Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 1

Şeyh Bedreddin İslâm tasavvufunun Vahdet-i Vücud okuluna mensup ünlü Türk mutasavvıf, filozof ve kazasker. Özellikle 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Fetret Devri sırasında desteklediği Musa Çelebi'ye verdiği destek ve çağdaş sosyalizm uygulamalarını çağrıştıran yönetim yöntemleriyle bilinmektedir.

Yaşamı

Yaşamı hakkında bilinenler büyük oranda torunu Hafız Halil'in yazdığı "Menakıbname"'ye dayanır.

Günümüzde Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında doğmuştur. Kesin doğum tarihi bilinmemekle beraber çeşitli kaynaklarda 1358, 1359 veya 1365 olarak verilir. Menakıbname'ye göre babası Endülüs'ten İslâm âlimi diye gelmiş kendisini ustaca Müslüman Türk olarak kabul ettirmiştir. Daha sonra Simavna kadısı olur. Annesi Rum asıllı bir Hıristiyan iken Müslüman olan Melek Hatun'dur. Edirne'nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile buraya yerleşir.

Şeyh Bedreddin eğitimine Edirne'de babasının yanında başlar. Hocası Molla Yusuf sayesinde fıkıh ilmiyle tanışır. Hocası ölünce Bursa'ya gider, astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanan Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud'dan ders alır. Daha sonra Konya'da Feyzullah'tan mantık ve astronomi dersleri alır. Daha sonra dönemin İslâm dünyasının ilim merkezi olan Kahire'ye gider.

Menakıbname'ye göre 8 Aralık 1382 tarihinde Kahire'ye varır. Burada Memluk Sultanı Berkuk'un dostu ve danışmanı olan dönemin ünlü alimlerinden Ekmeleddin el-Bayburti'nin öğrencisi olur. Sultan Berkuk Bedreddin'i oğlu Ferec'in özel hocalığına tayin eder.

Sultan Berkuk'un sarayında geçirdiği üç yıl zarfında Hüseyin Ahlati ile tanışır ve düşüncelerinden etkilenir. Berkuk Bedreddin ve Ahlati'ye birer Habeş cariye sunar. Menakıbname'nin yazarı Hafız Halil'in babası İsmail'i bu cariyelerden biri olan Cazibe doğurur. Diğer cariye Mariye (Meryem) ise Ahlati'nin öğretisini özümsemiştir. Bedreddin, Mariye ile yaptığı konuşmalarda kendisini gülün dikeni gibi gördüğünü söyler: "Anı gül gördi vü kendüni diken". Ahlati Bedreddin'in tasavvuf yolunda yol göstericisi olur.

Hüseyin Ahlati bir süre sonra Bedreddin'i Tebriz'e yollar. Burada Anadolu seferinden dönen Timur'la karşılaşan Bedreddin, ilmiyle Timur'u ve maiyetini etkiler. Timur kendisiyle beraber gelmesini istese de Bedreddin bunu kabul etmez ve Kahire'ye döner.

Ahlati ölümünden hemen önce Bedreddin'i halifesi ilan eder. Ancak müritlerinin bazıları buna tepki gösterir. Bedreddin altı ay sonra Mısır'ı terk eder. Menakıbname bu ayrılışın sebebini Rumeli'ye dönme arzusu olarak gösterse de, müritlerin muhalefeti ve Mısır'ın içinde bulunduğu siyasi karmaşa da bu kararın sebeplerinden olabilir.

Şeyh Bedreddin önce Halep'e sonra Karaman ve Germiyan Beyliklerinin topraklarına gider. Gittiği yerlerde tanınmaktadır. Buradan Menderes Vadisi boyunca ilerleyerek Aydın'a gelir. Menakıbname'ye göre, yolu üzerindeki Nizar köyünde en önemli müritlerinden Börklüce Mustafa ile tanışır. Daha sonra Tire üzerinden İzmir'e geçer. Menakıbname'de İzmir'den, Hıristiyan nüfuslu Ceneviz hakimiyetindeki Sakız Adası'na geçtiği anlatılır.

Kütahya ve Domaniç üzerinden Bursa'ya yaptığı yolculuğu sırasında Sürme köyünde diğer önemli müridi Torlak Kemal ile tanışır. Gelibolu üzerinden Trakya'ya geçer ve Edirne'ye ulaşır. Kahire'den Edirne'ye kadar gittiği her yerde müritler toplamıştır. Birkaç ay sonra Bursa ve Aydın'a tekrar gider, sonrasında yedi yıl Edirne'de kalır.

Bu sırada Osmanlı Devleti Fetret Devri'ndedir. Şeyh Bedreddin Musa Çelebi'nin kazaskeri olma teklifini kabul eder ve iki yıl Edirne'de kazaskerlik yaparak geniş çevrelerle temas kurar. Bir ihanetinden ya da suçundan dolayı ailece İznik'e sürülmüştür. Sürgün olduğu sırada eski müridleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayrı ayrı yerlerde (Aydın ve Manisa) Mehmet Çelebi'ye karşı ayaklanma hazırlamıştır. Şeyh Bedrettin üç ayrı yerde birden müridleriyle birlikte ayaklanma çıkartmıştır. Börklüce Mustafa, Karaburun'da Beyazıd Paşa'yla çarpışırken öldürülür ve isyan bastırılır. Torlak Kemal de Manisa'da yakalanır ve burada asılarak idam edilir. Sultan Mehmet isyanların başındaki kişi olarak gördüğü Şeyh Bedreddin'i Edirne'ye varamadan ele geçirir. Kendi fetvasıyla idam edilir. Serez çarşısında üryan olarak asılır ve burada defnedilir. Ölüm tarihi çeşitli kaynaklarda 1416 veya 1420 olarak verilir. 1961'de kemikleri, Divanyolu'ndaki II. Mahmut Türbesi haziresine defnedilmiştir.

İsyanı

Kazaskerliği sırasında kethüda olarak yanına aldığı Börklüce Mustafa, Bedreddin'in sürgüne gitmesiyle beraber Aydın'a döner. Burada Osmanlı idaresinden memnun olmayan köylüleri ve yoksul dervişleri etrafına toplayarak isyan eder. İsyanın merkezi Karaburun Yarımadası'dır. İsyancıların sayısını Bizanslı tarihçi Dukas 6.000, Osmanlı tarihçilerinden Şükrullah bin Şehabettin 4.000, İdris-i Bitlisi ise 10.000 olarak verir. İsyanı bastırmak üzere harekete geçen Saruhan Beyinin ordusu bozguna uğrar. Bunun üzerine Sultan Mehmet (I. Mehmet Çelebi veya I. Mehmed) oğlu Murat ile veziri Beyazıt Paşa'yı bölgeye yollar. İsyan bastırılır, isyancılar Börklüce Mustafa'nın gözü önünde kılıçtan geçirilir. Börklüce Mustafa ise bir deve üzerinde çarmıha gerilerek öldürülür ve şehirde gezdirilir.

Börklüce isyanıyla muhtemelen aynı zamanlarda, Manisa civarında Torlak Kemal liderliğinde bir isyan daha patlar. Daha küçük olan bu isyan da şiddetle bastırılır ve isyancılar öldürülür.

Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının Bedreddin'in onayıyla gerçekleşip gerçekleşmediği belirsizdir. Ancak bu kişilerin Bedreddin'in müritleri olduğu konusunda tüm kaynaklar hemfikirdir.

Bu sırada Sinop üzerinden Eflak'a giden Bedreddin'in Edirne'ye dönüş yolculuğunda, Osmanlı otoritesinin çok güçlü olmadığı Balkan topraklarında kaynaşmalar başlar. Osmanlı tarihçileri Bedreddin'in düzenli bir isyan örgütlediğini yazarlar. Menakıbname ise Bedreddin'in tek amacının yeni yazmış olduğu Nurü'l-kulub adlı eserini sultana sunmak olduğunu yazar. Osmanlı ordusu bu isyanı da şiddetle bastırır ve Bedreddin ölüme mahkûm olur..

Mutasavvıflığı

İslâm tasavvufu Vahdet-i Vücud okuluna mensup diğer mutasavvıfların etrafındaki tartışmaların bir benzeri Şeyh Bedreddin için de yapılmıştır. Kimileri kendisini bâtıl (şirk > müşrik) olarak, kimileri de büyük bir sûfî olarak görmüş hatta eseri Varidat'a şerhler yazmışlardır. Mutasavvıflardan Sofyalı Bâlî Efendi, Aziz Mahmud Efendi ilk görüşe sahip olanlardır. Ancak mutasavvıf ve şair Niyazi Mısri ve son devrin Melami şeyhlerinden Seyyid Muhammed Nur ikinciler arasında yer almışlardır.

Yapıtları

Ölümünden sonra eserlerinin birçoğu gizlenmiş veya kaybolmuştur. Menakıbnameye göre 48, başka kaynaklara göre 38 yapıtı vardır. Bazı yapıtlarının adı bilinmekle beraber günümüze ulaşmamıştır. En iyi incelenmiş yapıtı Varidat'tır.

-Varidat
-Cami’ü’l-fusuleyn
-Letai'fü’l-işarât
-et-Teshil
-Meserretü’l-kulûb
-Unkudü’l-cevahir
-Çerağu'l-fütuh
-Nurü'l-kulub

Kaynak: wikipedia.org



VARİDAT


Âhiret  işlerinin, câhillerin  iddia ettiği gibi olmadığını  bil.  O  işler  buyruk,  bilinmeyen  gayb   ve  meleklerin  dünyasıyla  ilgili  olup, câhil halk  tabakasının  iddia ettiği gibi, gözle görülen dünyayla ilgili değildir.

Peygamberler  ve  halis  kişilerin  söyledikleri  doğrudur.  Fakat  temel  nokta  onları  anlamamadır.  Bunu  iyi  bil  ve  hiç şüphelenme ki,  cennet,  köşkler,  ağaçlar,  huriler, mallar, ırmaklar, meyvalar, azap, ateş ve benzerleri rivayetlerde  söylendiği  ve  eserlerde  anlatıldığı gibi, sadece görüntülerle  izah edilemez; onların başka anlamları da vardır. Bu anlamları, velilerin hâlisleri bilmektedirler.

İbâdetlerin  amacı,  gönülleri  ölümlü  varlıklardan  sıyırıp,  ebedî  ve  yüce  varlığa  yöneltmektir.  Fâni  varlıklara  bağlı  bir  gönülle  bin yıl namaz kılsan dahi, hiç bir sevap elde edemezsin.

Bu  beden  baki  kalmayacağı  gibi,  ölümden  sonra  dağılan  bölümlerinin  yeniden birleşmesi  de,  mümkün  değildir.  Ölülerin diriltilmesindeki amaç, bu değildir.

Sen nerdesin ey gafil!

Dünyaya daldığın  için, Allah’ı anlama yolundaki  çabaların azalmıştır. Bu nesneler ve olgunluklar, senin düşündüğün gibi değildir. Fakat  sen  Hak’tan  uzaklaştığın  için,  onlara yönetmiyorsun. Şayet bunları anlayabilirsen, onları kendine amaç edinip, gönlünü Allah’a yöneltebilirsin.

Sen, meyvelerle ve başka şeylerle aldatılan  çocuğa  benzersin.  Çocuğa  dersten  ürkmesin  diye,  hoşuna  gidecek şeylerle  benzetmeler yapılır. Sen bu gafil gönlünle Allah ve peygamberleri  tanıdığını ve kitaplar okuyarak, ne  istediklerini anladığını mı sanıyorsun?

Dersle  uğraştığın  sürece,  Hakkı  idrak etmekten daha da uzaklaştığını bilmelisin! Allah’ın buyruğu, kendi zatının gereğidir. Sözle, harflerle, Arapça  veya başka bir dille izahtan  münezzehtir.  Kalem  her şeyin  gerçeğidir, kendine dair ne hal meydana gelirse yazmaktadır.  Huriler,  köşkler,  ırmaklar, ağaçlar,  meyvalar  ve  benzerlerinin  tümü, hayal  âleminde  gerçekleşir,  duyu  âleminde gerçekleşmez; bunu anla!

Cin de aynı şekildedir, adı da bunu gösterir;  zira  görünen  duyulardan  gizlidir. Onu gören  kişi  zahirde  gördüğünü  sanır,  gerçek öyle değildir. O, ancak hayal gücüyle kavranabilir.

Ulu Tanrı Kur’ân’da buyurmuştur ki:  "Gaybı   bilinmeyeni  ,  Allah’tan  başka kimse  bilmez. İlimde  ilerlemiş  olanlar  ise, O’na inandık derler." Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.

"Elif  ve lam,  ismi umûmî hale sokma belirtisidir. Gerçekte bilen yalnız bir ve kahhar olan  Allah’tır.  Bütünün  bütünde  olmasında şüphe yoktur. Yani, varlıklar her nesnede ve hatta  her  zerrede  vardır. Görmüyor musun tohumda  bütün  ağacın  var  olduğunu  ve bütünün  ağacın  her  bölümünde  oluştuğunu?

Ağacın bütünü meyvada mevcuttur. Her bölümünde bir tohum vardır, böylece bütün buradadır  ve  ondan  oluşmaktadır.  Aynı şekilde bütün âlemler, kâinat "özden" meydana gelmektedir ve asıl da bütünden gerçekleşmektedir. Bütün kâinat bir zerrede vardır ve buradan  imân  sahibi  kişiler  gizli  sırrı  anlarlar.  Bütün  alemler  insanda  bulunduğu, ancak gizli olduğu ve bu gizlilik örtüsü kalktıkça,  o  zaman  "Ben  gizli  bir  hazineydim, bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları  yarattım"  sözünün  sırrı  ortaya  çıkar.

Bilen  yine  Allah’tır,  ondan  başkası  değildir. Bütünde  münezzehtir  ve  yine  nitelikleriyle nitelenmiştir. Bir nurla mumun fitili yanar, o halde binlerce alevle yanan gönül  ışığı nasıl olacaktır. Ey gerçek peşinde koşan yolcu! Sen de ümitsizliğe düşme,  tehlikeleri aştıktan sonra, ışığa kavuşabilirsin.

Bazı  insanlar birbirilerine  ibâdet ederler veya dirhem ve dinarlara,  paralara  , yiyeceklere,  övünç  ve  kibirliliğe  bilmeden ibâdet edip, Allah’a ibâdet ettiklerini sanırlar.  Ulu  Tanrı  âyeti  kerimede  buyurmuştur ki:  "Doğrusu biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sunduk". Bilgi sahibi kişiler bu emanetin  Allah’ı  anlamak  olduğunu  söylemişler. Ben, bu sözle, Allah’ın sureti anlamına  geldiği  düşüncesindeyim,  çünkü  Âdem, Allah’ın  sureti biçiminde yaratılmıştır. Onun sureti  bütünün  suretidir  ve  yalnız  insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz. Böylece  de  göklerdeki  ve  diğerlerindeki  aslın  yorumuna gerek kalmaz. Onlar kendileri bunu yüklenmekten kaçındılar,  insan, madde olarak bunu yüklendi ve yüce Rahman’ın suretini kabullendi; daha önceleri zâlim ve bilgisiz iken, sonradan âdil ve bilgili oldu.

Seni Allah’a yaklaştıran her şey, melektir,  rahmandır,  ondan  başkasına  yaklaştıranlar  ise  iblistir, şeytandır.  Seni  ulu  Tanrı’ya  yönlendiren  güçlerin, meleklerdir,  bedenî şehvetlere  yönlendiren  güçlerin  ise, şeytanlardır.

Ey kişi!

İçin melekler ve şeytanlarla doludur; galip gelen kararı verir. Cinler  ise,  ikisinin arasındadır

Yeryüzüne düşen her yağmur damlasının bir sebebi vardır. O bölgeye yağmuru yağdıran sebep, melektir. Kendisi melekten oluştuğu  gibi,  sebeplerin  her  biri  de, melekten ibarettir.  Her  damlaya melek  dersen,  damlayı  sağlayan  sebep dolayısıyla doğru  söylemiş olursun?

Her  damla  içinde,  melekler  vardır  dersen,  yine doğruyu  söylemiş olursun,  çünkü, bölümlerden dolayı, melekler vardır. Bu da, melek  adı  verilen  bir  suretin  yansıtılmasını engelleyemez.

Şunu  bil  ki,  ceza,  rahmet,  acı,  lezzet  ve benzerleri  bütünden  oluşur.  Fakat  Allah, bütün  bunlardan  münezzehtir,  zîrâ  bunlar izafidir ve inişinin gereğidir.

Görmüyor musun?

Gerek  insan ve gerekse yılanın ağzındaki tükürük  su, kendisi  için uygun olup, başkasına  zehirdir.  Her  ikisindeki  hayat  gerçeği, onlardan  kopmamışsa  da,  onlardan  arındırılmıştır. Doğru olan şudur ki, Allah kâinatın bütünüdür.

Bil  ki,  Allah’ın  ortaya  çıkmada,  zâtî  bir eğilimi  vardır.  Bunun  da  gerçekleşmesi, ancak küçük nesnelerle ortaya çıkışı ile olur. Sevgi de, bu zatî eğilim ve özün gereğinden ibarettir  Yüce Allah,  "Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi  istedim; beni bilsinler diye  insanları yarattım" sözleriyle  buna  işaret  etmektedir. Diğer  bir izahla  "Gerçekleşmesi  için  yarattım,  tesbit  ettim  ve  ortaya  çıkardım"  denilmektedir.  Bu anlamla,  bazı şeyhlerin  tahayyül  ettikleri sevgiyi öğrenme anlamı arasında büyük fark vardır.

Dikkatli ol.

Bir toplumun başları olan hatip, imam ve diğerlerinin  amaçları,  Hakk’a  yönelik  olmayabilir. Bu durum, onlardan uzaklaşman  için yeterlidir. Şayet  amaç  onları  doğru  yola yönlendirmek  ise,  ibâdetin  temeli,  hedeflerinin Allah olduğu yönündedir. Bu temel yok olursa,  ibâdetleri de yok olur ve toplulukları kötülükler  içinde  kalır.  Kötü  topluluklardan uzaklaşmak yeğdir.

Var olanın Allah olduğunu  O’ndan başkası olmadığını bil;  amaç  da,  yine Allah’tır; O’ndan başkası değildir. Ya MAKSÛD, ya da MEVCÛD  demeleri,  bunu  gösterir.  Birbirileriyle  ters  düşseler  bile,  Allah  bütün  nesnelerde  vardır.  Çünkü  aşamalar  bakımından hepsi varlık ve tezat içine girmektedir. Allah, onlardan  münezzehtir.  Batıl  da  bir  varlık olarak, Hak’tır ve batıl oluşu nisbidir. Bütün varlık aşamaları, cisimler âleminin  içindedir. Bu  cisimler yok olunca,  ruhlar ve diğer mücerredâttan  başka  her şey  yok  olur.

"Mirsâdü’lİbâd"  adlı  eserin  yazarı  bir  örnekle  cisimleri  katar  ve  ruhları da aşamalarına göre şeker kamışı, beyaz şeker, bitki ve küp şekerlere  benzetmiş;  bu  arada  ruhları cisimlerden  ayırma  yanılgısına  düşmüştür. Hâlbuki gerçek öyle değildir insanın bedeni ruhtur,  Hak’tır;  suretlerin  birikmesiyle  yoğunlaşmıştır.  Suretler  ortadan  kalksa  da, ortağı olmayan, bir olan Allah kalır.

Hak  etki  yönünden  Allah’tır.  Etkilenme yönünden ise, kul ve mahlûktur, mahkûm ve yeniktir. Bundan dolayı  bütün  işler  Allah’a aittir; suretler  ise, araçlarıdır. Kulun suretinde   görünümünde   Hak’tan  başka  bir şey yoktur.  Fakat  kul  yanılgıya düşüp,  kendisinde  Hak’tan  başka  özgün  bir  varlığın  işi  ve seçimi  bulunduğunu  sanmıştır.  Bu  yanılgı, onun  gafletinden  ileri  gelmektedir.  Tıpkı  iş yapan sanatkârın,  iş yaparken kendisinin ve âletinin  ayrı  birer  varlık  olduğunu  sandığı yanılgısı gibi. O âletin esas işi yaptığını sanırsa,  bu  düşüncesi  beğenilmez;  çünkü  gafletinden  gerçekleşmektedir.  Gerçeği  bilip,  işi ve  seçimi  kendisine  bağlayıp  ve  bunların Allah’tan  geldiğini  anlarsa,  bunda  yerilecek bir  husus  yoktur.  Zira mahsûs  iş  mahsûs suretten  çıkmıştır  ve  böylece  o  fiilin  faili odur.  Bu  aşamadaki  iş,  görünüşte  insanın fakat  gerçekte  Allah’ındır.  Doğru  olanı  da, bu şekilde  olanıdır. 

Bilgin  kişi,  düşünüp, yaptım  derse,  gerçeği  söylemiş  olur.  Câhil bunu  söylerse  inandırıcı  olmaz. Araştırıp, gerçeği ortaya çıkarmak için, işi yapanın işini hissetmesi ve seçmesi gerekir. Zira istediğini yapar,  istemediğini  bırakır;  çünkü  işler,  Allah’ın  isteğiyle  tahakkuk  eder;  iç  ve  dış  sebeplerden  dolayı,  aşamalar  ve  örneklerin gereklerindendir.  Bunlar  birleşip  ortaya çıkınca,   istek de zorunlu olarak ortaya çıkar ve  sonuçta  işler  de  gerçekleşir. İnsan,  işleri bırakmaya muktedir olduğunu sanır; hâlbuki durum  öyle  değildir. İşleri  yapmamak  da, aynı şekildedir.  Böylece  yapanın  gerçekleşme  sırasında elinde hissinden başka bir şey yoktur.  Hayvanların  yaptıkları  çelişkili  işler, onları  seçim  yapma  yanılgısına  düşürebilir; hâlbuki  gerçek,  duyduklarındır.  Kargaların çöplükleri eşmesi, horozların gece yarılarında ötmesi ve diğerleri, basit halk tabakasına bilinen  anlamda  seçim  yapma hakkı düşüncesini  uyandırır.  Bu  sadece  sözlerin  yanlış olanıdır. Aklı yetmeyen karşı gelse bile, keşfin verdiği budur.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

1 comment

3 Şubat 2014 02:52  

varoluş......

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP