Aristoteles Mantığı ile Felsefe-Bilim İlişkisi - 1

İsmail KÖZ

1) Aristoteles Mantığının Özellikleri

Antikçağ mantık ve felsefe ekolleri arasındaki en önemli problemlerden birisi mantık bir bilim midir? Yoksa sanat mıdır?, tartışmasıdır. AntikYunan'da felsefi okullar arasında mantığın felsefeyle ilgisi üzerinde ortaya çıkan bu tartışma özellikle Antikçağ'ın iki ana mantık okulu olan Peripatetik okul ile Stoacı okul arasında gerçekleşmiştir. Asıl sorun mantığın felsefenin bir disiplini olup olmadığıdır. Birbaşka ifadeyle mantık felsefenin bir disiplini midir? Yoksa felsefe yapmanın, bilimi kurmanın metodu mudur?

Mantığın felsefe ile ilgisi konusunda üç temel görüş vardır:

"Peripatetikler mantığın felsefenin yalnızca bir aleti olduğunu söylerken, Stoacılar mantığın felsefenin bir kısmı olduğu; Platoncular ise mantığın eşit olarak hem felsefenin bir kısmı hem de aleti olduğu görüşündeydiler. Aristoteles yorumcularından Ammonius, Platonculann fikrini kabul ederek şöyle bir uzlaştırma denemesine girmiştir: Eğer kıyası terimlerin içerikleri açısından ele alırsak o zaman mantığa felsefenin bir kısmı olarak bakabiliriz. Fakat kıyası semboller ile ifade edilen soyut kurallar olarak görürsek, Peripatetiklerin Aristoteles'i takibederek yaptıkları gibi o zaman mantığı felsefenin bir aleti olarak kabul edebiliriz."

Aristoteles'in mantığı bir alet olarak değerlendirdiği çok açıktır. Bu da mantığı bütün bilimlerin öncesine yerleştirmektir. Önce alet bilinecek ve kullanılarak felsefe ve bilim inşa edilecektir. Bu yönüyle onun mantığına felsefenin ve bilimin aleti anlamında Organon denmiştir. Ancak yine de Aristoteles mantık ile diğer bilimlerin ilişkisini tam bir şekilde açıklamadığı için konuyla ilgili önemli tartışmalar modem zamanlarda da hala sürmektedir.

Mantığın kurucusu Aristoteles'in felsefe ve bilimi ile mantığı arasında tam bir uygunluk, karşılıklı ve birebir bağlantı görenler de vardır. Onda niteliğe dayanan (qualitative) bir bilimle yüklemli (predicative) bir mantık örtüşmektedir. Çünkü bu düşünüş sistemi, bu mantık sadece entelektüel bir merak üzerine değil, belirli bir görevi yerine getirmek için, bu felsefeyi düşünmek için kurulmuştur. Bu nedenle Aristoteles mantığına Organon, başka bir ifadeyle bilim ve felsefenin aleti denmiştir. Atademir ise, Kategoriler tercümesinin önsözünde şunları ileri sürmektedir: "Aristoteles, mantığı ne fizik, matematik ve metafizik gibi teoretik; ne ahlak, iktisat ve siyaset gibi pratik; ne de retorik, şiir ve diyalektik gibi poetik bilimlerden saymamakla onu bir bilim olarak görmemiştir. Bundan ötürü ne ikili ne de üçlü bilim sınıflamalarında mantığa rastlanmamaktadır. Ona göre mantık bilimlerin girişi, aleti veya bilimin şekli ve hatta bütün bilimler bu alete muhtaç olduklarından bilimlerin bilimidir." Görüldüğü gibi mantığın bilimler karşısındaki konumunun ne olduğu ta başından beri tartışılan bir konudur. Modem zamanlarda da bu tartışmanın devam ettiğine şahit oluyoruz. Gelecekte de mantığın bilimler arasındaki yeri ve etkisinin önemli bir tartışma konusu olacağı muhtemeldir.

Mantık nedir? sorusu mantığın kuruluşundan beri üzerinde durulan önemli bir probleme işaret etmektedir. Mantık nedir, diye sorduğumuzda buna birbirinden farklı tanımlar verilmektedir. Bu nedenle mantıkta bir tanımlar çokluğundan bahsedebiliriz.

Mesela: 1) Mantık var olanın genel niteliklerinin bilimidir; 2) Mantık herhangi belirlenmemiş nesnenin fiziğidir; 3) Mantık, düşünüşün ideal kanunlarının bilimidir; 4) Mantık doğru düşünme sanatıdır, gibi tanımlara rastlayabiliriz.

Birinci tanıma göre mantık, varlıkbilim, ikincisine göre çok genelleştirilmiş bir doğa bilimidir. Yukarıda da belirtildiği gibi mantığı nesnelerin fiziği olarak kabul eden anlayış onu nesnelerin varlığına ve nesnelerin kendi aralarındaki ilişkilere ait kanunların bütünü olarak görmektedir. Üçüncüsünde fizikötesi söz konusudur. Bir başka ifadeyle metafizik bir hüviyete bürünmektedir. Bu da demektir ki, mantık ideal bir varlık bilimidir; zihin tarafından bulunmuş ve kurulmuş değildir. O öyle varolduğu için zihin onu bulur ve bilir. Dördüncü tanımda mantık artık bilim değil ancak bir sanat yani sadece belirli bir amaca varmak, doğru düşünmek için konmuş bir takım kurallar bütünüdür. Bir başka ifadeyle bilimlere giriş, bir metot olması sözkonusudur. Aslında Aristoteles'in görüşü de bu sonuncusudur, denebilir.

Mantığın tanımı yapılırken, felsefenin diğer disiplinleriyle karşılaştırılması sözkonusudur: Mesela Kant'ın değerlendirmesinde Eski Yunan felsefesi üç bilime ayrılıyordu: "Fizik, etik ve mantık: Her akıl bilgisi ya içeriklidir ve bir nesneyi ele alır; ya da biçimseldir ve nesnelerde ayırım yapmaksızın, anlama yetisi ile aklın yalnız biçimiyle ve düşünmenin genel kurallarıyla uğraşır. Biçimsel felsefeye mantık denir. Belirli nesnelerle ve bu nesnelerin bağlı olduğu yasalarla ilgili olan içerikli felsefe de yine ikiye ayrılır. Çünkü bu yasalar ya doğanın ya da özgürlüğün yasalarıdır. İlk yasalara ilişkin bilime fizik, diğerlerine ilişkin olana ise etik denir. Mantığın, düşünmenin genel ve zorunlu yasalarının dayandığı temellerin deneyle bir ilgisi yoktur. Yoksa mantık anlama yetisi ve akıl için bütün düşünmede geçerli olan ve kanıtlanması gereken bir kurallar bütünü olamazdı." "Deneye dayanan her felsefeye deneysel, öğretilerini yalnızca apriori ilkelerden çıkarıp sunana ise saf felsefe denebilir. Bu sonuncusuna sırf biçimselolduğu zaman mantık denir. "

Aristoteles'de gerçek varlığın, varlık olarak varlığın bilimi metafizik olduğundan mantık gerçek varlığın bilimi değildir. Fakat varlığın kanunları düşüncenin de kanunları olduğundan varlık kanunlarıyla düşünce kanunlarının bu özdeşleştirilmesi sonucunda mantık metafizik veya ontolojik karakterine bürünerek objektif hakikatin bilgisi, aklı varlıkların bilgisi olmaktadır. Bu suretle o bilimin aleti olmakla kalmıyor, bilimin kendisini de konu olarak alıyor. Hızır, Aristoteles'in mantığın formel kaynağını duyulabilir denemede değil, varlığın ve kanunlarının ifadesi olan aklın kendisinde gördüğünü ileri sürer.

Aristoteles mantık sisteminde duyulabilir denemeden çok aklın kendisinde bulunan kanunları ifade etmekten başka bir şey yapmamıştır. Gerçekte Aristoteles'e göre aklı apriori olarak varlıktan ayrı, bağımsız düşünemeyiz. Yarlıktaki düzen ve işleyiş düşünmemize de yansır. Ancak bu şekilde düşünen özne ile düşünülen nesne arasındaki karşılıklı bağıntı kavranabilir. Daha doğrusu akıl ve gerçeklik arasında uyum düşünülebilir. Gerçekliğin yapısı aklınkine uygun olduğundan mantık ilkeleri gerçek üzerine dayanmaktadır. Ye böylece mantık felsefenin bir disiplini olarak görülebilmektedir.

Buna ilaveten Aristoteles'in mantığı, fizik ve matafizik hakikatlere, ispat için uygulaması onda fizik ve metafizik hakikatlerin birbirine bağlı olduğu fikrine yolaçmıştır. Bunun neticesinde onun mantığını ilk formel bir mantık sistemi olarak görenlerin yanında, materyal bir karakterde olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Fakat mantığın bütün bilimler için bir ortak yöntem olması Aristoteles' de mantığın bir varlık bilimi gibi görülmesine neden olmamalıdır.

Aristoteles'in bilim yaparken genel anlayışın tersine duyumları göz ardı etmeden gözlemi, karşılaştırmayı deneme ve tümevanmı devamlı kullanmasına rağmen onu yalnız kıyas yoluyla ispatçı bir bilimin kurucusu, bir bilim teorisyeni olarak tahlil ve tenkit etmek adet olmuştur. Oysa Aristoteles madde kavramını öne sürerek farklı değişim biçimlerini ayırt etmiş, bunları betimleyip tartışarak özcülüğü kurmuştur.

Varlığın tümel yönlerini nesneye bağımlı kılmakla algıladığımız fiziksel dünyayı felsefe için çıkış noktası yapmıştır. Deneyi bilgiye temel yapan, maddeci gerçekçiliği bilinçli olarak ilk kuran yine Aristoteles 'tir. Fakat yine de yeni bilimsel gelişmelerin ve metot anlayışlarının gerisinde kaldığı iddia edilmiştir. Bunun sebebi de Aristoteles mantığının 2000 sene mümkün olan yegane mantık olarak kabul edilmesidir. Bu anlayış nedeniyle uzun asırlar boyunca mantık ne bir adım gerilemesi ne de bir adım ilerlemesi mümkün olmayan bir sistem kabul edilmiştir. Ortaçağ'da ise mantık tamamiyle bir şekilden ibaret kaldığından mantığın eşyanın derinliğine inmediği; hep bilimin dışında özlerle ve bilinen hakikatlerle uğraştığı fikri yerleşmiştir.

Bunun sebebi Aristoteles'in bilgi ve bilim anlayışıdır. Çünkü onda bilimin konusu öz manasında olduğundan başka türlü olmayandır. O bilmekten ispat vasıtasıyla bilmeyi kasteder, zorunlu sonucu vermesi içinispatı da değişmeyen öz üzerine kurar. Onun bütün sisteminin temelinde yatan anlayış, ilmin en öz vasfı "niçin"i göz önünde tutmaktır. Aristoteles bu niçinin bilgisini elde etmede sebeple özdeşleştirdiği özü yüklü bulunan orta terime ağırlık veriyor.

Ona göre "orta terim" şekildir, özdür. Aristoteles için önce dikkat edilecek husus özün tasdiki meselesidir. Öz, bir varlığın zaruri karakterlerinin bütünüdür. ilmin konusu zorunlu ve tümelolan olduğu için özü bulmak gerekir. Çünkü ona göre kıyaslar prensip olarak hep formel özü alırlar, yalnız özün kıyası olabilir.

Bu özün bilgisi de kıyasta "Birinci Şekil" ile elde edilir. Çünkü şekillerin en ilmi olanı budur. Kıyas, dedüksiyonun en mükemmel şeklidir, dedüktif delil türünden bir tanesidir. "Dedüksiyonda problem, ilk önerıneler nasıl elde edilir. Dedüksiyonun bir yerden başlaması gerektiğinden, bu başlangıç ispat edilmemiş, ispattan farklı bir yolla bilinmesi gereken bir şeyle başlamalıdır. Aristoteles bu konuda öz (essence) kavramına dayanıyor. Bu da özel olaylardan elde edilen genel kavramlardır." Öz' ün nasıl mantığın konusu olduğuna Husserl şöyle bir açıklık getirir: "Öz de rastlantısal olmayan, nesnel, zaman içinde değişmeyendir. Bu durumuyla mantığın konusudur. Nasıl öz, fenomenolojinin yöntemiyle dünyasal, olgusal niteliklerinden antılmışsa mantığın nesneleri de aynı niteliği taşırlar." 

Şimdi önce Aristoteles'in kıyas teorisinin yapısını irdeleyelim. O, sözün, dille düşünce arasındaki münasebetin kısaca açıklamasından başlayarak kavram, önerme, kıyas ve ispat teorilerini kurmuştur. Çünkü onun mantık sisteminde kavramlar, önermeleri; önermeler de kıyasları oluşturur. Bu nedenle asıl amaç kıyasların incelenmesidir. Genelde klasik mantığa karşı tenkitler kıyas teorisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte gerek önerme, gerekse kavram anlayışı, onun varlık felsefesiyle yakından ilişkili bulunmuştur. Çünkü sisteminin temelinde kavram yatar; kavram da onun felsefesinde varlıkla sıkı sıkıya bağlıdır.

Kıyas dedüksiyonun en mükemmel şeklidir, demiştik. Aristoteles için dedüksiyon, mantıksal ispatın özünü oluşturur. İspatta sonuç, delilin öncülleri denen diğer önermelerden dedüksiyonla çıkarılır. Delil öyle kurulur ki, öncüller doğru ise sonuç da zorunlu olarak doğrudur. İşte Aristoteles de bu ispat yapısının ne olduğunu ortaya koymak daha doğrusu ispat teorisini geliştirmek istemiştir. Çünkü Birinci Analitiklerin başında kıyas teorisini incelerken, bu incelemenin konusunun ispat olduğunu ve bağlı olduğu ilmin de ispatçı ilim olduğunu açıkça belirtir.

Gerçekten de Aristoteles mantığının asıl ölmez yönü 1. Analitiklerde geliştirmiş olduğu bu kıyas teorisidir. O, kıyası şöyle tanımlar: "Kıyas bir sözdür ki, kendisinde bazı şeylerin konulmasıyla bu verilenden başka bir şey, sadece bu veriler dolayısıyle gerekli olarak çıkar."

1 | 2 | 3 | 4

Aristoteles Mantığı ile Felsefe-Bilim İlişkisi - 2

Şimdi onun kıyasın kurulması ile ilgili söylediklerini ele alalım:

Aristoteles'e göre "Bütün hallerde herhangi bir sanatta veya herhangi bir ilimde olduğu gibi felsefede de yöntem aynıdır. Herhangi bir alanda kıyas oluşturulurken kıyasın ilkelerinin ne tarzda bulunduklarını ve onları ne tarzda takip gerektiğini dikkate almalıdır. Bunu yaparken meselenin terimleri hakkındaki ilişkilere bakmalıdır. Mesela terimler arasında, inkar ve tasdik arasında veya bütüncül (tümel) tasdik ile bölümcül (tikel) tasdik arasında ve bütüncül inkar ile bölümcül inkar arasındaki bağıntıya dikkat etmelidir. Fakat gereken şey iyice tayin edilen daha küçük sayıda terimler göz önünde tutmaktır. Fakat her bir ilimde o ilme has ilkeler çokluğu teşkil eder. Bunun sonucu olarak her bir konuya ait ilkeleri temin etmek denemeye aittir. Sözgelimi astronomi ilminin ilkelerini temin eden astronomik denemedir, çünkü ancak gök olguları uygun tarzda yakalandıktan sonradır ki, astronominin ispatları keşfedilmiştir. Herhangi öbür sanat veya ilim için de bu böyledir. Bunun sonucu olarak o şeyin yüklemleri yakalanır yakalanmaz, derhal ispatlarını çıkarmak bize aittir." Aristoteles'in bilimde ispata bu kadar önem vermesi onun bilimi aksiyomatik bir sistem olarak görmesi demektir. Şöyle ki, önce her bilimin temel ilkeleri (aksiomlar) denemeyle elde edildikten sonra o bilimin verileri bu aksiyornlar ışığında sistematize edilmektedir. Bunu da kıyasla yapmaktadır. Ancak yukarıdaki alıntılarda ilk terimlerin tespiti önemli bir başlangıç olarak görülmektedir.

Lukasiewicz, Aristoteles' in kıyas doktrininde, terimler sınıfları ifade ettiğinden tümel terimleri dikkate alıp tekil terimleri almadığını belirtir. Oysa iddiasına göre, tekil terimler tümel terimler kadar önemlidir. Sadece günlük hayatta değil fakat bilimsel araştırmalarda da önemlidir. Tekil terimlerin ve tekil önermeierin yerinin olmaması Aristoteles mantığının en büyük eksikliğidir.

Aristoteles'e göre kıyas öncüllerden itibaren teşkil edilir. Şöyle ki, "filan yüklemle falan konu arasında bir münasebet tesis eden kıyas ise bu yüklernin bu konuya taalluk ettiğini gösteren öncüllerden hareket eder." Bir konuyla ilgili öncülleri de şu tarzda seçmemiz gerekir: İlkin konunun kendini, tanımları ve nesnenin bütün özelliklerini; bundan sonra da mantıken nesneden çıkan bütün yüklemleri, ve bu sefer de nesnenin kendinin sonucu olduğu yüklemleri, aynı zamanda ona ait olmak imkanı bulunmayanları ortaya koymalıyız.

Öncül bir şey hakkında bir şeyi tasdik veya inkar eden sözdür. Bu söz de ya tümel, ya tikel veya belirsiz olur. Bütün olarak alınan bir konuya yüklerneye veya yüklememeye tümel; bir bölüm olarak alınan veya bütün olarak alınmayan bir konuya yüklerneye veya yüklememeye tikel; tümellik veya tikellik gösterilmeden yapılan yüklerneye veya yüklememeye belirsiz denir. Bir terimin, başka bir terimin bütünlüğü içinde bulunduğunu söylemek, veya bir terimin tümelolarak alınan başka bir terime yüklendiğini söylemek aynı şeydir. Konuda öteki terimin hakkında tasdik olunmayacağı hiçbir bölüm bulunmadığı zaman bir terimin tümelolarak tasdik edildiğini söylüyoruz. Tersi de böyledir. Öncülün kendilerine dağıldığı şeye yani yüklem ile ister varlık kendine eklensin, ister var olmayan kendinden ayrılsın, yüklernin kendisi hakkında tasdik edildiği konuya terim denir.

Görüldüğü gibi Aristoteles'in iyice tanımladığı öncüller sadece tümel terimlere tatbik edilebilir, tekil (individual-singular) terimlere değiL. Açıktır ki, tümel ve tikel önermelerin terimleri tümel (universal) olmalıdır. Mesela o, "Bütün Callias'lar insandır" gibi anlamı olan bir önermeyi kabul etmez. Aristoteles terimlerle sınıflar arasında bağ kurar. Mesela Cleon, Callias gibi duyulur fertler hiç yüklem olamazlar; fakat başka şeyler onlara yüklem olabilir: İnsan, hayvan gibi.

Bu konuyu Aristoteles şu ifadelerle açıklar:

"Bir şey bir konuya olduğu gibi başka şeye de yüklendiğinden yüklem hakkında tasdik edilmiş olan her şeyin konu hakkında da tasdik edilmesi gerekecektir. Söz gelimi insan fert olarak alınan bir insana yüklenmiştir; bir yandan da hayvan, insana yüklenmiştir. Öyleyse fert olarak alınan insana hayvan da yüklenebilecektir. Çünkü fert olarak alınan insan hem insandır hem hayvan." Böylelikle fert olarak insan, insan türüne girer ve bu türün cinsi de hayvandır. Buradan hareketle Aristoteles tür ve cinsleri de fertler gibi töz kabul etmiştir, ancak ikinci töz olarak.

Fakat Aristoteles burada şu açıklamayı getirme ihtiyacı hissetmiştir: "İlk tözlerin belli bir varlık anlattıkları gerçektir. İkinci tözler (tür-cins), adlandırılmalarının şekli dolayısıyla, söz gelimi belli bir varlık anlattıklarına inanılabilir. Bununla beraber bu doğru değildir. Bu türlü deyimler çok bir nitelik ifade ederler, çünkü konu ilk tözde olduğu gibi bir tek değildir. Gerçekte insan bir çokluğa yüklenmiştir, hayvan da öyle. Bununla beraber tür ve cins niteliği mutlak şekilde ifade etmezler. Tür ve cins niteliği öze göre tayin ederler. Onların anlattıkları şey filan nitelikte bir özdür." Aristoteles' in bu cins ve tür anlayışının kıyasa nasıl yansıdığı ve metafizik hatalara nasıl yolaçtığı hep tartışılan bir problemdir.

Aristoteles şunu vurgular: Tekil terim doğru bir önerınenin yüklemi olmaya uygun değildir. Aynı şekilde doğru bir önerınenin konusu (subject)olamayan terimler de vardır. Aristoteles bu nedenle sisteminden bir önermenin konusu ve yüklemi olamayan terimleri çıkarmıştır. Aristoteles mantığının temel özelliği şudur: Aynı terim herhangi bir sınırlama olmadan konu ve yüklem olabilir. Bu nedenle kıyasın terimlerinin aynı cinsten olması gerekir.

Klasik mantıkta sıfata "yüklem" sıfatlanmışa da "konu" denir. Sıfatların yani yüklemlerin basit olanları vardır, mürekkep olanlan vardır. Basit olanı kendisine bir tek sözle delalet edilmiş olandır: insan, hayvan, konuşan, beyaz, siyah gibi. Mürekkep kendisine mürekkep bir sözle delalet edilendir. Konuşan hayvan, beyaz insan gibi. Bir sıfat bir isim olabilir, fiil de olabilir. Yüklem ve konular aslında isim ve fiillerin manalandır. Yoksa isim ve fiil değillerdir. Ancak ilk bakışta isim ve fiillerle, yerlerini kelimelerin tuttuğu manaların kastedildiğini anlamak zor olunca isim ve fiiller sanki yüklemler ve konularmış gibi alınırlar.

Bu ifadelerden açıkça Aristoteles' in mantık anlayışında varlık tasavvurlarının yönlendirici olduğu ileri sürülebilir. Hatta bu nedenle, Aristoteles tarafından geliştirilen dedüktif sistemin naturel (doğa üzerine) dedüksiyon sistemi olduğu; bu nedenle pek çok kurallan olsa da aksiyomatik bir sistem olmadığı iddia edilmektedir. Bu görüş doğru değildir. Çünkü Aristoteles geçerli bir çıkarırnın dayandığı ilkeleri tespit ederken bu ilkelerin altında yatan temel bir aksiyom ortaya koymuştur:

"Bu aksiyom "ya hep ya hiç kuralı" (dictum de omni et nullo) olarak bilinir ve bir sınıfın tümü veya hiçbiri hakkındadır. Tabi bu aksiyom doğrudan yalnızca kıyasın "Birinci Şekli"ne uygulanır. Bazı kıyas kuralları da buradan elde edilir. Bu aksiyomu şu şekilde ifade edebiliriz: Eğer bir M sınıfının bütün üyeleri P sınıfının belli bir özelliğine sahip (ya da sahip değil) ise ve bazı S dediğimiz fertler de M sınıfının içinde ise bu fertler (S), P sınıfının niteliğine sahiptir (ya da değildir). Açıktır ki, bir sınıfın tüm üyeleri hakkında söylenen şey, o sınıfın içinde bulunan diğer sınıfın tüm üyeleri hakkında da söylenebilir. "

Aristoteles'de kategorik kıyas kategorik (basit) önerıneler üzerine kuruludur. Kategorik önermeler de genellikle sınıflar hakkındaki ifadeler olarak kabul edilir. Şöyle ki, kategorik bir önerme bir sınıfın başka bir sınıfın içinde olup olmadığını bildirir. Bir sınıf, bazı özel niteliklerde ortak olan bütün objelerin bir kolleksiyonudur. Sınıfların birbiriyle bağlandığı çeşitli yollar vardır. Eğer bir sınıfın bütün üyeleri diğer ikinci sınıfın da üyeleri ise birinci sınıf ikincisinde içerilmiştir denir. Bir sınıfın sadece bazı üyeleri başka bir sınıfın üyeleri ise onda kısmen içerilmiştir denir. Tabiki ortak hiçbir üyesi olmayan sınıf çeşitleri de vardır. İşte sınıflar arasındaki bu çeşitli ilişkiler dört kategorik önerme (tümelolumlu, tümelolumsuz, tikelolumlu ve tikelolumsuz) ile olumlu ya da olumsuz olarak gösterilir.

Klasik mantığa göre yalnız bir tek önerme biçiminin olduğu ileri sürülür. Bu da bir konuya bir yüklem veren biçimdir. Bu biçim, belli bir şeye nitelikler yüklemek için uygun olan bir biçimdir. Gerçekte Aristoteles'in mantığı yüklem mantığıdır. Yani temelinde bir konuyu bir yükleme bağın yardımı ile bağlayan yargılar bulunmaktadır. Aristoteles'in yüklem mantığına, sıfatı isme bir başka deyimle niteliği varlığa bağlayan bir felsefe ile bir bilim tıpatıp uymaktadır. Bu felsefe ile bu bilirnde tabiatıarı gereği belirli bir niteliği taşıyan varlıklar vardır. 'Ateş sıcaktır', 'Kar soğuktur' önermelerinde olduğu gibi. Klasik mantıkta bunun karşılığında 'Her a b'dir'önermesi bulunmaktadır. Başka türlü söylemek istersek şöyle deriz: a'lar sınıfının bütünü b'ler sınıfının içindedir. Bu felsefe ve bilime göre de öyle varlıklar vardır ki, bunlar belirli bir niteliği tabiatıarı gereği hiçbir zaman taşımazlar. Klasik mantıkta bunların karşısında 'Hiçbir a, b değildir' başka bir deyimle a sınıfının hiçbir öğesi b sınıfının içinde değildir, önermesi bulunmaktadır. Gene bu bilim ve felsefeye göre belirli bir niteliği ancak geçici olarak taşıyan varlıklar ya da o niteliği ancak sınıfın birkaç öğesinin taşıdığı durumlar vardır. Klasik mantıkta bunların karşısında 'Bazı a lar b'dir' yahut a'lar sınıfının ancak bir bölümü o niteliği taşımaktadır, önermesi bulunmaktadır. Ancak önermelerin, sınıflar hakkında olumlu ya da olumsuz bir yargıda bulunması kıyasın formuyla ilgili bir şey değildir. Çünkü, kategorik bir kıyasın formu önermelerinin özel içeriklerinden bağımsızdır. Kıyasın geçerliliği ve geçersizliği sadece kendi formunun doğruluğu ve yanlışlığı ile ilgilidir. Bu durumda geçerli bir kıyas, formel olarak geçerli demektir. Sınıf yorumunda, kategorik önermeyi oluşturan "konu" ve "yüklem" terimleriyle objeler sınıfı gösterilir ve önermede bu sınıflar hakkında bir yargı kabul ya da reddedilir. Doğru hüküm konu ile yüklernin, cümleyi meydana getiren kavramların objektif gerçekliğe uyacak şekilde, bir birlerine bağlanmaları yahut ta birbirinden ayrılmalarıdır. Böyle olunca kategorik hüküm bir objeye bir sıfat yükleyen yahut da bir objeyi bir kavram altına sokan hükümdür. Aristoteles düşünce hayatındaki her ilerlemenin her düzenli bağlılığın ancak hükümlerin mantık kaidelerine göre birbirlerine bağlanmaları sonucunda meydana geldiğini görmüştür. İki önermeyi bir birine bağlamak ve bunlar arasında mantıksal ilişki kurmak ancak kavramlarla mümkün olmaktadır.

Aristoteles'e göre ispatçı ve gerçek ilme ancak nesnelerin özüne cevap teşkil edecek olan tanımla ulaşılacağından o, tikel-tümel kavramlar arasında bağıntılar kurarak bunlarla şeyleri sınıflara ayırıp tanımlıyor. Bu nedenle Aristoteles gerek mantıkta gerekse felsefede şeyleri sınıflama ve tanımlama ile işe başlar. Bu tanımlar da mantığın temel taşları olan kavramları oluşturur. Kavramlar da sınıflara tekabül eder.

1 | 2 | 3 | 4

Aristoteles Mantığı ile Felsefe-Bilim İlişkisi - 3

Klasik mantık öz anlayışı üzerine dayanan kavramlar arasındaki münasebet üzerine kurulu bir mantık yapısına sahiptir. Aristoteles'in hareket noktasını kavram felsefesi teşkil eder. Duyuların verilerinden başka bir bilgisi olmayan tekcil (individual) ler içinde tümel (universal) i; böylece öz (essence) ü veya kavramı kabul eder. Çünkü Aristoteles varlığı bir başka ifadeyle nesne düşüncesini kavramsalolarak çözümler. Aristoteles'in öncelikli amacı algılanabilen nesnenin varlık koşullarını ilkece yine algılanabilir karşılıkları olan kavramlarla açıklamak olmuştur. En temel ilkelere öğe olan kavramlar düşüncenin bölünemez ve çözümlenemez başlangıç noktalarıdır. Bu itibarla Aristoteles mantığı, konu ve yüklem olarak kabul edilen iki genel kavram arasındaki formel bağın bağlı bulunduğu kurallardan bahseder. Bu durumda forınel mantık kavramlar ve kavramlararası ilişkiler üzerinde önemle durur.

"Kavram bir objenin zihiııdeki tasavvurudur, bunafikir de diyebiliriz." "Kavram zihnin sırfbir soyutlaması değildir. Kavram teşekkül edince, nesnelerin özüne bir cevap, zihnf bir karşılık olur; bir başka ifadeyle nesnelerin tanımının zihindeki ifadesidir. "

Yukarıda belirtildiği gibi "Kavram bir nesnenin zihindeki tasarımı olunca bu nesne ya bir küme bir başka ifadeyle sınıf, ya da bir bireydir. Bu durumda kavram, karşılığı olan nesneyi gösterir. Örneğin "insan" teriminin gösterdiği nesne insan sınıfı, "Sokrates" teriminin gösterdiği nesne ise bir birey olan Sokrates'tir. Gösterilen nesne bir sınıf olduğunda bu terimlere genel terim, buna karşılık bir bireyi gösteren terim tekil terim sayılır." Her genel terimin kaplarnı bir sınıftır. Bu sınıf terimin uygulandığı nesnelerin kümesidir. Klasik mantıkta bireyler tür denilen doğal sınıflara ayrılmıştır.

Her tür, bir genel terimin gösterdiği nesnedir. Başka bir deyişle her tür, bir genel terimin kaplamıdır. Genel terimler arasındaki ilişkiler, bu terimlerin kaplamları olan türler arasındaki ilişkilerdir. Görüldüğü şekliyle sınıflamada sözkonusu olan kavramların sınıflamasıdır. "Klasik mantıkta kavramların kaplamını belirtmek onu sınıflandırmak demektir ." "Kavramlar arası münasebetlerde de belirleyici olan cins ve tür fikirleridir."

Klasik mantığın kavramların kaplamını dikkate alarak gerçekleştirdiği sınıflama anlayışına sınıflamanın objektif olmadığı, subjektif olduğu gerekçesiyle karşı çıkılmıştır. Bu tenkide göre bütün objeler için geçerli-doğru bir sınıflandırma mümkün değildir.

Nominalistlere göre kavramlar sadece adlar olduğu için obje çözümlemesine dayanan sınflama realiteye dayanmaz, keyfidir. Aristoteles'e göre ise her obje yakın cinsini gerçek ve etkin öz olarak gelişmesini yöneten gizli neden olarak kendinde taşır. Aristoteles bilmeyi her şeyden önce objelerin çözümlemesine dayanan doğru bir sınıflama olarak görür. Bu nedenle onun çabası en yüksek ve en genel kavramdan aşağı doğru en alttaki cins kavramlarına kadar uzanan bir kavram zincirini oluşturmaktır. Ona göre bu kavram sınıflaması bütün objeler için geçerli olacak ve ilmi mümkün kılacaktır.

Buradan anlaşılıyor ki, sınıflama işlemi belli sayıdaki haberin gözden geçirilmesiyle bütün haller için düşünülebilecek bir genellerne imkanını vermektedir. Belli sayıda olan ile sınırsız sayıda olanı aynı sınıf içinde düşünmemizi sağlayacak olan da her halde tek fertlerin ayrı ayrı özellikleri değil de, genel özleri olacaktır. Çünkü sonsuz çokluklar alanıyla karşı karşıyayız. Sonsuz çokluklar da Aristoteles'de dedüktif bir düşünce ile ele alınacaktır. Ancak o, çokluğu birliğe irca ederken kavramlara dayanmaktadır. Çünkü kavramlar, onun anlayışında türlere ya da sınıflara tekabül eder.

Aristoteles' in tikel nesneler üzerine oturttuğu doğa felsefesi, mantıksal ve doğal bir biçimde "özcülük"e götürüyor. Bu öğretiyi terimleri, önermeleri ve bunların anlamlarını inceleyerek, dil felsefesi ve mantık üzerinden kurar. Ontolojik sonuçları kavramları irdeleyerek çıkarır. Aristoteles temel önerme yapısı olan özne ve yüklem bağıntısına dayanarak bu ilişkinin kavramsal yapıya olduğu kadar varlığa ilişkin konulara da ışık tuttuğunu onaylıyor.

Özne-yüklem bağıntısı varlığa şu şekilde ışık tutmaktadır: Özne yüklem bağıntısını dört biçimde yorumlayabiliriz:

1) Özne-yüklem bağıntısı bir niteleme bir başka ifadeyle yüklernin özneye bir nitelik vermesi şeklinde yorumlanabilir.

2) Bu bağıntı, bir üye ile bu üyenin ait olduğu sınıf arasındaki bağıntıdır.

3) Ya da bir alt sınıf ve bu sınıfı kapsayan sınıf arasındaki bağıntıdır.

4) Son olarak da özne-yüklem bağıntısı özdeşlik ilişkisine dayanmaktadır. Öyle ki; burada özne ve yüklernin delalet ettiği sınıflar aynı şeyi simgelemektedir, birbirlerinin yerine kullanılabilir. Örneğin "İnsan akıllı bir hayvandır" önermesinde olduğu gibi. Burada özne ve yüklemi gösteren terimler arasında özdeşlik vardır.

Hızır' a göre aslında sınıflar mantığı olan eski mantık sınıflar sınıfı ile sınıf içinde küçük sınıfı ayırdedememektedir. Onun gözünde hepsi sınıf içinde küçük sınıftır. Yeni mantık sınıflar hesabı ile çok önemli olan bu ayırmayı başarmıştır. Aristoteles sınıflar arasında belli türden bir bağıntı kabul eder. Mesela köpekler sınıfı memeli hayvanlar sınıfının içinde küçük bir sınıftır. Memeli hayvanlar ise hayvanlar sınıfının içinde küçük bir sınıftır. O halde köpekler sınıfı da hayvanlar sınıfı içinde küçük bir sınıftır. Görüldüğü gibi Aristoteles'in sınıflar arasında kabul ettiği belli türden ilişki alt sınıf-sınıf bağıntısıdır. Bir sınıf ile başka bir sınıf arasında özdeşlik ilişkisine dayalı bağıntı ise daha çok tanım işlevi gören önermelerde söz konusudur. Diğer bütün bağıntılar alt sınıf-sınıf bağıntısına indirgenir. Bu da bazı sorunlara yolaçar. Mesela bir üye-sınıf bağıntısı ile alt sınıf-sınıf bağıntısı bir birine indirgenemez. Oysa Klasik mantıkta bu böyledir. Halbu ki ikisi arasında yapı olarak çok fark vardır. Şöyle ki, alt sınıf-sınıf bağıntısı geçişli (transitive) olduğu halde, üye-sınıf bağıntısı (her zaman) geçişli değildir. Bunu şu örnekle açıklayabiliriz: Oktay Aderneğinin, A derneği de B dernekler federasyonunun üyesi ise Oktay'ın B dernekler federasyonunun üyesi olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü kişiler değil ancak dernekler, B dernekler federasyonunun üyesi olabilirler. Oysa, tüm memeliler omurgalı ve tüm omurgalılar hayvansa, tüm memelilerin hayvan olduğu kesinlikle söylenebilir. Fakat daha önce de gördüğümüz gibi Aristoteles tekil terimlerle yapılan önerıneleri kabul etmeyip sadece tümel ve tikel kavramlarla kurulan önermeleri kıyaslarda kullanmaktadır. Bu da eleştiri konusu olmaktadır. Bütün bunlardan dolayı Aristoteles mantığı, soyutlayıcı sınıflar mantığı olarak görülmektedir. Bunun yanında sınıflamanın subjektif olduğu, Aristoteles felsefesinin özelliklerini yansıttığı ileri sürülmektedir.

2) Mantık Bilim İlişkisi

Aristoteles'in mantığının, onun felsefesiyle, bilim anlayışıyla iç içe olduğu ve kendi felsefesini yansıttığı tenkidi sıkça yapılır. Aristoteles, algılanan şeyleri kavramlar halinde derleyip sınıflandırarak yeni bilgilere varmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de kullandığı alet, nitelikçi ve sınıflayıcı kıyas teorisidir. Oysa Aristoteles, mantığı diğer bütün felsefe disiplinlerinden ayırmaya çalışmış; onu varlıkla ve bilgiyle ilgili bir alan değil, daha çok düşünme sanatı olarak görmüştür. Ne var ki, kıyas teorisinin bu nitelikçi ve sınıflayıcı özelliği zamanla forınel olma özelliğini gölgede bırakmıştır.

Hızır' a göre niteliksel ilişkilere tatbik olunan mantık öze ve yüklemlere dayanan bir nitelikler mantığı veya varlık değerlerine dayanan sınıflamalar mantığıdır. Yüklemlerin sınıflaması, tecrübe dünyasındaki ve hükümlerimiz arasındaki bütün bağıntıların ve modalitelerin her durumunu ne temsil edebilir ne de hepsini içine alabilir. Sınıflamalar mantığı ve bunun sonucu olarak tabi geleneksel mantık, özlerin bir sınıflaması olarak göz önünde tutulursa ona özün mantığı adı verilebilir. Çünkü, bu mantık, öze ait değerlere yöneItilmiş varlık değerlerinin münasebetlerinin mantığıdır. O fonksiyonlardan çok varlığı ele almaktadır, hatta fonksiyonu varlığa indirgemektedir. Bunun aksine olarak modem bilim fonksiyonlarla ilgilenmek üzere özler ve yüklemleri bir kenara bırakmıştır. Ona göre "Güneş Aydınlatıcıdır" demenin hiçbir manası yoktur. Önce önemli olan bu fenomenik fonksiyonun analizidir. Güneşin ve ışığının fenomenik tabiatıdır.

Modem bilimin gelişmesiyle birlikte yeni bir düşünme şekli ortaya çıkmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi klasik mantık varlık değerleriyle idare edilen düşünce kanunlarım açıklamıştır. Bunun aksine olarak modem bilim olgularla ve onların matematik münasebetleriyle ilgilenmektedir. Öyleyse burada yeni bir düşünce şekli vardır. Fakat bu düşünce şekli hiçbir zaman birinciyi dışarıda bırakmıyor; bilakis içine alıyor. Klasik felsefenin konusu mutlak değerdir. Bilimin konusu göreli olgudur. Yeni konuya yeni bir mantık lazımdır. Çünkü, "eski mantık" bağıntıları yazmayı da hesaplamayı da başaramaz. Çünkü o, her türlü bağıntıyı niteliğe indirger: 'a, b'den büyüktür' önermesinde b'den büyüktür parçasını a'nın bir tek niteliği olarak alır ve b'den büyüktür'ün bütünü, bir tek sözcükmüş gibi a'nın yüklemi olur. Burada, b'nin a'dan küçük olduğunu öncrmenin anlamından kavrıyor, ama bunu bir işlemle çıkaramıyoruz. Yeni mantık genel bağlantılar kuramını kurmuştur. Bu kuram çoğu bilimlerde düşünüş ve araştırma aleti olarak kullanılmaktadır. Oysa daha önce klasik mantık bilimler için bir alet olarak kullanılmaktaydı, hatta bilimlerin metodu olarak kabul görüyordu.

"O kadar ki, Aristoteles, mantığı fizik ve metafiziği izah için metot olarak kullanıyordu. Onun mantığı, batı ve doğu Ortaçağı'nda bir alet olarak telakki edilmiş ve bütün bilimsel faaliyetler için metot olarak rağbet görmüştür. "


1 | 2 | 3 | 4

Aristoteles Mantığı ile Felsefe-Bilim İlişkisi - 4

Bu nedenle Ortaçağ skolastik düşüncenin en çok metod anlayışı tenkit edilmektedir. Renaissance yeni bilgiye ulaştıracak yeni bir metot ararken, skolastiğin kullandığı formel mantığa özellikle onun kıyas teorisine karşı çıkılmıştır. Çünkü Ortaçağ düşüncesi formel mantığı bir tartışma tekniği haline getirince; bilgi elde etmede sürekli kavramlarla çalışarak deney ve gözleme önem vermemiştir. O kadar ki, mantığın uygulaması ve önermelerin oluşturulması konusunda pek dikkat gösterilmeyip, bu konudaki hataların artması sonucu bazı metafizik prensipler üzerine kurulan garip sonuçlar yaygınlaşmıştır, artık duyulur alemden bahsederken bile dış dünyaya müracaat edilmeyerek kıyasla bilgi elde etme yoluna gidilmiştir. Böylelikle mantık tamamiyle bir şekilden ibaret kalmış, eşyanın derinliğine inmediği, hep bilinen hakikatlerle uğraştığı ve bilimin dışında özlerden bahseden bir düşünüş sistemi olduğu fikri yerleşmiştir. Sonuçta da formel mantığın esaslarının yetersizliği fikri metodoloji konusunu gündeme getirmiştir.

Ortaçağ' da bilimler için Aristoteles mantığı yeterli görülürken Renaissance ile birlikte tabiat bilimlerindeki gelişme karşısında metot olarak yetersizliği ortaya çıktı ve bu nedenle yeni metot arayışları başladı. Öner'e göre bu meteodoloji fikirleri aslında formel mantığın bir açıklamasıdır. Yeniçağ'da bilimlerin metotları üzerindeki bu çalışmalar formel mantığı açıklamış, Aristoteles mantığının kötü kullanılmasına bir ölçüde engel olmuştur. Bu nedenle metodoloji çalışmaları yeni bir mantık olarak değil de klasik mantığın ıslahı olarak değerlendirilmelidir.

Aristoteles'in akılyürütme teorisine karşı çıkanların başında Galilei (1564-1642)' nin çağdaşı Francis Bacon (1561-1626) ve Descartes (1596-1650) gelir. Onlar mantığı metot olarak yetersiz görmüş ve yeni metot arayışlarına başlamışlardır. Bunlardan Bacon kıyas teorisi yerine tümevarımı esas alıp geliştirmeye çalışmıştır. Öner, Bacon ile başlayan yeni mantık çalışmalarının sebebini, mantığın kendi içinde bir gelişmesi olarak değil de, bilimsel faaliyetlerin zorlaması ve bu faaliyetlerin gerektirdiği ihtiyacı karşılamak için eski mantığı tamamlama gayreti olarak zikretmektedir.

Descartes, Aristoteles'in kıyas mantığı yeni bilimi kurmaya elverişli olmadığından, ulaşmak istediği o sarsılmaz bilime ancak matematiğin yürüdüğü yolla varılacağına inanmaktadır. O, bilgilerimiz arasında yalnızca matematiğin sağlam temellere dayandığını, felsefede doğru ve şüphe götürmez bilgilere ulaşmak istenirse, matematik metodun bütün bilimlere uygulanması gerektiğini düşünmüştür. Matematik onda genel düşünüş yöntemi basamağına yükseltilmektedir. Çünkü rasyonel bir bilim olan matematik, disiplinlerin en sistemlisidir. Netice itibariyle, Descartes kıyas teorisi yerine ideal bir metot olarak matematik dedüksiyonu getirmiştir. Bundan dolayı onun mantık ve felsefe sahasında açtığı çığıra mathematisme adı verilmektedir. Bir başka ifadeyle onun metodu genelleştirilmiş matematik dedüksiyondur.

Tabiat artık matematik bağıntılar sistemi olarak görülmektedir; İnsan zihni en açık olarak nicelik bağıntılarını görebildiğinden nitelik bakımından tabiat her insana farklı farklı görünecektir. Buna karşın matematik tabiat görüşünde nesneleri ölçülebilen, sayıya vurulabilen yönleri ile yani nicelikleri bakımından kavramak esastır. Bu anlayışta tabiatın objeleri arasındaki sınırları belirleyen bunların ölçülebilen yönleridir. Bu ölçülebilen büyüklüklerin yasaları matematik olarak formüllenirse o zaman bu yasalar aynı kesinlikle bütün tabiata uygulanabilecektir. Oysa Aristoteles nesnelerin ana çizgisini niteliklerde buluyordu. Böyle bir felsefenin de ölçülebilen yönleri değil de nesneye özelliğini kazandıran niteliğini arayacağı açıktır.

Ortaçağlardaki Aristoteles fiziği Platoncu bir biçimde yorumlanarak, nesnenin formel yönü üzerinde durulmuştur. Burada formel yönün ve niteliklerin soyut ve kavramsal oldukları fikri vardır. Ortaçağ fiziğine tepki olarak kurulan Yeni-Çağ doğa bilimi, yapısal açıklama ile Aristoteles'in nesne çözümlemesini uzlaştımken, madde düşüncesini ön plana çıkarmıştır.

Aristoteles mantığı, Galilei-Newton biliminden beri bilimin soyut iskeleti olmaktan çıkarak bilimin dışında özlerden haber veren bir düşünüş sistemi olarak kalmıştır. OnaItıncl yüzyılın sonunda Galilei cisimlerin serbest düşüşlerini açıklayan yasayı buldu. Bu buluş Aristoteles fiziğinin sonu demektir. Cisimlerin neden düştüğünü değil nasıl düştüğünü meydana çıkarmayı amaç edinen Galilei, ağır cisimlerin düşüşünü doğru olarak betimlemek için olayın bütününü zaman (t), ivme (g), yol (s) gibi ölçülebilen öğelerine ayırmış ve onu bu öğeleri içine alan bir matematik fonksiyon şeklinde (s= ı/2 gt) yeniden kurmuştur.

Demek ki, Galilei Aristoteles'in yüklem mantığının, en ufak bir fonksiyon bağıntısını yazamadığını görerek, onu sadece bir yana itmiş, yerine matematiği koymuştur. Bu davranış ile matematik yeni bilimin mantığı olmuştur. O zaman bir ikilik meydana gelmiştir. Bilimler, klasik mantığa arkalarını dönünce mantık töz (cevher), ilinek (araz), sıfat, öz-nitelik, geçici nitelik gibi kavramların sözkonusu olduğu fizikötesine yerleşmiştir. Öte yandan matematik geliştikçe bilimin mantığı karakterini kazanmıştır.

Fakat fenomenleri matematikle çözümlerneye kalkmak her zaman mümkün olmayabilir. Bazı olaylar çok karmaşıktır ve aralarındaki bağıntılar matematik kalıplara, formüllere sıkıştınlamaz. Biyolojik olayları bunlara örnek gösterebiliriz. Ruhsal olaylar da ölçüye imkan vermeyecek tabiatta sırf niteliklerden ibarettirler. Bu yüzden bu tür olaylan da matematik formüllerle izah edemeyiz. Matematiği ilgilendiren nokta bütün (fizik, kimya, biyoloji v.b) bilimlerin her birine mahsus olan araştırma tekniği diyebileceğimiz şeyler değil her birinde kullanılan çıkarım yollandır. Mantık da doğru düşünme sanatı, akılyürütmenin bilimi daha doğrusu geçerli çıkanmıarı sağlayan kural ve ilkelerin bilimi ise her bir bilimde yapılan çıkarımların denetlenmesini sağlayacaktır. Geçerli çıkanm şekillerini veren mantık, deney verilerini onlara içerik katmadan düzenlemelidir.

Acaba mantığın bilimlerle ilişkisi nasılolacak; bilimlere katkısı ne olacak? Bu konular çok tartışmalıdır ve henüz sonuçlandırılmış da değildir. Geçmişte biliyoruz ki Aristoteles, mantığı fizik, metafizik hakikatlere tatbik etmiştir. Bu nedenle onun düşünce sisteminde mantık, bilimlerden ayrı bir konuma sahiptir. Bütün bilimler için ortak bir alet, bir metottur; bilimlere giriştir.

Her bilim disiplini, ayrı ayrı kendi gerçeklerini ifade eden önermeler arasında tutarlılık gözeterek mantıksal bir sistem oluşturur. Bu sistemin mantıki örgüsünü denetlemek, işleyişini düzenlemek elbetteki mantık kuralları olmaksızın imkansızdır.

Şafak Ural'a göre manttk, dili sembolik hale getirmekte böylece dili kullanarak yaptığımız akılyürütmelerini formel işlemler halinde ifade etmek ve denetlemek imkanını vermektedir. Böylece mantık dediğimiz sembolik sistem, formel (matematik, geometri) ve formelolmayan (fizik, kimya, biyoloji gibi deneysel bilimler ve sosyal bilimler) bilimlerde uygulanarak bu disiplinlerdeki akılyürütmelerin ne şekilde olduğunu, kavramları arasındaki ilişkileri ortaya koyabilme imkanı vermektedir.

Bazı filozoflar mantığın kendine özgü bir alanı, yapısı olduğunu, hiçbir bilime dayanmadığını öbür yandan da en genel durumu ile bilimlerin olabilirliğinin ideal koşullarını araştırdığını belirtir. Bunun yanında mantık bilimlerin ortak anlam dokusunu, bilimleri birbirine bağlayan formları belirleme ödevini üstlenir.

Carnap da mantığı felsefe yapmanın metodu olarak görmektedir. Ona göre yeni mantığın amacı kısaca tecrübi ilmin önerme ve kavramlarının mantık analizinden ibarettir, denebilir.

Genellikle mantık, doğru düşünmenin yöntemini veya doğru düşünmenin kurallarını konu edinen bilim olarak tanımlanır. Teo Grünberg, aynı zamanda mantık, 'bilgilerimizi elde etmek için kullandığımız araçlardan biri olarak da tanımlanır' , derken şu ayrıma da dikkati çeker:

"Mantık, bilgilerimizin çıkarım yoluyla yani dolaylı olarak haklı gösterilmesini sağlayan bir yol veya yöntemdir. Mantık doğrudan doğruya çıkarım süreçleri ile değil, yalnızca çıkarımların geçerliliği ile ilgilenir. Çıkarımların geçerliliğini amaçlayan mantığın ikinci bir işlevi de herhangi bir metni ve söylemi oluşturan önermelerin birbiriyle uyumlu veya tutarlı olmasını sağlamaktır. Sonuç olarak mantık, çıkarımların geçerliliği ile önerme kümelerinin tutarlılığım denetleyen yöntem veya geçerlilik ile tutarsızlığı belirleyen kuralları konu edinen bilim olarak tammlanabilir. "

Klasik mantığın, mantıktan bugün beklenen bu görevler için, Ortaçağ'da fizik metafizik gibi felsefe disiplinlerinde yeterli olduğu; hatta bütün bilimler için bir alet, bir metot, bilimlere bir giriş olarak genel kabul gördüğü belirtilmelidir. Ancak Renaissance'tan itibaren, felsefe ve bilimlerde meydana gelen değişmelerle birlikte yeni metot arayışları; bunun neticesinde de yeni mantık arayışlarının başgösterdiğini görüyoruz. Yeni bilim için yeni bir mantık fikri başlangıçta cazip görünürken zamanla yeni mantık çalışmalarının aslında tek bir mantık biliminin birer uzantısı olduğu fikri ön plana çıkmıştır.

1 | 2 | 3 | 4

SİSTEM BİLİMİ OLARAK FELSEFE - 1

Alparslan Açıkgenç

Felsefenin, sadece bir etkinlik olarak değil, aynı zamanda bir disiplin olarak da mahiyeti, konusu ve yöntemi bitmez tükenmez tartışmalarla günümüzde de hâlâ sorun olmaya devam etmektedir. Bu hususta belki de en talihsiz yaklaşım, felsefenin, bilim anlamında bir disiplin olarak, daha henüz işin başında bir belirsizliğe itilmiş olmasıdır. Bu belirsizlik, felsefenin kelime anlamında ona bir bilim değil, daha ziyade bir etkinlik anlamını veren filo-sofia kavramında aranmalıdır. Şayet, bir bilim değil de bilgelik sevgisi ise, o zaman felsefe, sadece bilgelik peşinde koşma türünden bir etkinliktir. Bence felsefenin, "bilimsel faaliyetler peşinde koşmaya verilen etkinlik adı" halini talihsizce almış olması, onun bir bilim olarak kurulmasını, devamlı gölgelemiş ve kendi öz mahiyetini büyük bir belirsizliğe itmiştir. Halbuki diğer bir çok bilim, tabir yerinde ise, bilimleşirken; yani bilim olarak ortaya çıkarken, belli bir tabiî süreçten geçmiştir. Felsefe kavramı ise, bu süreçten geçen etkinliklere verilen bir ad olmaktan ziyade, bu etkinliklerdeki tutumun bir adı olarak ortaya çıkmış ve böylece bir bilim olarak kurulagelmemiştir.

Burada temel olarak bu konuyu, geçirdiği tarihsel süreci de kısaca ele alarak, bununla ilgisini kurduğum bilim ve bilimleşme sürecine ilişkin olarak tartışmak niyetindeyim. Bu durumda ilk ele alınması gereken konu, felsefenin tanımına sokmaya çalıştığımız "bilim" kavramıdır.

Bilim, en temel anlamda bir bilgidir; ancak bilginin, belli bir türü bilim kavramı içerisinde düşünülebilir . Bu durumda sadece belli bir tür bilgi, "bilim" olabilir. O halde, her bilim bilgi olduğu halde her bilgi, bilim değildir. Bu durumda "hangi tür bilgi, bilimdir?" sorusu karşımıza çıkmaktadır. Şunu hemen belirtelim ki, bilinen herşey anlamında bilgi, "malûmat"tır. Bilinmediği halde hakkında fikir yürüttüğümüz bir çok şey vardır. Böylece o şey hakkında oluşturduğumuz görüşler birikiminin, belli kurallar ve kavramlar çerçevesinde ifade edilmesine "kuram" diyebiliriz, demek ki "bilinmeyen", hakkında hiç bilgimiz olmayan değildir; aksine bilinmeyen, bilmediğimiz, ancak bilmek için araştırdığımız, incelediğimiz ve neticede hakkında kesin bir bilgiye varamayıp bazı görüşler, yani "kuramlar" geliştirdiğimiz konulardır. Bu durumda "kuram", bilinmeyen hakkında ileri sürdüğümüz kesin olmayan, ancak doğru olması mümkün olan bilgidir. O halde kuram da bir bilgi türü olarak kabul edilmelidir.

Konuyu açıklığa kavuşturmak için bir örnek verebiliriz. Dünyanın güneş etrafında döndüğü bir malûmattır. Ancak Ortaçağ biliminde bu bir kuram idi. Dolayısıyle bu, malûmat haline gelmeden önce bir kuram ve karşıt-kuram olarak dahi bir bilgi idi. Fakat bugün bu bilimsel olgunun karşıtı, arlık ne bir bilgidir ne bir kuramdır, ne de bir malûmattır. Ancak bilimsel bir olgu olarak dünyanın güneş etrafındaki hareketi bir malûmattır. Malûmat haline gelen bilgileri, "bilimsel hakikat" olarak ele alabiliriz. Bilimsel hakikatlar, sorun olarak bilimlerin konusu olamazlar. O halde dünyanın güneş etrafındaki hareketi bugünkü bilimlerde bir sorun olarak ele alınamaz. Ancak çözüm aradığımız diğer bazı yeni bilimsel sorunlarla olan ilişkisi ile ele alınabilir ki, bu da bizim genel sonucumuzu etkilememektedir.

Bu durumda bir tür bilgi olarak malûmat, bilimlerde sorun olarak ele alınmaz ve bu yüzden bilimlere konu olamaz; çünkü bilim, gerçek anlamda bilinmeyenin peşindedir. O halde bilinenlerin (yani malûmatların) bilimdeki işlevi, bilinmeyene basamak teşkil etmektir. Aksi halde bilimler, bilinenlerle değil, tam tersine bizzat bilinmeyenle ilgilenir.

Bilinmeyen hakkında ileri sürülen bütün görüşlere "kuram" diyoruz. Bu kuramların bir araya gelmesi belli bir bilimi oluşturur. O halde bütün bilimler, kuramlar bîrikiminden ibarettir. Kuramların en önemli özellikleri, bir yönden "göreceli"; diğer yönden "zamansal" (yani belli bir zaman sürecinde geçerli) olmalarıdır. Aynı özellikler, bilimler için de geçerlidir. Görüldüğü gibi burada bilimi, "kuramsal bilgi" olarak tanımlamaya çalışmaktayız. Fakat kuramsal bilgiyi elde ederken her bilim adamı, kendine has bir yol takip edebilir. Ancak yine de her bilimde takip edilmesi gereken tümel (külli) veya evrensel bir takım ilkeler vardır ki, bu ilkelerin sistem haline getirilmesi bilimin "yönetimini" oluşturmaktadır. Bu durumda her bilimde dört temel öğenin bulunduğunu savunmaktayız;

1. bilimin konusu,
2. yöntem,
3. kuram veya kuramlar birikimi,
4. bilgi birikimi (veya malûmat).

Bilimlerin, bu dört öge dışında da birtakım özellikleri vardır. Ancak bunlar dışında, bilimlerde bulunması gereken özellikler, bilimleri mükemmelleştiren şartlardır; aksi halde bir bilgi birikiminin, bilimleşmesi için aranan şartlar değildir. Bu yüzden diyoruz ki, bu dört temel öge, bilim için zorunlu şartlardır; diğer bir deyimle, bir konu olmadan, bilinen olmadan, yöntem ve kuramlar birikimi olmadan bilim olamaz. Yine bu unsurlar, zamansaldır; yani ancak belli bir zaman veya belli zamanlarda bir kuramın bilimselliği için gereken şartlardırlar. O halde bilimsellik anlayışı, devamlı değişen bir süreçtir; bu yüzden bilim anlayışı da devamlı değişen bir özelliğe sahiptir.

Günümüzde bilimden, daha çok deney ve gözlem konusu olabilecek şeyleri inceleyen disiplinlerin kasdedildiğini görmekteyiz. Bizce bu yaklaşım yetersiz olup, bilimleri parçacı bir zihniyetle ele aldığı için deney ve gözlem konusu olamayan sorunları ele alan disiplinleri, bilimler sınıflandırmasında sorun olabilecek bir konuma getirmektedir. Her ne kadar sadece deney ve gözlem konusu olan nesneleri inceleyen bilimler varsa da, bu bilimler mesela en azından bilimin ne olduğunu araştırmazlar. Çünkü bilim anlayışı olarak tanımlayabileceğimiz "bilimin ne olduğu" konusu, deney ve gözleme tabi tutulamayacağından bu bilimleri ışmaktadır. Ancak şunu da kabul etmeliyiz ki, soyut kavramları anlamlı bir şekilde sistemleştirerek bilgi haline getiren bilimdir. Buradan hareketle, bilimin medeniyetleri oluşturan temel insan olgusu olduğunu ileri sürebilir.

Bilim yapma biçimi, yukarıda yöntem olarak işaret ettiğimiz bilimsel öge olup, her bilimde değişebilir. Çünkü her bilimin yöntemi aynı olmak zorunda değildir. Mesela, sosyolojinin yöntemi, fiziğin veya felsefenin yöntemi ile aynı olması gerekmez. Ancak bütün bu bilimlerdeki yöntemlerin hepsinin nesnel olması, hakikati bulmayı hedeflemesi ve mümkün olduğu kadar önyargıdan kaçınılması gibi bazı ideal özelliklere sahip olması gerektiğini savunabiliz. Her bilimde uygulanan yöntem anlamındaki bu bilimsel zihniyete "bilimsellik" diyebiliriz. O halde her bilimde bilimsellik ayrı özelliklere sahip olduğu gibi bütün bilimlerdeki bilimselliğin yukarıda saydığımız bazı ortak yönleri de vardır. Diğer bir deyişle, bilim anlayışı, her bilimde kullanılması gereken genel bir çerçeveyi; bilimsellik ise, her bilimde sadece kendi alanında kullanım imkanı sağlayan özel bir çerçeveyi vermektedir.

Bilimsellik, veya özel çerçeve, bizzat bilim yapma olduğundan, bir zihniyet değil, ancak bir zihniyetin tezahür ettiği bir faaliyettir. Bu açıdan bilimsellik, bizzat yöntem olarak da anlaşılabilir. Fakat belli bir bilimden veya genel olarak bilimlerden ne anladığımızı ifade eden ve bütün bilimlerin kavramsal temelini oluşturan genel bilimsel çerçeve, bilimsellik anlamındaki tutum ve yaklaşımdan çok farklıdır. Çünkü bu genel çerçeve, bir zihniyet olup tamamen genel bilimsel anlayışı yansıtmaktadır. Bu yüzden de kavramsaldır, soyuttur ve değer yargıları ile içiçedir. Halbuki bilimsellik, daha ziyade bir tavırdır, yaklaşımdır, somuttur ve değer yargıları ile ilgisi çok azdır. Aslında bilimsellik, ya sonuçları itibariyle ya da sadece insanların hangi amaca yönelik bilim yaptığı ile dini ve ahlaki değerleri ilgilendirir. Aksi halde bizzat bilimsellik, değer yargıları ile nitelendirilemez. Bu yüzden burada bilimsellikten ayırabilmek için ikinci tür bilimsel zihniyete "bilim anlayışı" diyeceğiz. Bilim anlayışı, zihinsel bir birikim olduğu için gerçek anlamda bir zihniyettir ve değer yargıları ile içice olduğundan değer yargıları ile nitelendirilebilir; bu durumda herhangi bir bilim anlayışı veya genci bilimsel çerçeve, mesela "İslamî" veya "gayri İslamî" olabilir. Halbuki bilimsellik böyle nitelendirilemez. Ancak bizce bilimsellik, çoğu zaman bilim anlayışı ile şekillenmektedir. Çünkü, bizim bilim anlayışımız, belli bir yöntemi gerektirebilir. O halde bilimselliğin bilim anlayışına olan ilişkisini inkar edemeyiz. Şöyle bir örnekle konuyu açmaya çalışalım:

Nasil ki İslam bilim tarihindeki genel bilimsel çerçeve, Batı bilimindeki genel bilimsel çerçeveden, yani bilim anlayışından farklı ise, aynı şekilde İslam biliminin bilimselliği de Batı biliminin bilimselliğinden bazı farklılıklar arz etmektedir. Örnek olarak İslam genel bilimsel çerçevesinin önemli kavramsal yapısını teşkil eden bazı değerlerini verebiliriz; bir hadiste belirtilen şu dua isteği İslam bilimcilerini, sadece bilim adına bilimselliği savunmaktan devamlı alıkoymuştur: "Ya Rabbi! Faydasız bilgiden sana sığınırım". Bundan çıkarılan sonuç, bizce bilimi ancak sonuçlarına göre değerlendirmeyi öngörmektedir. İşte İslam'ın bilimsel zihniyeti burada yatmaktadır. Diğer taraftan, İslam bilim adamları, Kur'an'ın aşıladığı "(hakiki) bilgi, Allah katındadır" (46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26) ilkesini gayet iyi anladıkları için, her bilimin Allah'ın bir ismine dayandığını ve bu yüzden bilimde ilerledikçe Allah'a ve dolayısıyla, İslam'a olan inançları sarsılmamıştır. Bu iki özelliği de Batı biliminde görmemekteyiz. Zira Batı bilimi ilerledikçe zararlı bir duruma gelmiş ve dini inançları o ölçüde tahrip etmiştir. Dolayısıyla İslam bilim tarihinde pozitivizm diye bir bilimsel zihniyet görmemekteyiz.
1 | 2 | 3

SİSTEM BİLİMİ OLARAK FELSEFE - 2

Bu açıklamalarımızdan anlaşılacağı gibi, bir bilim adamı, bilim yaparken üç temel çerçeve kullanmaktadır:

1. Bilim adamının en geniş bakış açısı olan kendi dünya görüşü; hiç bir bilim adamı kendi dünya görüşü dışına çıkıp bilim yapamaz. Diğer taraftan belli bir dünya görüşü olmadan yine hiç bir insan etkinliği yapılamadığı gibi bilimsel etkinlik de yapılamaz.

2. Bilim adamının dünya görüşü içerisinde yer alan ve genel olarak bilim, bilgi, kuram, yöntem, hakikat ve varlık gibi kavramların açıklık kazandığı genel bilimsel çerçeve.

3. Genel bilimsel çerçeve içerisinde yer alan ve bu çerçeveden hareketle oluşturulan daha dar, özel bilimsel çerçeve; tek tek bilimlerin kendi alanlarında kullanmakta oldukları kavramlar, bunu oluşturmaktadır.

Aklın, bilgi edinmede nasıl çalıştığı, konumuz açısından ayrı bir önem arzetmektedir. Çünkü bilginin bilimsel bir kimlik kazanmasını sağlayan zihniyet, akıl ile oluşturulur. Zihniyetin elde edilmesi, aklın bir bütünlük içerisinde çalışması ile mümkündür. Aklın içinde çalıştığı bütünlük, aslında aklın sonuçta kazandığı dünya görüşüdür. Dünya görüşü ise, en genel zihniyettir. Bu genel zihniyet içerisinde belli konularda oluşturulan çeşitli anlayışlar vardır ki, bunların her biri özel zihniyetlerdir. Genel zihniyete veya daha belirgin adıyla "dünya görüşü"ne, bu tek tek özel zihniyetlerin, uyumlu bir şekilde birleştirilmesi ile ulaşırız. İşle dünya görüşünün oluşturulması süreci, bu tek tek özel zihniyetlerin, uyumlu ve tutarlı bir şekilde yavaş yavaş birleştirilmesinden ibarettir.

Burada ileri sürmeye çalıştığımız "zihniyet" veya "dünya görüşü kuramı", dikkat edilirse, aynı zamanda bir bilgi edinme sürecidir; bilimin de bir bilgi edinme süreci olduğunu göz önünde tutarsak, konumuz açısından da ayrı bir önem taşımaktadır. Bu bilgi edinme sürecinde aklın, genellikle karşılaştığı soruları, daha önce elde ettiği bilgiler çerçevesinde ele alıp öylece bunları cevaplandırmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Henüz çocukluk çağlarından itibaren, aklın fitraten ilgilendiği bu sorular genellikle birbiri ile ilgili sorulardır: Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum gibi kendi iç dünyası ile ilgili (enfusi) sorular zincirini daha sonraları İnsan nedir?, Madde nedir?, Varlık nedir? gibi daha genel ve karmaşık sorular izler. Bütün bu soruların daha sistemli bilgi haline gelmesi ile; Bilgi nedir?, İnsan hür müdür?, Bilim nedir?, Doğru (hakikat) nedir?, Fazilet nedir? gibi sorular aklı ilgilendirmeye başlar. İnsanın, eğitim veya çevresi yoluyla elde ettiği zihinsel birikimleri ile bu sorulara verdiği cevaplar bütünlüğü, "dünya görüşünü" meydana getirmektedir. Dünya görüşü içerisinde yer alan zihniyetlerden biri de yukarıda işaret ettiğimiz gibi, bilgi, bilim, yöntem, kuram, görüş, hakikat ve varlık gibi bilimleri genel olarak ilgilendiren kavramların oluşturduğu genel bilimsel çerçeve olarak adlandırdığımız zihniyettir. Buna daha genel anlamda "bilim anlayışı' olarak işaret etmiştik; buradaki ilgisini gösterebilmek için buna bilimsel zihniyet'de diyebiliriz. Görüldüğü gibi, dünya görüşünün belli bir anlamda oluşması gerekir ki, bilimsel zihniyet, yani bilim anlayışı ona bağlı olarak fakat elde edilen yeni kavramsal ve soyut bilimsel bilgilerle şekillenip teşekkül etsin. O halde her ne kadar parçasının mantıksal açıdan, onu oluşturabilmesi için, bütünden önce gelmesi gerekirse de bilim anlayışı, dünya görüşünün zorunlu bir parçası olmadığı için burada bizzat kendisinin oluşabilmesi için dünya görüşünün daha önce oluşmuş olması zorunludur.

Bilimsel zihniyetin oluşması da aynı şekilde özel bilimsel çerçevenin oluşmasının ön şartıdır; çünkü bilimsel zihniyet, dünya görüşü içerisinde oluşup onu meydana getiren parçalar arasında yer aldığı gibi, özel bilimsel çerçevede bilimsel zihniyet içerisinde oluşmakta ve onu meydana getiren parçalar arasında yer almaktadır. Bilim yapmada epistemolojik olarak insan zihninde oluşan bu üçlü süreci, yani dünya görüşünden bilimsel zihniyete, bilimsel zihniyetten özel bilimsel çerçeveye geçme sürecini; bilim tarihinde, bilimlerin oluş sürecinde de izlemek mümkündür. Yukarıda bilimleşme (yani,bilginin disiplinleşerek belli bir bilim haline gelmesi) olarak adlandırdığımız bu süreci şöyle açıklayabiliriz:

Önce genellikle belli bir konuda yapılan âdeta rastgele yapılan çalışmalar belli bir zaman sonra o konuda bilgi birikimine yol açar; böylece o konunun daha yöntemli ve sistemli çalışılması için ilk adım atılmış olur. Bilgi birikimi, kendi içinde kuramlarda içerdiği için daha sonra gelen araştırmacılar, bu çalışmalara yön verebilmek için birtakım kavramsal, soyut ve hatta epistemolojik kurallar ve çalışma tarzları getirirler ki, bunlara "yöntem" denmektedir. Yöntem, böylece oluşan bilgi birikimini sistemleştirerek ona daha kavramsal ve disiplinleşme özelliğini kazandırır. Bu yüzden buraya kadar geçen sürece, 'sorunlar aşaması' dersek, yöntemin getirilmesi ile ulaşılan düzeye de 'disiplinleşme aşaması' diyebiliriz. Bundan sonraki adım, artık oluşan bu yeni disipline bir ad verme ve bu yeni adlandırılan bilimin genel bilimler içerisindeki yerini belirleyerek diğer bilim adamları tarafından da benimsenmesini sağlamaktır. Şayet 'adlandırma aşaması' diyebileceğimiz, bu üçüncü aşama, başarılı olursa yeni bilim doğacaktır; yani adlandırma aşamasına kadar gekli bilgiler, bilimleşecektir.

Şimdi buraya kadar olan açıklamalarımızı, felsefe disiplinine uygulamaya çalışırsak, felsefenin de aynı süreçten geçerek bir bilim halini aldığını savunabiliriz. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi, henüz ilk çağlardan beri 'felsefe', oluşan bilgilere değil, bu bilgiler peşinde koşmaya verilen bir etkinliğin adı olmuştur. Bu yüzden henüz bu adın doğması ile felsefenin bilimleşmesini kesiştiremeyiz. Nitekim, Aristo'ya gelindiğinde bile felsefenin, henüz sorunlar aşamasından disiplinleşme aşamasına geçtiğini söyleyebiliriz. Bunu, Aristo'nun bilimleri sınıflandırmasında da görebiliriz. Zira ona göre, bülün bilgi dalları üçe ayrılır:

1. Kuramsal felsefe ki, buradan amaç bizzat bilgidir. Bu da fizik, matematik ve metafizik olarak üç bilgi dalını içerir;

2. Pratik felsefe ki, burada amaç pratik olup ekonomi, ahlak ve siyasal bilimler yer almaktadır;

3. Üretken felsefe diyebileceğimiz sanat felsefesidir ki, Aristo buna "poetika" demektedir.

Diğer taraftan Aristo'nun anlayışına göre, insan aklı, felsefenin bütün dallarındaki sorunları çözebilecek bir yetenektedir. Ancak akıl, değişik felsefe dallarındaki konuları, değişik yaklaşımlarla ele almalı ve çözümlerini yaklaşımın elverdiği ölçüde ortaya koymalıdır. Bu durumda filozof, metafizikte, mesela Allah'ın varlığı ile ilgilenirken kullandığı yöntemi, fizikte hareket ve sebeplerini incelerken kullanmaz. Ancak bütün bu yöntemleri, aklın ilkeleri olarak inceleyen bağımsız bir çalışma dalı vardır ki, buna Aristo "Organon", yani bilimlerde alet olarak kullanılan "mantık" adını verir. Mantık, bilimlerde kullanılan bir alet olduğu için bilimlerin sınıflandırılmasına dahil edilmemiştir. Fakat Aristo'nun mantıktan, "yöntemi" kasdettiği anlaşılabilir. O halde Aristo ile felsefe, güçlü bir yönteme ulaşmış ve böylece sorunlar aşamasından disiplinleşme aşamasına geçmiştir. Felsefe adı ise, bütün bilimlere verilen genel bir ad olmaya başlamış ve zaman içerisinde bir takım felsefe bilgileri çoğaldıkça ondan koparak bağımsız bilimler halini almaya başlamışlardır. Felsefenin bizzat kendisi ise, uzun bir süre daha yine genel bütün bilimlere; veya bazan da sadece metafizik bilgilere, verilen bir ad olarak belirsizliğini sürdüregelmiştir.

Felsefeyi bu belirsizliğinden kurtarmaya çalışarak onun bağımsız bir bilim olarak devam etmesini elbetteki kendi felsefi görüşleri çerçevesinde savunan bazı filozoflar gelmiştir. Bunların en önemlileri, Hegel ve mantıkçı pozitivistlerdir. Hegel, felsefenin, diğer bilimler gibi bağımsız bir bilim dalı olduğunu savunmuş; ancak konusu ve yöntemi açısından onlardan farklı olacağını ortaya koymaya çalışmıştır. Diyebiliriz ki, felsefe Hegel'e göre, tam anlamında bir "sistem kurma bilimidir." Aslında ona göre, belli bir sistemi amaçlamayan hiç bir disiplin bilim olamaz.
1 | 2 | 3

SİSTEM BİLİMİ OLARAK FELSEFE - 3

Mantıkçı pozitivistler ve pozitivist felsefe etkisinde kalan diğer bazı düşünürler ise, bilim adını sadece deney ve gözlem yönteminin kullanılabileceği tabiat bilimleri gibi disiplinlere hasretmek istemişlerdir. Felsefeyi de bu anlamda bağımsız bir disiplin olarak algılayan mantıkçı pozitivistler, felsefenin konusunu, bilimsel önermelerin mantıksal analizi olarak görmüşlerdir. Halbuki yukarıda belirttiğimiz gibi, disiplin, belli bir konuda yapılan ve henüz genel kabul görmüş bir "ad" alamayan yöntemsel çalışmaların tümüne verilen isimdir. Diğer bir deyişle, henüz bilimlesmemis konu ve yöntem dahilinde yapılan biligisel araştırmalara "disiplin"denir. Halbuki felsefe, bu disiplinleşme aşamasına ulaşmış ve "felsefe" adını da alarak bu aşamayı da aşma sürecine girmiştir. Mantıkçı Pozitivistlerin, felsefe anlayışının giderek gözden düşmesinin sebebi de budur.

Hegel'in ise, kurduğu sistem aşırı soyutluk hatasına düşerek aynı akıbete uğramıştır. İşte hem Hegel, hem de mantıkçı pozitivistler maalesef bu çabalarında başarılı olamamışlardır. Bunun önemli diğer bir sebebi de, bütün filozofların veya bir çok filozofların genel hatları ile kabul görebilecekleri bir felsefe tanımını, getirmemiş olmalarıdır. O halde Hegel' i de örnek alarak genel kabul görebilecek bir felsefe anlayışı geliştirebilir miyiz? Şimdi konuyu bu soru çerçevesinde özetlemeye çalışalım.

İnsan aklının herhangi bir soruyu algılama biçimi ve bu soruya verdiği veya verebileceği cevap tamamen oluşturduğu bu dünya görüşüne göre düzenlenir. Bu bakımdan da dünya görüşünün bir sistem haline getirilmesi, başlı başına bir bilimin işidir ve bu bilim de "felsefe"dir. O halde yukarıda bahsettiğimiz insan aklını ilgilendiren sorulara, açık, seçik ve sistemli olarak verilen cevaplar bütünlüğü "açık zihniyet" yani "açık dünya görüşü"dür. Ancak bunu daha belirgin ifade edebilmek ve diğer dünya görüşünden ayırdetmek için "sistem" olarak adlandıracağız. O halde en açık zihniyetler, sistemlerdir. Bir örnek vermek gerekirse, İbni Sina'nın, Kant'ın, Hegel'in ve Whitehead'in felsefelerini sistem için örnek olarak verebiliriz. Bütün bu sistemler, aslında filozoflarının dünya görüşlerinin sistemli olarak ifade edilmiş şekilleridir.

Sistem kurma işi, bilimsel bir çaba olup, "felsefe" olarak bilinen bilimin konusudur. Felsefe tarihini inceleyince, filozofların çabalarının genellikle ya sistem kurma ya da sistem kurmaya yönelik sorunları ele alma olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Zira sistem, açık-seçik ve adım adım (deductive) düzenlice geliştirildiği için soyut ve kavramsaldır. Dolayısıyla, "açık-seçik" derken, herkesin anlayabileceği bir dille ifade edilmiş olma özelliğini kasdetmiyoruz. Bu durumda felsefi olarak açık-seçik bir şekilde verilmiş bir cevabı herkes anlayamaz. Öyle ise, felsefî anlamda açık-seçik olarak ifade edilmiş bir zihniyet derken, sistemli bir kavramsal ifade anlaşılmalıdır. Bundan da her sistemin ille de felsefi sistem olması gerektiği sonucunu çıkarmamalıyız. Mesela Kur'an'ın ortaya koyduğu düşünce bütünlüğü de bir sistemdir. Çünkü Kur'an içerisinde dünya görüşünü oluşturan sorulara, açık ve net cevaplar vardır. Ancak bu cevaplar, sistemli bir bütün teşkil etmemektedir. Fakat Kur'an'ın oluşturduğu fikir bütünlüğü bir açık zihniyettir. Bu açık zihniyet, bir Müslüman tarafından sistemleştirilebilir; böyle bir durumda Kur'an'ın dünya görüşü, felsefi bir sistem halini alır. O halde bir çok türden kapalı zihniyetler olduğu gibi bir kaç türlü sistem de vardır.

Burada geliştirdiğimiz zihniyet kuramı çerçevesinde sistemlerin, bilimsel bilgiye dahil olduğunu söyleyebiliriz. Zihniyetlerin ise, bilginin toplumsal düzeye çıktığı düzlem olduğunu ileri sürmek istiyoruz . Zira sistemler, genellikle zihniyetleri etkileri altında tular ve onları şekillendirirler. Bu şekillendirme neticesinde toplumun fertlerinin çoğunluğunda aşağı yukarı genel hatları ile aynı olan bir tek zihniyet oluşur. Böylece toplumda genel geçerlilik kazanan sadece bir dünya görüşü olur ki, buna "toplumsal zihniyet" diyebiliriz. Toplumsal zihniyet, bir toplumun çoğunluğa hakim olan dünya görüşüdür; yoksa bir toplumda her zaman birden fazla zihniyetler, yani dünya görüşleri vardır. Bunlar arasında bir etkileşim olabilir; ancak bunların hepsi toplumsal zihniyetin, değişen oranlarda etkisi altındadırlar. İşte toplumda genel geçirliliği olmayıp belli şahıs veya grupların kabullendikleri diğer dünya görüşlerine "ferdi zihniyet" diyeceğiz. Burada zihniyetler ve zihniyetler arası ilişkiden bahsetmek niyetinde değiliz; daha ziyade göstermek istediğimiz, bilginin toplumsal düzeyde zihniyet olarak çıkması ile kazandığı toplumsal bağlamdır .

Burada özetlemeye çalıştığımız, görüşe Jaspers şu sözleri ile işaret etmektedir: "Bir felsefenin değeri, günlük düşünceye ve hayata çevrildiği ve uygulandığı zaman ortaya çıktığı etki kadardır" .

O halde felsefenin, tarihini de göz önünde tutarsak felsefede, devamlı bir şekilde şu iki konudan birinin veya her ikisinin birden istisnasız her filozof tarafından işlendiğini görmekteyiz:

1- Sistem kurma,
2- Sistemle ilgili sorunlara çözüm arama.

Bizce bu çabalar felsefeninin bir disiplin olarak "sistem kurma bilimi" olduğunu açıkça göstermektedir. Demek ki, felsefenin sistem kurma veya bununla ilgili sorunlar konusunu oluşturmakta ve belli bir yöntemi bulunmaktadır. Bu açıdan felsefede bir çok kuramların ve bu çerçevede oluşmuş bir bilgi birikiminin de bulunduğunu gözlemleyenileceğimize göre, felsefenin bir bilim olduğunu savunabiliriz. Sonuç olarak da felsefeyi bir sistem bilimi olarak tanımlayabiliriz.
1 | 2 | 3