Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 2

Kâinat cinsi türü ve özü yönünden kesin olarak  kadîmdir  ve  onun  ortaya  çıkışı  zamanla ilgili değil. zâtidir. Karşıtlıklar Hak’tan doğar. Hak bunların bir  kısmından hoşlanır, bir kısmından hoşlanmaz. Doğuş, öz ve aşamalar gereğidir. Buna karşı çıkılmaz. Eylemlerin  düzene,   kendisine  yakınlaşmaya,  olgunluklar edinmeye  yarayanlarına   razı olur; aksine  razı  olmaz.  Bu  durum,  bir  adamın, sakin  iken yapmayı  istemediği bir  işi, kızınca yapmasına  benzer.  Allah’ın  iradesi  zatın  ve aşamaların  gereği  anlamındadır.  Zahirde düşünen  kişilerin  sandığı  gibi  suçlar  ve fevâhişler   ahlâksızlıklar,  Allah’ın  emriyle ortaya çıkmaz. Ulu  Tanrı  zâlimlerin  söylediklerinden münezzehtir. Allah’ı arayan, hastaya benzer; aranan  olgunluklar, sağlığa;  cahillik  ile Hak’tan  uzak  kalma  da  hastalığa  benzer. Nasıl  ki,  bir  hasta  kendini  doktora  teslim edip,  bir  gün  yeniden  sağlığına  kavuşmak ümidiyle,  istediğini  yapmasına  izin  verir, emirlerini  yerine getirir,  ilaçların  acılarına karşı sabır gösterir ve tedavideki türlü acılara dayanıklı olmaya  çalışıp, gayret harcıyorsa  ki  bu  gerçekleşmeyebilir  de,  işte  arayan kişi  de  böyledir.  Zira  sağlığın  temel şartı doktorun söylediklerine uymaktır; çünkü bu bir  araçtır;  türlü  acılar  sonunda  sağlık  elde edilir  veya  edilmez.  Ama  çaba  göstermesi gerekir ve doğru olan da budur. Hasta doktoruna,  beni  sağlığıma  kavuşturuncaya  kadar  senin  emirlerine  riayet  etmeyeceğim derse, bu akla uygun düşmez. Hakikati arayan  kişi  de,  engelleri aşmak  için  çaba  göstermeli  ve  ben  istediğim  gerçekleşinceye kadar şeyhlerin söylediklerine uymayacağım dememelidir.  Zira  böyle  bir  durum  bilgi  istememenin belirtisidir.

Kişi  kendi  menfaati  için  uğraşmalıdır; zamandan  medet  ummamalıdır.  Uğraşma yolu  ile  amacına  kavuşursa,  isteği  yerine gelmiş  olur.  Kader  istediğini  elde  etmesini engellerse, mazur sayılır.

Allah’a ulaşmanın en  iyi yolu, dünya  işlerini  bir  yana  bırakmaktır.  Allah’a  ulaşma isteğinde bulunan birçok kişiye bu yol önerilince,  der  ki  isteğim  yerine  gelmeyinceye kadar  dünyayı  bırakmam.  Bu  da  gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durumdur. Bunlar  ve  peygamberler  tıpkı  çocuk  sahipleri gibidirler.  Zira  onlar  çocuklarına  olgunluk kazandırmak için, gerçekte var olmayan bazı nesnelerle  korkutup,  umutlandırmaktadırlar.  Fakat  çocuklara  söylenenler  masum yalanlar olabilir.

Şüphesiz ki peygamberlerin söylediklerinin bunlarla  alakası  yoktur. Peygamberlerin  söylediklerinin  gerçek  diğer anlamlarını  dinleyenler  bilgi  derecelerine göre  düşünebilirler.  Arifler  gerçeği  bilirler. Mesela  bir  kişiye şunu  yaparsan,  sana  nurdan iki kuş verilecektir dendiğinde, arifler bu iki  kuşla  ilim  ve  hünerin  kastedildiğini  bilirler.  Hâlbuki  dinleyenler  alelade  kişilerin bildiği anlama geldiğini sanırlar. Bu da doğru değildir.  Burada  söylenenler  peygamberlerin  bilgisi  dahilindedir.  Benzeri  rüyada  da görülür.  Zira  rüyada  görülen  görüntü  gerçekte başkadır. Fakat birçok kişinin karşılaştığı  bir  durum  olduğu  için,  görüldüğü  gibi olmadığı  anlaşılmış; izahına  çalışılmış  ve anlamları bilinmiştir. Peygamberlerin yolunda başkalarına yol yoktur. Başkaları basiretsizliği devam ettirirken, veliler  erenler  keşif yolu ile bunu anladılar.

Şöyle bir düşün!

Halk bu hususta ne gibi sanılar içindedir? Allah’a  varmanın  yolları  çeşitlidir;  onu tatmayan bilmez.

Allah selamet versin Hazreti İsa  aleyhisselâm, ruhuyla diri, cesediyle ölüdür. Ancak o Allah’ın ruhu olduğundan dolayı ve ruhanî yanının  üstünlüğü  dolayısıyla  ölmemiştir. Ruh  ölümsüzdür;  ondan  dolayı  ölmemiştir, dediler. Karar üstün olanındır; bu da cesedi ölmedi  anlamına  gelmez;  çünkü  bu imkânsızdır; bunu anla!

(Hicri) Sekiz yüz sekiz yılı Cuma gününde yeşiller giyinmiş  iki kişi gördüm. Birinin elinde,  Allah’ın  selamı ona  olsun İsa’nın  ölüsü vardı. O iki kişi, sanki bana İsa’nın bedeninin öldüğünü  ima  ediyorlardı.  Allah  daha  iyi bilir.  Halk  tabakasının  iddia  ettiği  gibi  ölü bedenlerin yeniden dirilmesi, doğru değildir. Fakat öyle bir zaman gelebilir ki, insanlardan kimse  kalmazsa,  yeniden  topraktan babasız anasız insan doğar ve daha sonra evlenmeyle çoğalır.

Cennet  ve  cehennem  ile  ayrıntılarının anlamlarının,  cahillerinin  akıllarından  geçen  anlamlarla  ilgisi  yoktur.  Melekler  ise melekût  alemindendir.  Görülmeleri  ancak varlık  içinde  olabilir;  zîrâ  melekût  varlığın batınındadır.  Öyle  ki,  iyiliğe  yol  açanlara melekler, kötülüğe yol açanlara ise, şeytanlar  ve  iblisler  denir.  Belki  de  kişiliğe  bürünüp,  insanların  istidadına göre görüntü şekliyle ortaya  çıkabilir  ve  insan onu diğer  sair varlıklardan  sanabilir.  Hâlbuki  gerçek  öyle değildir; o kişinin gördüğü görüntü iç görüntüdür  ve  onun  içindir  ki,  gören  gözünü  kapatsa bile, görüntüyü görebilir. Hak’tan yüz çeviren, hisleri cüz’i olan kişi şeytandır. Gönlü  yasaklardan  arınmış  uyuyan  bir  kişinin rüyaları sonuna kadar gerçekleşebilir.

Bilginler ruhun soyut varlıklarla bağlantılı olduğunu  ve onda olayların  yansıdığını  söylerler. Bu durum öyle olabilir. Belki de  gördüğü  onun  dışında  değildir;  fakat  uyanık iken düşündükleri rüya olabilir. Halk tabakasının  iddia ettiği  gibi  rüyada  görülenler ayrı şeyler değildir. Kişi uyanıkken  tasavvur ettiğini  uykudayken  de  görebilir. Dileğim  onların  söyledikleri değil, benim  söylediklerimin doğru olmasıdır. Uyuyan kişi uyanıkken gördüğü, işittiği ve tasavvur ettiğinin dışında bir nesneyi  görmez.  Kendisine  uygun  düşeni görür. Şayet  gördükleri  karşılaştırma  ve soyutlarla  bağlantı  sonucunda  tahakkuk etseydi,  kişi o halde, daha önce hiç  görmediği, duymadığı ve gerek kendisi, gerekse de kendi  soyundan  olanların  gönlünden,  hatırından  geçirmediği  çok  güzel şeyler  görebilirdi  Fakat  gerçek  böyle  değildir.  Zira  gördükleri, düşüncesi  sonucunda  oluşturduğu nesnelerdi.  Gönül  tasavvur  yapmaktan  hiç bir  zaman  boş  kalmaz.  Düşünceler  dâima uyanıkken  ve  uyurken  insanın  aklından  geçer.  Düşüncelerin  arınma  ve  hallerine  göre rüyaya da doğru aktarılması ve hatırlanması mümkündür. Sözün kısası rüya, uyuyan kişinin düşündüklerinden  ibaret olup, görüntülere dönüşür.

Söylendiğine göre "Ulu Tanrı, ilk  önce  bir  cevher  yarattı  ve  daha  sonra kâinatı  o  cevherden  var  etti".  Buradaki cevherden maksat,  ilk varlığın Hak suretiyle ortaya  çıkmasıdır.  Yüce  Tanrı  söylediklerinden daha yücedir ve herşeyi daha iyi bilir.

Şunu bil ki,  zikirler ve dualar gönlü matluba   Allah’a   yönlendirmek  içindir  ve  bir bağlantıdan  başka  bir şey  değildir.  Etki  yapan yöneliştir. Yönelişten birçok nesne ortaya çıktığı gibi, gaflet ehline saklı kalan hususlar da aydınlanır. Amelsiz iklim, tıpkı imansız bir amel ve bedensiz ruh gibidir.

Mütekellimler  kelamcılar, Allah her şeye muktedirdir ve istediğini yapabilir derler. Bu da,  Allah’ın  kâfire  küfrü  ve  zâlime  zulmü istediği  anlamına  gelir  ve  bir  anlamda  da, küfür  ile  zulmün  onun  iradesi  ve  seçimi  ile ortaya çıktığı demektir.

Ebu  Ali İbni  Sînâ  ve  benzerleri  Allah’ın varlığının kendini gerektirdiğini  zatı vacibdir  söylerler. Yani onun varlığı kâinatın varlığından  değişiktir;  fakat  kâinata  etki  yapmıştır demektedirler. Hâlbuki  ikisi birbirinden ayrı ve farklıdır; tıpta ateşle su gibi arasında ters etki vardır.

Bu  inançların  ikisi de  yanlıştır  ve  sırf  cehalet  ile  bilgisizlikten  ileri  gelmiştir.  Allah zâlimlerin söylediklerinden  münezzehtir. Allah’ın  isteği  ve  seçimi  kâinatın  isti’dâdına göredir.  Ulu  Tanrı’nın  buyurduğu  "Allah istediğini  yapar  ve  dilediğini  hükmeder" sözleri,  bir şey  için  ne  dilerse,  onu  yapar anlamına gelmez. Yani tasavvur ve tahayyül edilen, birbirine zıt olan İslâm, küfür, zulüm, adalet,  taş,  ağaç  ve  diğerlerinde  istediğini gerçekleştirir  anlamını  taşımaz.  Buradan çıkarılan anlam şudur: Allah’ın  isteği  ve  dileği,  o  nesnenin  isti’dadı  doğrultusundadır. İsti’dâdında  bulunmayanı  istemez  ve  dilek  isti’dada  bağlıdır.  Kâinatın  tümü  isti’dâdına  göre  ortaya çıkmıştır. İrade bu şekilde olup, bunun karşıtı  ile  ilişkisi yoktur. Allah  istediğinden başka bir şey yapmaz ve  istediği de  isti’dâdın dışına çıkmaz. İstediğini yaparken, nasıl olur da özde ortaya çıkanı yapmasın?

 İnsan  bazen  üzüntüye  kapılabilir  ve  bu üzüntünün sebebini de bilmeyebilir. Hâlbuki bunun  bir  sebebi  olmalıdır,  onu  bilse  üzülmezdi.  Fakat  onu  içinde  duyar  ve  üzülür. Allah daha iyi bilir.

"Allah’tan  başka  ilâh  yoktur"  sözü, kâinatta  ondan  başka  tapılacak  yoktur  anlamındadır.

"Melek,  köpeği  bulunan  eve  girmez" hadisi,  sahibinin  gönlünde  köpek  niteliği bulunan  kişinin meleklik  aşamalarından  hiç birinde şansı  bulunmadığı  anlamındadır. Allah bilir.

Câhiliye  döneminde  insanlar  görülen putlara tapıyorlardı. Bu çağda ise kuruntuya dayalı  putlara  tapıyorlar.  Umulur  ki  Allah gerçeği  ortaya  çıkarır  ve  ona  taparlar;  tıpkı mutlak varlığa  ibâdet etmenin gerekli olduğu gibi.

Allah adı, bütün  işlerin kendinden  çıktığı ve  bütün  olgunluklarla  nitelendiği  için  yüce varlığa verilmiştir. İşler,  sıfatlar,  durumlar  ve  olgunluklar görüntüler  olmadan  ortaya  çıkmaz.  Bütün görüntüler bütün olgunlukları gerçekleştirir. Görüntülerin  değişikliğine  göre,  nesneleri değişik  gösteren  görüntüler meydana  gelir. Bunlardaki çokluk görüntüdedir; bir olan  ise Allah’tır ve bütün görüntülerde tecelli eder. Görüntülerin her biri, şekil bakımından diğeriyle  çelişkilidir;  ama  gerçekte  ise  aynıdır. Görüntülerin her birinde şekil itibarı ile kendine  özgü  vaziyetler  ortaya  çıkar.  Gerçekte ise bütün durumlar birdir.

Bir  kişi,  "Ben  Allah’ım"  derse,  mutlaka doğrudur; çünkü varlık koşulsuz olarak Hakk diye adlandırılır ve bu  ister bütün nesneler, isterse bir kısım nesneler ondan ortaya  çıksın  veya  çıkmasın,  ister  vasıflandırılabilsin veya  vasıflandırılmasın  durum  aynıdır   Görünüş  bakımından  her  nesneye  Allah’tan ayrıdır  denebilir,  çünkü şekil  bakımından bütün ondan çıkmıştır".

Gerçekten de bütün birdir.  Yaratıcı dendiğinin  doğruluğu  gibi,  Rezzak  demek  de doğrudur.  Başkaları  da  tıpkı  bunun  gibi, Allah  ve  kul  da  öyledir.  Çoklukta  aykırılık yoktur. Esasında değişiklik  sadece anlam ve değerlere  göredir.  Değerlerle  tahakkuk  yapılmaz. Çokluk sadece hayallerden  ibarettir.

Hadisi şerifte işaret edildiği gibi  "Allah  vardı  ve  onunla  başka  hiç  bir nesne  yoktu"  ve  Bestami’nin  söylediğine göre  "O şimdi de,  tıpkı daha önce olduğu gibidir." Âyeti kerimede de  "Her şey  yok  olacak  ancak  o  bakidir" sözleri  bunu  gösterir.  Allah’ın  buyurduğu gibi  "Dünya  hayatı  bir  oyun  ve  oyalanmadır."  Yani  yaşamda  insanları  Hak’tan  alıkoyan uğraşılar  vardır  ve bu da oyalanma anlamındadır.  Hak’tan  başka  hiç  bir  nesneyle uğraşmayan  ve  Hak’tan  ayrı  nesnelerden başka  bir  meşgalesi  bulunmayan,  iki  yönü olan insanın saygı ve kiniyle yasak ve mübahını  iyi  değerlendirmesi  gerekir. Hakk’a  götüren  ve  başkasına  yönlendiren  iki  yöndeki uygun olanını ifâ etmek ve olmayanını ikbah (kötü  görme)   ve  yasak  etmesi  lazımdır.

Sema’da  böyledir.  Samimi  fakirler  vakitleri elverdikçe  "sema"  yapabilirler.  Zira  onlar güzel  bir  ses  duyunca,  gönüllerini  Allah’a yönlendirir  ve  dünyayı  tamamıyla  bir  tarafı bırakarak  Allah  sevgisiyle  doldururlar.  Allah’a  ulaşmayı  gerçekleştiren  işi  bir Müslümanın yasaklaması helâl midir?

Duyduğuma  göre  tarikat  erbabı  birkaç sınıfa  ayrılan  odunlar  gibidirler.  Bir  sınıfı kuru  olup,  ateşle yapılan  en  ufak  temasla tutuşur  ve  kül  oluncaya  kadar  sönmez;  yanınca da ateş olur. Bu durumun şu  sözlerle bağlantısı  mümkündür;  "Fakirlik  tahakkuk edince,  baki  olan Allah’tır." Diğer  bir  sınıfı ise o kadar nemlidir ki, nemi gidip kuruyuncaya  kadar uğraşırsan  tutuşmaz. Orta  sınıfa gelince, her  iki sınıftan oluşup hiç uğraşmadan  tutuşur  ve  tamamlanıncaya  kadar  sönmez  sınıfın  yanısıra,  zorlu  bir  uğraşıdan  sonra tutuşup  ihmal  edildikçe  ve  nemi  tükeninceye  kadar  sönen  sınıfları  içine  alır.  Bu yolda  istekli  olanların  örneği  de  böyledir; "Adetleri  çiğneyen  olağanüstü  sonuçlar elde eder."

Allah bütünden münezzehtir, bütün ondadır  ve  o  da  bütündedir.  Bütün  hallerde gereğinden  ayrı  kalınmayan  bir  gerektir. Görünüşe göre bu bir hayal olup gerçekleşmesi  imkânsızdır.  Fakat oluş  ve ortaya  çıkış ard  arda  görünüşte  ortaya  çıkar.  Her  ne kadar o bunun  içinde bulunsa da, o bundan münezzehtir.  Gerçeğe  göre  oluşun  var  olması  Hak’tır.  Varlığın  da  görünüş  itibariyle olması  mümkündür  ve  sonradan  tahakkuk etmiştir.  Yüce  Allah  "Acı  ve  tatlı  sulu  iki denizi  birbirine  kavuşmamak  üzre  salıvermiştir.  Aralarında  bir  engel  vardır;  birbirinin  sınırını  aşamazlar."  diye  buyurmuştur. Mümkün  Hakk  olmayacağı  gibi,  Hakk’ın  da mümkün olması  imkânsızdır.  Fakat  görünüş itibariyle  her  ikisi  birdir  ve  gerçekte  Allah’ tır.  Gerçeğin  dışında  bir  varlık  söz  konusu olamaz.  Başka  nesne  ancak  itibari  sayılır. Diğer bir deyişle bütünle yürüyüp damgasıyla  damgalanmıştır.  Fakat  o  bütünden  münezzehtir. Şeref  zulmet  ve  keder  görünüşlerle  ortaya  çıkar  ve  onlara  göre  orantılı aykırılık  gösterir. Allah’a  göre bütün nesneler  aynıdır.  Hakikatta  ondan  başka  varlık yoktur.  Bin  suretle  ortaya  çıksa  da,  yine  o birdir.  Ulu  Tanrı  bütünde,  bütün  de  onda ortaya çıkar. Gerçeğine bakılırsa görünüş ve görülen  aynıdır  ve  aradaki  farklar  itibarîdir. Allah  yerine  göre  bütün  varlıklarda  ortaya çıkar  ve  bu  çıkış  varlıkların  isteğine  göre değildir.  Allah’ın  isteği  ve  iradesi,  zatının gereğidir.  Bu  husus  câhillerin  ve  medrese âlimlerinin iddia ettiği gibi değildir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP