Spinoza ve Aşkın Diyalektiği

Ulus Baker

Psikanalist Jacques Lacan Seminer'inin IV No'lu kitabında "aşkın yüce anından" bahsetmişti (le moment sublime de l'amour). Bu yüce an "aşkın iade edildiği" andır... Sevgi her zaman karşılığını aynıyla bekleyen bir duygu olarak görünür burada... Bir karşılıklılık beklentisi --ve çok basitleştirirsek, birini seviyorsam karşılığında onun da beni sevmesini isterim... Ve sevgi iade edildiğinde "dünyalar benim olur"...

Oysa psikanalizin en ilerlemiş kavrayışı bile böyle bir "karşılıklılık" momentinde duruveriyor. Başka bir deyişle aşka dair binlerce yıllık sohbetin ötesine pek geçemiyor: aşk sevilenle bir bütünleşme arzusudur diyordu Platon diyalogları... Tek gerçek sevginin tensel değil tinsel, dünyevi değil tanrısal olabileceğini söylüyordu Aziz Agustinos... Ve bu temalara, gündelik hayatımızdaki --ne kadar kaldıysa geriye-- idealler açısından halen tanışığız yeterince...

Spinoza bu karşılıklılık ilkesini yine duygular ve tutkular üstüne tartışmasının merkezine alıyor gibi... Ama bambaşka bir biçimde ve duyguları (üstelik en tehlikeli görünen aşk duygusunu bile) tanımlamaktan asla çekinmeyerek... E3: Önerme. 40, Sonuç 1'de ortaya ilk başta herkese pek tuhaf gelecek bir önerme atıyor: "Sevdiği birinin kendisinden nefret ediyor olduğunu kavrayan bir kimse nefret ile sevgi arasında beynamaz kalır. Çünkü bir nefretin hedefi olduğunu düşündükçe, karşılığında düşmanından nefret etmeye yönlendirilmiştir; ancak varsayımımız icabı, onu yine de seviyordur. Dolayısıyla bu kişi sevgiyle nefret arasında gidip gelecektir... Göstermek istediğimiz de zaten buydu..."

Spinoza'nın Etika'sına herhangi bir noktasından başlamak mümkün --çünkü her önerme defalarca öteki önermelere, varsayımlara ve tanımlara gönderip duruyor... Ama yukarıda andığımız ruhsal dalgalanmanın (fluctuatio animi) yarattığı bir belirsizlik var --ve bu işin içinden kolay kolay çıkılamaz gibi görünüyor... Ancak varsayalım ki Spinoza'nın eserinin içinde "melodramatik" bir vaziyetin de tahlili var --ve bu tahlil bize hem aşkın doğasının önemli bir yönünü, hem de malodramın doğasını açıklayabilir...

Biraz daha dikkatli okuduğumuzda, Spinoza'nın daha da ilginç bir önermesiyle karşılaşıyoruz aynı bölümde: "Eğer biri başka biri tarafından sevildiğini düşünürse ve böyle bir sevgi için ona hiçbir neden sunmuş olduğuna inanmıyorsa, onu zorunlu olarak sevecektir..." (E3, Önerme 41) Bu gerçekten tuhaf bir önermedir ve sevgiyi tanımlamadığınızda bundan hiçbir şey anlayamazsınız. Bu önermeyi bir öncekiyle birlikte okumak gerekir önce: "Eğer biri, başka birinin kendisinden nefret ettiğini düşünüyorsa ve ona bunun için herhangi bir neden sunmamış olduğuna inanıyorsa, karşılığında ondan zorunlu olarak nefret edecektir..." (E3, Önerme 40). Bu noktada günlük yaşantımızdan bir şeyleri yeniden hissetmemiz --sevgi ve nefret duygularımızla yaşadıklarımızdan bir şeyleri belli belirsiz de olsa hatırlamamız gerekiyor: Birinin benden nefret ettiğini kavrıyorum; oysa ona bu nefrete neden olacak herhangi bir şey yaptığıma inanmıyorum --ona hiçbir kötülük etmedim, zarar vermedim, nefretinin nedeni olacak hiçbir şey yapmadım ona (böyle düşünüyorum)... Peki bu düşünceden ondan "zorunlu olarak" (ne demek bu?) nefret etmeme nasıl geçiyoruz? İlk soru bu...

Ya da, birinin beni sevdiğini düşünüyorum, ama bunun için ona herhangi bir neden sunmuş olduğuma inanmıyorum... Ve karşılığında onu "zorunlu olarak" seviyorum... Bu da ne demek?

Dünkü derste Ersan'ın hatırlattığı gibi felsefe bir "örgüdür"... ve Spinoza felsefesini sonsuz bir incelik düzeyinde örebilmiş bir filozoftu... Hemen hissediyoruz ki Spinoza'nın sisteminde "özgür irade" denen ve özellikle Protestan teologların ön plana çıkardıkları bir fikre hiçbir yer olmadığından, bu önermeleri yalnızca bir "zorunluluk" fikri çerçevesinde kabul edebiliriz. Başka bir deyişle Spinoza asla birisi benden nefret ediyor, o halde ben de ondan nefret etmeye başlıyorum, biri beni seviyor, o halde ben de onu sevmeye başlıyorum demiyor. Bütün söylediği, birinin benden nefret ettiğine inandığımda bende zaten uyanmış olan kederin nedenini kendimde bulamazsam benden nefret ettiğini sandığım kişide bulacağımdır... Aynı şekilde, beni sevdiğine inandığım birinin bende uyandırdığı hazzın nedenini kendimde bulamazsam (zengin değilim, ona bir iyiliğim dokunmadı, güzel, yakışıklı filan bile değilim, vesaire...) onda bulacağım demektir bu...

Böylece yavaş yavaş Spinoza'nın daha önceden yaptığı ama şimdi artık dinamizm kazanan Sevgi ve Nefret tanımlarını kavramaya yaklaşıyoruz: Spinoza'ya göre bütün duygular üç temel duyguya indirgenebilirler ve onların kombinasyonlarından ibarettirler... Varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). Bu son derecede bedensel bir durumdur çünkü Spinoza duygulanışların hem bedeni hem de ruhu ifade ettiklerine inanıyordu. Ve bütün diğer duygular bu temel duygulardan türetilebilirler: böylece sevgi "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan sevinç", nefret ise "dış bir nedenin fikri eşliğinde yaşanan keder" oluyor. Bu, yukarıdaki tuhaf önermelerin anlamını kavramamızı sağlamaktadır: eğer birinin beni sevdiğine inanırsam ve kendimde bunun için bir neden bulamıyorsam, onun sevgisine inanmamın bende uyandırdığı sevincin nedenini kendimde değil başka bir yerde, yani onda bulabileceğim anlamına gelir bu. Sevgisinin nedenini kendimde bulduğumda ise (gencim, güzelim, ona çok iyilikler yaptım), karşılığında onu "zoraki" sevmem, sevsem sevsem dolaylı olarak severim: ya onun sevgisini de ekleyerek kendime duyduğum öz-sevgiyi arttırırım (onun sevgisiyle kendimi severim) ya da, yaklaşık aynı anlama gelmek üzere, onu severim, ama ancak kendimi sevmeme destek olduğu ölçüde...

Bu durum nefret duygusunda daha rahat anlaşılır --burada durum çok daha karmaşık ve belirsiz olsa da: benden nefret ediyor, bu bende keder uyandırır, ama bu kederimin nedenini kendimde bulmaya genellikle pek yatkın değilim, yoksa hemen kendimden nefret etmeye başlamam gerekir... Ama bu çok büyük bir kederdir ve varlığımızı sürdürme güdümüze, yani diğer temel duygu olan arzumuza terstir. Dolayısıyla biz sevgiyi iade etmekten çok nefreti iade etmeye çok daha yatkınızdır. Birileri bizden nefret ediyor diye kolay kolay kendimizden nefret etmeye girişmeyiz...

Ve unutmayalım ki Spinoza duygular (affectii) meselesini daha algılar ve bedensel etkileşimler düzleminde kuşatmakla işe başlamıştır (Etika'nın 2. kitabı)... Bu --bizi çok ilgilendiriyor-- bir "imajlar" öğretisidir: kendi vücudumu ancak başka cisimler tarafından etkilendiğinde anlamaya başlarım. Başka bir deyişle bende beni etkileyen cisimlerin, okşadığım saçların ya da köpeğin, okuduğum bir şiirin ya da ısıtan güneş ışığının, tatlı bir meltemin, ya da bir fırtınanın, bir köpeğin beni ısırışının bende saklanan "imajı" yoluyla. Bunlar etkilenme fikirleridirler Spinoza'ya göre ve sebeplerin bilgisini vermezler... Isırılmışsam ve başka özelliklerini tanımıyorsam, köpeğin imajı bende havlayıp saldıran, ısıran bir varlığın imajı olarak kalır... Ta ki tatlı bir köpeği bir gün okşayayım... Böylece sigarayı ancak kanser olunca bırakırım, ancak yumurta kapıya dayandığında olumlu ya da olumsuz bir karar veririm vesaire...

Ve her şeyden önce kendi vücuduma dair oluşturmuş olduğum imajların bağlandığı bir çağrışımlar silsilesi söz konusudur: bir sinek ezildiğinde bir köpek ezildiğinden daha az acı duyarım; çünkü köpeğin imajı benim kendi vücuduma dair sahip olduğum imaja bir sineğinkinden daha yakındır --daha benzerdir (sıcak kanlı, memeli, analık eden, şefkatli, arsız, vesaire...) Bu yüzden bir köpeğin çektiği eziyetin (onun kederinin) imajı benim kendi vücudumun eziyet çektiği bir hayali imajla bir sineğinkine oranla daha fazla "uzlaşır"... Bir insanınki ise elbette daha da fazla...

Böylece insan zihniyle vücudunun ortak mimarisini kavrayabiliyoruz: dış cisimlerin bedenimiz üzerindeki etkisi (affectiones), yani bedensel karışımlar; bunların bizde korunması (imajlar ve hafıza); bunların bizim eyleme gücümüzü arttırıp azaltmaları (sevinçler ve kederler), ve bütün bunlara dair oluşturduğumuz fikirler (idea)... (hatırlatayım, böyle bir konuda film yapıyorsanız çekeceğiniz şeyler bizde zaten bulunan imajlar değil, "idealar", yani fikirler --yani fikirlerin imajları-- olabilir ancak)...

Böylece sevgi bir inançtır. İnanç dış bir nesnenin fikrini gerektirir ve içerir. Başka bir deyişle, en ilkel duygular olan sevinç ile kederi dış bir nesnenin etkisiyle yaşarım, ama bu nesneye dair bir fikrim olmadığında yine de yaşayabilirim. Ama insanlık durumu bunu illa ki bir dış nesneye atfetmeye yatkındır. Gücümün arttığını, sağlıklı ve güçlü olduğumu hissettiğimde çoğu zaman derim ki "bunun nedeni ben olamam, mutlaka ilahi bir kudret..." Bu, hatırlarsanız Nietzsche'nin de 19. yüzyılda dinin kökenine dair temel açıklamasıdır...

Peki aşkı cinsellik banyosuna soktuğumuzda, yani bedensel tutkular nezdinde ele aldığımızda ne olur? Spinoza bu konuda çok açıktır: der ki "sevgi aşırı olabilir". Bu ne demek? Basitçe şu: her sevgi öncelikle bir bedenler karışımı, etki-tepki vaziyetidir. Ama bu etki-tepki ve karışım bireyin vücudunun bütününü de etkileyebilir, yalnızca bir kısmını da... Mesela keder de bedenseldir... Ama bedenin tümünü etkilediğinde Spinoza buna "ölüm" der; zihnin bütününü etkilerse de "melankoli"... ki bu da ölüme yaklaşma tarzlarından biridir... Ama tutkular çoğu zaman vücudun belli bir parçasını etkilerler... Gözü, kulağı, cinsel organları vesaire... Tad duyularımızı ihtiva eden parçaları etkilediklerinde bu tutkulara "lezzet" diyoruz; cinsel organlarımızı etkilediklerinde ise "fiziki aşk" ya da "erotizm"... Bunlar vücudun tümüne yayılmayan, kısmi etkilerdir... Organizmamızın belli bir yeriyle sınırlı kalırlar ve gücümüzün büyük bir kısmı oraya yatırılır... Bu durum pekala başka başka etkilenmelere yatırılacak güçlerimizin tek bir yerde odaklanmış olmaktan dolayı engellendiği anlamına gelebilir. Spinoza için bir tutkunun, bir duygunun --sevgi gibi olumlu da olsa-- "aşırı" olabileceği manasına gelir bu...

Spinoza Amor'dan, yani sevgiden bahsediyordu --cinsellikten bağımsız olarak; tıpkı sevinç ile kahkahanın aynı şey olmadıkları gibi, sevgi de cinsellikten ayrı düşünülebileceği bir boyuta yerleştirilmek zorunda... Bu bir Platonizmi asla gerektirmiyor, çünkü Platonik Aşk denen şey bir "bütünleşme" mantığına dayanıyordu ve Spinoza'nın açıkça söylediği gibi, sevginin yalnızca bir sonucuydu, nedeni değil...

Spinoza sevginin kişilerarası doğasının oldukça farkındaydı... Zaten onu tanımlamaya girişmek cüretini de bu yüzden göstermişti. Başka bir deyişle sevginizi hiç değilse sevdiğiniz, ama esasında kendiniz için "tanımlamak" zorundasınız... Çünkü bu tek kişilik bir duygu değil, "dış bir nedenin imajı eşliğinde" yaşanan bir duygudur ve bütün insan toplumsallığının kaynağında yer alır. Bu yüzden sevgiyi aynı zamanda bir keder tipinin belirişinden ayırdetmek gerekiyor 'kıskançlık' ya da 'sevginin karşılığının verilmemiş olmasından doğan keder (fluctuatio animi)' Spinoza bu tür duyguların engellenemez olduğunun farkında olduğunu en baştan belli eder: duygularımız ve tutkularımız üzerinde asla irade sahibi değiliz. Yani isteyerek sevip, isteyerek nefret edemeyiz. Ama mesela bilebiliriz ki nefret bizim bir acımızdır; ve bu nefretin nedenini kavrarsak nefret duygusu otomatik olarak kaybolur. Ama unutmayalım ki nefret bizim bir kederimizdir. Sevgi ise dış bir neden dolayısıyla yaşadığımız sevinçtir. O halde nefreti bağladığımız imajları pekala varoluş gücümüzü yükselten sevgiye bağlama şansımız vardır (zordur ama vardır)... Böylece sevgi bir 'emek' ve 'özen' olarak karşımıza çıkar.

Neden bir emek peki?

İlk bakışta aşk diye olağan bir klişe vardır ve Walter Benjamin bunun karşısına "son bakışta aşk" mefhumuyla çıkmıştı. Yani bir aşık olma emeğinin işlediği bir alanın tanımlanabileceğini düşünüyordu. İlk bakışta aşk Spinoza'ya, benim yorumlayabildiğim kadarıyla, bir "çağrışım" olarak görünüyor. Beni kederlendiren bir durumdan beni kurtaranı severim. Ya da sevdiğim kişiyi hep yanımda, orada tutmak, varetmek isterim. Ya da, yine ve esas olarak, sevdiğim bir varlıkla birarada gördüğüm her şeyi sevmeye meylederim. Nefret ettiğim biriyle bağdaştırdığım her şeyden de nefret etmeye meyilliyim. Her şey, bütün bu duyguların düzlendiği, dolayısıyla 'çağrışımların' kurulabileceği hayali bir plana, düzleme işaret etmektedir: Spinoza buna "yüksüz duygular" diye tercüme edebileceğimiz "gerçek anlamıyla duygu olmayan durumlar" diyor --bunlardan birisi "hayranlık" (admiratio), zıddı ise "horgörme" (contemptus)... Bunlar "emeksiz" beliren duygular ve bütün diğer duygulara bir zemin hazırlıyorlar. Hayranlık ya da merak belki "ilk bakışta aşk" dediğimiz şeyden pek farklı bir şey değil: herhangi bir şey var hayalinizde ama bunu herhangi başka bir kavramla biraraya getiremiyorsunuz ve zihniniz duruveriyor; düşünemiyorsunuz -- orada her şey yepyeni ve hiçbir şeye bağlayamıyorsunuz; ta ki başka şeyler sizi başka başka şeyleri düşünmeye zorlayana dek... Horgörme ise bu durumun zıddı. Bir şey sizi o kadar az ilgilendiriyor ki, en az ilgilendiğiniz öteki şeyler kadar değeri olduğunu asla düşünemiyorsunuz? Bütün sorun sevginin, sevgiye karşılık verme emeğinin, ilk veya son bakışta aşkın zemininde bu tür bir algının zorunlu olarak bulunduğudur.

Sinemaya başvurduğunda Deleuze, Spinozacı gerekçelerle bu "admiratio" duygusunu tahlil eder: "başka bir dünyanın zarafeti" İlk bakışta aşk diye algıladığımız şey, aslında sevgi değil bir meraktır --sonradan sevgiye dönüşebilir ama anlaşılabileceği gibi epeyce kırılgandır (ve bunu hissetmek için Proust okumanız gerekir). Biz genellikle hafiften sarsak, sanki başka bir dünyadan inmiş gibi görünen, şöyle ya da böyle bir beceriksizlikle hareket ettiğine şahit olduğumuz, ama henüz bir 'acıma' duygusuyla bakamadığımız varlıklara dikkat ederiz. Hayranlık bir tapınma değil, daha çok bir 'dikkat celbidir'. Hissederiz ki karada yürüyemeyen o yengeç, kıyıda çırpınan bir balık kendi dünyasında, suda müthiş bir zerafetle yüzmekteydi. Her aşkın başlangıcı böyle bir 'başka dünyanın zerafeti' algısıdır... Bunu en iyi kadınlar anlıyorlar ve bir tür 'şefkat' duygusu geliştiriyorlar. Şefkat bir duygu ya da tutku değildir, bir ilgi, bir admiratio'dur. Olmadığında bu duruma horgörü, ya da basitce ve nötr bir dille "ilgisizlik" diyoruz...

Anlamamız gerek şey, bu "nötr" düzlemin bir duygu ya da tutku içermemekle birlikte, algısal temas oluşturduğu ölçüde son derecede güçlü bir tutkular potansiyeli taşıdığıdır. En basitinden "imajların" oluştuğu algısal düzlemdir bu. Ve galiba sinema aşkı bu durumla karıştırma gafletine pek erkenden düşmüş bir sanattır. Erken dönem 'hareket-imaj' filmlerinde hep bir bakışta aşık olunur ve aşkın bu olduğu zannedilir... Ya da aynı düzlem üzerinde kıskançlığın, üçlü ilişkilerin temelleri atılıverir. Aşkı artık pek ciddiye almayan, onu hemen bir ailevi düzene, 'özgür aşk' sanılan bir savurganlığa, giderek bir ideolojiye dönüştürmeye çok elverişli bir çağda yaşıyoruz. Spinoza, üçyüz yıldan daha uzun bir süre önce, cinsel aşkı hangi anlamda ciddiye alabileceğimizi bence Freud'dan bile daha kesin bir şekilde ortaya koymuştu oysa: vücudun ve zihnin başka etkileşimlerine ket vurmayan, aşırıya varmayan bir şefkat ilişkisi... Şefkati analığa, burjuva aile değerlerine yükleyip yokeden bir dönem Spinoza felsefesini unutturdu. Şimdi yeniden aramaya bu yüzden başlıyoruz...

Marx’ın Yabancılaşma Teorisinin Kavramsal Yapısı

Istvan Meszaros


Marksist Sistemin Temelleri

Söylenceleri icat etmek kolay ama bunlardan kurtulmak zordur. Boş bir balonu (her türden kanıtlarıyla düpedüz cehaleti), bolca sıcak havayla (yani, sırf hüsnükuruntuyla) tıkabasa doldurup havalandırmak yeter de artar bile; hele bu hüsnükuruntuda ayak direnirse bu uydurma uçuş için gerekli yakıt bol bol sağlanmış olur. İleride, Marx Üzerine Tartışmalar bölümünde, 1844 Elyazmaları ile ilgili belli başlı söylenceleri biraz uzunca tartışacağız. Yine de bu noktada, çeşitli yorumlarda pek de göze batmayacak ölçüde olmakla beraber, bir bütün olarak Marx'ın yapıtını eksiksiz değerlendirmek için büyük teorik önem taşıyan bir söylenceyi kısaca ele almak zorundayız.

Bilindiği gibi 1844 Elyazmaları, yabancılaşma kavramı üzerinde odaklaşan Marksçı sistemin temellerini sergiler. Yukarıda söz konusu edilen söylence, Lenin'in bu kavramdan habersiz olduğunu, kendi teorilerini geliştirirken bu kavramın hiçbir rol oynamadığını öne sürmektedir. (Pek çok dogmatik kafalı insanın gözünde, hiç kuşkusuz bu savın kendisi bile, yabancılaşma kavramının "idealist" damgasını yemesine yeter de artar bile.)

Eğer Lenin, Marx'ın kapitalist yabancılaşma ve sonuçlarının eleştirisini (yani, "emeğin yabancılaşması"nı ve onun kaçınılmaz sonuçları üzerine yaptığı analizleri) gerçekten gözden kaçırmış ise, Marx'ın teorisinin özünü –Marksist sistemin temel düşüncesini– gözden kaçırmış demektir.

Öne sürülecek hiçbir şeyin bu sözde savdan, gerçeğe daha uzak olduğunu söylemeye gerek var mı bilmem. Aslında durum bunun tam tersi: Lenin'in, Marksist olarak gelişmesinde, yabancılaşma kavramını doğru anlamıyla kavraması yaşamsal bir rol oynar.

Lenin'in teorik yapıtlarının hepsinin –buna, Ekonomik Romantizm'in Eleştirisi ile, Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi de dahil– 1895'te yazılan Kutsal Aile'ye Genel Bakış'tan sonra kaleme alındıkları kesin bir gerçektir. Bu Genel Bakış'ta, yorumlar biçiminde ifade edilen ana düşünceler, Lenin'in daha sonraki yazılarında yer alan fikir ve düşüncelerinin merkezi olmaya devam etmiştir. Ne yazık ki burada, Lenin'in düşüncelerindeki gelişmeyi ayrıntılarıyla izleme olanağı yoktur. Bu nedenle, sadece tartışılan konuyla doğrudan ilgili birkaç noktaya dikkatimizi yoğunlaştırmak zorundayız.

Kutsal Aileye Genel Bakış'ta Lenin'in bu eski yapıttan uzun bir pasaj aktardıktan sonra şöyle bir yorumda bulunması, konumuzla ilgili olması bakımından büyük önem taşır:
"Bu pasaj oldukça karakteristiktir; çünkü Marx'ın, kendi tüm 'sisteminin' dayandığı temel fikre, yani toplumsal üretim ilişkileri kavramına nasıl yaklaştığını göstermektedir." Burada Lenin'in "sistem" sözcüğünü tırnak içine almasını önemli bulanlar da bulunabilir, önemsiz bulanlar da. (Anladığımıza göre Lenin'in bunu yapmasının nedeni, Marksist literatürde, Hegelci felsefe ile bağıntılı olarak, "sistem kurma düşüncesine" alışılagelen polemik göndermeyi anamsatmak içindir. Ayrıca Genel Bakış, Hegelci sisteme oldukça eleştirel bir biçimde yaklaştığı gibi, Kutsal Aile üyelerinin bundan yararlanma çabalarını da eleştirir.) Burada yaşamsal önem taşıyan olgu şudur: "Marx'ın tüm sisteminin ana fikri" –"toplumsal üretim ilişkileri kavramı"– kesinlikle Marx'ın yabancılaşma kavramıdır; yani –Lenin'in doğru olarak kabul ettiği gibi–, "emeğin kendi yabancılaşması", "insanın kendi yabancılaşması", "kişinin pratik ilişkileri içerisinde kendi nesnel özüne yabancılaşması", vb., sistemin Marksçı eleştirel gizemden soyutlanma halidir. Bunu, Lenin'in yorumunun yöneltildiği pasajı gözden geçirirsek açıkça görebiliriz:
"Proudhon'un, sahip olmamayı ve eski sahip olma biçimini ortadan kaldırmak isteği, tamamiyle, onun, insanın nesnel özüne pratikte yabancılaşma ilişisini; insani kendi kendine yabancılaşmanın, ekonomi politik ifadesini ortadan kaldırmak arzusu ile aynı şeydir. Ne var ki, onun ekonomi politik eleştirisi hâlâ ekonomi polikitik öncüllerinin tutsağı olduğu için nesnel dünyanın yeniden ele geçirilmesi (temellükü –çev.) sahiplenmenin büründüğü ekonomi politik biçimi içerisinde tasarlanmış olarak kalır. Aslında Proudhon, Eleştirel Eleştiri'nin kendisini zorladığı gibi, sahip olmayı, sahip olmamaya değil, elde bulundurmayı (temellükü- ç.) eski sahip olma biçimine, özel mülkiyete karşı çıkarır. Elde bulundurmayı o, 'bir toplumsal işlev' olarak ilan eder. Bir işlevde ilginç olan şey, diğerini 'dışlamaya' yönelik değil, benim kendi güçlerimi, varlığımı oluşturan güçleri harekete geçirmek ve gerçekleştirmektir. Proudhon bu düşünceye uygun bir gelişme olanağı sağlayamamıştır. 'Eşit elde bulundurma' fikri, ekonomi politik bir kavramdır ve bu nedenle de, şu ilke için yabancılaşmış bir ifade biçimi olarak varlığını sürdürür: insan için varlık olarak nesnenin; insanın nesnel varlığı olarak nesnenin, aynı zamanda, insanın öteki insanlar için varoluşu, diğer insanlar ile insani ilişkisi, insanın insanla ilişkisindeki toplumsal tavır belirleyicidir. Oysa Proudhon, ekonomi politik yabancılaşmayı, ekonomi politik yabancılaşma çerçevesinde ortadan kaldırır."

1844 Ekonomi Politik ve Felsefe Elyazmaları'nı yeterli derecede bilen herkes, bu düşüncelerin, Paris Elyazmaları'ndan geldiğini anlamakta güçlük çekmez. Aslında, yalnız bu pasajların değil, bunlara ek olarak pek çoğunun, Marx tarafından 1844 Elyazmaları'ndan, Kutsal Aile'ye aktarılmıştır. Marx, Engels ve Lenin'in toplu yapıtlarını yayınlamakla yükümlü Rus Komite* –1844 Elyazmaları'nı "idealist" bulan aynı komite– Lenin'in, Kutsal Aile'ye Genel Bakış'a koyduğu bir notta Marx'ın "kitabının başlangıçta tasarlanan boyutunu 1844 baharı ve yazı boyunca üzerinde çalıştığı ekonomi ve felsefe elyazmalarının bazı bölümlerini katarak epeyce büyüttüğünü" kabul etmektedir. Lenin, hiç kuşkusuz Marx'ın 1844 Elyazmaları'nı okuyamamıştır ama Genel Bakış'ta 1844 Ekonomi Politik Elyazmaları'nda öne sürülen ve yabancılaşma sorunsalı ile ilgili bulunan Proudhon üzerine yorumlarına ek olarak bir dizi önemli pasajı alıntılamıştır** Durum böyle olunca eğer Marx'ın 1844 Elyazmaları idealist ise –buradan Kutsal Aile'ye aktarılan– temel kavramları, Lenin'in "Marx'ın bütün sisteminin temel fikri" diye övmesi de idealist bir yaklaşım olur. Bu hikayenin en beter kısmı daha gelmedi. Çünkü Lenin bu yapıtı yalnız, "devrimci materyalist sosyalizmin temellerini" içerdiği için değil aynı zamanda "gerçek, insan bir kişinin adına" yazılmış olduğu için de övmeye devam etmektedir.*** Böylece Lenin yalnız "idealizme" "teslim" olmakla kalmıyor, onu, "devrimci materyalist sosyalizm" ile de karıştırıp daha da beteri, "humanizmi" de yerin dibine batırmış oluyor!
Söylemeye gerek yoktur ki, "gerçek, insan bir kişinin adına" yazılmış bu "humanizm" sadece, 1844 Elyazmaları'nın niteliğini oluşturan "emek görüş açısının" bir ifadesinden başka bir şey değildir. Burada –idealist felsefenin düşsel varlıklarına karşı, açık ve kesin polemikler halinde– "egemen sınıflar ile devlet tarafından ezilen ve horlanan işçinin" eleştiri süzgecinden geçirilerek benimsenmiş görüş açısı ifade edilmiştir; proletaryanın görüş açısı, "proletarya sınıfının, kendi yabancılaşmasını yok olması olarak hissetmesi ve bunda kendi güçsüzlüğü ile insanlıkdışı bir varlığın gerçekliğini görmesine" karşın, "mülk sahibi sınıfın" kendi yabancılaşmasında, kendini "mutlu ve gerçekleşmiş hissetmesi ve kendi gücünün yansımasını görmesidir"* Lenin ve Marx "gerçek insan bir kişi" derken işte bunu kast etmekte idiler. Gelin görün ki Marx'ı (ya da şimdiki durumda Lenin'i) "gerçekten okumak" yerine, Marksist klasiklerin içine, yüksek perdeden radikalizm görüntüsü altında, bürokratik tutuculuğun kısır dogmatizmini temsil eden kendi efsanelerini sokuşturmaya kalkışanlara, metinlere dayalı ne kadar kanıt getirseniz de çabanızın boşa gideceğini bilmeniz gerekir.

Lenin'in parlak bir biçimde kavradığı gibi, Marx'ın sisteminin merkez fikri, toplumsal üretim ilişkilerinin kapitalistçe maddeleştirilmesine; ÜCRETLİ EMEK, ÖZEL MÜLKİYET VE DEĞİŞİM'in maddeleştirilmiş aracılığı yoluyla emeğin yabancılaştırılmasına getirdiği eleştiridir.
Gerçekten de Marx'ın, toplumsal üretim ilişkilerinin tarihsel oluşumu, yabancılaşma konusundaki genel düşünce yapısı ile, yabancılaşma ve maddeleştirmenin zorunlu olarak yer aldığı, nesnel ontolojik koşulları üzerine yaptığı çözümlemeler, sözcüğün en yerinde anlamıyla tam bir sistem oluşturur. Bu sistem, Hegel de dahil, kendinden öncekilerin felsefi sistemlerinden, daha az değil, daha fazla canlıdır; bunun anlamı, kendisini oluşturan kısımlardan bir tekinin bile dışta bırakılması, tek bir yönünün değil, serimin tamamının bozulması demektir. Ayrıca Marksist sistem, Hegelci sistemden daha az değil, daha fazla karmaşıktır; çünkü, "düşünce– varlıkları" arasında, mantık bakımından uygun düşen "düşünceleri" ustalıkla icat etmek bir şeydir ama, çeşit çeşit toplumsal görüngülerin karmaşık iç bağlarını gerçekte saptamak; bunların kurumsallaşmalarını ve birbirine dönüşmesini yöneten yasaları (bu yasalar ki, bunların görece "sabitliğini" olduğu kadar "dinamik gelişmelerini" de belirler) bulmak; ve bütün bunları gerçekte, insan etkinliklerinin bütün düzeylerinde ve alanlarında sergilemek başka bir şeydir. Dolayısıyla, Marx'ı kendi sisteminin terimleri içinde okuyup anlamak yerine, günümüzde moda olan bazı önyargılı, laf ebeliğine dayalı sözde "bilimsel modellere" uygun olarak okumaya kalkışmak, Marksist sistemi devrimci anlamından soyutlar ve onu, sözde bilimsel kavramlardan oluşan ölü kelebek koleksiyonuna çevirir.

Marksist sistemin, Hegelci sistemden temelden farklı olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır? Sadece, Marx tarafından belirlenen güncel olgular ile Hegelci "düşünce-varlıkları" arasındaki zıtlık bakımından değil ayrıca, Hegelci sistem, iç çelişkileri nedeniyle, Hegel'in bizzat kendisi tarafından kapalı hale getirilmiş ve taşlaştırılmıştır; oysa Marksist sistemin ucu açık bırakılmıştır. Bu açık ve kapalı sistemler arasındaki hayati önem taşıyan tartışmaya, bu bölümün son kesiminde tekrar döneceğiz. Ancak şimdi, Marksist sistemin çok yönlü karmaşıklığını daha berrak anlamak için, bu sistemin yapısını bir bütün olarak gözden geçirmemiz gerekecektir.

1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, Hegel ile iktisatçıların teorileri konusunda eleştirel yorumlardır. Yine de daha yakından bakıldığında bundan daha fazlası açıkça görülür. Zira, bu teorilerin eleştirisi, birbirine yakından ilişkili çeşitli büyük sorunlar üzerinde, Marx'ın kendi fikirlerini geliştirmek için bir araçtır.

Daha önce de değinildiği gibi, 1844 Elyazmaları'nda kavrayabildiğimiz sistem, kendi içinde gelişen bir sistemdir. Her şeyden önce bu, emeğin kendi yabancılaşmasının temel ontolojik boyutunun, bu yapıtın ta sonuna para kesimine kadar, evrenselliği içerisinde görülmemesi olgusunda kendini gösterir. Gerçekte bu kesim, aynı elyazmasında Marx'ın, Hegelci felsefeyi, eleştirel bir yaklaşımla incelemesinden sonra yazılmış; yayımlanmış halinde ise (Marx'ın isteğine uyularak) elyazmasının sonuna konmuştur. Ve bu, kronolojik ayrıntının hiç de göz ardı edilebilir bir noktası değildir. Gerçekten de, Marx'ın, bir bütün olarak Hegel felsefesi üzerine yaptığı kapsamlı değerlendirme –onun, "Hegel'in modern ekonomi politik üzerine olan görüş açısını" kavramasını sağlayan ekonomi politik çözümlemeleri ile birlikte– Marx'ın eline, "para sistemi"nin en sonunda ulaştığı ontolojik gizemi çözeceği anahtarı vermiş ve böylece Marx'a, materyalist diyalektik değer teorisinin kapsamlı bir serimini yapma olanağı sağlamıştır. (1844 Elyazmaları'nın bir bölümünü, kendi somutluğu içerisinde ve hem de, sınırlı oylumuna karşın ayrıntıları kapsaması bakımından, aynı sorunsalları irdelemeye çalışan şu yapıtla karşılaştırınız: Bir bütün olarak Hegel Diyalektiğinin ve Felsefesinin Eleştirisi'nden kısa süre önce yazılan –muhtemelen 1844 Mayıs ya da Haziranı– James Mill'in Ekonomi Politiğin Öğeleri Üzerine Marx'ın Yorumları. Paranın Gücü üzerine olan bu sayfaların büyük bir kısmının daha sonra Marx tarafından Kapital'e alınmış olması herhalde tesadüfi değildir.)

Emeğin kendi yabancılaşmasının bu genel ontolojik boyutu 1844 Elyazmaları'nın sonuna kadar kesinkes belirtilmemiş olsa bile, hiç kuşkusuz daha belirsiz bir genelleme düzeyinde olsa da, daha hemen başlangıçta, dolaylı olarak değinilmiştir. Başlangıçta, sistemin içersinde, ancak belirsiz bir sezgi olarak çekirdek halinde bulunsa ve dolayısıyla, Marx'ın çözümleme yöntemi pozitif olmaktan çok tepkin (reactive) ve kendini geliştiren bir yöntem olduğu için; serimini yaparken O, elini, o anda ele aldığı konuya eleştirel yaklaşımının doğurduğu sorunsal ile, yani, ekonomi politik üzerine yazı yazmanın sorunsalları ile yönlendirmeye bırakmaktadır.
Konuyu derinlemesine kavradıkça (bu kavrama, bireysel yönlerin: "meta olarak işçi", "soyut emek", "tek yanlı, robotlaşmış emek", "insana yabancılaşmış doğa", "birikmiş insan emeği= ölü emek" ve benzeri yönleri derece derece kavradıkça) önceden belirlenen çerçevenin çok dar geldiği anlaşılmakta ve Marx bu dar çerçeveyi haliyle bir yana itmektedir.

Yabancılaşmış Emek tartışmasından sonra Marx farklı bir plan izler: ele alınan her konunun merkez referansı şimdi, yabancılaşmanın her haliyle "parasal sistem" arasındaki "esas ilişki" olarak, "yabancılaşmış emek" kavramıdır. Bu program, ilk elyazmasının son kesiminde bulunmakla beraber, üçüncü elyazmasının ta sonuna kadar bütünüyle gerçekleşmemiştir.
Bu sonuncuda Marx ensonu "parasal sistem"deki gizemi ortadan kaldırmış: bütün yabancılaşmış ilişkilerin bu nihai aracısını; "insanın gereksinmesi ile nesne arasındaki, yaşamı ile yaşam araçları arasındaki bu pezevengi"; "bu gözle görünür kutsallığı", "insanoğlunun yabancılaşmış yönünü", "hayali gerçeğe, gerçeği ise düpedüz hayale dönüştüren yaygın dışsal yeteneği (bu öyle bir yetenektir ki, ne insan olarak insandan ne de toplum olarak toplumdan ortaya çıkmıştır.)", "Varolan aktif değer kavramını... her şeyi karmakarışık, dünyayı ters yüz eden... Çelişkileri kucaklaştırıp olanaksızlıkları sözde kardeş hale getiren" gizemi, Marx yok etmiştir. Ve bütün bunlar, "temel varlığın (doğanın) doğru ontolojik olumlanmasının", "İnsan tutkusunun ontolojik özünün" ve "hem zevk ve hem de etkinlik nesneleri olarak insana ait en temel nesnelerin varlıklarının" açıklığa kavuşturulması için yapılmıştır.

Böylece Marx'ın sistemi; kendi gelişmesi içersinde onun (Marx'ın), para sisteminin kapitalist üretim biçimi ile tepe noktasına ulaşmakla beraber, bu sistemin iç yapısının, sınırlı tarihsel içeriği içinde anlaşılmanın mümkün olmadığını, bunun ancak, insanın, emeği aracılığı ile gelişmesini göz önünde bulunduran geniş ontolojik çerçeve içersinde (yani, kendini gerçekleştirme sürecinin belirleyici aşamasında –ya da aşamalarında– zorunlu olarak kendine yabancılaşma ve maddeleşmesi içerisinde geçirdiği gerekli ara duraklar aracılığı ile emeğin ontolojik kendi gelişmesi aracılığı ile) anlaşılabileceğini açıkça kavraması üzerine bütünlük kazanmıştır.

DESCARTES - YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA - 3

USUNU İYİ KULLANMAK VE BİLİMLERDE DOĞRUYU ARAŞTIRMAK İÇİN



Bu konuşma tümü bir defada okunmak için çok uzun görülürse altı bölüme ayrılabilir. Birincide bilimlerle ilgili çeşitli belirlemeler, ikincide yazarın aradığı yöntemin başlıca kuralları, üçüncüde bu yöntemden çıkardığı ahlak kurallarından bazıları, dördüncüde metafiziğinin temellerini oluşturan Tanrı'nın ve insan ruhunun varlığını kanıtlamasını sağlayan nedenler, beşincide fizikle ilgili olarak araştırdığı sorunların düzeni ve özellikle yüreğin deviniminin ve hekimlikle ilgili bazı başka güçlüklerin açıklaması, sonra da ruhumuzla hayvanların ruhu arasındaki ayrım ve sonuncuda doğanın araştırılmasında şimdikinden daha ileri gitmek için gerekli olduğuna inandığı şeyler ve bu konuşmayı hangi nedenlerle yazdığı bulunacaktır. (1)

BİRİNCİ BÖLÜM



Sağduyu dünyanın en iyi paylaşılmış şeyidir: çünkü her kişi ondan çok iyi pay almış olduğunu düşünür, her şeyden çok güç hoşnut olanlar bile kendilerinde bulunan sağduyudan daha çoğunu istemeye alışık değildirler. Bu konuda herkesin yanılması olası değildir: ama bu daha çok aslında sağduyu ya da us denilen iyi yargılama ve doğruyla yanlışı ayırt edebilme gücünün doğal olarak tüm insanlarda eşit olduğuna tanıklık eder; böylece görüşlerimizdeki çeşitlilik kimilerinin öbürlerinden daha ussal olmasından gelmez, düşüncemizi değişik yollardan götürüyor ve aynı şeyleri düşünmüyor olmamızdan gelir. Çünkü iyi bir zihne sahip olmak yetmez, önemli olan onu iyi kullanmaktır. En büyük ruhlar en büyük erdemlere olduğu kadar en büyük kötülüklere yatkındırlar; ancak çok yavaş yürüyenler her zaman doğru yolu izliyorlarsa koşanlardan ve doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok ilerleyebilirler.

Kendi payıma ben zihnimin başkalarının zihninden daha yetkin olabileceğini düşünmedim, hatta çok zaman düşüncem başkalarınınki kadar keskin, imgelemim başkalarınınki kadar açık ve seçik, belleğim başkalarınınki kadar geniş ve aydınlık olsun istedim. Zihnin yetkinliğini sağlayan daha başka nitelikler bilmiyorum; çünkü usun ya da sağduyunun bizi insan kılan ve hayvanlardan ayıran tek şey olduğu kadar onun tümüyle her kişide varolduğuna inanmak ve bu yolda aynı tür'ün bireylerinin biçim'leri ya da doğaları arasında değil, ancak raslant'ıları (2) arasında çokluk ve azlık bulunduğunu söyleyen filozofların ortak görüşünü izlemek istiyorum.

Ama gençliğimden beri beni bir takım belirlemelere ve kurallara ulaştıran bazı yollar üzerinde bulunmuş olmakla çok şanslı olduğumu düşündüğümü söylemekten çekinmeyeceğim; bu belirlemelerden ve kurallardan giderek bir yöntem oluşturdum ve onunla bilgimin düzeyini artırmanın ve onu, zihnimin sıradanlığının ve yaşamımın kısalığının ulaşmama elverdiği en yüksek noktaya, yavaş yavaş yükseltmenin yolunu buldum sanırım. Çünkü bu yöntemin meyvelerini çoktan topladım, öyle ki kendi üzerime verdiğim yargılarda kendine güven doğrultusunda olmaktan çok güvensizlikten yana olmaya çalışmama karşın, tüm insanların çeşitli eylemlerine ve girişimlerine filozof gözüyle baktığımda bana boş ve yararsız görünmeyen hemen hemen hiçbir şey görmedim; doğrunun araştırılmasında yapmış olduğumu düşündüğüm ilerlemeden son derece hoşnut olmaktan ve gelecek için bu gibi umutları beslemekten geri kalmıyorum, öyle ki insan adına yaraşır insanların (3) uğraşları arasında tam tamına iyi ve önemli olanın benim seçtiğim şey olduğuna inanmaktan çekinmiyorum.

Bununla birlikte yanılmış olabilirim, altın ve elmas diye aldığım belki de yalnızca biraz bakır ve camdır. Bizi ilgilendiren şeylerde yanılmaya ne kadar yatkın olduğumuzu ve dostlarımızın yargıları bizden yana olduğunda da bu yargıların ne kadar kuşku götürür olması gerektiğini biliyorum. Ama bu konuşmada her kişi yargılayabilsin diye hangi yolları izlediğimi ve yaşamımı bir tablo gibi göstermekten ve böylece ortak söylentilerden benimle ilgili edinilen görüşleri öğrenmekten hoşnut olacağım; bu, kendimi öğrenmemin yeni bir aracı olacak, onu da yararlanma alışkanlığında olduğum araçlara ekleyeceğim.

Böylece amacım burada her kişinin usunu iyi kullanması için izlemesi gereken yöntemi öğretmek değil, ama yalnızca benimkini hangi biçimde kullanmaya çalıştığımı göstermektir. Öğütler vermeye kalkışanlar öğüt vermeye kalktıkları kişilerden daha usta olduklarını sanıyor olmalılar; en küçük başarısızlıklarında eleştirilesi olan onlardır. Ama içinde öykünülebilecek birkaç örnek, belki de izlememekte haklı olacakları bazı başka şeyler bulacakları bu yazıyı, yalnızca bir öykü gibi ya da dilerseniz masal gibi sunmakla, kimseye zararlı olmaksızın kimilerine yararlı olacağını ve herkesin açık yürekliliğime teşekkür edeceğini umarım.

Çocukluğumdan beri bilimlerle beslenmiştim; onlarla, yaşama yararlı olan tümüyle aydınlık ve güvenlik bir bilginin kazanılabileceğine inandırıldığım için, onları öğrenmeye son derece istekliydim. Ama tüm dersleri tamamlayıp alışıldığı üzere bilginler arasına alınınca tümüyle görüş değiştirdim. Çünkü kendimi öylesine kuşku ve yanılgıyla sarılmış buluyordum ki öğrenmeye çabalamaktan kazancım ancak giderek bilgisizliğimi ortaya çıkarıyor olmamdı gibi görünüyordu bana. Bununla birlikte Avrupa'nın en ünlü okullarından birindeydim, dünyanın herhangi bir yerinde bilgin insanlar varsa o insanların burada olduğunu düşünüyordum. Orada başkalarının öğrendiği her şeyi öğrenmiştim; yine de bize öğretilen bilimler bana yeterli görünmediğinden en ilginç ve en az bulunur bilimleri (4) inceleyen tüm kitapları elime geçtikçe okumuştum. Bununla birlikte başkalarının benimle ilgili yargılarını biliyordum ve okul arkadaşlarımdan bazıları hocalarımızın yerini doldurmak için öngörülmüş olsalar da beni onlardan aşağı değerlendirdiklerini hiç düşünmüyordum. Sonunda yüzyılımız bana önceki yüzyıllarda olduğu kadar verimli ve iyi zihinlerle dolu görünüyordu. Bu da tüm öbür yüzyılları yargılama ve dünyada bana önceden umut ettirildiği gibi hiçbir öğreti olmadığını düşünme özgürlüğünü veriyordu.

Bununla birlikte okullarda yapılan uygulamaları beğenmekten geri kalmıyordum. Orada öğretilen dillerin eski kitapların kavranılması için gerekli olduklarını, masallardaki inceliğin zihinleri açtığını, tarihin anılmaya değer eylemlerinin zihni geliştirdiğini ve istekle okunduklarında yargının oluşmasına yardımcı olduklarını, tüm iyi kitapların okunmasının onların yazarları olan geçmiş yüzyılların en onurlu insanlarıyla bir konuşma, düşüncelerinin en iyilerini ortaya koydukları düzenlenmiş bir konuşma gibi olduğunu, güzel konuşmanın eşsiz güçleri ve güzellikleri bulunduğunu, şiirin çok çekici incelikleri ve hoşlukları olduğunu, matematiklerin çok ince buluşları olduğunu ve bunların meraklıları hoşnut etmekte olduğu kadar tüm sanatları kolaylaştırmakta ve insanların emeğini azaltmakta da çok yararlı olabildiğini, görenekleri inceleyen yazıların erdem için çok yararlı olan birçok bilgi ve birçok esin içerdiğini, dinbilimin cennete gitmeyi öğrettiğini, felsefenin her şeyden söz edebilme aracı olduğunu ve daha az bilenlerde hayranlık yaratmayı sağladığını, hukukun, hekimliğin ve öbür bilimlerin onlarla uğraşanlara onurlar ve zenginlikler getirdiğini ve sonunda tümünü hatta en boş ve en karşılıksız olanlarını gerçek değerleriyle tanımak ve onların bizi yanıltmalarından kaçınmak için incelemek gerektiğini biliyordum.

Ama dillere, hatta eski kitapları okumaya, onların tarihlerine ve masallarına yeterince zaman ayırmış olduğuma inanıyordum. Çünkü öbür yüzyılların yazarlarıyla konuşmak hemen hemen yolculuk yapmakla aynı şeydir. Göreneklerimizi daha sağlıklı yargılayabilmemiz için ve hiçbir şey görmemiş olanların yapageldiği gibi bizim alışkanlıklarımıza ters düşen her şeyin gülünç ve usdışı olduğunu düşünmememiz için çeşitli halkların görenekleriyle ilgili bir şeyler bilmek iyidir. Ama yolculukta çok zaman harcadığımızda kendi ülkemize yabancı düşeriz, geçmiş yüzyıllarda olup biten şeylere çok ilgi duyduğumuzda doğal olarak bu yüzyılda olup biten şeyleri iyi bilemeyiz. Üstelik masallar hiç de öyle olmayan birçok olayı olası gibi düşündürür; en doğru tarihler bile okunmaya daha değer kılmak için olguların değerini değiştirmeseler ya da artırmasalar da hemen her zaman en azından onların en sıradan ve en az bilinir olanlarını dışlarlar: bu yüzden geriye kalanlar olduğu gibi görünmez ve onlardan çıkardıkları örneklerle göreneklerini düzenleyenler romanlarımızın kahramanlarının garipliklerine düşerler ve güçlerini aşan amaçlar ortaya koyarlar.

Güzel konuşmayı çok önemsiyordum ve şiire tutkundum; ama her ikisinin de araştırmanın meyvaları olmaktan çok ruhun armağanları olduklarını düşünüyordum. Usavurmaları en güçlü olanlar ve düşüncelerini aydınlık ve kolay kavranılır kılmak için en iyi düzenleyenler yalnızca kaba Breton dilini konuşsalar da, güzel konuşmayı hiç öğrenmemiş olsalar da önerdikleri şeyi her zaman en iyi biçimde kanıtlayabilirler. En hoş buluşları ortaya koyanlar, bu buluşları en süslü ve en tatlı bir biçimde anlatmayı bilenler, şiir sanatından hiç haberli olmasalar da en iyi şairler olacaklardır.

Nedenlerinin kesinliği ve apaçıklığı yüzünden özellikle matematiklere hayrandım; ama henüz onların tam olarak ne işe yaradığını bilmiyordum, ancak mekanik sanatlara yararlı olduklarını düşünerek (5) bu kadar kesin ve sağlam temeller üzerinde daha yüksek bir yapı kurulmamış olmasına şaşıyordum. Öyle ki, tersine, görenekleri inceleyen eski pagan yazılarını yalnızca kum ve çamur üzerine kurulmuş çok ince ve çok görkemli saraylarla karşılaştırıyordum. Onlar erdemleri çok yüceltirler ve dünyadaki her şeyin üzerinde değerli gösterirler ama onları tanıtmak için yeterli öğretim yapmazlar ve çok defa bu kadar çok güzel andıkları şey bir duyarsızlıktan, bir gururdan, bir umutsuzluktan, bir anababa öldürmekten başka bir şey değildir. (6)

Dinbilimimize saygı, gösteriyordum ve herhangi biri kadar cennete gitme hakkını istiyordum; ama çok güvenli şeyler öğrenmiş olarak, yolun daha bilgisiz olanlara daha bilgili olanlardan daha az açık olmadığını ve bizi oraya götüren tanrısal kaynaklı doğruların kavrayışımızı aştığını bilerek, onları usavurmalarımın zayıflığına bırakmaya cesaret edemezdim; düşünüyordum ki onları incelemeye girişmek ve bunu başarmak için Tanrı'nın olağanüstü bazı yardımlarına sahip olmak ve insandan daha çok bir şey olmak gerekiyordu.

Yüzyıllardır yaşamış olan en üstün zihinlerce işlenmiş olmasına karşın felsefede hemen hemen tartışılır olmayan ve bu nedenle kuşku götürür olmayan hiçbir şeyin bulunmadığını ve başkalarından daha iyi şeyler başarmayı ummam için yeterli özgüvene sahip olmadığımı görerek felsefe için hiçbir şey söylemeyeceğim; böylece aynı konuda bilgin insanlarca savunulan, birden çoğunun doğru olmaması gereken çeşitli görüşlerin varolduğunu düşünerek, olası olmaktan öteye geçmeyen her şeyi yanlış diye belirliyordum.

Sonra öbür bilimlere gelince, onlar ilkelerini felsefeden aldıklarından, çok kesin olmayan temeller üzerine sağlam olan hiçbir şeyin kurulmuş olamayacağı yargısına varıyordum. Onların sözverdiği onur da kazanç da onları öğrenmeye yönelmem için yeterli değildi; çünkü Tanrı'ya şükür, yazgımı kolaylaştırmak için beni bilimden bir meslek edinmeye zorlayacak koşullarda duymuyordum kendimi; her ne kadar kinikler gibi ünü hor görmeyi meslek durumuna getirmediysem de, sahte unvanlarla elde edebilmeyi umacağım onura da önem vermiyordum. Sonunda kötü öğretilere gelince, ne bir simyacının verdiği sözlerle, ne bir astroloğun kehanetleriyle, ne bir büyücünün aldatmacalarıyla, ne de bildiğinden çoğunu bilmeyi meslek edinenlerden birinin düzenleriyle ya da övünmeleriyle aldanmayacak kadar onların değerini yeterince bildiğimi düşünüyordum. (7)

Bu nedenle, yaşım öğretmenlerime bağımlılıktan çıkmama elverir olunca bilimsel araştırmaları tümüyle bıraktım. Kendimde ya da dünyanın koca kitabında bulunabilecek olandan daha başka bir bilim aramamaya karar vererek gençliğimin geri kalanını yolculuk yaparak, sarayları ve orduları görerek, çeşitli mizaç ve koşullarda insanlarla görüşerek, çeşitli deneyimler kazanarak, yazgının bana sunduğu raslantılarda kendi kendimi sınayarak ve her yerde kendini sunan şeyler üzerine onlardan bazı yararlı sonuçlar çıkarabilmek için düşünerek geçirdim. Çünkü bana öyle geliyordu ki her kişinin kendisini ilgilendiren ve kişi yanlış yargı verdiğinde sonucun hemen onu cezalandıracağı işlerle ilgili olarak ortaya koyacağı usavurmalarda, odasında çalışarak hiçbir sonuç getirmeyen kurgulamalar yapan ve böylece düşüncesini doğru göstermek için kullandığı zekâ ve ustalık ölçüsünde kendisine olsa olsa genel görüşten uzaklaşmış olmanın boş övüncünü sağlayacak olan bir bilim adamının ortaya koyduğu usavurmalardakinden daha çok doğruyla karşılaşabilirdim. Her zaman eylemlerimi apaçık görebilmek ve bu yaşamda güvenle yürüyebilmek için doğruyu yanlıştan ayırt edebilmeyi öğrenmeye aşırı bir istek duyuyordum. (8)

Gerçekten, öbür insanların göreneklerini incelerken, onlarda bana güven verecek hiçbir şey bulamıyordum ve daha önce filozofların görüşleri arasında bulduğum kadar değişiklik gözlemliyordum. Öyle ki bundan çıkardığım en büyük yarar şuydu: bize çok garip ve gülünç gelen birçok şeyin genellikle öbür büyük halklarca benimsenmekten ve onaylanmaktan geri kalmadıklarını görerek, ancak örneklemeyle ve alışkıyla inandırılmış olduğum hiçbir şeye tam tamına inanmamayı öğreniyordum ve böylece doğal ışığımızı karartabilen ve bizi doğruyu anlamaya daha az yatkın kılabilen pek çok yanlıştan kendimi yavaş yavaş kurtarıyordum. Ama dünyanın kitabında böyle incelemelerle ve birkaç deney kazanmaya uğraşmakla birkaç yıl geçirdikten sonra, bir gün kendi kendimi de incelemeye ve zihnimin tüm güçlerini izlemem gereken yolu seçmek için kullanmaya karar verdim. Bence bu benim için ülkeme ve kitaplarıma kapanıp kalmaktan çok daha yararlı oldu.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9

Montaigne' den Seçmeler - 2

1-Nitekim gevşek ve sıradan zekalar işleri daha kolaylıkla, daha başarıyla çevirirler. Yüksek ve ince felsefi düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir düşünce inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği, işlerimize engel olur.

2-Dünya işlerini daha hoyratça, daha gelişi güzel yürütmeli ve her zaman talihe büyük bir pay bırakmalıdır.

3- Her işin bütün koşullarını ve sonuçlarını arayıp hesaplayan adam karar vermekte güçlük çeker.

4-Dikkat ederseniz en iyi işçiler nasıl iş gördüklerini söylemekten aciz kimselerdir. Buna karşılık, yaptıklarını çok iyi anlatan kimselerin elinden iyi iş çıktığı pek görülmez.

5-Bilim iyi olmasına iyi bir ilaçtır ama hiçbir ilaç saklandığı kabın pisliğiyle değişip bozulmayacak kadar zorlu değildir.

6-Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak koşuluyla doğru olan adamdan pek hayır gelmez.

7- Başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer, hiçbir şeyin lekeleyemediği bir onurla parlar; böyle bir değer halkın keyfiyle ne yükselir ne de alçalır.

8-Ufacık bir toprak davası için halkın içinden on beş kişiyi seçmeyi akıl ediyoruz, sonra en önemli davamızı tutup bilgisizliğin, adaletsizliğin ve kararsızlığın anası olan halkın oyuna bırakıyoruz. Akıllı bir insanın, hayatını düşüncesiz bir sürünün oyuna bırakması akıl kârı mıdır?

9-Ayrı ayrı bakınca değer vermediğimiz kimselere, bir araya geldikleri zaman değer vermekten daha büyük budalalık olur mu?

10-Halk öyle şaşkın, öyle başıboş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız.

11-Yazgının insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en yararlı işler olmasıdır.

12- En az bildiğimiz şeyler tanrılaşmaya en elverişli olanlardır.

13- İnanca, doğruluğa, namusa, özgürlüğe, barışa, zafere, dindarlığa, hatta hazza, sahteciliğe, ölüme, hırsa, ihtiyarlığa, sefalete, korkuya hastalığa, felakete, şu zavallı, cılız hayatımızın daha birçok belalarına birer tanrı işi diye bakmak aynı şeydir.

14- Bizim ahlak ve törelerimizi, bizim toprağa bağlı, göklerden yoksun ruhlarımızı tapınaklara sokmaya ne gerek var?

15-Mademki insanlar ille de tanrılarla akraba olmak istiyorlar, bari, Cicero'nun dediği gibi, kendi kusur ve sefaletlerini göklere çıkaracaklarına, tanrıların değerlerini yere indirip kendilerine mal etselerdi.

16-Ahirette, vadedilen ödülleri alacak olan, bizden başka türlü bir varlık olacaktır.

17-Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketliyseler, yüz bin çeşit otlarla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar tohumlar ekiyoruz. Kadınlar kendi başlarına kalınca biçimsiz birtakım et parçaları çıkarırlar sağlam ve doğal bir beden yaratabilmeleri için bir tohum almaları gerekiyor. Ruhlar da böyledir; onları bir düşünceyle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayal dünyasında, başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Böyle bir aylaklık içinde ruhların kurmadığı hayal, düşmediği kuruntu, yaratmadığı gariplik kalmaz.

18- Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.

19-ruhum, yularından kurtulup kaçan bir at gibi kendini daha fazla yoruyor. Kafam durup dinlenmeden, hiçbir sıra, hiçbir ilinti gözetmeden öyle garip düşünceler, öyle saçma sapan hayaller kuruyor ki, ilerde bunların anlamsızlığını ve acayipliğini görüp kendinden utansın diye hepsini kaydetmeye başladım.

20-Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını.

DESCARTES - YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA - 1



DESCARTES ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Yöntem üzerine konuşma, Descartes'ın birinci dönem yapıtlarındandır. 1618'den 1637'ye kadar sürmüş olan bu birinci döneminde, Descartes bir filozoftan çok bir bilim adamıdır; dünya üzerine, insan üzerine, insanın evrendeki yeri üzerine evrensel bir bilim geliştirmeye yönelir. 1637'den sonranın Descartes'ı bir bilim adamı olmaktan çok bir filozoftur ya da bir metafizikçidir. Asıl adı Discours de la méthode, pour bien conduire la raison et chercher la vérité dans les sciences, plus la dioptrique, les météors et la géométrie qui sont les essais de cette méthode (Usu iyi yönetmek ve bilimlerde doğruyu aramak için yöntem üzerine konuşma ve bu yöntemin denemeleri olan dioptrik, meteorlar ve geometri) olan bu kitabın bugün yalnızca altı bölümlük Yöntem üzerine konuşma bölümü ilgi çeker. Kitabı oldukça kalınlaştıran öbür bölümler bugün için yalnızca bilim tarihi uzmanlarının ilgisini çekebilir.

Yukarıda yaptığımız ayrımı, bilim adamı ve filozof ayrımını, Descartes için derinleştirmemek gerekir. Descartes bilimlerin felsefeden kopmaya başladığı o dönemlerde çalışmalarını sürdüren bilim adamlarının tersine, bilimi her zaman felsefi bir bakış açısı içinde bütünleştirmeye özen göstermiştir. Descartes, pek belirgin bir biçimde, çağının bilim adamlarının yalnızca teknik sorunlar çerçevesinde sınırlandığını görecek, onların tuttuğu yoldan daha değişik bir yol tutacaktır. Gene de 1618-1637 arasında Descartes özellikle bilimsel konulara eğilir. Onun bu konularda, özellikle fizyoloji alanında ortaya koymuş olduğu bilgilerin bugünkü bilgilerimiz karşısında pek bir anlamı kalmadığını söyleyebiliriz. Özellikle Ortaçağ boyunca ölü kesmeyi yasaklayan kilise çevreleri insan bedeninin yapısını ve işlevlerini bilmek için çaba gösterenlerin gözünü korkutmuştu. Flaman anatomi uzmanı Vesalius'un (1514-1564) başına gelenler bu baskının en belirgin tanığıdır.

Hegel'in gerçek bir değerbilirlikle "modern felsefenin kurucusu" dediği Descartes 31 Mart 1596'da La Haye'de (Touraine) doğdu. Rennes parlamentosunda danışmanlık yapmış olan babası Joachim Descartes oldukça zengin bir kişiydi. Annesi Jeanne Brochard onu doğurduktan bir yıl sonra bu dünyaya gözlerini kapayıvermişti. On yaşında Cizvitlerin Collège Royale de la Flèche okuluna giren Descartes on sekiz yaşında bu okuldan ayrıldı, iki yıl sonra yani 1616'da Poitiers'de hukuk öğrenimini tamamladı. Askerlik mesleğini seçerek 1618'de Moritz von Nassau'nun, 1619'da Bavyera seçicisinin, 1621'de Bocquoy kontunun ordularına girdi; böylece Almanya'yı, İsviçre'yi, İtalya'yı, Hollanda'yı, Macaristan'ı, Polonya'yı dolaştı. 1627'de ünlü La Rochelle kuşatmasına katıldı. 1628'de Hollanda'ya çekildi ve kendini felsefeye adadı. Hollanda'nın Francher, Amsterdam, Deventer, Utrecht, Leiden, Endegeest, Egmond ve özellikle Alkmaar gibi kentlerinde dingin bir yaşam sürdü. Bu arada üç kez Fransa'ya gitti. 1649'da İsveç kraliçesi Kristina onu yanına çağırdı. Sarayda büyük ilgi gören, bu arada bir de bale yazan filozofun güçsüz bedeni İsveç'in soğuklarına dayanamadı. Descartes 1650'de Stockholm'de zatürreeden öldü.

Descartes'ın düşünce yaşamında en çok etkili olmuş olan kişi ünlü bilim adamı Isaac Beeckman'dır. İki düşünce adamı 1618'de karşılaştılar. Descartes kendisinden sekiz yaş büyük olan bu kişiye büyük bir saygıyla bağlandı. Isaac Beeckman, Caen Üniversitesi'nden ünlü bir tıp doktoruydu; matematikle ilgileniyor, matematik-fizik alanında önemli çalışmalar yapıyordu. Descartes ilk incelemesi Compendium musicae'yi (Müzik özeti) Isaac Beeckman için yazmıştır. "Müziğin konusu sestir, amacı hoşa gitmek ve bizde çeşitli tutkular uyandırmaktır" diye başlayan bu incelemenin bugün için büyük bir önemi yoktur. Ancak Descartes'ın Beeckman'la dostluğu Beeckman'ın ölümüne (1637) kadar sürmüştür. Descartes'ın Beeckman'a yazdığı mektuplar her satırında sarsılmaz bir dostluğun inceliklerini yansıtır. Örneğin Descartes 26 Ocak 1619 tarihli mektubunda şöyle der: "Mektubunuzu aldım, bekliyordum zaten. Ona göz atar atmaz müzikle ilgili notları görünce içim sevinçle doldu: beni unutmadığınızı daha nasıl gösterecektiniz? Bir şey daha bekliyordum, o benim için daha önemliydi: ne yaptınız, ne yapıyorsunuz, sağlığınız nasıl? İnanın bana, yalnızca bilimi düşünüyor değilim, sizi de düşünüyorum; yalnızca düşüncelerinizi değil, düşünceleriniz çok önemli ama, bütün bir insan olarak sizi düşünüyorum."

Descartes, ulusal dillerin Avrupa'da yeni yeni kendini bulduğu bir yüzyılda bazı yapıtlarını Latince, bazı yapıtlarını Fransızca yazmıştır. İlk incelemeleri Compendium musicae (1618) ve Regulae ad directionem ingenii (Usun yönetimi için kurallar) (1631) adlarından da anlaşılacağı gibi Latince yazılmıştır. Discorus de la méthode (Yöntem üzerine konuşma) Fransızca yazılmıştır ve 8 Şubat 1637'de Leyden'de Jean Maire yayını olarak çıkmıştır, filozofun basılan ilk yapıtıdır. Kitabın Latince çevirisi 1644'te yayımlandı, çeviriyi Descartes basılmadan önce gözden geçirdi (yayımcısı L. Elzevier). Yöntem üzerine konuşma bütünsel bir yapı ortaya koymaz, her bölüm ayrı bir konuyu işler. Bölümler arasında bağlantı bulunmadığı gibi, bazı düşünce tutarsızlıkları da görülür. Örneğin birinci bölümde neredeyse tümüyle mahkûm edilen Stoa felsefesi üçüncü bölümde benimsenir. Kitap ayrı ayrı makalelerden oluşmuş gibidir, belki de bu makaleler çok değişik zamanlarda yazılmıştır. Bu parçalı kitabın en önemli yanı Descartes'ın düşüncesindeki gelişimle ilgili tarihsel çizgiyi ortaya koyuyor olmasıdır.

Descartes'ın bir başka önemli kitabı Meditationes ilk olarak 1641 ve 1642'de Latince yayımlandı. 1641'de yapılan birinci baskı Paris'te Michel Soly yayınevinin baskısıdır: Renati Descartes, Meditationes de prima philosophia (René Descartes, İlk felsefe üzerine düşünceler). Kitaba altı bölümlük eleştiriler toplamı ve bu eleştirilere Descartes'ın verdiği yanıtlar eklenmişti. 1642 baskısı Amsterdam'da L.Elzevier Yayınevince yayımlandı, bu baskıya yalnızca birinci eleştiri eklenmişti. Kitabın Fransızca çevirisi 1647'de Paris'te Veuve Jean Camusat ve Pierre le Petit'de Méditations métaphysique de René Descartes (René Descartes'ın metafizik düşünceleri) çıktı. Çeviriyi Luynes Dükü yapmıştı ve birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, altıncı eleştirilerin çevirileri de kitaba eklenmişti. Çeviriyi Descartes baştan sona gözden geçirmiştir. Beşinci eleştirinin yerine Descartes'ın bir açıklaması konulmuştur.

Les Principes de la philosophie (Felsefenin ilkeleri) ilkin L. Elzevier'de 1644'te yayımlandı, Latince olarak çıktı: Renati Descartes, Principia philosophiae (René Descartes, Felsefenin İlkeleri). Yapıtın Fransızca çevirisini rahip Picot yapmıştır, çeviriyi Descartes gözden geçirmiştir. Yapıt 1647'de Paris'de Henri Le Gras'da çıktı. Felsefenin İlkeleri Descartes'ın daha önceki felsefe çalışmalarının geniş bir özeti gibidir ya da daha önceki çalışmalarıyla ilgili geniş çerçeveli bir açıklamadır. 1649'da Les Passions de l'âme (Ruhun Tutkuları) Hollanda'da basıldı. Yapıt İsveç kraliçesi Kristina'ya yollanmıştı. Descartes bu kitabında tutkular adı altında insan ruhsallığının çeşitli olgularını incelemiştir. Ruhun Tutkuları bir ruhbilim araştırmasıdır, aynı zamanda ahlak konularıyla pek ilgilenmeyen Descartes'ın insan ruhsallığından giderek geliştirdiği bir ahlak araştırmasıdır. Filozofun sağlığında basılmış olan yapıtları bunlardır.

Şimdi filozofun ölümünden sonra basılmış olan yapıtlarını görelim. Daha önce adını andığımız Compendium Musicae 1650'de Amsterdam'da çıktı. 1662'de Leiden'de Traité de l'homme'un (İnsan İncelemesi) Latince bir çevirisi yayımlandı. 1664'te Jacques Le Gras Le Monde de M.Descartes ou le traité de la lumière'i (Bay Descartes'ın dünyası ya da ışık incelemesi) yayımladı. 1657'de Charles Angot Lettres de M. Descartes'ı (Bay Descartes'ın mektupları) çıkardı. 1659'da mektuplardan bir cilt daha çıktı. 1664'de L'Homme de René Descartes (René Descartes'ın İnsanı), bir de Traité de le formation de foetus (Ceninin oluşumu üzerine inceleme) çıktı. Descartes'ın daha önce adını andığımız çok önemli ve bitmemiş yapıtı Regulae ad directionem ingenii (Usun yönetimi için kurallar) gün ışığına çıkmakta geç kalmış, bu arada elyazmaları yitip gitmişti. 1648'de yapılan Flamanca basılan bir kopyadan yararlanılmıştır. Regulae'nin Latince baskısı 1701'de çıktı. Bu kitapta yöntemle ilgili pek çok sorun ele alınır, ancak yalnızca yöntemin uygulamalı yanıyla ilgilenilir, köklü bir yöntem araştırmasına gidilmez. Kitapta on ikişer kuralı içeren üç bölüm olacaktır. Ne var ki filozof ilk on sekiz kuralı incelemiş, onları izleyen üç kuralı bildirmiş ama incelememiş, kalanına hiç dokunmamıştır.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9

DESCARTES - YÖNTEM ÜZERİNE KONUŞMA - 2

Descartes felsefesi skolastik felsefeye kökten bir karşıtlığı içerir, bir tür karşı-skolastik'dir. Bacon (1561-1626) ve Descartes bize yeni düşüncenin temellerini sunarlar. Bu yüzden Leibniz, skolastiklere Descartes kadar katı bakmasa da Descartes'ı şu sözlerle yüceltir, onun yeni düşünce için önemini şu sözlerle belirtir: "Hep söylerim, Descartes'çı düşünce doğru bilgiye geçiş yeridir, bu yerden geçmeden doğru bilgiye varmak zordur." Leibniz skolastikleri şu sözlerle savunur: "Ama onlar bizim yeni filozoflar topluluğunun sandığı gibi ne öylesine doğruların uzağındadırlar, ne de öylesine gülünç durumdadırlar." Leibniz'e göre skolastiğin küllerini karıştırırsak derinde bir yerlerde nice değerli maden bulabiliriz.

Descartes felsefesinin temelindeki sorun felsefenin en eski sorunudur: değişenle, akıp gidenle değişmez olanın karşıtlığıdır. Buna göre ruhsal olanla maddesel olanı birbirinden ayırmak gerekir. Ruhsal olan ya da tanrısal olan kalıcıyı, mekanik bir düzende varolan maddesel şeyler de geçiciyi belirler. Descartes'ın yüzyılı bir mekanikçilik yüzyılıdır, ancak bu arada Tanrı'nın varlığını da gözden kaçırmamak gerekir. Bu yüzyıl aynı zamanda matematiğin öne çıktığı bir yüzyıldır. Descartes bir bilgin ya da bilim adamı olarak bu dünyayı, metafizikçi olarak da aşkın dünyayı ve aşkın dünyayla bu dünya ilişkisini ele alır. Galileo Galilei (1564-1642) iki ayrı bilimi yani fizikle matematiği evlendirmiş ya da matematik-fiziği kurmuş, böylece çağdaş bilim kavrayışının oluşmasında ilk büyük adımı atmıştı, bir başka deyişle çağdaş göreli ve ölçmeci bilim kavrayışının temellerini atmıştı. Descartes da mekanikçi fizyolojinin ve fizyolojik ruhbilimin kurucusu oldu, bu arada biyoloji alanında belirlenimci bir bakış geliştirdi, cebir işaretlerini basitleştirdi ve analitik geometriyi temellendirdi.

Metafizikçi ya da filozof Descartes, felsefesini bir öngörüyle birden bire kurmak gibi bir yol tutmayı düşünmeden, ilkelerini araya araya, yavaş yavaş belirledi ve bu arayışının öyküsünü yazmaktan geri durmadı. Sağduyu diye de adlandırdığı usun, dünyanın en iyi paylaştırılmış şeyi olduğunu söylerken hıristiyan felsefesinin bakış açısıyla tersleşiyordu. Örneğin Aziz Augustinus, zihnimizde kuşkuyu gerektirmeyecek biçimde hazır bulduğumuz tanrısal kaynaklı bilginin hepimizde eşit olamayacağını benimsiyordu. Descartes bu dinci görüşün karşısına şöyle çıkar: "Doğru yargılama ve doğruyu yanlıştan ayırma gücü, sağduyu ya da us diye adlandırılan güç, doğal olarak bütün insanlarda eşittir." Kişinin düşünce yolunda verimli sonuçlar alamamasının tek nedeni usunu iyi kullanamıyor olmaktan başka bir şey olamazdı.

Yavaş ilerlemek, kuşkuyu elden bırakmamak Descartesçı yöntemin temelini oluşturur. Bazı eski filozofların, özellikle Pyrrhon'un (M.Ö. 365-275) doğru bilginin varlığını yadsıyan olumsuz kuşkuculuğu Bacon'da ve Descartes'da olumlu kuşkuya dönüşecektir. Olumsuz kuşkucu, bilginin evrenselliğini yadsıyarak işe başlar. Yeniçağın kuşkucuları şöyle düşünecektir: ancak kuşkuyla yola çıkarsak doğru bilgiye ulaşabiliriz, kesinliklerden yola çıkmak yanılmayı göze almak demektir. Descartes'da doğru bilginin başlıca kaynağı apaçıklıktır. Filozofun yöntemi kuşkuculuk temeline dayanır, onun kuşkusu yöntemli kuşkudur: doğruyu elde etmek için kuşkulanmak bir zorunluluktur. Her şeyden kuşkulanabilirim, ancak kuşkulanamayacağım bir şey vardır, o da kuşkulanan ben'in kendisidir. Aziz Augustinus kuşkuyu ortadan kaldırmak için "kuşkulanıyorsam varım" demişti. Descartes da her şeyden kuşkulana kuşkulana "cogito ergo sum"a yani "düşünüyorum öyleyse varım"a ulaşır.

Descartes felsefesi öncelikle bir yöntem felsefesidir. Eski filozoflar yöntemli olma ya da en azından tutarlı düşünme çabası içinde yöntem sorununu enine boyuna tartışmamışlardı. Yöntem sorununun tartışılması Bacon ve Descartes'la başlar. Bacon Aristoteles'in Organon'unu düşünerek Novum organum'u yazmıştı. Descartes pekçok çalışmasında yöntem sorununa ağırlık verir. Yöntem sorunu önemlidir, çünkü eski filozofların sandığının tersine salt ussallıkla her sorunu çözmemiz olası değildir, usu ussal yöntemlerle donatmak gerekir, ussal etkinlik her zaman yöntemle desteklenmelidir. Yani mantık yöntem değildir ya da yöntemi vermez, Descartesçı yöntemin temel kuralı apaçık olmayan hiçbir şeyi doğru diye almamaktadır. Bir başka kural bütünün içinde temel olanı ya da en basit olanı bulmak, o en basit olandan bileşiğe doğru ilerlemektir. Bu bakış açısı filozofun matematiğe olan aşırı bağlılığıyla ilgilidir. Descartes'ın yöntemi matematik yöntemdir demek gene de doğru olmaz, ancak onun yönteminde matematiksel kavrayışın büyük bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz.

Descartes cogito deneyinde ortaya koyduğu ben kavrayışından giderek metafiziğini temellendirir; bu bakış elbette hıristiyancı bakış açısına ters düşer. Hıristiyancı bakış açısı Tanrı kavramını hiçbir kuşku duymadan en başa yerleştirir ve Tanrı'dan bene ulaşır. Oysa Descartes Tanrı'yı bende bulmuştur. Tanrı'ya benden giderek ulaşmıştır. Burjuva düşünce dizgesinin egemen olmaya başladığı ve ben kavramının öne çıktığı bir dönemde Descartes'ın beni başa koyması elbette bugün bizim için yadırgatıcı değildir ama o zaman için çok yenidir. Böylece Descartes, benden giderek, dünyayı özgürce yaratan Tanrı fikrine ulaşır ve ondan, onun varlığından maddesel dünyayı türetir. Böylece başlangıçta belirttiğimiz karşıtlık, ruhsal töz ve maddesel töz karşıtlığı bir uzlaştırmayla, iki tözün yanyana ya da altlı üstlü koyulmasıyla aşılmış olur. Böylece uzamda ve zamanda yer kaplamayan tözden devingen ve uzamlı töze az çok yumuşak bir geçiş yapılmış olur (daha yumuşak bir geçiş Leibniz'de olduğu gibi heptanrıcılığa yakın bir bakışı ya da Spinoza'da olduğu gibi doğrudan doğruya heptanrıcı bir bakışı gerektirecektir).

Descartes maddede tam bir mekaniklik bulur, maddesel olguların tümünü devinimle açıklar. Devingen olan uzamda olandır, yer kaplayandır. Düşünceyle ruh aynı şeydir ve "İnsan ruhu tanrısal bir şeylere sahiptir." İnsanda ruh ya da düşünsel olan, bedenle birleşmiştir. Bu birleşme kozalaksı bez'de gerçekleşir. Aristotelesçi bir anlayışla skolastikler ruhu beden için bir "biçim" saymışlardı. Descartes ruhla maddeyi ya da bedeni iki ayrı töz olarak belirlemiş, her ikisini insan varlığında kesinlikle birbirinden ayırmıştır. Ancak, Descartes'a göre hiçbir şey, "ruhun üzerinde onunla ilişkili olan beden kadar etkide bulunamaz." Ruhta tutku ya da edilim olan şey bedende edimdir. Descartes, Ruhun tutkuları'nda "Ruh bedenin tüm parçalarıyla ayrılmaz bir biçimde birleşmiştir" der. Demek ki tutkular ruhta gerçekleşirler ama onların kaynağı bedendir, bedendedir. "Üyelerin sıcaklığı ve devinimi bedenden, düşünceler ruhtan gelirler."

Her felsefe gibi Descartes felsefesi de çağının bilincini belli bir açıdan içselleştirir. Onda XVII. yüzyıl bilim ve felsefe dünyasının temel kavrayışları belirginleşir. Descartes, skolastikleri araştırmadan bildiren düşünürler olarak belirlerken birçok belirlemelerini salt gözlem ve ussal çıkarım üzerine kurarak pek çok yanılgıya düşmüştür. Bu onun zayıflığı değil, felsefenin ve bilimin yazgısıdır: kimse bilimde ve felsefede her şeyi son açıklamalarına götürebilecek kadar öngörülü değildir; bilim ve felsefe yapmak yanlışa düşmek özgürlüğünü kullanabilmekle olasıdır. Bilim adamı Descartes havada dolaşan tozları hava atomları yerine alabiliyor, fizyolojik açıklamalarında temelsiz yargılar öne sürebiliyordu, daha neler neler... Düşüncenin kaçınılmaz yazgısıdır bu, filozof arayışlarında yürekli olmak zorundadır. "Kepler yıldızların arkasına onları yörüngesinde götüren bir melek yerleştiriyor, gelgit olayını 'nemli yıldızların erdemi'yle açıklıyordu. Galilei 'boşluğun gücü' kavrayışını koruyor, sonuçsal nedenlerin varlığını öneriyordu. Descartes bu metafizik kavramları bilimden kesinlikle uzaklaştırmıştı. O, büyük bir yüreklilikle, tüm doğa olgularını yalnızca mekaniğin ve geometrinin aydınlık yasalarıyla açıklamaya çalıştı. Elbette bilimi metafizikten kesinlikle ayırmıyordu, çünkü metafizikte tümden gelimin çıkış noktasını buluyordu. Ama başa metafiziği koyarken özellikle bilimin nesnel değerini korumaya çalışıyordu." (L. Debricon).

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9

Mutlak Zaman – Mekan Kavrayışı Üzerine ( Newton’un Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri Yapıtına Bir İlk Eleştiri ) - 1

Kutsi Kahveci

Özet

"Felsefe Tarihi boyunca hemen her filozof, zaman ve mekan konusu üzerinde durmuş, onun ne olduğu ve mahiyeti hakkında düşünceler ortaya koymuştur. Bu bağlamda Isaac Newton’un da mutlak zaman ve mutlak mekan anlayışı vardır. Newton’un çağdaşı ve entellektüel yönden onunla aynı düzeyde olan Gottfried Wilhelm Leibniz bu anlayışa karşı çıkmıştır. Newton’u ilk eleştirenlerden olan Leibniz, eleştirilerini metafizik ve teoloji açısından yapmıştır. Bizim bu çalışmadaki amacımız Leibniz’in bu eleştirilerini irdelemektir."

-------------

Bütün olaylar zaman ve mekân çerçevesinde gerçekleşir ve gelişir. Reel varlıkları bu iki kategorinin dışında düşünme imkanı yoktur. Yalnız bunların çok soyut ve kompleks oluşları kendilerinin tanımlanmasında zorluklar çıkarmaktadır.
Varlık, bilgi ve değer konularında kendilerine ait metotlarla genel kavramları ve tanımları bulmaya çalışan filozofların zaman ve mekân kavramlarıyla da ilgilenmeleri tabidir.

Mekân nesnelerin varolma ve bilinmelerinin koşulu olarak ortaya çıkmaktadır.Bu bakımdan ele alınınca o, zamanla birlikte hem ontolojik hem epistemolojik bir değer taşımaktadır. Tabi ki bu şekilde bir ele alış, mekanın
daha çok fenomenolojik bir değerlendirilişi olacaktır. Zira mekân dışı varlıklar vardır ve onların bilinmesi için mekâna ihtiyaç duyulmaz. Bu bağlamda düşünülecek olursa, doğadaki nesnelerin tasviri için mekân gereklilik olarak görülmektedir.
Bizce mekanın önemi fizikteki nesnelerin zaman ve mekanda gömülü olmalarından ileri gelmektedir. Eğer biz bunu göz ardı edersek nesnelerin varlığından bağımsız bir varlığa sahip olan bir zaman ve mekanın varlığını düşünme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Bu kaçınılması çok kolay olmayan bir soyutlamadır. Bizler aynı zamanda biliyoruz ki, mekan diye tanımlamaya çalıştığımız şey bizi çevrelemekte ve karşımızdadır.

En genel anlamıyla mekan; tüm varolanları içinde bulunduran sınırsız yer... Tüm varolanların akışı içinde birbirlerinin yerini alarak zincirlendikleri sonsuz süreyi dile getiren zaman kavramıyla sıkıca bağımlı olarak maddenin varolma biçimlerinden başlıcasını dile getirir.1 Bundan dolayı da; ...mekan, zaman, hareket ve madde birbirlerinden ayrılmazcasına bağımlıdırlar. Bunlardan biri olmayınca öbürleri de olmaz2.

Antikçağda mekan, özellikle Demokritos ve Epikuros gibi atomcularda durağan, her zaman ve her yerde aynı olan bir boşluk olarak sanılıyordu. Buna karşın zaman içerisinde mekanın; bağımlı, hareketli, hiç bir yerde aynı olmayan maddi bir doluluk olduğu anlayışı gelişmiştir. Bunun yanı sıra mekanın insan bilincinden ve iradesinden bağımsız bir gerçeklik olduğu da düşünce tarihi içerisinde genellikle yadsınmıştır. Hatta Berkeley, Hume, Mach vb. düşünürler incelendiğinde, mekanı bireysel bilince kadar indirgedikleri görülecektir.

Bu bağlamda; zaman ve mekân idealist felsefeye göre, bizim dışımızda mevcut değildir ve zihnin basit formlarından ibarettir. Zaman iç duyarlığımızın a priori formudur ve ardardalık sırasıdır. Mekân dış duyarlığımızın a priori formudur ve yan yana bulunma düzenidir.3

Bunun yanı sıra zaman mekânın gerçekliğiyle ilgili başlıca itirazların şu noktada yoğunlaştıkları görülecektir; “...eğer onlar gerçekten var olsalardı, ister istemez ya cevher ya da araz olacaklardı. Halbuki her ikisini de düşünemeyiz”4.

Diyebiliriz ki, bu noktada zaman ve mekânın öz bakımından bilinemez oluşu, bu konuda realistlerle, idealistler arasındaki tartışmanın sürüp gitmesine sebep olmuştur. Isaac Newton, tarihin yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biridir. Matematik, Astronomi ve Fizik alanlarındaki buluşları göz kamaştırıcı niteliktedir. Klasik Fizik onunla doruğa erişmiştir.5

Newton inzivaya çekilip iki buçuk yıl çalışarak başyapıtı “Philosophiae Naturalis Principia Mathematical” – Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri – ni yazmıştır.6 Newton’un kısaca “Principia” adıyla bilinen bu yapıtı hem astronomiyi hem de fiziği kapsamaktadır. Dolayısıyla kendinden önce her iki alanda yapılmış ( yani Kopernik ve Kepler ile Galileo’nun yaptığı ) fizik ve astronomi konusundaki çalışmaların bir devamı durumundadır.7

Newton, doğada insan bilincinden bağımsız bir zaman ve mekan bulunduğunu tanıtladı. “...ne var ki Newton, zaman ve mekanı insandan bağımsız olduğu kadar, maddeden de bağımsız ve bu anlamda mutlak sayıyordu. Mutlak zaman ve mutlak mekan kavramları Newton tarafından ileri sürülmüştür. Newton, dindar bir adam olduğu için, ben varsayım yapmam diyerek bu konuda bilimsel bir varsayım ileri sürmekten kaçındığı halde, Tanrıbilimsel varsayımlar ileri sürmekten çekinmiyordu. Örneğin; “Principia” sının sonuna eklediği yedi yapraklık genel açıklama bölümünde, fizik bulgularının metafizik sonuçlarını bir Tanrıbilimci ağzıyla şöyle açıklıyordu: Bu güneş, gezegenler ve kuyruklu yıldızların uyumlu dizgesinin, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen üstün bir varlığın buyruğundan doğması gerekir.8

Newton’un Tanrıya inancı mutlaktı ve bu inancı şöyle dile getiriyordu; Tanrı ebedi ve sonsuzdur. O, zaman ve mekan değildir. O, hazır ve nazırdır.9 Diyebiliriz ki, böyle olmakla da zaman ve mekanı meydana getirmiştir. Görüldüğü gibi zaman ve mekanı, idealist düşünürün insan ürünü saymasıyla, idealist bilimcinin Tanrı’nın ürünü sayması arasında hiç bir fark yoktur.

Denilebilir ki, mekanla zamanı hem birbirinden hem de maddeyle hareketten soyutlayarak bütün bunların ayrı ayrı bağımsız olarak varolduklarını ileri süren Newton açısından; mutlâk mekân, kendi tabiatına veya herhangi bir dış –harici- şeye göre değişmez her zaman aynı kalır ve hareket etmez. Göreli mekân hareket eden bir boyuttur, mutlâk mekânın ölçüsüdür. Göreli mekânı cisimlerin konumları olarak duygularımız -hislerimiz - belirler. Mekân kendinin ve başka şeylerin yerleridir. Yer olması tabiatından dolayıdır. Mekân mutlâk yerdir. Mutlâk yerden nakil ise, mutlâk harekettir. Sonsuzdan sonsuza kadar konumların birbirine göre aynı kaldığı yerler hareketsizdir. - Yani kendileri hareket etmezler.- Bu düşünce şekline göre de hareketsiz kalmak zorundadırlar. Hareketsiz mekân ise hareketsiz yerlerden meydana gelir.10 Buradan hareketle düşünürün mekânı, mutlâk mekân ve göreli mekân diye ikiye ayırdığını görmekteyiz. Yani mekân ve yer kavramları ayrıcalıklı bir şekil arz etmektedir. Aynı zamanda mutlâk mekân daha geniş, yer kavramı ise daha sınırlı bir şekilde algılanmaktadır.

Diğer yandan düşünürde mutlâk zaman anlayışı da vardır. Mutlâk doğru, matematik zaman kendi başına varolan fenomenlerle bağlantısı olmadan akıp giden zamandır. Böyle bir anlayış, bizce zamanı bir mekân olarak ele almak demektir. Çünkü zamanın matematik olarak ele alınması, onun ölçülebilir olması demektir. İşte bu ölçü mekânda mümkündür. Zamanın da ölçülebilir olduğunu söylemek onunda mekân olduğunu, sonsuz olarak bölünebilir olduğunu kabul etmek demektir. Aynı zamanda görüyoruz ki, Newton mutlâk zaman anlayışını, mekânik kanunlarını temellendirmekte kullanmaktadır. Şu da bir gerçektir, Newton’un mekan, zaman ve hareket anlayışı klasik fizikte yaygın olarak kabul edilmiştir.

Newton’un mutlak zaman ve mutlak mekan anlayışını genel hatlarıyla kısaca ortaya koymaya çalıştık. Bizim bu çalışmada asıl amacımız, Newton’un çağdaşı ve entellektüel yönden onunla aynı düzeyde olan Gottfried Wilhelm Leibniz’in bu görüşleri eleştirisidir.

Leibniz, zaman ve mekanın, Newton anlayışına göre kesinliğine karşı çıkmıştır. Newton’u ilk eleştirenlerden olan Leibniz, eleştirilerini metafizik ve teoloji açısından yapmıştır.

Matematiksel prensipler yalnızca matematiği kapsar; rakamlar, şekiller, aritmetik, geometri. Fakat metafiziksel prensipler genel zanlardan daha fazlasını içerir düşüncesinde olan Leibniz; ‘ bu baylar ( Newton ve takipçileri ) mekanın mutlak mekan olduğunda ısrar ederler. Fakat bu, onları büyük zorlukların içine iter. Mekanın ezeli ve sonsuz olduğuna, hatta bazıları mekanın Tanrının kendisi olduğuna inanır. Ama mekan bir parçadır, Tanrıya ait olabilecek bir nesne değil’11 demektedir. Anlaşılıyor ki, Leibniz’in bu noktadaki itirazı, mekanın ezeli ve ebedi olduğunun kabul edilmesinin, Tanrının yanında onunla birlikte başka bir varlığın kabul edilmesi anlamına geldiğidir.

Bu kısa eleştiriden sonra, Leibniz’in mekan ve zaman hakkındaki düşüncelerini inceleyelim. Leibniz; “...mekan ve zamanı varlık olarak değil, cisimler ve olaylar arasındaki topolojik bağıntıların bütünü olarak görür”12. Yine Leibniz der ki; “ ...benim görüşüme göre, mekanı yalnızca göreli olarak alıyorum. Zamanı da birlikte varoluşların düzeni olarak. Zaten zaman ardıllıkların düzenidir. İhtimal bağlamında mekan, aynı anda beraber bulunan diye kabul edilen nesneler düzenidir. Bir çok nesne bir arada görünürse, kişi bunu kendilerinin ötesinde nesneler düzeni olarak algılar”13.

Düşünüre göre mekân, mekânda bulundukları kabul edilen şeylerden bağımsız değildir. Mekân’ın bu mekânda bulunan şeylere göre herhangi bir mantıksal önceliği yoktur. Monadların ve özelliklerinin türevi olması nedeniyle mekânın varlığı ikincildir. Ona göre mekân yukarıdaki pasajda da vurgulandığı gibi, birlikte varoluş düzeni ya da düzenleri sonucu ortaya çıkan bağıntılardır.14

Bu bağlamda zaten, Newton’un mutlâk zaman anlayışına karşı olan Leibniz’e göre, zamanın kendi başına bir varlığı olamaz. Demek ki o, nesnelerin ardarda gelişlerinin bir düzen formudur.Ona göre zaman, sebep ve sonuç olarak birbirlerine bağlı olanların iç içe girdikleri ardarda olmalarının düzen formudur.

Leibniz, zamanın bulanık bir idrak olduğunu söylerken, onu realitesinden ayırmaktadır. Her monad evrende, geçmişte, şimdi ve gelecekte ne olup biterse hepsini ifade eder15 diyen Leibniz’in bu anlayışında zamanı mekana indirgediğini söylemek mümkündür.

Leibniz’in zaman ve mekânı, maddenin düzeninden ve bağlantısından başka bir şey olarak görmemesinden dolayı, zaman ve mekânın idealliği ile ilgili teorisinin, ilişkilerin gerçekliğini inkar etme sebebi taşıdığı düşünülebilir. Fakat uzamsal ve zamansal pozisyonların kendi çıkarları doğrultusunda varolduklarını inkâr etmek ve daha da ileriye giderek mutlâk mekân ve zamanı ki, - bunlar bu tür noktaların totalliğinden ortaya çıkmıştır – inkâr etmek, uzamsal ve mekânsal doğruların gerçekliğini inkâr etmek demek değildir kanaatindeyiz.

Mekanı bir cisim olarak algılayanları yalanlayacak pek çok kanıta sahip olduğunu söyleyen Leibniz; “ ...eğer mekan mutlâk varlıksa yeter – sebep ilişkisinin olması imkansız bir şey olmalı”16 demektedir.Ayrıca “ Newton bana önemli bir prensibi bahşetti. Hiçbir şey yeter sebep olmadan gerçekleşemez. Fakat bu yalnızca sözde var, gerçekte inkar etti. Bu da onun bu prensibin gücünü tam olarak kavrayamadığını gösterir.”17 Yine o, “...Mekan mutlâk değişmezliği olan bir şeydir. Nesneler onun içine yerleşmemiştir. Mekanın bir noktası diğer bir noktasından kesinlikle farklı değildir. Öyleyse neden Tanrının bedenleri aynı durumlarda yarattığının bir nedeni olmasıdır. Onları mekanda kesin, kısmi davranışlar içerisine yerleştirebilirdi, ya da tam tersi. Neden doğuyu batıya, batıyı doğuya yerleştirerek her şeyi tam bir karşıt yönde yerleştirmedi. Eğer mekan, düzen ve ilişkilerden başka bir şey değilse ve içine bedenler yerleştirilmeden hiç bir şey ise, bu iki durum birbirinden hiçte farklı değildir. Öyleyse onların farkı yalnızca bizim mekanın gerçekliğindeki hayali tahminlerimizdir”18 demektedir.

Eğer mekan bir özellik veya nitelik ise, mekan bir cisim özelliği olmak zorundadır anlayışında olan Leibniz, hangi varlık boş mekanı kendi özelliği olarak iki beden arasında bağlayabilir ki sorununu da tartışmaktadır; “ ...Sonsuz mekan, uçsuz bucaksız ise sınırlı mekan bu kavramın karşıtıdır. Ölçülebilir veya sınırlı uzantıya sahiptir. Uzantı uzanan şeyin etkisi olmalı, fakat eğer mekan boş ise, herhangi bir cisim olmadan bir yüklem olacaktır. Kişi, uzanan bir nesne olmadan nerede mekanı bir nitelik yaparsa, benim düşünceme göre mekanı, nesneler düzeni olan ve mutlâk olmayan bir şeyin içine düşecektir. Eğer mekan mutlâk gerçekse, nitelik olmaktan çok, uzakta cisimlerin kendilerinden daha büyük bir gerçeğe sahip olacaktır. Tanrı onu yıkamaz ya da hiç bir ilgisini değiştiremez. Yalnızca bütünde bir sınırsızlık olmayacak, aynı zamanda her parçasında sabit ve ebedi olacaktır. Tanrıdan öte ebedi olan sonsuz sayıda şeyler olacaktır.”19

Bu bağlamda Leibniz; “Sonsuz mekanın parçası olmadığını söylemek, sınırlı mekanı kapsamadığını söylemektir. Hiç bir şeye indirgenemeyen tüm sınırlı mekana rağmen sonsuz mekan varolabilir. ...Eğer mekan ve zaman mutlâksa ve eğer nesneler düzeninden öte bir şey değilse, gerçekte benim kanıtlarım aykırılık olacaktır. Ama böyle olmadığından “bu bir imkânsız hikayedir” hipotezi tekzip manasında olacaktır. ...Mekan değişmezdir. Orada ne iç ne de dış nedenler olamaz. Parçalarını ayırt edecek ve bir seçim yapacak neden olamaz”20 demektedir.

Şunu da söylemeliyiz ki, hiç kimse Leibniz’in birbiri ardı sıra gelişen olayları, belirli süreklilikleri olan aşamaları ya da algıladığımız dünyanın içinde maddelerin birlikte varolduğu uzamsal bir dünya olduğunu inkâr ettiğini düşünmez.

Leibniz der ki; “...zaman, mekân gibi ne ondan daha fazla, ne de ondan daha az ideal bir şeydir. Birlikte varolmak ve önceden varolmak kavramlarında doğru olan bir şey vardır. Fakat itiraf etmeliyim ki, bu doğruluk bir çoklarının kabul ettiği gibi madde ve konuların doğruluğu kadar değildir.”21

Bertrand Russell, Leibniz’i konuyla ilgili düşüncelerinden dolayı eleştirmiştir. Çünkü o, belirli yerdeki maddelerin mekânın varlığına işaret olduğuna inanıyordu. Fakat Leibniz’in içeriksel kargaşa olarak nitelendirdiği de buydu. Leibniz, mekânları ‘belirli bir düzen ve birliktelik’ içinde üzerinde duran maddelerin referans noktaları olarak bireyselleştiriyordu.22

Leibniz der ki; “... mekân fikrinin onun devamında da zaman fikrinin olması için göz önüne aldığımız maddelerin dışında herhangi bir mutlâk gerçek aramaya gerek yoktur. Farkların ilişkilerini ve kurallarını dikkate almak yeterli olan, uzam denen yerlerin algılanışıdır. ...Eğer bir ağacın varlığına dayanarak dağın üzerinde bir noktayı işaretlersek, ağacın referansı sayesinde kendi kimliği olan bir pozisyon bulmuş olacağız. Buna karşılık nokta, belirli bir enlem ve boylamda zirveden şu kadar fit uzaklıkta dünya üzerinde belirli bir noktadır. Yine dünya güneşle bağlantılı olarak tanımlanabilir. Fakat onun güneşe göre olan yeri, mutlâk mekân konusunda dağın üzerindeki yerdeki noktanın mekânına benzemez. Hareket eden bir vücudun durumunu, onu bir dizi materyal vücutla karşılaştırarak belirleyebiliriz. Bu bize adaletli bir çerçeve sağlayacaktır. Fakat bir iskelete bağlı olmayan olayların ve yerlerin kimliğinin kriterini hiç bir zaman sağlayamaz. Böylece Leibniz, Clark’la yazışmalarında şöyle diyor; Tanrının evreni daha önce yarattığı ya da belirli materyal evreni olduğu gibi belirsiz bir evrende düz bir çizgiye koyabileceği hipotezi hayali bir varsayımdır.23

Bu noktada diyebiliriz ki, Leibniz, bunun doğrulanmasının zaman israfı sayılacağı, kanıtlanamayacak bir hipotez olduğunu söylememektedir. Böyle bir hipotezin doğruluğunu günün birinde anlayıp anlayamayacağımız hakkında da tartışmıyor. Bizce bir eylemi tanımlayamayacağımız için, tamamen bir hipotezden bahsedemeyeceğimizi söylemektedir.

Diğer yandan Leibniz; “Tanrı nesneleri kendi içinde görür. Mekan nesnelerin yeridir, Tanrının fikirlerinin değil. Mekana Tanrı ile nesneler arasındaki birlik gibi bir şey olarak bakarız. Bedenle ruh arasındaki hayal edilen bağın yansıması gibi. Burada hâlâ Tanrı dünyanın ruhudur.”24 demektedir.

Bu bağlamda Newton’la ilgili de şunları söylemektedir; “...Newton mekanın bedenlerin durumuna bağlı olmadığını da açıklar. Benim yanıtım bunun doğru olduğudur. Mekan, bu ve bunun gibi beden durumlarına bağlı değildir. Fakat, eğer orada hiç bir yaratık yoksa, mekan ve zaman yalnızca Tanrının fikirleri olacaktır.”25

Yine Newton’a karşı, eleştirilerine şöyle devam etmektedir; “Zamanın ve yerin parçaları kendi içlerinde anlaşılırlar ve idealdirler. Bu yüzden, iki soyut birim gibi birbirlerine kusursuzca benzerler. Ama bu, iki somut şey ya da iki gerçek zaman ve iki dolu mekan için geçerli değildir. Mekandaki iki noktanın bir tane ve aynı nokta olduğunu söylemiyorum, ya da zamanın iki aralığının aynı ve tek aralık olduğunu söylemiyorum. ...Mekanın varolan nesnelerin düzeninden başka bir şey olmadığını kanıtladım. Nesnelerin birlikteliklerini gözlemledim. Maddesel sınırlı evren masalı kabul edilemez. Bu her haliyle mantıksız ve uygulama dışıdır... Her sınırlının hareket edebileceğini onaylamıyorum. Benim hipotezlerime göre sınırlı olmalarına rağmen mekanın bir parçası hareket edemez. Hareketlilik bir nesnenin bir başkasına göre yer değiştirmesidir. Bu fark edilmelidir. Aksi takdirde uydurmadır.”26

Leibniz için Tanrının etkilediği varsayılan zamandan önce varolan konuları ayırt etmek için kriterimiz yoksa, herhangi bir hareketi belirleyememişizdir. Böylece bu tür bir hipotez oluşturarak, bir insanın mantıklı olan hiç bir şey söyleyemeyeceği, çünkü dünyanın daha önce yaratıldığına dair hiç bir belirti ya da fark yoktur diyoruz. Araştırmanın mümkün olmamasından dolayı Leibniz’e göre böyle bir girişim gereksiz değil imkânsızdır.

Mekan, zaman gibi kendi içinde ideal bir şey olduğundan, dünya dışındaki mekanın bilim adamlarının kabul ettiği gibi hayal ürünü olması gereklidir diyen Leibniz; “...bedenler olmadan gerçek ve mutlâk olarak alınan mekanın, ebedi, geçilemez ve Tanrıya bağlı olmayan bir şey olduğuna karşı çıktım. Newton, mekanın Tanrının bir mülkiyeti olduğunu söyleyerek bu sorundan kaçmaktadır. Tanrının mülkiyeti uçsuz bucaksızdır. Fakat mekan ile Tanrının uçsuz bucaksızlığı aynı şey değildir... Daha ileri giderek, eğer mekan bir mülkiyet ise sonsuz mekan Tanrının uçsuz bucaksızlığı olacak ve sınırlı mekan, sınırlı bir şeylerin ölçümü veya uzaması olacaktır ki, buna da karşı çıktım. Bir beden mekanı değiştirebilir. Fakat uzantısını terk edemeyeceği için bu gülünçtür.”27 demektedir.

Eğer mekan bir mülkiyet ise, o halde sınırlı mekanın malı, hangi nesne olacaktır diye soran Leibniz, bu boş mekanın kare ve yuvarlak olduğunu ve Tanrının bir malı olduğunu söylemenin de mantıklı görünmediğini vurgulamakta ve şöyle devam etmektedir; “...Eğer mekan, mekanın içinde bir mülkiyet veya cisimlerin etkilemesi ise, aynı mekan bedenlerinde etkilemesi olacaktır. Bazen maddi olmayan cisimlerin ve belki de Tanrının kendisinin etkilemesi olacaktır. Bu bir konudan diğerine geçen tuhaf bir mülkiyet ve etkilemedir ve eğer sınırlı mekan, sınırlı cisimlerin etkileri ise, sınırsız mekan Tanrının bir mülkiyeti olacaktır ki, Tanrının mülkiyetleri yaratılmışların etkilerinden meydana gelmelidir. Tüm sınırlı mekanlar birlikte sınırsız mekanı oluştururlar.”28

Hâlâ bu tuhaf yansıtmaya karşı, bir çok nedeninin olduğunu belirten Leibniz; “...eğer mekan Tanrının mülkiyeti ise Tanrının öz varlığına aittir. Fakat mekanın parçaları vardır. Öyleyse Tanrının öz varlığının da parçaları
vardır... Fakat eğer sınırlı mekanın, sınırlı nesnelerin etkisi olduğunu inkâr ederse, sınırsız mekanın sonsuz bir varlığın mülkiyeti ya da etkisi olduğunu da söylemek mantıksız olacaktır. Daha ötesi mekan bazen boş, bazen de doludur ve sonuçta devamlı değişiklik vardır. Böyle parçaları olan bir Tanrı, tüm evreni ilahi bir hayvan olarak gören Stoic’lerin Tanrısına benzer. Sınırsız mekan Tanrının sonsuzluğu ise, zamanda ebediliğidir. Mekanın içinde olan her şey Tanrının sonsuzluğunun içindedir, zamanın içinde olanda öz varlığının. Tuhaf tanımlar gösteriyor ki, Newton terimleri yanlış kullanmıştır. Bunun bir başka örneğini verebilirim; Tanrının sonsuzluğu onun tüm mekanlarda varolmasını sağlar. Fakat şimdi Tanrı bu mekanın içinde ise, nasıl mekan Tanrının içinde yer alabilir? Zamanın içinde Tanrı varsa, zaman nasıl Tanrının içinde olur? Bu nasıl mülkiyettir?”29 demektedir.

1 | 2

Mutlak Zaman – Mekan Kavrayışı Üzerine ( Newton’un Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri Yapıtına Bir İlk Eleştiri ) - 2

Newton ve takipçilerinin Tanrının çalışmalarını içeren çok tuhaf fikirlerinin olduğundan yakınan Leibniz’in itirazları arasında, ezeli ve sonsuz mekan ve zamanda, tüm nokta ve anların birbirinden hiçbir farkı olmadığından, evrenin yaratıldığı an ve yere ilişkin Tanrının seçiminin anlamsız olacağı – Tanrı anlamsız iş yapmaz – yer almıştır.30

Ayrıca Leibniz, Newton’un Tanrının mekanda duyum sağladığı şeklindeki açıklamasının ve her şeyi onun aracılığıyla bildiğini ileri sürmesinin Tanrının bir organı olduğu ve mekana muhtaç olduğu görüşüne yol açacağını ileri sürmüştür. Yine Leibniz Tanrıya atfedilen uzayın bölünebilir olmasının Tanrının da bölünebilir olması anlamına geleceğini söylemiştir.31

Yine Newton’a karşı eleştirilerini sürdüren Leibniz’e göre; “...öyle görünüyor ki, Newton sonsuzluğu ya da nesnelerin uzantısını, uzantıların olduğu mekan ile zihnini karıştırmış. Sınırsız mekan Tanrının sonsuzluğu değildir. Sınırlı mekan bedenlerin uzantısı olarak alınmaz ve zaman onların süreci değildir. Her şey kendi uzantı ve süreçlerine sahiptir. Kendi zamanlarına ve mekanlarına değil.”32

Burada insanların nasıl kendi mekan sanılarını oluşturduklarını göstereceğim diyen Leibniz; “...onlar bir çok şeyin bir kerede varolduğunu düşünüyorlar ve onları kesin bir birlikte varoluş düzeni içinde gözlemliyorlar. Bu düzen onların durumları ya da uzaklıklarıdır. Bu nesnelerden biri diğerleri ile olan ilişkilerini değiştirdiğinde, yeni gelen nesne diğerleri ile öncekinin aynı bir ilişki kurar. Yeni gelenin öncekinin yerine geldiğini söyleriz. Bu nesneler veya bir çoğu bilinen yön kurallarına göre değişebilirler ve birisi de her zaman pozisyonların ilişkilerine karar verebilir ve varsayalım ki, yeteri kadar birlikte varolan nesneler var. Öyleyse bizde bunların diğerlerinin sahip oldukları aynı yerde sahiptirler deriz. Bu tüm yerler mekan olarak adlandırılır. Yer sonuçta mekan ideası bu ilişkileri kavramamız için yeterlidir ve bize bu tanımayı vermeye yeter”33 demektedir.

Bu bağlamda; eğer mekanın ve zamanın gerçekliği Tanrının ebediliği ve sonsuzluğu için gerekli ise ve eğer Tanrı mekanın içinde ise, eğer mekanın içinde olmak Tanrının bir mülkiyeti ise, Tanrı zaman ve mekana bağlı olacaktır ve onlara ihtiyaç duyacaktır. Zamanın ve mekanın Tanrının bir mülkiyeti olduğu bahanedir. ...Mekanın Tanrının içinde olduğunu reddetmiştim. Çünkü mekanın parçaları vardır. Burada Newton yeni bir bahane arıyor. Bunun için mekanın parçaları olmadığını kullanıyor. Çünkü onun parçaları ayrılamaz. Ya da biri diğerinden ayrılma yolu ile hareket edemez. Fakat parçaları ayrılsa da ayrılmasa da bu mekanın parçaları olmasına yeterlidir. ... Bedenler olmadan mekanın mutlâk gerçek olduğunu kanıtlamak için Newton, sınırlı maddesel evrenin mekan içinde ileri hareket edişine karşı çıkıyor. Ben onu maddesel evrenin sınırlı olacağının mantıksızlığı ile yanıtlıyorum. Bunun sınırlı olduğunu varsaysak bile hâlâ aksi hareketlere sahip olması mantıksız oluyor. Onun parçaları kendilerinden öte durumlarını değiştirir. Çünkü böyle bir hareket gözlemlenebilen bir değişiklik doğurmaz. Mekanda bir hareket vardır. Fakat bu değişen ilişkiler düzenini içerir. Newton burada hareket gerçeğinin gözlemlemeye bağlı olmadığını söylüyor. Bir gemi ileri gidebilir. Fakat gemideki bir kişi bunu fark edemez diyor. Onu şöyle yanıtladım; hareket gözlemlemeye bağlı değildir. Fakat onun gözlemlenme olasılığına bağlıdır. Gözlemlenebilen bir değişiklik yoksa harekette yoktur. Ve gözlemlenen değişiklik yoksa gerçekte hiç bir değişiklik yoktur. Karşıt fikirleri ben yeter – sebep prensibi ile yalanlayıp kanıtladım.”34

Leibniz diyor ki; Doğanın Matematiksel Prensipleri’nin sekizinci tanımında mekanın kendi içinde gerçekliğini kanıtlayabilecek ya da kanıtlayacak hiç bir şey bulamadım. Buna rağmen bedenin gerçek hareketinin mutlâklığı ile bir diğer bedenle olan salt ilişkili pozisyon değiştirmesi arasında fark olduğuna katılıyorum. Tam ve bütün olarak dinlenen hiç bir bedenin olmadığı doğrudur. Ama, matematiksel nesneleri anlayarak dinlenmenin soyut zanını tasarlarız. Böylece mekanın mutlâk gerçeğini iddia eden hiç bir şeyi yanıtsız bırakmadım ve yanlışlığını kanıtladım... Herhangi bir karşı çıkışta makul olamam. Fakat ne düşünüyorsam yeterince yanıt verdim. Mekanın ve zamanın niceliğine karşı çıktıkları gibi durumların ve düzenin böyle olmadığına da karşı çıkıyorlar. Onlara yanıtım, düzeninde kendi niceliğine sahip olduğudur. Örneğin; matematikte oran ve orantı vardır ve bunların nicelikleri de vardır ve logaritma ile ölçülür. Zaman ve mekanın ilişkileri olduğundan nicelikleri de vardır.”35

Diğer yandan filozof; “...Tanrının dünyayı daha önce yaratıp yaratmayacağı sorusuna gelince; her birini doğru olarak anlamak gerekir. Zamanın nesneler olmadan yalnızca bir ideal, olasılık olduğunu kanıtlamıştım. Buna karşı çıkış olarak biri, dünyanın tamamen herhangi bir değişiklik olmadan daha sonra yaratılacağını söylerse, bu kişi anlaşılır hiç bir şey söyleyemez. Çünkü bunun olasılığını bileceğimiz hiç bir işaret ya da fark yoktur. Tanrının dünyayı daha önce yaratacağını düşünmek yalnızca hayaldir. Bu zamanı Tanrıdan bağımsız mutlâk bir şey yapmaktır”36 demektedir.

Nesnesiz algılanan zaman parçalarının imkânsız bir hikaye olduğunu söyleyen Leibniz; “...Newton’un yaptığı gibi birisi, Tanrının nesneleri istediği belirli mekan ve belirli zamanda yarattığını söyleyemez. Her zaman ve her mekan kendi içlerinde, kusursuzca değişmez bir şekilde ve ayırt edilemezdirler.... Madde ile mekanın aynı şey olduğunu söylemiyorum. Yalnızca içinde madde olmayan bir mekan yoktur diyorum ve bu mekan kendi içinde mutlâk gerçek değildir. Zaman ve hareketin farklı olduğu gibi mekan ve madde de farklıdır. Bununla beraber ayrılamazlar.... Ama nesneler olmadan mekan hiçbir şeydir.”37

Bu bağlamda Leibniz’in düşüncelerini değerlendiren Bertrand Russell’a göre; “...Leibniz’in uzamın ideal olduğu ve algılanan maddelerin ilişkilerine dayandığı iddiası, Leibniz’in her algılanabilir monadın kendi bakış açısı olduğu varsayımı ile çakışmaktadır.”38 Diyebiliriz ki, burada Russell, farklı bakış açılarının sadece uzamda farklı yerlere yerleştirilmiş monadlarla açıklandığını düşünüyormuş gibi görünüyor. Bu Newton’un evrendeki maddeleri barındıran mutlâk anlayışından bir kalıntıdır. Russell, Leibniz’in kesinlikle her monadın algıladığı fenomenal ve subjektif bir yerden daha önce, monadların var olduğu ikinci bir mekândan bahsettiğini düşünmektedir.39 Yine diyebiliriz ki, bu gerçektende böyle midir? Monadların algılanan maddelerin ilişkisinden başka hiç bir şey olmayan fenomenal ve ideal uzamdan daha önce var oldukları doğrudur. Fakat bundan monadların uzamda var oldukları sonucunu herhalde çıkaramayız.

Öte yandan Leibniz, algılanabilecek şekilde bireyselleştirilmemiş olan maddeler gibi, fenomenal objelerden bahsetmedikçe mekan hakkında soru soramayacağımız görüşündeydi. Mekan, birlikte varolan fenomenlerin düzeniydi.40 Bu bağlamda; Leibniz’in kurduğu metafizik monadlara dayanır.

Monadlar uzamı olmayan varlıklardır. Her bir monad kendi içinde evreni yansıtır, ancak monadlar dışa kapalıdır. Bu nedenle monadların, diğer monadları yansıtması, birbiriyle ilişkisi, evrende görülen düzeni oluşturmaları, Tanrının her bir monadı, evreni ortaya çıkacak şekilde yönlendirmesiyle mümkündür. Böylece her an, her yerde Tanrının fiilinin olduğu söylenebilir.41

Ayrıca Leibniz açısından monadlar zaman ve mekan içinde değildirler. Mekan ve zaman ancak bizim algımızda söz konusudur. Tanrı, mekan ve zamanı yaratmaktadır ve Tanrı da monadlar gibi mekan ve zamanın dışındadır.42 Diyebiliriz ki, bu durumda mekan ve zaman sonradan yaratılan ve dört boyutlu statik bir yapıya dönüşme eğilimi göstermektedir.

Leibniz, metafiziğine dayanarak mekanın, monadlar arasındaki ilişkiden başka bir şey olmadığını söylemiştir. Bu ilişki dinamik ve bizzat monadların birbirleriyle ilişki ve etkileşiminden ortaya çıkan bir şey değildir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi monadların evrene açılan pencereleri yoktur.43 Burada diyebiliriz ki, tamamen Tanrının kontrolü ve düzenlemesi söz konusudur. Dolayısıyla Leibniz’de mekan, bir ilişkiden ziyade monadlar arasındaki bir alakadır. Leibniz’in benzetmesiyle, akraba olan iki insan arasındaki alakaya benzer bir şey. Bundan dolayı monadlar Tanrı tarafından yaratıldığından mekanında ezeli olması söz konusu olamaz.

Bütün bu düşüncelerin ışığında yine Russell, Leibniz’le ilgili şunları söylemektedir: Kendi payıma onun monadlar öğretisinde iyi olan yanın, iki tür mekanı göstermesi olduğunu sanıyorum. Onlardan biri, her monadın algısındaki öznel, diğeriyse değişik monadların görüş noktalarının toplamından ibaret nesnel mekandır. Sanırım bu, algının fizikle olan ilgisini belirlemek konusunda hala yararlıdır.44

Öte yandan Leibniz’in şüpheciliğinin nereden kaynaklandığını görmek kolaydır. Zaman ve mekânın onları birbirlerinden ayırt etmeye yarayacak kendilerine ait bir özellikleri yoktur. Buna rağmen onların sonsuz derecede yoğun ve ezeli oldukları iddia edilir. Fakat eğer zamanın ve mekânın hiç bir kısmının kendine ait bir özelliği yoksa, sonsuz yoğunlukta olan ve ezeli olan şeyler nedir? Evrende olan maddelerden bahsederken, birbirleriyle belirli uzamsal bir ilişkide olan maddelerden bahsediyoruzdur, daha fazlasından değil. Uzamda varolmakla, denizde varolmanın olduğunu, bununda maddenin kendini içinde bulduğu bağımsız bir kapsayıcı olduğunu düşünmek “uzamda varolmanın” mantıksal gramerini yanlış anlamaktır.45

Bu bağlamda diyebiliriz ki, o zaman Leibniz’e göre Russell’ın yaptığı gibi, belirli yerdeki eşyaların uzamın varlığına delâlet olduklarını varsaymak sadece anlamsız değil, aynı zamanda da tutarsızdır. ...Uzamın varlığının belirli yerdeki eşyalar ve bu eşyaların daha önceki yerlerinin, şimdikiyle bağlantılı olabileceği ihtimalinden başka bir şey değildir. Eğer uzam daha farkl ı bir varlık olsaydı “Nerde”? “Oda uzamın içinde mi?” sorular ını sorabilirdik. Buradan hareketle Russell’ın zannettiği gibi, Leibniz aynı yerden bahsederken ortaya çıkan kimlik bir hayaldir düşüncesinde değildi.46

Aynı zamanda; “...Mekân ve zamanın mutlâk gerçekliğini inkâr ederken Leibniz’in, zaman ve mekân hakkında uzamsal ve zamansal ilişkilerin her kişinin beyninde ortaya çıktığı gibi, olaylar ın ilişkisinden başka bir şey olmadıkları gibi subjektivist bir görüş sunmadığını da unutmamal ıyız.”47

Diğer yandan algı objeleri Leibniz’e göre bireysel maddelerin varlığında keşfedilen fenomenler. Diyebiliriz ki, Leibniz, Kant’ın yapmak üzere olduğu algılama ve algı objelerini açıkça ayırt etmiştir. Objektif olan algı objelerinin düzen ve ilişkileri, subjektif olan algılamanın düzeninden farkl ıdır. Bu bağlamda Leibniz “ New Essays ‘da Locke’a karşı şunları yazmıştır; “...algılamanın devamlıl ığı bizde bir süreklilik fikri ortaya atmaktadır. Fakat bu doğru değildir. Bizim algılarımız düzgün bir çizgi gibi, basit ve sürekli bir şekil olan zamanla yarışacak kadar tutarlı ve düzenli değildir. Algıyı değiştirmek bize zaman hakkında düşünme fırsatı veriyor ve bizde bunu tek yönlü değişikliklerle ölçüyoruz. Fakat doğada hiç bir şey düzenli olmasaydı zaman belirlenemezdi.”48

Daha öncede değindiğimiz gibi Leibniz, uzam ve zamanın relativitesine kesinlikle inanıyordu. Fakat Leibniz bu fikriyle zaman ve uzam tanımının, her belirli kişinin fikir tecrübelerine bağımlı olduğunu kastetmemişti kanaatindeyiz.

Yine Leibniz “ New Essays On Human Understanding “ da “...inch ya da feet gibi belirli uzunluk fikirlerinin insanın beyninde oluşturulduğunu iddia eden Locke’a karşı çıkmaktadır.”49 Leibniz, ölçü açısından değişmeyeceğine emin olduğumuz dünya üzerindeki fiziki bir objeye dayanan standart bir ölçüm olmadan, bu tür nosyonlara sahip olamayacağımızı iddia etmektedir. “...kesinlikle belirlenmiş uzunluk hakkında bir fikir sahibi olmak imkânsızdır. Kafadan bir inch veya bir feet’in ne kadar olduğunu ne söyleyebilir ne de anlayabilirsin ve bu terimlerin anlamını sadece değişmeyeceğini bildiğin gerçek ölçümler sayesinde elde edebilirsin.”50 Bu bağlamda Leibniz, piramidler, belirli uzunluklar gibi standart olarak kullanılabilecek örnekler de vermektedir. Böylece, mutlak zaman ve mekânla ilgili Newton anlayışına karşı çıkmakla Leibniz’in, zaman ve mekân’ın kişisel ya da hayali olacağı anlamında subjektif olduğunu hiç bir zaman iddia etmediğini anlıyoruz. Aynı şekilde zaman ve mekân hakkında kesin kararlar verilip verilemeyeceği hakkında, psikolojik ya da epistemolojik iddialarda da bulunmamıştır. Onun varsayımı uzamsal ya da zamanla ilgili pozisyonların, uzaklıkların ve sürekliliğin tanımının kriterinin ne olduğu ve sadece ne olabileceği ile ilgilidir.

Öte yandan zaman ve mekan idealliği hakkındaki nosyonlarının, Leibniz’in konu - yüklem mantığından kaynaklandığını düşünmek yanlıştır. Russell, töz doktrinini kabul edip mekânların olduğunu varsayarsak “tözler ve onların işgal ettikleri mekânlar arasında bir ilişki varolacağını” kabul etmeliyiz diye yazar. Fakat bu ilişki emsalsiz olacaktır. Fakat ilişki terimi varolduğundan ve ilişki değişse de varolmaya devam edebileceğinden dolayı, bu ilişki konu ve yüklem ilişkisi olmayacaktır.51

Russell burada Leibniz’in dikkatli bir filozof olduğundan ve konu – yüklem mantığını sonuçlarına kadar desteklediğinden dolayı, ilişkilerin gerçekliğini tamamen ve zaman ile mekânın gerçekliğini de kısmen inkâr etme noktasına geldiğini iddia ediyor.52 Bu noktada Russell’a katılmak pekte inandırıcı olmaz kanaatindeyiz. Çünkü Leibniz maddelerin değişik ve sürekli değişebilen yollarla birbirleriyle bağlantılı olduğunu ya da maddelerin bağlantılarının birbiriyle değişik bir çok ilişkide olduğunu inkâr etmemiştir. Bunu konu – yüklem mantığından dolayı inkâr etmek durumunda olduğunu düşünmemiştir.

Bu bağlamda; “...bir bireyin içeriği, varlığı boyunca dünyadaki herhangi başka objeyle olan değişken ilişkileri ihtiva edebilir. Benzer bir şekilde eğer her uzamsal –zamansal pozisyon kendi çapında ayırt edilebilir özellikleri olan bir birey olsaydı, o zaman her uzamsal – zamansal nokta için bir içerik, o noktanın değişik zamanlarda karşılaştığı olayları, ona yaklaşan ya da uzakta kalan maddelerle olan ilişkilerini dahil ederdi. Bu uzamsal – zamansal noktaların kendilerine ait ayırt edici özellikleri olmadığından ve özdeşlikleri tamamen varlıkların göreli pozisyonlarına bağlı olan akıllı varlıklar olduklarından dolayı imkânsızdır.”53

Öte yandan doğa harikaları açıklığa kavuştukça, Galileo gibi Newton’unda Tanrıya olan inancı gittikçe kuvvetleniyordu. Newton’a göre mekanik evren – bu hiç durmaksızın çalışan dev saat - ateizme karşı olan bir kanıttı.54 Fakat Leibniz, bu görüşü şöyle değerlendiriyordu; Tanrının yaptıklarının makinesi mükemmel değil de, Newton ve takipçileri bu saati temizliyor ve tamir mi ediyorlar? – Sanki bir saatçinin, saati tamir etmesi gibi –55 Halbuki Leibniz açısından diyebiliriz ki, Tanrının eserinde bir ahenk, güzellik vardır ve bu çok önceden yapılmıştır.

Eskilerin mutlak mekan diye bir şeye inandıkları doğrudur, ancak mutlak mekan gerçekte yoktur diyen B. K. Ridley; aynı zamanda şunları da söylemektedir: “ ... çözümü olmayan sorunlar bizi başka türlüsüne zorlamadıkça üç boyutlu dünyamızda yetineceğiz.”56 Görecelik teorisine göre de uzay üç boyutluydu ve zaman ondan ayrılmayan dördüncü bir boyuttu. Her ikisi birden mekan – zaman denilen dört boyutlu sürekliliği oluşturuyorlardı. Yani zamanın evrensel ve sürekli olduğu kolayca öne sürülemez. Gözlemlenen bir olaya göre, farklı hızlarda hareket eden farklı iki gözlemci, aynı olayı değişik olarak farklı zamanlarda algılayacaklar. Böylelikle bir gözlemci için aynı anda oluyormuş gibi görünen olaylar başka bir gözlemci için farklı bir zamanda ortaya çıkıyor olacaktır. Bu da mekan ve zamanın mutlaklığını, yani her yerde, her zaman aynı, değişmez, eğilmez, bükülmez olduğu inancını yıkar.57 Diyebiliriz ki, mekan – zaman kavramlarındaki bu değişiklik, doğayı açıklamak için kullanılan bütün kavramları da değiştirmiştir.

Sonuç olarak denilebilir ki “ ...Newton’un mutlak mekan kavramının çağdaş fizikte terk edildiği artık bugün bilinmektedir.”58 Bu bağlamda; “...yüzyılın başında M. Planck tarafından ortaya atılan Kauntum fiziğinin temelleri daha sonra A. Einstein’ın öne sürdüğü genel ve özel relativite – görecelik – teorisi, Newton fiziğinin yerini almaya başladı. Newton’cu paradigmanın yerini fizikteki iki büyük devrimin almış olmasıyla yeni fizik ortaya çıktı. Yeni fizik anlayışı, Newton fiziği ve onun dayandığı zaman ve mekanın mutlaklığı fikrini kökünden yıktı.”59


Notlar

Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Cilt:7 (U-Z) Remzi Kitabevi, İstanbul 1992, s.65 A.g.e. s.65 Hilmi Ziya Ülken, Bilim Felsefesi, Ülken Yayınları, Özlem Kardeşler Matbaası, İstanbul 1969, s.146 A.g.e. s.146 Sevim Tekeli, Esin Kahya vd. Bilim Tarihine Giriş, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara 1999,
s.294 Paul Strathern, Newton ve Yerçekimi, çev: Osman Çakmakçı, Gendaş A.Ş. İstanbul 1997, s.64 Şafak Ural, Bilim Tarihi, Kırkambar Yayınları, İstanbul 1998, s.260 202 Kutsi Kahveci / Sosyal Bilimler Dergisi 3(30), 2003, 187-203
8 Hançerlioğlu, a.g.e. s.356
9 William Bixby, Galileo ve Newton’un Evreni, çev: Nermin Arık, Tübitak Popüler Bilim Yayınları, ( Yapı Kredi Yayınları ) İstanbul 1997, s.173
10 Yalçın Koç, Determinizm ve Mekân, Boğaziçi Üniversitesi, Fen – Edebiyat Fakültesi
Yayınları, İstanbul 1985, s.10
11 Catherina Wilson, Leibniz’s Metaphysics, A Historical and Comparative Study,
Princeton University Press, Princeton, New Jersey 1989, s.218
12 Nusret Hızır, Bilimin Işığında Felsefe, Adam Yayınları, Anadolu Yayıncılık A.Ş. İstanbul 1985, s.73
13 Gottfried Wilhelm Leibniz, Selectıons, ed: Philip P. Wiener, Charles Scribner’s Sons, New York 1951, s.216
14 Koç, a.g.e. s.10
15 Gottfried Wilhelm Leibniz, Philosophical Essays, ed.and. Trans: Roger Ariew and Daniel Garber, Hackett Publishing Company, Cambridge 1989, s.216
16 Leibniz, Selections, s.219
17 Leibniz, Philosophical Essays, s.308
18 Leibniz, Selection, s.219
19 A.g.e. s.221
20 A.g.e. s.221-222
21 Hide Ishıguro, Leibniz’s Philosophy of Logic and Language, Cornell University Press, Ithaca, New York 1972, s.106
22 A.g.e. s.106
23 A.g e. s.106-107
24 Leibniz, Selections, s.223
25 A.g.e. s.235
26 A.g.e. s.232-233
27 A.g.e. s.233-234
28 A.g.e. s.233-234
29 A.g.e. s.235
30 Nicholas Rescher, The Philosophy of Leibniz, Prentice Hall Inc. New Jersey 1967, s.90
31 Alexandre Koyré, “ Leibniz and Newton “ Leibniz, A Collection of Critial Essays, ed: Harry G. Frankfurt, University of Notre Dame Press, London 1976, s.241
32 Leibniz, Selections, s.235
33 A.g.e. s.251-256
34 A.g.e. s.256
35 A.g.e. s.257-258
36 A.g.e. s.258
37 A.g.e. s.259-260-262
38 Ishıguro, a.g.e. s.107
39 A.g.e. s.107
40 A.g.e. s.108
41 Rescher, a.g.e s.114
42 A.g.e. s.114
43 Gottfried Wilhelm Leibniz, Monadoloji, çev: Suut Kemal Yetkin, Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1988, s.2
44 Bertrand Russell, Batı Felsefe Tarihi, Çev: Muammer Sencer, Say Kitap Pazarlama,
İstanbul 1983, s.575
45 Ishıguro, a.g.e. s.108 Kutsi Kahveci / Journal of Social Sciences 3(30), 203 2003, 187-203
46 A.g.e. s.108
47 A.g.e. s.108
48 Gottfried Wilhelm Leibniz, New Essays On Human Understanding, Trans. And. Ed:
Peter Remnant and Jonathan Bennett, Cambridge 1989, s.145
49 A.g.e. s.145
50 Ishıguro, a.g.e. s.109
51 A.g.e. s.110
52 A.g.e. s.110
53 A.g.e. s.110
54 Bixby, a.g.e. s.173
55 A.g.e. s.173
56 B. K. Ridley, Zaman, Uzay ve Şeyler, çev: Yeşim Özben, Sarmal Yayınevi, Ankara 1996, s.57
57 Paul Davıes, Tanrı ve Yenifizik, çev: Murat Temelli, Taşam Kitapları, 1, İm Yayın
Tasarım, İstanbul 1994, s.11
58 Russell, a.g.e. s.80
59 Davıes, a.g.e. s.11 204 Kutsi Kahveci / Sosyal Bilimler Dergisi 3(30), 2003,
187-203

1 | 2