MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCE DÜNYASINDA FELSEFE VE FİLOZOFLAR - 1

Cevdet KILIÇ

Bu makalemizde bir mutasavvıf olarak Mevlânâ’nın felsefeye ve filozoflara bakış açısını ve getirdiği eleştirileri ele almaya çalıştık. Mevlânâ’nın tıpkı Gazzâlî gibi kaygısı dini olduğundan felsefeye karşı tavrı olumsuz olmuştur. Felsefeye hem kendi alanından hem de kendi alanının dışından pek çok eleştiri yöneltilmiştir. Mevlânâ filozof değil mutasavvıftır ve felsefeye dışardan eleştiri yöneltenlerden biridir. Mevlânâ’ya göre filozofların düşünceleri ve inançlarının doğruluğu tartışmalıdır. Özellikle bilgiyi elde etmede ve hakikate ulaşmada tuttukları yol, kullandıkları metot yetersiz kalmaktadır. Saf aklı gereğinden fazla yüceltmektedirler. Kendi akıllarınca kıyas ve istidlallerde bulunmaktadırlar. Bu da onları aşırı şüpheye ve vehme sürüklemektedir.

Giriş

Anadolu’da doğup gelişen tasavvufi düşüncelerin önde gelen temsilcilerinden biri de hiç şüphesiz Mevlânâ Celâleddin-i Rumî (1207-1273)’dır. Vefatının ardından VII asırdan fazla bir zaman geçmesine rağmen onun düşünceleri sadece Anadolu insanının değil, çeşitli din ve kültüre sahip bütün dünya insanlarının ilgi odağı olmaya devam etmektedir. İrene Melikoff: “Mevlânâ’nın eserlerini dünya milletleri kendi dillerine çevirip okusalar, dünyada kötülük, harp, kin, nefret diye bir şey kalmaz” derken, hangi dinin ve kültürün mensubu olursa olsun Mevlânâ’da kendi hayat felsefesine ait bir şeyler bulduğu ve hissettiği muhakkaktır. Bizzat kendisinin mana denizi diye tanımladığı Mesnevî’den hareketle, onun felsefi düşünceye de önemli etkileri ve katkıları olduğu muhakkaktır. Özellikle Anadolu’ya, oradan da bütün dünyaya yayılan “sevgi” ve “hoşgörü” felsefesi bugün dahi güncelliğini daha da artıran önemli kavramlardır.

Mevlânâ’nın eserlerinden yola çıkarak salt rasyonel felsefeye bakış açısının nasıl olduğunu görmek mümkündür. Bir mutasavvıf salt felsefeye karşı nasıl bir tavır takınır? Bu tavır olumlu mudur yoksa olumsuz mudur? Mutasavvıf ile filozof arasında bir diyalog söz konusu olabilir mi? Bu ve bu gibi sorular her zaman merak konusudur ve araştırılması gereken bir husustur. Ancak konu Mevlânâ olduğunda bu merak bir kat daha artmaktadır. Şunu baştan ifade etmek gerekirse Mevlânâ’nın felsefeye karşı tavrı genel manada olumsuzdur. Ancak bu olumsuzluğun kaynağı nelerdir? Bu tavrı benimsemesinde filozofların ne kadar katkısı vardır? Felsefi düşüncede ne gibi eksiklikler görmüştür? Felsefe neden hakikati bulmada gerçek manada rehber olamamaktadır? Felsefe neden mutasavvıflar tarafından hep zındıklıkla ve inkârcılıkla aynı kefede değerlendirilmektedir?

Bu sorulara cevap ararken aynı zamanda araştırmamızın çerçevesini de ortaya koymuş olacağız. Ancak bunu yaparken felsefenin olmazsa olmazları olan akıl, bilgi, hikmet ve tefekkür gibi kavramları bu araştırmamızla çok yakından bağlantılı olsa da makalenin hacmini zorlamamak düşüncesiyle başka bir araştırmanın konusuna bırakmak durumundayız. Çünkü bu kavramlar, Mevlânâ’nın eserlerinden yola çıkılarak ele alınacak olursa, her biri birer araştırmanın konusu olacak kadar geniş bir perspektifle değerlendirilmesi mümkündür. Biz burada, bahsi geçen kavramlara girmeden Mevlânâ’nın salt felsefeye yaklaşımları, tespit edebildiğimiz kadarıyla ele aldığı felsefi problemleri kendi bakış açısından değerlendirişini, çeşitli kategorilerde değerlendirdiği, filozofları ve onların özelliklerini bizzat eserlerinden alıntılara da yer vererek ele almaya çalışacağız.

a. Mevlânâ’da Felsefi Paradigmaların Şekillenmesine Etki Eden Unsurlar

Mevlânâ’nın düşünce dünyasının şekillenmesinin arka planında yer alan unsurların başında hiç şüphesiz çocukluğunu geçirdiği ve bir Türk kültür merkezi olan Belh ve civarının Türk-İslâm kültür dairesi gelmektedir. O zamanlar Belh şehri, İslâm, Hristiyan, Zerdüşt, Budist ve Yunan düşüncelerinin kaynaştığı en önemli ilim sanat ve tarikat merkezi idi. Hanefî-Mâturidî anlayışının hakim olduğu bölgede ilmî ve felsefî tartışmaların çokça yaşandığı bir ortam olarak da Mutezilî fikirler ve Arapça’ya tercüme edilen Yunan felsefesinin problemleri tartışılıyordu. Mevlânâ’nın felsefe ile tanışması bu döneme rastlamaktadır. Hatta Belh şehrini babasıyla birlikte terk etmesinin altında yatan sebeplerden biri Moğol tehlikesi, bir diğerinin de Fahreddin Razî(ö.1209) ile babası Sultanu’l-Ulema Bahaeddin Veled arasında yaşanan felsefî bir tartışmadan kaynaklandığını söylemek mümkündür.

Yunan felsefesine vakıf dönemin ünlü kelamcı ve müfessir Fahreddin Razî, dinî hakikatleri mantık ve felsefe ile açıklamaya çalışan bir âlimdi. Mevlânâ’nın babasının vaaz ve sohbetlerinde, kaynağını Yunan felsefesinden alan ve akla dayanan bir anlayış içinde bulunan âlimleri tenkit etmesinden dolayı Sultanul’l-Ulema ile Fahreddin Razî’nin araları açılmıştır. Bu anlaşmazlığa Sultan Alaaddin Muhammed Harzemşah’ın da dahil olması üzerine Bahaeddin Veled Belh’ten göç etmeye karar vermiştir. Babası ile bulunduğu muhitin ilim çevresiyle böyle bir olay yaşanırken Muhammed Celâleddin henüz beş veya altı yaşlarındadır. Ancak Hellmut Ritter’e göre, Sultan Veled’in Belh’ten göç etmesinin sebebi, Fahreddin Râzî ile olan münasebetleri nedeniyle değil, Moğol istilası nedeniyle göç ettiklerini söyler.

Mevlânâ, İslâm düşüncesinin ortak sentezini oluşturan tasavvuf, kelâm ve felsefe sahalarında tartışılan meseleler hakkında birinci elden bilgilere sahiptir. Fakat bu meselelere çözüm getirme konusunda kelâmcıların veya filozofların metotlarını değil, tasavvufun çözüm metotlarıyla yola çıkmıştır. Aynı zamanda dini ilimlerle tasavvuf arasında bir köprü kurmayı başarmış Gazzâlî dışındaki filozoflardan pek fazla etkilendiğini söylemek mümkün değildir. Onun eserleri, geçmiş peygamberlerin ahlakından, Yunan düşüncesine kadar çeşitlilik arz eden bir miras üzerinde, derinleşip genişleyen bir yelpazede, doğru kabul ettiği ne varsa aldığı, yanlış gördüğü ne varsa, nereden gelirse gelsin reddettiği sıradan bir eklektizmin değil, özgün fikirlerin yer aldığı eserlerdir.

Mevlâna’nın yaşadığı XIII. asrın felsefe, hikmet ve ilim anlayışını iyi bildiğini görmekteyiz. Felsefenin problemlerinden âlem, dokuz felek on akıl, göklerin müdebbir akılları, dört unsur, akl-ı küll, gibi felsefi kavramlar ve problemler hakkında bilgi sahibi olup yer yer eserlerinde bu kavramlardan söz etmektedir. Bunun yanı sıra âlemin kıdemi meselesi ve bu meseleye filozofların yaklaşımlarını tenkidi, hem Mesnevî’de hem de Fihi ma Fih isimli eserinde ele alınmaktadır. Ancak bu ele alış, bu probleme bir bakış açısı kazandırmak veya çözüm getirmek yerine, filozofları ve felsefeyi kendi bakış açısından değerlendirmek için bir malzeme olarak kullanmayı amaç edindiğini de söylemek durumundayız. Ancak bu problemin ele alınışında kanaatimizce Gazzâlî’nin etkisi olduğu kuvvetle muhtemeldir. Hem bu problemin ele alınışı hem de materyalist, batıni ve septik felsefeye karşı takındığı olumsuz ve bir o kadar da kati tutum, Mevlânâ’nın Gazzâlî’nin etkisi altında olduğunu söylemeyi mümkün kılmaktadır.

Bilindiği gibi Gazzâlî, dini kaygılardan dolayı felsefecilerin ilâhiyat ve metafizik alanında dine aykırı düşen ve küfre kadar vardığını iddia ettiği görüşlerini tenkit etmiştir. O, bir bütün olarak felsefeyi değil, İslam filozoflarının ilâhiyat alanındaki bazı görüşlerini felsefi bir dille ve bakış açısıyla eleştirmek suretiyle felsefî düşünceye dinî bir yön vermek istemiştir. Her ne kadar filozofların bazı görüşlerini eleştirmiş olsa da daha sonra bu topyekün felsefeye hücum manasında anlaşılmış ve felsefeye toptan saldırı ve red malzemesi olarak kullanılmıştır. Gazzâlî, "Tehafütü’l-Felasife"’nin girişinde, bu kitabın yazılış gayesinin filozofların tuttuğu yolun çelişkilerini, gizli kötülüklerini ve tutarsızlıklarını vurgulamak için olduğunu dile getirmektedir. Aynı zamanda amacının filozoflara beslenen iyi niyetin yanlışlığını ortaya koymak ve insanları uyarmak olduğunu söylemektedir:

“…Şu geri zekâlı insanlarda şu ahmaklık damarının attığını görünce eski filozofları reddetmek, ilahiyat ile ilgili meselelerin çelişkilerini ve saplanıp kaldıkları görüşlerinin tutarsızlıklarını açıklamak ve mezheplerinin gizliliklerini ve kötülüklerini ortaya çıkarmak amacıyla bu kitabı yazmaya koyuldum."

“…Maksadımız filozoflara karşı iyi niyet taşıyıp yollarının çelişkiden uzak olduğunu sanan kimseleri, onların tutarsızlıklarını açıklamak suretiyle uyandırmak olduğunu söylemeliyim. Bunun için filozofları tenkit ederken, bir davayı ispat etmeye çalışan müddei gibi değil, doğru olmayan görüşlerini çürütmeye çalışan bir hasım gibi karşılarına çıkıyorum."

Mevlânâ’nın filozoflara hitap tarzı ve onlara karşı tutumunun Gazzâlî’nin düşüncelerine benzer tarafları bulunmaktadır. Bilindiği gibi Gazzâlî, filozofların metafizik problemlere yaklaşımlarından dolayı onları bidatle ve küfre düşmekle suçlamıştır. Mevlânâ ise daha da ileri giderek filozofları şüphecilik, inkar ve küfürle itham etmiştir. Gazzâlî, filozofları 17 konuda bidat, 3 konuda da küfürle itham ederken, Mevlânâ’nın eserinde sadece Gazzâlî’nin küfürle itham ettiği âlemin kıdemi meselesini ele almıştır. Her ikisinin de endişesi dinîdir. Bu sebeple dine aykırı kabul ettikleri pek çok felsefi problemle meşgul olunmaması hususunda çevresindekileri uyarmışlardır. Özellikle Mevlânâ filozofların aklınca düşüncelere dalarak eşyanın hakikatlerini anlamada güçlük çektiklerini, bazı metafizik varlıkları inkâr ettiklerini, gönüllerinde şüphenin yer ettiğini belirterek bu gibi düşüncelerden kaçınılması gerektiğini söylemektedir. “Din yüzünden güçsüz düştüğün bir gün İslam’a aykırı olan bu inançlardan biri seni doğru yoldan çıkarırsa eyvahlar olsun haline” diyerek insanları uyarmaktadır.

“Felsefeci aklınca düşüncelere dalar, fikirler yürütür, zanlara kapılır da, cansız sandığı varlıkların dile gelmelerine, konuşmalarına inanmaz. Ona de ki: "Sen git de başını duvara vur." Suyun sözünü, toprağın sözünü, balçığın sözünü ancak gönül ehli duyar, anlar; sen anlayamazsın. Hannane Direği'nin iniltisini inkâr eden felsefeci, velilerin duygularına yabancıdır. O der ki: "Velîlere karşı gönüllerde uyanan sevda, aşırı sevgi, insanlarda bir çok hayaller yaratır, onların düşüncelerini etkiler de, onları olmayacak şeylere inandırır." Hâlbuki bu düşünce, felsefecinin fesad ve küfrünün aksidir. Bu inkar hayali, ona fikrinin çarpıklığından, inanışının bozukluğundan gelmiştir. Felsefeci, şeytanı da inkâr eder. Fakat inkâr ettiği anda, bir şeytanın, yani nefsinin maskarası olduğunun, sapıttığının farkına varamaz. Ey filozof, şeytanı görmedi isen, kendine bak, yüzünden şeytanlık akıyor. Alnında da sefahatin, çılgınlığın izleri var. Gönlünde şüphe olan, kıvranıp duran kişi de dünyada gizli bir felsefecidir. Filozof meşreb olan, fakat Allah'a dine inanan bazı kişilerin zaman zaman felsefe damarları kabarınca inkâra dönerler, yüzleri kararır. Ey müminler, uyanık olun, sakının; o damar, o felsefeye inanış fikri sizde de var.”

b. Felsefe Eleştirisi Geleneği

Mevlânâ’nın salt felsefeyi ele alışına geçmeden önce felsefi düşüncede, içten yani felsefeye felsefe tarafından ve dıştan, felsefi olmayan taraftan yapılan eleştirilerin kısa bir kritiğini yapmak yerinde olacaktır. Bilindiği gibi İlkçağdan itibaren günümüze kadar hemen hemen bütün filozoflar birbirlerini veya geçmiş düşünce sistemlerini tenkit etmişlerdir. Bu sebeple onların aralarında derin ihtilaflar var olduğu zannedilmiş ve felsefi düşüncenin hangisinin doğru olduğunu ayırt etmek mümkün olmamıştır. Çünkü her filozof kendi görüşünün doğruluğunu savunmaktadır. B. Russel(ö.1970)’in; “felsefe nedir? Sorusuna aynı cevabı verecek iki tane filozof bulmak kabil değildir.” dediği gibi Mevlânâ gibilerin felsefeye karşı tavır takınmalarının sebebini aslında burada aramak gerekir.

Felsefi düşüncenin İslâm dünyasına tercümeler yoluyla intikalinden buyana felsefi düşünceye eleştiriler de hız kesmemiştir. Varlık, bilgi ve değere ilişkin sorular oluşturulmaya ve çözüme kavuşturmaya yönelik bir çaba olarak felsefi düşünce, özellikle filozofların tutumlarından, ortaya koydukları düşünce sistemlerine kadar pek çok alanda eleştiriye maruz kaldıkları bilinen bir gerçektir.

İslâm felsefesinin en önemli akımlarından biri olan ve Kindî(ö.873) ile başlayıp Fârâbî(ö.950), İbn Sînâ(ö.1037) ve İbn Rüşd(ö.1198)’le devam eden Meşşâî felsefede mantık, metafizik ve tabiat alanlarında bu eleştirilerin yoğunlaştığı görülmektedir. Bu eleştiriler, iki türlü gelişmiştir. Bir yandan felsefenin içinden gelişen bir eleştiri mekanizmasıdır ki Müslüman filozofların sahip oldukları tenkitçi zihniyetle hem kendinden önceki Yunan ve Helenistik felsefenin filozoflarını tenkit etmişler hem de aralarındaki felsefi sistem ayrılıkları nedeniyle birbirlerini eleştirmişlerdir. Acaba bu tenkitlerin felsefi düşünceye her hangi bir katkı sağladığını söylemek mümkün müdür? Evet mümkündür. Çünkü filozoflar birbirlerini tenkit etmekle hem o felsefi sisteme katkı sağlamış, hem de bağımsız yepyeni görüşler ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Felsefe tarihinde İlk çağ felsefesinden İslam felsefesine pek çok filozofun hem kendi döneminin felsefi yapılanmasını hem de geçmiş dönemlerin felsefi sistemlerini ve temsilcilerini tenkit ettiğini görmekteyiz. Mesela, İlkçağ Yunan düşüncesinde sofistlerin tenkitleri, Aristoteles’in, Metafiziğinin birinci kitabında kendinden önceki filozofların felsefelerini hem ele alıp incelemesi hem de tenkit etmesi örnek verilebilir. Yine Batı Düşüncesinde aynı şekilde filozofların hem birbirlerini ve hem de geliştirdikleri sistemleri tenkit ettiklerine şahit olunmaktadır. F.Bacon(ö.1626), Descartes(ö.1650), Condillac(ö.1780), J.J.Russeau(ö.1778), A.Schopenhauer(ö.1860) gibi ünlü filozoflar kendilerinin ortaya attığı görüşlere uymayan felsefeleri tenkit etmişlerdir.

İslâm düşüncesinde ise İbnu’r-Ravendî(ö.910) mutezile kelamcıları ile Zekeriya Razî(ö.930)’yi, Kindî; “Risaletu’r-Redd alâ Dela’ili’I-Mûlhidin” adlı eserinde Ebu Bekir Zekeriya er-Razî’yi tenkid etmiştir. Fârâbî, İlkçağ filozoflarından Pythagoras, Aristippe, Aristifüs, Epiküre, Diogene, Phyrron’u tenkidinin yanı sıra “Kitabu’r-Redd ala’r-Ravendi” isimli eseriyle de İbnu’r-Revendî’yi tenkit etmiştir. Suhreverdî(ö.1191) ve İbn Tufeyl(ö.1186), İbn Sînâ ve İbn Bacce(ö.1138)’yi, Gazzâlî(ö.1111), Fârâbî ve İbn Sînâ’yı, İbn Rşüd, Fârâbî, İbn Sînâ ve Gazzâlî’yi tenkidi felsefi düşüncenin kendi iç bünyesinde ortaya çıkan tenkitlerden birer misal olarak vermek mümkündür.  Bir probleme filozofların değişik açılardan bakmaları ve farklı yorumlar getirmeleri ihtilafların sebebi sayılsa da aslında bu tenkitler, tenkit edilen fikrin veya filozofun filozofluğuna bir halel getirmemiş, aksine fikirlerin tartışılması ve tenkitleri yeni fikri hareketliliğin doğmasına zemin hazırlamıştır. Mevlânâ’nın tenkitlerinin de bu açıdan değerlendirilmesi mümkündür.

Öte yandan felsefeye dışarıdan, yani diğer alanlardan tenkitler geldiği görülmektedir. Felsefe dışından felsefeye yöneltilen tenkitlerde, mezhep imamlarından İmam Malik(ö.795)’in felsefi düşünceye karşı tavrı çok nettir. Daha henüz başlangıç safhasında olan ve yeni yeni Yunan ve diğer kültürlerden felsefi fikirlerin İslam dünyasına girmeye başladığı bir dönemi kapsayan zaman diliminde ilk tepkiler de gelmeye başlamıştı. “Bugün size dininizi kemal erdirdim… mealindeki ayet indiği zaman dinden olmayan şeyler şimdi de dinden değildir.” ifadesi onun felsefeye karşı tutumunu açıkça ortaya koymaktadır. Meşhur tarih felsefecisi İbn Haldun(ö.1406),25 öğrencisi el-Makrizî(ö.1441) Takiyyuddin eş-Şehrezurî(ö.1245), İbnu’s-Salah(ö.1245), Ahmed B. Hanbel(ö.855) ve Davudu’z-Zahiri, İbn Hazm(ö.1064), İbn Teymiyye(ö.1328), İbn Kayyim el-Cevziyye(ö.1350) Abdülvehhab(ö.1792) gibi kimseler felsefeyi tenkit etmişlerdir. Hadisçilerden İmam Nevevî(ö.1277) mantık ve felsefeyi tamamen reddedenlerdir.

Mutasavvıfların felsefeye bakışı ise farklı farklıdır. Teorik saf akla dayanan her türlü mantıki, felsefi ve kelâmi düşünceyi hakikati anlamada yeterli görmeyip tenkit edenler bulunduğu gibi, sezgici ve külli aklın insana yardımcı olmasını da inkar etmemişlerdir. İbn Arabî(ö.1240) bu guruptan olup “mesela filozof ve mutezileden olan bir şahsın söylediği her sözü hemen red ve inkara kalkışma O, filozoftur, dini de yoktur deme Ey kardeş filozofun sözünü al ve sonra üzerinde düşün…” demektedir. Yine mutasavvıflardan İmam-ı Rabbânî(ö.1624) de felsefe ve mantığa karşı olumsuz bir tavır içinde bu iki alanı dışlayan bir tutumla filozofları din ilimlerine muhalefet etmekle, yalancılık ve cahillikle suçlamaktadır.

c. Mevlânâ’nın Yöntemi

Mevlânâ’nın eserleri tasavvufi bir iç mantıkla incelendiği kadar felsefi bakış açısıyla da incelenmelidir. O bir filozof değildir ancak felsefi problemlere vakıf olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır. Felsefe ve tıp kitapları Grekçe’den Arapça’ya tercüme edildikten sonra “hikmet sevgisi” anlamında olan felsefe, “tabiî hikmetin” adı olarak kalmıştır.
1 | 2 | 3 | 4

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCE DÜNYASINDA FELSEFE VE FİLOZOFLAR - 2

Tabiatla yani fizikî bilimlerle meşgul olanlara “filozof”; ilahî hikmetle meşgul olanlara ve Hakk’a ulaşmak için sevgi ve ilham yolunu tercih edenlere de “hakîm” denmeye başlanmıştır. İslâm düşünce tarihinin, bu aklî ve irfanî bilgi arasındaki diyalektik yapının serüveninden ve geriliminden ibaret olduğunu söylemek mümkündür. İşte bu diyalektik yapının en yoğun olduğu bir asırda yaşamış olan Mevlâna, yaşadığı asrın zihniyetini yansıtmakla eserlerinde felsefenin, filozofun ve kendisinin de içinde yer aldığı “hukemâ-i ilahîye”nin görev ve yetkilerini yerine göre, anekdotlarla, temsillerle dile getirmiştir. O, felsefeyi inkar etmemekte ancak, fizikle, maddî âlemle uğraşan felsefeyle metafizik âlemin sırlarının bilinemeyeceği kanaatindedir. Onun karşı çıktığı felsefi ekoller ve filozoflar, ileride görüleceği gibi şüpheci ve inkârcı kategoride yer alan ekoller ve filozoflardır.

Nitekim felsefenin bir nevi temeli olan hikmet’in Kur’an’da övüldüğünü söyleyerek, onun “kendi cevherinden hareketle tanrı’yı bilme ilmi diye” tanımlar. Bunun için Sokratik bir söylem olan, “nefsini bilen Rabbini bilir” prensibiyle hareket eder. Bu konuda: “Nefs ile şeytan ikisi de bir bedendir; fakat kendilerini iki gösterdiler. Nitekim melekle akıl da birdir; hikmetler yüzünden iki şekle büründüler” demektedir. Mevlânâ eserlerinde her hangi bir fikre yer vereceği zaman felsefi veya mantıki tahlillere girmediği görülür. Hatta tasavvufi terimleri dahi az kullandığı anlaşılır. Zaten özellikle Mesnevî’si halkın anlayacağı bir dille yazıldığından böylesi kavramlara yer vermesi düşünülemezdi. Divan’ında ve Mesnevî’sinde vahdet-i vücut gibi anlaşılması zor problemleri dahi halkın bilgi seviyesini ve psikolojisini gözeten bir tarzda hikâyelerle, örneklendirme yöntemi ile veya deyimlerle anlatır.

Mevlânâ’nın düşünce sistemi ve yöntemi hiçbir zaman soyut ve donuk bir bilgi sistemi veya hayali bir idealizm değildir. Onun eserlerinden yola çıkılarak ahlak ve felsefe kulvarında ilerleyerek varılacak sonuç; hikmet, irfan, aşk, vecd, cezbe ve tekâmül gibi önemli ahlâkî ve felsefî veçhe kendini gösterir. Bunun tezahürü ise iman boyutunda saf, temiz, nezih ve tavizsiz bir inanç; ferdî ve sosyal boyutuyla, edep, geniş ve engin bir müsamaha ve yüksek ahlak değerleri gibi önemli kavramlar karşımıza çıkmaktadır.

d. Mevlânâ’da Felsefe ve Filozoflar

Mevlânâ’nın filozoflara yönelik tutumunda tenkitçiler gurubundan olduğunu belirtmiştik. Mevlânâ özellikle doğruluğun ve gerçekliğin ölçüsünü saf aklın verilerinde arayan aklın mutlak bir kuvvet ve rehber olduğunu savunan dogmatik rasyonalistleri, her tür bilgiyi şüpheyle karşılayan, bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen, ayrıca aklın kesin bir bilgi elde edemeyeceğini, hakikate erişilse dahi sürekli ve tam bir şüphe içinde kalınacağını, mutlak`a ulaşmanın mümkün olmadığını savunan septikleri, madde ve maddenin hareketleri ile değişimleri haricinde hiçbir şeyin var olmadığına dair felsefi teori ve inançlara sahip materyalistleri ve felsefe, ilim, ahlâk ve sanattaki her çeşit yorumu tabiat ve tabiat ilkelerine göre yapan, bütün fizik ve metafizik gerçekleri tabiata ve maddeye indirgemeye çalışan natüralistleri tenkit etmiştir.

Mevlânâ’nın hedeflerinin başında dogmatik rasyonalistler gelmektedir. Bunların ilkeleri kıyas, istidlal ve delilden ibarettir. Bu guruptan olanlar “ben delilsiz söz dinlemem” diyenlerdir. Materyalistlere gelince onlar esasta şüphecidirler ve metafiziği inkâr etmeye sürüklenmişlerdir. Bu sebeple mümin olanın bu gibi  felsefelerden uzak durması gerekir. Aynı zamanda Mevlânâ, felsefi söylemin sınırlı, kapalı ve insanın sonsuz doğasına uymadığını düşünmektedir.

Bilgelik manasındaki hikmet ise, dogmatik olmayan rasyonalizmi, dogmatik olmayan sansüalizmi ve aynı zamanda septisizmi reddedenler, sipiritüalist ve idealist olan düşünürlerdir ki böylesi hikmet ehline de hakîm/bilge denir. Ancak Mevlânâ’ya göre kuru bir hakîmlik de iğreti bir elbise gibidir. Bilge/hakîm ismini hak edebilmek için bizzat hikmetin yaşanması ve uygulanması gerektiğini vurgular.

Özellikle Filozofların dini tavırları, Kur’an-ı Kerim ayetlerine karşı şüpheci tutumları ve nedensellik ilkesine yaklaşım tarzları Mevlânâ’yı tedirgin etmekte olup onlara karşı acımasız bir dil kullanmış ve filozofların şerlerinden kurtulmak için “cennetliklerin çoğu ahmaktır” sözünü söylemeye kendini mecbur hissetmiştir. Buradaki ahmaklık, kanaatimizce akıl ve bilgi noksanlığı değil, dünya işlerine pek fazla önem vermemek, insanı mutlak hakikatten uzaklaştırmaya yönelik faaliyetlere itibar etmemek düşüncesi üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Ey yayını çekip okunu atan kişi! O pek yakında, sen ise uzaklara ok atıyorsun. Her kim ne kadar çok uzağa ok atarsa, böyle kıymetli bir defineden o kadar çok uzak kalır. Daha fazla ayrılır, daha fazla uzağa düşer. Filozof, aklına güvendi. Kendini düşünce ile doldurdu. Bırak koşsun gitsin, zaten defîne onun arkasında kaldı. Ona koş, git de, o ne kadar hızlı koşarsa gönlünden, gönül muradından o kadar ayrılır, uzaklaşır. Nice ilim, nice akıl, nice anlayış, nice zeka vardır ki, hakîkat yolcusuna, gulyabani kesilir, yolunu vurur. Filozofların şerlerinden kurtulmak için, cennetliklerin çoğu ahmaktır. Gururdan, kendini beğenmekten kurtul! Lüzumsuz, fazla şeyleri üstünden at da, her an Hakk‟tan sana ilahî rahmetler yağsın. Akıllılık, kendini bir şey zannetmek, alçak gönüllü ve kırık kalpli olmanın zıttıdır. Anlayışlı, cin fikirli olmayı bırak! Hakikat yolunda ahmaklığı kendine huy edin! Akıllı ve zeki olmayı hırs ve tama‟ tuzağı bil! Temiz kişi, ne diye şeytan gibi zeki olmayı dilesin? Akıllı ve zeki kişiler, bir san‟atla iktifa etmişler; ahmaklar ise, san‟atı görmüşler, o san‟atta takılıp kalmamışlardır da, o san‟atta san‟atı yaradana ulaşmışlardır.”

Mevlânâ İbn Arabî kadar filozoflara karşı hoşgörülü değildir. Mevlânâ filzofları ne ile itham etmektedir? Filozofların hangi fikirlerine hücum etmektedir? Hakikate ulaşmada filozofların fikirleri ne kadar yeterlidir? Bu sorulara Mevlânâ’nın eserlerinden cevap aramaya koyulduğumuzda şu sonuçlarla karşılaşırız. Filozoflar sadece kendilerini akıllı zannederek, kendi akıllarınca kıyas ve istidlalde bulunmaktadırlar. Filozofların düşüncelerinde bir fikir birliği yoktur. Hatalı kıyaslamalar yaparlar, Kur'an-ı Kerim ayetlerine şüphe ile yaklaşırlar. Mucize gibi harikulade olayları inkâr ederler. Sebeplere takılıp müsebbibi görmezler, âlemin kıdemini savunurlar. İşte Mevlânâ filozofların belli başlı bu ve bu gibi konulardaki fikirlerini tenkit etmektedir.

1. Filozoflar Akla Çok Önem Verirler

Mevlânâ’nın filozoflara bakış açısında onlara atfedilen bilginin değerinden hareketle hikmet kavramını dile getirmektedir. Kur'an-ı Kerim’in ifadesiyle “kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir” ayeti, hikmet verilenlere çok hayır verildiği anlamı çıkarıldığına göre filozofların bu hayırdan mahrum olmalarına bir anlam veremeyen Mevlânâ, onların hikmetinin ilahi hikmet olmadığını dolayısıyla görünüşte parlak bir hikmet gibi görünse de, gerçekte o hikmet değil, zannı ve şüpheyi artıran Allah’ın feyzinden mahrum bırakan bir hikmet olduğunu vurgular. Dolayısıyla böylesi filozofların elinden hikmet değil sadece zan, şüphe, kibir, hile, dine aykırı fikirler, düzenbazlık gibi şeyler gelir. Sabır, bağışlama, hoşgörü, cömertlik gibi ahlaki duygular gelmez.

Mevlânâ’nın filozoflara bakış açısını özetleyen bu düşünce bir hikâye ile verilmiştir. Bu hikâyede anlatılmak istenen aslında görünüşte filozoflar çok akıllı ve çok zeki olsalar da fikir ve düşünceleri ne kadar parlak olsa da gerçekte hiç de öyle olmadıkları gerçeğidir.

“Bir bedevi, devesine iki dolu çuval yüklemiş, birisi onu lafa tuttu. Vatanından sorup konuşturdu ve o suallerle bir hayli inciler deldi. Sonra dedi ki: “ o iki çuvalda ne dolu? Doğruca söyle!” Bedevi “ bir tanesinde buğday var. Öbürü kum, yiyecek bir şey değil” dedi. Adam “ neden bu kumu doldurdun” diye sordu.  Bedevi cevap verdi: “ O çuval boş kalmasın diye”. Adam; “ Akıllılık edip buğdayın yarısını bu çuvala, yarısını da öbür çuvala koy. Bu suretle hem çuvallar hafifler, hem devenin yükü “ dedi. Bedevi bu fikri pek beğenip “ Ey akıllı ve hür filozof, böyle bir ince fikir, böyle bir güzel rey sahibi olduğun halde neden böyle çırçıplaksın, yaya yürüyor, yoruluyorsun?” Dedi. O iyi kalpli bedevi, filozofa acıdı, onu deveye bindirmek istedi. Tekrar “ Ey güzel sözlü filozof, birazcık halinden bahset. Böyle bir akılla, böyle bir kifayetle sen ya vezirsin ya padişah. Doğru söyle!” dedi.

Filozof dedi ki: “ İkisi de değilim, halktan bir adamım. Halime elbiseme baksana!” bedevi “ Kaç deven, kaç öküzün var?” diye sordu.  Filozof cevap verdi: “ Uzun etme. Ne ona malikim, ne buna!” Bedevi, “ peki, bari dükkânındaki mal ne, onu söyle!” dedi. Filozof dedi ki “ Benim dükkânım nerede, yerim yurdum nerede? Bedevi, öyleyse paranı sorayım: sen yapayalnız gidiyorsun, hoş nasihatlar da bulunuyorsun, ne kadar paran var?

Âlemdeki bakırları altın yapacak kimya senin elinde, akıl ve bilgi incilerin tümen, tümen dedi!” dedi. Filozof, “ Ey Arabın iftiharı, vallahi para şöyle dursun, bir gecelik yiyecek alacak mangırım bile yok. Yalınayak başı kabak koşup duruyorum. Kim, bir dilim ekmek verirse oraya gidiyorum. Bu kadar hikmet, fazilet ve hünerden ancak hayal ve baş ağrısı elde ettim” deyince; Arap dedi ki : “ yürü, yanımdan uzaklaş. Senin nuhusetin benim başıma da çökmesin. O şom hikmetini benden uzaklaştır. Sözün zamane halkına şom. Ya sen o yana git, ben bu yana gideyim. Yahut sen önden yürü, ben arkadan yürüyeyim. Bir çuvalımda buğday, öbüründe kum olması, senin hikmetinden daha iyi be hayırsız! Benim ahmaklığım, çok mübarek bir ahmaklık. Gönlümde azığım var, canım pehrizkar!”

Sen de şekavetin azalmasını istiyorsan çalış, sendeki hikmet azalsın. Tabiattan doğan, hayalden meydana gelen hikmet, Allah nurunun feyzinden nasipsiz bir hikmettir. Dünya hikmeti, zannı, şüpheyi attırır, din hikmetiyse insanı feleğin üstüne çıkarır. Ahir zamanın adi ukalası, kendileri evvelce gelenlerden üstün görürler. Hileler öğrenip ciğerler yakmışlar, hileler, düzenler bellemişlerdir. Asıl sermaye iksiri olan sabrı, ihsanı, cömertliğiyle vermişlerdir.


Fikir ona derler ki bir yol açsın. Yol ona derler ki önüne bir padişah çıkagelsin. Padişah ona derler ki kendiliğinden padişah olsun; hazinelerle, askerlerle değil. Zira kendiliğinden padişah olursa padişahlığı, Ahmet‟in pak dininin yüceliği gibi ebedidir.”

Mevlânâ, aklı maddî sahada etkin olmaya çağırırken, metafizik alanda haddini bilmesi gerektiğinin üzerinde durmuştur. Mevlânâ, insanın kendini gerçekleştirmesinde aklın yönlendirici rolünü kaybettiğini zikreder. Mantığın kuralları, felsefenin yetersizliği, akademik öğrenim ve öğretimin verdiği gurur insana ne kesinlik sağlar, ne de hakikatin kaynağına götürür. Mevlânâ insanın aklının ortaya koyduğu çözümün sınırlılığını ve yetersizliğini savunur. Bu konuda kayığa binip kayıkçıya gramer bilip bilmediğini soran bir gramer âliminin hikâyesini anlatır. Sorulan soruya kayıkçı hayır anlamında başını sallayınca gramerci; “senin hayatının yarısı heba olmuştur.” der. Kayıkçı susar ve bu söz üzerine ciddi ciddi düşünür. Bu sırada çıkan bir fırtına neticesinde kayık alabora olmaya başlar. Alime doğru dönen kayıkçı sorar: “yüzme biliyor musun?” “Hayır” der gramerci. Bunun üzerine kayıkçı: “Şimdi senin bütün hayatın heba olmuştur.” der.  İşte Mevlânâ’ya göre fırtınalı olan hayat denizinde tek başına akıl onu selamete götürmez. Başka bir pasajda şöyle ifade eder: “Fikir adamlarının ve mantıkçıların ayakları tahtadandır. Tahta ayaklar güvenilmezdir.” Aynı zamanda Mevlâna’da akla sınır çekme hususunda dogmatik rasyonalizm’in bir kritiğini bulmaktayız.

Felsefeci akılla anlaşılır şeylere bağlanmıştır. Sûfi ise aklın aklına, yâni akl-ı külle güvenmiştir. Akıllının aklı olan akl-ı küll içtir. Ey felsefeci, senin aklın ise kabuk gibidir. Hayvanın midesi daima kabuk arar.”

Mevlânâ’nın eserlerinde akl-ı külli ve akl-ı cüz’i kavramları geçmektedir. akl-ı küll ile aklı cüz’i yi karşılaştırırken aklı cüz’i denilen aklın yani insanın dünyevi işlerin tedebbüründe kullandığı akıl, her zaman bir başka akla muhtaçtır. O da akl-ı küll’dür. Cüz’i akıl daima vehim ve hayal üretir. Bunlar da aklın kabul etmediği hükümlere varır ve daima hata yaptırır. Aklın görevi hayal ve vehimden uzak durmaktır. Aklı küll öğreticidir, kökleri peygamberlerin getirdikleri vahye kadar dayanır. Aklı cüz’i’nin misali Habil ile Kabil meselesine benzer. Kabil’in Habil’i ördürdükten sonra ortada kalan cesedin akibetini bir kargadan öğrenmiştir. İşte cüz’i aklın sınırı etki alanı bu kadardır. Bunun için aklı cüz’i’nin sürekli öğretilmeye ihtiyacı vardır.

2. Filozoflar Aşırı ve Yanlış Kıyas ve İstidlallerde Bulunurlar

Mevlânâ filozofları yalnız saf akla önem verip duyguya ve oluşa önem vermediklerinden kendilerini noksan görmektedir. Kıyas ve istidlalin insanı hataya düşüreceğini belirtir. Özellikle insanın cüz-i aklıyla ve şahsi görüşleriyle gerçek bilgi sahibi olunamayacağını belirterek bu konunun açıklığa kavuşturulması için de bakkal ve papağan hikâyesini anlatır.

“Bir bakkal vardı. Onun bir de papağanı vardı. Bu papağan güzel sesli, yeşil renkli, söz söylemesini bilir bir kuştu. Dükkânda bekçilik yapar, alış verişe gelenlere nükteler söyler, onlarla şakalaşırdı. İnsanlar, bir şey sordukları zaman onlara insan gibi cevap verir, onlarla konuşurdu. Papağanlara mahsus ötüşü de pek güzeldi. Efendisi bir gün evine gitmişti. Papağan dükkânda bekçilik yapıyordu. Bir kedi, kovaladığı fâreyi tutmak için birden bire dükkâna atıldı. Zavallı papağan can korkusundan, Sıçradı, dükkânın bir köşesine kaçtı, orada bulunan gül yağı şişelerini devirdi, yağlarını döktü. Dükkân sahibi evden geldi, huzur içinde, patron edâsı ile yerine geçti, oturdu. Bir de baktı ki dükkân yağ içinde. Elbisesi de yağa bulanmış, papağanın yaptığını anladı. Başına vurup tüylerini döktü, başı kel oldu.

Papağan bir kaç gün konuşmayı kesti. Bakkal da yaptığına pişman olup, ah vah etmeğe başladı. Bakkal, sakalını yolmakta,; "Eyvah, ni'met güneşim bulut altına girdi." demekte idi."Keşke o zaman elim kırılsa idi de, o tatlı dilli papağanın başına vurmasaydım" diye yakınıyordu.Papağanın tekrar konuşmasını sağlamak için yoksullara sadakalar, hediyeler veriyordu.Üç gün üç gece sonra bakkal, dükkânında üzgün, şaşkın, ağlamaklı bir halde oturuyordu.Bu kuş acaba ne vakit tekrar konuşmaya başlayacak diye düşünüyor, binlerce gam ve kederle vakit geçiriyordu. Papağan tekrar söze başlasın diye, ona türlü türlü acâib ve garip şeyler gösteriyordu. Bir aralık dükkânın önünden başı açık bir derviş geçti. Onun saçları dibinden traş edilmiş başı tas ve leğen gibi cascavlaktı.
1 | 2 | 3 | 4

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCE DÜNYASINDA FELSEFE VE FİLOZOFLAR - 3

Papağan, onu görünce dile geldi de; "Ey arkadaş!" diye cavlak dervişe bağırdı. "Ey kel, ne diye kellere karıştın? Yoksa sen de şişeden gül yağı mı döktün? "Papağanın hırka sahibi dervişi, kendi gibi sanmasından, kendine benzetmesinden ve kendi nefsine kıyas etmesinden ötürü halk gülmeğe başladı.”

Böyle kuru bir akıl ile kıyasta bulunmaya verdiği örnekte Mevlânâ aklın yetersizliğini göstermek istemiş kişiyi nasıl hataya düşürdüğünü vurgulamıştır. Yine Mevlânâ, bu konuda hasta bir adama sağır dostunu ziyarete giderken daha önceden aklınca kurguladığı soru ve cevapları, karşılıklı konuşmalarında dile getirip kendi aklınca yaptığı kıyaslarla kuru bir rasyonalitenin ve yanlış kıyasların ne gibi olumsuzluklara sebebiyet vereceğini anlatır.

Mevlânâ’ya göre filozoflar aynı zamanda duruşları belli olmayan, hafif meşrep kimselerdir. Kendilerini peygamberlerin yerine koymak veya onlara eşit olmak istemişlerdir. Velileri de kendileri gibi sanmışlar, insanlık nokta-i nazarında eşit olduklarını belirtmişlerdir. Hâlbuki onlarda bulunan hakikate sahip olmadıklarını bilmemeleri onlar için büyük bir eksikliktir.

3. Filozoflarda Hakikat Birliği Yoktur

Her filozofun görüş açısı ve derinliği farklıdır. Sadece farklılık arz eden bunlar değildir. İnsanın hayata bakışı, hayatı algılayışı gördükleri hissettikleri duyuşları algılayışı hep farklılık arz eder. İnsanların duyuşları külli bir duyuş olmayıp büyüklüğü avuç içi kadar olduğu için hataya götürmeye her zaman müsait olup her zaman da herkese göre farklıdır. Birinin iyi doğru veya güzel dediğine bir başkasının tam aksini söylemesi mümkündür. Onun için Mevlânâ’ya göre filozofların hatalarından bir tanesi de, kendi doğrularını her zaman doğru kabul etmeleri ve kendi doğrularının dışında başka doğruları hiçe saymalarıdır. Öte yandan bilgiyi elde etmede felsefecilerin yöntemleri de farklılık arz etmektedir. Onlar, duyu organlarıyla ve aklın verileriyle elde ettikleri bilginin değeri üzerinde dururlar. Dolayısıyla olayları salt rasyonel ve ampirist bir yaklaşımla değerlendirerek başta Tanrı düşüncesi olmak üzere metafiziği devre dışı bırakmayı amaçlamaktadırlar. Bu da neticede inançsızlığı ve ateizmi doğurmakta, şüpheciliği gündeme getirmekte ve vahyin reddine kadar götürülmektedir. Mevlânâ aslında bu gibi gelişmelere dikkat çekerek günümüz insanını da uyarmak istemiştir. Bunun için önce Gazzâlî’nin sonra da Mevlânâ’nın verdiği örnekte bu konuyu açıklık getirmek için şu hikâyeyi anlatır:

“Bir fil karanlık bir ahırda bulunuyordu. Hintliler onu halka göstermek için getirmişlerdi. Fili görmek için o karanlık yere birçok kişi toplanmıştı. Karanlıkta fili gözle görmeye imkân olmadığı için, herkes ellerini sürüyor, o şekilde onu anlamaya çalışıyordu. Meraklılardan birinin eline filin hortumu geçti. O adam; “Fil bir oluğa benziyor!” dedi. Başka birinin eli filin kulağına dokundu. Fil ona yelpazeye benzer zannını verdi. Birisi elini filin ayağına sürdü. O adam da; “Filin şeklini direk gibi gördüm.” dedi. Birisi de elini filin sırtına koyduğu için; “Bu fil taht gibidir.” dedi. Böylece herkes filin bir yerine dokundu; neresine dokundu ise, onu nasıl sandı ise, fili ona göre anlatmaya çalıştı.

Onların sözleri; dokunuşları, sanışları yüzünden birbirine aykırı düştü. Birisi ona “dal” dedi, öbürü “elif” adını taktı. Eğer onların her birinin elinde bir mum, yâni hidayet nûru bulunsa idi, sözlerindeki ayrılık, aykırılık olmazdı. Duygu gözü, elin avucuna benzer, insanın avucu, filin her tarafını birden kavrayabilir mi?”

Mevlânâ bu örnekle filozofların yalnızca kendi dar görüşlerine itibar etme-lerini tenkit eder. Herkesin kendine has bir görüşü olduğu ve tek olan gerçeğe farklı yönlerden baktığı için; hakikati bir bütün halinde göremeyip, yanılmaya mahkûm olduklarını belirtir.

Yine Mevlânâ felsefenin zayıf noktalarını belirtirken, his ve vehimle deliller bulma ve kıyaslama yönlerini hatalı bulur ve eleştirir. Bu hatayı ilk yapan şeytan olmuştur. Şeytan önceden büyük bir melekti. Ama Hz. Âdem’e secde etmekle emr olununca; “benim aslım ateş, o ise topraktan yaratıldı. Bende nurlu onda ise karanlık elbise var” diyerek kıyas ile Hz. Âdem’i hakir görmüş kibre kapılarak secde etmemiş ve böylece Allah’ın lanetine uğramıştır.

“Senin o örneğini Allah bir ejderha şekline kor da, verdiği cevapla seni paramparça eder. Lânetlenmiş şeytan da bir örnek getirdi: “Beni ateşten, Âdem‟i topraktan yarattın; ateş, topraktan üstündür, ben de Âdem‟den üstünüm.” dedi de, kıyamete kadar Hakk‟ın lânetine uğradı. Karun da, inada düştü de bu çeşit örnekler getirdi. Sonunda tahtı ile tacı ile yerin dibine battı. Senin bu örneklerini, karga ile baykuş gibi bil. Onların uğursuzluğundan binlerce ev bark yıkıldı, yerle bir oldu.”

4. Felsefe Mutlak Hakikate Ulaşmada Yeterli Değildir

Mevlânâ’ya göre, nazarî hikmetin şubeleri olan tabiî ve riyazî hikmetle alakalı olan bilgiler, dünya ve içindeki nesnelere ait bilgilerdir. Allah’a ulaşmak isteyen kişiye fayda vermez. Bu disiplinler Allah’ın kâinata yayılmış ilim, hikmet ve kudretini anlamaya yararlar. Bu ilimler faydalıdır ama insanı gönül ehli yapmaz. Hâlbuki Allah’a ulaşmak gönül ehli olmaktan geçer. Melvânâ’ya göre yaratılan varlıklar melekler, hayvanlar ve insanlar olmak üzere üç kısım olup her bir varlık kategorisinin kendine has özellikleri vardır. İnsanlar da iki çeşittir. Bir kısmı yarı yaratılışları bakımından meleklik vasıfları diğer yarı yaratılışları da hayvanlık özelliklerini taşırlar. Meleklik özelliklere sahip insanlar görünüşte insan kılığında olsalar da gerçekte melektirler. Onlar, öfkeden, hevâ ve hevesten, nefislerinin isteklerine uymaktan dedikodudan kurtulmuşlardır. Hayvanlık vasıfları taşıyan insanlar ise meleklik huyunu kaybetmiş, insan şeklinde hayvandırlar. Bunlar baştan sona kin, öfke ve şehvet kesilmişlerdir. Mevlânâ meleklik huyunu kaybeden insanların çok büyük ve inanılmaz ince işler yaptıklarını belirtmektedir:

“Altın işlemeli kumaşlar dokur, denizlere dalar, dibinden inciler çıkarır. Geometri bilgisinin, astronominin, hekimlik ilminin, felsefenin en inceliklerini bilirler. Bi-lirler ama bunlar hep bu dünyaya ait bilgilerdir. Bunlar, insana yedinci kat göğün üstüne çıkacak yolu göstermezler. Aslında bütün bu bilgiler, ahır yapma bilgileridir! Bu bilgilerle, ahırda öküzün, devenin rahat yaşaması sağlanır! Bu aptallar; hayvanlar birkaç gün daha rahat geçinsin diye ahır yapma san‟atını öğreten bu bilgilere gizli şeyler, ince hünerler adını takmışlardır! Allah yolunu ve o yolun varılacak menzillerinin bilgisini bu ahır yapanlar bilmezler! Allah yolunun bilgilerini ancak, gönül ehli olan ârifler, akılları ile değil de gönülleri ile bilirler!”

“…Allah yolunu ve o yolun varılacak menzillerinin bilgisini bu ahır yapanlar bilmezler! Allah yolunun bilgilerini ancak, gönül ehli olan ârifler, akılları ile değil de gönülleri ile bilirler! Demek ki Allah, şu latîf hayvanın mayasını akıl ve şehvetle yoğururken, bir de onu, dünyada işine yarayacak faydalı bilgilerle eş-dost etti.

5. Filozoflar Aşırı Şüphecidirler

Mevlâna bütün felsefî doktrinlere ve bütün filozoflara karşı değildir. O, dini inkar eden, Kuran-ı kerim ayetlerine inkarcı veya ayetlere şüpheci yaklaşan materyalist bir dünya görüşünü benimseyen ve septisizm(=şüphecilik) den kendini kurtaramayanlara karşıdır. Bu konuda Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde yer verdiği filozofların bazı ayetlere şüpheci yaklaşımlarını ele almaya çalışalım. Mevlânâ şöyle demektedir.

“Gönlünde şüphe olup, kıvranıp duran kişi de, dünyada, gizli felsefecidir.” “Bu miraç, bu yükseliş Hz. Muhammed'in balçıktan yaratılmış olan mübarek bedenindeki suyun letafetinden, duruluğundan değildi. Bağışlayan, eşsiz, örneksiz yaratıcının, Allah'ın lutfu ihsanı idi. Eğer Allah dilerse havayı da aşağılatır, ateşi de; dilerse dikeni gülden üstün kılar. Allah hakîmdir, buyruk sahibidir. Dilediğini işler; derdin kendisinden deva yaratır. Allah dilerse havayı ve ateşi aşağılatır, alçaltır; onları bulanık, türlü türlü ağır bir hale sokar. Yeri ve suyu yüceltirse, onlar gökyüzü yükünü ayakları ile aşarlar. Şimdi "Allah dilediğini aziz eyler" (Al-i İmran 3/26) ayetinin anlamı iyice anlaşıldı. Demek ki, Cenab-ı Hakk dilerse topraktan yaratılan varlığa "Kanatlarını aç, yüksel." diye buyurur. Ateşten yaratılana da; "Yürü, git, iblis ol, yedi kat yerin altında şeytanlık et." der."Ey topraktan yaratılan Âdem!" der; "Yürü, Süha Yıldızı'nın üstüne çık. Ey ateşten yaratılan iblis! Sen de yerin dibine gir.

Ben dört tabiatta da değilim, 'illet-i üla(=ilk sebep)'da da değilim. Daima işler başarmada, düzüp koşmadayım. Ben ölümsüzüm. Bilindiği gibi felsefi düşüncede dört tabiat, feleklerin deveranıyla meydana gelen, yaşlık, kuruluk, soğukluk ve sıcaklıktır. Dört unsur ise varlıkların meydana gelmesinde etkili olan özlerdir. Bunlar toprak, su, hava ve ateştir. Dört unsur bu dört tabiatın mazharı olup âlemde müessir olan bu dört tabiattır. İllet-i Ûla ise Mevlânâ’nın sık sık atıfta bulunduğu Yaratıcı kudretin faaliyeti demek olan Akl-ı Küll’dür. Akl-ı Küll’den itibaren gökler, göklerin nefisleri dokuz felek ve on akıl bu akılların nefisleri ve en son da faal akıl meydana gelmiştir. Faal aklın faaliyet alanı ise filozofların dediği ay altı âlemi yani unsurlar âlemini meydana getirir ve buranın tedebbürüyle ilişkilidir. Mevlânâ bütün bunları eski Yunan felsefesinin Müslüman hükema tarafından İslam düşüncesine sokulmasıyla birlikte ortaya çıktığını belirterek bunların hepsini reddetmektedir.

Mevlânâ’nın Filozofların ayetlere şüphe ile yaklaştıklarına dair örnek verdiği ayetlerden biri de “O gün onların ağızlarını mühürleriz yaptıkları iyi ya da kötü amelleri bize elleri anlatır, ayakları da şahadet eder.” (Yasin 36/65) ayetidir. Bu ayete şüphe ile yaklaşan ve “ellerin konuşması”nı çeşitli işaretlere bağlayan filozofların ağızlar susup el nasıl söz söyler hususunda tevil yapmaktadırlar. “Hakkın indinde hiçbir acayip şey yoktur kıyamette insanın bütün azası birer birer bütün azası söz söyler”

filozoflar bu ifadenin tevilini şöyle yapmaktadır. Ancak el üzerinde bir alamet peyda olup söz makamına kaim olur. Mesela el üzerine bir yara veya çıban zahir olur; böğürtlen yedim, diye el haber veriyor demek mümkündür. Veya eli yaralı olur veyahut siyah olur elini bıçak kestiğini veya siyah bir tencereye sürüldüğünü haber verip söz söylüyor denebilir. Elin ve sair azanın söz söylemesi bu kıyas üzerinedir.

Mevlânâ bu tevile karşı çıkar ve bizzat her azanın kendi lisanı hal ile dile geleceğini söyler. Kıyamet gününde bir hırsız, hırsızlık etmedim diye inkâr ettiğinde eli; “evet çaldın hatta ben aldım” der. O adam siz söz söyleyemezdiniz nasıl oldu da konuştunuz dediğinde; “bizi Allah dile getirdi” derler. Hatta kapıyı, duvarı, taşı, kerpici söze getirir. Allah bir et parçası olan dile, konuşmayı ihsan eder o muhal görülmez de, neden eller, ayaklar ve sair azalar konuşunca muhal görülür?

6. Filozoflar Gayb Hakikatlerine İnancı Sarsmaya Çalışırlar

Mevlânâ’nın yaşadığı asırda felsefeciler, Mûtezile ve onların yolundan gidenler, duyguculuk diye bilinen sansualist fikrin dâvetçisi idiler. Bu, duyu organlarıyla bilgi elde etme düşüncesi, gayba îman fikrini zayıflatmakta idi. Bunun zayıflaması ise şerîatın getirmiş olduğu, gereğine ısrar ettiği gaybî hakîkatlere ve özellikle mucizelere güveni sarsıyordu. Mevlânâ bu hususu Mesnevî’de şiddetle tenkit etmiştir.

“Gerçeği gören gözlerden güzel bakmayı öğrendin ise; yâni nebîlerden, velîlerden bakmak, görmek dersini aldınsa, ne diye sebeplere göz dikip kalıyorsun? Sebepler üstünde başka sebepler de vardır. Sen, zahirî, görünen sebeplere bakma, bâtinî ve hakikî sebeplere bak. Peygamberler sebepleri gidermek için geldiler. Mucizelerini Zuhal yıldızına kadar çıkardılar. Sebepsiz olarak denizi yardılar, ekin ekmeden buğday yığını buldular. Hz. Musa, asası ile Şap Denizi‟ne vurmuş, açılan oniki yoldan, İsrailoğulları karşı sahile geçmişti. Âdem (a.s) yeryüzüne inince, buğday mahsulü bulmuş, onunla karnını doyurmuştu. Sonra o tohumları ekmiş biçmişti. Onların çalışmaları ile kumlar un oldu, keçinin yünü çekilince ibrişim haline geldi. Kur‟ân-ı Kerîm, sebeplerden ziyâde, Müsebbibü l-esbab olan Allâh‟a tevekkül etmeyi tavsiye eder. Zahiren fakir olanın yüceliğinden, zahiren yüce olan Ebu Leheb ve onun gibi imansızların helakinden bahseder. Ebabil kuşları iki üç taş atar, kalabalık bir Habeş ordusunu kırar, geçirir. Havada uçan kuşların attıkları taşlar, ordudaki filleri delik deşik etti. Kesilmiş bir ineğin kuyruğunu, öldürülmüş adama vur ki, o anda dirilsin, kefenden çıksın. Boğazı kesilmiş, ölmüş adam yerinden sıçrasın, kalksın da, kanını dökenlerin kanını istesin.

Böylece, Kurânın başlangıcından sonuna kadar bütün ayetleri, illetleri, sebepleri giderir. Bu sebep ve müsebbib konuları, işi uzatıp duran akıl ile, keşf ve hâl edilemez. Sen candan hulus ile Allâh‟a kulluk et ki bunun hakîkati sana açılsın.” Bu konuda yine "Suyu kaynağından keserse.." (Mülk 30) ayetini inkâr eden bir filozofun akıbetini anlatan bir hikâyeye yer verir. Bu hikâye aslında Allah’ın ayetlerini cüz’i akıllarıyla akledip şüpheye düşmelerini, buradan da varacakları sonucun Allah’ın ayetlerini akıllarınca tevil etmeleri, hatta inkâra kadar gitmeyi gözler önüne sermektedir. Çünkü filozofun yaklaşımı çok basit ve alelade bir yaklaşım olup kudretiyle suyu tamamen kesen Allah’ın lütfunu ve keremini görmeyen filozofun basit bir el aletiyle yerin derinliklerini kazarak tekrar suyu akıtması çabası, Mevlânâ’nın karşı çıktığı akıl yürütmelerden biridir.

Kur'an okuyan biri kitabın yüzünden, yani mushaftan; "Suyu kaynağından keserse.." ayetini okuyordu.Cenab-ı Hakk buyuruyordu ki: "Suyu yerin derinliklerinde gizlerim, kaynaklarını kuruturum, orayı çorak yerlere döndürürüm.Benim gibi eşsiz lutuf ve kahr sahibi Allah'tan başka, suyu tekrar kaynağa döndürecek kim vardır? "Basit bir mantıkçı filozof o sırada mektebin yanından geçiyordu. Bu ayeti işitince beğenmedi de; "Biz de" dedi "suyu kazma ile kazar çıkarırız. Biz bel ile yarar, kazma ile kazar, suyu yerin altından üstüne çıkarırız." Gece uyudu, rüyasında arslan gibi bir yiğit gördü. O yiğit, filozofa bir tokat attı. İki gözünü kör etti..O filozofa dedi ki: "Ey düşüncesiz adam! Eğer sözünde duruyorsan, gözünün kaynağından kazma ile bir ışık, bir nur çıkar." Sabah olmuştu. Sıçradı kalktı. Onun iki gözü de kör olmuştu. Görüş nuru, o iki gözden de uzaklaşmıştı.”

7. Filozoflar Sebeplere Takılırlar, Gerçek Müsebbibi Unuturlar

Mevlânâ, filozofların tabiat kanunlarının zorunluluğu görüşlerine karşı çıkarak ilahi illet/nedensellik fikrini benimsemiştir. Mevlânâ’ya göre tabiat yasaları zorunlu değildir. Felsefeye yönelik bu ve benzeri eleştiriler çerçevesine onun fikirlerine baktığımızda, nedensellik ilkesini Allah anlayışının önemli adımlarından biri olarak ele aldığını görmekteyiz. Mevlânâ, dünyayı bir sebepler âlemi olarak görmekte, dünyada hiçbir şeyin sebepsiz elde edilemeyeceğini sebepleri bilmenin işleri kolaylaştıracağını kabul etmekle beraber, sebeplerin sadece birer
alet olduğunu, işi yapan olmadığını, bu sebeplerin aslında Allah’ın yaratmasında birer bahane ve işi yapanın görünmesine bir perde olarak var edildiğini belirtir. Mevlânâ’nın asıl buradaki endişesi materyalist filozofların seküler akıl anlayışlarına bağlı kalarak kutsalı dışlamalarıdır.
1 | 2 | 3 | 4

MEVLÂNÂ’NIN DÜŞÜNCE DÜNYASINDA FELSEFE VE FİLOZOFLAR - 4

Mevlânâ nedensellik bağlamında eleştirdiği filozofları sadece sebeplere ve vasıtalara baktıkları için bu dünyada sebepleri bol miktarda bulup çoğalttıklarını, delilleri çoğaltmakla gerçeğin üzerindeki perdeleri artırmaktan veya ateşin üzerindeki dumanı artırmaktan başka bir şey ifade etmeyeceğini vurgular. Mevlânâ filozofların “tanrı dilediğini yapamaz sadece sebeplere ve tabiata göre iş görür” dediklerini aktararak bu söylemlerinin yanlış olduğunu belirtir. Âlemi ve âlemdeki sebepler zincirini yaratan ve her an yeni akla hayale gelmedik sebepler var eden Allah’ın kendi yarattığı tabiata karşı aciz kalması söz konusu olabilir mi? İnsan her şeyi sebepleriyle bilmesine rağmen sebepler ve sonuçlar o kadar iç içe girmiştir ki bir şeyin ne zaman sebep, ne zaman sonuç olacağını ayırt edebilmek kolay değildir. Varlıklar sürekli değişmekte insan da bu değişimin bir parçası olmaktadır.

Bu sebepler gözlere, görüşlere birer perdedir. Çünkü her göz, onun san‟atını görmeye layık değildir. Sebebi yaratan Allâh, ne dilerse yapar, dilediğini meydana getirir. Mutlak olan kudret, sebepleri de yırtar, ortadan kaldırır. Fakat arayan muradına erişsin diye, çok defa yaptığı işleri sebeple yapar, sebeple yürütür. Sebep olmazsa, mürid nasıl yol arayabilir? Şu halde yolda sebeplerin görünmesi lazımdır. Bu sebepler, gözlere, görüşlere birer perdedir. Çünkü her göz, onun san‟atını görmeye layık değildir. Sebep perdelerini yırtacak bir göz gerek ki, bu perdeleri kökünden söküp atsın, ortadan kaldırsın. Sebebi yaratanı mekânsızlık âleminde görsün, çalışmayı, kazanmayı, dükkânı, saçma ve beyhude saysın. Babacığım, her hayır, her şer, sebebi yaratandan, Müsebbibü‟l-esbab‟tan meydana gelir; sebepler, vasıtalar diye bir şey yoktur. Bunlar, gaflet devri kısa bir müddet yürüyüp gitsin diye Hakk‟a giden ana yolun üstüne düşürülmüş hayallerden başka bir şey değildir. Tabiata bağlanıp kalmış olan filozoflar, canını ve gözünü sebeplerden ayıramadığından ondan başka bir şey görmemektedir. Allah’ın varlık ve yaratma evreninde ise sebepler ortadan kalkmakta, orada her an yeni bir yaratma vardır donukluk yoktur.

“…Öyle kullar vardır ki, onların gözleri sebeplere takılmaz, sebepleri aşar. Allâh‟ın lutfu ile perdeleri deler, geçerler. Sebeplerden kurtulmuş Müsebbibü‟l-esbab (=Sebepleri Yaratanı)‟! bulmuş arif insandan Tevhîd-i Zat (birlik sürmesini) çekerler de, illetten de kurtulurlar, sebepten de..”

8. Filozoflar Âlemin Kıdemini Savunurlar

Âlemin kıdemi veya sonradan yaratılması meselesi Gazzâlî’nin üzerinde en fazla durduğu bir meseledir. Tehafüt’ün yaklaşık dörtte birini bu konuya tahsis etmiştir. Bu problem din ile felsefe arasındaki tartışmaların en uzlaşılmaz problemlerinden biridir. Gazzâlî ilk olarak âlemin kıdemi meselesinde filozofların konuyla ilgili yaklaşımlarını incelemiş ve arkasından kendi görüşlerini serd ederek açıklamaya çalışmıştır. Kelamcılar da âlemin kıdemi meselesinin filozofların en zararlı iddiaları olduğu kanaatindedirler. Eş’ari (ö. 935), Kitabu’l-Füsûl adlı eserinde bu probleme reddiye yazan ilk kelamcıdır. Bunun yanı sıra İbn Hazm(ö. 1064) bu gibi problemler arasında kesin sınırı çizenlerdendir.

Gazzâlî, Tehafüt’ünde birinci mesele olarak ele aldığı “âlemin kıdemi” meselesinde, öncelikle filozoflardan kadim ve sonrakilere nispet edilen görüşleri ele almıştır. Filozofların bu problem hakkında ortaya attıkları delilleri üç başlıkta toplayarak felsefi bir dille ve bakış açısıyla cevap vermiştir.

Gazzâlî, aynı hususu bir kez daha Munkız’da ele almıştır.

Mevlânâ’ya gelince, filozofların ele aldığı felsefi problemlerden sadece âlemin kıdemi meselesine temas etmiş ve kendi üslubunca anlattığı bir olayla bağlantılı olarak, her zaman olduğu gibi vermek istediği mesajı bu problem üzerinden vermiştir. Amacı Gazzâlî gibi filozofların görüşlerini çürütmekten ziyade filozofların bu görüşleriyle birlikte kendilerini bekleyen akıbeti bir mesajla vermeyi amaçlamıştır.

Dün biri dedi ki: “Kâinat sonradan yaratılmıştır. Şu gökyüzü de fanidir. Mirasçısı da Allah‟tır.”

Bir filozof; “Kâinatın sonradan yaratıldığını ne biliyorsun?” dedi. Yağmur bulutun sonradan yaratıldığını nasıl bilir? Şu değişip duran âlemde sen bir zerre bile değilsin, böyle iki güneşin sonradan yaratıldığını ne bilirsin? Pislik içine gömülmüş kurtcağız, yeryüzünün önünü sonunu nasıl bilecek? Bunu, yani âlemin sonradan yaratıldığını babandan işitmişsin de, ahmaklığından ötürü bu düşünceye saplanıp kalmışsın. Âlemin sonradan yaratıldığına dair delilin nedir? Onu söyle, sus; fazla söylemeye kalkışma.”

Nakleden dedi ki: “Bir gün iki kişinin de bu derin konuya daldıklarını, bahse giriştiklerini gördüm. O iki kişinin çekişmeleri sırasında halk da başlarına toplanmıştı. Ben de onların arasına katıldım. Hallerini görmek, sözlerini duymak için durdum, bekledim.

Biri diyordu ki: „Bu âlem fanidir. Hiç şüphe yok ki bu yapının bir yapıcısı var‟. Öbürü: „Bu âlem kadimdir, yani evveline evvel yoktur. Bu yapının yapıcısı da yoktur. Varsa bile o kendisidir‟.

Mümin dedi ki: „Gece ile gündüzü getirip götüreni, bütün mahlûkatın rızkını veren Allah‟ı inkâr ediyorsun‟. Filozof dedi ki: „Delil göster, delilsiz bir söz dinlemem. Taklide ancak ahmak olan kapılır. Haydi, bakalım, delil göster, dünyada delilsiz bir söz, bir vehim dinlemem, hem kabul etmem.‟

Mümin dedi ki: „Red edilmez delil, canımın içinde gizlidir. Senin gözün zayıf olduğu için hilali (=yeni ayı) göremiyorsun. Fakat ben görüyorum, bana kızma.‟ Dedikodu uzadıkça uzadı. Halk da şu yıldızlarla süslenmiş gökyüzünün, şu kâinatın önüne sonuna hayran kaldılar.

Mümin dostum dedi: „içimde red edilmez bir delil var. Gökyüzünün sonradan yaratıldığına dair red edilemez bir delil... Tam inancım var. Belirtisi de şu; tam inanç sâhibi ateşe bile girse âşıklardaki aşk sırrı gibi ona bir ziyan gelmez, yanmaz, yakılmaz, ben bu sırrı söyleyemiyorum. Çünkü bu sır dile gelmez.Bendeki bu sır yüzümün sarılığından, vücudumun zayıflığından başka bir şeyle anlatılamaz. Kanlı gözyaşlarının yanaklara doğru akması, Allah‟ın güzelliğine delildir.‟

Filozof; „Halka delil olan bu şeyleri ben delil saymam.‟ dedi. Mümin dedi ki: „Kalp akçe, geçer akçe ile bahse girişse de, geçer akçe sen kalpsın, ben geçer akçeyim. Bu yüzden benim değerim senden üstündür dese; Son imtihan ateştir. Bu ikisi ateşe düştüler mi, onların halis mi, kalp mı olduklarını, Halkın ileri gelenleri de, basit olanları da anlar. Herkes şüpheden kurtulur. Ey benim canım! Gizli olan geçer akçe ile kalp akçenin imtihanı, ateş ve su iledir. Sen ve ben her ikimiz de ateşe girelim. Bu işe şaşırıp kalanlara ölümsüz bir delil, bir belge olalım. Yahut sen ve ben, ikimiz de denize atlayalım ve bu tereddüt içinde bulunan insanlara hak ve hakikat delili olalım.‟ Böyle yaptılar. Ateşe atladılar. Her biri kızgın ateşin alevleri içine kendini attı. „Allâh vardır.‟ diyen ve bu dâvâya girişen kurtuldu. Öbür haramzade ise ateş içinde yandı, gitti...”

“…Anladım ki; “Kâinatın evveli vardır. Bu gök kubbe sonradan yaratılmıştır.” diyen haklıdır. İnkar edenlerin getirdikleri delillerin daima yüzleri sararmıştır. Yani zayıf ve illetlidir. O inkârın doğruluğuna nerede belirti vardır…?

“… Haydi sen şu yukarıda anlatılanı mûcize sayma. Yeni, bir de güneş gibi apaydın olan, adına “Ümmü‟l-Kitab” denilen yüz dilli Kur‟ân‟a bak. Onun bir harfini eksiltmeğe yahut fazlalaştırmaya kimsenin cesareti yoktur. Üstün kişiye dost ol ki, üst olasın, değer kazanasın. Ey azgın, aklını başına al da, alt olmuşlarla, sapık fikirli kişilerle dost olma!

O inkârcı hiç düşünmez ki, nerede görünen bir şey varsa, o gizli hikmetlerden büyük yaratıcının yaratma gücünden, sanatından haber vermektedir. İlaçlarda faydanın gizli olduğu gibi, her görünen şeyin de faydası gizlidir.”

Sonuç

Bir mutasavvıf olarak Mevlânâ her ne kadar yaşadığı dönemin felsefi problemlerine ve kavramlarına vakıf olsa da, derinlemesine bir felsefi bilgiye sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Felsefi düşünceyi toptan reddedici bir tutumla hareket eden Mevlânâ filozofları salt akılcılıkla, hakikati dahi inkara götürecek aşırı şüphecilikle ve hatta imansızlıkla itham etmektedir. O aslında Gazzâlî gibi filozofların felsefi problemlere yaklaşımlarında dini bir kaygı taşıdığı için bu tavrı takındığını düşünmek gerekir. Bu kaygıdan olsa gerek ki; eserlerindeki didaktik yapı, okuyucunun dikkatlerini bir yöne doğru odaklamak ve arzuladığı sonucu elde etmek için filozofları ve felsefenin bazı problemlerini de bu metoda dahil etmek istediğini görmek mümkündür. Yani Mevlânâ karşısındakine vermek istediği mesajda, birinci önceliği filozofları kötülemek veya felsefeyi tamamen reddetmek değil, vermek istediği mesajın felsefe alanıyla da verilebileceğini göstermek içindir.

Mevlâna’nın “dışardan” birisi olarak İslam filozoflarıyla bir problemi olmadığı kanaatindeyiz. O, metafizik hakikatleri inkâr ettikleri için; materyalistlere, her şeyden şüphe edip, vehim ve zan peşinde koştukları için septiklere; duyuların bilgisi dışında hakikat kabul etmedikleri için; dogmatik sensüalistlere, akıl yoluyla hakikate ulaşılabileceğini savundukları ve aklı yanılmaz ve mutlak bir kuvvet kabul ettikleri için; rasyonalistlere, Allah yerine tabiatı ikâme ettikleri için natüralistlere karşı olmuştur. Bütün bu sayılanların dışında az önce ifade edildiği gibi hikmet dairesi içinde yer alan moralist(ahlakçı), spiritüalist(ruhçu), idealist ve ilahî hikmetle meşgul olan hakîmler, Mevlâna’nın da içinde yer aldığı bilge kişilerdir. Onlar hakikate ve ilahi hikmete, akıl ve istidlâlle değil, aşk ve gönül yoluyla ulaşırlar. Felsefi düşüncede bu yolla da hakikate ulaşıldığı bilinen bir gerçektir.

Kaynakça

Abdülkadir Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin, İstanbul 1959
Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, İstanbul 2002
Aristoteles, Metafizik, çev.: Ahmet Arslan, İstanbul 1996
Bernard Russel, Dünya Görüşüm, çev.: S. Tiryakioğlu, İstanbul 1977
Cafer Ali Yasin, el-Fârâbî fî Hudûdihi ve Rüsûmih, Beyrut 1985
Cevdet KILIÇ, “İslâm Felsefesine İlgisizliğin ve Yöneltilen Tenkitlerin Sebepleri,” FÜİFD., Elazığ 2003, (119-143)
Ebu’l-Hasan en-Nedvî, Duygu ve Düşüncede Tazelik Hz. Mevlânâ, çev.: Mehmet Eminoğlu, Hizmet Kitabevi, Konya 1986
Eflâkî, Ahmed el- Arifî, Ariflerin Menkıbeleri, (Menakıbu’l-Ârifîn) çev.: Tahsin Yazıcı, İstanbul 1986
Fârâbî, Kitabu Arâu Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, Mısır trsz
Feridun b. Ahmed Sipehsalar, Mevlânâ ve Etrafındakiler, çev.: Tahsin Yazıcı, İstanbul 1977
Feyzi Halıcı , “Mevlânâ Dostları”, S.Ü. I. Milli Mevlânâ Kongresi, 3-5 Mayıs 1985, Konya 1986
Füruzanfer, Mevlânâ Celaleddin, çev.: Feridun Nafiz Uzluk, İstanbul 1990
Gazzâlî, el-Munkızu min ed-dalâl, çev.: Hilmi Güngör, Ankara 1960
Gazzâlî, Kimya-ı Saadet, çev.: A.F.Meyan, İstanbul 1973
Gazzâlî, Tehafütü’l-Felâsife, nşr. Süleyman Dünya Daru’l-Maarif 1972.
Halife Abdülhakim, “Mevlânâ Celaleddin Rûmî”, çev. Yusuf Ziya Cömert, (İslâm Düşüncesi Tarihi
İçinde edt. M.M. Şerif) c. III, (43-61)
Hayri Kaplan, “Baha Veled, Şems ve Mevlânâ’nın Razî’ye Yönelik Eleştirileri ve Razî’nin Sufilere/Tasavvufa Bakışı”, Tasavvuf Dergisi, Mevlânâ Özel Sayısı Yıl 6, sa.: 14, Ocak-Haziran 2005 (285-330)
Hillmut Ritter, Celaleddin er-Rumi, İA, İstanbul 1977, c. III
İbn Arabî, El-Fütuhat el-Mekkiyye, Mısır ts.
İbn Haldun, İbn Haldun, Mukaddime (I-III), çev.: Zakir Kadiri Ugan, MEB. Yayınları, İstanbul 1989
İbn Sina, Şifâ (İlahiyat), thk.: İbrahim Medkür, (I-II), Kahire 1961
1 | 2 | 3 | 4

SPİNOZA’NIN TANRI-ÂLEM İLİŞKİSİNDE İÇKİNLİK AŞKINLIK PROBLEMİ - 1

M. Kazım ARICAN

Bu makale Spinoza’nın Tanrı-alem anlayışını ve içkinlik-aşkınlık problemini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Yani, bu çerçevede Spinoza teolojisinde Tanrı-alem ilişkisi ve içkinlik-aşkınlık problemi incelenecektir. Ayrıca Tanrı-alem özdeş midir yoksa ayrı/farklı mıdır sorularına cevap aranacaktır.

Giriş

Spinoza felsefesinin en zor problemlerinin başında, Tanrı’nın alemdeki şeylerle ilişkisi gelmektedir. Bu konu içinde, Tanrı ve alemin özdeş olup olmadığı problemi ve buna ilişkin olarak Tanrı’nın aleme içkin mi aşkın mı yoksa hem içkin hem de aşkın mı olduğu sorusu ön plana çıkmaktadır.

Spinoza, Orta Çağ teolojisinden aldığı terminoloji ile bu konuyu felsefesinde söz konusu eder. Ancak onun düşünceleri bir birinden farklı şekillerde anlaşıldığı için bir birine zıt şekillerde yorumlanmaktadır. Söz gelişi onun Tanrı ve alemi özdeş kabul ettiğini savunanlar olduğu gibi, Tanrı ve alemi ayrı kabul ettiğini iddia edenler de bulunmaktadır. Keza onun Tanrı’yı aleme yalnızca içkin kabul ettiğini iddia edenler olduğu gibi, Tanrı’yı aleme hem içkin hem de aşkın kabul ettiğini savunanlar da bulunmaktadır. Dolayısıyla onun bu konuya ilişkin düşünceleri bir birinden farklılık arz  eden tartışmalar şekilde sürüp gitmektedir. Biz de Spinoza felsefesinde tartışma konusu edilen böylesi bir konuyu onun eserlerinden ve konu üzerine fikir yürüten Spinoza yorumcularından hareketle incelemeye ve konuya açıklık kazandırmaya çalışacağız.

A. Spinoza Teolojisinde Tanrı-Alem İlişkisi

Spinoza genel olarak panteist bir filozof olarak bilindiği için, doğal olarak Tanrı ve alemi de özdeş kabul ettiği düşünülmektedir. Acaba ona göre Tanrı ve alem özdeş midir yoksa ayrı mıdır? Çalışmamızın en başında Spinoza’nın felsefesindeki bu probleme açıklık kazandırmaya çalışalım.

Her şeyden önce, Spinoza’nın kendi yazılarından hareket edildiğinde, Tanrı ve âlemin özdeş olduğunu düşünmek kolay olmasa gerektir. Çünkü o, klasik panteistler gibi, ‘Her şey Tanrı’dır’ ve ‘Tanrı her şeydir’ diyerek, her şeyi tek bir varlığa irca etmiş gözükmemektedir. Zira Spinoza’nın, kalıp olarak ‘Her şey Tanrı’dır’ ve ‘Tanrı her şeydir’, tarzında herhangi bir söylemini doğrudan kendi eserlerinde bulmak olanaklı değildir. Oysa doğrudan Spinoza’nın kendi ifadelerine başvurduğumuzda onun, belki de panenteistlerle ortak bir bağlamda, ‘her şey Tanrı’da-dır’, ‘var olan her şey Tanrı’da-dır’ ya da ‘her şey Tanrı’da vardır’, ‘var olan her şey Tanrı’da-dır ve Tanrı sayesinde tasarlanabilir’, ‘var olan her şey Tanrı’da-dır ve Tanrı’ya bağlıdır ki Onsuz ne var olabilirler ne de tasarlanabilirler’, ‘varolan her bir şey Tanrı’da-dır’ ve ‘her şey Tanrı’da-dır ve Ona bağlıdır, Onsuz hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz’ düşüncelerini dillendirdiği görülmektedir.

Özetle Spinoza’nın bu düşüncelerine göre ‘buradan şu sonuç çıkar ki, varolan her şey Tanrısız ne varolabilir, ne tasarlanabilir’. Dolayısıyla Spinoza ne her şeyi sadece Tanrı sayarak âlemi yok saymakta, ne de Tanrı’yı tüm şeylere indirgeyerek her şeye Tanrılık atfetmektedir. O, Tanrı’yı her şeyin yegane varlık sebebi görmekte ve her şeyin Onun sayesinde ve Onun tarafından meydana getirildiğini belirtmektedir. Böylece var olan şeyler Spinoza’ya göre Tanrı tarafından meydana getirildiğine göre sonlu ve Tanrı’dan ayrı şeylerdir.

Diğer yandan Spinoza’ya göre, Tanrı’nın âlemi meydana getirme eylemi (operation) ile âlemi koruma ve muhafaza eylemi aynı şeydir. Neticede ona göre, Tanrı ve meydana gelen şeyler ayrı ayrı şeylerdir. Ancak burada Tanrı sayesinde meydana gelen şeylerin nasıl meydana geldiğinin keyfiyeti ayrıca sorgulanacak bir sorundur. Zira Spinoza’ya göre şeyler Tanrı’nın irade hürlüğü ile meydana gelmeyip zorunlulukla ve önceden belirlenmek suretiyle var olmuşlardır. Spinoza’ya göre âlem, mutlak bir şekilde Tanrı tarafından meydana getirilmiş ve Tanrı tarafından da koruma ve muhafaza altına alınmıştır. Tanrı her an âlemi gözetip, korumaktadır ve Onun âlemdeki eylemi ve koruması da devam etmektedir. Çünkü Spinoza’ya göre güç ya da kudret, bir şeyin korunması gibi meydana getirilmesini de gerektirmektedir.

Bu düşünceleri dikkate alındığında, bize göre, Hegel’in (1770-1831) iddia ettiği gibi Spinoza, akozmik olarak telakki edilmeyi de pek hak ediyor gözükmüyor gibidir. Zira, yukarıda var olanlara ilişkin olarak ifadeleri ayrıntılı bir şekilde dile getirilen Spinoza’nın söz konusu düşüncelerine göre, Tanrı ve âlem ontolojik olarak iki ayrı varlık kategorisi olarak ayrıştırılmakta ve âlem Tanrı tarafından ya da Tanrı sayesinde meydana getirilmiş olarak telakki edilmektedir.

Ona göre alemin Tanrı’nın meydana getirmiş olduğu sonlu varlıklardan hiçbir farkı bulunmamaktadır. Masson’un da vurguladığı gibi, Spinoza’ya göre, ‘her şeyi meydana getiren (made), yöneten (direct) ve âlemin devam etmesini sağlayan (sustain) bir Varlık ya da Tanrı vardır’.

Spinoza’ya göre, Tanrı, âlemi meydana getirince âlemdeki düzeni korumak için yasalar da koymuştur. Bu yasalar tabiat ya da tabiî yasalardır (natural laws). Yani âlemde her an daim olan yasalardır. Güneşin doğudan doğup batıdan batması, ateşin yakması, yükselen bulutun yağması gibi. İşte, ona göre, söz konusu tabiî yasalar, tabiî aklın ışığıyla Tanrı’nın açığa vurmuş olduğu emirleridir (decrees). Tanrı’nın emirleri de değişmezdir.

Yirmiyahu Yovel’e göre, Spinoza’nın buradaki düşüncelerinden, onun, Tanrı’nın emirleriyle tabiat kanunlarını özdeş gördüğü anlaşılmaktadır. Bu sebeple olsa gerek, Yovel, Spinoza’daki tabii yasaları, Tanrı’nın her yerde hâzır ve nâzır olduğuna (God’s omnipresence) ve O’nun her yerde hem içkin hem de her şeye aşkın olduğuna işaret eden sonsuz tavır (infinite mode) olarak yorumlamaktadır.

Spinoza’ya göre, âlemde tabiî bir düzen vardır. Âlem kendi başına, düzensiz ve kontrolsüz değildir. Tabiî yasanın diğer bir ifadesi de İlahi yasadır (Divine Law). Bu yasa, Tanrı’nın emirleriyle meydana gelmiştir. Bu sebeple, Masson da, Spinoza’da, ‘Tabiatın evrensel yasaları, Tanrı’nın ezeli emirlerinden başka bir şey değildir’ ve ‘insan da tabii yasaya (natural law) göre işleyen (acting) tabiatın bir parçasıdır’ der. Aynı şekilde, tabiat yasası, Tanrı’nın yasasının aynısıdır. Dolayısıyla, teolojik ve fiziksel sonuçlar ya da yasalar bir biriyle tamamen özdeştir.

Bununla birlikte, Spinoza’ya göre, Tanrı, âlemde koymuş olduğu tabiî yasayı korumakta, dolayısıyla da âlemi koruyup gözetmiş olmaktadır. Ona göre, Tanrı’nın olağan (ordinary) kudreti, âlemi belli bir düzen içinde işlemek üzere korumaktadır.

Bu çerçevede Tanrı’nın Dört tür Kudreti vardır: Mutlak Kudreti (Absolute Power), düzenleyici kudreti (regulated Power), olağan kudreti (ordinary Power) ve olağanüstü ya da olağan dışı kudreti (extraordinary Power). Tanrı’nın emirleri referans alınmaksızın Onun Kâdir-i Mutlak (Omnipotence) oluşu dikkate alındığında, Tanrı’nın kudretinin Mutlak olduğu görülür. Tanrı’nın emirleri dikkate alındığında, Tanrı’nın düzenleyici kudreti olduğu anlaşılır. Bu ikisinin dışında, Tanrı’nın belli bir düzen içinde âlemi koruması ve muhafaza etmesi (conserves) Onun olağan kudretini ifade ederken; tabiî düzen dışında bazı şeyler yapmak için Tanrı’nın kullanmış olduğu kudreti ise, Onun olağanüstü kudretine işaret etmektedir. Dolayısıyla, mucizeler Tanrı’nın olağanüstü kudretiyle gerçekleşmektedir.

Görüldüğü gibi Spinoza, Tanrı’nın kudretinin dört şekilde tecelli ettiğini düşünmektedir. Âlemin ve âlemde Tanrı’nın emirleri sonucunda oluşmuş olan tabiî yasaların korunması için Tanrı’nın olağan kudreti aktiftir. Ona göre, Tanrı, kimi zaman koymuş olduğu tabiî yasaları, belli bir süre yıkabilir ya da askıya alabilir. İşte bu zaman, Tanrı’nın mucizeler meydana getirmek istediği anlardır. Dolayısıyla, yukarıda da belirttiğimiz üzere, Tanrı, söz konusu tabiî yasaların ve düzenin dışında, olağan dışı ve olağanüstü herhangi bir şey yapmak istediğinde, olağanüstü kudretini kullanmaktadır. Spinoza’ya göre, Tanrı ve âlem ayrı ayrı şeylerdir. Nitekim, Spinoza, arkadaşı Oldenburg’a yazdığı mektupta Tanrı ve âlem bir ve aynı şeydir diyen kimseler açıkça büyük bir yanılgı içindedirler demektedir. Ayrıca onun yukarıdaki düşüncelerinden de anlaşılacağı üzere, aynı şekilde Tanrı’nın, her şeye gücü yeten Kudret sahibi Mükemmel bir varlık olduğunu, alemin ise Tanrı’nın yarattığı sonlu ve mümkün varlıklardan birisi olduğunu belirtmektedir.

Spinoza, arkadaşı Hugo Bexol’e yazdığı mektupta, âlemin zorunlu olarak yaratılışını konu edinmektedir. Âlem Tanrı tarafından meydana getirilmiş olunca âlemin Tanrı’yla özdeş olmasından ve Tanrı-âlem aynılığından bahsedilemez. Dolayısıyla, her ikisinin de ayrı ayrı olduğu, âlemin de, Tanrı’nın emir ve gözetimi altında olduğu anlaşılacaktır. Nitekim, Spinoza, âlemde varolan tabiî yasaların Tanrı’nın emir ve yaratması sonucunda meydana geldiğini belirtir. Bu hususu, o, özellikle, ‘Tabiî yasalar, Tabiî aklın ışığıyla vahyedilen Tanrı’nın emirleridir’ diyerek vurgular.

Spinoza yorumcularından Duff da, Spinoza’ya göre, tabii yasaların Tanrı’nın yasalarından başka bir şey olmadığına dikkat çekmektedir. Hatta, ona göre, Spinoza’nın anlayışındaki Tanrı’nın yasaları, insanın yasaları ve tabiat yasaları ayrımları, eninde sonunda tamamen Tanrı’ya dayanmaktadır ve hepsi Tanrı’nın yasaları sonucunda meydana gelmektedir.

Görüldüğü üzere, Spinoza’ya göre, hem âlemin kendisi, hem de âlemde var olan yasalar ve her şey, Tanrı’nın emirleri sonucu meydana gelmiştir. Aynı şekilde, Spinoza, Tanrı’nın âlemi ebedî gücüyle yarattığını düşünür. Yani Tanrı zorunlu sonsuz kudretiyle yaratır. Tahminî olarak o, âlemin yaratılışı hakkındaki düşüncelerini de dile getirir. Zaman bilimcilerin (Chronologists) hesaplamalarına göre dünya, yaklaşık olarak beş milyar yıl önce yaratılmıştır. Dolayısıyla Spinoza, bu düşüncesiyle âlemin bir öncesinin ve başlangıcının olduğunu  düşünür. Tanrı ve âlem ayrı ayrı şeyler olup, hem mahiyet hem de varlık açısından ayrılık ve farklılık ortaya çıkmaktadır.

Tanrı’nın Mahiyeti ve Varlığı konusunda, Spinoza, varlıkları iki kısımda ele almaktadır. Zorunlu varlık, mümkün varlıklar. Zorunlu varlık; var olmak için başka bir varlığın yardımına gerek duymayan ve kendi kendisine varolan varlıktır. Bu anlamda zorunlu olan varlık yalnızca Tanrı’dır. Tanrı’dan başka hiçbir varlık kendi kendine var olamamaktadır. Mümkün varlıklar ise, var olmak için kendinden daha mükemmel bir varlığın yardımına gerek duyan varlıklardır. Diğer bir ifadeyle, bu varlıklar yaratılmış varlıklardır. Bu çerçevede, Spinoza’ya göre, âlem de mümkün varlıklardan biridir. Mümkün varlıklar, Spinoza tarafından özü varlığını kuşatmayan ve sonlu olarak da ifade edilmektedir. Zorunlu varlık ise, özü varlığını kuşatan, ezelî ve ebedî olan varlıktır.

Dolayısıyla, âlem, Tanrı’yla aynı ve bir olabilmek için hiçbir ortak özelliğe sahip değildir. Mümkün varlık olmasıyla alem, özü varlığını kuşatmayan yani her an varolması ve yok olması mümkün olan bir varlıktır. Çünkü, her şeyden önce Tanrı, her şeyin meydana getiricisidir. Zorunlu olarak her şeyi biliyor olmasıyla da varlığı mümkün olan her şeyin zorunlu olarak yaratıcısıdır .
1 | 2 | 3 | 4

SPİNOZA’NIN TANRI-ÂLEM İLİŞKİSİNDE İÇKİNLİK AŞKINLIK PROBLEMİ - 2

Spinoza’nın "Etika"’da sık sık vurguladığı gibi Tanrı’nın her şeyin nedeni olması  ifadesi de, Tanrı’nın her şeyin meydana getiricisi ya da yaratıcısı olmasını ifade etmektedir. ‘Tanrı her şeyin nedeni veya yaratıcısıdır ve neden, herkesin kolayca algılayabileceği gibi, etkinin tüm mükemmelliğini bizzat kendisinde içermelidir’. Böylece Spinoza, ‘Tanrı her şeyin nedenidir’ ya da ‘Yaratıcısıdır’ diyerek, neden olmanın yaratıcı olmak anlamını ifade ettiğini belirtir. Kısacası, bu anlamda âlem, Tanrı’yla özdeş değil, Tanrı’nın yaratmış olduğu varlıktır. Tanrı âlemin nedeni yani yaratıcısıdır. Burada ifade edilen yaratma kavramının da teistik içerikteki yaratma ya da yoktan yaratma kavramından farklı anlamda kullanıldığını da belirtmek isteriz.

Tanrı ve âlemin aynı veya özdeş olması, Spinoza’nın varlık felsefesine de aykırıdır. Çünkü, iki şey aynı ise, bu iki şey aynı mahiyet ve sıfatlara sahip olacaktır. Bu da, aynı mahiyet ve sıfatlara sahip iki cevher olması anlamına gelecektir. Ancak, Spinoza’ya göre, böyle bir çelişki olamaz. Çünkü, ona göre, ‘aynı tabiata ya da aynı sıfata sahip olan iki ya da bir çok cevher olamaz’. Spinoza bu önermenin kanıtlamasını şu şekilde yapar: ‘ Şayet birçok farklı cevher olmuş olsaydı, onların birbirlerinden ya sıfatlarının farklılığı ile ya tavırları ya da duygulanışlarının farklılığı ile ayrı olmaları gerekecektir. Eğer onların yalnız sıfatlarının farklılığı ile ayrı olacakları söylenirse, onların aynı tabiatı ve aynı sıfatı olamayacaktır. Fakat onlar duygulanışlarının farklılığı yüzünden birbirlerinden ayrı iseler, bir cevher, tabiatça duygulanışlarından önce geldiği için yani, hakikatte, o başkalarından ayrı diye tasarlanamayacaktır, başka deyişle orada birçok cevher değil yalnız bir cevher olacaktır’.

Spinoza’ya göre, âlemde aynı tabiatta ve sıfatta iki cevher olamayacağı için, ‘bir cevher başka bir cevher tarafından meydana getirilemez’. Eğer âlemde tek bir cevher varsa, onun dışındaki şeyler de onun tarafından meydana getirilmiş demektir. Dolayısıyla, Tanrı ve âlem özdeş kabul edildiğinde Tanrı ve âlemin iki ayrı değil, aynı cevher olduğu kabul edilmiş olacaktır. Ona göre, âlemde aynı sıfatı olan iki cevher olamayacağı ve aynı tabiatta ve sıfatta olan cevherlerden biri diğerini meydana getiremeyeceği için, Tanrı ve âlemin aynı olmasından ziyade, âlemin Tanrı tarafından meydana getirildiğini ve sonuçta da Tanrı’nın mutlak cevher, âlemin de yaratılmış varlık yani tavır ya da âraz olduğunu ifade etmemiz doğru olacaktır. Daha önce kısmen değindiğimiz üzere, Spinoza’ya göre, ‘varolan her şey, ya kendisinde, ya da başka bir şeyde vardır’. Kendisinde varolan, ‘kendi kendisinin nedeni olacaktır, yani onun özü, zorunlu olarak varlığını kuşatacaktır’. Başka bir şey sayesinde varolan ise ‘var-değil diye tasarlanabilen yani bu şeyin özü varlığı kuşatmıyor’ demektir. Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere, ‘sırf kendi tabiatının zorunluluğu ile varolan ve etkinliği yalnız kendisi ile gerektirilmiş bulunan’ ve ‘özü varlığı kuşatan, başka deyişle tabiatı ancak varolarak tasarlanabilecek olan şeye ve kendi kendisinin nedeni olan’,‘mutlak olarak sonsuz bir varlığa, yani sonsuz sıfatları olup başsız ve sonsuz (ezelî-ebedî) özü bu sonsuz sıfatlarından her biriyle ifade edilmiş olan cevhere’ Spinoza, Tanrı demektedir. Dolayısıyla, âlemde bu nitelikte tek bir cevher, yani Tanrı vardır. Bu sebeple, diğer varlıklar onunla aynı veya özdeş olamaz. Çünkü, farklı niteliklere sahip varlıkların aynı olması düşünülemez. Tanrı’nın dışındaki varlıklar ise, az önce de ifade ettiğimiz gibi, Spinoza’ya göre, ‘başka bir şeyde varolan’, yani yalnızca Tanrı’nın yaratmasıyla varolan ve özü varlığını kuşatmayan, böylece ‘var-değil’ diye de tasarlanabilen, başka bir ifadeyle, ‘kendi kendisinde değil, başka bir şeyde varolan ve ancak bu başka şey yardımıyla tasarlanan’ ve Mutlak Cevherin duygulanışı olan varlıklardır ya da Tanrı’nın tezahürü olan, tavır, mümkün, sonlu, tikel, tekil, zorunsuz ve yaratılmış varlıklar diye de isimlendirilen varlıklardır. Dolayısıyla âlem de bu şekilde isimlendirilen varlıklardan biridir.

Görüldüğü gibi, Spinoza’ya göre, Tanrı’nın her şeyin nedeni veya yaratıcısı olduğu ortaya çıktıktan sonra, ona göre, Tanrı’nın dışında Onunla özdeş veya aynı olabilecek hiçbir varlık bulunmadığı ve Tanrı’nın dışındaki tüm varlıkların Tanrı’nın duygulanışı, ârâzı ve yaratmış olduğu varlıklar olduğu ortaya çıkmaktadır. Sonuçta, âlemde varolan her şey Tanrı tarafından yaratılmış ve bunların başlangıç nedeni Tanrı olduğu gibi, bunların varlıklarını sürdürmeleri ve korunmaları da bizzat Tanrı tarafından olmakta ve yine Tanrı âlemde her an yaratmaya veya her şeyin nedeni olmaya devam etmektedir.

Diğer taraftan, Tanrı ve âlemin bir ve aynı olduğu dile getirildiği zaman, Tanrı ve âlemin bir cevherin iki ayrı parçası olduğu, yani cevherin bölünebilirliği fikri ortaya çıkmaktadır. Spinoza’ya göre, Mutlak Cevher olan Tanrı, hiçbir zaman bölünemez. Tanrı basittir ve değişmez. ‘Kendisinden cevherin parçalara bölünebilirliği sonucu çıkarılabilen cevherin hiçbir sıfatı hakkında doğru bir kavram edinilemez’ ve varlıklar âleminde mutlak olarak sonsuz varlık veya Tanrı’nın varlığı kadar güvenebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Çünkü Onun özü her türlü yetkinsizliği dışarıda bıraktığı ve zorunlu olarak mutlak bir yetkinliği kuşattığı için, hem Onun varlığına ilişkin elimizde mutlak bir kesinlik olmakta hem de Onun varlığından şüphe etmeye asla hakkımız kalmamaktadır.

Ancak, Spinoza’ya göre, bunun aksine olarak, şayet cevherin bölünebilirliği tasarlanabilmiş olsaydı, bölünen parçalarının cevherin tabiatına sahip oldukları veya olmadıkları söylenmiş olacaktı. Cevherin bölünebilirliği söz konusu olmuş olsa, Spinoza’ya göre, bölünen her parça sonsuz olacaktır ve bu tek cevherden bir çok cevher çıkacağı anlamına geleceği için saçma bir düşünce olacaktır. Oysa, cevher zorunlu olarak sonsuzdur ve kendi varlığının nedenidir. Dolayısıyla aynı sıfata sahip iki ya da daha çok cevher olmayacağı gibi bir cevher bir başka cevherle de meydana getirilemez.

Demek ki, Spinoza’ya göre, Mutlak Cevher, hiçbir şekilde bölünemez ve bu şekilde hiçbir sonlu varlıkla bir ve aynı kabul edilemez. Zira, ona göre ‘Mutlak olarak sonsuz bir cevher, bölünemezdir’. Görüldüğü gibi, Spinoza’ya göre, Tanrı ve âlemin aynı özellikte ve uzlaştırılabilir olmamalarından dolayı, âlemde var olan bütün tikel şeyler, Tanrı’nın sıfatlarının tezahürleri ya da Onun sıfatlarının belirli bir tarzda ifade edilen tavırlarından başka bir şey değildirler. Dolayısıyla, hem âlem hem de âlemde bulunan tüm sonlu, tikel, tekil, zorunsuz, mümkün ve yaratılmış varlıklar Tanrı tarafından meydana getirilmiş varlıklardır. Bunlar hiçbir şekilde Tanrı’yla özdeş ya da uzlaştırılabilir kabul edilemezler. Çünkü, hem varlık hem de sıfatlar açısından farklılık söz konusudur. Tanrı mükemmel bir varlık iken, bu varlıklar, Onun kadar mükemmel olmayan ve mükemmelliklerini Tanrı’dan alan varlıklardır.

Bununla birlikte, Spinoza’ya göre, Tanrı’nın yetkinliğinden, şeylerin Tanrı tarafından yaratılmış olduklarından başka tarzda ve başka bir düzende yaratılamayacakları sonucu da çıkmaktadır. Dolayısıyla, Tanrı’nın bütün emirlerinin ezelden beri yine Tanrı tarafından meydana getirildiği ortaya çıkmaktadır; eğer başka türlü olsaydı Tanrı’ya eksiklik ve kararsızlık isnat edilmiş olacaktır. Bu nedenle, Spinoza’ya göre, ezelde ne zaman, ne önce, ne sonra vardır; öyle ise, burada yani sırf Tanrı’nın yetkinliğinden, Tanrı’nın başka bir şeyi emretmediği ve asla emretmemiş olduğu sonucu çıkar. Ayrıca, Tanrı, olduğundan başka türlü bir âlem yapmış değildir. Bu âlem, Tanrı’nın yetkinliğinin sonucunda meydana gelmiş en mükemmel âlemdir. Mümkün âlemlerin en iyisi değildir. Şayet böyle olmuş olsaydı, Spinoza’ya göre, Tanrı’nın kendi emirlerini ister istemez değiştirdiği anlamı çıkacaktır. Eğer Tanrı, âlem ve onun düzeni hakkında emretmiş olduğundan başka bir şey istemiş ve tasarlamış olsaydı, zorunlu olarak şimdiki zihinden başkası olacaktı; Tanrı’nın Zihninin değişken olduğu ortaya çıkacaktır. Yani eğer şeyler, Tanrı tarafından şimdiki halde olduklarından başka türlü meydana getirilmiş olsalardı, Tanrı’nın zihni ve iradesi, yani özü de başka türlü olacaktı ki, bu Spinoza’ya göre saçmadır. Sonuçta, hangi tarzda tasarlanırsa tasarlansın, Onun zihni ve iradesi yaratılmış şeylere taalluk eder ve her zaman kendi özü ve yetkinliği ile aynı nispettedir. Bu bağlamda, Tanrı’da var olan zihin, yalnızca fiil halinde değil aynı zamanda güç halindedir. Eğer, Tanrı’da yalnız fiil halinde başka bir zihin, başka bir irade olsaydı, Onun özü de zorunlu olarak başka olacaktı. Kısacası, her şey Tanrı’nın gücüne bağlı olduğundan dolayı, şeylerin ve âlemin, olduklarından başka türlü olabilmeleri için, zorunlu olarak Tanrı’nın iradesinin başka türlü olması gerektir; oysa Spinoza’ya göre, Tanrı’nın iradesi olduğundan başka türlü olamaz. Öyle ise, şeyler de başka türlü olamazlar.

Hülasa, Spinoza’ya göre, âlem ve şeyler, Tanrı’nın yetkinliğiyle, ezelde nasıl tasarlanıp düşünülmüş ise o şekilde en mükemmel tarzda meydana getirilmiştir. Yoksa mümkün iyiler arasından seçilip meydana getirilmiş değildir. Yani mümkün olanlar arasından en iyi değil, bizzat en iyi yaratılmıştır. Bunlar, Tanrı tarafından nasıl yaratmış ise öyledirler ve başka türlü olabilmeleri de ihtimal dahilinde değildir. Çünkü Tanrı’nın düşündüğü ve zihninde tasarladığı her şey, en iyi ve en yetkin şekilde tasarlanmış şeydir. Bunun başka türlü olması Tanrı’nın zihnine ve iradesine uygun değildir.

Görüldüğü üzere söz konusu düşünceleri Spinoza’nın Tanrı’yı zorunlu varlık olarak telakki etmesine ve determinizm anlayışına işaret eden en önemli hususlardır. Âlemin tesadüfen (chance) meydana gelip gelmediği sorusuna Spinoza, tesadüf ve zorunluluğun birbirine zıt iki şey olduğunu belirterek başlar. Âlemin, ilahî tabiatın zorunlu etkisiyle olduğunu düşünen kimse, âlemin tesadüfen meydana geldiğini reddetmiş olacaktır. Ayrıca, Spinoza’ya göre, Tanrı’nın âlemi meydana getirmeye ihtiyacı olmadığı ve âlemin tesadüfen meydana geldiği teorileri ve doktrinleri saçmalıkla yüz yüzedir. Zira, Tanrı’nın iradesi ebedîdir ve önemsiz de değildir. Bunun sonucunda, âlemin, ilahî tabiatın zorunlu etkisinde olduğu ilkesi ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla, burada, irade, anlama ve diğer sıfatların aynı ve tek şeyi ifade edip etmedikleri ve ilahî iradenin insanî iradeden ayrı olup olmadığı sorusu ortaya çıkacaktır. Spinoza’ya göre, Tanrı’nın iradesi, anlayışı, zihni, özü ve tabiatı aynı şeydir. Bu sebeple, Tanrı’ya, istek (will), anlama (understanding), ilgi (attention), işitme (hearing) gibi insanî sıfatları tahsis etmemek için, ilahî tabiatla insanî tabiatı birbirine karıştırmamaya dikkat etmek gereklidir. Böylece Spinoza, âlemin, ilahî tabiatın zorunlu bir etkisinde olduğunu belirtir ve âlemin tesadüfen meydana geldiğini reddeder. Bunun yanında Tanrı, âlemi cömertçe donatarak güzel bir şekilde yaratmıştır. Tanrı, hem âlemi insanın hazlarına (pleasure) ve göz zevkine (eyesight) uygun olarak, hem de insanın haz ve göz zevklerini âleme uygun olarak yaratmıştır.
1 | 2 | 3 | 4

SPİNOZA’NIN TANRI-ÂLEM İLİŞKİSİNDE İÇKİNLİK AŞKINLIK PROBLEMİ - 3

Demek ki, Spinoza’ya göre, Tanrı ve âlemin bir ve aynı olması söz konusu değildir. Bilakis, âlem ve âlemdeki her şey, Tanrı tarafından yaratılmış olup, bunların koruyucusu da yine Tanrı’dır. Âlem, Tanrı tarafından en güzel şekilde yaratılmıştır; burada Tanrı’nın koymuş olduğu tabiî yasalar vardır. Bu yasalar, Tanrı’nın ilahi emirleriyle meydana gelmiştir. Yani bunlar, ilahî yasalardır ve Tanrı’nın irade ve kudret sahibi olmasına işaret ederler. Ayrıca, Tanrı, âlemi tesadüfen değil, ilahî tabiatın zorunluluğuyla yaratmıştır.

Sonuçta, Spinoza’nın bizzat kendisi, Tanrı ve alemi özdeş kabul etmenin yanlış olduğunu belirtmesine rağmen, bazı Spinoza yorumcuları, Spinoza’da, Tanrı ve alemin özdeş kabul edildiğini iddia ederken; bazıları da Spinoza’nın Oldenburg’a yazdığı mektupta olduğu gibi onun, Tanrı ve alemi özdeş kabul etmediğini belirtirler.

Spinoza’nın bu düşüncelerinin ardından, ona göre Tanrı’nın aleme içkin ya da aşkın olup olmadığını incelemeye gelmiş bulunuyoruz.

B. Spinoza Teolojisinde İçkinlik-Aşkınlık Problemi

İçkinlik ve aşkınlık, Tanrı’nın âlemle ilişkisinin ne tür bir ilişki olduğunu veya bir Tanrı anlayışının niteliğini ortaya koymaktadır. Felsefe ve din felsefesi geleneği içerisinde yaygın olarak bilindiği üzere Tanrı’nın âlemle ilişkisi tamamen içkin ise, panteist; bu ilişki yalnızca aşkın ise, deist ve son olarak bu ilişki hem içkin hem aşkın ise, teist ya da panenteist Tanrı anlayışını göz önüne sermektedir.

Spinoza’nın panteist olarak yorumlanmasının en önde gelen nedenlerinden birisi, onun içkinci felsefeyi benimsemiş olduğunun kabul edilmesidir. Yani Tanrı-âlem münasebetinde değindiğimiz üzere, Spinoza’nın Tanrı-âlem aynılığı veya özdeşliği, dolayısıyla da Tanrı’nın âlemde içkin olduğu düşüncesine sahip olduğunun kabul edilmesidir.

Her şeyden önce teizm ve deizm aşkıncı; panteizm gibi bazı monist ve materyalist sistemlerin içkinci; pan-enteizm ve vahdet-i vücudcu teorilerin ise hem içkinci hem de aşkıncı Tanrı anlayışına sahip oldukları kabul edilir. Ayrıca, ‘içkinlik, Panteizm ve Pan-entizm’de olduğu gibi bir zatî içkinlik değildir. Bu içkinlik, Mutlak Zâtın sıfat ve isimlerin tecellisi olan âlem ve eşyada ruh olarak, öz olarak bulunmasıdır. Yani Allah âlemde Zâtı itibariyle değil de, hakikati itibarıyla tecelli ve tezahür eder’.

Kimi zaman da, içkinlik, Tanrı’nın her yere nüfuz eden içikinliği (pervasively immanent), yani Onun her yerde hâzır ve nâzır olması (omnipresent) olarak da ifade edilmektedir. Özellikle teizm gibi aşkıncı Tanrı teorilerinde Tanrı’nın varlığı ve birliği, yaratması, vahiy, peygamberlik gibi temel ilkelerin bulunduğuna dikkat çekilirken; Panteizm gibi Tanrı teorilerinde, Tanrı’nın yaratmasından ziyade sudur kabul edilmekte, vahiy, peygamberlik ve mucize gibi teist dinlerin temel inanç unsurlarının kabul edilmediğine işaret edilir. Yani, Panteizm gibi içkinci Tanrı teorilerinde ‘Allah her şeydir’ veya ‘her şey Allah’tır’ ifadesi kabul edildiğinden Tanrı ile âlem bir ve aynı olmakta, dolayısıyla da yaratmadan, vahiy ve peygamberlikten söz etmek anlamsız olmaktadır. Yaratan ile yaratılan ya da Tanrı ile âlem içiçe ve aynı şeyler kabul edilmektedir. Bu sebeple Yaratan ve yaratılan ayrımı ortadan kalkmaktadır.

Materyalist Monizmin içkinliği ise şu şekildedir: ‘Allah, maddî âlemin dışında değil içindedir. Bütün ilimler, bilgiler böyle inanmayı gerektirmekte ve Allah’ı ayrı bir varlık farz etmenin doğru olmadığını, aksine maddenin içinde yer aldığını göstermektedir’. Görüldüğü üzere, yukarıda işaret edilen Haeckel’in sistemi, Yaratan ile yaratılanı aynileştirerek Tanrı’yı âleme indirgemektedir.

Deizm gibi Tanrı’nın aşkınlığını kabul eden, ancak her türlü vahyi ve peygamberliği kabul etmeyen sistemler ise, tamamen aklî ve felsefî bir din ve Tanrı teorisi ortaya koymaktadırlar. Bu teoriye göre, Tanrı, ilk muharrik olarak âlemi yaratıp, onu düzene koyduktan sonra aşkın bir varlık olarak tabiri caiz ise her işten elini eteğini çekmektedir. Yani, Tanrı artık yaratma ve düzene karışmamakta, bir anlamda emekliye ayrılmaktadır. Bununla birlikte, Vahdet-i vücut ve pan-enteizm gibi hem aşkıncı, hem içkinci Tanrı teorileri de söz konusudur. Bu sisteme göre, panteizmden farklı olarak ‘her şey Allah’tadır’. ‘Her şeyin Allah’ta’ olduğu ifadesi, ilahî vücudun (Cevher) âlemi ya da her şeyi, hem kuşatmış olduğu hem de onda mündemiç (içkin) olduğunu ifade etmektedir. Dikkat edilecek olursa, pan-enteizmin panteizmden farkı; pan-enteizmin ‘her şey Allah’ta mevcuttur’ derken, panteizmin ‘Allah her şeydir’ veya ‘her şey Allah’tır’ demesidir. Bu farklılık ve ayrımdan dolayı pan-enteizm, panteizmde olduğu gibi, Tanrı ile âlemi aynı veya özdeş kabul etmemektedir. Böylece, pan-enteizm, Tanrı’yı aşkın ve âlemin dışında görmektedir. Buna ilave olarak, Tanrı’nın varlığı, şeyleri ve âlemi kendi varlığı ile ihata ettiği için ve onlarda mündemiç olduğu için Tanrı’yı içkin olarak kabul etmektedir. Dolayısıyla, pan-enteizmin hem içkinci hem de aşkıncı olması, çift kutuplu ulûhiyet anlayışını ortaya çıkarmaktadır.

Spinoza’nın içkinlik ve aşkınlık anlayışına açıklık kazandıracak belki de en önemli noktalardan birisi de panteizm ve pan-enteizm arasındaki farklılığa temel teşkil eden ifadelere bakmaktır. Bilindiği gibi ve yukarıda da işaret edildiği üzere, panteizm, ‘her şey Tanrı’dır’ veya ‘Tanrı her şeydir’ diyerek, Tanrı-âlem ontolojik ayrılığını ve farklılığını iptal etmekte, Tanrı’yı âleme indirgemekte ve içkinciliğe varmaktadır. Pan-enteizm ise, ‘her şey Tanrı’dadır’ diyerek ontolojik olarak Tanrı-âlem aynılığını ya da özdeşliğini ortadan kaldırmakta, Tanrı ve âlemin ayrı olduğunu, dolayısıyla Tanrı’nın âlemi ihata ederek, ona hem aşkın hem içkin olduğunu savunmaktadır. Bu nedenle, Tanrı-alem ilişkisi açısından panteizm içkinci, pan-enteizm ise, hem içkinci hem aşkıncı anlayışları kabul ediyor gözükmektedir. Buradan hareketle Spinoza’nın Tanrı-alem ilişkisine dair daha önce ortaya konulan düşünceleri dikkate alındığında onun, panteizmde olduğu gibi, doğrudan ‘her şey Tanrı’dır’ veya ‘Tanrı her şeydir’ ifadelerine yer vermediği görülmektedir. Bu tespitin, Spinoza’nın hem genel felsefesinin hem de onun Tanrı-alem ilişkisi konusundaki düşüncelerinin doğru ve sağlıklı değerlendirilmesi için önemli bir nokta olduğunu vurgulamak istiyoruz. Spinoza felsefesinin düğüm noktalarından birisi de burasıdır. Onun eserleri ve mektupları bir bütünlük içerisinde dikkatlice incelendiğinde, onun ‘her şey Tanrı-da’dır’ ve ‘Tanrı olmadan hiçbir şey varolamaz ve tasarlanamaz’ dediği ve bu fikri savunduğu görülmektedir. Aslında, bu hususları daha önce detaylı bir şekilde ele almıştık. Ancak konuların iç içe olmasından dolayı ve konumuzun daha net olarak ortaya konması amacıyla, belki de tekrar olacak mahiyette bazı hususları yeniden zikretme durumu ortaya çıkmıştır.

Görüldüğü üzere ‘her şey Tanrı’dadır’ denildiği zaman, Tanrı’nın her şeyi kuşatmış olduğu ve bunların Tanrı tarafından ve Tanrı sayesinde var oldukları ifade edilmektedir. Keza, Tanrı’da vardırlar ifadesi, alemde var olan şeylerin Tanrı tarafından meydana getirildiklerini ifade etmektedir. Böylece, Tanrı, âlemdeki diğer şeylerle bileşik veya aynı değildir. Tanrı ve tavırlar; Tanrı ve cisimsel, tensel varlıklar; Tanrı ve yaratıklar ayrımı, Tanrı’nın, kendisi dışındaki varlıklarla ayrı olduğunu, diğer bir ifadeyle Tanrı’nın onları kuşattığını ve Onun aynı zamanda aşkın bir yönü olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla Spinoza’ya göre, bir tarafta Mutlak Cevher olarak Tanrı, diğer tarafta da Onun duygulanışları ya da tezahürü olan tavırlar vardır. Onlar, Tanrı olmaksızın anlaşılamaz, algılanamaz ve tasarlanamazlar. Ancak bunlar, Tanrı’yla anlam bulur, hayat bulur ve varlığa gelirler. Öyleyse, her şey, Tanrı’dadır ve bu sayede Tanrı her şeyin hem aşkın hem de içkin nedeni olmaktadır.

Diğer taraftan, Spinoza’nın, salt olarak içkincilik olarak yorumlanacak ve buradan hareketle panteist olduğu sonucuna gidilebilecek düşünceleri de yok değildir. Yani Spinoza’nın felsefe geleneği içerisinde içkinci ve panteist olarak yorumlanmasına imkan tanıyan ifadeleri de söz konusudur. Onun sadece bu ifadeleri ışığıyla baktığımızda bu yorumların haklılığını göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak onun yalnızca bu düşünceleri değil genel olarak diğer ifadeleri de dikkate alınmalıdır. Söz gelişi onun, ‘Tanrı her şeyin geçici (transient) nedeni değil, fakat nüfuz eden/içkin (indwelling) nedenidir’ ifadesini dikkate aldığımızda, onu bir içkinci olarak değerlendirmek doğru olabilir. Oysa bu ifadeden Tanrı’nın tüm varlıklara etki eden ya da nüfuz eden bir yönüne de vurgu yapıldığını anlayabiliriz. Üstelik bu ifadesinin kanıtlamasında Spinoza, varolan her şey Tanrı’da vardır ve ancak Tanrı ile tasarlanabilir. Tanrı kendisinde olan bütün şeylerin nedenidir. Tanrı dışında hiçbir cevher olamaz ve tasarlanamaz, yani Tanrı’nın dışında kendiliğinden varolan hiçbir şey yoktur. Öyleyse, Tanrı her şeyin geçici değil, etkin/nüfuz eden/içkin (indwelling) nedenidir diyerek bir anlamda kendi kendisini tefsir etmekte ve bununla ne kastettiğini şerh etmektedir.
1 | 2 | 3 | 4

SPİNOZA’NIN TANRI-ÂLEM İLİŞKİSİNDE İÇKİNLİK AŞKINLIK PROBLEMİ - 4

Öte yandan Spinoza’nın söz konusu düşüncelerini deizmde olduğu üzere, Tanrı’nın varlıkları yaratıp kendi haline bırakmamasını ve onlara yalnızca aşkın olmamasını ifade sadedinde de değerlendirmek mümkün olsa gerektir. Zira Spinoza’ya göre, bir yandan da Tanrı, âlemi yaratmakla kalmayıp, onu ilahi kudreti ile muhafaza etmekte ve daima gözetmektedir. Dolayısıyla, Tanrı, her an her yerde hâzır ve nâzır olarak aynı anda her yerde bulunmakta, her şeyi kuşatmakta ve kendinde mündemiç kılmaktadır. Kısacası, Tanrı, hiçbir şeyin uzağında değil, onların hem üstünde hem de yakınındadır.

Bu konuda Spinoza yorumcuları farklı farklı kanaatlere sahiptirler. Onun sadece içkinci bir anlayışta olduğunu ileri süren yorumcular söz konusudur. Örneğin Scruton’a göre Spinoza içkinci bir anlayışa sahiptir, üstelik onun ‘Tanrı’nın içkinliği’ kavramı Kabbala’dan alınmıştır. Buna göre yaratıcı ve onun yarattıkları arasında bir benzerlik ve aynılık vardır.

Spinoza’da aşkınlık anlayışı olmadığını iddia eden Hampshire göre, Spinoza, hiçbir şekilde aşkın bir yaratıcı Tanrı kabul etmez. Schipper de, Spinoza’nın Tanrı’sının tabiatta içkin olduğu için, onun Tanrı’sının Descartes ve Leibnitz’in Tanrı’sıyla aynı olmadığını düşünür. Descartes ve Leibnitz’in Tanrı’sı, ona göre, Spinoza’nın içkin Tanrı’sından farklı olarak aşkın bir Tanrı’dır. Benzer şekilde Donagan’a göre de, Spinoza, bu konuda hiçbir şekilde geleneksel teolojinin dilini kullanmamaktadır ve aşkın veya tabiat üstü bir varlığı tanımlamamaktadır. Oysa Spinoza’nın içikinlik ve aşkınlığı birlikte savunduğunu dile getiren yorumcular da söz konususdur. Söz gelişi A.E.Garvie’ye göre, Spinoza’nın panteizmi özünde dinî bir sistem olduğu için, o, Tanrı’nın hem aşkın hem de içkin olduğunu savunmaktadır.

Bir başka Spinoza yorumcusu olan Sullivan’a göre, Spinoza’da Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımından dolayı, Tanrı ve âlem arasındaki ilişki, hem farklı hem farklı değildir. Bir taraftan Tanrı âlemin özüdür, diğer taraftan âlem Tanrı’nın özüdür. Bu yüzden biri etki ya da sonuç -âlem-, diğeri de nedendir -Tanrı-. Neden etkiden ayrıdır. Dolayısıyla, Tanrı, hem içkindir, hem de şeyler üzerinde aşkındır (transcendent). Şeyler de, hem Tanrı’dadır, hem de süredeki (duration) şeydir. Böylece, Sullivan, Spinoza’ya göre, Tanrı’nın âleme hem aşkın hem de içkin olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır. Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımından hareketle onun Tanrı-alem ilişkisinde hem aşkınlığı hem de içkinliği savunduğu ileri sürenlerden biriside Herman De Dijn’dir. O, Spinoza’da, Natura Naturata ve Natura Naturans ayrımının, aynı anda Tanrı’nın ya da cevherin, hem içkin hem de aşkın olduğuna işaret ettiğini belirtir.

Spinoza’nın söz konusu ayrımından yola çıkanlardan birisi olan Lloyd’a göre de, Spinoza’daki Natura Naturans ve Natura Naturata ayrımı, Tanrı ve Tanrı tarafından yaratılmış varlık ayrımını dile getirmektedir. Natura Naturans olarak Tanrı yaratıcıdır, her şeyin özünün nedenidir. Geleneksel teolojik düşüncede olduğu gibi Tanrı sınırsızdır (immense). Natura Naturata ise, Tanrı’da olan ve Tanrı’sız (without God) ne var olabilen ne de algılanabilen şeylerdir ya da Tanrı’nın sıfatlarının tavırlarıdır. Bu ayrımın sonucu olarak da, Spinoza, geleneksel teolojinin aşkın Tanrı’sıyla veya aşkın bir yaratıcı olarak Tanrı düşüncesiyle hem fikirdir.

Belki de Spinoza’nın Tanrı-alem ilişkisine dair en ilginç yaklaşımı sergileyenlerden birisi olan H.A.Wolfson’a göre, Spinoza’nın ‘Tanrı her şeyin geçici değil içkin nedenidir’ ifadesindeki ‘içkinlik’ terimi ‘aşkınlık’ terimiyle çelişki arz etmemektedir. Spinoza’daki cevherin içkinliği, aşkın bir içkinliktir. Onun cevheri, âleme (universe) tamamen aşkındır. Onda, cevherin âlemle ilişkisi, bütünün (whole) parçayla (part) ilişkişi gibidir. Bu konuda, ona göre, Spinoza, Aristoteles’in dediğini paylaşmaktadır. Aristoteles’e göre, parmak eldedir ve genel olarak parça bütündedir. Diğer bir ifadeyle, insan canlıdadır ve genel olarak, tür (species) cinstedir(genus).

Dolayısıyla, bütün parçaya, el parmağa aşkın olmakta, onu kuşatmaktadır. Bir şeyin diğer bir şeyde olması, birinin diğerini hem ihata etmesini hem de kendinde mündemiç kılmasını ifade etmektedir. Parmak eldedir, parça bütündedir, insan hayvandadır ya da tür cinstedir denildiğinde, ikincilerin birincileri hem ihata ettiğini ve böylece ona aşkın olduğunu hem de kendinde mündemiç kıldığını ve böylece onda içkin olduğunu anlamaktayız. Keza, Spinoza da, daha önce birkaç kez vurguladığımız gibi, ‘her şey Tanrı’dadır / all thing is in God’ demektedir. Spinoza’nın, Tanrı’nın âleme hem aşkın hem içkin olduğu anlayışı, yaygın olarak Spinoza’dan önce var olan bir düşünceydi. Söz gelişi, Spinoza’nın etkilendiği düşünülen daha öncesinde İbn Rüşd’de bu tür bir anlayış bulunmaktadır. Bu anlayış, İbn Rüşd’le birlikte, Spinoza sonrasında Hegel’de de görülmektedir. Bize göre, ‘Yeni İbn Rüşdçüler’den kabul edilen Spinoza da, bu ikisinden farklı düşünmemektedir. Bunlara göre, ‘Allah, yaratıcı olmak bakımından, âlemin hem şekli (form), hem ‘maddesi’, hem de nedenidir; âlem bütün yönleriyle, Allah’ın düşüncesi, Onun tezahürüdür. Ancak bu, ne İbn Rüşd’e ne de Hegel’e göre (bizce, Spinoza’ya göre de), Allah tamamen âleme içkindir demek değildir. Allah kendinde, aynı zamanda âlemden ayrı ve ona aşkındır’.

Sonuç

Görüldüğü üzere, Spinoza’nın düşünceleri değerlendirilirken onun panteizmde olduğu üzere‘her şey Tanrı’dır’ ya da‘Tanrı her şeydir’ ifadesini eserinde zikrettiği veya savunduğu tezinden hareket edilmektedir. Oysa o, eserlerinde, pan-enteizmde olduğu üzere ‘her şey Tanrı’dadır’ ya da her şey Tanrı sayesinde meydana gelmektedir ifadelerine ve düşüncelerine yer vermektedir. Spinoza, Etika’sında alemde var olan her şeyin Tanrı sayesinde meydana geldiğini belirtirken, buna paralel olarak mektuplarında alemle Tanrı’yı özdeş kabul etmenin büyük bir yanılgı olacağını düşünmektedir. Bir diğer taraftan Spinoza, Tanrı ve alem ayrılığını teolojisindeki önemli bir kavramsal ayrım ile ortaya koymaktadır ki bu da, ‘Natura Naturans ve Natura Naturata’ ayrımıdır.

Hal böyle olunca Spinoza’nın Tanrı alem ilişkisinde, ontolojik olarak Tanrı-alem özdeşliğini savunuyor olması onun içkinci bir anlayışı ileri sürdüğünü gösterecekken; ontolojik olarak Tanrı-alem ayrılığı savunuyor olması, onun ya salt aşkınlığı ya da aynı anda hem aşkınlık hem de içkinliği birlikte benimsediğini ortaya koyacaktır.

Bu bağlamda her ne kadar Spinoza’nın Etika’daki bazı ifadeleri onun bazı yorumcuları tarafından, Tanrı alem ilişkisinde, salt olarak içkincilikle tefsir edilse de; Spinoza’nın tüm eserleri ve mektupları birlikte göz önüne alındığında onun buralardaki ‘her şey Tanrı-da’dır’, ‘her şey Tanrı sayesinde vardır’, ‘Tanrı alem özdeş kabul edilemez’ ve ‘Natura Naturans ve Natura Naturata’ tarzındaki ifadeleri dikkate alındığında, bazı Spinoza yorumcularının da vurguladığı üzere onun hem aşkınlığı hem de içkiliği savunduğunu ileri sürmek Spinoza teolojisine daha uygun düşer gözükmektedir.

Kaynakça:


Spinoza’nın Eserleri:


Spinoza, Benedictus De, Ethics, Translated by Andrew Boyle, Introduction by T.S.Gregory, Heron Books, 1934. Etika, çev. Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay. İst. 1984.
Spinoza Baruch, Principles of Cartesian Philosophy, Newly Translated from the Latin by Harry E. Wedeck, With a Prafece by Dagobert D. Runes, Philosophical Library, New York 1961.
Spinoza, Benedict De, A Theologico-Political Treatise and A Political Treatise, Translated from the Latin With an Introduction by R.H.M.Elwes, Dover Publications, Inc. New York 1951.
Wolf, A., The Correspondence of Spinoza, Russell&Russell Inc., New York 1966.

Spinoza Hakkındaki Eserler:

Arıcan, M.Kazım, Panteizm, Ateizm ve Panenteizm Bağlamında Spinoza’nın Tanrı Anlayışı, İz Yayıncılık, İstanbul 2004.
 ‘Akıl İman İlişkisine Spinoza’nın Yaklaşımı’, C.Ü.İ.F. Dergisi, cilt: V, sayı: 2,  Sivas 2001. http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/327.pdf
‘Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata Kavramlarının Anlamsal İçeriği Üzerine Tartışmalar’, Dinbilimleri Akademik Araştırma dergisi, Cilt: 4, Sayı: 4,  2004. http://www.dinbilimleri.com/dergi/cilt4/sayi4/makale/arican.pdf.
Bayrakdar, Mehmet, ‘Spinoza’nın Natura Naturans ve Natura Naturata Kavramlarının İslami Kökenleri’, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XL, Ayrı Basım, Ankara 1996.
Dijn, Hermen De, ‘Metaphysics as Ethics’, God and Nature: Spinoza’s Metaphysics, Edited by Yirmiyahu Yovel, E.J. Brill, Leiden 1991.
Donagan, Alan, ‘Substance, Essence and Attribute in Spinoza, Ethics I’, The Cambridge Companion to Spinoza, Edited by Don Garrett, Cambridge University Pres, New York 1996.
Duff, Robert A., Spinoza’s Political and Ethical Philosophy, James Maclehose and Sons, Glasgow, New York 1970.
Garrett, Don, The Cambridge Companion to Spinoza, Edited by Don Garrett, Cambridge Univ. Pres, New York 1996.
Hampshire, Stuart, Spinoza, Penguin Books, Harmondsworth 1951.
Harris, Erol E., Spinoza’s Philosophy: An Outline, Humanites Pres, London 1992.
Lloyd, Genevieve, Spinoza and the Ethics, Routledge, London 1996.
Mason, Richard, The God of Spinoza, Cambridge University Press, Cambridge 1997.
Schipper, Lewis, Spinoza’s Ethics: The View from Within, Peter Lang Publishing, Inc., New York 1993.
Scruton, Roger, Spinoza, Oxford Univ. Pres, Oxford 1986.
Sullivan, Celestine J., Critical and Historical Reflections on Spinoza’s ‘Ethics’, UMI, University of California Press, Berkeley and Los Angeles 1958.
Wolfson, Harry Austryn, The Philosophy of Spinoza, I, Meridian Book, New York 1961.
Yovel, Yirmiyahu, ‘The Infinite Mode and Natural Laws in Spinoza’, God and Nature: Spinoza’s Metaphysics, Edited by Tirmiyahu Yovel, E.J.Brill, Leiden 1991.
Zweig, Arnold , The Living Thoughts of Spinoza, Cassell, London 1946.

Konuyla İlgili Diğer Eserler:


Aristoteles, Fizik, çev. Saffet Babür, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1997.
Bayrakdar, Mehmet, ‘Çağdaş Bir İbn Rüşdçülük: Alman İdealizmi’, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: XLI, Ankara 2000.
Cassirer, Ernst, The Myth of The State, Doubleday Anchor Books, Garden City, N. Y., 1955.
Erdem, Hüsamettin, Panteizm ve Vahdet-i Vücud Mukayesesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990.
Garvie, A. E., ‘Pantheism’ md., Encyclopædie of Religion and Ethics, Vol. IX, Edited by James Hastings, Charles Scribner’s Sons, New York 1951.
Hegel, G.W.F., Felsefi Bilimler Ansiklopedisi I: Mantık Bilimi, Çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul 1996.
Kılıç, Recep, Modern Batı Büşüncesinde Vahiy, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay., Ankara 2002.
Oakes, Robert, ‘Creation as Theodicy:in Defense of A Kabbalistic Approach to Evil’, Faith and Philosophy, Vol.14, No.4, October 1997.
Swinburne, Richard, Is There A God? Oxford University Pres, Oxford 1996.
1 | 2 | 3 | 4