Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 1

Şeyh Bedreddin İslâm tasavvufunun Vahdet-i Vücud okuluna mensup ünlü Türk mutasavvıf, filozof ve kazasker. Özellikle 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Fetret Devri sırasında desteklediği Musa Çelebi'ye verdiği destek ve çağdaş sosyalizm uygulamalarını çağrıştıran yönetim yöntemleriyle bilinmektedir.

Yaşamı

Yaşamı hakkında bilinenler büyük oranda torunu Hafız Halil'in yazdığı "Menakıbname"'ye dayanır.

Günümüzde Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında doğmuştur. Kesin doğum tarihi bilinmemekle beraber çeşitli kaynaklarda 1358, 1359 veya 1365 olarak verilir. Menakıbname'ye göre babası Endülüs'ten İslâm âlimi diye gelmiş kendisini ustaca Müslüman Türk olarak kabul ettirmiştir. Daha sonra Simavna kadısı olur. Annesi Rum asıllı bir Hıristiyan iken Müslüman olan Melek Hatun'dur. Edirne'nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile buraya yerleşir.

Şeyh Bedreddin eğitimine Edirne'de babasının yanında başlar. Hocası Molla Yusuf sayesinde fıkıh ilmiyle tanışır. Hocası ölünce Bursa'ya gider, astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanan Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud'dan ders alır. Daha sonra Konya'da Feyzullah'tan mantık ve astronomi dersleri alır. Daha sonra dönemin İslâm dünyasının ilim merkezi olan Kahire'ye gider.

Menakıbname'ye göre 8 Aralık 1382 tarihinde Kahire'ye varır. Burada Memluk Sultanı Berkuk'un dostu ve danışmanı olan dönemin ünlü alimlerinden Ekmeleddin el-Bayburti'nin öğrencisi olur. Sultan Berkuk Bedreddin'i oğlu Ferec'in özel hocalığına tayin eder.

Sultan Berkuk'un sarayında geçirdiği üç yıl zarfında Hüseyin Ahlati ile tanışır ve düşüncelerinden etkilenir. Berkuk Bedreddin ve Ahlati'ye birer Habeş cariye sunar. Menakıbname'nin yazarı Hafız Halil'in babası İsmail'i bu cariyelerden biri olan Cazibe doğurur. Diğer cariye Mariye (Meryem) ise Ahlati'nin öğretisini özümsemiştir. Bedreddin, Mariye ile yaptığı konuşmalarda kendisini gülün dikeni gibi gördüğünü söyler: "Anı gül gördi vü kendüni diken". Ahlati Bedreddin'in tasavvuf yolunda yol göstericisi olur.

Hüseyin Ahlati bir süre sonra Bedreddin'i Tebriz'e yollar. Burada Anadolu seferinden dönen Timur'la karşılaşan Bedreddin, ilmiyle Timur'u ve maiyetini etkiler. Timur kendisiyle beraber gelmesini istese de Bedreddin bunu kabul etmez ve Kahire'ye döner.

Ahlati ölümünden hemen önce Bedreddin'i halifesi ilan eder. Ancak müritlerinin bazıları buna tepki gösterir. Bedreddin altı ay sonra Mısır'ı terk eder. Menakıbname bu ayrılışın sebebini Rumeli'ye dönme arzusu olarak gösterse de, müritlerin muhalefeti ve Mısır'ın içinde bulunduğu siyasi karmaşa da bu kararın sebeplerinden olabilir.

Şeyh Bedreddin önce Halep'e sonra Karaman ve Germiyan Beyliklerinin topraklarına gider. Gittiği yerlerde tanınmaktadır. Buradan Menderes Vadisi boyunca ilerleyerek Aydın'a gelir. Menakıbname'ye göre, yolu üzerindeki Nizar köyünde en önemli müritlerinden Börklüce Mustafa ile tanışır. Daha sonra Tire üzerinden İzmir'e geçer. Menakıbname'de İzmir'den, Hıristiyan nüfuslu Ceneviz hakimiyetindeki Sakız Adası'na geçtiği anlatılır.

Kütahya ve Domaniç üzerinden Bursa'ya yaptığı yolculuğu sırasında Sürme köyünde diğer önemli müridi Torlak Kemal ile tanışır. Gelibolu üzerinden Trakya'ya geçer ve Edirne'ye ulaşır. Kahire'den Edirne'ye kadar gittiği her yerde müritler toplamıştır. Birkaç ay sonra Bursa ve Aydın'a tekrar gider, sonrasında yedi yıl Edirne'de kalır.

Bu sırada Osmanlı Devleti Fetret Devri'ndedir. Şeyh Bedreddin Musa Çelebi'nin kazaskeri olma teklifini kabul eder ve iki yıl Edirne'de kazaskerlik yaparak geniş çevrelerle temas kurar. Bir ihanetinden ya da suçundan dolayı ailece İznik'e sürülmüştür. Sürgün olduğu sırada eski müridleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayrı ayrı yerlerde (Aydın ve Manisa) Mehmet Çelebi'ye karşı ayaklanma hazırlamıştır. Şeyh Bedrettin üç ayrı yerde birden müridleriyle birlikte ayaklanma çıkartmıştır. Börklüce Mustafa, Karaburun'da Beyazıd Paşa'yla çarpışırken öldürülür ve isyan bastırılır. Torlak Kemal de Manisa'da yakalanır ve burada asılarak idam edilir. Sultan Mehmet isyanların başındaki kişi olarak gördüğü Şeyh Bedreddin'i Edirne'ye varamadan ele geçirir. Kendi fetvasıyla idam edilir. Serez çarşısında üryan olarak asılır ve burada defnedilir. Ölüm tarihi çeşitli kaynaklarda 1416 veya 1420 olarak verilir. 1961'de kemikleri, Divanyolu'ndaki II. Mahmut Türbesi haziresine defnedilmiştir.

İsyanı

Kazaskerliği sırasında kethüda olarak yanına aldığı Börklüce Mustafa, Bedreddin'in sürgüne gitmesiyle beraber Aydın'a döner. Burada Osmanlı idaresinden memnun olmayan köylüleri ve yoksul dervişleri etrafına toplayarak isyan eder. İsyanın merkezi Karaburun Yarımadası'dır. İsyancıların sayısını Bizanslı tarihçi Dukas 6.000, Osmanlı tarihçilerinden Şükrullah bin Şehabettin 4.000, İdris-i Bitlisi ise 10.000 olarak verir. İsyanı bastırmak üzere harekete geçen Saruhan Beyinin ordusu bozguna uğrar. Bunun üzerine Sultan Mehmet (I. Mehmet Çelebi veya I. Mehmed) oğlu Murat ile veziri Beyazıt Paşa'yı bölgeye yollar. İsyan bastırılır, isyancılar Börklüce Mustafa'nın gözü önünde kılıçtan geçirilir. Börklüce Mustafa ise bir deve üzerinde çarmıha gerilerek öldürülür ve şehirde gezdirilir.

Börklüce isyanıyla muhtemelen aynı zamanlarda, Manisa civarında Torlak Kemal liderliğinde bir isyan daha patlar. Daha küçük olan bu isyan da şiddetle bastırılır ve isyancılar öldürülür.

Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının Bedreddin'in onayıyla gerçekleşip gerçekleşmediği belirsizdir. Ancak bu kişilerin Bedreddin'in müritleri olduğu konusunda tüm kaynaklar hemfikirdir.

Bu sırada Sinop üzerinden Eflak'a giden Bedreddin'in Edirne'ye dönüş yolculuğunda, Osmanlı otoritesinin çok güçlü olmadığı Balkan topraklarında kaynaşmalar başlar. Osmanlı tarihçileri Bedreddin'in düzenli bir isyan örgütlediğini yazarlar. Menakıbname ise Bedreddin'in tek amacının yeni yazmış olduğu Nurü'l-kulub adlı eserini sultana sunmak olduğunu yazar. Osmanlı ordusu bu isyanı da şiddetle bastırır ve Bedreddin ölüme mahkûm olur..

Mutasavvıflığı

İslâm tasavvufu Vahdet-i Vücud okuluna mensup diğer mutasavvıfların etrafındaki tartışmaların bir benzeri Şeyh Bedreddin için de yapılmıştır. Kimileri kendisini bâtıl (şirk > müşrik) olarak, kimileri de büyük bir sûfî olarak görmüş hatta eseri Varidat'a şerhler yazmışlardır. Mutasavvıflardan Sofyalı Bâlî Efendi, Aziz Mahmud Efendi ilk görüşe sahip olanlardır. Ancak mutasavvıf ve şair Niyazi Mısri ve son devrin Melami şeyhlerinden Seyyid Muhammed Nur ikinciler arasında yer almışlardır.

Yapıtları

Ölümünden sonra eserlerinin birçoğu gizlenmiş veya kaybolmuştur. Menakıbnameye göre 48, başka kaynaklara göre 38 yapıtı vardır. Bazı yapıtlarının adı bilinmekle beraber günümüze ulaşmamıştır. En iyi incelenmiş yapıtı Varidat'tır.

-Varidat
-Cami’ü’l-fusuleyn
-Letai'fü’l-işarât
-et-Teshil
-Meserretü’l-kulûb
-Unkudü’l-cevahir
-Çerağu'l-fütuh
-Nurü'l-kulub

Kaynak: wikipedia.org



VARİDAT


Âhiret  işlerinin, câhillerin  iddia ettiği gibi olmadığını  bil.  O  işler  buyruk,  bilinmeyen  gayb   ve  meleklerin  dünyasıyla  ilgili  olup, câhil halk  tabakasının  iddia ettiği gibi, gözle görülen dünyayla ilgili değildir.

Peygamberler  ve  halis  kişilerin  söyledikleri  doğrudur.  Fakat  temel  nokta  onları  anlamamadır.  Bunu  iyi  bil  ve  hiç şüphelenme ki,  cennet,  köşkler,  ağaçlar,  huriler, mallar, ırmaklar, meyvalar, azap, ateş ve benzerleri rivayetlerde  söylendiği  ve  eserlerde  anlatıldığı gibi, sadece görüntülerle  izah edilemez; onların başka anlamları da vardır. Bu anlamları, velilerin hâlisleri bilmektedirler.

İbâdetlerin  amacı,  gönülleri  ölümlü  varlıklardan  sıyırıp,  ebedî  ve  yüce  varlığa  yöneltmektir.  Fâni  varlıklara  bağlı  bir  gönülle  bin yıl namaz kılsan dahi, hiç bir sevap elde edemezsin.

Bu  beden  baki  kalmayacağı  gibi,  ölümden  sonra  dağılan  bölümlerinin  yeniden birleşmesi  de,  mümkün  değildir.  Ölülerin diriltilmesindeki amaç, bu değildir.

Sen nerdesin ey gafil!

Dünyaya daldığın  için, Allah’ı anlama yolundaki  çabaların azalmıştır. Bu nesneler ve olgunluklar, senin düşündüğün gibi değildir. Fakat  sen  Hak’tan  uzaklaştığın  için,  onlara yönetmiyorsun. Şayet bunları anlayabilirsen, onları kendine amaç edinip, gönlünü Allah’a yöneltebilirsin.

Sen, meyvelerle ve başka şeylerle aldatılan  çocuğa  benzersin.  Çocuğa  dersten  ürkmesin  diye,  hoşuna  gidecek şeylerle  benzetmeler yapılır. Sen bu gafil gönlünle Allah ve peygamberleri  tanıdığını ve kitaplar okuyarak, ne  istediklerini anladığını mı sanıyorsun?

Dersle  uğraştığın  sürece,  Hakkı  idrak etmekten daha da uzaklaştığını bilmelisin! Allah’ın buyruğu, kendi zatının gereğidir. Sözle, harflerle, Arapça  veya başka bir dille izahtan  münezzehtir.  Kalem  her şeyin  gerçeğidir, kendine dair ne hal meydana gelirse yazmaktadır.  Huriler,  köşkler,  ırmaklar, ağaçlar,  meyvalar  ve  benzerlerinin  tümü, hayal  âleminde  gerçekleşir,  duyu  âleminde gerçekleşmez; bunu anla!

Cin de aynı şekildedir, adı da bunu gösterir;  zira  görünen  duyulardan  gizlidir. Onu gören  kişi  zahirde  gördüğünü  sanır,  gerçek öyle değildir. O, ancak hayal gücüyle kavranabilir.

Ulu Tanrı Kur’ân’da buyurmuştur ki:  "Gaybı   bilinmeyeni  ,  Allah’tan  başka kimse  bilmez. İlimde  ilerlemiş  olanlar  ise, O’na inandık derler." Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.

"Elif  ve lam,  ismi umûmî hale sokma belirtisidir. Gerçekte bilen yalnız bir ve kahhar olan  Allah’tır.  Bütünün  bütünde  olmasında şüphe yoktur. Yani, varlıklar her nesnede ve hatta  her  zerrede  vardır. Görmüyor musun tohumda  bütün  ağacın  var  olduğunu  ve bütünün  ağacın  her  bölümünde  oluştuğunu?

Ağacın bütünü meyvada mevcuttur. Her bölümünde bir tohum vardır, böylece bütün buradadır  ve  ondan  oluşmaktadır.  Aynı şekilde bütün âlemler, kâinat "özden" meydana gelmektedir ve asıl da bütünden gerçekleşmektedir. Bütün kâinat bir zerrede vardır ve buradan  imân  sahibi  kişiler  gizli  sırrı  anlarlar.  Bütün  alemler  insanda  bulunduğu, ancak gizli olduğu ve bu gizlilik örtüsü kalktıkça,  o  zaman  "Ben  gizli  bir  hazineydim, bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları  yarattım"  sözünün  sırrı  ortaya  çıkar.

Bilen  yine  Allah’tır,  ondan  başkası  değildir. Bütünde  münezzehtir  ve  yine  nitelikleriyle nitelenmiştir. Bir nurla mumun fitili yanar, o halde binlerce alevle yanan gönül  ışığı nasıl olacaktır. Ey gerçek peşinde koşan yolcu! Sen de ümitsizliğe düşme,  tehlikeleri aştıktan sonra, ışığa kavuşabilirsin.

Bazı  insanlar birbirilerine  ibâdet ederler veya dirhem ve dinarlara,  paralara  , yiyeceklere,  övünç  ve  kibirliliğe  bilmeden ibâdet edip, Allah’a ibâdet ettiklerini sanırlar.  Ulu  Tanrı  âyeti  kerimede  buyurmuştur ki:  "Doğrusu biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sunduk". Bilgi sahibi kişiler bu emanetin  Allah’ı  anlamak  olduğunu  söylemişler. Ben, bu sözle, Allah’ın sureti anlamına  geldiği  düşüncesindeyim,  çünkü  Âdem, Allah’ın  sureti biçiminde yaratılmıştır. Onun sureti  bütünün  suretidir  ve  yalnız  insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz. Böylece  de  göklerdeki  ve  diğerlerindeki  aslın  yorumuna gerek kalmaz. Onlar kendileri bunu yüklenmekten kaçındılar,  insan, madde olarak bunu yüklendi ve yüce Rahman’ın suretini kabullendi; daha önceleri zâlim ve bilgisiz iken, sonradan âdil ve bilgili oldu.

Seni Allah’a yaklaştıran her şey, melektir,  rahmandır,  ondan  başkasına  yaklaştıranlar  ise  iblistir, şeytandır.  Seni  ulu  Tanrı’ya  yönlendiren  güçlerin, meleklerdir,  bedenî şehvetlere  yönlendiren  güçlerin  ise, şeytanlardır.

Ey kişi!

İçin melekler ve şeytanlarla doludur; galip gelen kararı verir. Cinler  ise,  ikisinin arasındadır

Yeryüzüne düşen her yağmur damlasının bir sebebi vardır. O bölgeye yağmuru yağdıran sebep, melektir. Kendisi melekten oluştuğu  gibi,  sebeplerin  her  biri  de, melekten ibarettir.  Her  damlaya melek  dersen,  damlayı  sağlayan  sebep dolayısıyla doğru  söylemiş olursun?

Her  damla  içinde,  melekler  vardır  dersen,  yine doğruyu  söylemiş olursun,  çünkü, bölümlerden dolayı, melekler vardır. Bu da, melek  adı  verilen  bir  suretin  yansıtılmasını engelleyemez.

Şunu  bil  ki,  ceza,  rahmet,  acı,  lezzet  ve benzerleri  bütünden  oluşur.  Fakat  Allah, bütün  bunlardan  münezzehtir,  zîrâ  bunlar izafidir ve inişinin gereğidir.

Görmüyor musun?

Gerek  insan ve gerekse yılanın ağzındaki tükürük  su, kendisi  için uygun olup, başkasına  zehirdir.  Her  ikisindeki  hayat  gerçeği, onlardan  kopmamışsa  da,  onlardan  arındırılmıştır. Doğru olan şudur ki, Allah kâinatın bütünüdür.

Bil  ki,  Allah’ın  ortaya  çıkmada,  zâtî  bir eğilimi  vardır.  Bunun  da  gerçekleşmesi, ancak küçük nesnelerle ortaya çıkışı ile olur. Sevgi de, bu zatî eğilim ve özün gereğinden ibarettir  Yüce Allah,  "Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi  istedim; beni bilsinler diye  insanları yarattım" sözleriyle  buna  işaret  etmektedir. Diğer  bir izahla  "Gerçekleşmesi  için  yarattım,  tesbit  ettim  ve  ortaya  çıkardım"  denilmektedir.  Bu anlamla,  bazı şeyhlerin  tahayyül  ettikleri sevgiyi öğrenme anlamı arasında büyük fark vardır.

Dikkatli ol.

Bir toplumun başları olan hatip, imam ve diğerlerinin  amaçları,  Hakk’a  yönelik  olmayabilir. Bu durum, onlardan uzaklaşman  için yeterlidir. Şayet  amaç  onları  doğru  yola yönlendirmek  ise,  ibâdetin  temeli,  hedeflerinin Allah olduğu yönündedir. Bu temel yok olursa,  ibâdetleri de yok olur ve toplulukları kötülükler  içinde  kalır.  Kötü  topluluklardan uzaklaşmak yeğdir.

Var olanın Allah olduğunu  O’ndan başkası olmadığını bil;  amaç  da,  yine Allah’tır; O’ndan başkası değildir. Ya MAKSÛD, ya da MEVCÛD  demeleri,  bunu  gösterir.  Birbirileriyle  ters  düşseler  bile,  Allah  bütün  nesnelerde  vardır.  Çünkü  aşamalar  bakımından hepsi varlık ve tezat içine girmektedir. Allah, onlardan  münezzehtir.  Batıl  da  bir  varlık olarak, Hak’tır ve batıl oluşu nisbidir. Bütün varlık aşamaları, cisimler âleminin  içindedir. Bu  cisimler yok olunca,  ruhlar ve diğer mücerredâttan  başka  her şey  yok  olur.

"Mirsâdü’lİbâd"  adlı  eserin  yazarı  bir  örnekle  cisimleri  katar  ve  ruhları da aşamalarına göre şeker kamışı, beyaz şeker, bitki ve küp şekerlere  benzetmiş;  bu  arada  ruhları cisimlerden  ayırma  yanılgısına  düşmüştür. Hâlbuki gerçek öyle değildir insanın bedeni ruhtur,  Hak’tır;  suretlerin  birikmesiyle  yoğunlaşmıştır.  Suretler  ortadan  kalksa  da, ortağı olmayan, bir olan Allah kalır.

Hak  etki  yönünden  Allah’tır.  Etkilenme yönünden ise, kul ve mahlûktur, mahkûm ve yeniktir. Bundan dolayı  bütün  işler  Allah’a aittir; suretler  ise, araçlarıdır. Kulun suretinde   görünümünde   Hak’tan  başka  bir şey yoktur.  Fakat  kul  yanılgıya düşüp,  kendisinde  Hak’tan  başka  özgün  bir  varlığın  işi  ve seçimi  bulunduğunu  sanmıştır.  Bu  yanılgı, onun  gafletinden  ileri  gelmektedir.  Tıpkı  iş yapan sanatkârın,  iş yaparken kendisinin ve âletinin  ayrı  birer  varlık  olduğunu  sandığı yanılgısı gibi. O âletin esas işi yaptığını sanırsa,  bu  düşüncesi  beğenilmez;  çünkü  gafletinden  gerçekleşmektedir.  Gerçeği  bilip,  işi ve  seçimi  kendisine  bağlayıp  ve  bunların Allah’tan  geldiğini  anlarsa,  bunda  yerilecek bir  husus  yoktur.  Zira mahsûs  iş  mahsûs suretten  çıkmıştır  ve  böylece  o  fiilin  faili odur.  Bu  aşamadaki  iş,  görünüşte  insanın fakat  gerçekte  Allah’ındır.  Doğru  olanı  da, bu şekilde  olanıdır. 

Bilgin  kişi,  düşünüp, yaptım  derse,  gerçeği  söylemiş  olur.  Câhil bunu  söylerse  inandırıcı  olmaz. Araştırıp, gerçeği ortaya çıkarmak için, işi yapanın işini hissetmesi ve seçmesi gerekir. Zira istediğini yapar,  istemediğini  bırakır;  çünkü  işler,  Allah’ın  isteğiyle  tahakkuk  eder;  iç  ve  dış  sebeplerden  dolayı,  aşamalar  ve  örneklerin gereklerindendir.  Bunlar  birleşip  ortaya çıkınca,   istek de zorunlu olarak ortaya çıkar ve  sonuçta  işler  de  gerçekleşir. İnsan,  işleri bırakmaya muktedir olduğunu sanır; hâlbuki durum  öyle  değildir. İşleri  yapmamak  da, aynı şekildedir.  Böylece  yapanın  gerçekleşme  sırasında elinde hissinden başka bir şey yoktur.  Hayvanların  yaptıkları  çelişkili  işler, onları  seçim  yapma  yanılgısına  düşürebilir; hâlbuki  gerçek,  duyduklarındır.  Kargaların çöplükleri eşmesi, horozların gece yarılarında ötmesi ve diğerleri, basit halk tabakasına bilinen  anlamda  seçim  yapma hakkı düşüncesini  uyandırır.  Bu  sadece  sözlerin  yanlış olanıdır. Aklı yetmeyen karşı gelse bile, keşfin verdiği budur.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 2

Kâinat cinsi türü ve özü yönünden kesin olarak  kadîmdir  ve  onun  ortaya  çıkışı  zamanla ilgili değil. zâtidir. Karşıtlıklar Hak’tan doğar. Hak bunların bir  kısmından hoşlanır, bir kısmından hoşlanmaz. Doğuş, öz ve aşamalar gereğidir. Buna karşı çıkılmaz. Eylemlerin  düzene,   kendisine  yakınlaşmaya,  olgunluklar edinmeye  yarayanlarına   razı olur; aksine  razı  olmaz.  Bu  durum,  bir  adamın, sakin  iken yapmayı  istemediği bir  işi, kızınca yapmasına  benzer.  Allah’ın  iradesi  zatın  ve aşamaların  gereği  anlamındadır.  Zahirde düşünen  kişilerin  sandığı  gibi  suçlar  ve fevâhişler   ahlâksızlıklar,  Allah’ın  emriyle ortaya çıkmaz. Ulu  Tanrı  zâlimlerin  söylediklerinden münezzehtir. Allah’ı arayan, hastaya benzer; aranan  olgunluklar, sağlığa;  cahillik  ile Hak’tan  uzak  kalma  da  hastalığa  benzer. Nasıl  ki,  bir  hasta  kendini  doktora  teslim edip,  bir  gün  yeniden  sağlığına  kavuşmak ümidiyle,  istediğini  yapmasına  izin  verir, emirlerini  yerine getirir,  ilaçların  acılarına karşı sabır gösterir ve tedavideki türlü acılara dayanıklı olmaya  çalışıp, gayret harcıyorsa  ki  bu  gerçekleşmeyebilir  de,  işte  arayan kişi  de  böyledir.  Zira  sağlığın  temel şartı doktorun söylediklerine uymaktır; çünkü bu bir  araçtır;  türlü  acılar  sonunda  sağlık  elde edilir  veya  edilmez.  Ama  çaba  göstermesi gerekir ve doğru olan da budur. Hasta doktoruna,  beni  sağlığıma  kavuşturuncaya  kadar  senin  emirlerine  riayet  etmeyeceğim derse, bu akla uygun düşmez. Hakikati arayan  kişi  de,  engelleri aşmak  için  çaba  göstermeli  ve  ben  istediğim  gerçekleşinceye kadar şeyhlerin söylediklerine uymayacağım dememelidir.  Zira  böyle  bir  durum  bilgi  istememenin belirtisidir.

Kişi  kendi  menfaati  için  uğraşmalıdır; zamandan  medet  ummamalıdır.  Uğraşma yolu  ile  amacına  kavuşursa,  isteği  yerine gelmiş  olur.  Kader  istediğini  elde  etmesini engellerse, mazur sayılır.

Allah’a ulaşmanın en  iyi yolu, dünya  işlerini  bir  yana  bırakmaktır.  Allah’a  ulaşma isteğinde bulunan birçok kişiye bu yol önerilince,  der  ki  isteğim  yerine  gelmeyinceye kadar  dünyayı  bırakmam.  Bu  da  gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durumdur. Bunlar  ve  peygamberler  tıpkı  çocuk  sahipleri gibidirler.  Zira  onlar  çocuklarına  olgunluk kazandırmak için, gerçekte var olmayan bazı nesnelerle  korkutup,  umutlandırmaktadırlar.  Fakat  çocuklara  söylenenler  masum yalanlar olabilir.

Şüphesiz ki peygamberlerin söylediklerinin bunlarla  alakası  yoktur. Peygamberlerin  söylediklerinin  gerçek  diğer anlamlarını  dinleyenler  bilgi  derecelerine göre  düşünebilirler.  Arifler  gerçeği  bilirler. Mesela  bir  kişiye şunu  yaparsan,  sana  nurdan iki kuş verilecektir dendiğinde, arifler bu iki  kuşla  ilim  ve  hünerin  kastedildiğini  bilirler.  Hâlbuki  dinleyenler  alelade  kişilerin bildiği anlama geldiğini sanırlar. Bu da doğru değildir.  Burada  söylenenler  peygamberlerin  bilgisi  dahilindedir.  Benzeri  rüyada  da görülür.  Zira  rüyada  görülen  görüntü  gerçekte başkadır. Fakat birçok kişinin karşılaştığı  bir  durum  olduğu  için,  görüldüğü  gibi olmadığı  anlaşılmış; izahına  çalışılmış  ve anlamları bilinmiştir. Peygamberlerin yolunda başkalarına yol yoktur. Başkaları basiretsizliği devam ettirirken, veliler  erenler  keşif yolu ile bunu anladılar.

Şöyle bir düşün!

Halk bu hususta ne gibi sanılar içindedir? Allah’a  varmanın  yolları  çeşitlidir;  onu tatmayan bilmez.

Allah selamet versin Hazreti İsa  aleyhisselâm, ruhuyla diri, cesediyle ölüdür. Ancak o Allah’ın ruhu olduğundan dolayı ve ruhanî yanının  üstünlüğü  dolayısıyla  ölmemiştir. Ruh  ölümsüzdür;  ondan  dolayı  ölmemiştir, dediler. Karar üstün olanındır; bu da cesedi ölmedi  anlamına  gelmez;  çünkü  bu imkânsızdır; bunu anla!

(Hicri) Sekiz yüz sekiz yılı Cuma gününde yeşiller giyinmiş  iki kişi gördüm. Birinin elinde,  Allah’ın  selamı ona  olsun İsa’nın  ölüsü vardı. O iki kişi, sanki bana İsa’nın bedeninin öldüğünü  ima  ediyorlardı.  Allah  daha  iyi bilir.  Halk  tabakasının  iddia  ettiği  gibi  ölü bedenlerin yeniden dirilmesi, doğru değildir. Fakat öyle bir zaman gelebilir ki, insanlardan kimse  kalmazsa,  yeniden  topraktan babasız anasız insan doğar ve daha sonra evlenmeyle çoğalır.

Cennet  ve  cehennem  ile  ayrıntılarının anlamlarının,  cahillerinin  akıllarından  geçen  anlamlarla  ilgisi  yoktur.  Melekler  ise melekût  alemindendir.  Görülmeleri  ancak varlık  içinde  olabilir;  zîrâ  melekût  varlığın batınındadır.  Öyle  ki,  iyiliğe  yol  açanlara melekler, kötülüğe yol açanlara ise, şeytanlar  ve  iblisler  denir.  Belki  de  kişiliğe  bürünüp,  insanların  istidadına göre görüntü şekliyle ortaya  çıkabilir  ve  insan onu diğer  sair varlıklardan  sanabilir.  Hâlbuki  gerçek  öyle değildir; o kişinin gördüğü görüntü iç görüntüdür  ve  onun  içindir  ki,  gören  gözünü  kapatsa bile, görüntüyü görebilir. Hak’tan yüz çeviren, hisleri cüz’i olan kişi şeytandır. Gönlü  yasaklardan  arınmış  uyuyan  bir  kişinin rüyaları sonuna kadar gerçekleşebilir.

Bilginler ruhun soyut varlıklarla bağlantılı olduğunu  ve onda olayların  yansıdığını  söylerler. Bu durum öyle olabilir. Belki de  gördüğü  onun  dışında  değildir;  fakat  uyanık iken düşündükleri rüya olabilir. Halk tabakasının  iddia ettiği  gibi  rüyada  görülenler ayrı şeyler değildir. Kişi uyanıkken  tasavvur ettiğini  uykudayken  de  görebilir. Dileğim  onların  söyledikleri değil, benim  söylediklerimin doğru olmasıdır. Uyuyan kişi uyanıkken gördüğü, işittiği ve tasavvur ettiğinin dışında bir nesneyi  görmez.  Kendisine  uygun  düşeni görür. Şayet  gördükleri  karşılaştırma  ve soyutlarla  bağlantı  sonucunda  tahakkuk etseydi,  kişi o halde, daha önce hiç  görmediği, duymadığı ve gerek kendisi, gerekse de kendi  soyundan  olanların  gönlünden,  hatırından  geçirmediği  çok  güzel şeyler  görebilirdi  Fakat  gerçek  böyle  değildir.  Zira  gördükleri, düşüncesi  sonucunda  oluşturduğu nesnelerdi.  Gönül  tasavvur  yapmaktan  hiç bir  zaman  boş  kalmaz.  Düşünceler  dâima uyanıkken  ve  uyurken  insanın  aklından  geçer.  Düşüncelerin  arınma  ve  hallerine  göre rüyaya da doğru aktarılması ve hatırlanması mümkündür. Sözün kısası rüya, uyuyan kişinin düşündüklerinden  ibaret olup, görüntülere dönüşür.

Söylendiğine göre "Ulu Tanrı, ilk  önce  bir  cevher  yarattı  ve  daha  sonra kâinatı  o  cevherden  var  etti".  Buradaki cevherden maksat,  ilk varlığın Hak suretiyle ortaya  çıkmasıdır.  Yüce  Tanrı  söylediklerinden daha yücedir ve herşeyi daha iyi bilir.

Şunu bil ki,  zikirler ve dualar gönlü matluba   Allah’a   yönlendirmek  içindir  ve  bir bağlantıdan  başka  bir şey  değildir.  Etki  yapan yöneliştir. Yönelişten birçok nesne ortaya çıktığı gibi, gaflet ehline saklı kalan hususlar da aydınlanır. Amelsiz iklim, tıpkı imansız bir amel ve bedensiz ruh gibidir.

Mütekellimler  kelamcılar, Allah her şeye muktedirdir ve istediğini yapabilir derler. Bu da,  Allah’ın  kâfire  küfrü  ve  zâlime  zulmü istediği  anlamına  gelir  ve  bir  anlamda  da, küfür  ile  zulmün  onun  iradesi  ve  seçimi  ile ortaya çıktığı demektir.

Ebu  Ali İbni  Sînâ  ve  benzerleri  Allah’ın varlığının kendini gerektirdiğini  zatı vacibdir  söylerler. Yani onun varlığı kâinatın varlığından  değişiktir;  fakat  kâinata  etki  yapmıştır demektedirler. Hâlbuki  ikisi birbirinden ayrı ve farklıdır; tıpta ateşle su gibi arasında ters etki vardır.

Bu  inançların  ikisi de  yanlıştır  ve  sırf  cehalet  ile  bilgisizlikten  ileri  gelmiştir.  Allah zâlimlerin söylediklerinden  münezzehtir. Allah’ın  isteği  ve  seçimi  kâinatın  isti’dâdına göredir.  Ulu  Tanrı’nın  buyurduğu  "Allah istediğini  yapar  ve  dilediğini  hükmeder" sözleri,  bir şey  için  ne  dilerse,  onu  yapar anlamına gelmez. Yani tasavvur ve tahayyül edilen, birbirine zıt olan İslâm, küfür, zulüm, adalet,  taş,  ağaç  ve  diğerlerinde  istediğini gerçekleştirir  anlamını  taşımaz.  Buradan çıkarılan anlam şudur: Allah’ın  isteği  ve  dileği,  o  nesnenin  isti’dadı  doğrultusundadır. İsti’dâdında  bulunmayanı  istemez  ve  dilek  isti’dada  bağlıdır.  Kâinatın  tümü  isti’dâdına  göre  ortaya çıkmıştır. İrade bu şekilde olup, bunun karşıtı  ile  ilişkisi yoktur. Allah  istediğinden başka bir şey yapmaz ve  istediği de  isti’dâdın dışına çıkmaz. İstediğini yaparken, nasıl olur da özde ortaya çıkanı yapmasın?

 İnsan  bazen  üzüntüye  kapılabilir  ve  bu üzüntünün sebebini de bilmeyebilir. Hâlbuki bunun  bir  sebebi  olmalıdır,  onu  bilse  üzülmezdi.  Fakat  onu  içinde  duyar  ve  üzülür. Allah daha iyi bilir.

"Allah’tan  başka  ilâh  yoktur"  sözü, kâinatta  ondan  başka  tapılacak  yoktur  anlamındadır.

"Melek,  köpeği  bulunan  eve  girmez" hadisi,  sahibinin  gönlünde  köpek  niteliği bulunan  kişinin meleklik  aşamalarından  hiç birinde şansı  bulunmadığı  anlamındadır. Allah bilir.

Câhiliye  döneminde  insanlar  görülen putlara tapıyorlardı. Bu çağda ise kuruntuya dayalı  putlara  tapıyorlar.  Umulur  ki  Allah gerçeği  ortaya  çıkarır  ve  ona  taparlar;  tıpkı mutlak varlığa  ibâdet etmenin gerekli olduğu gibi.

Allah adı, bütün  işlerin kendinden  çıktığı ve  bütün  olgunluklarla  nitelendiği  için  yüce varlığa verilmiştir. İşler,  sıfatlar,  durumlar  ve  olgunluklar görüntüler  olmadan  ortaya  çıkmaz.  Bütün görüntüler bütün olgunlukları gerçekleştirir. Görüntülerin  değişikliğine  göre,  nesneleri değişik  gösteren  görüntüler meydana  gelir. Bunlardaki çokluk görüntüdedir; bir olan  ise Allah’tır ve bütün görüntülerde tecelli eder. Görüntülerin her biri, şekil bakımından diğeriyle  çelişkilidir;  ama  gerçekte  ise  aynıdır. Görüntülerin her birinde şekil itibarı ile kendine  özgü  vaziyetler  ortaya  çıkar.  Gerçekte ise bütün durumlar birdir.

Bir  kişi,  "Ben  Allah’ım"  derse,  mutlaka doğrudur; çünkü varlık koşulsuz olarak Hakk diye adlandırılır ve bu  ister bütün nesneler, isterse bir kısım nesneler ondan ortaya  çıksın  veya  çıkmasın,  ister  vasıflandırılabilsin veya  vasıflandırılmasın  durum  aynıdır   Görünüş  bakımından  her  nesneye  Allah’tan ayrıdır  denebilir,  çünkü şekil  bakımından bütün ondan çıkmıştır".

Gerçekten de bütün birdir.  Yaratıcı dendiğinin  doğruluğu  gibi,  Rezzak  demek  de doğrudur.  Başkaları  da  tıpkı  bunun  gibi, Allah  ve  kul  da  öyledir.  Çoklukta  aykırılık yoktur. Esasında değişiklik  sadece anlam ve değerlere  göredir.  Değerlerle  tahakkuk  yapılmaz. Çokluk sadece hayallerden  ibarettir.

Hadisi şerifte işaret edildiği gibi  "Allah  vardı  ve  onunla  başka  hiç  bir nesne  yoktu"  ve  Bestami’nin  söylediğine göre  "O şimdi de,  tıpkı daha önce olduğu gibidir." Âyeti kerimede de  "Her şey  yok  olacak  ancak  o  bakidir" sözleri  bunu  gösterir.  Allah’ın  buyurduğu gibi  "Dünya  hayatı  bir  oyun  ve  oyalanmadır."  Yani  yaşamda  insanları  Hak’tan  alıkoyan uğraşılar  vardır  ve bu da oyalanma anlamındadır.  Hak’tan  başka  hiç  bir  nesneyle uğraşmayan  ve  Hak’tan  ayrı  nesnelerden başka  bir  meşgalesi  bulunmayan,  iki  yönü olan insanın saygı ve kiniyle yasak ve mübahını  iyi  değerlendirmesi  gerekir. Hakk’a  götüren  ve  başkasına  yönlendiren  iki  yöndeki uygun olanını ifâ etmek ve olmayanını ikbah (kötü  görme)   ve  yasak  etmesi  lazımdır.

Sema’da  böyledir.  Samimi  fakirler  vakitleri elverdikçe  "sema"  yapabilirler.  Zira  onlar güzel  bir  ses  duyunca,  gönüllerini  Allah’a yönlendirir  ve  dünyayı  tamamıyla  bir  tarafı bırakarak  Allah  sevgisiyle  doldururlar.  Allah’a  ulaşmayı  gerçekleştiren  işi  bir Müslümanın yasaklaması helâl midir?

Duyduğuma  göre  tarikat  erbabı  birkaç sınıfa  ayrılan  odunlar  gibidirler.  Bir  sınıfı kuru  olup,  ateşle yapılan  en  ufak  temasla tutuşur  ve  kül  oluncaya  kadar  sönmez;  yanınca da ateş olur. Bu durumun şu  sözlerle bağlantısı  mümkündür;  "Fakirlik  tahakkuk edince,  baki  olan Allah’tır." Diğer  bir  sınıfı ise o kadar nemlidir ki, nemi gidip kuruyuncaya  kadar uğraşırsan  tutuşmaz. Orta  sınıfa gelince, her  iki sınıftan oluşup hiç uğraşmadan  tutuşur  ve  tamamlanıncaya  kadar  sönmez  sınıfın  yanısıra,  zorlu  bir  uğraşıdan  sonra tutuşup  ihmal  edildikçe  ve  nemi  tükeninceye  kadar  sönen  sınıfları  içine  alır.  Bu yolda  istekli  olanların  örneği  de  böyledir; "Adetleri  çiğneyen  olağanüstü  sonuçlar elde eder."

Allah bütünden münezzehtir, bütün ondadır  ve  o  da  bütündedir.  Bütün  hallerde gereğinden  ayrı  kalınmayan  bir  gerektir. Görünüşe göre bu bir hayal olup gerçekleşmesi  imkânsızdır.  Fakat oluş  ve ortaya  çıkış ard  arda  görünüşte  ortaya  çıkar.  Her  ne kadar o bunun  içinde bulunsa da, o bundan münezzehtir.  Gerçeğe  göre  oluşun  var  olması  Hak’tır.  Varlığın  da  görünüş  itibariyle olması  mümkündür  ve  sonradan  tahakkuk etmiştir.  Yüce  Allah  "Acı  ve  tatlı  sulu  iki denizi  birbirine  kavuşmamak  üzre  salıvermiştir.  Aralarında  bir  engel  vardır;  birbirinin  sınırını  aşamazlar."  diye  buyurmuştur. Mümkün  Hakk  olmayacağı  gibi,  Hakk’ın  da mümkün olması  imkânsızdır.  Fakat  görünüş itibariyle  her  ikisi  birdir  ve  gerçekte  Allah’ tır.  Gerçeğin  dışında  bir  varlık  söz  konusu olamaz.  Başka  nesne  ancak  itibari  sayılır. Diğer bir deyişle bütünle yürüyüp damgasıyla  damgalanmıştır.  Fakat  o  bütünden  münezzehtir. Şeref  zulmet  ve  keder  görünüşlerle  ortaya  çıkar  ve  onlara  göre  orantılı aykırılık  gösterir. Allah’a  göre bütün nesneler  aynıdır.  Hakikatta  ondan  başka  varlık yoktur.  Bin  suretle  ortaya  çıksa  da,  yine  o birdir.  Ulu  Tanrı  bütünde,  bütün  de  onda ortaya çıkar. Gerçeğine bakılırsa görünüş ve görülen  aynıdır  ve  aradaki  farklar  itibarîdir. Allah  yerine  göre  bütün  varlıklarda  ortaya çıkar  ve  bu  çıkış  varlıkların  isteğine  göre değildir.  Allah’ın  isteği  ve  iradesi,  zatının gereğidir.  Bu  husus  câhillerin  ve  medrese âlimlerinin iddia ettiği gibi değildir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 3

Allah  Teâlâ’nın  "Onu  yapıp,  ruhumdan üfledim" buyurması, O  aşamaya  getirilmesi anlamındadır.  Bu  aşamada  beden  istenilen şekle  göre  düzeltilir  ve  bu  durum  sebepler doğrultusundaki  maddenin  istidâdıyla  hâsıl olur.  Kabiliyeti  yerine  getirilirse,  üfürmekle dile  getirilen  ruh  ikisinin  ilgisiyle  ortaya  çıkar. Üfürmek sözü, bedenin yaşantısıyla izah edilirse, bu doğru olmaz. Sadece  terkip olarak  söylenebilir.  Söz,  gülüş  ve  insanlarla hayvanlar  arasındaki  farklar  da  böyledir. Fakat bu  farklar özde değil, bileşimdedir ve her aşamada özel bir görünüşle ortaya çıkar. Hayvan  aşamasında  ruh  olarak  görülen  bu öz,  insan  aşamasında  konuşan  nefis  olarak görülür  ve  dışarıdan  hiç  bir şey  değildir.

Hayvanda  hayvan  olan  öz,  insanda  insan olmuştur.  Farklar  ise,  istidada  göredir.  Bedenden ayrılan öz, bu şekilde,  surette ortaya  çıkmıştır.  Bu  öz  suretin  bozulması  ile bozulmaz.  Öz  bakidir;  değişmez  ve  ortaya çıkması için bir şekle ihtiyacı vardır.

Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların  görevi  ise,  çalışıp  çabalamaktır.  Sonsuz olan  gönül  evreni,  zamanla  değişir.  Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir.

Şunu bil ki, göklerdeki güçlerle, öğeler ve benzerlerinin  güçleri  meleklerdir.  Peygamberlerin bu husustaki sözleri de, benim sözlerim  anlamına  gelmektedir  ve  câhillerin iddia ettiği gibi değildir.

Allah  Teâlâ’nın  zatının  aslıyla  bilinmez demenin anlamı, bu âlemdeki bütün şekillerde vardır; bunu bil!

Allah, bu şekillerle ortaya çıkar ve sonsuza kadar devam eder. Allah’ın zatının aslına varan  bir  kimse  ortaya  çıkar ise hakikata varmış olur.

Anlamalısın ki, mutlak varlık, zatının varlığı  için  gereklidir.  Zira  birbiriyle  ters  düşen varlıkla  yokluğun gereği  yoktur  denilirse, doğru  değildir.  Biri  diğeriyle  nitelendirilemez.  Varlığın  yok  olması  mümkün  değildir ve yokluğun da var olması mümkün olamaz, ikisi  de  birbirinden  vazgeçemez.  Özel  bir imkânla  var  olması  imkânsız  olan  mutlak varlığın  başka  bir  varlıktan  oluşunu  kazanması  gerekir.  Böylece  de  kendi  varlığında yokluk  olur  ve  varlığından  kati  nazar  edilir. Zatına  dayanarak  yoklukla  vasıflandırılabilir ve yukarı da geçtiği gibi bu imkânsızdır. Keza aynı şekilde  başka  sayılan  varlığın  da mevcudiyeti  imkânsızdır. Zira tahakkuk olmadan önce  varlığın  tahakkuk  etmesi  gerekir.  Buradaki  amaç,  mutlak  varlıktadır  ve  bu  da imkânsızdır. Mutlak yokluk diye bir şey yoktur. Mutlak, varlığın var olması gereği  tespit edildi.  Bütün  varlıklar  onda  var  olur.  O  da yüce  Allah’tır.  Yine  bütün  varlıklar  onun görünüşüdür ve görünen odur. Ayrıca görünüş de ondadır.

Şunu  bil  ki mutlak  varlık  olan  yüce  Allah’ın her aşamada iki özelliği vardır.  Biri etki ve fiildir; diğeri ise etkilenmektir.  İlkinde  varlık  Allah’tır  ikincisinde  de âlemdir,  yaratılmıştır  ve  meydana  gelen olaydır; bunu anla!

Mutlak varlık olan Allah Teâlâ her ikisinin arasındaki mutlak oluş ve birleşimle bağımlılıktan dolayı mutlak varlıktır. Allah Teâlâ  ne bütündür,  ne  de  parçadır.  Zira  bütün  ve parçanın başka bir anlamı vardır. Gerçek, var olma  ve  yok  olmadan  önce  gelmektedir. Gerçeğe  başka  varlıklardan  soyutlanmış olarak  bakıldığında  parça  görülüyorsa  da, her  iki  yönü  içine  almaktadır.  Adı  geçen mutlak varlık bütünden bir niteliktir, ondan daha  üstün  bir  aşama  yoktur,  o  her şeyin üstündedir ve bütün ondadır; o da bütündür ve bütün odur. Bu aşamada varlığın ne başlangıcı, ne  sonu, ne  görünüşü  ve ne de  görünmeyişi aşamaları yoktur. Diğer aşamaları da buna göre değerlendir! Zîrâ,  O  bütünden  arınmış  mutlak  bir varlık sayılıp, bütün onda tahakkuk etmiştir. Diğer bir deyişle, ezel ve ebed diye bir olay yok, her ikisi birdir.

Yüce Allah’a dair  iki değerlendirme vardır:  Biri  belirtilmemiş  olan  değerlendirmedir ve buna göre ona birdir ve uludur denir.  Diğeri  ise, belirtilmiş olanıdır; buna göre de, ona bir ve güzel denilir. Bu iki değer “iki el”  ile  izah edilir. Aynı  zamanda  iki elle, Allah’ın  karşılıklı  her  iki  niteliği  görünmeyen görünen, alan  veren ve bunun benzeri olan bütün  karşıt  nitelikler  de  açıklanır. 

Allah Teâlâ  ‘nın  Adem’i  iki  eliyle  yarattığını  Hz. Peygamber  hadisi şerifte  belirterek  buna işaret  etti.  Allah  ve  kâinatın  görüntüsü  de böyledir.  Peygamber  sallallahü  aleyhi  ve sellem "Allah Teâlâ’nın Adem’i kendi  suretinde  yarattığını"  söylemiştir.  Kur’ân’da  da böyledir. Bunun anlamı şudur ki:  Allah Adem’i  kendi  olgun  suretinde  yarattı.

Buradaki  suret manevidir;  hissi  değildir. Zira  Hak  teâlanın  Rabb  ve İlah  aşamasında görünür  bir  sureti  olamaz.  Allah  bundan münezzehtir.  Onun  görülen  sureti  kâinatın gerçeklerinde  ortaya  çıkmaktadır.  Manevi görülmeyen sureti ise, Allah Teâlâ suretinde tecelli etmektedir. Bu  ikisi  insanları yaratan iki el anlamındadır. Âyeti kerimede de  "Elimle yarattığıma secde etmeni engelleyen nedir? " sözleri bunu belirtir. Bundan dolayı  da  "Duyuşu  ve  görüşü  idin,  demiş, fakat  kulağı  ve  gözü  idim  denmemiştir."

Ulu Tanrı  "Biz emâneti  sunduk" âyeti kerimesiyle, bütün  varlıkları  birleştiren  ilâhî  görünüşü, bu  görünüşte  yaratılan  ve  yeryüzünde  halifelik  mertebesine  ulaşan  insanı  işaret  etmektedir.

Uykuda görülen rüyalarla olaylar ve açıkça  görülen  diğer şekiller,  esasında  bilgi  ve birlik  aşamasının  belirtileridir.  Bunlar  Allah yolunda  kendini  adayan  kişiye  birer  uyarı olup, yüce amacına ulaşması  için  savaşması gerektiğini gösterir. Bu da  işin tadına varma ve  birliğin  gerçekleşmesidir.  Bunlar  rüyada gördükleriyle farklıdır ve bunların benzerleri birliğin  belirtileridir  ve  aralarında  büyük aykırılık vardır. Bunları ancak ermiş kişi bilir.

Mesela  kendini Allah  yoluna  adayan  kişi kendinden  geçmiş  ve uyumuş değilken, bedeninin  yayılıp,  bütün  dünyayı  kapsayacak kadar genişlediğini görür. Yine bu kişi yeryüzündeki dağları, ağaçları,  ırmakları, bahçeleri  ve  bütün  varlıkları  da  kendinde  görür. Ayrıca bütün  varlıkları  kendinde  gördüğünü sanır ve gördüğü her nesneye bu benim der. Kendi nefsinden başka hiç bir nesne görmez. Gördüğünü  kendi  nefsiyle  karşılaştırır.  Yine özünde  zerre  ile  güneşi eşit  görür  ve aralarındaki  farkı  anlayamaz.  Zamanı  da  bir  bütün olarak görür; başlangıç ile sonu ve ebedle ezeli de göremez. Bu Âdem zamanıdır ve bu da Hazreti Muhammed  sallallâhü aleyhi ve sellemin zamanıdır demekten de tuhaflık hissediyor.  Zira  başlangıçta  sonun  bir  olduğunu  ve  sanki  zamanın  değişmediğini  gördüğünü  zannetmiştir.  Daha  sonra  bu  görünüş  ve  çokluktan  da  uzaklaşıp,  yeni  bir  ruh haletine bürünür. Bazen dünyanın varlığına, bazen  da  yokluğuna  inanır  ve  bu  yokluğun içinden bütün nesneleri görür ve şaşa kalır. Daha  sonra bütün nesnelerin yok olduğunu görür  ve  bunu  anlatmaya  gücü  yetmez. Bundan  sonra  çokluk  alemini  içice  görür  ve burada  bir  saat  durur  ve  ardından  kendine gelir.  Bu  söylediklerim  bazı  arkadaşlarımın başından  geçen  olaylardır.

Nesneler  için söylenenler,  birliğin  belirtisidir.  Gönlün  bazen varlığa bazen yokluğa yönelmesine dair sözler de, esasında birlik aşamasının göstergesidir.  Çokluk  için  söylenenler  ise,  açıkça ortaya  çıkan olayların  işaretidir. Her  gördüğü nesne  için bu benim demesiyle  ilgili sözler  ise  birliğin  belirtisidir.  Bütün  bunlar Hak’tan  gelen  uyarılardır. Amaçlanan  birlik, hali  hazırdaki  tatlı  görünen  birlik  değildir. Gerçek  amaçlanan  birlik  bunun  çok  üstündedir.  Allah  yoluna  kendini  adayan  kişi,  bu birlikle  bütün  nesnelerin  kendine  bağlı  olduğunu  ve  bu  nesnelerin  kendi  kişiliğinde bulunduğunu  hisseder.  Bu  aşamayı  izah etmek mümkün  değildir  ve  bunu  tatmayan tadını bilmez. Bundan dolayıdır  ki, birlik üç kısımdan meydana gelmiştir:

İlmi Birlik:  Bu  birlik,  ağızdan  ağıza  dolaşarak ve kitaplardan okuyarak elde edilir.

Uyarıcı Birlik:  Bu  birlik Allah  Teâlâ  tarafından  verilen  birliktir.  Uyurken  rüyalarla, gerçek olaylarla veya  ilham yolu  ile sunulan birliktir. Bu birlik birincisinden üstündür.

Eğlenme ve Coşkulu Birlik: Bu birlik hepsinden üstün olup, amaçlanandır.

Tasavvuf  gerçekleşince  münafıklık  başlar. Gerçek sofi, gözlerin görmediği, kulakların  duymadığı  ve  hiçbir  insan  gönlünün  hatırlamadığı  olayları  görür. İnsanlara  akıllarının alabildiği  ve onlara uygun olanları anlatıp,  söylediği  halde  öldürülmesine  neden olabilecekleri  ise,  gönlünde  saklı  tutar.  Bu durumda nasıl münafık sayılmaz?

Seriyyis  Sakatî’nin  sözlerinde  de  buna işaret  edilmektedir:  Allah  rahmet  etsin  Seriyy, bu hususta şöyle der:  Tasavvuf  üç  anlamın  adıdır. Mutasavvıf bilgi  ve  hünerinin  aydınlığı  hiç  sönmeyen, kitapta  açıkça  izah  edilen  ilme  dair  çelişkili üstü  kapalı bilgi  vermeyen  ve Allah’ın bilinmesini  istemediği  hususları  kerâmetleriyle ifşa etmeyen kimsedir. Burada söylenebilir ki, gerçeğe varan kişi bildiklerini  izah etmelidir. Bunda münafıklık yoktur. Şaşılacak husus ise şudur, inançta iki karşıt olan düşünceyi bir  araya  getirdi. Hâlbuki bunda da şaşılacak bir husus olmaması gerekir. Zira her biri yerine göre gerçektir. Allah’ı  bilen  kişilerin,  ilme’l yakin,  ay‐ne’lyakin  ve hakka’lyakin  anlamlarına  dair değişik görüşleri vardır; bunu bil!

Bunları  buraya  aktarmama  bir  faydası olacağını  sanmıyorum. Bu  fakirin  aklına  gelen  ve  yalnız  birlikte  değil,  aynı  zamanda yiğitlik  ve  cömertlikle de  ilgisi bulunan bazı söylenenleri zikredelim. Buna örnek olarak sadece kulaktan kulağa  duyulan  ve  görülmeyene  ilme’l  yakin denir.  Görerek öğrendiği ise, ayne’l yakindir.  Kendi yaptığı bir  iş  ise de, hakka’l yakin dir.  Böylece  ilme’l  yakin şüphe  götürmeyen bilgidir.  Fakat  görülmemiştir.  Ayne’l  yakin ise,  görerek bilmektir. Hakka’l  yakin  ise de, kendisidir. Birlikte gerçekleşmesi  için şunlar söylenir:

Kişi Hakk Teâlâ’nın varlığını başka bir etken  olmadan  ve şüphe  kanıtı  aramadan bilirse, ilme’l yakindir. Bunu tanık, kanıt ve gözle görüp anlamaya  çalışırsa, bu duruma  da  ayne’l  yakin denir. Bu sözler esasında rüya ve gözle görmeyi  değil,  hünerin  olgunluğunu  ifade  eder. Zira Allah benzerden ve benzetilmeden münezzehtir.  Kişi Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığını ve bütün varlığın Allah olduğunu bilirse, buna hakka’l yakin denir. Zira bu Hakk’la gerçekleşmiştir.  Bu  durumda  varlık  kalmaz; bütün  varide  Allah  Teâlâ’nındır.  Allah’ı  anma,  anan  ve  andan  birdir  ve  bu  da  Allah’tan  başka  bir  varlığın  bulunmadığı  anlamındadır. Allah varlığın gerçeği dolayısıyla anma, anılma ve anılan üçüde birdir. Bu da ilme’l  yakindir.  Hakke’l  yakin  ise,  kendini Allah yoluna adayan kişinin bunda tahakkuk etmesi  anlamına  gelir.  Ben  bu  aşamada dilde  dolaşan  ve  görülen  anışın  gerçek  anışın  sureti  olduğunu  gördüm.  Gerçek  anışın da  gönülde  oluştuğunu  gördüm  ve  bundan dolayı  gönüle  anış  adı  verilmiştir.  Gönüle aynı zamanda Hakk adı da verilir. Bütün, bir olmuştur. Bu tıpkı suyun rüzgâr estiği zaman dalgaya  dönüştüğü  hale  benzer.  Hâlbuki gerçekte dalga sudan başka bir şey değildir. Gönül ve anışta da durum aynıdır; anış, bütün gönlü kaplar ve böylece gönül bütünüyle  anışa  dönüşür.  Dildeki  anış  gönüldeki anısın  suretidir  ve  aynı şekildedir.  Fakat gönül şekilden  münezzehtir.  Ama  aşama, kesinlikle  bunu  böylece  yüklenmemi  gerektiriyor. Bundan da şu anlaşılıyor ki: Gönülde iki düşünce birden birleşemez. Çünkü gönüle gelen düşünce, o aşamada başka bir düşünceye yer bırakmayacak kadar onu kaplar. Bu da tıpkı deniz suyu gibidir; esen rüzgârın etkisiyle dalgalanır ve bu dalga şeklini rüzgâr esip dalga devam ettikçe başka bir biçimde düşünmek imkânsızdır. Bunu iyi anla! Öyle  sanıyorum  ki, bu  ince  konuyu benden  önce  kimse  ele  almamıştır.  Allah  daha iyi bilir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 4

Bazen  kendimi  gayet  latif  olarak  görürüm;  bu  görünümün  sebebi  ise,  bedenimin şeklidir. İşte  bu  letafet  de,  bedenî şekille ilgilidir.  Ortada  görülen  nesne  bu  latif  görüntüdür.  Latif  olan  buharın  da,  letafeti yoğunlaşmadan  görünmez;  yoğunlaşınca, bulut  olup  görünür.  Bulutun  bu  biçimi  buhardan  farklı  bir  nesne  değildir;  buharın  ta kendisidir; yoğunlaşmış ve ona başka hiçbir varlık  eklenmemiştir. Şahıslarda  görülen letafet de aynıdır; yoğunlaşınca görünen bir biçim  kazanır.  Bu  sadece  bir  örnek  olup, gözlemlere  dair  söylediklerimize  işarettir. İnsanla buhar  arasında hiç bir  yönden benzerlik yoktur.

Bazı  zamanlar  okumaya  dalmış  meşgul olduğumda,  gönlüme  sanki  pırıl  pırıl  parlayan bir  takım kişilerin görüntüsü düşer. Düşüncelere  dalar  ve  bu  kişilerin  görüntüsü beni meşgul  eder. Her  ne  kadar  bu  düşünceyi  gönlümden  atmaya  çalışırsam  da,  atamam. Bir de bakıyorum ki, ertesi gün o kişi beni  ziyaret etmeye geliyor ve böylece onu bilfiil  görüyorum.  Hazreti  Rasûlüllah  sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:  "Peygamberlikten sadece müjdeli sözler geriye  kaldı."  Yine  Hazreti  Peygamber  buyurmuştur ki: "İyi rüyalar peygamberliğin kırk altı bölümünden  biridir."  Böylece  Peygamber, rüyaları  peygamberliğin  ayrıntı  kısımlarından  biri  saymıştır.  Bundan  dolayı  Allah’a ulaşmak  isteyen  kişi  rüyalardan  vazgeçmemeli  ve  yorumlarını da  takip  etmelidir.  Zira onları bilmede büyük faydalar vardır. Onlarla  birçok  bilinmeyen  olay  aydınlatılabilir.

Kendini  Allah  yoluna  adayan  kişinin  sağlığı ve kötü halleriyle iyi rüya sahibinin de hal ve durumları  rüyalarla  anlaşılabilir.  İyi  rüyalar gören  kişinin  aydınlanması  için  gösterilen Allah’ın  ışıklarından  bir  ışık  parçasıdır.  Bir gece bu  ışıklı  rüya beni de bağladı, kendimden  geçtim; şaştım;  ızdırap  ve  büyük  haz
duydum  ve  o  esnada  aşağıdaki  beyti  dile getirdim:

Ey nefs  göz  daima Allah’ın adını an ve kederden ölüver  
Yüce Allah’tan başka hiç kimseye ihtiyaç elini açma 

O esnada etrafımda bir grup fakih öğrenci  de  vardı;  durumumdan  etkilenip,  benim için  korktular.  Bu  öğrenciler  arasında  Mısır’daki  Barkukiye  Medresesi  müderrislerinden  olan  Mevlana  Seyfeddin  vardı. İlk başta Şeyhuniye müderrisi Mevlana Zâde’yi gördüm. Fakat ikinci defa baktığımda yerine yukarıda adı geçen Seyfeddin’i gördüm.  Şunu  bil  ki,  görünüşün  değişmesi,  yani bir  kişinin  görünüşünün  başka  kişinin  görünüşüne geçmesi tek bir nesne gibidir. Bazen bir kişiyi başka bir kişi gibi görür. Bu da dileğini  anlam olduğuna  dair  bir  belirtidir  ve  o gruba uygun olup, özel  kişiyle  ilgili değildir.

Görüntü de o kişiyle ilgili değil, başka biçimde uyarılmak  için gösterilen ve birliğe delalet eden ayrı bir durumdur. Allah Teâlâ buyurmuştur ki:  "Âdem’e  bütün  isimleri  öğretti,  sonra eşyayı meleklere  gösterdi."  Buradaki  isimler  Allah’ın  isimleridir.  Allahın  isimlerinin olgun  görüntüsü,  meleklerin  değil,  olgun insanın  belirtisidir. Bundan  dolayıdır  ki,  bütün bu  isimleri olgun  insana öğretti  ve onu bu  adlarla şekillendirdi.  Bu  bir şereftir;  taş gibi eşyayı belirten harfleri bilmek bir hüner değildir. Çünkü bunları bilmek kolay bir  iştir ve gerek  insanoğlu gerekse melekler arasında herhangi bir övünç kaynağı sayılmaz.

Gökler,  yeryüzü,  öğeler  ve  benzerlerine vekil  kılınan melekler,  bunların  içindeki  Allah’ın  iradesiyle ortaya  çıkan  güçlerdir. Onlar göz açıp kapayıncaya kadar süren kısacık süre  içerisinde  bile  Allah’a  itaat  etmekten geri kalmazlar. Meleklerin başlangıçtan sonsuza  kadar  Allah’ın  adını  andıklarını  Yüce Allah âyeti kerimede şöyle belirtmiştir:  "Onu  hamd  ile  tesbih  etmeyen  hiçbir şey  yoktur,  fakat  siz  onların  tesbihlerini anlamazsınız." Şeytanlar  ise,  insanın  kanı içinde  akan  ve  nefsin  hayvani şehvetlerini gösteren  içindeki güçlerdir. Bu güçler  insanı Allah  ve şeriata  karşı  gelmeye  sürükler.  Allah’ın  selamı üzerine olsun Peygamber hazretleri buna şu sözleri ile değinir:  "Şeytan kanla birlikte dolaşıyor".

Ey câhiller!

Sizler  Allah’ın,  Peygamberlerin  ve  velilerin  söylediklerim anlamıyorsunuz. Akıllarınızın  eksikliği, gönüllerinizin  bulanıklığı,  âhiretle ilgili gafletiniz ve aşırı derecede dünyaya  bağlılığınız,  sizi  gerçeklerden  uzaklaştırmıştır ve gerçeği öğrenmenizi engellemiştir. Fakat doğruluğunuz da yanlış yola sapmanız içinde  yer  almaktadır.  Bundan  dolayı şeriat düzenleyicisi de bunu  size acıdığı  için böyle tesbit etti. Çünkü sizin doğruluğunuz cehaletinizde yer almaktadır. Aynı zamanda kader meselesi hakkındaki en bilgiliniz, en cahilinizdir. Gözleriniz  bunu  görmemiştir,  bunun sebebi  Peygamber  ve  bütün  velilerin  bilmemesinden değil; onlar bunu güneşi bildikleri gibi bilirler. Fakat akıllarınızın eksikliğinden  dolayı,  size  ve  aşağılık  kimselere  izah etmiyorlar.  Sana  gelince,  eğer  sen  de  içini temiz  tutarsan belki  söylediklerini anlayabilirsin.

Hidâyeti  dileyen  kişi  büyük  iyilik  ve  olgunluklarını  küçük;  ufacık  suçlar,  kusur  ve zararlarını  büyük  görmelidir;  yoksa  ondan da  ümit  yoktur.  Bilmelisin  ki,  kulun Kur’ân’daki dünya, yaşantı ve âhiret işleriyle ilgili  konuları  bilmesi  gerekir  ve  böylece zamanını  orantılı  olarak  dünya  işleriyle  âhiret işleri arasında ayarlamasını bilmelidir. Kur’ân otuz Cüzdür. Dünya  işleriyle  ilgili cüz, birden biraz daha  fazladır. Hâlbuki âhiret  işlerine  dair  cüzler,  geriye  kalan  yirmi dokuz  cüzdür.  Kur’ân’ın  bu şekilde  düzenlenmesi,  esasında  insanlara  bir  uyarıdır. Bu uyarı  insanlara  ve  âlimlere  dünya  ve  âhiret işlerine ne oranda  süre ayırmalarını  göstermektedir. Allah daha iyi bilir. Allah’tan gelen emirlerden biri de budur.

Şunu  bil  ki,  isimler,  nitelikler  ve  işlerin hepsi  kabiliyetlere bağlıdır. Bunlar olmayınca,  onlardan  da  bir şey  ortada  kalmaz.  Bu sırra  dair  haberi  de  kaderin  sırrı  bana  bildirmektedir.  Allah  daha  iyi  bilir.  Allah’a hamdolsun  bu  konulardaki  bilgileri  Yüce Allah bana bildirdi. Bu bilgiler kitap okuyarak ve öğrenim görerek elde edilemez.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 5

Cennet,  esasında  melekût  âleminden ibarettir. Âdem aleyhisselam buradan  çıkıp, yoğunlaşarak yeryüzüne aldığı şekille  inmiştir.  Âhiret  işleriyle  ilgilenen  bilginler,  âhiret yolu  için  gerekli  olan  bilgileri  kitap  ve  sünnetten  öğrendiler.  Fıkıhla  uğraşan  bilginler de,  dünya  işlerine  dair  bilgileri  ve  alım  satımlara  dair  meseleleri  yine,  o  kitaplar  ve sünnetten  elde  ettiler.  Kişi,  âhiret  yoluna dair bilgileri elde etmek isterse, âhiret konularını  ele  alan  kitapları  incelemelidir.  Fıkıh konularına dair bilgileri elde etmek istiyorsa, o  halde,  fıkıh  kitaplarını  okumalı  ve  incelemelidir. Biri kalkıp, ben de kitap ve  sünnetten  yararlanarak  bu  bilgileri,  âhiret  ve  fıkıh işleriyle  ilgilenen bilginlerin eserlerini gözden geçirmeden  elde  edebilirim;  onlar  insandı, ben  de  insanım  derse,  doğru  olmaz  ve  bu düşünce ömrü boşa harcamaktan başka bir işe  yaramaz.  Âhiret  yolu  da  böyledir. İnsan ancak  duygularla  ilgisini  kesip,  Hakk’ı  gözle göremeyeceğini  idrak  ettikten  sonra  ve  Allah’ın sevgisiyle coşunca, Allah ona görünüş olarak görünebilir. Fakat bu çok az tahakkuk eden bir olaydır. Buradaki esas nokta gönlün saf bir şekilde Allah’a yönelmesidir. Bu gerçekleşirse, Allah  görünüş olarak değil,  anlayış şekliyle ve duyularla  tecelli eder ve şüphe ortadan kalkar.

Ağacın,(Musa  aleyhisselâma)  "Ben  Allah’ım"  demesi,  insanın  bunu  söylemesinin doğru  olduğuna  dair  bir  uyarıdır.  Birinci şekilde belirttiğimiz gibiyse, doğrudur. Dünya  Allah’ın  görünüşü  olduğundan  dolayı, "Ben Allah’ım" diyen herkesin sözü de doğrudur. Çünkü bununla bütün  Allah  kastediliyor; bölümle hiç bir alakası yoktur ve konuşan  insan  değil,  Allah’tır.

Keza  aynı şekilde insan  konuşmaya  başlayıp, "ben  Zeyd’im" derse, bu sözleri doğrudur. Çünkü bu sözler Zeyd’in  özüyle  alakalıdır  ve  konuşan  dil  ile kıpırdayan  ve  etten  oluşan  bedenle  yalandan uzaktan hiç bir  ilgisi yoktur. Sözü söyleyen dil değil,  Zeyd’in  zatıdır. Bundan dolayı ağaç  veya  insan  "ben Allah’ım"  derse  doğrudur.  Bu  itibarla  her  zerre  de,  "Ben  Allah’ım" derse doğrudur. Ancak başka bir kişi  "O  veya  sen  Allah’sın"  derse,  doğru  değildir.  Aynı şekilde  dil  ben  Zeyd’im  diyebilir. Fakat  bir  başkası  dile,  o,  veya  sen  Zeyd’sin diyemez."  Rasûlüllah  sallallâhü  aleyhi  ve  sellemin; "Allah vardı ve onunla başka hiç bir nesne yoktu"  sözleri,  Allah’ın  birlik  aşamasından daha üstün bir aşamaya denildiğine dair bir göstergedir. Bütün nesneler de, bu aşamada ortaya çıkmaktadır.

Şunu  bil  ki,  varoluş  ile  yok  oluş  ezelî  ve ebedîdir ve dünya  ile âhiret  ise  izafîdir. Görünen  dünya  fâni  ve  görünmeyen  âhirete baki  denmiştir. İkisi  de  ezelî  ve  ebedîdir. Ancak diğer ebedî olan âhirete verdir. Kişilerin elde ettikleri olgunlukların tatları, huriler, köşkler  ve  cennetlere benzetilmiştir. Bunlara verilen adlar takma adlardır. Çünkü eksik, câhil  ve  kıt  akılları  bulunan  kişilere  gerçek bu vesile  ile anlatılabilir. Onlara açıkça anlatılsa bile, dünya  işleri ve  lezzetlerinden geri kalmazlar.  Bundan  dolayıdır  ki,  bu  yollara başvurulmuş  ve  bununla  bu  kişilerin şevkinin arttırılması amaçlanmıştır. Böylece bunlar Allah’a ulaşmak için ibâdetlere yönelirler ve büyük bir  çalışmaya  girişirler  ve  sonuçta Hakk’ı  idrak  ederler.  Allah  yoluna  girenlere başlangıçta  böyle  yapılmamış  ve  böylece dikkatleri  çekilmemiş  olsaydı,  bilmedikleri yollara  saparlardı.  Allah  gerçeği  söyler  ve doğru yolu gösterir.

Allah’ın  selamı  ona  olsun  Peygamber, hadisi şerifinde buyurmuştur ki, "İnsanların ellerinde bulunanlardan uzak dur;  insanlar seni  sever  ve  Allah’ın  katında  bulunanlardan uzak dur; Allah seni sever." Mükâfat ve tehditler  doğrudur  ve  bunlar  Hakk’tan Hakk’a ve Hakk’la Hakk içindir. Ölmeden önce öl,  ta  ki ölümsüz  kalasın. Zira  dünyadan,  dünyanın  tatlarından  ve şehvetlerinden uzak duran kişi, başlangıcı ve sonu olmayan gerçek varlığa kavuşur. Bu tür hayatta ölüm yoktur;  sonsuza kadar devam eder. Fakat  insanlar bu yaşantıyı değil, dünya  yaşantısını  istemektedirler.  Diğer  bir şık ise, ölmeden önce ölen ilahî ahlakı elde eder ve  adı  sonsuza  kadar  kahr. Adı  sonsuza  kadar kalan kişi ebediyen yaşar. Ayrıca üçüncü bir anlamı da şöyle: Geçici ve mecazı varlıktan vazgeçen, kendi varlığının Allah’ın varlık kaynaklarından  bir  kaynak  olduğunu  bilen ve  ikilikten kurtulan kişi, sonsuza kadar diridir.  Zira  varlıktan  başka  bir şey  geride  kalmaz ve varlığın da yok olması imkânsızdır.

Hadiste  cennetin  sekiz,  cehennemin  ise yedi kapısı bulunduğu belirtilmiştir. Bundan da şu  anlaşılır  ki,  arş  cennetin  tavanıdır  ve burçların göğü de cennetin yeridir. Burçların göğünün  içbükeyi  cehennemin  tavanıdır  ve bunların  altındaki  göklerin  her  biri  de,  bir kapıdır. Böylece cennetin sekiz kapısı vardır. Zira atlas adı verilen göğün altında sekiz gök vardır ve bu gökler şunlardır: Burçların göğü, Zühal göğü, Müşteri göğü, Merih göğü, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay. Ay göklerin sonuncusudur.  Yıldızlara  ait  göğün  içbükeyi  cehennemin  tavanım  oluşturuyorsa,  altında yedi  gök  kalır.  Her  göğü  bir  kapı  sayarsan, cennetin  sekiz  ve  cehennemin  yedi  kapısı olur.  Bunu  yazınca  Kur’ân’dan  birkaç  âyet okuyayım  diye mushafi  açtım  ve şu  âyetle karşılaştım: "âyetlerimizi yalan  sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz ve cennete giremezler". Bu da, göklerin  cennetin  kapıları  olduğuna  dair söylediklerimize bir işarettir. Diğer bir deyişle,  cennetin kapıları olan gökler onlara açılmayacaktır.

Şafiî mezhebi  ve  diğer  bazı  kişilere  göre kaza  namazlarının  düzenli  bir şekilde  kılınması vacib değildir. Hâlbuki diğer bazı kişilere göre ise bu vacibdir.  Durum  namazın  selamında  da  böyledir. Hanefî mezhebi  ve  bazıları,  selamın  namaz kılan  kişi  tarafından  başını  iki  yana  çevirip vermesi  gereği  üzerinde  durmuşlar. Maliki mezhebi  ve  diğer  bazıları  ise,  selamın  öne doğru  verilmesi  düşüncesini  savunmuşlardır.  Tahiyyât  duasında  da  durum  böyledir. Şafiî  mezhebinde  olduğu  gibi,  bazıları  bu duanın tıpkı normal halk konuşması türünde yapılabileceğini  savunurlar.  Bu  duaya misal olarak  da,  evlenme  duası  gösterilebilir. Hanefî mezhebinde  de  olduğu  gibi,  diğer  bazı kimseler  ise,  bunun  caiz  olmadığı  düşüncesindedirler. Bu tür söylentiler birçok kez dışa dönük  işler  için yayılmıştır. Bu ve buna benzerleri hakkında düşünen  kişiler, bütün dikkatlerini  iç  âlemin  düzeltilmesi,  arıtılması, ahlakın  tehzip  (süsleme)  edilmesi  yönüne çevirirler. Dışa dönük çabalar da, bunun bir aracı sayılır. Çabalar harcanacaksa, ne türde yapılacaktır ki, istenilen elde edilsin. Bundan dolayıdır ki, bu ve buna benzer durumlarda bunu gerçekleştirmek imkânsızdır.

Dışa  dönük  görünüşlerle  uğraşan  bilginleri Allah  Teâlâ  işlerini  ıslah etmiş  ve onları içi  bırakıp,  kabuklarla  uğraşmaya  yönlendirmiştir.  Bu  bilginlerin  çoğunun  içi  yarılıp, bakıldığında,  dünya  sevgisi  ve  başkanlık hırsından  başka,  dinle  ilgili  hiç  bir  ize  rastlanmaz. Allah onları rezil etsin.

Allah Teâlâ, Taha suresinde  "Ey Muhammed!   Sana dağlan sorarlar; de  ki;  Rabbim  onları  ufalayıp  savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek;  orada  ne  çukur,  ne  tümsek  göreceksin" diye duyurmuştur. Bu sözlerle kıyamette  Allah  varlığının  ortaya  çıkışı  ve  bir  olan Allah’ın her yeri kaplaması anlamı çıkarılabilir.  Bu  durumda  eğikliği  bulunmayan  ve  bir olan Allah karar sahibi olur ve böylece dağların özellikleri ortadan kalkar. Bu  zamanda ise,  sadece  birlik  görünecek  ve  halk  da  bu birliğe davet edilecektir. Allah eğim ve eğiklikleri açıklayacak ve gönülleri yumuşatacaktır.  Allah  ve  Rahman  adları  ile  adlandırılan özün kararlarının kabulü  için nitelikler belirlenecek  ve  böylece  özün  kararları  ortaya çıkarken,  niteliklere  dair  kararlar  ortadan kaybolacaktır,  izi  kalmayacaktır.  Yüce Allah, Enbiya suresinde şöyle buyurmuştur:  "İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı görmediler mi? ".  Bu  âyetin  tefsirinde şöyle  deniyor: Göklerle yeryüzü yapışıktı. Ben de derim ki, bununla  insan kasdediliyordur her halde. Gökler de, melekût âlemine dair bir  işarettir ve yeryüzü  ise  mülk  aleminin  belirtisidir  ve insan  her  ikisinin  karışımıdır.  Rahimde  bir damla ve sıvı iken, onları yarıp ruhu üfürdük ve böylece mülk ve melekût  izleri onda belirmeye başladı. Gerçek  sevgi  odur  ki,  gönlün  Allah Teâlâ’nın  sevgisiyle  dolsun  ve  dünya  sevgisinden uzak dursun.

İhyâ‐ül  Ulûm,  Kimyâü’s  Sa’âde  ve  benzerleri, gerçek  Tahkik  ilmi ile özenme  Taklit  ilmi arasında bir mesafe oluşturur. Bu da, dünyayı doğru yola götürme ve gerçeği arayan kişilere görünmüş güzel bir yoldur. Zira bunlar,  gerçeği  ararken  neyin  kendilerine uygun, neyin ters düştüğünü anlayacak kabiliyette değiller ve bilmeden tıpkı av köpekleri gibi boşuna çaba harcarlar. Şunu bil ki: Cinler,  meleklerden, şeytandan  ve  iblisten daha yaygındır ve bunların hepsi  ruhlar âlemindendirler;  cisimler  âlemiyle  hiç  bir ilgileri  yoktur.  Bunlar  bütün  ve  bölümden oluşan  güçlerdendir.  Allah’a  yakınlaşmayı gerçekleştiren  araç  ve  sebeplerden meydana  gelen  güçlere,  melekler  adı  verilir.  Allah’tan  uzaklaştırıp,  dünyaya  yaklaştıran güçleri âyeti  kerimede  "Allah’la  cinler  arasında da bir soy bağı icad ettiler" sözleri, bizim cinler meleklerden  daha  geneldir  sözümüze  dair bir  kanıttır.  Kâfirler, melekler  Allah’ın  kızlarıdır  dediler.  Fakat  cinler  ve şeytanlar  Allah’ın  kızlarıdır  demediler.  Yüce  Allah  bunlardan münezzehtir. Bu  söylenenler, meleklerin de, cinler kavramı  içinde yer aldığı anlamına gelmektedir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 6

Allah Teâlâ, Kur’ân’da buyurmuştur ki:  "Yağmur  suyunu  indirir  ve  onunla  her türlü  ürünü   yemişleri   yetiştiririz;  ölüleri de  bunun  gibi  diriltip,  çıkarırız;  belki  bundan  ibret  alırsınız." Bu da  iki  çıkış  arasında fark  bulunmadığım  gösterir.  Kıyamet  günü dirilen  cesetle  çürüyen  vücut  arasında  hiç bir  bağlantı  bulunmadığına  işarettir.  Keza aynı şekilde  yerde  çürüyen  ürünlerle  yeni yetişen ürünler arasında bir bağlantı yoktur; sadece benzerlik vardır.

Yüce Allah kitabında: "Ey  insanlar!   Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz  tek bir nefsin  yaratılması  ve tekrar diriltilmesi gibidir," buyurmuştur. Bu âyet,  dünyanın  üst  ile  altı  ve  görünen  ile görünmeyeni  bir  kişiye  benzediğine  işaret ediyor. Nesnelerin çeşitli olması, tıpkı inşanı oluşturan  üyeler  gibidir.  Nasıl  ki  üyelerin çeşitli  olması  insanın  birliğini  bozmuyorsa, nesnelerin çeşitli olması da dünyanın birliğini  bozmaz.  Zira  dünya  Hakk’ın  görüntüsüdür. Bu işin temeli spor ve uğraşıya bağlıdır; sabit  tutkularla  ilgisi  yoktur.  Tutkulardan kurtulmak  için  harcanan  çabalar  çağ  ve  zamanlara  göre  değişebilir.  Bundan  dolayı  da şer’î hükümler  yasalar  da değişebilir. Peygamberlerin hal ve  tavırları bunun  isbatıdır. Bütün  peygamberler  hak  yolundadırlar; aralarındaki yolların farklı olması onları haksız gösteremez.

"Allah’tan başka tapılacak yoktur" diyen cennete  girer.  Bu  sözü  söylemenin  birkaç anlamı vardır:

1-  Genel  olarak  bilinen  huri,  köşkler  ve benzerleri anlamındadır.

2-  Savaş  sırasında  esir  alınan  kâfirlerin malları ve canları alındığı için, bu sözleri dile getiren  kâfir  bu  durumlardan  kurtulur  ve güvenliğe  kavuşur. İşte  bu  durum  cennet sözüyle ifade edilmiştir.

3- Burada kişi, bu sözlerle kendini, malını ve ailesini korumak  için kullanmış ve böylece cennete girmiştir.

4- Her  iki  dünyada  ve  kâinatta  da  Allah’tan başka bir  varlık bulunmadığını  bilen kişi,  duyulan  varlıklardan  kurtulmuş  olup, cennete girmiş sayılır.

5- Kendi kendine gerçekleşen ve varlığından  kurtulan  kişi,  karanlık  ve  cehennemi varlığından  kurtulmuş  sayılır  ve  ebedî  olan cennete girmiş olur ve orada korunur.

6- Her  iyi duruma cennet ve her kötü duruma cehennem adı verilir. Birlik durumu iyi  ulu  bir durumdur. Allah’a şirk koşma durumu ise, kötü bir durumdur. "Allah’tan başka tapılacak  varlık  yoktur"  diyen  kişi,  kötü durumdan iyi duruma geçer.

7- "Allah’tan başka  tapılacak yoktur" diyen ve açıkça görülen, duyulan putlara  tapmaktan  vazgeçip,  duyularla  ilgisi  bulunmayan  ve  görülmeyen  Allah’a  yönelen  kişi, duyularla ifade edilemeyen Allah’a ulaşır. Bu durum cennet ile ifade edilmiştir.

İşte  bu  içle  ilgili  yedi  durum  böylece  tamamlanmıştır. Kur’ân’ın da  içi ve dışı vardır ve iç kısmının da yedi izahı vardır.

Allah’ın  selamları  onlara  olsun  Peygamberlere  de  kelimelerin  anlamları  bildirilmiştir. Şunu bilesin ki, hem dünya hem de âhiretle  ilgili  her  iyi  ve  yüce  duruma  cennet denilir ve aynı şekilde de, ateş, yılanlar, akrepler  ve  zakkumdaki  durumlara  kötü  ve alçak dur tunlar denilir. Kitaplarda nitelendirilenler  ve  sözü  edilen  hurilerle  köşkler  ve diğerleri  söylediklerimizin  örnekleridir   görüntüleridir.  Bunların  görüntü  olduğunun deliline  gelince, şöyle  izah  edilebilir:  Kişi rüyasında  kendini  bir  bağ  veya  yüksek  bir köşkte görürse, bundan yücelik elde edeceği ve amacına ulaşacağı anlamı  çıkarılır. Rüyalarda  görülen  görüntüler,  âhiretteki  görüntülerin  cinslerindendir. Zira uyku, kısa ölüm gibidir  ve  uykuda  görülen  rüyalar,  âhiret görüntüleri  cinsindendir.  Böylece  âhiret, cennet, huriler ve köşkleri iyi tanı ve dikkatli ol, aldanma!

Bundan  böyle  okuyup,  anlayıp  ve  inandıktan  sonra  salon  ciddiyetini,  harcamış olduğun  çabaları  ve  çalışmalarını  bırakma. Zira bilimler, buluşlar, olgunluklar, yükseltici durumlar ve üstün mertebelerin menşe’i bu çalışmalara bağlıdır. Herhangi bir kişi yanılıp "Dünya,  âhiret,  huriler,  köşkler  ve  cennet böyleyse,  gereği  yoktur"  derse,  katli  mubahtır. Çünkü o delalete düşmüştür.

Şunu  bil  ki,  kıyamet  ekâbirler  nezdinde(büyükler yanında)  zatın ortaya çıkışın ve nitelikler  saltanatının  son bulması anlamına gelmektedir. Dilersen, ölen kişi için, kıyameti  başlamıştır  diyebilirsin.  Yeniden  dirilme aynısının  tekrarıdır.  Allah  sözlerinde  tam olarak  belirtildiği  gibi,  ateş  ve  cahillikten sakınınız.  Her  peygambere  vahiy  yolu  ile gelen  bilgilerin  tümü  doğrudur  ve  her  yönüyle amaçlananı içine alır.

Peygamber  efendimizin  döneminde  bazı kişiler,  bilmen  kıymetin  gerçekleşeceğini, Deccal’in  ve  Dabbetü’larz’ın  ortaya  çıkacağını  bekliyorlardı  ve  bunların  zamanlarında gerçekleşeceğini  zannediyorlardı.  Bu  beklentileri  kitaplarda  da  belirtilmiştir.  Daha sonra gelenler bu durumların kendi dönemlerinde  gerçekleşeceğini  sandılar  ve  bu  hususta  kitaplar  yazanları  da  oldu. Bazıları  bu olayların üçyüzüncü yıl  içinde  cereyan edeceğini,  bazıları  ise, Mehdi’nin  ve  Hâtemül‐vilâye’nin  çıkışıyla  birlikte  yedi  yüzyıl  ile sekiz  yüzyıl  arasında  gerçekleşeceğini  ileri sürdüler.  Hâlbuki  peygamber  efendimizin zamanından  bugüne  dek  sekiz  yüz  yıl  gelip geçtiği  halde,  onların  söyledikleri  ve  câhil halk tabakasının tahayyül ettiği gibi herhangi bir olay gerçekleşmedi. Bunların söylediklerinden  hiç  biri  yıllar  geçse  de  gerçekleşmeyecek  ve  iddia  ettikleri  gibi  ölü  cesetler dirilmeyecektir.  Toz  duman  ortadan  kalkınca, altındakinin eşek mi yoksa at mı olduğunu göreceksin.

Ulu Tanrı, "Oysa Allah onları ardlarından çevirmiştir"  buyurmuştur.  Benzetmek  gibi olmasın, Zeyd nasıl bütün yönleriyle gövdesindeki  üyeleri  kaplıyorsa,  Allah  da  bütün dünyayı  kaplamaktadır.  Zeyd’in  gövdesinin her üyesi, onun isteğiyle kıpırdar ve iş yapar. Bu üyeler Zeyd’in açık görünüşüdür, O  istediği  biçimde  her  üye  ortaya  çıkar.  Mesela elde  tutmak,  ayakta  yürümek,  dilde  konuşmak  ve  kulakta  dinlemek  gibi  işler,  bu  türlerdendir.  Buna  dayanarak  konuşan  duyandır, yürüyendir, tutandır ve bu kişi Zeyd’dir. Zeyd bütün bu  işleri bir bütün olarak yerine getirmekte;  çünkü o, bölünmeyi  kabul edemez. Görmüyor musun?

Zeyd birini dövdüğü zaman, dövülen kişi,  beni  Zeyd  dövdü  der.  Fakat  Zeyd’in  eli dövdü  diyemez.  Zira  Zeyd  bölünemez  bir bütündür. Fakat el gövdede görünüş alanına çıkmıştır. Bu bedene Zeyd denmiştir, çünkü duygu  yönünden  arada  fark  yoktur.  Yoksa gerçek  Zeyd  sözünü  ettiğimizdir.  Zeyd’in bütün  üyeleri  konuşur,  döver,  duyar  veya yürürse,  işler  bölümlere  ait  değil,  bütüne aittir.  Mesela  her  bölüm  bir  bütün  olarak ben Zeyd’im dese, bu durum Zeydin çokluk halinde  bulunmasını  gerektirmez.  Yüce  Allah’ın da böyledir. Benzetmek gibi olmasın, beden  nasıl  Zeyd’in  görüntüsü  ise,  dünya da Allah’ın görüntüsüdür. Bundan dolayıdır ki, bütün işler ona isnat edilir. Allah’tan başka  söyleyen,  duyan,  hareket  eden  ve  iş  yapan yoktur.

Yüce  Allah  "Eğer  kasabaların  halkı inanmış  ve  bize  karşı  gelmekten  sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar, bu yüzden onları,  yaptıklarına  karşılık  yakalayıverdik," buyurmuştur.  Bu  da şu  demektir:  Varlığı duyulanlar  yolumuzda  uğraşıp,  çaba  harcasaydılar onlara mülk ve melekût âlemlerinin yollarını  açardık; her  iki  âlemin  gerçeklerini aydınlatan  ilâhi  ilham  ve  bilgileri  kolayca verirdik.  Gökler  melekutün  ve  yeryüzü  de mülkün belirtileridir. İnsan konuşan nefis ve bedenden  ibarettir  ve  her  birinin  rızkı  ve gıdası vardır. İnsan nasıl bedeninin bölümleri  için  uğraşıyorsa,  aynı biçimde  ruhunun bölümleri  için  de  uğraşmalıdır.  Akıllı  kişi odur  ki,  ruhunun  rızkı  için  koşar.  Bunun aksini yapan hüsrana uğrar. Hazreti  Peygamber,  "Çağınızın  günlerinde Allah’ın solukları vardır; çalışın ve onları kazanmaya  bakın"  demiştir.  Bunların  anlamlarıyla  olgun  kişilere  dair  belirtiler  bulunduğunu  anladım.  Hazreti  Peygamber, "Kişi  sevdiği  toplumdan  sayılır",  demiştir. Zira nesneye yaklaşan nesne ile belirlenir. Buraya kadar yazılanlar, Allah rahmet etsin Şeyh Bedreddin  Simavnalı’nın  "Varidât" adlı eserinden yazılmıştır.

Her Peygamber  ve  veliye  yaşadığı  çağda karşı  çıkılır,  inkâr  edilir  ve  ona  pek  az  kişi inanır. Fakat ölümünden sonra ismi ebedileşir,  insanların  çoğu ona  inanmaya başlar ve sevmeye  yönelirler.  Acaba bunun  sırrı  nedir?

Buna cevap olarak şunları söylüyorum:  İlk  olarak  onu  kıskananlar,  ona  karşı  çıkar,  etrafa  hakkında  kötü  dedikodular  yaymaya başlarlar. Bu dedikodular halkın fikrini karıştırır ve  inançlarını azaltır. Ölümle birlikte  ceset  ölür;  fakat  gerçek olağanüstü  anlamlar kalır ve böylece sevilir ve ona inananlar artar.

İkincisi  ise,  peygamber  veya  veli  onlarla birlikte  yaşarken  onu  görür,  konuşur  ve  içli dışlı olurlar. Bundan dolayı da, aradaki sevgi ye inanç özelliği zayıflar.

Üçüncüsüne gelince, Gerçek aşamalı olarak ortaya çıkar.

Dördüncüsü de, daha önceki hususlardan güçlü  olup,  insanlar  peygamber  ve  velilerin normalin  dışında  oldukları  kanısında  yanılıyorlar.  Onları  yemek  yerken  ve  çarşılarda yürürken gördükleri  için şaşırıyorlar ve o da bizim  gibi  insandır  diyorlar.  Onlar  peygamberin yemek yememesi, çarşıda yürümemesi ve bizim gibi insan olmaması düşüncesindeydiler. Böyle sandıkları  için âyetlere de dil uzattılar.  Onların  düşüncesine  göre Kur’ân’da  peygamberin  olağanüstü  işler yapabileceğini  söylüyor. 

Onlar  ayrıca   peygamberin  istediklerini  yerine  getirebileceğini de talep etmektedirler; onu böyle görmeyince,  tıpkı  daha  önceki  çağlarda  yaşayan benzerleri gibi, peygamberleri  inkar etmeye başlarlar. Onların  bu  tutumları  çürük  iddialara  dayanıyordu.  Belli  bir  zaman  geçtikten sonra,  akılları  eksik  olanlar,  çağlarındaki olgun  kişileri  inkâr  ederler;  hâlbuki  daha önceki olgun kişileri de görselerdi, yine inkâr edeceklerdi. Şimdi yaşayanlar da, onlar gibidir.  Bu  tür  olağanüstü  niteliklerin  peygamber  ve  velilerde  bulunmasına  dair  beyinlerinde  yerleşen düşünce  sahipleri bu düşüncelerden  vazgeçemiyorlar.  Hâlbuki  bu  düşünceler şimdi olmayacağı gibi, gelecekte de gerçekleşemez. Onların şimdiki  velileri  inkâr edip, geçmiştekilere inanmaları bundandır.

Allah  daha  iyi  bilir,  sıradan  kişilerin ibâdeti  bir  alışkanlıktır;  henüz  yolun  başlangıcında  olanların  ibâdeti  ise,  bir  korku ve  temennidir; yolun ortasındakilerin  ise, yüce  makamlara  ve  kerametlere  erişmektir. Yolun  sonuna  varmış  olanlara  gelince, onlarınki şeriatın  sınırlarını  korumaktır. Allah’a  varmak  için  sarfedilen  çaba  ve  çalışmalarla  ona  yönelmenin  sonu  yoktur. Zira  Allah’a  dair  bilgilerin  ve  Allah  yolunda yürümenin sonu gelmez ve o yolda yürümenin de  sonu  yoktur. Daha önce  söylenenler Allah  yolundaki  çaba  ve  uğraşılara  dair  değildi. O söylenenler sadece bazı ibadetler ve lüzumsuz  işler  için  geçerlidir.  Sırf  Allah’a yönelmek,  zihin  açıklığı  ve  düşünmeyi  gerektirir.  İnsanlar  Allah’ı  tam  anlamıyla  bilselerdi,  ona  sadece  sayılı  kişiler  ibadet  etmezdi.  Fakat  Allah  gönüllerini  mühürledi, onlar  da  kendi  istek  ve  tahayyüllerine  göre nesnelere  ibâdet  ettiler.  Aslında  gerçek  bu değildir;  fakat  bunda  bir hikmet  vardır  ve böyle olması gerekir.

Savm‐i visal  hiç iftar etmeden birkaç gün oruç tutmak  mekruh değildir; yasaklanması ise,  haram  olmasından  ileri  gelmemiştir; fakat  bu  yasaklama  bir  yumuşatma  ve  koruma içindir. Bu yasak lehimizedir, aleyhimize değildir. Böylece yasak, haram değil; ama insanları  korumayı  amaçlamaktadır.  Fıkıh usulünde de belirtildiği gibi, bu oruç  tutulabilir  ve  bırakılabilir.  Zorlama  yoktur. 

Allah buyurmuştur  ki,  "İçinizden  adalet  sahibi kişileri şahit gösterin". Fakat bununla kesin bir  emir  yoktur;  sadece  korumak  ve şefkat anlamını taşır. Şahit göstermeyen kişi ne suç işlemiş  sayılır,  ne  de  Allah’ın  emrine  karşı gelmiş olarak gösterilir. Savmi visal da böyledir;  tutan  kişi  için mekruh  sayılmaz. Müslim,  Enes  ibn Mâlik’ten  aktardığı  hadisi şerifte  de  bu  hususu  belirtilir.  Allah’ın  selamı ona olsun Peygamber’e, bazı Müslümanların İbn Mâlik gibi Ramazan bittiği halde oruçlarına  devam  ettikleri  haberi  gelmiş;  o  da, bunun üzerine "Ramazan uzasaydı da,  iftar etmeyip  oruçlarını  uzatan  kişiler  bundan vazgeçseydiler";  diye  buyurmuştur.  Bu  da fazla orucun haram veya mekruh olmadığını gösterir.  Zîrâ  eğer  böyle  bir  durum  olsaydı, Peygamber  bunu  yasaklardı  ve  hoş  karşılamazdı.  Peygamberin  yasaklamayışı,  bu  orucun  tutulabileceğini gösterir. Kendisinde bu orucu  tutabilecek güç bulan kişi  tutabilir ve sevap  elde  eder.  Nitekim  Hazreti  Ebu Bekr’in altı gün, Abdullah bin Zübeyr’in yedi gün,  geçmişteki  salih  kişilerin  kimisi  üç,  kimisi  yirmi  beş  ve  kimisi  de  kırk  gün  iftar etmeden  oruç  tuttukları  söylenmiştir.  Kırk gün  aralıksız  oruç  tutanlar  için,  melekût âleminden  bir  güç  onlara  görünür  ve  bazı ilâhi sırları keşfeder demişler.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 7

İnsan  şayet  Hazreti  Peygamber’i  rüyasında  görürse  kendi  ruhunu  peygamber görüntüsüne  bürünmüş  olarak  görüyor,  demektir.

Bu olay, o sırada rüya gören insanın peygamberle  bir  ilgisi  olduğundan  gerçekleşir. Bu  durum  rüyada  kişinin  gördüğü  insan  ve diğer  nesneler  için  de  geçerlidir. İnsanın gördüğü  rüya, belli bir durumu veya gördüğü  kendisine  ait  bir  olayı  ortaya  çıkarabilir. Arifle arif olmayan kişi arasındaki farklardan biri şudur;  Arif  olan  Allah’tan  sonra  görür, arif  olmayan  ise,  Allah’tan  önce  görür.  Aslında ilk görüş Allah’a aittir.

Kıyametin  gerçeğinde  insanla  hayvan arasında hiç bir  fark yoktur. Bir gece sırtımı dayamışken,  ruhumun  içimde  coştuğunu gördüm ve ondan, yanan bir odundan çıkan alevin  sesi  gibi  bir  ses  duydum. Ayrıca  karşımda  ala  yakın  beyaz  bir  renk  gördüm. Kendime  geldiğimde,  yanımdaki  ocakta odunun  tıpkı  gördüğüm  gibi  yandığını,  alev saldığını  ve  rüyamda  gördüğüm şekilde  ses çıkardığını  farkettim. Şunu anladım ki, meydana  gelen  olay  içimdekinin  aynısıdır  ve gönlümün varlık birliğinin etkisiyle tahakkuk ettiğini anladım. Böylece o benim; ben de, o olmuşum; sesi sesim, sesim de onun sesi ve coşkularım onun coşkusu, onun da coşkuları benim  coşkum  halini  almıştır.  Gördüğüm renk de, alevin  rengi  imiş. Hazreti Ebu Bekr Sıddık radiyallâhü,  "Hiç  bir şey  görmedim  ki,  onda  Allahı görmeyeyim",  demiştir.  Diğer  bir  deyişle gönlünde  ve  nefsinin  içindeki  her  görüntünün  Allah’ın  görüntüsü  olduğu  ve  her şeyden önce nefsini gördüğünü belirtir. Böylece her şeyden  önce  Allah’ı  gördüğünü  belirtmesi  doğrudur.  Zîrâ  Allah  onun  görüşü  ve bütün gücü olmuştur ve  söylenenler haktır. Hazreti  Osman   radiyallâhü  anh   "Ben  bir nesneyi gördüğümde, ondan sonra muhakkak Allah’ı görürüm," demiştir.

Bir  gün  ikindiye  yakın  evimde  oturuyordum;  güneş  de  yoktu,  birdenbire  aklıma ikindi ezanı okunacak ve onu duyacağım fikri aklıma geldi. Daha sonra bu düşünce birkaç kez aklımdan yine geçti ve gönlüme yerleşti. Bunun  gerçekleşeceğini  anladım  ve  o  anda ben  daha  bunu  düşünürken,  ezanın  sesini duydum.  Gaybı   bilinmeyeni   ancak  Allah bilir. Bazı anlarda hızlı   güçlü   yürüyüş  yapmak  içime doğar, yürüyorum gibi gelir bana ve bu durumu hem dokunma hem de işitme duyumla  öğrenmeye  çalışırım.  Sadece  işitmeyle yetinmem.

Yüce  Tanrı,  "Allah’ın  insanlara  verdiği rahmeti önleyebilecek yoktur. O’nun önlediğini  de  ardından  salıverecek  yoktur." buyurmuştur. Bu ayetin anlamlarından birisi de şöyledir:  Allah,  insanları  bir  peygamber veya  veli  yardımıyla  hidayete   doğru  yola götürmeyi isterse, O’nu önleyecek hiç kimse yoktur  ve  istediği şüphesiz  gerçekleştirilecektir.  "Allah  kâfirler  istemeseler  dahi, nurunu muhakkak tamamlar."

Ruh, araçlar yoluyla ortaya çıkan bedene mahsus fiil ve hareketlere verilen addır. Bazı bilgin  ve  mütekellimlerin  de  söylediği  gibi, bu olay bedenden  sonra ortaya  çıkar. Misâl âlemi  aracılığıyla  ortaya  çıkan  nesneye  de, ruh  adı  verilir.  Ruh  bedenin  meydana  gelmesinden  iki  aşama  öncedir;  çünkü  misâl âlemi  bedenden  bir  aşama  öncedir  ve  görüntüsüdür.  Ruhlar  âlemi  de, misâl  âleminden  bir  aşama  öncedir  ve  böylece  ruh  bedenden  iki  aşama  öncedir.  Belki  de Hazreti Rasûlüllah  sallallâhü aleyhi vesellem; "ruhlar  bedenlerden  iki  bin  yıl  önce  yaratıldı" hadisiyle  bunu  belirtmiştir.  Burada  iki  bin yılla iki aşama kastedilmiştir. Bununla ruhların  belli  bir  zaman  süreci  içerisinde  ortaya çıkması  gerekliliği  yoktur.  Allah’ın  selamı ona  olsun  Peygamber,  her  aşamayı  bin  yıl olarak düşünmüş ve gönlüne nasıl gelmişse, öyle  bildirmiştir.  Bu  durumun  izahı  belirttiğimiz gibidir; bunu ihmal etme, çünkü birçok olay  bu şekilde ortaya  çıkar.  Peygamber’in bu düşüncesine göre  tahakkuk eden halleri, câhiller  izâh etmekten aciz kalmışlar ve onları  olduğu  gibi  bırakmışlar.  En  uygunu  budur ve onları Allah’ın ehli ve kâmiller bilirler. Hazreti Peygamber’e görünen hallerin çoğu, duyular şekliyle  kimsenin  bulunmadığı  durumlarda  gerçekleşmiştir.  Bu  durumlarda ortaya  çıkan  haller,  genellikle  izah  edilmesi gereken  görüntü  içinde  olurlar,  tıpkı  Allah ehlinin katında olduğu gibi. Şayet,  "Neden  Peygamber  bunları  açıklamadı ve  olduğu  gibi  bıraktı?  "  denirse,  cevabı şöyledir:

İzâh  etme  yetkisi  yoktu  ve  o  zaman  gerekli  olan şimdi  gereksizdir. Şu  gafillere  ne denebilir.  Çalışıp  hakikatleri  öğrenme  yolunda bir çabaları olmadığı gibi, olgun kişilerin  söylediklerini  anlamak  kabiliyetine  de sahip değiller. Bu  câhillerin  yüzünden  sıkıntıya  düşen  olgunlara  acımak  gereklidir.  Zira bunları bu dalaletten kurtarmak  için ellerinden  hiç  bir  iş  gelmez.  Buradan  kurtulanlar olsa dahi, başka bir dalalet vadisine yönelirler.

Ey kör ve mutsuz kişiler! Niçin öğüt verenlere inanmıyorsunuz? Rasûlüllah  sallallâhü  aleyhi  ve  sellem, "Kur’ân’ın dış ve  iç anlamları bulunduğunu ve  iç  anlamlarının  da  kendi  içinde  yedi  iç anlamı  daha  içerdiğini"  belirtmiştir.  Dış anlamla  çelişkiye  düşen  bir  izah  yaparsak, dış anlamı  inkâr ettiğimiz anlamına gelmez. Biz dış ve  iç anlamın da  içten yediye ayrıldığını söylüyoruz. Biz sekiz anlamı da bir araya toplamışız. Kur’ân ve hadis dış ve  iç anlamlarıyla haktır. Ancak mecazi  gerçek olmayan  bir  anlam  çıkarılırsa,  uygun  olmayabilir. Tıpkı rüya gibi, ben uyurken veya uyku  ile uyanıklık  arasında  iken,  bana  hitaben  bir şeyler  söyledi  ve  bu  söyledikleri  arasında, beni  Allah’tan  uzaklaştır  sözleri  de  vardı. Sanki  bu  sözleri,  ona  söylemek  istiyordu. Yine bir an uyku  ile uyanıklık arasında  iken, ruhumun  bana  göründüğünü  ve  bir  ışık  ve güneş  parıltısı  gibi  vücudumu  sardığını  hissettim. Bu  ışığın bir amacı  yoktu.  Sevinçten içimi  heyecan  ve  ağlama  kapladı  ve  sanki birisi bana ahiretle dünya arasındaki  farkın, yaşlılıkla gençlik arasındaki farka benzediğini söylüyor  gibiydi,  veya  benim  gönlüme  öyle geliyordu.  Diğer  bir  deyişle  genç  olan  bir kişiye  belli  bir  durumdayken  genç  deniyor, belli bir süre sonra değişip, ona yaşlı dendiği gibi,  dünyaya  da  bir  zaman  gelir  âhiret  adı verilir. Fakat diğer bir zamanda yine değişir.

Bir  gün  sırtı  mı  dayamış,  hafif  bir  uykuya dalmıştım,  bütün  varlığı  Allah  olarak  görüyordum. Allah Teâlâ  benim dilimle  "Ya Allah" diye  seslendi, bütün dünya  sanki oydu ve  dilim  diliydi.  O  dille  "Ya  Allah"  derken heyecandan kendimden geçtim.

Seven  sevilene  doğru  gitmekte  ve  yaklaşmaktadır. Görmüyor musun, gündüz yaklaşınca, tan vakti gündüzden, gece yaklaşınca  da şafak  kaderin  yerini  alır.  Biri  diğerini tamamladığından dolayı  ikisi kardeştir. Böylece sabreden kişi, nesneyi olduğu gibi yansıtmamıştır.  Bu  vakit  sabahtan  gündüze kadar  sabr  ile  geçer  ve şu  hükmü  alır  "Akşamdan  geceye  kadar  sabredip,  hikmetler elde  eder."  Hazreti  Peygamber, şöyle  buyurmuştur:  "Kim  ki  sabah  edip  bütün  derdi  dünya işleri  ise,  Allah’la  hiç  bir  ilgisi  yoktur  ve Allah onun gönlüne dört özellik verir:  Sonsuza  kadar  peşini  bırakmayacak üzüntü,  ebediyen bitiremeyeceği bir iş,  keza  sonsuza  dek  zenginliğe  kavuşmayacağı yoksulluk ve  hiç sonu gelmeyecek bir beklenti."

Sofi  vaktin  oğludur;  o,  vaktini  tasalanmayla  ve  geçmişi  düşünmekle  boşa  harcamadığı  gibi  geleceği  de  fazla  düşünmez. Çünkü  uzun  bir  ümitle  vaktini  Allah’a  yönelmekle,  kendini  arındırmakla  ve  o  zaman içerisinde  Allah  için  gerekli  olanları  düşünmekle geçirir. Sofinin tanımları şöyle yapılabilir: O, sadece bir yolu ve bir geleneği seçmemiştir.  Her  zaman  ve  ne şekilde  olursa olsun Allah’la birliktedir. O, Allah’tan başkasına bakmaz. Bazen insanlarla alakadar olup, gönüllerinin  Allah’a  bağlanması  için  çaba harcar;  bazen  da  kendisi  Allah’la  alakadar olur  ve  bu  iki  alakadarlık  arasındaki  farkın önemli  olmadığını  görür.  Her  ne  kadar  iki durum  arasında  fark  varsa  da,  ikisi  de Hak’tır. İşler niyetlere bağlıdır ve sofi kişi de vaktin oğludur.

Gerçeği arayan kişi küfür aşamasına varıp,  geçmezse,  imanını  tamamlamış  sayılmaz. Şunun  bilinmesi gerekir  ki,  küfür  iki Müslümanlık arasında yer alan bir aşamadır ve bu aşamada duran kişi münafık olmuştur. Bu aşamada durmamak  için Allah’a sığınırız. Allah’a  hamd  ve şükürler  olsun  ki,  biz  bir süre  o  aşamada  kaldıktan  sonra,  geçmeyi başardık.

Bazı  arkadaşlarımı  üzüm  bağımı  kollamakla  görevlendirmiştim.  Onlardan  birkaçı bana  bir  halk  çocuğunun  bağa  girip,  üzüm yemek  istediğini,  onlardan  birinin  çocuğu tokatladığını  anlattı  ve  ilave  etti  ki,  çocuk tokatı  yiyince  yere  düşmedi,  ancak  kendisi tokatın etkisiyle yere düştü. O şurada kendisiyle çocuk arasında epey bir uzaklık varmış, ancak  çocuk  ona,  gözünün  aynası  gibi  görünmüş  ve  kendisi  tokattan  daha  çok  etkilenmiştir ve yere düşmüştür. Hâlbuki çocuğa hiç  bir  etki  yapmamıştır.  Bu  çok  tuhaf  bir durum zira tokadı yiyen çocuk olduğu halde yere düşen, o kişi olmuştur.

Tüccar kesiminden bir genç ara  sıra bize uğruyordu. Bu genç doğru  insanları seviyordu. Bana şu olayı anlattı: Bir gece uyuyorken, bir erkek gelip, onu uyandırmış. Uyanınca adama bakmış, bir de ne  görsün  yüzü  pırıl  pırıl  bir  ışık  saçıyor  ve bu  ışık  evi  aydınlatıyor.  Fakat  saçtığı  ışık lambadan  çıkan  ışıklara  benzemediği  gibi, diğer hiç bir enerji kaynağından çıkan  ışıklara  da  benzemiyordu.  Diğer  ışıkların  vermediği  alışılagelmiş  parıltısından  ayrı  bir  tadı varmış. Adam  bir  süre  hiç  bir şey  söylemeden  beklemiş,  daha  sonra  ortadan  kaybolmuştur.  Onun  gidişiyle  ev  kapkaranlık  olmuş. İkinci gece de gelip, uyandırmış. Daha sonra  üçüncü  gece  gelip,  uyandırdığında yanında tıpkı kendisi gibi  ışık saçan diğer bir kişiyi  de  getirmiş.  Bunun  üzerine  gördüklerini  üçüncü  günün  ertesi  gününde  bazı  arkadaşlarına  anlatmış. Bundan  sonra  gözüne görünmez  olmuş  ve  aradan  iki  üç  gün  geçtikten  sonra  hastalanmış.  Hastalığı  o  kadar ağırmış ki öleceğini sanmış.

İnsanlarda bulunan anlayış, görüş ve  fiiller, soyut varlıklarda ve bu varlıklardan daha üstün olanlarda da yoktur. İnsan  aşamasındaki  varlıkta  görülen  olgunluklar  diğer  aşamalarda  gerçekleşmiyor.  Çünkü  insan  yüce Allah’ın  göründüğü aşamadır. Bundan dolayıdır ki, Allah şöyle buyurmuştur:  "Sen  olmasaydın  gökleri  yaratmaz  ve meleklere  insana  secde  edin  emrini  vermezdim".  Akli  külli,  nefsi  külli  ve  onların üstündeki  varlık  aşamalarında,  insanda  bulunan  anlayış  bu şekilde  görülmez.  Ancak insan  aşamasında  görülür.  Varlık  esasında bütünden  arındırılmıştır. İlimdeki  olağanüstü  işleri,  görüş  ve anlayışları  idrâkeden  varlıktır. Fakat bu durum  imkânsız ve görünüşlerle  tahakkuk ediyor.  Sen de bunu anla  ve kılavuz gibi izle.

Akıl, nefs, ruh ve gönlün varlık olduğunu bil.  Bunlar  aşamaları  dolayısıyla  varlığın birer aşamasıdır. Allah bu aşamalarda değişik şekillerde  tecelli  eder  ve  bir  aşamadan diğerine geçer. Kimi zaman gök, kimi zaman melek,  bazen  öğe,  bazen  da  maden,  bitki, hayvan veya  insan şekliyle ortaya çıkar. Bazen en aşağıdakilere kadar iner, bazen da en üsttekilere kadar çıkar. Öğeler şekline giren, daha  sonra madenler şeklini  alan  ve  sonra sırasıyla bitkiler, hayvan  ile  insan şeklide de bürünen odur,  Allah’tır. Bütün bu şekilleri alan mutlak  varlık  olan Allah’tır.  Farzı mahal şekil  ortadan  kalksa  bile,  yalnız  varlık kalır  Allah kalır. Mesela  insan keçiyi yiyince,  keçi  insan  olur.  Bütünü  düzenleyen  ve bütündeki  nefs  de  odur. Şekilden  sekile geçen  odur.  Buna  dayanarak  diğer  bütün görünüşleri  ölçebilirsin.  Buna  dair  Allah’ın salat  u  selamı  ona  olsun  ve  Allah  yüzünü şereflendirsin Hazreti Ali  ibn  Ebi  Tâlib  kerremallâhü veçhe şöyle buyurmuştur:  "Levh benim, Kalem benim, arş ve kürsi ile  diğerleri  de  benim."  Bugün  de  Allah, varlık şekline  bürünüp,  velilere  görünebilir. Çünkü Allah kulun şeklini almaya muktedirdir.  Bu  hususa  dair  "Risâletü’l Kuşeyriyye"‘deki kerametler bölümünde iki  sözün  yer  aldığı  belirtilmiştir.  Geceleyin otururken  bir  kelebek  kandilin  etrafında dönmeye  başladı  ve  daha  soma  birkaç  kez kendini kandilin ateşine çarptı; sonra yanmış gibi  yere  düştü  ve  cansız  olarak  öyle  kaldı. Belli  bir  süre  öyle  izledim,  fakat  kelebekte hiç bir yaşantı belirtisi yoktu. Gönlüm öldüğüne karar kıldı. Ancak o andan Ebâyezid’in nasıl  bir  karıncayı  alıp,  üfürerek  dirilttiği aklıma geldi. Ben de kelebeği alıp, diriltmek üzre  içimden  gelen  samimî bir şekilde üflemeye  başladım.  Kelebek  üflemeden  sonra anında dirildi ve tıpkı daha önce uçtuğu gibi uçmaya  başladı,  sanki  hiç  ateşe  düşmemiş gibiydi.

Allah Teâlâ her şeye muktedirdir ve Gaybı   görünmeyeni   ancak  o  bilir.  Böylece  de görünmeyenleri bilen Allah Teâlâ dır. Çünkü amaçlanan  varlık  Allah’tır.  Allah’ın  selamı onlara olsun peygamberler uyanıkken dünya ile  ilişkileri  kesilip,  duyuüstü  alemindeki varlıkları  tıpkı  rüyalardaki  gibi  görürlermiş; bunu  bil.  Gördüklerinin  bir  kısmının  açıklanması  gerekiyordu.  Mesela  dünya  Peygamber’e  değişik  güzel  bir şekilde  görünüyordu ve dünyanın görüntüsünden çok değişikti.  Peygamber  bu  görüntüyü  yine  dünya olarak açıklardı. Bundan dolayı, ona cennet, huri  ve  ateş şekliyle  görünenleri  de  başka anlamları  olabileceği  gibi,  aynı  anlamlarda da  olabilir.  Peygamber’e  seslenen  âyetlerin de  böyle  açıklanması  gerekiyor.  Bundan dolayı  Hazreti  Peygamber şöyle  buyurmuştur:  "Kur’ân’ın dışı ve  içi vardır. İçinin de  içten içe yedi anlamı vardır." Öz varlığın  işitmek, görmek, güçlü ve yeterli olmak gibi  sıfatları vardır. Bunlar görünüşler halindeyken ortaya çıkar. Öze olduğu gibi bu görünüşlerden ayrı bir şekilde bakıldığında da, sıfatlar  yine  vardır. Bu  sıfatlarla Allah’ın  sıfatları  arasında  ilişki  yoktur.  Allah’ın  sıfatları  bu  sıfatlara  benzetilmekten münezzehtir. Akıl, kuruntu ve hayal de, bunları  idrak  edemez.  Bu  sıfatlar  ruh,  beden, cansız, bitki, hayvan, gök veya yerdeki bütün varlıklarda görülür. Yeri göğü kaplayan yüce Allah,  bu  varlıklarda  vardır  ve  diridir.  Haşa Allah bu  varlıklardaki eksikliklerden münezzehtir. Bu sözlerle bütün nesneler, ona benzetildi;

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8