Demokrasi Üzerine - 1

Burcu Akpınar

Demokrasi, halkın, çoğunluğun kendi kendini yönetimidir. Demokrasi, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almaya çalışır, politik eşitlik sağlar. Çoğunluk azınlık ilişkisi, üzerinde en çok durulan noktadır. Demokrasiye çeşitli eleştiriler yöneltilir ancak demokrasi hala en ideal yönetim biçimi olma özelliğini korumaktadır.

Siyaset felsefesinin problemlerinden en önemlileri egemen varlığa ve devlete ilişkin problemlerdir. Devlete ilişkin problemlerin başında “devletin gerekli olup olmadığı” problemi gelir. Diğer bir problem de “kimin yönetmesi gerektiği” problemidir. Tanrı’nın mutlak egemenliğini, yasaların Tanrı tarafından konulan yasalar olması gerektiğini savunan düşünürler vardır. Tanrı’nın egemenliğine dayanan bu siyasi yönetime “teokrasi” denmektedir (Arslan 2002: l58 -159).

Egemenliğin insanlara ait olması gerektiğini savunanlar arasında bu insanların ne tür insanlar olması gerektiği konusunda farklı düşünceler ortaya çıkar. Yöneticilerin uzmanlar, bilginler, filozoflar olması gerektiğini düşünenler vardır. Bu, seçkinlerin yönetimi “aristokrasi”dir. Yöneticilerin halk olması gerektiğini, halkın kendi kendisini yönetmesi gerektiğini savunan düşünürler de vardır. Bu da halk egemenliği anlamına gelen “demokrasi”dir (Arslan 2002: 160).

Demokrasi (demokratia), etimolojik olarak, Yunanca “demos” insanlar, halk, fakir insanlar ve “kratos”, yönetmek sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. İlk kullanan Yunanlılar olmuştur (Dahl 2001: 11).

Demokrasi halkın, çoğunluğun egemenliği anlamına gelmektedir, ancak çoğunluk yoksul olduğu için demokrasi yoksulların, alt tabakanın egemenliği anlamında kullanılmıştır (Arblaster 1999: 28). Yunanlılar demokrasi kavramını keşfetmenin yanında yurttaşların kendi kendini yönettikleri bir şehir devleti tasarlayarak bu kavramı geliştirdi. Atina şehir devleti (polis) küçük, özerk, kültürel olarak zengin bir devletti (Arblaster 1999: 29-30). Robert A. Dahl’ın da belirttiği gibi, Atina ‘daki demokrasi halk katılımının, katılımcı demokrasinin ilk örneğiydi (Dahl 2001: 12).

Polis, sınırlı bir alanda, belirli bir sayıda yurttaş topluluğuydu. Toplam nüfusun içindeki köleler, kadınlar, çocuklar, yabancılar yurttaş sayılmıyordu; özgür, yetişkin erkekler Atina yurttaşı sayılıyordu (Ateş 1994: 35-36). Yurttaşlar “Eklesia” şehir meclisinin kendiliğinden doğal üyeleriydi. Her yurttaş doğrudan doğruya katılım hakkına sahipti. Bu da Atina’daki demokrasinin özünü oluşturuyordu. Eklesia, halk egemenliği ilkesinin sağlam bir biçimde somutlaşmış haliydi. Meclis normal şartlarda yılda on kez toplanırdı (Arblaster 1999: 34). Yasa teklifleri yapılırdı ve yasanın uygulanmasından doğan sonuçlardan yasayı öneren sorumluydu. Atina demokrasisinde yürütme “Bule” adı verilen “500’ler Meclisi”nde idi. Atina’yı oluşturan on kabilenin gönderdiği ellişer kişi meclisi oluşturuyordu. Bu ellişer kişi sırayla seçilir, böylece her Atina vatandaşı hayatı boyunca en az bir kez bir yıl için “Bule” sıfatını kazanırdı. 500’ler Meclisi Agora’nın güneyindeki “Buleuterion”da toplanırdı (Ateş 1994: 36-37 ).

Atina demokrasisinde yürütme gücü “Bule”nin yanı sıra seçimle işbaşına gelen on generalin oluşturduğu “Stategoi” idi (Ateş 1994: 37).

Yargılama gücü “halk jürisi”nde toplanmıştı. Bu jüriyi Atina’daki on sekiz yaşını bitirmiş yurttaşlar arasından çoğunluk yoluyla seçilen altı bin yurttaş oluşturuyordu. Anthony Arblaster’e göre “jüri hizmeti halk oylamasından ayrı olarak her vatandaşın arzulayabileceği bir yükümlülük olarak varlığını modern demokrasilerde sürdüren yasa yapma ve uygulamada vatandaşın doğrudan katılımının neredeyse tek ortaya çıkışıyla birliktedir; ve konuşma özgürlüğü, halka açık tartışma, yasalar önünde eşitlik Atina demokrasisinin ayrılmaz parçasıdır. Devlet ve toplum birdir, yurttaş kitlesi kendi kendini doğrudan yönetir. Bu tüm yurttaşların er yada geç üstleneceği bir görevdir.” (Arblaster 1999: 43).

Demokratik bir süreçte, bir birlikteki insanlar bu birliğin politikasının ne olması gerektiği konusunda eşit ve etkin imkanlara sahip olmalı, her üyenin oy hakkı ve oy değeri eşit sayılmalı, birliğin politikaları hakkında bilgi edinmek için eşit imkanı olmalı, her zaman politikanın maddelerine karar verme hakkı olmalıdır. Ülkedeki yetişkinlerin tümü bu yurttaşlık haklarına sahip olmalıdır. Bu kriterler üyelerin politik açıdan eşitliğini sağlamaktadır ve bir devlet yönetimine de uygulanabilir. Ancak kriterlere her zaman uymak pek mümkün değildir. Ayrıca demokratik politik kurumlar tasarlamak için bu kriterler yeterli değildir. Çünkü bu kriterleri topluma, toplumun ihtiyacına göre uygulayabilmek gerekir (Dahl 2001: 39-45).

Demokrasiyi cazip kılan nedenler vardır. Her ne kadar demokratik yönetimlerin “çoğunluğun diktatörlüğü”ne dönüşmesi tehlikesi olsa da demokrasi alternatiflerine kıyasla insan hakları açısından istenir bir sistemdir. Çünkü demokrasi, zorba otokratların yönetime geçmesini engellemeye yardımcı olur. Yurttaşların temel haklarını sağlamaya çalışır. Kişisel özgürlük (inanç, ifade özgürlüğü vs.) alanı sağlar. İnsanların kendi temel çıkarlarını (hayatta kalmak, yemek, barınak, sağlık, sevgi, güvenlik, iş, boş vakit vs.) korumalarına yardımcı olur. İnsanların kendi seçtikleri kanunlar uyarınca yaşayabilmeleri ve kendi kaderlerini tayin edebilmeleri fırsatını verir. İnsanların kendi tercih ettiği kanunlarla yaşama şansını verdiği için ahlaki açıdan sorumluluk sağlar. İnsani gelişimi (kendi çıkarlarını korumak, diğerlerinin çıkarlarını düşünmek vs.) daha çok destekler. Daha çok politik eşitlik sağlar. Ayrıca modern temsili demokrasiler birbirleriyle savaşmazlar ve demokratik bir yönetime sahip ülkeler genel olarak daha zengin, demokratik olmayanlar genel olarak daha fakirdir. Bunların yanında demokratik ülkeler eğitimi destekler, eğitimli işgücü oluşturur bu da ekonomik büyümeye yardımcı olur. Demokratik ülkelerde kanunlar daha güçlü, mahkemeler daha bağımsız, mülkiyet hakkı güvenli, bilgiye ulaşmak daha kolaydır (Dahl 2001: 49-62).

Demokrasilerin politik eşitlik sağlamasının nedeni özsel olarak insanların eşitliğini ve insanların yönetime katılmak için yeterliliğini kabul etmesidir. Özsel eşitliği benimsemesinin sebebi ise ahlaki düşünce ve dinlerin eşitliği kabul etmesi, özsel üstünlük iddiasının diğer insanlara zarar vermesi, bir gurup insanın diğerleri üzerinde sürekli çıkar gözetebilecek olması ve insanların amacına ulaşmada işbirliğine ihtiyaç duymasıdır (Dahl 2001: 65-70).

İdeal demokrasiden ve demokrasinin yararlarından bahsettikten sonra modern temsili demokrasilere baktığımızda yurttaşlar tarafından seçimle belirlenmiş memurların hükümet kararlarını kontrol etme işini üstlendiğini görürüz. Bu memurlar adil ve sık sık yapılan seçimlerle belirlenir. Yurttaşların da kendilerini ifade hakkı, bilgilenme kaynaklarına erişme hakkı ve haklarını elde etmek için bağımsız organizasyon kurma hakkı vardır. Ayrıca bir ülkede sürekli ikamet eden ve kanunlarına tabi olan her yetişkin bu saydığımız haklara sahiptir (Dahl 2001: 89-90). Böylece yurttaşlar etkin katılımı, gündem kontrolünü, oy kullanma eşitliğini, bilgilenme özgürlüklerini ve tam olarak dahil olma haklarını gerçekleştirmiş olurlar.

Demokrasilerde dikkat çeken bir nokta çoğunluk-azınlık ilişkisidir.Halkın iradesiyle çoğunluğun iradesi eş kılınmaktadır. Ancak bu çoğunluk oylamaya katılanların çoğunluğudur; ve bu durumda çoğunluk halkın tümünün iradesine eş değildir. Halkın geriye kalan kısmının (azınlığın) yönetimi de çoğunluğun elindedir. Azınlık kendini yönetmez, özgür değildir ve çoğunluğun kararlarına uymak zorundadır.

Halk çoğunluk olarak düşünülemez. Azınlıklar da halkı oluşturan kesimlerden biridir. Azınlığın çıkarları, görüşleri mümkün olduğunca kararların alınması sürecinde hesaba katılmalıdır. Yoksa çoğunluğun tüm konular üzerinde karar verme hakkına sahip olması tehlike oluşturabilir ( Arblaster 1999: 106-107). Çoğunluğun diktatörlüğüne neden olabilir.

Demokrasi sadece siyasi boyuttan ibaret değildir. Yani demokrasi yurttaşların seçim dönemlerinde oy kullanması ve kendisini temsil eden hükümeti oluşturması demek değildir. Günlük hayatta da yurttaşların kendilerini ilgilendiren herhangi bir konuda eşit bir şekilde kendilerini ifade edebilmeleri, haklarını kullanabilmeleridir. Böylece yurttaşlar kendi günlük hayatlarını da kendileri yönlendirmiş olurlar.

Fransız aristokrat Alexis de Tocqueville 1830’larda Amerika’yı ziyaret eder. Amacı Amerikan Demokrasisi’ni incelemek, araştırmaktır. Araştırmalarını Amerika’da Demokrasi adlı kitabında anlatır. Tocqueville kitabında Amerikan toplumunu incelemiş ve demokrasinin tamamen bir politik sistem olarak düşünülmesi yerine ekonomik ve sosyal eşitliklerle ve bunların politik etkileriyle daha çok ilgilenmiştir.

Tocqueville’e göre Amerikalılar’ın sosyal ortamlarının en çarpıcı yönleri demokrasileridir. Daha kolonileşme başladığında toplum bu yapıdadır ve sahillere yerleşen göçmenler arasında geniş kapsamlı bir “eşitlik” vardır. Bilgi birikimi etkilendikleri tek unsurdur. Kendi kanunlarını kendileri oluştururlar ve kanunlarda mahalli idarelerin gelişmesinin özü bulunur. Siyasi şuur tabandan tavana yayılmış, önce kasabalar en son Birleşik Devletler siyasi teşkilatlanmasını yapmıştır (Tocqueville 1994: 39).

Miras hukuku eşitliğe giden son adımdır. Veraset ve İntikal Yasasının sonucu mal ve toprak bölünmeyle giderek küçülür. Bu da büyük zenginliklerin ve büyük toprakların yok olmasına neden olur; ve insanların hepsini bir düzeye indirir. “Böylelikle Veraset ve İntikal Yasası ailelere atalarından kalan toprakların korunmasını zorlaştırdığı gibi kendi yok oluşları için yasalarla işbirliği yapmaya zorlar.” (Tocqueville 1994: 45)

Bu toplumsal demokrasinin siyasi sonucu olarak “halk egemenliği” görülür. Halk egemenliği ilkesi geleneklerce benimsenmiş ve yasalar tarafından kabul edilmiştir. Toplum kendini kendisi için yönetir. Tocqueville şöyle der: “Millet, milletvekilleri aracılığıyla yasaların çıkarılmasına ve devlet memurlarının bunları uygulamasına ortak olur. Yöneticiler güçlerinin kaynağını unutmazlar ve hükümetin payı o kadar sınırlıdır ki ulusun kendi kendini yönettiği bile söylenebilir. Tanrı evrene nasıl hakimse, halk da Amerikan politika hayatına hakimdir. Her şeyin nedeni ve sonucu o dur; her şey ondan kaynaklanır ve her şey onda sonuçlanır.” (Tocqueville 1994: 50)

Tocqueville Amerika’yı ziyaret ettiğinde beş demokratik politik kurum (seçimle belirlenmiş memurlar, özgür, adil ve sık sık yapılan seçimler ,ifade özgürlüğü, alternatif bilgilenme kaynaklarına erişim, bağımsız organizasyon kurma hakkı) Amerika’da kendini gösterir. Eşitlik, halk egemenliği, yargının politik gücü, siyasi partiler, basın özgürlüğü, örgütlenme hakkı Amerikan politik ve sosyal hayatının vazgeçilmezlerindendir.
1 | 2

Demokrasi Üzerine - 2

Liberal Demokrasi

“Liberalizm modern siyasi,iktisadi teorilerin ilki ve en eskisidir.” (Yayla 2002: 21) John Locke siyasi yazılarıyla, Adam Smith ise ekonomik yaklaşımıyla liberalizmin tanınmış isimleridirler.

John Locke doğal durumdan medeni duruma geçiş üzerinde durur. Doğal durumla medeni durum arasında ayırım yapar. Doğal durumda herkes tarafından kabul edilen doğa yasası vardır. Bu yasa çerçevesinde insanların mülkiyet hakkı vardır ve insanlar eşittirler. Doğa durumu barış, iyi niyet ve yardımlaşma durumudur (Arslan 2002: 182-183).

İnsanların doğal durumdan medeni duruma geçmesinin nedeni paranın ortaya çıkmasıdır. Çünkü insanlar kendi ihtiyaçları için değil pazar için üretmeye başlamışlar bu yüzden de ilişkileri karmaşıklaşmıştır. Ayrıca insanların zeka ve kabiliyetleri farklılaşan servetlere yol açmıştır. Bu da doğa yasasına dayanan ilişkileri bozmuştur. Haklar doğa yasaları tarafından korunamaz duruma gelmiştir. İnsanların hayatları, özgürlükleri, mülkiyetleri emniyetsiz haldedir. Bu durumdan kurtulmanın yolu diğer insanlarla sözleşme yaparak medeni duruma, devlete geçmektir (Arslan 2002: 183). Yani Locke’a göre medeni duruma geçilmesinin nedeni insanların canlarını, özgürlüklerini ve mülkiyetlerini koruma ihtiyacıdır. Devlet bu hakları korumak içindir.

Kuvvetler ayrımı, egemenliğin tek bir elde toplanmaması, yurttaşların hükümetlerin müdahalesi dışında kalan özgürlük ve haklarının olması ve devletin varlık amacının bu hak ve özgürlükleri korumak olduğu, yönetimin temelinde egemenin kararları değil yasanın bulunması gerektiği fikirleri Locke’un demokrasiye yaptığı hizmetlerdir (Arslan 2002: 184-187).

Liberalizmin en önemli amacı “sınırlı ve sorumlu bir devlet”tir. Bu, liberalizmin siyasi boyutudur. Ancak sınırlı bir devlet idealinin ekonomide de sınırlı bir devlete uzanması bize liberalizmin ekonomi boyutunu gösterir (Yayla 2002: 22).

Liberaller “kişi veya grupların bireyler üzerine tahakküm kurmasına karşıdır. O yüzden hangi özelliklere veya üstün vasıflara sahip olurlarsa olsunlar,kişilerin veya grupların değil kuralların insan toplumlarını yönetmesini isterler. Bunun siyaset felsefesi ve hukuktaki adı hukukun hakimiyeti veya hukuk devletidir.” (Yayla 2002: 30).

Demokrasi yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesidir. Liberalizm yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesini yeterli bulmaz; yönetimin sınırlı olmasını, kurallara göre hareket etmesini ve kuralların özünün insan hakları tarafından belirlenmesini ister. Liberal demokrasi ise seçimle işbaşına gelen ve insan haklarına saygılı olan sınırlı ve anayasal yönetim talep eder (Yayla 2002: 35).

Demokrasi insan haklarını korumak konusunda kısmen başarılıdır. Liberalizm insan haklarının korunmasında daha ısrarlıdır. Liberal değerlerden uzak bir demokrasi insan haklarını zedeleyebilir (Yayla 2003: 38-39). “Sokrates’in başına gelenler, yani sistemin görüş ve değerlerine ters düştüğü ve öyle olduğu iddia edildiği için ölüme mahkum edilmesi de, çıplak, liberal değerlerden uzak bir demokrasinin insan haklarını zedeleyebileceğinin bir örneği olarak gösterilmektedir.” (Yayla 2002: 38)

Liberalizme göre insan haklarını korumanın en iyi yolu hukuk devletidir. Ancak her kural değil hukuk adını almaya layık hukuk kuralları hukuk devletinin gerçekleştirilmesinde fonksiyoneldir (Yayla 2002: 39).

Liberalizm insan haklarını koruma görevinde piyasa ekonomisinin de etkili olduğunu düşünür. Çünkü “piyasa ekonomisi insanların siyasi yöneticilere bağlı olmadan hayatlarını sürdürebilecekleri başlıca ortamdır.” (Yayla 2002: 39).

Demokrasiye Yöneltilen Eleştiriler

Demokrasiye yöneltilen eleştirilerden biri Platon’un seçkinciliğini sürdürenlerden gelmiştir. Platon yönetim ile bilgi arasında bağ kurmak ister. Yönetimi devlet işlerinden anlamayan topluma teslim etmek yerine yönetim konusunda uzman, neyin en iyi olduğunu bilen koruyucuların, filozofların yönetmesi gerektiğini düşünür. Nasıl ki sağlığımızla ilgili çok önemli kararları vermesi için uzmanlara, doktorlara güveniyorsak yönetimi de uzmanlara bırakmalıyız. Ancak kararları uzmanlara bırakmak son kararları da onların kontrolüne vermek demek değildir. Doktorunuzun tavsiyelerine uymayı tercih edebilirsiniz ama önerdiği tedaviyi kabul edip etmeme kararı size bağlıdır (Dahl 2001: 75).

Kişisel kararlarla devlet yönetiminin verdiği kararlar arasında fark vardır. Kişisel kararları uzman olan kişilere bırakabilirsiniz ancak bu hükümetin kararlarını gerekirse zor kullanacak olan seçkinlere bırakmanız gerektiği anlamına gelmez (Dahl 2001: 75). Devleti yönetmek için yönetim bilimi yeterli değildir. Ayrıca uzmanın yönetmesi gerektiğini düşünmekle bunu gerçeğe dönüştürmek farklı şeylerdir (Dahl 2001: 76-77).

Aristoteles de Platon gibi demokrasiye olumlu bir gözle bakmamaktadır. Aristoteles’e göre Politeia, toplumun iyiliği için yurttaşların hepsinin uyguladığı yönetimdir. Demokrasi ise Politeia’nın bozulmuş halidir.Ayrıca demokrasi sıradan insanların çıkarları için güç sahibi olmalarına da neden olabilir (Erdem 2004: 87-88).

Demokrasiye yöneltilen diğer bir eleştiri faşizmden gelmektedir. Çünkü faşizm devleti, bireylerin iradelerini aşan kendi başına bir değer olarak kabul eder. Temelini devleti Tanrılaştıran Hegel’de bulur. Hegel’e göre devlet, bireysel iradelerin toplamı değil bireyden üstün bir gerçekliktir. Tanrı’nın yeryüzündeki görüntüsüdür (Arslan 2002: 191). Bu düşüncede birey önemsizleşmektedir. Ancak bireyin değeri merkeze alınmalı, vurgulanmalı, topluluklarla birey arasında dengeli, uyumlu ilişkiler kurmaya çalışılmalıdır.

Demokrasiye yöneltilen son eleştiri teokrasi taraftarlarından gelmektedir. Bu görüşe göre insanın çıkarlarını en iyi onu yaratan Tanrı bilir; o yüzden Tanrı’nın koyduğu kurallar en doğru kurallardır. Bu kurallara göre Tanrı’nın temsilcisi bir egemen devleti yönetmelidir. Ayrıca insanın tercihleri zaman içinde değişir, birbirine zıt kararlar ortaya çıkar. Bunun sonucunda siyasi alanda değişmez değerler ortaya çıkmaz. Bu durum demokrasiye eleştiri yöneltilme gerekçesi olur (Arslan 2002: 188-189).

İslam ve Demokrasi

Demokrasinin temel prensiplerinin İslamiyet tarafından kabul edildiğini öne sürenler olduğu gibi İslam öğretisinin genelde insanların yönetimine karşı olduğunu öne sürenler de vardır.

Birinci görüşe göre; İslamiyet feodal bir düzende değil ticaret ilişkilerinin yaygın olduğu bir düzende doğdu; ve Arap toplumunda geleneksel ilişkilerin yanı sıra gelişmiş bir dil ve edebiyat yaşamaktaydı (Ateş 1995: 109).

İslamiyet doğduğunda mücadele etmesi gereken büyük bir imparatorluk olmadığı için ana görüşlerinden ödün vermek zorunda kalmadı. Dil, ırk, cins, renk farkı tanıma, geniş bir hoşgörü, vicdan özgürlüğü, servet farklarının azaltılması gibi erdemleriyle İslamiyet imparatorlukların kurulmasına neden oldu (Ateş 1995: 109).

Demokrasi feodaliteyi yıkıp toprak bağımlılığını ortadan kaldırıyordu. İslamiyet de bunu yapıyordu. Demokrasinin yeniliği olan hoşgörü, vicdan özgürlüğü İslam’ın temeliydi. Ayrıca demokraside seçme ve seçilme özgürlüğünü İslamiyet’te halifelerin seçimle işbaşına gelmesi şeklinde görüyoruz (Ateş 1995: 110). Kısacası, demokrasinin temel prensipleri İslamiyet tarafından kabul edilmekteydi.

Diğer bir görüşe göre ise, İslam öğretisi sadece demokrasiye değil bireylerin başka bireyleri yönetmesine yani siyasete karşıdır. “Özünde insanın kural koyması demek olan dünyasal yönetimin İslam’a uygun düşmediği Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde belirtilmiştir. Örneğin Maide suresinin 50’inci ayetinde Allah’tan daha güzel hüküm koyacak kimse olmadığı belirtilir. Şura suresinin 21’inci ayeti, yönetme anlayışının gündelik yaşamdaki gereği olan yasa koymayı Allah’a ortak koşmak olarak görür.Bu ayet Allah’ın izin vermediği her türlü yasayı insanların yapmasını yasaklar. “ (Fincancıoğlu ve diğerleri 2002: 45)

Demokrasilerdeki halk iradesi, çoğunluğun kararı En’am suresine göre puttan başka bir şey değildir (Fincancıoğlu ve diğerleri 2002: 46). Ve İslam öğretisi, İslam’da birliğin bozulmasına sebep olduğu düşüncesiyle siyasi partilere de karşıdır. Kısacası bu görüşe göre İslam öğretisi insanın insanı yönetmesi şeklindeki siyasete karşıdır.

Sonuç olarak; her ne kadar demokrasilerin “çoğunluğun diktatörlüğü”ne dönüşmesi tehlikesi olsa da, demokrasi, temel hak ve özgürlüklerin sağlanması ve korunması açısından en güvenceli yönetim şeklidir. Çünkü gücünü halktan alır. Demokrasi zorba otokratların yönetime gelmesini engeller. Kulluk anlayışı yerine yurttaş bilinci oluşturur.”Birey” olmak bakımından insana yaklaşır. Bu yüzden problemleri de olsa, demokrasi hızla yayılmaya devam edecek ve ideal bir sistem olarak düşünülecektir.

Kaynakça

Arslan , Ahmet. 2002. Felsefeye Giriş, 7. Baskı, Vadi Yayınları, Ankara.
Ablaster, Anthony. 1999. Demokrasi, Doruk Yayınları, Ankara.
Ateş, Toktamış. 1994. Demokrasi, 6. Baskı, Ümit Yayınları, Ankara.
Dahl, Robert A. 2001. Demokrasi Üstüne, Phoenix Yayınevi, Ankara.
Erdem, Hasan Haluk. 2004. Problemler ve Düşünceler, Odak Yayınevi, Ankara.
Fincancıoğlu, Yurdakul, diğerleri. 2002. İslam ve Demokrasi, 2. Baskı, Tüses Yayınları, Ankara.
Tocqueville, Alexis De. 1994. Amerika’da Demokrasi, Yetkin Yayınları, Ankara.
Yayla, Atilla. 2002. Siyaset Teorisine Giriş, 2. Baskı, Liberte Yayınları, Ankara.
1 | 2

TARİHSEL SÜRECİ AÇIKLAMA GİRİŞİMLERİNİN ÖNÜNDEKİ ZORLUK

Saadettin ELİBOL

Giriş:

Tarihsel süreci açıklama/anlamlandırma çabalarının önündeki zorluk, bu sürecin yapısından ileri gelir. Farkedilebileceği gibi, sözkonusu süreç, doğa bilimlerinin vermeye çalıştığı gerçeklik düzeyinden çok farklı bir düzeyini ifade eder. Yanlış anlaşılmamalı; bu iki gerçeklik arasında bir derece farkı değil, aksine bir nitelik farkı vardır.

Böyle olmasına rağmen, tarihsel süreç, uzun süre doğa bilimi örneğine bağlı pozitivist yaklaşım bağlamında kalarak açıklanmaya (ve anlamlandırılmaya) çalışılmıştır. Bu bilimlerde benimsenen açıklama yönteminin, tarihsel süreci anlamak için yeterli olduğu zannedilmiş; bu zannın belirlediği çabalar, 19. yüzyılın sonlarına kadar süregelmiştir.

Doğa Bilimi Örneğini Sorgulayan Bir Pozitivist: Dilthey

19. yüzyılın sonlarından itibaren, özellikle Almanya'da, tarihsel süreci doğa bilimi örneğine göre açıklamayı besleyen, daha doğrusu belirleyen egemen (pozitivist) yaklaşımı sorgulayarak, tarihsel sürecin çok farklı bir alan olduğunu ve bu nedenle değişik bir yöntemle kavranabileceğini ileri süren bir 'karşı eleştiri ve çözüm geleneği' oluşmuştur.

Hiç kuşkusuz, bu gelenek Dilthey'le başlamaz, ama Dilthey, 'tarihsel sürecin bir ölçüde 'farklı bir bilgi ve bilim' anlayışı bağlamında incelenmesi gereğini temellendirme çabalarının toplamı' diye tanımlanabilecek sözkonusu geleneğin en büyük temsilcisi olarak karşımıza çıkar.

Dilthey, Almanya'da Helmholtz, Lange, Cohen vb. Yeni Kantçılar ve Hermann, Humboldt, Herder ve Ranke vb. Tarih Okulu temsilcileri gibi 'doğal gerçeklik-manevi gerçeklik 'ayrımından hareket eder. Bütün çabasını bu ayrımı temellendirme ve bir çıkış yolu bulma noktasında yoğunlaştırır. Ona göre, bu iki farklı gerçeklik alanı, hem konu hem de yöntem açısından iki farklı bilim grubunun konusu olabilirler:

1-Doğa bilimleri,
2-Manevi bilimler (İnsan bilimleri) .

Dilthey'e göre, bu bilimler arasında, herşeyden önce materyal ayrılığından kaynaklanan bir 'yapı ve karakter ayrılığı' vardır . Şöyle ki, doğa bilimleri doğal olguları konu alır, bunlar arasındaki ilişkileri nicelik açısından ortaya koyar, giderek olgular arasında 'değişmez' bir takım ilişkilere ulaşır ve bunlara 'yasa' adını verirler. Açıktır ki, onların bu süreçte izledikleri yol, açıklayıcı bir yöntemdir. Açıklama-doğal olarak- 'nedensel bir ilişki'nin bilinmesini gerektirir. Hem nicel hem de nedensel açıklama veren doğa bilimleri için 'en uygun açıklama dili' matematik anlatım tarzıdır. Manevi bilimlerde ise, durum farklıdır: Herşeyden önce bu bilimlerde açıklama mümkün değildir, çünkü bunların konusu birtakım düşüncelerin, inançların ve değerlerin yönlendirdiği, hatta şekillendirdiği 'nitel bir gerçeklik'tir, başka bir anlatımla 'tarihsel gerçekliktir. Bu tür bir gerçekliği, ancak anlamak mümkündür . (O, 'nesnelleşme' kavramını Hegel'den alır, ama onu 'tarihe mantıkçı bir Tanrı sokmak'la eleştirir.)

Dilthey, tarihsel gerçekliğin anlaşılması için doğa bilimlerinin açıklayıcılığına bağlı bir psikolojinin yetmezliğinin bilincindedir. Buna değinirken, özellikle sözkonusu psikolojinin 'bilinci parçaladığı 'nı, atomlaştırdığını belirtir. Bu çerçevede, bilinci düşüncelerin toplamı olarak gören yaklaşım (Locke ve Huma)'a olduğu kadar, deneysel psikolojinin basit duyum ve duygularına, bilinç hayatını nedensel bir bağlılık içinde toplamak isteyen tavırlar (Herbart)'a karşı çıkar. Her olguyu psikolojiye indirgeyen psikolojizm ile her çeşit psikolojik açıklamayı reddeden Yeni-Kantçı antipsikolojizm dışında kalmaya özen gösterir; denebilirse, bu iki ekstrem tavrın arasında 'ortalama bir yol' bulur: Ruhsal hayat, burada, 'asli bir bağlılık, bir bütünlük' olarak görülür. Ve bu nedenle, hipotezlerin psikolojide, doğa bilimlerinde oynadıkları rolü oynamalarının mümkün olmadığı kabul edilir .

Ruhsal hayatta, Dilthey'e göre 'amaca yönelme', dolayısıyla bir amaç-eylem ilişkisi vardır. Amaca yönelme, 'ruhsal hayatın bağlılığı ile ilgili olduğundan, bu hayatın dışındaki bir amaç düşüncesinden çıkarılamaz. Aksine, bu kavram, ruhsal hayatın yapısı ile ilgili olan 'amaca yöneliş karakteri 'nden çıkmış bir kavramdır. Kısacası, 'öznel' ve 'içkin' bir kavramdır. Özneldir, çünkü iç denemede verilmiştir; yaşanır. İçkindir, çünkü kendi dışında hiçbir amaç fikri üzerine temellenmemiştir .

Dilthey'de, ruhsal hayatın yapısına ilişkin bu düşünceler, -doğal olarak- açıklayıcı psikoloji'den çok farklı bir psikoloji önerisiyle sonuçlanır: Anlayıcı psikoloji. Tekrarlamak pahasına da olsa belirtelim; bunun gereği açıktır: 'Bir amaca göre organize edilmiş ruhsal hayat, doğa bilimine göre hareket eden açıklayıcı psikoloji'ye değil, ancak bu psikolojiye konu olabilir. Çünkü açıklayıcı psikolojinin 'kendi bütünlüğü içinde değerler yaratan bir ruhsal gerçekliği tasvir etmesi' mümkün değildir. Anlayıcı olduğu kadar -bunun gereği olarak- tipleştirici olan bu 'yapı psikolojisi'nin bu noktada işlevi bellidir: Hipotezler kurmaktan kaçınarak ruhsal hayatı bütün gerçekliği içinde, olduğu gibi tasvir etmek, onu birlikli bir doku, birlikli bir ana yapı olarak anlamak . Elde edilen bu genel ruhsal yapı, Dilthey'e göre, 'özel ruhsal yapılar'ın, 'özel psikolojik tiplerin ortaya çıkarılması için' kelimenin tam anlamıyla bir 'hareket noktası' işlevi görür. O, bu nedenle, anlayıcı psikolojinin manevi bilimlerde, özellikle bunların en kıymetli örneği' olan tarihteki rolünü, matematiğin doğa bilimlerindeki işleviyle eşdeğer kabul eder.

Farkedilebileceği gibi, Dilthey için anlaşılması gereken tek hayat vardır: Manevi-ruhsal hayat; bir başka anlatımla 'ruhsal gerçeklik alanı olarak tarihsel süreç'. Bu süreç -yine farkedilebileceği gibi- doğa bilimlerinin yöntemleriyle bir gözlem konusu, bir açıklama nesnesi haline getirilemez; onu anlamak gerekir . Manevi bilimler (bir başka deyimle insan bilimleri), doğa bilimlerinin aksine, 'olgular üzerine değil, anlam üzerine kurulur'. Bu nedenle, düşünceler, inançlar ve değerler dikkate alınmadan ne insanın eylemleri anlaşılabilir, ne toplum ne de evren kavranabilir.

Bu şu demektir: Manevi bilimlerde 'görecilikten, seçicilikten ve araştırmacının özel ilgilerine bağlı bir ayıklama'dan sonuna kadar kaçınmak imkânı' yoktur. Bilgi, bütün tarihsel süreçte, sürecin dokusunu oluşturan ruhsallığın, yani 'tarihin ürünü' durumundadır. İnsanın, bu yüzden ne kendini, ne başkasını ne de evreni bağımsız bir varlık olarak algılaması mümkün değildir. O, bu
bakımdan 'tarihin tutuklusu' konumundadır.

Madem ki, 'insan hem kendini (ve toplumu) hem de evreni tarihsel belirlenimi altında, bir tarihsel gözlük'le algılamaya mahkûmdur; o halde Dilthey'e göre, yapılması gereken açıktır: Bilgiye ya da tarihe anlayıcı bir yöntemle eğilmek.

Bu yönelişin önündeki ilk ve önemli kaynak, Dilthey'e göre, hiç kuşkusuz, 'ruhsal ürünler' olarak yazılı eserler, bu eserlerin dili'dir. çünkü yalnız dilde insanın iç durumları kendi eksiksiz, tüketici ve nesnel anlatımına kavuşur' . Yazılı ürünleri anlama, burada, 'verilen hayat işaretlerinden, bunların ait olduğu ruhsal bütünü kavramadır. Anlama, bu şekilde aynı zamanda bir yorumlama, bir açıklama bütünü kavramadır. Anlama, bu şekilde aynı zamanda bir yorumlama, bir açıklama olur. Örneğin, bir filolog eski metinleri yorumlar, bu metinlerin gösterdiği işaretlerden ruhsal bir olguyu kavrar . Onun burada yaptığı, yorumlayıcı bir anlama yöntemine (hermeneutik) başvurmaktır . Bundan güdülen asıl amaç şu: 'Yazarı, onun kendisini anladığından daha iyi anlamak'.

Evet, ama anlama yöntemiyle (de) tarihsel süreci -ruhsallığî- bütün olarak kavramak imkanı var mıdır? Dilthey'e göre, kuşkusuz hayır! Çünkü sözkonusu tarihsel -ruhsal süreç- belirtildiği gibi- insanı tutuklamıştır; o, 'tutuklu olduğu yer'den sürecin bütünlüğünü hiçbir zaman göremez. Buna rağmen, sürecin bütününü kavrama çabasını sürdürmek durumundadır.

Dolayısıyla, Dilthey'de vurgulanan imkansızhkİa tarihsel süreçte 'bazı genellikler' elde edilebileceği düşüncesi birbiriyle çelişmez: O, bütün tarihsel olaylarda hayata geçmiş, yani nesnelleşmiş-kahplaşmış olan bazı düşünce, inanç, kural, değer vb. öğeler belirlenebileceğini öne sürer. Dilthey'e göre bu öğelerin başında dil gelir. Bu, 'anlamların taşıyıcısı' olduğu için tarihsel olayları anlamayı sağlayan 'en elverişli nesnelleşme türü'dür.

Manevi bilimler, Dilthey'e göre, tarihsel süreç içinde her dönemi; giderek her çağı 'kendi bütünlüğü' içinde anlayıp açıklamak amacındadırlar. Ama onlar, bu bireysel bütünlükleri ele alırken bile, her çağda rastlanabilecek tipsel durumlardan hareket etmek ihtiyacı içindedirler . Örneğin, 'kölelik', 'feodalite', 'kapitalizm', 'devlet' vb. kavramlara şöyle bir bakalım: Bunlarla yapılan, 'bir genel kavram kurmak' değil, bir 'tip geliştirmek', bir başka anlatımla, onları 'baskın özellikler'ine göre 'stilize etmek'ten ibarettir . İşte, manevi bilimler, kendi konularına uygun olarak oluşturulan bu tür kavramlarla çalışırlar .

Dilthey'e göre, manevi bilimler, insanlara kehanetçi düşünürlerin ileri sürdüğü türde ilerde ulaşılacak ya da gerçekleşecek ütopyalar vadetmez. Ancak, onlara, tarihsel süreci 'hürriyetin göz kırptığı bir süreç' olarak görme imkanı verir. Kuşkusuz, bu imkana sahip insan, tarihsel süreçte seçme 'nin ve eylemin sonucu olarak beliren sorumluluk bilinciyle çelişen zorunluluk inancının; hangi türü olursa olsun, bu çerçevede sunulan ütopyacı açıklama/anlamlandırma tarzlarının ağına düşmez (Dilthey, bundan ötürü, bazılarınca bütüncü-kehanetçi yaklaşımlara karşı olduğu için 'iyi tarihselcilik' grubuna sokulur).

Dilthey, özellikle bir noktada eleştirilir: O, tarihsel gerçekliği anlamak için 'teorik aklın' yetmezliğini söylerken, kuşkusuz haklıdır. Ama, bazılarının (da) belirttiği gibi, 'tarihsel akıl'dan abartılı biçimde bahsetmiştir. Doğrusu, 'teorik akıl'dan ayn bir 'tarihsel akıl' olmadığı gibi, olduğu ileri sürülen "tarihsel akıl"da 'teorik akl'm kategorileriyle çalışmaktan kurtulamaz. Bu nedenle, onun 'tarihsel akıl'dan kastettiği, daha çok teorik aklın tarihsel gerçekliğe bir yaşama ilkesi olarak, tarihselcilik denen bir bakış altında 'farklı bir bilgi ilgisi ve farklı bir bilgi hedefi ile yönelirken gözetmesi gereken kurallar demeti' olarak anlaşılabilir .

Farkedilebileceği gibi, Dilthey, Kantçı-Pozitivist bir düşünür kimliğine sahiptir . O, tarihsel gerçekliği, doğa bilimleri alanındaki egemen pozitivist yaklaşımın kavramlarına ve yöntemlerine uydurmak uğruna yapılan 'sakatlamalar'a karşı kararlı ve yüksek sesli özeleştiri geleneğinin en ileri tipini temsil ediyor.

19. yüzyıl sonlarından başlayarak günümüze kadar gelen tarihsel (ve toplumsal) süreci tanıma çabasındaki disiplinleri temellendirme çalışmalarını sürdüren düşünürler (Rickert, Weber vb.), -bazı noktalarda Dilthey'i eleştirseler de, sözkonusu disiplinlerdeki 'genel', 'teori' ve 'doğrulama' kavramlarından ne anlaşılması gerektiği noktasında bir anlaşmaya varabilmiş olmasalar da ana hatlarıyla onun etkisini taşırlar.

Tarihsel Süreci Açıklama Girişimlerinin Özelliği

Tekrarlamak pahasına belirtelim ki tarihsel süreci pozitivist yaklaşımın arkaplanına yaslanarak anlamak isteyenler, kelimenin tam anlamıyla bir 'olgular fetişizmi'ne kapılarak, hiç kuşku duymaksızın, 'ilkin olguların ortaya konulması'nı, sonra 'onlardan sonuç çıkarılmasfnı önerirler. Aslında, bu öneri bağlamında kendilerinin yaptığı, bir düşünürün çok yerinde bir vurgulamayla belirttiği gibi, 'olgular kültüne kendi ağırlıklarını katmak'tan başka birşey olmasa gerektir.

Oysa, tarihsel süreci tanıma çabasındaki bir dikkat, kesin olarak 'seçmeci olmak' zorundadır. 'Tarihi olguların oluşturduğu, tarihçinin yorumundan bağımsız ve nesnel bir sert çekirdeğin varolduğuna inanmak, ahmakça, fakat silinmesi çok güç bir yanılgının ifadesidir .

Bu tür bir araştırmacının niçin seçmeci olduğunu açıklamak pek de zor değildir. Carr, bu noktada oldukça gerçekçi (ve inandırıcı) görünüyor: O'na göre, ilkin 'tarihin olguları' araştırmacıya 'hiçbir zaman arı olarak gelmezler. Çünkü arı bir biçimde varolmazlar her zaman kayıt tutanın zihninden kırılarak yansırlar'. Sonra, 'olgular, hiç de balıkçının tablosundaki balıklar değildir. Olgular uçsuz hatta sınırsız bir okyanusta dolaşan balıklara benzerler, tarihçinin ne yakalayacağı kısmen şansa, fakat asıl avlanmak için okyanusun neresine gideceğine ve hangi oltayı kullanmayı seçeceğine bağlıdır. (...) Genellikle, tarihçi istediği türden olguları elde eder '.

Kuşkusuz, buradan çıkan, Carr için açıktır: Bir tarihçinin tarih diye ortaya koyduğu sonuç, 'bir yorum' olmaktan öte bir anlam taşımaz . Böyle bir araştırmacı -yine Carr'a göre- bu noktadan sonra, 'aralıksız bir biçimde olgularını yorumuna, yorumunu olgularına göre kalıplandırma süreci içinde' bulunur.

Zaman zaman beliren soru, yine ortada: Peki, araştırmacı (tarihçi) olguların kendileriyle doğrudan doğruya karşılaşma imkânına sahip midir? Kuşkusuz, hayır!

Cassirer, araştırmacı (tarihçi) ile olgular ilişkisine değinir; bir yerde, onun 'olguların kendileriyle karşı karşıya gelemeyeceği'ni, ayrıca, 'daha önceki bir hayatın biçimleri içine de giremeyeceği'ni, ancak 'dolaylı bir yaklaşımda bulunabileceğini' belirtir . Bu imkânsızlığı, Cassirer, insanın ayırdedici özelliğine bağlar.

İnsanın alt-varlıklar'dan farkı, Cassirer'e göre, 'simgesel bir dizge'ye sahip olmasıdır. O, bu nedenle başka varlıklardan çok farklı bir boyut içinde yaşar. Tarihsel süreci anlamaya yönelen, burada -doğal olarak- fiziksel nesneler dünyasından farklı bir 'simgesel dünya' ile karşı karşıya gelir (Düşünür, bunu, Taine ve Lamprecht gibi naturalist tarihçilerin incelemelerinden çıkardığını söyler.)

Doğayı konu alan çalışmalarda, insanı bir dereceye kadar 'paranteze almak' gerekli ve mümkün ama tarihsel süreci anlama çabasındaki bir zihnin, Cassirer'e göre, 'insanı unutarak' çalışması imkânı yoktur. Çünkü tarih., 'dış olayların veya olguların bilgisi olmayıp bir kendini-bilme' tarzıdır. İnsan, bu yüzden, 'kendini bilmek için sanki kendi gölgesi üzerinden atlıyormuş gibi
kendi ötesine geçmeyi başaramaz .

Açıktır ki, tarihçi, Cassirer'e göre, 'simgesel bir evren' içinde hareket etmeye mahkumdur. Vurgulandığı gibi, onun karşısında fiziksel olgular değil, 'birer anlama sahip simgeler' vardır. O, bunları ilkin anlamak ve yorumlamak zorundadır. Tarihsel süreci anlama çabası (tarih), bu nedenle, doğa bilimlerinin değil, 'yorumbiîim (hermeneutik) 'in alanına girer .

Sonuç:

Anlaşılıyor ki, tarihsel süreci 'gerçekten, olduğu gibi' veren bir araştırma (tarih) mümkün değildir. Çünkü insan, onu hep 'bugün'den, yani kendi 'kültürel donatımı' içinden kalkarak anlamaya çalışmak durumundadır. Ve sözkonusu sürecin devam ettiği açıktır. Weber'in diliyle söylemek gerekirse, tarihsel süreci yorumlayıcı anlama çabaları -özellikle tarih- 'sonsuz gençlikleri'ni korumak zorundadırlar . Dolayısıyla, Popper'in -kendi yorumunu da içeren- yargısına katılmamak mümkün görünmüyor: -'Ancak tarihsel yorumlar öne sürülebilir ve bunların hiçbiri nihaî olamaz'.

CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE VE MECMUA-İ FÜNUNUN FELSEFİ AÇIDAN TAŞIDIĞI ÖNEM - 1

Mehmet AKGÜN

Tanzimatın ilanından sonra Türk fikir dünyasında felsefi düşüncenin nedurumda olduğunu belirlemek üzere bir araştırma yapmayı düşündük. Bu araştırma faaliyetimizi üç safhada gerçekleştirmeye çalışacağız. Birinci safhada Tanzimat Fermanından itibaren Cumhuriyetin ilanına kadar geçen süre içerisindeki kuruluşları ve bu kuruluşların yayın organlarındaki felsefi yazıları tesbit etmeyi, ikinci safhada tercümesi yapılan felsefi eserleri muhtevaları ile birlikte vermeyi, üçüncü safhada da aynı dönem içerisinde telif edilen sözkonusu alandaki eserleri tanıtmayı hedefledik. Bu çerçevede ilk araştırma konumuz. Münif Paşa'nın kurduğu Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye isimli teşkilatın yayın organı olan "Mecmua-ı Fünun" dergisidir.

Bizi böyle bir araştırma yapmaya iten sebep, Katip Çelebi'den (Öl: 1656) itibaren düşünen, bilgi üreten ve yazan, elit insanımızın olmayışıdır. Kanaatimce düşünmeye önem verilmemesinin temelinde, toplumumuzun felsefeye menfi tavır takınmasının büyük rolü bulunmaktadır. Menfi tavır almanın esasını da İman-ı Gazzali'nin (Öl: 111) yanlış değerlendirilmesi oluşturmaktadır. Öyleki Gazzali, kendisinden evvelki filozofların görüşlerinde insanı materyalizme götürebilecek hususları tenkit etmekle, sanki bundan böyle felsefe yapmak dinsizlik ve dolayısıyla ateistlik yapmak anlamına gelir demiş gibi değerlendirilmiştir. Oysa Gazzali, materyalist anlayışları tenkit ederken, yine düşüncesini kullanmış, getirdiği akli delillerle onların fikirlerini çürütmeye çalışmıştır. Yani herşeyden önce o yine felsefe yapmıştır. Felsefeyi dışlamamış, tam tersine inandıklarını aklıyla temellendirmeyi tercih etmiştir. İşte bu yanlış değerlendirme insanımızı felsefeden soğutmuş ve böylece gereksiz bir şekilde toplumumuzun felsefeye karşı cephe almasına vesile olmuştur. Ne yazık ki bu yanlış kanaat günümüze kadar sürüp gelmiştir. Öyle ki günümüzde bile bazı yayın organları felsefenin gereksiz olduğunu gündeme getirmekte, bazı insanlarımız hala felsefeyi ve bu alanla ilgilenenleri dinsizlikle itham etmekte ve böylece bu düşünce alanının gerekli itibarı görmesi engellenmektedir. Oysa bizim düşünen, bilgi üreten ve bu ürettiği bilgilerle toplumunun insanlarına ulaşan ve onlara nüfuz ederek daha derin ve daha sağlıklı düşünmelerini sağlayan elit insanlara ihtiyacımız vardır. Kısacası taassubu hesaba katmadan, aklını düşünce derinliklerine sevk ederek, faziletle donatılmış, sübjektif ve peşin hükümlerden arınarak objektifliğe yönelmiş, ruhu sağlam değerler örgüsüyle örülmüş felsefecilere ihtiyaç vardır. Ancak bu vasıflarla donanmış düşünen insanlara sahip almakla elit insanı yetiştirme şansını yakalayabileceğimize inanıyorum. Böylece yukarıda sözü edilen felsefeyle ilgili menfi tavırlar, aklını ve düşüncesini taassuptan kurtaran felsefenin güzelliğine kendini ve gönlünü adamış olan insanlar vasıtasıyla yıkılacaktır. Düşünen elit insanlarımızı yetiştirememenin acısını yüzyıllarca çekmişiz. Tanzimatın ilanının sağladığı imkanlar dolayısıyla, varlığın, bilginin, değerin dele getirilişi, bu alanda düşünce pınarının sızışı, dışa vuruşu, konuşması, kısacası düşüncenin cezbedici güzelliği olan felsefe, kendini az da olsa hissettirmeye ve böylece Türk fikir hayatında doğrudan kendi düşünürlerimize ait olmasada yer almaya başlamıştır. Bunun ilk örneklerini 1860larda yayınlanmaya başlayan Mecmua-ı Fünün'da görmek mümkündür. Burada özellikle bu tür faaliyetin başlatılmasında Münif Paşa'nın büyük gayreteri ve himmetleri olduğunu belirtmemiz gerekir. Şimdi biz bu dergideki felsefî yazıları taşıdığı önem açısından değerlendirmeye gayret edeceğiz. Ancak burada Mecmu-ı Fünûn'daki yazılara geçmeden önce Cemiyet-i İlmîye-i Osmaniye isimli kuruluş hakkında kısa bir bilgi vermek istiyoruz.

1. Cemiyet-i İlmîye-i Osmaniye

Münif Paşa (1830-1910), Fuad Paşa'nın da yardımıyla 1860 (Zilkadi 1277) da, padişahtan izin alarak Cemiyet-i ilmîye-i Osmaniye isimli bir cemiyet kurar. Cemiyetin tüzüğü ve hangi faaliyetleri yürüteceği hakkındaki bilgi, mecmua-ı Fünûn'un I. sayısında yayınlanır. Cemiyetin gayeleri şu şekilde belirtilir: Kitap, telif ve tercüme edilecek. Her türlü mümkün vasıtalarla ilim ve fennin memlekette yayılması için gayret sarfedilecektir. Cemiyet, ilim ve maarife, ticaret ve sanayi'e ait Mecmua-ı Fünûn ismiyle bir mecmua çıkaracaktır. Memua, otuz iki sahife olacak. Cemiyet zamanın siyasî konulan ve meseleleri ile ilgilenmeyecektir. Cemiyetin merkezi İstanbul'da olacak ve bunun için uygun bir yer bulunacaktır. Cemiyetin devamlı, devamsız ve mektuplaşan üyeleri olacaktır.

Üye seçiminde din ve milliyet farkı gözetilmeyecektir. Cemiyetin üyeleri Türkçe dışında, Arapça veya Farsça'dan birini lâyıkıyla bilecek, ayrıca Batı dillerinden (Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rumca) birini de bilmeleri gerekir. Türkçe cemiyetin dili olacaktır. Cemiyet, ilim ve fen konusunda yayın yapan diğer cemiyetlerle mektuplaşacak ve onlarla telifleri mübadele hususunda tekliflerde bulunacaktır . Cemiyetin 35 maddeden ibaret olan nizamnamesinin önemlileri bunlardır. Cemiyetin bundan başka kütüphane ile ilgili 10, İdari işlerleilgili olarak da 15 maddelik nizamnamesi vardır.

Dili Türkçe olan bu cemiyetin kitaplığında, Helvetius külliyatı, Montesqiu (1698 -1775), Shakespeare (1564-1616) külliyatı, çeşitli tiyatro eserleri, Adam Smith (1723-1790)'in Ekonomi Politik'!, La' Martine'nin Rafael isimli romain ve Konfidans'ı, Bacon'ın külliyatı başta olmak üzere bir çok kitap vardır . Kütüphanede bulunan kitaplara dikkat edilecek olursa felsefeye gereken önemin verildiğini görürüz.

2. Mecmua-ı Fünûn

Cemiyet-i İlmîye-i Osmaniye'nin yayın organs oian bu mecmuanın çok geniş bir yazar kadrosu bulunmaktadır. Bu mecmuada, felsefe, tarih, coğrafya, siyaset, edebiyat (gramer ve cümle yapısı), kimya (madenler ilmî olarak) jeoloji, eğitim, fotoğrafya, ekonomi, astronomi ve tıp alanlarıyla ilgili yazılar bulunmakladır. Görüldüğü gibi Mecmua her ilim alanıyla ilgili yazıları ihtiva etmektedir. Felsefe konusunda Münif Paşa, Hayrullah Efendi ve Kadri Bey'in yazılan bulunmaktadır. Ayrıca Ethem Pertev Paşa ile Mehmed Said'in yazılarını da felsefeyle ilgili kabul edebiliriz. Şimdi Münif Paşa'dan başlamak üzere söz konuşu şahısların yazılarını muhtevaları ile birlikle kısaca vermeye çalışacağız.

2.1. Münif Paşa'nın Yazıları

Münif Paşa, mecmuanın birinci sayısında "Mukayese-i ilim ve Cehl" başlıklı bir yazı yazar. O, bu yazısında bilginin önemi üzerinde durur. İnsan konuşma üstünlüğü ile hayvanlardan ne kadar ayrılırsa, bilgili insanlar da bilgisiz insanlardan o nisbette ayrılır. Çünkü ona göre Afrika, Amerika ve diğer kıtalardaki bilgisiz insanlar, zarurî ve tabiî olan ihtiyaçlarını gidermekte acizdirler. Ama bilgisi olan ve fen ilimlerine sahip bulunan, İngiltere'nin bir çok ülkeyi zaptetmesi ve dünyanın her tarafında az çok üstünlüğünü kabul ettirmesi, ilmin değerini ve önemini gösterir. Kısaca belirtmek gerekirse Münif Paşa, bu yazısında, bilgi ve bilgisizliği mukayese ederek, ilme sahip olmanın önemini vurgulamaktadır .

Münif Paşa, mecmuanın 2. sayısında "Mukaddime-i İlm-i Jeoloji" ismiyle bir yazı yazar: O, bu yazısında jeoloji ilminin tarifini yaptıktan sonra arzın meydana gelişi hakkında bilgi verir. Jeoloji ilmi, binlerce yüzyıllar öncesinde zuhur eden durumlar ve arzın katmanlarından meydana gelen değişikliklerin künyesini tayin ve tesbij eder. Jeoloji ilmi, önce gelenlerden sonrakilere ağızdan ağıza nakledilen bir takım rivayet ve hikâyelere dayanmaz. Çünkü rivayet ve hikâyelerde doğru ve yanlış olma ihtimali vardır. Bu sebeple jeoloji ilminin dayanağı bizzat arzın kendisidir. Bu yazıda arzın aslî maddesi olan ateş sıvısının yüzeyi uzun zamanlar geçtikten sonra kabuk bağlayarak madenlerin meydana geldiği, daha sonra bitkilerin, onları takiben hayvanların ve en sonra da insanların meydana geldiği belirtiliyor. Burada Münif Paşa'nın ilim zihniyetini ön planda tuttuğunu ve âlemdeki tekâmülü kabul ettiğini görüyoruz .

Mecmua-ı Fünûn'un 13. sayısında Münif Paşa, "Mahiyet ve Akam-ı Ulûm" isimli bir makale yazar. Bu yazıda o ilimleri aklî ve naklî olmak üzere ikiye ayırır. Aklî ilimlerde insan kendine ait vasıtalarla neticeye giderken, naklî ilimler vasıtasızdır. Münif Paşa, ilmi, bilmek anlamına gelip bir kaide dahilinde tecrübe yoluyla elde edilen netice olarak tarif eder. İlim, istidlal ve istintaca dayanarak neticeye vardığından herkes tarafından kabul edilir. Her ilmin sınırı ve vazifesi vardır. Bu sebeple her ilim bağımsız ise de bazıları arasında bir birlik ve uyum olduğundan birbirlerine bağlılık ve ihtiyaç vardır. Meselâ tabiî ilimler ve kimyanın matematiğe ihtiyacı olduğu halde, matematiğin başka hiç bir ilme ihtiyacı yoktur. Bu sebeple diğer ilimleri öğrenmek isleyenlerin biraz hesap ilmini bilmeleri gerekir. İhtilaflı olmayan ilim sahihtir. Ahlâk ilmi, sahih kabul edilmezse de bazı nadir durumlarda doğru olabilir. Mülkî ve askerî idarelerle ilgili siyaset ilimleri
değişken olduklarından sahih ilimlerle bunlar arasında fark vardır. Arapça'nın sarf ve nahivin, mânâ ve ifade kaidelerinin bir kitap haline getirilmesiyle bunların her biri özel ilim hükmüne girmiştir ki bu ilimelrle uğraşanlara âlim adı verilmiştir. Hikemî ilimlerde geniş bilgisi olanlara feylesof adı verilir. Feylesof, Yunanca bir kelime olup hikmet sevgisi anlamındadır. Feylesof tabirini ilk Phthagoras kullanmıştır.

İslâm âlimleri aklî ilimleri, mantık, tabiî ilimler, ilâhi ilim ve riyazat olmak üzere dörde ayırırlar. Riyazâtı da; hendese, hesap, musikî ve heyet olmak üzere dörde ayırırlar. Sözü edilen ilimlerin yan dallan vardır. Meselâ tıp; tabiî ilimlerin dallarından biridir. Bazı yeni çıkan ilimlerle birlikte, sayı yediye çıkmıştır. Bunlar:

1- Lisan ve edebiyat,
2- Riyazî ilimler,
3- Tabiî ilimler,
4- Tarih ve Coğrafya ilimleri,
5- Felsefî ilimler,
6- Siyaset ilimleri,
7- Sanat ilimleri.

Bundan sonra Münif Paşa, Yunanlıların ilmi, Mısır ve Mezopotamya'dan aldıklarını belirtir. Daha sonra İslâm dünyası genişledikçe ilmî faiiyetlere ağırlık vermişler ve tercüme faaliyetine girişmişlerdir. Münif Paşa, bu yazısında, ilimleri kullanıldıkları metod itibariyle ayırmış ve ilim değeri taşımayanları (nücûm, ona göre bu ilim doğru bilgilere sahip değildir) belirtmiş ve böylece ilimlerdeki ihtisaslaşmaya işaret etmeye özen göstermiştir .

Mecmua-ı Fünûn'un 13, sayısından itibaren Münif Paşa, "Tarih-î Hükemay-ı Yunan" başlıklı bir yazı disizi başlatır. Bu başlık altında bir çok Yunan filozofunun bazı yönlerini ve felsefî fikirlerini vermeyi gaye edinmiştir. Çünkü ona göre Yunan filozofları günümüzden yaklaşık iki bin yılı aşkın bir süre önce yaşamalarına rağmen hâlâ etkilerini sürdürmektedirler. Bu filozofların fikirleri hakkında bilgi sahibi olmanın önemi üzerinde durmanın gereksizliği meydandadır. İslâm bilginleri bunun önemini daha iyi idrak ettikleri için Abbasoğulları zamanında bu filozofların eserlerini Arapça'ya tercüme etmeye başlamışlardır. Bu eserlerin bir kısmında verilen görüşler gereksiz gibi görünseler bile, kitapların yazılmasından itibaren çok uzun yıllar geçtiğinden bu pek o kadar önemli değildir.

Münif Paşa'nın ilk üzerinde durduğu Yunan filozofu, hemen hemen bütün felsefe tarihlerinde olduğu gibi Thaleslir. Hayal hikâyesi hakkında bilgi verdikten sonra onun her şeyin temel ilkesi olarak "Su"yu kabul ettiğini belirtir. Astronomi konusuyla yakından ilgilendiğini, yerin ve güneşin hareketiyle ilgili çalışmalar yaptığını, 12 ay ve 360 gün olan bir takvim hazırladığını da ileri sürüyor .

Münif Paşa, "Tarih-i Hükemay-ı Yunan" başlıklı yazısının ikincisinden Solon (M.Ö.640-562) üzerinde duruyor. Solonla ilgili uzunca bir biyografi sunuyor. Onun millî duygularının çok güçlü olduğunu, hitabet özelliğinin bulunduğunu, halkı tarafından çok sevildiğini, eşitlik meselesine ağırlık verdiğini, anlaşma sağlanamayan durumlarda onun engin bilgisinden istifade edildiğini, bazı kanun maddelerini vaz ettiğini belirtiyor . O Solonla ilgili düşüncelerini mecmuanın 18. sayısında da aynı makale başlığı lalında sürdürür. Solon, aklı yol gösterici kabul ettiğinden, her meselede akla müracaat etmemiz gerektiği kanaatindedir. Aklıyla insan ölümden niçin korkmamak gerektiğini anlayabilir. Solon, serbest seçime dayalı olarak oluşturulan hükümetten yanadır. Solon'un kendisi Cunhuriyet idaresi taraftarıdır. Hükümdarlar yanlışlarından dolayı tenkit edilebilmelidir. İnsanların uğradığı zulümlerin sebebi Tanrı değil, bizzat kendileridir, kendi yaptıklarının bir sonucudur. Sanat icra edilirken ahlaki erdemlere bağlı kalınmalıdır .

Mecmuanın 19. sayısında Münif Paşa, aynı başlık altında yazdığı makalesinde ilkçağ Yunan filozoflarından Piatakos (M.Ö. 649-579) hakkında bilgi verir. Onun hayat hikayesini verdikten sonra görüşlerine yer verir. İnsanlar bir felakete tutulduklarında, ona tahammül etmesini bilmelidir. Hayır sahibi olmak çok güçtür. En iyi şey mevcut eşyanın ıslahına çalışmaktır. En güzel ve en uygun başarı kan dökülmeden elde edilendir. Devletin iyi idaresi, hükümdarın veya hükümet üyelerinin insan haklarına ve kanuna uymaları sayesinde gerçekleşir, insan bir başkası hakkında kötü şey söylememelidir. İnsan doslatını elden çıkarmamak için onlarla ilişkilerini güya bir gün kendisine düşman olacakmış gibi olgun bir tedbirle devam ettirmelidir. Hakikate muhabbet ve Tanrıya itiat ediniz. Piatakos, çok hazır cevap olduğu için ona bazı konularda sorular sorulmuştur ki biz bu sorulardan bazılarını cevaplarıyla vermek istiyoruz. Kendisine dünyada en çok değişen şey nedir diye sorulmuş, o bu soruya suların mecrası ve kadınların mizacıdır diye cevap vermiştir. Her zaman yapılması gereken şey nedir? sorusuna da hayır ve şerr'den istifade etmektir diye cevap vermiştir. En latif şey zaman, en hafi şey atiye ait durumlar, en hain şey denizdir demiştir.

Mecmunanın 22. sayısında aynı başlık altında üzerinde durulan Yunan filozofu Biastır. Bias'ın hayat hikayesini kişiliği ve fikirleri ile birlikte veriyor. Zengin olmasına rağmen azla kanaat edinen bir kimsedir. Şiirle uğraşmış, iki binden fazla edebiyat-ı nazm yazmıştır. Bu şiirlerinde insanların ne şekiîde saadete ulaşabileceklerini, harp ve barış zamanında cumhurun işleri iyi idare etmesine nasıl vasıl olabileceğini belirtmiştir. İnsanları iyi seçmeli ve bunların hepsiyle dostuk kurmaldir. Acele etmemek cennetin işaretlerindendir. Gençlikte ilim ve bilgi kazanmaya çalışmalıdır. Çünkü ihtiyarlıkta bunlardan başka insanların ellerinde teselli olacakları bir şey kalmayacaktır. İyi işler yapınız. Üstesinden gelemeyeceğiniz işlere yeltenmeyiniz. İnsan dünyada her an ölecekmiş ve çok uzun ömrü varmış gibi yaşamalıdır. Sağhkh bir beden Allah'ın bahsidir. İnsanın gerek kendisini ve gerekse vatanını ıslah eden şey ümittir. İnsana en fazla haz veren şey
çalışmadır .
1 | 2 | 3 | 4

CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE VE MECMUA-İ FÜNUNUN FELSEFİ AÇIDAN TAŞIDIĞI ÖNEM - 2

Mecmuanın 23. sayısında Münif Paşa, Periandros'u tanıtıyor. O, Periandros'un doğum ve ölüm tarihleri hakkında bilgimizin bulunmadığını, insanın istediği takdirde her türlü güçlüğü yenebileceğini, hükümdarların kendilerini halka sevdirmesi gerektiğini, insanın gayret ve eyleminin karşılğî olarak altın ve gümüş beklemişinde olmamasını, dünyada emniyet ve istirahatın en aziz şey olduğunu, sadece cinayet işleyenlerin değil aynı zamanda bu niyetde olanların da katil kabul edilebieceğini, söylenen sırrın hiçbir şekilde ifşa edilmeyeceğini vs. gibi düsturları, onun bir hayat anlayışı olarak benimsediğini belirtir .

Mecmuanın 29. sayısında Münif Paşa, Hilon ve Kleobul isimli düşünürler hakkında bilgi verir. Bunlardan Hilon, insanlar gıybet etmemeli, insan kendi durumuna uygun birisiyle evlenmeli, itidale riayet edilmeli, dostluk ve düşmanlık daimiı bir durum olmadığından bir gün düşmanlık edecekmiş gibi sevilmeli ve bir gün de dostluk edecekmiş gibi düşmanlık yapılmalı, inasanın gücünü aşacak olan şeyler temenni edilmemeli, başkalarına kefil olanlar zarar çekerler vs. şeklinde fikirlere sahiptir.

Kîeobul'un fikirleri ise şu şekildedir. Fazilet zulüm ve diğer kabahatlardan çekinmektir. Herşeyde nizam, zaman ve dereceye riayet etmelidir. Dostlarınıza ve düşmanlarınıza iyilik ediniz. Çünkü böylece dostlarınızı muhafaza ve belki düşmanlarınızı kazanırsınız. Kimse hakkında kötü konuşmayınız. Akıl ve idrakına güvendiğiniz insanlarla daima istişare ediniz. Heva ve hevese kesinlikle bağlanmayınız. Cebri muameleden çekininiz. Evladınızın iyi terbiye edilmesine özen gösteriniz. Mağdurla alay etmeyiniz .

Nünif Paşa, mecmuanın 31. sayısında Epimenides ve Anaharisis üzerinde durmaktadır. Epimenides'in onbeşinci olimpiyadda Atina'ya geldiğini belirtiyor. Onun hayatı hakkında mübalağalı bilgiler verildiğini (güya elliyedi sene bir mağarada uyumuş, bir rivayete göre 154, diğer iki rivayete göre de 157 ve 298 yıl yaşamış) söylüyor. Bazı ecnebi memleketlerde seyahatler yapıp, oralarda ilmi araştırmalarla ilgilenmiş. Solon'un kanunları vaz, etmesinde yardımcı olmuş. Kadınların cenaze alaylarında icra ettikleri cahilce merasimlerin gereksiz olduğunu herkese ilan etmiş. Atinalıları tedricen ibadet etmeye ve kurban kesmeye inandırmış ve adaletle ilgili kurallara uyulması gerektiğini sölemiş. Sür şeklinde bir kaç kitap telif etmiştir. Kurbanlar konusunda bir eser yazmıştır.

Anaharsis, 47. olimpiyadda Atina'ya gelmiştir. Annesi Yunan, babası Tatar'dır. Atina'da Solon'dan bilgi alışverişinde bulunmuştur. Ona göre bağlardan üç çeşit üzüm meydana gelir ki bunlardan biri neşe, ikincisi sarhoşluk, üçüncüsü pişmanlıktır. Bir gün kendisine bir insanı şarap içmekten nasıl vazgeçirebiliriz diye sorulmuş, bu soruya o cevap olarak, iyice durumuna dikkat edebilmek için önüne bir sarhoş adam koymalıdır demiş. İnsan kendi dili ve batınına gereği gibi sahip olamlıdır, sözünü hep tekrarlamış. Dünyada dil gibi korunmasına çalışılacak birşey olamadığını göstermek için daima eliyle ağzını kapatırmış. İnsanlarda en büyük ve en kötü şey nedir? sorusuna dildir dîye cevap vermiş. İnsanın bir çok iyi gün dostu olacağına sadece bir sadık dostu olsa yeterlidir. Pazarlar insanların birbirlerini aldatmaları için kurulmuş yerlerdir. Çıkrık ile topraktan çömlek yapılması onun icadıymış. Dil, adetler ve beldenin kanunlarını öğrenmek için Yunanista'a geldiğini kendisi söylüyor.

Mecmuanın 35. sayısında Münif Paşa, Pythogoraslan bahsediyor. Pythogoras ismi ona Apollon tapınağının kahinleri gibi gaipten haber vermesi dolayısıyla verilmiştir. Yunan filozoflarına daha önceleri hakim denilirken, ilk olarak hikmet sevgisi anlamına gelen feylosof ismiyle yetinen Pythagoras olmuştur. Mısır' ve İtalya'ya gitmiş, İtalya'da hikmet ilmi eğitimine başlamıştır. Bu sebeple onun kurduğu mezhebe İtalya mezhebi denir. Ruh gücü inancına sahiptir. Bakla yemediği söyleniyor. Bazı insanlar, şeref, şan, hırs ve tamah esiri olarak doğarlar. Bazı insanlar da eşyanın hakikatini kazanmak için doğarlar. Dünyada insanlar kendi haklarında iyi olanı bilmediklerinden hiç bir kimse kendi nefsi için bir şey talebinde olmamalıdır. PythagorasHa ahiret inancı vardır. O, geometri ve astronomi ilmiyle uğraşmıştır. Biri sabahleyin, diğeri akşamleyin görünen iki yıldızın bir olduğunu göstermiştir .

Münif Paşa, Pythgorasla ilgili bilgi vermeye mecmuanın 36. sayısında devam eder. Ona göre mevcudatın aslj Bir'dir. Bir'den sayılar, sayılardan noktalar, noktalardan çizgiler, çizgilerden yüzeyler, yüzeylerden cansızlar, cansızlardan dört unsur meydana gelir. Ateş hava, su ve topraktan ibaret olan bu dört unsur, daima bir diğerine dönüşür. Yeniden meydana gelen şeyler, değişmelerden ibarettir. Arz, küre şeklindedir ve dünyanın ortasındadır. Arz, küresini kuşatan hava, kesif ve hareketsiz olup, yeryüzünde bulunan canlılar bu sebepten dolayı ölümlüdürler. Yüksek alemin havası ise tam tersine ince ve daima hareketli olduğundan onun içinde bulunan varlıklar ölümsüzdürler. Bu sebeple güneş ve ay ilahi varlıklardır.

Makalenin devamında Heraklitten bahsediliyor. Onun M.Ö. 500 yılında doğduğu ve fikirleri anlaşılmadığı için kendisine karanlık sıfatının verildiği belirtiliyor " . Münif Paşa, mecmuanın 37. sayısında Herakliti anlatmaya devam ediyor. Tabiat ilmine dair bir kitap yazmıştı. Ona göre herşeyin aslı ateştir. Bu ilk unsurun yoğunlaşmasından hava, havanın yoğunlaşmasından su, suyun yoğunlaşmasından toprak meydana gelir. Sonra toprak sözkonusu tertib üzere, yine aslına döner. Sadece bir alem olup, sınırlıdır. Bu alem, ateşten mürekkep olup, sonunda yine ateşe dönerek yok olacaktır. Oluş hadiseleri, ilahi hikmetin başlangıcı olmayıp, bütün olaylar, birtakım birbirini takibeden sebeplerin neticesidir. Ruhun mahiyeti meselesinde, bunun incelenmesi ve araştırılmasıyla uğraşmak boşuna vakit geçirmektir. Ruhun hakikatine ulaşma imkanı yoktur. 65 yaşındayken M.Ö. 435'de ölmüştür.

Makalhenin devamında Münif Paşa, Anaxagoras (M.Ö. 496-424) üserinde durmaktadır. Tabii hikmeti kendisinden Öncekilerden fazlasıyla bilir. Yunanistan'da halk için ilk felsefî usûl vaz'eden Anaxagoras tır. Maddeyi tanzim eden ve alemde olan bütün cisimlerin oluşumunu sağlayanın akıl olduğuna inanır. Çağdaşı olan filozofların kendisine akıl ismini vermeleri bundan doğmuştur. Akıl, maddeyi yoktan var etmemiştir, sadece tanzim etmiştir. Başlangıçta her şey birbirine karışmış olduğu halde, akıl bunları ayırıp, her şeyi her gün gördüğümüz şekle koymuştur. Böylece o, alemi yaratanın put olduğu inancını yıkarak, batıl fikirlere inanmayı önlemiştir. Alemde boşluk yoktur, her yer doludur. Sonsuza kadar bölünme mümkündür. Daha sonra Anaxagoras'ın alemin meydana gelişiyle ilgili düşüncelerini verir .

Münif Paşa, mecmuanın 40. sayısında aynı başlıkla yazdığı makalesinde Demokritos ve Empedokles üzerinde duruyor. Demokritos, (M.Ö. 469-360) 109 yıl yaşamıştır. Leukippos'un Demokritos'un hocası olduğu ve hocasının fikrine bağlı kaldığı söyleniyor ki, bu da atomculuktur. Eşyanın aslı atomlar (doluluk) ve boşluktur. Yokluktan hiç bir şey meydana gelmez, varlıktan da hiçbir şey yokluğa gitmez. Atomlar, ezeli ve ebedidirler. Sayıları sonsuzdur. İşte bu atomlardan sayısız alemler meydana gelir, biraz vakit geçtikten sonra bunlar harap olarak enkazlarından diğerleri meydana gelir. Güneş, ay ve diğer yıldızlar da bu çeşittendir. Atomların hareketleri devri olup ezeli ve ebedidir. Daha sonra Epikuros da aynı görüşü yani atomculuğu savunmuştur. Ancak Epikuros'un ondan ayrıldığı yönler vardır. Münif Paşa, bunu Epikuros bahsinde göstereceğiz diyor. Demokritos'a göre ruh bedenin her bir atomu arasında ilişki olmasındandır. Bundan sonra Münif Paşa Demokritos'un ilim tarihini ilgilendiren fikirlerini veriyor.

Empedokles'in M.Ö. 424 senesinde meşhur olduğu, Pythagoras'a öğrencilik ettiği ve ne zaman öldüğünün bilinmediği belirtiliyor. Tıbla uğraşmış, hitbeti güçlü imiş ve düşüncelerini şiirle ifade etmiş.

Empedokles, herşeyin aslının dört unsur (toprak, su, hava ve ateş) alduğuna inanmıştır. Bu dört unsuru birleştirecek bir sevgi ve sonra bunları ayıracak bir nefret vardır. Bunlar sürekli birbirlerinin yerlerini alırlar. Bunlardan bir zerre bile kaybolmaz. Bu se-beple bunlar ezeli ve ebedidiler. Güneş büyük bir ateş küilesidir. Ay, tepsi şeklinde yassıdır. Gökyüzü bunlara benzer bir maddeden meydana gelmiştir. Ruh göçüne inanıyor. Ruh, hertürlü cisme geçer. Hatta bu konuyla ilgili olarak, kendisinin bir zamanlar küçük kız, sonra balık, sonra kuş ve sonra da bitki olduğunu iyice hatırladığını söylemiş .

Mecmua-ı Fünun'un 41. sayısında Sokrates hakkında bilgi veriliyor. Onun M.Ö. 464'de dünyaya geldiği 70 yaşında (M:Ö. 394) öldüğü, hikmet ilmine Anaxagorastan başladığı belirtiliyor, ahlakın ıslahı üzerinde durmuştur. Felsefe usulü ahlakın ıslahı ve nefs bilgisi meselesiyle ilgilidir. Ahlakı faizleti kazandırmak esastir. Sokrates'ten öncekiler, tabiatla ilgilenmişler, o ise hayır ve şer üzerinde durmuştur. Usulü ise yanında bulunanlarla karşılıklı konuşma şeklindedir. İnsanlar Allah için ibadet etmelidir. Bu sebeple o, Allah için kurban ve cüz'i hediyeler takdim edermiş. Bu hediye az ve küçük ise de, büyük hediyeler takdim edenlerin ki kadar, makbul olur inancındadır. Çünkü gücü ancak buna müsait olup, Tanrı indinde ise kendisine takdim edilen küllî hediye cüzî hediyeden daha fazla makbul olmaz. Sokrat'ın dua ve münacaatı gayet sade, zühd ve takva usûlüne çok uygundu. Hiç bir şeye ihtiyacı olmamak ancak Tanrıca has özelik olup, bu sebeple insanın ihtiyacı ne kadar az olursa Tanrıca yakın olur. Sokrât, kendi nefsi hakkında şiddet edip diğerleri hakkında imkan uygun olduğu derecede yumuşaklık gösterdiğinden, bu durmu halk tarafından beğenilirmiş. İtidalli olmayı tavsiye dermiş. Ders hazırlama alışkanlığı yokmuş. Çünkü derselerini yukarıda da söylendiği gibi dialog şeklinde yaptığından bir şüphe haliyle sorular sorup cevaplarını alırmış. Herkesi dine bağlar ve takvaya sevkedermiş. Siteye yeni Tanrı anlayışı sokmakla, gençliği bozmakla suçlanmış, muhakeme sonunda idama mahkum edilmiştir .

Münif Paşa mecmusanın 42. sayısında aynı başlıklı makalesinde Eflatun üzerinde duruyor. Eflatun'un M.Ö. 425'de doğduğu 81 yaşındayken (M.Ö. 344) öldüğü, bir çok sahayla ilgilendiği ama felsefeyle tanıştıktan sonra diğerleriyle uğraşmayı bıraktığı söyleniyor. Sokrat'ın ölümüne kadar ona bağh kalmış, ölümünden sonra Heraklit mezhebine dahil Kratylos ve Parmenides mezhebine tabi Hermenius isimli filozoflara intisap etmiştir. 28 yaşındayken Sokrates'in diğer öğrencileryle berabar, Eukleides'de dahil olmak üzere Megara'ya oradan da Sirakuza'ya gitmiştir. Orada okutulan Hendese dersleri ile İtalya'da Pythagoras'cıların derslerini takip etmiştir.

Kısacası seyahat ettiği yerlerin ilim ve fikir hareketleriyle temasta bulunmuştur. Atina'ya döndüğünde bir akademi kurmuştur. Birçok talebe yetiştirmiştir ki, bunların içinde en önemlisi Aristo'dur. Akademinin kapısına "Hendese ilminde maharet i olmayanlar buraya girmesinler" diye yazdırmıştır. Eflatun, ruhun ölümsüzlüğüne inanır. Ancak onda Pythagorasçılardan mülhem ruh göçü inancı vardır. Yalnız onun ruh göçü biraz farklıdır. Çünkü Pythagorasçılarda ruh, doğuş çıkarından kurtulamazken, onun anlayışına göre ruh, günahtan arındıktan sonra tekrar geldiği yere dönecektir. Ona göre ruh, bir zamanlar yaşamış, bu dünyada da yaşıyor. Burada yaşarken daha önceki hayatında elde ettiği bilgileri hatırlıyor. Bunun için bilgi bir hatırlamadır. Af, iyileri ıslah ettiği derecede kötüleri bozar. Tabii akıl, insanın içinde olup ağacın damarları derecesindedir. Talim ile hasıl olan akıl, inasanın haricinde olup, ağacın dallarında meyve veren yeri derecesindedir. Bedenlerin kuvveti alış-verişten, akılların kuvveti hikmetten hasıl olur. Bundan dolayı akıllar hikmetden mahrum kaldığında, bedenleri gıda yokluığundan helak olduğu gibi helak olur. Anneler çocuklarına yemek vermeye başlamazdan önce, onları süt ile besledikleri gibi, yetkin hoca da öğrencilerine complex ilimlerin eğitiminden önce basit ilimleri öğretirler .

Mecmuanın 44. sayısında Münif Paşa, "Tarih-i Hükemay-ı Yunan" başlıklı makalesinde Antistehenes hakkında bilgi veriyor. Sokrat'ın ölümünden sonra onun öğrencileri üç gruba ayrıldılar. Birincisi kynikler, ikincisi eşrakiyun, üçüncüsü de Kyrenelilerdir.

Antistenes, kyniklerin reisidir. Antisthenes'in eğitim yaptırdığı yer, Atina kapılarırından kelp (köpeksi) manasına olan bir kapı civarında bulunduğu için bu isim verilmiştir. Eğitimine başlangıçta Gorgias'ın öğrencisi olarak başlamış, daha sonra kendi başına eğitim yapmış, hitabeti güçlü imiş. Kanaat ehli bir insanolduğu belirtiliyor. Yarabbi beni nefsani şehvetlere müptela etmektense, aklımı al diye dua edermiş. Sadece ahlak ilmi ile uğraşmak gerektiğini, diğer ilimlerle uğraşmanın hiç bir faydası olmayacağını söylemiş.

Saadete ahlaki faziletlere uymak, kibir ve gururdan uzaklaşma varılır. Kynik taifesi ekseriya sebze ile beslenip, suda başka bir şey içemezlerini«,. Kuru yerde yatmaktan rahatsız olmazlarmış. İhtiyaçtan uzak durmak ilahi özelliklerden olmakla en az ihtiyacı olanlar ilahi makama en yakın olanlardır. Zenginlik, §an, şöhret çok istenilecek, bunun tersi durumlardan üzülecek şeyler değldir. Yani her iki durum karşısında da ilgisiz kalmak tavsiye ediliyor.
1 2 | 3 | 4

CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE VE MECMUA-İ FÜNUNUN FELSEFİ AÇIDAN TAŞIDIĞI ÖNEM - 3

Mecmuanın 46. sayısında aynı başlıklı makalede Aristippos üzerinde duruluyor. Kyrene mektebindedir. Şehrin adından dolayı Kyrene mezhebi denilmiştir. Bunlar hazza değer vermişlerdir. Ona göre filozoflar kendilerine lazım olan şeyleri iyi bilirler, hükümdarlar ise bilmezler. İnsan şehvetini değiştirmek çok iyidir. Ama tamamıyla ondan ayrılmamalıdır ve şehvetine esir olmadıkça ondan faydalanmak suç değildir. Bir alim ile cahil arasında ne fark vardır sorusuna, bunlardan ikisini de soymalı ve çırılçıplak olarak ecnebi diyarına göndermelidir ki o zaman fark anlaşılsın diye cevap vermiş. Kalpte iki çeşit hareket vardır. Biri yumuşaktır ki insan bundan lezzet alır, diğeri şiddettir ki ondan rahatsız olur. Bu sebeple biri istenirken diğeri istenmez. Bunlar ise insanların haz aldıklarının dili ve izahıdır. Bir ilaç vücuda yaradığı için muteberdir. İnsanın kendi maksatlarıyla, uhrevi saadet arasında bir fark vardır ki, bu da şahsın kendi maksatları kendine ait olurken, uhrevi saadet birtakım nazların hepsidir. Bedensel hazlar, ruhsal hazlardan daha kuvvetlidir inancında olduklarından akli işlerden ziyade bedensel işlere özen gösterirlerdi. İnsanlar devletin kanunlarına uymalıdır. Aslında istenilen ve istenilmeyen hiç bir şey yoktur. Her şeyin bir sebebi bulunması dolayısıyla islenilen ve istenilmeyen olur. Hürriyet-esirlik, zenginlik-fakirlik, asillik-asil olmamaklık gibi durumların hazlara hiç bir etkisi olmaz. Çünkü her çeşit durumda mutlu olmak mümkündür. Akıl hiç kimseye kötülük etmeyip, herkesi eğitmelidir ve her ne yaparsa kendi nefisine fayda sağlamak gayesiyle yapmalıdır.

Münif Paşa, 1300 senesinde bir sayı olarak çıkardığı Mecmua-ı Fünun'dan yine aynı başlık altında Akratis hakkında bilgi veriyor. M.Ö. 328 senesinde onun hayatta olduğunu söylüyor. Bu da kelbiyun mezhebinden olup meşhur Diogenesln öğrencisidir. Soğuk ve sıcağın şiddetine ve her türlü rahatsızlığa alışmak için yazın şiddetli sıcakta gayet kaim bir aba, kışın en şiddetli anında da çok ince bir elbise giyermiş. Ona göre ömründe hiç suç işlememiş insanı bulmak çok zordur. Ama bir kırmızı narın içinde birkaç çürük tane bulunsa bile yine lezzetine zarar gelmez. Nefsi arzulardan kaçınmalarını hep öğrencilerine tavsiye edermiş. Açlık aşkı unutturur. Eğer bu ilaç (ahlak) kafi gelmezse genellikle zaman geçtikçe hakkından gelir. Eğer bu da kafi gelmezse insanın bir ip bulup asmasindan başka çare yoktur. Bir gün kendisine şarap veren kimseye, vay bu adam feylesofların şarap içmediğini bilmiyormuş diye şarabı geri vermiş, O da daima fakirliği, şanı, şerefi istihkardan başka vatanım yoktur dermiş. Baht ve talihin bu vatan üzerine kesinlikle hüküm ve tesiri olamaz. Kendisinin her türlü gıbta etmekten ve hasetten uzak olduğunu söylermiş.

Ona göre büyük adamların servet ve samanı dağlar ve sarp kayalar üzerinde büyüyüp gelişen ağaçlara benzer. Bu ağaçların meyvlerini yalnız çaylaklar ve karıncalar yedikleri gibi büyük adamların malından sadece dalkavuklar istifade ederler. Çevresini medhedenlerin kuşattığı bir zengin, kurt sürüsü içinde kalmış bir buzağıya benzer. Ahlak ilmi dışında ilimlere pek rağbet etmemiştir.

Münif Paşa, H. 1300 (1885) yılında bir sayı olarak çıkan Mecmua-ı Fünun'da "îlm-i Ahlak " başlığı altında bir yazı yazar. Ahlak iîmi, felsefe ilminin dört kısmından biri olarak kabul ediliyor. Diğer üç kısım, mantık, psikoloji ve ilahiyattır. Psikoloji insanın akıl, his ve irade sahibi olduğundan, mantık uyulması gereken kaidelerden bahsederken, ahlak ilmi ise irade için kaideler vaz' ve tayin eder. Yani irademiz seçimlerinde ve hareketlerinde serbest bırakılmayıp, her durumda uyması gereken kaideler vardır. Ruhi fiillerde, iradi hareketin olduğunu bize tecrübemiz gösterir. Yine biz iradenin ahlak tabir edilen bir çeşit hareketinin olduğunu biliriz ki, bunların bazısı uygun, bazısı uygun değildir. Bir hareketin, davranışın uygun olup-olmadığı iyilik fikrine uygun olup-olmadığıyla ilgilidir. Kainattaki varlıklar arasında sınırsız ve sayısız ilişkiler vardır. Bunlardan biri hukuk ve vazife ilişkileridir ki, birbirleri için gereklidirler. Yani hukuk olan her yerde vazife, vazife olan yerde de hukuk vardır.

Allah'ın yarattıkları üzerinde tabii olarak hukuk vardır ki, insanın kendi yaratıcısına karşı olan vazifeleri işte, bu hukuktan doğar. İnsanların da birbirlerine karşı tabii hakları vardır ki, bunlara uyulması gerekir. İnsan nev'inin malına, canına, hürriyet ve namusuna zarar vermemek insanın vazifesidir. Varlıkların birbirlerine karşı hukuku, fıtri ve tabiidir. Bu hukuka uymamak alem nizamını bozmak demektir. Yapılması gerekeni yapmamaktır, yani vazifesini yapmamaktır. Demek ki, inasanın hem yaratıcısına hem de hem cinsine karşı vazifesi vardır ki, bunu yerine getirmeyi mukaddes ilahi hukuk temin edecektir.

Vazife hukukunun sebebi ve dayanağı ilahidir. Ama insanın vazife ameliyle varlığa gelmesi gerekir ki, bu da hür iradenin hareketiyle fiil haline gelir. Bu sebeplerden dolayı ahlak (iradi vazifeler ilmi) bir ameli (pratik) ilimdir. Vazife ilmi olarak ahlak sadece insanlara ait değildir.

İnsan öldükten soma ömründe yaptığı fiillerin karşılğını mükafat ve ceza olarak ahirette görecektir. Her ne kadar ahlak, vazifeyi icra etmekten ibaret ise de ahlaka fiillerin meydana gelişinden aklın ve hissin de rolleri vardır. Fakat bu durum hür iradenin takdiriyle olur.

Ahlak ilminin vazifesi, umumi ahlak ve hususi ahlak olma üzere ikiye ayrılır. Birincisine umumi vazife, ikincisine hususi vazife ilmi de denilebilir. Umumi ahlak, önce fiillerimizin sebebini araştırır, sonra her çeşit hakiki ahlakın esaslarım vaz' eder. Bu esaslar da ahlak kurallarının idraki, vazife fikri, iyi ve kötünün ayırt edilmesi vs'den ibarettir. Daha sonra da vazifenin yerine getirilmesi veya yerine getirilmeyince doğuracağı durumları tayin eder. Hususi ahlakın esası, umumi ahlakın dahilindedir. İnsanın başkaları ile muhtelif münasebetine göre gerçekleşen ameliyedir. Bu münasebetler, insanın Allah'a, kendisine ve kendi cinsine karşı olan münasebetleridir.

Ahlak ilminin esasını ve konularını bu şekilde belirledikten sonra, Münif Paşa, ileride sözkonusu ilmin tafsilatına girileceğini belirtir. Ancak mecmua bundan sonra çıkmamıştır.

Münif Paşa'nın Mecmua-ı Fünun'daki felsefi yazıları burada bitiyor. Onun bu mecmuada eğitimle ilgili olarak 1. c , 5. sayı 176. sahifede "Ehemmiyel-i Terbiye-i Sıbyan"ve 1300 senesinde 1 sayı olarak çıkan aynı isimli derginin 35. sahifesinde "Terbiyenin Faidesi" başlıklarıyla iki makalesi bulunmaktadır." İki makale de, eğitim konusunda o dönemde yazılan ciddi yazılardır. Bunlardan başka Münif Paşa'nın, bu mecmuada tarih, coğrafya, dil, edebiyat, iktisat konularını da ilgilendiren yazılan vardır. Demek ki o, tarihten coğrafyaya, dil ve edebiyattan eğitime, felsefeden iktisada kadar geniş bilgi alanları üzerinide durmuş, araştırmalar yapmış bir düşünürümüzdür. Hele felsefe alanıyla ilgili yazılarında verdiği bilgiler gerçekten yabana atılacak cinsten değildir. Yazılarıyla ilgili hiçbir bibliyografya vermemesine rağmen, Batılı kaynaklardan istifade ettiği hususunda şüphemiz yoktur. Hatta Asistan Recep Duran da Münif Paşa'nın felsefe ile yakınlığndan bahsedilen " ... kendisinin felsefe ile uğraştığını teslim etmemek mümkün değildir..." Bu tanıma" ister ilahi, ister beşeri" sözünü ekler ve Münif Paşafaın daha mütevazı davrandığınr gösteren "akl-ı insaninin müsait olduğu mertebe" sözünü çıkarırsak Andre' Lalande'ın felsefe tanımını elde ederiz. Lalande'ın tanımı: "İster ilahi, ister beşeri olsun, her tür olgunun sebep ve menşeini aramak..." Münif Paşa'nın tanımı da şöyle: "İlm-i hikmet, akl-ı insaninin müsaid olduğu mertebe eşya ve hadisatın ilel ve esbab ve hakkayıkını bildirir" ... demektedir ki, bizim kanatimizi o da leyid etmektedir.

2.2. Hayrullah Efendinin Yazıları

Onun felsefeyle ilgili olan iki yazısı bulunmaktadır. Hayrullah Efendi mecmuanın 6. sayısında " İnsanın Sath-ı Arzda suret-i Tekessürü ve İntişarı" başlığı altında bir yazı yazar. O, bu yazısında Kutsal Kitabın da bildirdiğine göre dünyada bulunan insan cinslerinin aslı birdir der. Cilt ve saçlarının renginde, yüzlerin ve başların şeklinde farklar bulunması, insanların bir temelden çıkışını imkansız gibi gösterse de bütün bu farkların iklimlerin etkisiyle meydana geldiği tecrübeyle kesinleşmiştir.

Cuviet (1769-1832), insan neslinin üç kısımdan çıkarak yayıldığını ileri sürer. Kafkasi, Moğali ve Habeşi. Linne ise insanları beşe ayırıyor. Buffon (1707-1788) asıl birliği kabul etmiştir. Hayrullah Efendi, bu düşünürlerden Cuvier'nin görüşünü benimsiyor. Çünkü ona göre en geçerli olan görüş onunkidir. Kafakasiler (beyazlar)) bir çok nesli ihtiva etmektedir. Arap neslinden olan ve çölde yaşayan Bedevilerle İbraniler, Lübnanlılar, Süryaniler, Mısırlılar, Habeşiler bu gruptandır. Bengal ahalisi, Kandehoral, Kafkas bölgesinde bulunan Çerkesler, Gürcü, Afgan, Kazak, Özbek, Türk ve Macarların Hun takımı, Finland ahalisi, saltık familyası şubesinden, Rum, Germanik, Slav familyalarıdır ki bunlar Avrupa'da İsveç, Norveç, Danimarka ve İzlanda memleketlerinde bulunanların asıllarıdır.

Arap familyasının aslı beyazdır. Eski eserler ve kutsal işaretler gereğince insanın ilk ortaya çıktığı yerde bulunan ilk sakinlerin Arap olduğu hususunda şüphe yoktur. Ama bundan sonra hangi grubun çıktığı ve bu ikinciden nasıl bir grubun doğduğu kesin olarak bilinmiyorsa da yukarıda belirtildiği üzere beyazlardan şubelendiği ve oluştuğu hususunda filozoflar hem fikirdirler.

Hayrulîah Efendi, bu yazısına mecmuanın 12. sayısında da devam eder. O, insan soylarının üç ırktan çıkıp yayıldığını, çeşitli milletlerin bu ırklara mensup kişilerle evlenmeleri sonunda, zeytuni ve kızıl renklerin de oluştuğunu belitmektcdir. Bu konuyu biraz daha izah etmek için, insanın başlangıcından itibaren, Nuh tufanından sonra Hz. Nuh'un üç oğlu olan Sam, Ham, ve Yafes'ten üç kol olarak 16 dal çıktığını belirtmek gerekir diyor. Şam'dan 5, Ham'dan 4, Yafes'den 7 dal çıkmıştır. Kısacası işte bu üç kol'dan 16 dal çıkıp, zaman içinde bunlardan ayrı gruptan olanlar birbiriyle evlenmişler ve netice olarak göçlerle, san, siyah, beyaz, kırmızı ve zeytuni, renklerde çeşitli milletler ortaya çıkmıştır.

2.3 Kadri Bey

Kadri Beyin Mecmua-ı Fünün'daki bir yazısı bizi ilgilendiriyor. Buğday tanesi öğütüldüğünde yüzbinlerce küçük parçalara ayrıldığı malumdur. İşte mevcut cisimlerin bütünü, bahsedilen buğday tanesi gibi gayet küçük parçalardan oluşmuştur ki, bunlara atom (Cüz-i ferd, veya cevher-i Ferd) denir.

Tabiatta mevcut olan bütün cisimlerde iki kuvvet vardır. Bunlar atomun çekme ve itme kuvvetidir. Çekme kuvveti cisimlerin tabiatında vardır. Bu iki kuvvetten birinin diğerine üstün gelmesi veya ikisinin eşitlik halinde bulunması sebebiyle bir cismin çeşitli durumlarda bulanacağı anlaşılır. Atomun çekim kuvveti itme kuvvetine üstün gelirse cisim katı halde, itme kuvveti çekim kuvvetine üstün gelirse o zaman cisim gaz ve buhar halinde bulunur. Katı bir cismin atomunun çekim kuvveti ne kadar fazla ise göreli ağırlığı o kadar fazla olacağı gibi, gaz halindeki bir cismin atomunun itme kuvveti ne kadar ya çok ise göreli ağırlığı o kadar az olur .
1 2 | 3 | 4

CEMİYET-İ İLMİYE-İ OSMANİYE VE MECMUA-İ FÜNUNUN FELSEFİ AÇIDAN TAŞIDIĞI ÖNEM - 4

2.4. Mehmed Said

Mehmed Said'in mecmuanın 9. sayısında "Nazari ile Ameli Biyninde Olan Cihet-i Vahdet" başlıklı yazısı felsefeyi ilgilendiren bir yazıdır. Nazari ve ameli ayrımını Yunanlılar yapmıştır. Onlar riyazi ve tabii ilimleri iki kısma ayırmışlardır. Birincisi nazaridir ki, bunun tecrübeyle ilgisi yoktur. Cisimlerin nitelik ve mahiyetleriyle ilgilenmeyip, önceden sonraya nakledilen bazı kaide ve bunun neticelerinden bahseden ilim olup bunlara âli (yüksek) ilimler denir. İkincisi amelidir ki, diğerinin tersine tecrübeyle cisimlerin özellik ve niteliklerini ke§f ve araştırmaktan ibaret olup, bunlara aşağı ilimler veya ulum-ı adiye denilir. İlimleri bu şekilde sınıflayanlara göre ulvi alemdeki (ay üstü alem) gök cisimlerinden değişme yoktur. Gök cisimlerinin hareketleri dairesel ve daimidir. Ay altı alemdeki cisimler ise değişkendir, hareketleri doğrusal olup daimi değildir. Ay üstü alemdekiier tam yaratıklar olurken, ay altı alemdeki cisimler ise değişkendir, hareketleri doğrusal olup daimi değildir. Ay üstü alemdekiier tam yaratıklar olurken, ay altı alemdekiler tam olmayan yaratıklar olarak kabul edilmişlerdir.

Bundan sonra Mehmed Said, Architas, Hipokrates, Archimedesln ilme yaptıkları katkıları sözkonusu ediyor. Bahsedilen ilim anlayışı 15. asra kadar devam etmiştir. (Galile ve Newton dönemine kadar) Bu dönemde gökte ve yerde aynı kanunların hüküm sürdüğü Galile ve Newton tarafından tesbit edilmiştir. Nazari ve ameli (Riyaziye ve tabii ilimlerde) arasında ilkçağlardaki kadar fark olmamasına rağmen az da olsa bir fark bulunması esef vericidir. Bundan sonra Mehmed Said, matematik, mühendislik, kimya, tıp, vs. gibi ilimler sahasında kaydedilen gelişmeler hakkında bilgi veriyor .

2.5. Edhem Pertev

Mecmuanın 34. sayısındaki Edhem Pertev (Paşa)"in "Milvard Eduvard'ın Jean Jacques Rousseau'ya Cevabnamesi" başlıklı yazısı'da felsefeyle ilgilidir. Bu yazıda Ahlak konusu üzerinde duruluyor. İyi ve kötüyü yapanın insan iradesi olduğu belirtiliyor. Ruh ve beden arasındaki ilişki ele alınmış, beden çeşitli unsurların bileşiminden meydana gelirken, ruhun homojen (basit, saf) olduğu belirtiliyor. Beden mürekkep olduğundan ölüme mahkum görülürken, ruh basit olduğundan ölümsüz kabul edilmektedir. Ruh ve beden vasıfları itibariyle birbirinden farklıdır. İnsan hayatının gelip geçtiği ve sonunda bittiği belirtiliyor. İnsanın arkasında bırakacağı engüzel şey iyiliktir. Hayat iyilikle değer kazanır. İşi hayatın yalnız nefise göre olacağı kanaatiyle yaşamak kötü bir şeydir dememelidir. İnsanın özüne göre hareket etmesi ve kanunlara uyması gerektiği vurgulanıyor. Örnek olarak, idama mahkum edilen Sokrates'in hapisten kaçırılması için her türlü imkan ve şart hazır olmasına rağmen kanunlara aykırı hareket etmemek için kaçmayı kabul etmediği belirtiliyor. Ama yazıda sözkonusu edilen çocuk bunun tam tersi haraket ediyor. İnsan hayatta iken iyi şeyler yapmalı ve insanlığa hizmet etmelidir. İntihara teşebbüs etmek insan için iyi değildir. Kanuna uygun hareket eden insan, hükümetine de yardımcı olmuş olur.

Yukarıdan beri verdiğimiz bütün bu bilgiler, Mecmua-ı Fünün'da ilim ve felsefeye gereken önemin yeteri derecede verildiğini göstermektedir. Münif Paşa başta olmak üzere cemiyet üyeleri tarafından, ilmi bilgiye sahip olma her şeyin üstünde tutulmuştur. Güçlü olmak için, bilgiyle donanmak onların ana prensibi olmuştur. İlmi bilgide her türlü peşin hüküm ve sübjektif değerlerden sıyrılma, bir ferdi sorumluluk ilkesi haline getirilmiştir. Ancak bu ilkeler doğrulutusunda hareket edilirse, doğru olma ihtimali yüksek olan bilgilere ulaşılması tabii bir netice olarak görülmüştür. Bilhassa Münif Paşa tarafından ilimlerin, akli ve nakli ilimler olmak üzere ikiye ayrılması her ilmin bir sının olduğunun belirtilmesi, bilmek anlamına gelen ilmin, bir kaide çerçevesinde tecrübe yoluyla elde edilen netice kabul edilmesi, o dönemin Türkiye'sinde pozitif ilim zihniyetinin bir işareti olarak görülebilir.

Münif Paşa, bu mecmuada, "Tarih-i Hükemay-ı Yunan" başlığı altında yazdığı makalesinde ilkçağın filozoflarını (Aristo'ya M.Ô. 384-322/kadar olanlarını) ele almış ve onlar hakkında bilgi vermiştir. Önce filozofların hayat hikayeleri, sonra felsefi görüşleri belirtmiştir. Onların felsefi görüşleri işlenirken, ontoloji, ilim ve ahlâk konularındaki fikirleri söz konusu edilmiştir. Özellikle ahlakla ilgili görüşler ağırlıktadır. Daha önce de belirttiğim gibi onun filozoflarla ilgili olarak verdiği bilgiler gözardı edilecek cinsten bilgiler değil. Bu bilgiler hangi kaynaklardan istifade ederek verdiğini bilemiyoruz. Çünkü o, bibliyografya sunmamıştır. Ancak onun iyi bir felsefe bilgisi bulunduğu konusunda şüphemiz yoktur.

Hayrullah Efendi ile Kadri Bey'in yazılarına gelince, birincisi tekamülcü, ikincisi de atomcu fikirlere yer vermişlerdir. Ancak her ikisi de açık bir şekilde sözkonusu fikirleri savunmuşladır diyemeyiz. Çünkü o dönemin Türkiye'sinde bu çeşit fikirlerin savunulması için muhit uygun değildir. Mehmed Said'in yazısı ilimle ve ilim anlayışıyla ilgili olurken, Edhem Pertev'in yazısı ahlakla ilgilidir.

Mecmua-ı Fünun-un I. sayısı 1277 (1860) senesinde çıkmıştır. Ancak yayınlanmaya 1279 (1862)'da başlamıştır. Dört seneyi aşkın bir süre yayın hayatına devam ettikten sonra, esas üyelerinin dağılması ve Münif Paşa'nın yoğun işleri dolayısıyla yayın faaliyeti durdurulmuştur. Aradan 21 yıl geçtikten sonra, onun durumu uygun olunca mecmuayı tekrar çıkarmaya başlar. Mecmuada soyut ilimler, edebiyat ve sanayi'den bahsedilecek, din ve siyasetten uzak kalınacaktır. Ancak bir sayı çıkabilen bu mecmua, bundan sonra kapanır. Rebiül evvel 1300 (1881) senesinde çıkan sayı son sayıdır. Buradaki yazılar Münif Paşa'ya aittir. 1860larda çıkan bu mecmuanın, felsefe başta olmak üzere, her türlü ilim sahasıyla ilgili yazıları ihtiva etmesi, onun, Türk fikir dünyasında ne kadar önemli bir yeri bulunduğunu yeteri derecede göstermektedir.

BİBLİYOGRAFYA

1- Akgün, Yrd. Doç. Dr. Mehmet: Materyalizmin Türkiye'ye Girişi ve İlk Etkileri. Başbakanlık Basrmevi, Ank. 1988
2-Akyüz, Hüseyin : "Müsbet İlim ve Eğitime Aşık Bir Osmanlı Devlet Adamı, Münif Paşa (1828-1910); Milli Eğitim ve Kültür, s. 29, Feryal Mat., Ank., 1984.
3-Burnet, John: Early Greek Philosophy. Published by Meridion Books, Newyork, 1957
4-Duran, Ass. Recep: "Mehmet Tahir Münif Paşa Hayatı, Felsefesi" „ Erdem, c.2., s.6., T.T.K. Basımevi, Ank., 1986.
5-Edhem Pertev: "Milvard Eduvard'ın Rousseau "ya Cevabnamesi" Mecmua-ı Fünun,
c.3., S.34., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat. İst., 1283.
6-Hayrullah: "İnsanın Salh-ı arza Suret-i Tekessürü ve İntişarı", Mecmua-ı Fünun, el. ,s.6., Matbaa-ı Tercüman-i Ahval, İst., 1279
7-Hayrullah: "Nev-i İnsanın Sath-ı Artza Suret-i Tekessürü ve İntişarı", Mecmua-ı Fünun, cl., S.12., Matbaa-ı Tercüman-ı Ahval, İst., 1289.
8-Kadri: "Alaim-i Semaviye", Mecmua-ı Fünun, c.2., s.24., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1280. '
9-Mehmed Said: "Nazari ile Ameli Biyninde Olan Cihet-i Vahdet", Mecmua-ı Fünun,c.l., S.9., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1279.
10-Münif: "Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Nizamnamesi"., Mecmua-ı Fünun, c.l., s.l, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İsi., 1277.
11-Münif: "Mukayese-i İlm ve Cehl", Mecmua-« Fünun, c.l., s.l., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1277.
12-Münif: "Mukaddime-i İlm-i Jeoloji", Mecmua-ı Fünun, c.l., s.2., Matbaa-ı Tercüman-ı Ahval, İst., 1279.
13-Münif: "Mahiyet ve Aksam-ı Ulum", Mecmua Fünun, c.2, s.13., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İsi., 1280.
14-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.2., s.15., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1280.
15-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan" Mecmua-ı Fünun, c.2., s.18., Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye Mat., İst., 1280.
16-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.2., s.19., Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye Mat., İst., 1280.
17-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.2., s.22., Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye Mat., İst., 1280.
18-Münif : "Taiih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.2., s.23., Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye Mat., İst., 1280.
19-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.3., s29., Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye Mat., İst., 128Î.
20-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.3., s.3L, Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye Mat., İst., 1281.
21-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.3.,s.35., Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye Mat., İst., 1283.
22-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.3., s.36., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1283.
23-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.4., s.37., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1283.
24-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.4., s.40., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst, 1283.
25-Münif: "Tarih-i Hükemay.-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.4., s.4L, Cemiyel-i îlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1280.
26-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.4., s.42., Cemiyet-i İlmîye-i Osmaniye Mat., İsi., 1283.
27-Münif: "Tarih-î Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.4., s.44., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1283.
28-Münif: "Tarih-i Hükemay-ı Yunan", Mecmua-ı Fünun, c.4., s.46., Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Mat., İst., 1283.
29-Münif: "Tarih-i Hükemay-i Yunan", Mecmua-ı Fünun, I. sene, I. cüz, No: 13, Aramyan Mat., İst., 1300.
30-Münif Paşa: "İlm-i Ahlak", Mecmua-ı Fünun, I. sene, I. cüz, No: 13, Aramayan Mat., İst., 1300.
31-Tökin, F. Husrev: Osmanlı Türklerinde Fikir Hareketleri, Buket Basımevi, Ank. 1951.
1 2 | 3 | 4

EINSTEIN VE USUN BUNALIMI

MAURİCE MERLEAU - PONTY
Çevirenler: Afşar Timuçin - Serdar Kırkoğlu

Auguste Comte zamanında bilim, kuramda ve uygulamada varoluşa egemen olmaya hazırlanıyordu. Teknikte de siyasette de doğayı ve toplumu kuran yasalara yönelmeyi, onları onların yasalarına göre yönetmeyi düşünüyorlardı. Ama bambaşka bir sonuç çıktı bundan. Bilimde aydınlık ve etkinliğin birlikte büyümesi şöyle dursun, dünyayı alt üst eden uygulamalar, son açıklaması üzerinde tam bir uzlaşmaya varılamayan aşırı kurgusal bir bilimden doğmuştur. Bilim siyasete kadar her şeye boyun eğmedi de, tersine, felsefi hatta siyasi tartışmalarla dopdolu bir fizikle karşı karşıya geldi.

Einstein klasik bir anlayışa sahipti. Ruhun değişmez yapıya sahip olduğunu bildiren a priori anlayışlara iyice uzak kalmakla birlikte, kurma hakkını ne ölçüde kesin bir biçimde öne sürmüş olursa olsun, yaratının dünyaya konmuş bir doğruya dayandığını düşünmekten hiçbir zaman geri kalmamıştır. «Ben, kesinlikle kurgusal bir biçimde kavramaya çalıştığım yasalarla yönetilen kendinde bir dünyaya inanıyorum». Ama haklı olarak, kurguyla gerçeğin, dünya üzerine imgemizle dünyanın, bazen «Önceden kurulmuş uyum» diye adlandırdığı bu karşılaşmasını zorunlu olarak, ne Descartes'çı büyük usçuluk gibi dünyanın tanrısal bir altyapısı üzerine ne de ülkücülüğün «bizim için gerçeğin düşünebileceğimizden başka şey olamayacağını» öne süren bir ilkesi üzerine temellendirmeyi ister. Einstein, bazen Spinoza'nın tanrısına başvurur, ama çoğu zaman ussallığı bir gizem ve «evrenin oluşumuyla ilgili bir dinsellik»in konusu olarak tanıtlamaktadır. Dünyanın en az anlaşılır yanı, anlaşılabilir olmasıdır diyordu.

Dünyanın ussallığını kendiliğinden bir ussallık sayan düşünceye klasik denilirse, Einstein'da klasik anlayış en aşırı noktasına varmıştır. Bilindiği gibi, klasik fizik kavramlarının tersine, fiziksel şeylerin, fiziksel bireylerin «özelliklerine» yönelmeyen, ama maddenin içindeki bazı ortak olguların akışını ve olasılığını belirleyen dalga mekaniği formüllerinin kesin olup olmadığına karar verememiştir. Kendiliğinden olan ve sonunda bir olasılıklar dokusu olacak olan bu gerçeklik fikrine hiçbir zaman katılamamıştır. «Derime derinlemesine batmış bir düşüncenin yalnız ve çelimsiz tanığı küçük parmağım olmasa görüşlerimi savunabilmek için hiçbir kanıt ileri süremem» diye ekliyordu.

Mizah, Einstein için bir kaçamak yolu değildi. Onunla aşağı yukarı bir bilgi aracı olan dünya görüşünün kaçınılmaz bir bileşenini oluşturuyordu. Onun için mizah tehlikeye atılmış kesinliklerin bir tarzıydı. Onun «serçe parmağı» yaratıcı fizikçide çelişkili ve bastırılmaz bilinçti, bir gerçekliğe özgür bir buluşla ulaşma bilinciydi. Bu kadar iyi gizlenmek için «doğallıktan uzaklaşmış» ya da «incelmiş» olması gerekir Tanrı'nın diye düşünüyordu Einstein. Ancak, kötü yürekli bir tanrı olamazdı. O zaman zincirin iki ucunu tutmaktaydı: Klasik fiziğin bilgisinin ülküsü ve kendisinin «aşırı derecede kurgusal» devrimci tutumu. Sonraki kuşağın fizikçilerinin çoğu zincirin birinci ucunu bıraktılar. Einstein'ın anlaşılabilir bir gizem gibi ortaya koyduğu karşılaşmada, kurgu ile gerçeğin karşılaşmasında halk bir mucize bulmaktan geri durmadı. Sağduyunun apaçıklıklarını bulandıran ve aynı zamanda dünyayı değiştirmeye yetenekli bir bilim, en kültürlü tanıklarda bile, kaçınılmaz bir biçimde boş inancı körüklemektedir. Einstein buna karşı koyuyordu : Ben bir tanrı değilim diyordu, övgüler bana yönelmiyor «yaşamımı garip bir biçimde güçleştiren ve bir masal kişisi olan öbür Einstein'a» yöneliyor. Bana inanılmıyor daha doğrusu yalın yanım efsanevi yanımı büyütüyor. Dahası tümüyle kendisi olmadığından ününden iyiden iyiye şaşkına dönmüş ve ününe çok az önem veriyor. Einstein daha çok kutsanmış bir yer, doğaüstü bazı işlemlerin kaynağıdır. Bu ayrılış o kadar kesin ki onla sık sık görüşürken bazen gerçekten kendisiyle ilgimiz olduğunu anımsamamız gerekiyor, insan tıpatıp bir benzeriyle ilişki kurduğunu sanıyor, hatta akılalmazbir kuşkuya düşerek onun başkalarına benzediğine inanacaktım. Louis XIV sakin sakin şöyle diyordu:

«Gerçekten Racine akıllı adamdı, Viete, Descartes, Leibniz hiçbir zaman üstün insan olarak düşünülmediler. Bütün anlatım edimlerimizin sonsuz kaynağına inanan bir zamanda, büyük yazar ya da büyük bilgin yalnızca sözlerinin ya da birtakım nesnelere yazılı bulunan yasaların bazılarını ele geçirmekte yeteri kadar becerikli adamdı. Ve artık evrensel akıl diye birşey kalmadığı zaman, bunların keramet sahibi insanlar olması gerekir.

Bununla birlikte, eskiden olduğu gibi bugün gerçekten önemli tek bir mucize var, bu da insanın konuşabilmesi ya da hesaplayabilmesi bir başka deyişle eskimeyen ama tersine kullandıkça büyüyen, sonsuz bir işe uygun, yapılan şeyden daha fazlasını ortaya koymaya yetenekli, bununla birlikte sürekli olarak nesnelerle ilişkili olan, algoritma ve dil gibi üstün organları kurmuş olabilmesidır. Ancak kesin bir simgecilik kuramına sahip değiliz. O zaman bizde solumayı doğuran falanca hayvani gücün Einstein'da görelilik kuramını doğuracağını düşünmeyi yeğ tutuyorlar. Einstein buna şöyle karşı çıkabilir: Bizden başka türlü yaratılmış olması, başka algılara ve onlar arasında raslantıyla göreliliğe sahip olması gerekir. Amerikalı hekimler onu bir yatağın üzerine yatırıp, bu soylu alnı detektörlerle donatıyorlar ve şöyle buyuruyorlar : Göreliliği düşününüz, Şunu yapınız, ya da 21, 22 diyerek sayınız, sanki görelilik bir altıncı duyunun, güzel bir görüntünün nesnesiymiş gibi, sanki bir o kadar sinirsel enerji gerekmiyormuş, Einstein olunduğunda göreliliği düşünmek kadar süt çocuğu olunduğunda konuşmayı öğrenmek bir o kadar ince dönemlerden geçmiyormuş gibi. Hekimlerin bu davranışları, dahiye kendi alanında en garip soruları yağdıran gazetecilerin aşırılıklarına yaklaşmaktadır. Hepsi bir yana, madem ki bilim bir keramettir, o neden bir mucize yaratmıyor? Madem ki Einstein, şimdinin gelecekle büyük bir uzaklıkta eşzamanlı olduğunu gösterdi, Pythie'ye sorulan soruları ona neden sormayalım?

Bu çılgınlıklar batı gazeteciliğine özgü değildir. Dünyanın öbür ucunda Sovyetlerin belirlemeleri (Yakın zamanlardaki değişimden önceki belirlemeleri) bir gizli bilimciliğe dayanmaktadır. Herhangi bir tutarsızlığı, olgular karşısında herhangi bir uyumsuzluğu ortaya konmamış olan bir fiziği «ülkücü» ya da «burjuva» olarak suçlamak, sermayeciliğin alt yapılarında başıboş dolanıp Einstein'a kuşkulu düşünceler esinleten kötü bir ruhu varsaymak demektir ki bu ussal toplumsal bir öğretinin görünüşleri altında açıklıkla parlayan bir usu yadsımak olur.

Dünyanın bir ucundan öbür ucuna, Einstein'ın aşırı derecedeki kurgusal yapıtı akılsızlığı arttırmaktadır. Bir kere daha belirtelim o, düşüncesini günışığına çıkarmak için hiçbir şey yapmadı hep bir klasik olarak kaldı. Ama işte, iyi doğmuş bir insanın şansı, iyi bir kültür geleneğinin gücü de burada değil mi? Ve bu gelenek ortadan kalktığında yeni bilim fizikçi olmayanlar için yalnızca bir usdışıcılık dersi mi olabilecektir?

6 Nisan 1922'de Paris felsefe derneğinde Einstein Bergson ile karşılaştı. Bergson bir dinleyici olarak gelmişti. Geldiğinde tartışma tavsamıştı. Bunun üzerine Bergson savunmakta olduğu «süre ve eşzamanlılık»daki düşüncelerinden bazılarını sunmaya karar verdi ve sonunda Einstein'a kuramının tutarsız görünümünü kaldırması ve onu yalnızca insan olan insanlarla uzlaştırması için bir yol önerdi. Yani, örneğin herbiri gözlemcinin duruş noktasına bağlı çoklu zamanların ünlü tutarsızlığında, fiziksel doğruyla en kısa doğruyu birbirinden ayırmayı öneriyordu. Eğer fizikçinin denklemlerinde, geçmiş zamanları belirlediği için zaman diye adlandırılan belirli bir değişken yerleşilen referans aistemiyle dayanışık görünüyorsa, bu durumda hiç kimse fizikçinin şurada ya da burada oluşuna göre «zaman genişliyor» ya da «daralıyor» ve dolayısıyla birçok zaman vardır deyişine karşı çıkamaz. Ama o, zaman derken başka insanların zaman dediği şeyden mi sözetmektedir? Bu değişkene, bu bütünlüğe, bu matematiksel anlatıma başka bir zamanın özellikleri verilseydi, her fizikten önce deneyimine ya da algısına sahip olduğumuz bu şey — art arda geliş, gelecek, süre, toplam olarak gerçekten zaman olan tek şeyi — halâ belirtir miydi?

Algı alanımızda eşzamanlı olaylar vardır, öte yandan orada, alanları bizimkinin sınırını aşan gözlemciler görmekte, öncellerinin alanlarının sınırlarını aşan öbürlerini de tasarımlamaktayız. Böylece eşzamanlılık fikrimizi birbirinden istenildiği kadar uzaklaştırılmış ve aynı gözlemciden ortaya çıkmayan olaylara kadar yayacak noktaya geliyoruz. Hepimiz için biricik, tek bir evrensel zaman var. Bu kesinlik sarsılmış değil hatta, fizikçinin hesaplarıyla alttan alta anlatılıyor. Paul'ün bulunduğu noktaya göre Pierre'in zamanının genişlediği ya da daraldığı söylenildiğinde, bu söyleyiş Paul tarafından yaşanmış olan şeyi hiç de anlatmıyor, Paul bütün şeyleri kendi görüş açısından algılıyor, kendinde ve çevresinde geçen zamanı kendininkini duyumsadığından başka türlü duyumsaması için bu durumda hiç bir hakkı yok. Fizikçi yanlış olarak Paul'e, Pierre'in Paul'ün zamanından oluştuğu imgesini veriyor. Kendisiyle ortak nedeni oluşturduğu Pierre'in görünüşlerini mutlaklaştırıyor. Kendisini bütün dünyanın izleyicisi sayıyor, filozoflarda bu kadar kınanan şeyi yayıyor. Ve kimsenin olmayan, yalnızca bir mitos olan zamandan söz ediyor.

Bergson burada, Einstein'dan daha Einstein'cı olmak gerekir demektedir. «Diyelim ki ben bir ressamım ve iki kişiyi tasvir etmem gerek». Bunlar, yanımda olan Jean ve iki ya da üç yüz metre uzaklıktaki Jacques olsun. Birincisini doğal büyüklükte çizeceğim ikincisini ise bir cücenin boyutlarına indirgeyeceğim. Jacques'ın yanında olan ve her ikisini de çizecek olan meslektaşlarımdan birisi ise yaptığımın tersini yapacak Jean'ı çok küçük Jacques'ı ise doğal boyutunda gösterecek: Her ikimiz de bu durumda haklı olacağız. Ancak her ikimizin de haklı olmasından, Jean ve Jacques'ın ne normal boya ne de bir cücenin boyuna sahip olduklarını, ya da hem ona hem de öbürüne sahip olduklarını, ya da istenildiği kadar olacağını çıkarsamaya insanın hakkı var mıdır? Kuşkusuz ki hayır... Bu şekilde elde ettiğimiz zamanın çokluğu gerçek zamanın birliğini engellememektedir. Uzaklıkla boyun azalması, Jacques'ı azçok uzaklaşmış olarak göstereceğim bir dizi tual üzerinde Jacques'm aynı büyüklüğünü koruduğunu gösterdiği gibi onu daha çok önceden varsaymaktadır.

Temeldeki fikir şudur: Yeniden kurulmuş ussallık ve evrensel, dogmacı bir bilimin tanrısal hukuku üzerine değil, tek bir dünyanın varolduğunu benimseyen bilimöncesi apaçıklık üzerine, varoluşumuzda, algılanmış dünya ve öbürleriyle olan ilişkimizde içerilmiş akıldan önceki akıl üzerine 'kurulmuştur. Böyle konuşarak Bergson, Einstein'in klasisizminin önünde gidiyordu. Çoklu zamanlara matematiksel anlatımlar olarak bakılmaya, dünyanın fiziksel - matematiksel imgesinin berisinde ve ötesinde yaşayan insanlara da özgü olan felsefi bir dünya görüşü tanımaya razı olunsaydı, görelilik ; bütün insanların aklıyla uzlaştırılabilirdi. Algılarımızın somut dünyasını ufuklarıyla yeniden bulmak ve ona fiziğin kuruluşlarını yerleştirmek kabul edilseydi, fizik akılsızlığa ödün vermeden, özgürce tutarsızlıklarını ortadan kaldırabilirdi.

Einstein nasıl yanıtlayacaktı bunu? İlk sözcüklerinin de tanıtladığı gibi sorunu çok iyi dinlemişti. o zaman sorun ortaya şöyle konmaktadır: Filozofu zaman fizikçininkiyle aynı mı? Ancak aynı olduğunu onaylamadı. Kuşkusuz, deneyimine sahip olduğumuz algılanmış zamanın, zaman üzerine olan kavramlarımızın kalkış noktasında olduğunu ve bizi 'dünyanın bir ucundan öbürüne kadar, tek bir zaman fikrine götürdüğünü kabul ediyordu. Ancak bu yaşanmış zaman, her birimizin gördüğü şeyin ötesinde yetkin değildir ve bütün, dünyaya sezgizel eş-zaman kavramımızı yaymaya izin vermez. «Öyleyse filozofların zamanı diye birşey söz konusu değildir.» Herşeyi olduğu gibi zamanı da bilime sormak gerekir. Ve açıklıklarıyla algılanmış dünyanın deneyimi, bilimin açık sözü önünde başarısız bir girişimdir.

Olsun. Ancak bu yadsıma bizi usun bunalımıyla karşı karşıya getirmektedir. Bilgin fizikçinin aklından başkasını tanımaya razı olmamakta ve klasik bilimin zamanına olduğu gibi yalnızca ona güvenmektedir. Oysa, böylesi filozofça bir ağırbaşlılığa bürünmüş bu fizikçi usu, birçok çelişkilere düşmekte ve örneğin benim şu anım benden oldukça uzakta olan başka birisinin geleceğiyle eşzamanlıdır diye bir savla kendini yıkmakta, geleceğin kendine özgü anlamını yok etmektedir.

Haklı olarak, matematiksel bir anlatım ve dil ile değil ama dolaysız bir bildirimle klasik bilimsel ülküyü koruduğundan, fiziğin değerini ileri sürdüğünden filozof olarak Einstein, fizikçi olarak da insan olarak da araştırma yapmamış olmak tutarsızlığıyla suçlanmaktadır. Klasik bilimin bize öğrettiği usun değerlerini, bilim için doğaüstü ve mutlak bir doğru önererek koruyamayız. Dünya, nevrozlularm ötesinde yaşayan us için bir tehlike oluşturan birçok usçuyu ortaya koymaktadır. Ve tersine, usun güçlülüğü, dünyanın bilimsel anlatımını elbette düzenli biçiminde, insan dünyasının tümündeki yerinde doğrulayan, felsefi anlamda bir yeniden doğuşa bağlanmaktadır.