Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 5

Cennet,  esasında  melekût  âleminden ibarettir. Âdem aleyhisselam buradan  çıkıp, yoğunlaşarak yeryüzüne aldığı şekille  inmiştir.  Âhiret  işleriyle  ilgilenen  bilginler,  âhiret yolu  için  gerekli  olan  bilgileri  kitap  ve  sünnetten  öğrendiler.  Fıkıhla  uğraşan  bilginler de,  dünya  işlerine  dair  bilgileri  ve  alım  satımlara  dair  meseleleri  yine,  o  kitaplar  ve sünnetten  elde  ettiler.  Kişi,  âhiret  yoluna dair bilgileri elde etmek isterse, âhiret konularını  ele  alan  kitapları  incelemelidir.  Fıkıh konularına dair bilgileri elde etmek istiyorsa, o  halde,  fıkıh  kitaplarını  okumalı  ve  incelemelidir. Biri kalkıp, ben de kitap ve  sünnetten  yararlanarak  bu  bilgileri,  âhiret  ve  fıkıh işleriyle  ilgilenen bilginlerin eserlerini gözden geçirmeden  elde  edebilirim;  onlar  insandı, ben  de  insanım  derse,  doğru  olmaz  ve  bu düşünce ömrü boşa harcamaktan başka bir işe  yaramaz.  Âhiret  yolu  da  böyledir. İnsan ancak  duygularla  ilgisini  kesip,  Hakk’ı  gözle göremeyeceğini  idrak  ettikten  sonra  ve  Allah’ın sevgisiyle coşunca, Allah ona görünüş olarak görünebilir. Fakat bu çok az tahakkuk eden bir olaydır. Buradaki esas nokta gönlün saf bir şekilde Allah’a yönelmesidir. Bu gerçekleşirse, Allah  görünüş olarak değil,  anlayış şekliyle ve duyularla  tecelli eder ve şüphe ortadan kalkar.

Ağacın,(Musa  aleyhisselâma)  "Ben  Allah’ım"  demesi,  insanın  bunu  söylemesinin doğru  olduğuna  dair  bir  uyarıdır.  Birinci şekilde belirttiğimiz gibiyse, doğrudur. Dünya  Allah’ın  görünüşü  olduğundan  dolayı, "Ben Allah’ım" diyen herkesin sözü de doğrudur. Çünkü bununla bütün  Allah  kastediliyor; bölümle hiç bir alakası yoktur ve konuşan  insan  değil,  Allah’tır.

Keza  aynı şekilde insan  konuşmaya  başlayıp, "ben  Zeyd’im" derse, bu sözleri doğrudur. Çünkü bu sözler Zeyd’in  özüyle  alakalıdır  ve  konuşan  dil  ile kıpırdayan  ve  etten  oluşan  bedenle  yalandan uzaktan hiç bir  ilgisi yoktur. Sözü söyleyen dil değil,  Zeyd’in  zatıdır. Bundan dolayı ağaç  veya  insan  "ben Allah’ım"  derse  doğrudur.  Bu  itibarla  her  zerre  de,  "Ben  Allah’ım" derse doğrudur. Ancak başka bir kişi  "O  veya  sen  Allah’sın"  derse,  doğru  değildir.  Aynı şekilde  dil  ben  Zeyd’im  diyebilir. Fakat  bir  başkası  dile,  o,  veya  sen  Zeyd’sin diyemez."  Rasûlüllah  sallallâhü  aleyhi  ve  sellemin; "Allah vardı ve onunla başka hiç bir nesne yoktu"  sözleri,  Allah’ın  birlik  aşamasından daha üstün bir aşamaya denildiğine dair bir göstergedir. Bütün nesneler de, bu aşamada ortaya çıkmaktadır.

Şunu  bil  ki,  varoluş  ile  yok  oluş  ezelî  ve ebedîdir ve dünya  ile âhiret  ise  izafîdir. Görünen  dünya  fâni  ve  görünmeyen  âhirete baki  denmiştir. İkisi  de  ezelî  ve  ebedîdir. Ancak diğer ebedî olan âhirete verdir. Kişilerin elde ettikleri olgunlukların tatları, huriler, köşkler  ve  cennetlere benzetilmiştir. Bunlara verilen adlar takma adlardır. Çünkü eksik, câhil  ve  kıt  akılları  bulunan  kişilere  gerçek bu vesile  ile anlatılabilir. Onlara açıkça anlatılsa bile, dünya  işleri ve  lezzetlerinden geri kalmazlar.  Bundan  dolayıdır  ki,  bu  yollara başvurulmuş  ve  bununla  bu  kişilerin şevkinin arttırılması amaçlanmıştır. Böylece bunlar Allah’a ulaşmak için ibâdetlere yönelirler ve büyük bir  çalışmaya  girişirler  ve  sonuçta Hakk’ı  idrak  ederler.  Allah  yoluna  girenlere başlangıçta  böyle  yapılmamış  ve  böylece dikkatleri  çekilmemiş  olsaydı,  bilmedikleri yollara  saparlardı.  Allah  gerçeği  söyler  ve doğru yolu gösterir.

Allah’ın  selamı  ona  olsun  Peygamber, hadisi şerifinde buyurmuştur ki, "İnsanların ellerinde bulunanlardan uzak dur;  insanlar seni  sever  ve  Allah’ın  katında  bulunanlardan uzak dur; Allah seni sever." Mükâfat ve tehditler  doğrudur  ve  bunlar  Hakk’tan Hakk’a ve Hakk’la Hakk içindir. Ölmeden önce öl,  ta  ki ölümsüz  kalasın. Zira  dünyadan,  dünyanın  tatlarından  ve şehvetlerinden uzak duran kişi, başlangıcı ve sonu olmayan gerçek varlığa kavuşur. Bu tür hayatta ölüm yoktur;  sonsuza kadar devam eder. Fakat  insanlar bu yaşantıyı değil, dünya  yaşantısını  istemektedirler.  Diğer  bir şık ise, ölmeden önce ölen ilahî ahlakı elde eder ve  adı  sonsuza  kadar  kahr. Adı  sonsuza  kadar kalan kişi ebediyen yaşar. Ayrıca üçüncü bir anlamı da şöyle: Geçici ve mecazı varlıktan vazgeçen, kendi varlığının Allah’ın varlık kaynaklarından  bir  kaynak  olduğunu  bilen ve  ikilikten kurtulan kişi, sonsuza kadar diridir.  Zira  varlıktan  başka  bir şey  geride  kalmaz ve varlığın da yok olması imkânsızdır.

Hadiste  cennetin  sekiz,  cehennemin  ise yedi kapısı bulunduğu belirtilmiştir. Bundan da şu  anlaşılır  ki,  arş  cennetin  tavanıdır  ve burçların göğü de cennetin yeridir. Burçların göğünün  içbükeyi  cehennemin  tavanıdır  ve bunların  altındaki  göklerin  her  biri  de,  bir kapıdır. Böylece cennetin sekiz kapısı vardır. Zira atlas adı verilen göğün altında sekiz gök vardır ve bu gökler şunlardır: Burçların göğü, Zühal göğü, Müşteri göğü, Merih göğü, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay. Ay göklerin sonuncusudur.  Yıldızlara  ait  göğün  içbükeyi  cehennemin  tavanım  oluşturuyorsa,  altında yedi  gök  kalır.  Her  göğü  bir  kapı  sayarsan, cennetin  sekiz  ve  cehennemin  yedi  kapısı olur.  Bunu  yazınca  Kur’ân’dan  birkaç  âyet okuyayım  diye mushafi  açtım  ve şu  âyetle karşılaştım: "âyetlerimizi yalan  sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz ve cennete giremezler". Bu da, göklerin  cennetin  kapıları  olduğuna  dair söylediklerimize bir işarettir. Diğer bir deyişle,  cennetin kapıları olan gökler onlara açılmayacaktır.

Şafiî mezhebi  ve  diğer  bazı  kişilere  göre kaza  namazlarının  düzenli  bir şekilde  kılınması vacib değildir. Hâlbuki diğer bazı kişilere göre ise bu vacibdir.  Durum  namazın  selamında  da  böyledir. Hanefî mezhebi  ve  bazıları,  selamın  namaz kılan  kişi  tarafından  başını  iki  yana  çevirip vermesi  gereği  üzerinde  durmuşlar. Maliki mezhebi  ve  diğer  bazıları  ise,  selamın  öne doğru  verilmesi  düşüncesini  savunmuşlardır.  Tahiyyât  duasında  da  durum  böyledir. Şafiî  mezhebinde  olduğu  gibi,  bazıları  bu duanın tıpkı normal halk konuşması türünde yapılabileceğini  savunurlar.  Bu  duaya misal olarak  da,  evlenme  duası  gösterilebilir. Hanefî mezhebinde  de  olduğu  gibi,  diğer  bazı kimseler  ise,  bunun  caiz  olmadığı  düşüncesindedirler. Bu tür söylentiler birçok kez dışa dönük  işler  için yayılmıştır. Bu ve buna benzerleri hakkında düşünen  kişiler, bütün dikkatlerini  iç  âlemin  düzeltilmesi,  arıtılması, ahlakın  tehzip  (süsleme)  edilmesi  yönüne çevirirler. Dışa dönük çabalar da, bunun bir aracı sayılır. Çabalar harcanacaksa, ne türde yapılacaktır ki, istenilen elde edilsin. Bundan dolayıdır ki, bu ve buna benzer durumlarda bunu gerçekleştirmek imkânsızdır.

Dışa  dönük  görünüşlerle  uğraşan  bilginleri Allah  Teâlâ  işlerini  ıslah etmiş  ve onları içi  bırakıp,  kabuklarla  uğraşmaya  yönlendirmiştir.  Bu  bilginlerin  çoğunun  içi  yarılıp, bakıldığında,  dünya  sevgisi  ve  başkanlık hırsından  başka,  dinle  ilgili  hiç  bir  ize  rastlanmaz. Allah onları rezil etsin.

Allah Teâlâ, Taha suresinde  "Ey Muhammed!   Sana dağlan sorarlar; de  ki;  Rabbim  onları  ufalayıp  savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek;  orada  ne  çukur,  ne  tümsek  göreceksin" diye duyurmuştur. Bu sözlerle kıyamette  Allah  varlığının  ortaya  çıkışı  ve  bir  olan Allah’ın her yeri kaplaması anlamı çıkarılabilir.  Bu  durumda  eğikliği  bulunmayan  ve  bir olan Allah karar sahibi olur ve böylece dağların özellikleri ortadan kalkar. Bu  zamanda ise,  sadece  birlik  görünecek  ve  halk  da  bu birliğe davet edilecektir. Allah eğim ve eğiklikleri açıklayacak ve gönülleri yumuşatacaktır.  Allah  ve  Rahman  adları  ile  adlandırılan özün kararlarının kabulü  için nitelikler belirlenecek  ve  böylece  özün  kararları  ortaya çıkarken,  niteliklere  dair  kararlar  ortadan kaybolacaktır,  izi  kalmayacaktır.  Yüce Allah, Enbiya suresinde şöyle buyurmuştur:  "İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı görmediler mi? ".  Bu  âyetin  tefsirinde şöyle  deniyor: Göklerle yeryüzü yapışıktı. Ben de derim ki, bununla  insan kasdediliyordur her halde. Gökler de, melekût âlemine dair bir  işarettir ve yeryüzü  ise  mülk  aleminin  belirtisidir  ve insan  her  ikisinin  karışımıdır.  Rahimde  bir damla ve sıvı iken, onları yarıp ruhu üfürdük ve böylece mülk ve melekût  izleri onda belirmeye başladı. Gerçek  sevgi  odur  ki,  gönlün  Allah Teâlâ’nın  sevgisiyle  dolsun  ve  dünya  sevgisinden uzak dursun.

İhyâ‐ül  Ulûm,  Kimyâü’s  Sa’âde  ve  benzerleri, gerçek  Tahkik  ilmi ile özenme  Taklit  ilmi arasında bir mesafe oluşturur. Bu da, dünyayı doğru yola götürme ve gerçeği arayan kişilere görünmüş güzel bir yoldur. Zira bunlar,  gerçeği  ararken  neyin  kendilerine uygun, neyin ters düştüğünü anlayacak kabiliyette değiller ve bilmeden tıpkı av köpekleri gibi boşuna çaba harcarlar. Şunu bil ki: Cinler,  meleklerden, şeytandan  ve  iblisten daha yaygındır ve bunların hepsi  ruhlar âlemindendirler;  cisimler  âlemiyle  hiç  bir ilgileri  yoktur.  Bunlar  bütün  ve  bölümden oluşan  güçlerdendir.  Allah’a  yakınlaşmayı gerçekleştiren  araç  ve  sebeplerden meydana  gelen  güçlere,  melekler  adı  verilir.  Allah’tan  uzaklaştırıp,  dünyaya  yaklaştıran güçleri âyeti  kerimede  "Allah’la  cinler  arasında da bir soy bağı icad ettiler" sözleri, bizim cinler meleklerden  daha  geneldir  sözümüze  dair bir  kanıttır.  Kâfirler, melekler  Allah’ın  kızlarıdır  dediler.  Fakat  cinler  ve şeytanlar  Allah’ın  kızlarıdır  demediler.  Yüce  Allah  bunlardan münezzehtir. Bu  söylenenler, meleklerin de, cinler kavramı  içinde yer aldığı anlamına gelmektedir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP