Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 6

Allah Teâlâ, Kur’ân’da buyurmuştur ki:  "Yağmur  suyunu  indirir  ve  onunla  her türlü  ürünü   yemişleri   yetiştiririz;  ölüleri de  bunun  gibi  diriltip,  çıkarırız;  belki  bundan  ibret  alırsınız." Bu da  iki  çıkış  arasında fark  bulunmadığım  gösterir.  Kıyamet  günü dirilen  cesetle  çürüyen  vücut  arasında  hiç bir  bağlantı  bulunmadığına  işarettir.  Keza aynı şekilde  yerde  çürüyen  ürünlerle  yeni yetişen ürünler arasında bir bağlantı yoktur; sadece benzerlik vardır.

Yüce Allah kitabında: "Ey  insanlar!   Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz  tek bir nefsin  yaratılması  ve tekrar diriltilmesi gibidir," buyurmuştur. Bu âyet,  dünyanın  üst  ile  altı  ve  görünen  ile görünmeyeni  bir  kişiye  benzediğine  işaret ediyor. Nesnelerin çeşitli olması, tıpkı inşanı oluşturan  üyeler  gibidir.  Nasıl  ki  üyelerin çeşitli  olması  insanın  birliğini  bozmuyorsa, nesnelerin çeşitli olması da dünyanın birliğini  bozmaz.  Zira  dünya  Hakk’ın  görüntüsüdür. Bu işin temeli spor ve uğraşıya bağlıdır; sabit  tutkularla  ilgisi  yoktur.  Tutkulardan kurtulmak  için  harcanan  çabalar  çağ  ve  zamanlara  göre  değişebilir.  Bundan  dolayı  da şer’î hükümler  yasalar  da değişebilir. Peygamberlerin hal ve  tavırları bunun  isbatıdır. Bütün  peygamberler  hak  yolundadırlar; aralarındaki yolların farklı olması onları haksız gösteremez.

"Allah’tan başka tapılacak yoktur" diyen cennete  girer.  Bu  sözü  söylemenin  birkaç anlamı vardır:

1-  Genel  olarak  bilinen  huri,  köşkler  ve benzerleri anlamındadır.

2-  Savaş  sırasında  esir  alınan  kâfirlerin malları ve canları alındığı için, bu sözleri dile getiren  kâfir  bu  durumlardan  kurtulur  ve güvenliğe  kavuşur. İşte  bu  durum  cennet sözüyle ifade edilmiştir.

3- Burada kişi, bu sözlerle kendini, malını ve ailesini korumak  için kullanmış ve böylece cennete girmiştir.

4- Her  iki  dünyada  ve  kâinatta  da  Allah’tan başka bir  varlık bulunmadığını  bilen kişi,  duyulan  varlıklardan  kurtulmuş  olup, cennete girmiş sayılır.

5- Kendi kendine gerçekleşen ve varlığından  kurtulan  kişi,  karanlık  ve  cehennemi varlığından  kurtulmuş  sayılır  ve  ebedî  olan cennete girmiş olur ve orada korunur.

6- Her  iyi duruma cennet ve her kötü duruma cehennem adı verilir. Birlik durumu iyi  ulu  bir durumdur. Allah’a şirk koşma durumu ise, kötü bir durumdur. "Allah’tan başka tapılacak  varlık  yoktur"  diyen  kişi,  kötü durumdan iyi duruma geçer.

7- "Allah’tan başka  tapılacak yoktur" diyen ve açıkça görülen, duyulan putlara  tapmaktan  vazgeçip,  duyularla  ilgisi  bulunmayan  ve  görülmeyen  Allah’a  yönelen  kişi, duyularla ifade edilemeyen Allah’a ulaşır. Bu durum cennet ile ifade edilmiştir.

İşte  bu  içle  ilgili  yedi  durum  böylece  tamamlanmıştır. Kur’ân’ın da  içi ve dışı vardır ve iç kısmının da yedi izahı vardır.

Allah’ın  selamları  onlara  olsun  Peygamberlere  de  kelimelerin  anlamları  bildirilmiştir. Şunu bilesin ki, hem dünya hem de âhiretle  ilgili  her  iyi  ve  yüce  duruma  cennet denilir ve aynı şekilde de, ateş, yılanlar, akrepler  ve  zakkumdaki  durumlara  kötü  ve alçak dur tunlar denilir. Kitaplarda nitelendirilenler  ve  sözü  edilen  hurilerle  köşkler  ve diğerleri  söylediklerimizin  örnekleridir   görüntüleridir.  Bunların  görüntü  olduğunun deliline  gelince, şöyle  izah  edilebilir:  Kişi rüyasında  kendini  bir  bağ  veya  yüksek  bir köşkte görürse, bundan yücelik elde edeceği ve amacına ulaşacağı anlamı  çıkarılır. Rüyalarda  görülen  görüntüler,  âhiretteki  görüntülerin  cinslerindendir. Zira uyku, kısa ölüm gibidir  ve  uykuda  görülen  rüyalar,  âhiret görüntüleri  cinsindendir.  Böylece  âhiret, cennet, huriler ve köşkleri iyi tanı ve dikkatli ol, aldanma!

Bundan  böyle  okuyup,  anlayıp  ve  inandıktan  sonra  salon  ciddiyetini,  harcamış olduğun  çabaları  ve  çalışmalarını  bırakma. Zira bilimler, buluşlar, olgunluklar, yükseltici durumlar ve üstün mertebelerin menşe’i bu çalışmalara bağlıdır. Herhangi bir kişi yanılıp "Dünya,  âhiret,  huriler,  köşkler  ve  cennet böyleyse,  gereği  yoktur"  derse,  katli  mubahtır. Çünkü o delalete düşmüştür.

Şunu  bil  ki,  kıyamet  ekâbirler  nezdinde(büyükler yanında)  zatın ortaya çıkışın ve nitelikler  saltanatının  son bulması anlamına gelmektedir. Dilersen, ölen kişi için, kıyameti  başlamıştır  diyebilirsin.  Yeniden  dirilme aynısının  tekrarıdır.  Allah  sözlerinde  tam olarak  belirtildiği  gibi,  ateş  ve  cahillikten sakınınız.  Her  peygambere  vahiy  yolu  ile gelen  bilgilerin  tümü  doğrudur  ve  her  yönüyle amaçlananı içine alır.

Peygamber  efendimizin  döneminde  bazı kişiler,  bilmen  kıymetin  gerçekleşeceğini, Deccal’in  ve  Dabbetü’larz’ın  ortaya  çıkacağını  bekliyorlardı  ve  bunların  zamanlarında gerçekleşeceğini  zannediyorlardı.  Bu  beklentileri  kitaplarda  da  belirtilmiştir.  Daha sonra gelenler bu durumların kendi dönemlerinde  gerçekleşeceğini  sandılar  ve  bu  hususta  kitaplar  yazanları  da  oldu. Bazıları  bu olayların üçyüzüncü yıl  içinde  cereyan edeceğini,  bazıları  ise, Mehdi’nin  ve  Hâtemül‐vilâye’nin  çıkışıyla  birlikte  yedi  yüzyıl  ile sekiz  yüzyıl  arasında  gerçekleşeceğini  ileri sürdüler.  Hâlbuki  peygamber  efendimizin zamanından  bugüne  dek  sekiz  yüz  yıl  gelip geçtiği  halde,  onların  söyledikleri  ve  câhil halk tabakasının tahayyül ettiği gibi herhangi bir olay gerçekleşmedi. Bunların söylediklerinden  hiç  biri  yıllar  geçse  de  gerçekleşmeyecek  ve  iddia  ettikleri  gibi  ölü  cesetler dirilmeyecektir.  Toz  duman  ortadan  kalkınca, altındakinin eşek mi yoksa at mı olduğunu göreceksin.

Ulu Tanrı, "Oysa Allah onları ardlarından çevirmiştir"  buyurmuştur.  Benzetmek  gibi olmasın, Zeyd nasıl bütün yönleriyle gövdesindeki  üyeleri  kaplıyorsa,  Allah  da  bütün dünyayı  kaplamaktadır.  Zeyd’in  gövdesinin her üyesi, onun isteğiyle kıpırdar ve iş yapar. Bu üyeler Zeyd’in açık görünüşüdür, O  istediği  biçimde  her  üye  ortaya  çıkar.  Mesela elde  tutmak,  ayakta  yürümek,  dilde  konuşmak  ve  kulakta  dinlemek  gibi  işler,  bu  türlerdendir.  Buna  dayanarak  konuşan  duyandır, yürüyendir, tutandır ve bu kişi Zeyd’dir. Zeyd bütün bu  işleri bir bütün olarak yerine getirmekte;  çünkü o, bölünmeyi  kabul edemez. Görmüyor musun?

Zeyd birini dövdüğü zaman, dövülen kişi,  beni  Zeyd  dövdü  der.  Fakat  Zeyd’in  eli dövdü  diyemez.  Zira  Zeyd  bölünemez  bir bütündür. Fakat el gövdede görünüş alanına çıkmıştır. Bu bedene Zeyd denmiştir, çünkü duygu  yönünden  arada  fark  yoktur.  Yoksa gerçek  Zeyd  sözünü  ettiğimizdir.  Zeyd’in bütün  üyeleri  konuşur,  döver,  duyar  veya yürürse,  işler  bölümlere  ait  değil,  bütüne aittir.  Mesela  her  bölüm  bir  bütün  olarak ben Zeyd’im dese, bu durum Zeydin çokluk halinde  bulunmasını  gerektirmez.  Yüce  Allah’ın da böyledir. Benzetmek gibi olmasın, beden  nasıl  Zeyd’in  görüntüsü  ise,  dünya da Allah’ın görüntüsüdür. Bundan dolayıdır ki, bütün işler ona isnat edilir. Allah’tan başka  söyleyen,  duyan,  hareket  eden  ve  iş  yapan yoktur.

Yüce  Allah  "Eğer  kasabaların  halkı inanmış  ve  bize  karşı  gelmekten  sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik. Ama yalanladılar, bu yüzden onları,  yaptıklarına  karşılık  yakalayıverdik," buyurmuştur.  Bu  da şu  demektir:  Varlığı duyulanlar  yolumuzda  uğraşıp,  çaba  harcasaydılar onlara mülk ve melekût âlemlerinin yollarını  açardık; her  iki  âlemin  gerçeklerini aydınlatan  ilâhi  ilham  ve  bilgileri  kolayca verirdik.  Gökler  melekutün  ve  yeryüzü  de mülkün belirtileridir. İnsan konuşan nefis ve bedenden  ibarettir  ve  her  birinin  rızkı  ve gıdası vardır. İnsan nasıl bedeninin bölümleri  için  uğraşıyorsa,  aynı biçimde  ruhunun bölümleri  için  de  uğraşmalıdır.  Akıllı  kişi odur  ki,  ruhunun  rızkı  için  koşar.  Bunun aksini yapan hüsrana uğrar. Hazreti  Peygamber,  "Çağınızın  günlerinde Allah’ın solukları vardır; çalışın ve onları kazanmaya  bakın"  demiştir.  Bunların  anlamlarıyla  olgun  kişilere  dair  belirtiler  bulunduğunu  anladım.  Hazreti  Peygamber, "Kişi  sevdiği  toplumdan  sayılır",  demiştir. Zira nesneye yaklaşan nesne ile belirlenir. Buraya kadar yazılanlar, Allah rahmet etsin Şeyh Bedreddin  Simavnalı’nın  "Varidât" adlı eserinden yazılmıştır.

Her Peygamber  ve  veliye  yaşadığı  çağda karşı  çıkılır,  inkâr  edilir  ve  ona  pek  az  kişi inanır. Fakat ölümünden sonra ismi ebedileşir,  insanların  çoğu ona  inanmaya başlar ve sevmeye  yönelirler.  Acaba bunun  sırrı  nedir?

Buna cevap olarak şunları söylüyorum:  İlk  olarak  onu  kıskananlar,  ona  karşı  çıkar,  etrafa  hakkında  kötü  dedikodular  yaymaya başlarlar. Bu dedikodular halkın fikrini karıştırır ve  inançlarını azaltır. Ölümle birlikte  ceset  ölür;  fakat  gerçek olağanüstü  anlamlar kalır ve böylece sevilir ve ona inananlar artar.

İkincisi  ise,  peygamber  veya  veli  onlarla birlikte  yaşarken  onu  görür,  konuşur  ve  içli dışlı olurlar. Bundan dolayı da, aradaki sevgi ye inanç özelliği zayıflar.

Üçüncüsüne gelince, Gerçek aşamalı olarak ortaya çıkar.

Dördüncüsü de, daha önceki hususlardan güçlü  olup,  insanlar  peygamber  ve  velilerin normalin  dışında  oldukları  kanısında  yanılıyorlar.  Onları  yemek  yerken  ve  çarşılarda yürürken gördükleri  için şaşırıyorlar ve o da bizim  gibi  insandır  diyorlar.  Onlar  peygamberin yemek yememesi, çarşıda yürümemesi ve bizim gibi insan olmaması düşüncesindeydiler. Böyle sandıkları  için âyetlere de dil uzattılar.  Onların  düşüncesine  göre Kur’ân’da  peygamberin  olağanüstü  işler yapabileceğini  söylüyor. 

Onlar  ayrıca   peygamberin  istediklerini  yerine  getirebileceğini de talep etmektedirler; onu böyle görmeyince,  tıpkı  daha  önceki  çağlarda  yaşayan benzerleri gibi, peygamberleri  inkar etmeye başlarlar. Onların  bu  tutumları  çürük  iddialara  dayanıyordu.  Belli  bir  zaman  geçtikten sonra,  akılları  eksik  olanlar,  çağlarındaki olgun  kişileri  inkâr  ederler;  hâlbuki  daha önceki olgun kişileri de görselerdi, yine inkâr edeceklerdi. Şimdi yaşayanlar da, onlar gibidir.  Bu  tür  olağanüstü  niteliklerin  peygamber  ve  velilerde  bulunmasına  dair  beyinlerinde  yerleşen düşünce  sahipleri bu düşüncelerden  vazgeçemiyorlar.  Hâlbuki  bu  düşünceler şimdi olmayacağı gibi, gelecekte de gerçekleşemez. Onların şimdiki  velileri  inkâr edip, geçmiştekilere inanmaları bundandır.

Allah  daha  iyi  bilir,  sıradan  kişilerin ibâdeti  bir  alışkanlıktır;  henüz  yolun  başlangıcında  olanların  ibâdeti  ise,  bir  korku ve  temennidir; yolun ortasındakilerin  ise, yüce  makamlara  ve  kerametlere  erişmektir. Yolun  sonuna  varmış  olanlara  gelince, onlarınki şeriatın  sınırlarını  korumaktır. Allah’a  varmak  için  sarfedilen  çaba  ve  çalışmalarla  ona  yönelmenin  sonu  yoktur. Zira  Allah’a  dair  bilgilerin  ve  Allah  yolunda yürümenin sonu gelmez ve o yolda yürümenin de  sonu  yoktur. Daha önce  söylenenler Allah  yolundaki  çaba  ve  uğraşılara  dair  değildi. O söylenenler sadece bazı ibadetler ve lüzumsuz  işler  için  geçerlidir.  Sırf  Allah’a yönelmek,  zihin  açıklığı  ve  düşünmeyi  gerektirir.  İnsanlar  Allah’ı  tam  anlamıyla  bilselerdi,  ona  sadece  sayılı  kişiler  ibadet  etmezdi.  Fakat  Allah  gönüllerini  mühürledi, onlar  da  kendi  istek  ve  tahayyüllerine  göre nesnelere  ibâdet  ettiler.  Aslında  gerçek  bu değildir;  fakat  bunda  bir hikmet  vardır  ve böyle olması gerekir.

Savm‐i visal  hiç iftar etmeden birkaç gün oruç tutmak  mekruh değildir; yasaklanması ise,  haram  olmasından  ileri  gelmemiştir; fakat  bu  yasaklama  bir  yumuşatma  ve  koruma içindir. Bu yasak lehimizedir, aleyhimize değildir. Böylece yasak, haram değil; ama insanları  korumayı  amaçlamaktadır.  Fıkıh usulünde de belirtildiği gibi, bu oruç  tutulabilir  ve  bırakılabilir.  Zorlama  yoktur. 

Allah buyurmuştur  ki,  "İçinizden  adalet  sahibi kişileri şahit gösterin". Fakat bununla kesin bir  emir  yoktur;  sadece  korumak  ve şefkat anlamını taşır. Şahit göstermeyen kişi ne suç işlemiş  sayılır,  ne  de  Allah’ın  emrine  karşı gelmiş olarak gösterilir. Savmi visal da böyledir;  tutan  kişi  için mekruh  sayılmaz. Müslim,  Enes  ibn Mâlik’ten  aktardığı  hadisi şerifte  de  bu  hususu  belirtilir.  Allah’ın  selamı ona olsun Peygamber’e, bazı Müslümanların İbn Mâlik gibi Ramazan bittiği halde oruçlarına  devam  ettikleri  haberi  gelmiş;  o  da, bunun üzerine "Ramazan uzasaydı da,  iftar etmeyip  oruçlarını  uzatan  kişiler  bundan vazgeçseydiler";  diye  buyurmuştur.  Bu  da fazla orucun haram veya mekruh olmadığını gösterir.  Zîrâ  eğer  böyle  bir  durum  olsaydı, Peygamber  bunu  yasaklardı  ve  hoş  karşılamazdı.  Peygamberin  yasaklamayışı,  bu  orucun  tutulabileceğini gösterir. Kendisinde bu orucu  tutabilecek güç bulan kişi  tutabilir ve sevap  elde  eder.  Nitekim  Hazreti  Ebu Bekr’in altı gün, Abdullah bin Zübeyr’in yedi gün,  geçmişteki  salih  kişilerin  kimisi  üç,  kimisi  yirmi  beş  ve  kimisi  de  kırk  gün  iftar etmeden  oruç  tuttukları  söylenmiştir.  Kırk gün  aralıksız  oruç  tutanlar  için,  melekût âleminden  bir  güç  onlara  görünür  ve  bazı ilâhi sırları keşfeder demişler.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP