekliği olmayan ve bu yüzden de gerçekliği akılla değil de duyular ve arzularla kavranılan varlıklardan oluşan doğa (physis) yahut evren, idealar dünyasının kopyasıdır. Nesneler dünyasının varlığı bir vehim veya kanıdan ibaretken, gerçek olanın varlığının bilgisi, varlığın var olma sebebinin bulunduğu yer olan idealar dünyasındadır. İdealar dünyasındaki formların kavrayışını yalnız bilge insanlar gerçekleştirebilirler.

Platon’un idea öğretisi, atomculuğun kökten maddeci tutumu ve hakikati inkarına karşı Tanrısal hakikatin ne olduğunu ortaya koyma çabası olarak görülmelidir. İdealar değişmediği halde fenomenal dünya sürekli bir değişim içinde bulunur. İdeaların tam ve eksiksiz oluşuyla fenomenal nesnelerin eksik ve görüntü oluşu arasındaki uyumsuzluğu, Platon, her iki taraftan da izler taşıyan bir madde (hyle) ile aşmaya çalışmaktadır. Bu madde biçimsiz, görünmez, olmuş olan nesnelerin anası, sığınağı ve besleyicisi olarak bütün evrenin temelini oluşturan, kendisine dahil olan her şeyle biçimlenen ve hareketlenen plastik yığını, bir tür mekan ve oluşun meydana geldiği şeydir.

Platon, madde anlayışında mutlak mekanı kastetmemektedir. Aksine bu mekanı dolduran, bütünüyle biçimsiz ve nitelikten yoksun olan bir tözü kasteder. Bu biçimsiz töz, her türlü varlık formundan yoksun olsa bile, Platon, onu boş bir mekan gibi hiçlik olarak düşünmemektedir. Onun vasfı yalnızca değişen olmakla bir düzensizliği de temsil etmektedir. Varlıklar da Tanrının şekil vermesiyle işte bu khaostan kozmosa çıkarlar. Bu maddenin parçaları birleşerek dört unsuru meydana getirmiş ve Tanrı onları birleştirerek onlara bir ruh vermiştir. Ancak ruh, tüm bunlardan önce yaratılmıştır. İdealar dünyasının kalıplarına göre bu evrene şekil veren Tanrı, yukarıda bahsettiğimiz biçimsiz madde sayesinde her iki alemi birbirine bağlamıştır.

Bu şekil değiştiren nesne (arkhe), algılama yetisine sahip olan varlıklar tarafından algılandığı zaman, nesnelerin oluşumu gerçekleşir. O halde her şey bu şekilde değişerek ve yer değiştirerek oluşmaktadır. Nesne olduğu gibi kaldığı sürece vardır, başka bir duruma geçip değiştiğinde ise yok olmaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki, yer değiştiren nesnelerin ideaların sabit durumuna aykırı bir şekilde bulunduklarından, gerçek varlık olmadıkları anlaşılmış olmaktadır. Öyleyse Platon’a göre, varlığın gerçekliği, sabit kalmasında ve hiç değişmemesinde aranmalıdır. Bu dünyadaki varlıkların Platon tarafından niçin gerçek olarak kabul edilmediği anlaşılmış olmaktadır.

ARISTOTELES (M.Ö. 385-322)

Tüm zamanların tartışmasız en büyük filozofu olarak görülen Aristoteles, var olmak bakımından varlığın ne anlama geldiğini sorgulayarak, asıl varlık bilimini “ilk felsefe” olarak tanımlar. Ona göre var olmak, bir şey olmak demektir. Şu halde onun düşüncesine göre gerçekten var olan şeyler, Platon’un ideaları gibi evrensel değil, kendisine mantıkta bahsedilen kategorilerin yüklendiği özne olan bireysel tözlerdir. Bu açıdan, Aristoteles için var olmak, belirli türden bir töz olmak anlamına gelmektedir. Töz bağımsız bir var oluşa sahip olup diğer her şeyin varlık sebebi olarak karşımıza çıkar. Aristoteles’a göre, tözler bulunmasaydı, başka herhangi bir şeyin var olması imkansız olurdu. Kategorilerin ilki olan töz, diğer kategorilerin hepsine öncelikli olması bakımından onların da var oluşunun nedenidir. Tözün kategorilerden önce gelmesi, onlar olmaksızın var olması anlamına gelmez. Herhangi bir kategori, varlığın bir dalı olması bakımından varlık için gereklidir.

Varlık, bölünebilir olma açısından madde ve formdan meydana gelmektedir. Meydana gelen varlık ne Platon’da olduğu gibi salt bir form ne de Demokritos’taki gibi salt bir maddedir. Form veya töz meydana gelmez olup meydana gelen şey ise, bu formun bir maddeyle birleşmesinden dolayı ortaya çıkan bütündür. Madde ve form ayrımı, doğada bulunan her şeye uygulanmak durumunda olan bir ayrımdır. Aristoteles’e göre, somut varlık anlamında ele alınan her töz oluş ve bozuluşa bağlıyken, form ise oluşa bağlı olmadığı için bozuluşa da bağlı değildir. Meydana gelen şey mahiyet değil de o şeyin varlığı olduğundan, durum bu şekildedir. Bireysel duyusal tözlerin ne tanımı ne de kanıtlanması mümkündür, zira bu tözlerin maddesi vardır ve maddenin doğası ise olmak ya da olmamak imkanıdır. Bundan dolayı bireysel duyusal tözlerin tümü bozuluşa yani yok oluşa tabidir.

Aristoteles dört unsurun da madde ve formunun bulunduğunu ve bunların maddelerinin, bütünüyle belirsiz ve yapısız yerlerde durma gereğinin bir sonucu olarak var oluşu varsayılan, ancak analoji yoluyla bilinen ilke olan ilk madde (prote hyle) denilen şey olduğunu söylemektedir. Duyulur cisimlerin maddeleri formdan ayrık değildirler ve sürekli bir karşıtlığa eşlik ederler. Karşıtların konusu olduğu için maddeyi ilke ve ilk saymanın gerektiğini belirten Aristoteles, başta ileri sürülecek ilkeyi, edim halinde duyusal bir cisim olarak tanımlar. Formun maddeyle olan ilişkisi, hareket veya maddeyi içeren dünyadaki her şeyin tabi olduğu değişime olanak sağlar. Gerçekte hareket kuvve halinde olanın gerçekleşmesinden başka bir şey değildir.

Aristoteles, üç türlü varlığa geliş tarzından bahseder: Doğal, sanata dayalı ve kendiliğinden oluş. Birincisinde Aristoteles, doğayı tanımlayarak onu her türlü varlığı içinde bulundurup değişimlere yol açan güç olarak gösterir. Doğal oluşta her şey bir şey tarafından, bir şeyden meydana gelir ve bir şey olarak ortaya çıkar. İkincisinde, formun önceden varlığı daha az açıktır ve bilfiil var edeni gerektiren bu oluşta bilfiil bir var olanın ortaya çıkması gerekmemekte, varlığın formu bilfiil var edenin zihninde olmaktadır. Üçüncü tür oluş, ilk iki türe bağlı olarak ortaya çıkar ve burada önemli olan taklit (mimesis) kavramıdır. Gerek doğal gerekse sanatsal meydana gelmelerde meydana gelen şeyin bir kısmının daha önceden var olması gerekir. Var oluşta ne form ne de madde oluşmaktadır. Aristoteles’e göre, zaten formun ezeli bir varlığı vardır. Form, içlerinde gerçekleştiği varlıkların aralıksız olarak birbirlerinin ardından gelmeleri sayesinde ezeli-ebedi olmaktadır. Form, somut varlığa işaret etmez, bundan dolayı da Platoncu ideaların açıklamaları bize bir şey ifade etmez.

Aristoteles, fiili, kuvvenin kendisine yöneldiği erek (telos) olarak açıklar. Bir şeyi yapabilmek için o yetiye sahip olunur, bunun tersi değil. Kuvve de böylece fiilin gerçekleşmesi için vardır. Ezeli-ebedi olan, doğal olarak bozuluşa tabi olandan önce gelmektedir ve kuvveyle hiçbir şey ezeli-ebedilik kazanmış değildir. En gerçek anlamda bilfiil olan, kuvveye sahip olmadığı için Tanrıdır. Salt kuvve olması nedeniyle madde de ezeli-ebedi olmuştur. Hareket ise, bunlardan bir kuvve değildir, zira her şey doğası gereği ezeli-ebedi hareket halindedir. Hareketin oluşu bir hareket ettirici sayesinde olabilir. Kendisi hareket edenin hareket ettirmesi imkansız olduğundan, hareketin bir sebebi olan hareketsiz bir şeyin olması gerekir. Formlar, ezeli-ebedi hareketi güçten yoksundurlar ve salt bilfiil değildirler. Bu güce sahip olmayan bir şeyin verdiği hareket ezeli-ebedi olamayacağından, tüm bu niteliklere sahip ve hareketi zorunlu olarak devam ettirecek ezeli-ebedi bir töz, hareketin gerçek sebebidir. Bu tözün de salt form ve salt fiil olan Tanrı olduğu muhakkaktır. Tanrının, değişimin ereksel nedeni olarak fail neden olmasını, etkisinin daima tüm evren içinde devam etmesi olup bu harekete şevk katmasında aramalıdır.

Var olan şeylerdeki oluşum ve değişimi, Aristoteles, dört nedenle açıklar: Birincisi kendisinde değişmenin ortaya çıktığı dayanak olan maddi neden, ikincisi bir şeyin ne olduğunu belirleyen formel neden, üçüncüsü hareketin veya değişmenin kaynağına karşılık gelen ve aynı bireyde birleşen fail neden, dördüncü ve sonuncusu da bir şeyin amacını veren ereksel nedendir. Aristoteles’in dört nedeninden yalnızca etkin ve ereksel neden bugün için neden kavramına karşılık gelmektedir.

Nietzsche'den Seçilmiş Düşünceler - 1

"Yollar"

İnsanlığı büyük tehlikelere sokan hep sözde "kısa yollar" oldu, daha kısa bir yolun bulunduğu haberlerinin sevinciyle hep yllarından ayrılıyorlar... ve yolunu kaybediyorlar.

Hepimizin Akılsızlığı Nerde Yatıyor


Biz hâlâ yanlış dediğimiz yargılardan, artık inanmadığımız öğretilerden sonuçlar sonuçlar çıkarıyoruz.... duygularımızla

Yönetmek

Kimileri yönetme işinden zevk aldıkları için yönetirler; kimileri yönetilmek istemedikleri için:- Son belirtilen yöntem şekli, bu iki köyüde sadece en az kötü olanıdır.

Unutmak

Unutma diye bir şeyin olduğu henüz ispatlanmamıştır; bildiğimiz, tekrar anımsamanın gücümüz dahilinde olmadığıdır. Geçici olarak, gücümüzün bu boşluğuna "unutmak" sözcüğünü koyduk, sanki dizinde bir fazla yeti varmış gibi. Ama sonuç olarak bizim gücümüz dahilinde olan ne var ki! -Eğer bu sözcük gücümüzün bir boşluğunda duruyorsa, öteki sözcükler gücümüze ilişkin bilgimizin ir boşluğunda durmak durumunda değiller mi?

"Neden ile Sonuç!"

-Bu aynada - ve aklımız bir aynadır - düzensizlik gösteren bir şeyler oluyor, belirli bir şey her seferinde başka belirli bir şeyi takip ediyor... onu biz deliler, algılamak ve adlandırmak istersek " neden ile sonuç diye adlandırıyoruz1 Sanki bir şey anlamışız ve anlayabilirmişiz gibi. Biz "nedenlerin ve sonuçların" imgelerinden başka şey görmedik! Ve şimdi bu imgelilik, birbirini takibi olan bağlantının kavranmasını olanaksız kılıyor!

Kuşkucunun Sakinleştirilmesi

- "Ne yaptığımı hiç bilmiyorum! Ne yapmam gerektiğini hiç bilmiyorum!" -Haklısın ama yaptırılacağından kuşkun olmasın! her an! İnsanlık bütün zamanlarda etken ile idilgeni karıştırdı. Bu onun bitmeyen gramer hatası.

İnsan Kendini Nereden Tanır

Bir hayvan bir diğerini görür görmez, kafasında kendini onunla ölçer; ve insanda vahşi çağlarda böyle yapardı. Bundan da anlaşılıyor ki, her insan kendini hemen hemen sadece savunma ve saldırı gücü bakımından tanır.

Fanatizm Ne Zaman Arzu Edilir

Uyuşuk doğalar sadece fanatikleştirlmek suretiyle çoşturulabilir

Bağımlının Muskası

Kim kaçınılmaz olarak bir efendiye bağımlıysa, korku saçıp efendisini kontrol altında tutacak bir şeyi olmalı: Örneğin dürüstlük yada temiz kalplilik yada keskin bir dil.

Yanılmayı İstemek

İyi sezişli kıskanç insanlar kendilerini üstün hissedebilmek için rakiplerini iyi tanımayı istemezler.

İki Arkadaş

Arkadaştılar, ama arkadaşlıkları bitti ve her ikiside karşılıklı olarak arkadaşlıklarını sona erdirdiler: Birisi çok yanlış tanıdığına inandığı için, öteki çok iyi tanıdığına inandığı için.. ve her ikiside yanıldı! Çünkü ikisi de kendini yeterince tanımıyordu.

Zararlı

Bir genç, en kesin şekilde kendisiyle aynı düşünenlere farklı düşünenlerden fazla saygı göstermesini öğretmek suretiyle bozulur.

Henüz Yeterli Değil!

Bir şeyi kanıtlamak yeterli değil, insanları ona ikna etmek yada onun düzeyine yükseltmekte gerekmektedir. Bu yüzden bilen kimse bilgeliğini söylemeyide öğrenmelidir: bir aptallık gibi sık sık tınlayacak şekilde.

İstemek Nedir?

Güneşin doğduğu anda odasından çıkıp," güneş doğsun istiyorum" diyene; ve bir tekerleği durduramayıp, "onun dönmesini istiyorum" diyene; ve güreşte yere fırlatılıp "burda yatıyorum, ama burada yatmak istiyorum!" diyene güleriz. Amabütün kahkahalarımıza rağmen! "istiyorum sözünü kullandığımızda bu üçünden başka birşey mi yaparız?

Kendi Erdemlerinden Kaçma

Eğer bi düşünür ara sıra erdemlerinden kaçmayı bilmiyorsa , onun ne değeri var. Onun "sadece bir ahlaksal yaratık olmaması gerekir

Aldatılmak

Eylemde bulunmayı istediğiniz an, kuşkuya kapıyı kapatmak zorundasınız... demiş bir eylem adamı..
Ve sen bu şekilde aldatılan kişi olmaktan korkmuyormusun?.. diye cevap vermiş bir dalgın.

Daha Seyrek Yetingenlik

Başkasını yargılamak istememek ve onun hakkında düşünmekten kaçınmak, çogu kez insancıllığın küçük bir göstergesi degildir..

Ustalık

İnsan ustalığa, yapım esnasında hem yanılmıyor hem de duraksamıyorsa erişmiştir.

İnsan Nasıl Taşlaşmalı.

Yavaş yavaş sertleşmeli bir mücevher gibi... ve sonunda sessiz ve sonsuzluğun sevincinde yatıp kalmalı.

Kayıplar

Ruha yücelik veren kayıplar vardır, bu sırada ruh yüksek, siyah selvilerin altında sessizce dolaşıyormuş gibi feryaddan kaçınır.

Unutulmayın

Kendinizi yukarıya ne kadar çok çıkarırsak, uçamayanlara o kadar küçük görünürüz.

Ağırlaşmak

Onu tanımıyorsunuz: Kendine çok ağırlık asabilir, yinede onların hepsini yükseğe cıkarır.Küçük kanat cırpışlarınızdan sonra, o aşağıda kalsın çünkü bu ağırlıkları kendine asmış diye karar verirsiniz.

Doğruluk

Bana: “Haydi öyle olsun! Seni deneyeyim bir”, demek olanağı veren her kuşkuyu överim. Fakat deneye izin vermeyen hiçbir sorunun lafı edilmesine de dayanamam. Benim “ doğruluğumun” sınırları bunlardır işte: Ondan ötesi için yiğitlik sökmez artık.

Başkalarının hakkımızda bildikleri

Kendi hakkımızda bildiklerimiz belleğimizin hatırda tuttukları, yaşantımızın mutluluğu için sanıldığından daha az kesindir. Bir gün gelir, bu yaşantıda başkalarının hakkımızda bildikleri ( ya da bildiklerini sandıkları) şeyler çıkıverir ortaya; o zaman onların fikirlerinin daha güçlü olduklarını fark ederiz, insan adının kötüye çıkmasından ise bildiklerinin yanlış çıkmasına daha kolay katlanır.

1 - 2

Nietzsche'den Seçilmiş Düşünceler - 2

Ayrı duranlar

Parlamentarizm, yani beş tane politik düşünce arasından birini seçmek için verilen resmi izin, bağımsız ve kişisel görünmekten çok hoşlanan bir sürü insanın özellikle hoşuna gider.Fakat aslında sürüye tek bir düşünceyi zorla kabul ettirmek ya da beş tanesi arasında seçim yapmasına izin vermek o kadar önemli değildir; bu beş düşünceden hiçbirini paylaşmayan ve herkesten ayrı duran kişi, bütün sürüyü aleyhine çevirir her zaman.

Bir savunucu aleyhinde

Bir davaya zarar vermenin en kalleşçe yöntemi bunu, bile bile kötü nedenler ileri sürerek savunmaktır.

Alkış

İnsan gürültü yapmadan alkışlayamaz, hatta kendini bile.

Neye inanırsın?

Şuna: Her şeyi yeniden teraziye vurmalı.

En insancıl davranış nedir?

Birisinin utanmasını önlemek.

Gurura karşı

Çok şişinme: Ufak bir iğne patlatıverir seni.


Okuyucuma

Sağlam çeneyle sağlam mide: İşte benim istediğim. Kitabımı hazmedince benimle anlaşacaksın muhakkak.

Güçbeğenir

“Canının istediği gibi seç” deselerdi cennetin tam ortasında küçük bir yer seçerdim: Ama yer, kapısında olsaydı daha iyi olurdu.

Bencillik

Bencillik, duyguların perspektif yasasıdır: Buna göre en yakın nesneler en büyük ve en ağırlarıdır, uzaktakilerin ise ağırlıkları ve boyları küçülür.

Zerdüşt

Doğrusu şu ki, insan kirli bir nehirdir. Kirli bir nehiri kirlenmeden içine alabilmek için bir deniz olmak gerek. Görüyorsunuz, insandan üstün olmayı öğretiyorum size: Üstün insan bu denizdir; sizin büyük aşağısamanız onda yok olabilir.

Ne yazık, insanın artık dünyaya yıldız getiremeyeceği zamanlar yaklaştı. Ne yazık, insanların en aşağılığının, kendini aşağısamasını artık bilemeyenin görüleceği zamanlar yaklaştı.

Ne mutlu uykusu olanlara, hemen uyuyacaklar çünkü.

Bir gün Şeytan şöyle dedi bana: “ Tanrı’nın da cehennemi var: İnsanlara beslediği sevgidir bu”.
Geçende de söyle dediğini duydum onun: “Tanrı öldü; insanlara olan merhametinden öldü Tanrı”.

Toplum

Bulanık suda balık avlayanla derinliklerden feyiz alanları halk kolaylıkla bir tutar.

Her ulusun kendine öz iki yüzlülükleri vardır: Erdemleri, der bunlara o. İnsan kendi en iyi yanını bilmez, bilemez.

Bir barbarlık dönemi başlıyor; bilimler de ona hizmet edecekler.

İnsan

Sonuçlar karşısında korkaklık: Çağcıl bir kusur.

Ne denli yükselirsek, uçmak bilmeyenlere o denli küçük görünürüz.

Tutkulu insanlar, başkalarının ne düşündüklerini az düşünürler: Durumları onları hiçliğin üzerine yükseltir.

Bir inancı sırf adettir diye kabullenmeye namussuzluk, korkaklık, tembellik denir. Şu halde namussuzluk, korkaklık, tembellik ahlakın önsel’i olsalar gerek.

Her erdemde budalalık eğilimi, her budalalıkta erdem eğilimi vardır. Rusya’da “evliya gibi aptal” derler. Yaşam, sıkılmaya vakit kalmayacak kadar, çok kısa değil midir? Hiç değilse insan cennetteki, sonsuz mutluluğuna inanmalı ki.....

Kadını kadının içinde özgürlüğe kavuşturmalı!

Kadının nasıl bir nimet olduğunu tüm derinliği ile hissetmek gereklidir.

Düşünce

“Bilgi kuramı”ndan ibaret kalan felsefe, gerçekte o çağın çekingen bir öğretisinden, bir ılım (itidal) öğretisinden başka şey değildir artık: Kapının eşiğinde duran ve içeriye girme hakkını kendinden esirgeyen bir felsefe – en son kertesine inmiş, bir son, bir can çekişme haline, acınacak hale gelmiş bir felsefedir bu. Şu halde, nasıl olur da böyle bir felsefe....hüküm sürebilir!

Sevgi yüzünden yapılan şey her zaman iyilikle kötülüğün ötesinde yapılır.

İnsanoğlu hiçbir şey istememektense hiçliği istemeyi yeğler.

Güzel, çirkini yendiği anda büyük üslup da doğar.

Büyük bir düşünceyle karşı karşıya olmak dayanılır şey değildir. Bir düşünceyi---bu yüzden ölmelerine meydan vermeksizin—bildirebileceğim insanlar arıyorum, çağırıyorum onları.

“Doğru” diyince bu zihnimde kesinlikle yanlışlığın tersini değil, fakat sadece en esaslı hallerde çeşitli yanlışların birbirlerine oranla durumlarını gösteriyor.

Gizemsel izahlar derin sanılır; doğrusu şu ki, yüzeysel bile değildir onlar.


Kaynak: Seçilmiş Düşünceler (Denemeler) - Friedrich W. Nietzsche

Türkçesi: Samih Tiryakioğlu / Assos Yayınları

1 - 2