Kültür, Uygarlık, Evrensellik ve Çok-Kültürlülük

A.Kadir Çüçen

Bu yazının amacı kültür kavramını, uygarlık, evrensellik ve çok-kültürlülük kavramlarıyla olan ilişkisi doğrultusunda açıklamaktır.”Kültür nedir?” sorusunun değişik tanımları yapıldıktan sonra kültürün özellikleri verildi. Kültür ve uygarlık arasındaki benzer ve farklılıklar üzerinde durularak, kültürler arası farklılığın nedeni sorgulandı.

Kültür sözcüğü, Latince ‘colere’ fiilinden gelir ve anlamı toprağı işlemek, tarlayı sürmek, ekip-biçmektir. Batı dillerinde ‘cultura/culture/cultur’ sözcüğüyle karşılanan kültür terimi, Fransız düşünür Voltaire tarafından “insan zekasının oluşumu, gelişimi, geliştirilmesi ve yüceltilmesi anlamında kullanılmıştır” (Güvenç, 1974: 96) Aydınlanma dönemi ve 19. yy’da kültür, uygarlık anlamında kullanılarak içeriği daha da genişletilmiştir.

Kültür, genel anlamda, insana özgü bilgi, inanç ve davranış bütünü ve bu bütünün parçaları olan her tür maddi ve manevi yaratımlardır. Toplumsal ve bireysel yaşamın oluşmasını sağlayan; dil, gelenek, düşünce, semboller, yasalar, kurallar, ahlak, kuramlar, aletler, teknikler, makineler, bilim, felsefe ve sanat eserleri gibi her tür maddi ve tinsel ürünler bütünlüğüne kültür denir. Bu anlamıyla kültür, toplumun tüm bireylerinin ortaklaşa oluşturdukları ve kabul ettikleri kurum ve değerlerdir. O halde kültür, “bir halkın yaşama tarzıdır.” (Turan 1994: 36) Başka bir söyleyişle, insanın doğada hazır bulmadığı ama doğaya kattığı her şeydir. Taylor’a göre, kültür ya da uygarlık bir top-lumun üyesi olarak insanoğlunun öğrendiği bilgi, sanat, gelenek-görenek, ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütünlüktür (Güvenç, 1974: 102).

Nermi Uygur’a göre kültür, “doğanın insanlaştırılma biçimi, bu insanlaştırılmaya özgü süreç ve verimdir. Kültür, insanın kendini kendi evinde duymasını sağlayacak bir dünya ortaya koymasıdır.” (Uygur 1984: 17)

Yalnızca canlı varlıklar içinde insana özgü bir yetenek olan kültür yaratma eylemi aynı zamanda insanı hayvandan ayıran en temel özelliktir de. Böylece insanın kavramlaştırma, soyutlaştırma, sembolleştirme ve akılsallaştırma özelliği ile evreni, doğayı, kendini ve toplumu anlama, açıklama ve değiştirme çabası sonucu kültür ya da uygarlık ortaya çıktı. Bu anlamıyla kültür ya da uygarlık, “doğanın yaratıklarına karşılık insanoğlunun yarattığı her şeydir.” (Güvenç, 1974: 97)

Kültür kavramını dört farklı açıdan tanımlamak olanaklıdır:

1. Kültür, bir toplumun ya da bütün toplumların birikimli uygarlığıdır.
2. Kültür, belli bir toplumun kendisidir.
3. Kültür, bir dizi sosyal süreçlerin bileşkesidir.
4. Kültür, bir insan ve toplum kuramıdır. (Güvenç, 1974: 95)

Birinci anlamda kültür evrensel değerleri içeren bilim, bilgi ve sanat içermektedir. Bu anlamıyla kültür tüm insanların ve toplumların ortak malıdır. İkinci anlamda kültür, belli bir ulusa ait ve o ulusu bir arada tutan tüm değerlerdir. Bu tür kültüre, ulusal/millî kültür denir. Etkileşim, değişim ve sosyal süreç olarak kültür, belli bir zaman ve mekan alanında üretilen değerdir. Örneğin, Orta Çağ kültürü, Rönesans kültürü gibi. Son olarak kültür, bir kişinin ya da bir toplumun ortaya koyduğu değerlerdir. Örneğin, Atatürk’ün inkılap ve devrimlerinin oluşturduğu kültür.

Ayrıca genel kültür denildiğinde, meslekî bilgi ve becerilerimizin dışında insanlarda bulunması gereken bilgi, görgü ve yetenekler anlatılmak istenmektedir. Kültür-fizik kavramıyla da beden eğitimi kast edilmektedir. Kültür Bakanlığında geçen kültür terimiyle de sanat ve tarihi eserler anlatılmak istenmektedir. (Güvenç 1974: 96)

Kültürün Özellikleri

Kültür öğrenilir ve öğretilir: Hangi anlamda olursa olsun kültür insan yaratısı olduğu için öğretilebilir ve aktarılabilir bir özelliğe sahiptir. Her insan belli bir toplumda doğar ve ilk öncelikle bu toplumun kültürü öğrenir.

Kültür tarihidir ve süreklidir: İnsan öğrendiklerini ve yaratıklarını, sonraki kuşağa aktarma yetisine sahiptir. Bu nedenle insanlar hem önceki kuşaktan aldıklarını hem de kendilerinin yaratıklarını bir sonraki kuşağa devreder. Bu da kültürü tarihsel ve sürekli yapar.

Kültür toplumsaldır: İnsanlar kültürü boşlukta değil belli bir toplumda yaratırlar. Kültür, toplumda yaşayan insanlarca birlikte oluşturulur ve ortaklaşa paylaşılır. Kültür ideal bir sistemdir: Kültür insanların yararına ortaya konulan değerler olduğu için ideal kuralları ve sistemleri içerir. Fakat çoğunlukla bireyler davranışlarıyla idealden uzak hareket ederler.

Kültür gereksinmeleri karşılar: Kültür insan için insan tarafından yaratıldığı için öncellikle insan gereksinmelerini giderecek özellikle sahiptir. Kültür, hem fiziksel hem de sosyal gereksinmeleri karşılar.

Kültür değişim sürecine tabidir: Kültür zaman, mekan, koşullara göre değişime uğrar. Her değişim uyuma doğru giden süreci getirir.

Kültür bütünleyicidir: Farklı birey ve gruplar, bulundukları kültür ve üst kültürle uyum içinde yaşayarak toplumla bütünleşirler.

Kültür sosyalleştiricidir: İnsan kültür sayesinde yaşadığı toplumun değerlerini öğrenerek sosyal bir varlık olur. (Güvenç 1974: 101-106)

Kültür - uygarlık ilişkisi

Rönesansla başlayan doğaya egemen olma isteği, insanda bilme, tanıma ve keşfetme arzusu doğurdu. Yeni çağla başlayan bilim ve felsefedeki entelektüel ve zihinsel gelişmeler tinsel kültürün gelişmesini sağladı. Fakat mekanik alanda ortaya çıkan sanayi devrimiyle birlikte maddi kültür, insan ve toplum yaşamını belirlemeye başladı. 18. yy aydınlanma dönemi İngiltere’deki sanayi devrimiyle değişen toplumsal düzen, yeni tinsel kültür aratışına neden oldu. Böylece aydınlanma çağı aklın, bilimin, sanatın, hukukun ve hakların gelişmesini sağladı. Bunun sonucu olarak üretilen kültür değerlerinin tüm insanlara anlatılması ve öğretilmesi gerektiğini anlayan Avrupa insanı, önce kendi içinde kültür değişimine sonra da Avrupalı olmayan toplumlarda kültür değişiminin gerekliliğine inandılar. Böylece Avrupa kültürü, evrensel kültür olarak diğer uluslara aktarılmaya başlandı. Artık aydınlanmanın kültür değerleri, uygarlık değerleri olarak benimsendi. Böylece Avrupa kültürü, uygarlık olarak adlandırılırken Avrupalı olmayan kültürler ise değersiz ya da bırakılması gereken değerler olarak nitelenmeye başlandı.
İşte çağımız uygarlık-kültür çatışmasının yaşandığı bir çağ oldu.

Bu nedenle birçok düşünür kültür ve uygarlık kavramlarını tanımlama çabasına giriştiler. Türk sosyolog Ziya Gökalp bu ayrımın gerekliliği kabul ederek kültürü uygarlıktan ayırır. Kültür (hars) bir millete özgü dil, din, ahlak, gelenekler, adetler ve sanat değerleridir. Bu açıdan kültür, belli bir insan topluluğunun yaşama ilişkin değerleridir. (Turan 1994: 36-37) Ziya Gökalp’a göre, uygarlık (medeniyet) ise bireysel çalışmalarla ve yöntemi araştırmalarla insanlığın yararına üretilen bilim, bilgi ve tekniklerin toplamıdır. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi uygarlık evrensel olup, bir ulusa ait değildir.

Her ulus uygarlığın oluşturduğu bilim, bilgi ve teknikleri diğer bir ulustan alabilir ve geliştirebilir. Buna karşılık kültür yalnızca bir ulusun ya da milletin yaşama değerleri olduğu için ulusal yani millidir. Bu ayrımdan anlaşılacağı gibi, Ziya Gökalp’ın kültür tanımı değerler alanına, yani manevi değerlere, uygarlık tanımı ise maddi değerlere karşılık gelmektedir. Fakat ulusal ve evrensel açıdan tanımlanan kültür ve uygarlık her zaman birbirleriyle ilişki içindedir.

Uygarlaştırma ve üst-alt kültür çatışması

Evrensel değerler olduğu kabul edilen bilim, bilgi ve teknoloji kısaca maddi ve bilimsel değerler üst kültürü/uygarlığı oluşturmaktadır. Üst kültür ile bir insan topluluğuna ait alt kültür her zaman bir ilişkiye girmektedir. Bu ilişki çoğu zaman eşit bir ilişki değildir. Üst kültür baskın ve egemen olduğu için alt kültürün değişimine yol açmaktadır. Böylece uygarlık/üst kültür ve alt kültür çatışması yaşanmaktadır.

Çağımız dünyasında egemen olan düşünce, uygarlaşma sürecinde diğer uluslardan geri kalmamaktır, yani üst kültürün ürettiği maddi ve manevi değerleri öğrenmek ve alt kültürü geliştirmektir. Bu düşünce üst kültüre sahip ulusların (günümüzde Batı uygarlığı) kendilerine biçtiği bir görevle de bütünleşti. Amaç farklı ulus ve toplumları da akıl ve bilim öncülüğünde uygarlaştırmak ve üst kültüre uyumlu yapmaktır.

Kültürel farklılıkların kaynağı

Uygarlaştırma sürecinde karşılaşılan zorluk farklı ulus ve toplumların kendine özgü yaşam tarzı, gelenekleri, alışkanlıkları ve düşünceleriydi. Böylece kültür farklılıklarının nedeni ve ne olduklarını araştırma çabası ortaya çıktı. Sosyal antropologlar, sosyologlar, halk bilimciler, filologlar kısaca insanla ilgili bütün bilim çalışanları kültür farklılıklarının nedenlerini açıklama çabasında çok farklı sonuçlara vardılar. Ulusal ruh düşüncesi (Alman ruhu ya da Türklük ruhu gibi), fiziksel çevre ve yaşam koşullar (Eskimo kültürü, Afrika kültürü, Akdeniz kültürü), toplumsal örgütlenme (kentsel veya kentsel olmayan toplumlar, akrabalık ilişkisini temele alan toplumlar), dinsel inançlar, ekonomik ilişkiler ve benzeri nedenlerin sonucu kültürel farklılıklar oluştuğu öne sürülmektedir.

Uygarlaştırma-kültürleştirme

Fakat bazı antropologlara göre de tüm bu farklılıklara rağmen, tüm kültürlerde ortak olan öge, insan aklının her insanda aynı yetilere ve yapıya sahip olmasıdır. Farklılık ise bu yetilerin gelişmesi sürecinin aynı olmamasından kaynaklanmaktadır. İşte bu durumu giderecek yol ise eğitimle insan aklının aydınlatılmasıdır. Bu nedenle kültürleşme veya kültürlü olmak, bilgi, beceri ve görgü kazanmayla ilişkili olarak değerlendirilmektedir.

Kültürün temel özelliklerinden biri, öğretilebilir olmasıdır. İnsan, eğitilebilen bir varlık olması nedeniyle kültürel değerler diğer insanla aktarılabilir. Böylece evrensel ve milli değerler, insanlara öğretilir. Eğitilen birey, toplumda insan, devlette vatandaş olur. Böylece bireyin sosyalleşmesi gerçekleşir.

Uygarlık/evrensel kültür, ulusal kültür, çok-kültürlülük, yerel kültür

Kültür ya da uygarlık kavramı aslında belli bir insan ve toplum anlayışını ve dünya kavrayışını ve bunlarla ilgili değerleri de içermektedir. Her kültür kendi insan-toplum ve dünya anlayışına ve değerlerine sahiptir. Örneğin; Orta çağ kültürü ile çağımız kültürünün insana, topluma ve dünyaya bakışı ve verdiği değerler birbirinden oldukça farklıdır. Yine daha dar kapsamda düşünürsek, çağcıl olan iki farklı kültürün bunları kavrayışlarında da farklılıklar vardır. Örneğin; kırsal alanda yaşayanlar ile kente yaşayanların kültürel değerleri de farklıdır.

Kültürün ne olduğunu inceledikçe karşımıza çıkan olgu, kültürün insanın kendisiyle ve yaşadığı toplum ve dünyasıyla ilgili olduğudur. O halde insanın yarattığı değerleri ve değişimi/gelişimini, yani insanı anlamak gerekir. İnsanı, uygarlık/evrensel kültür, ulusal kültür, çok-kültürlülük, yerel kültür bağlamında ele almak olanaklıdır.

Evrensel kültür ya da uygarlık, insanın yarattığı evrensel değerlerdir. Bunlar bilim, sanat ve felsefedir. İnsan ruhunun işlenmesi, gelişmesi ve aydınlanması sonucu oluşan bilgi, beceri ve davranışların oluştuğu değerler bütünü evrensel kültürü oluşturmaktadır.

Ulusal kültür, bir ulusu diğer uluslardan farklı yapan bilgi, beceri ve davranış özellikleridir. Örneğin Çin kültürü, Hint kültürü, İran kültürü gibi. Yerel kültür, bir zaman diliminde aynı bölgede yaşayan belli insan grubuna ait değerlerdir. Örneğin; köy kültürü, doğu kültürü, işçi kültürü gibi.

İşte tüm bu kültürlerin bir arada bulunmasına da çok kültürlülük denir. Çok kültürlülük, kültürel göreceliği de sebep olur. Kültürel görecelik, her grubun yaşama tarzının bir kültür olduğu ve her birinin birer kültür olmak bakımında eşit olduğu anlayışına dayanır. (İyi, 2003; 22) Çok kültürlülük aynı zamanda kültürel çatışmaya ve değişmeye de neden olur. Örneğin, kırsal kesimden kente göç eden insanların kent kültürü ve geldikleri kültür arasında yaşadıkları gerilim ve çatışmaya kültürel çatışma denir. Böylece kültürel görecelik içinde yaşayan insan grupları, kültürlere eşit saygıyı geliştirmeleri ve farklı kültürlere hoşgörüyü oluşturmaları gerekmektedir. Farklı kültürel kimliklere sahip olan bireyler ancak insan olma olanaklarını geliştirme ve insan olma değerini artırma fırsatı sağlayan eğitim ve toplum düzeninde evrensel kültür yaratabilir ve barış içinde yaşayabilir.

Kaynakça

Güvenç, Bozkurt (1974) İnsan ve Kültür, Remzi Yayınları, İstanbul.
İyi, Sevgi (2003), “Çağdaş Açılımlarıyla Kültür Kavramı ve İoanna Kuçuradi, Maltepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, Maltepe Üniversitesi Yayınları, Sayı 1, İstanbul. Ss. 15-33.
Turan, Mümtaz (1994) Kültür Değişimleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, No 16, İstanbul.
Uygur, Nermi (1984) Kültür Kuramı, Remzi Yayınları, İstanbul.

MICHAEL POLANYI VE ÖRTÜK BİLGİ

Zerrin Oral KAVAS

Bugün dünyamızın içinde bulunduğu koşutları gözönünde bulundurark felsefe ve bilim tarihine baktığımızda kesin, apaçık, nesnel, değiştirilene bilgi peşinde koşmanın yanlış bir ülkü olduğu görülür. Bu ülkü mükemmel, kesin, yanlışlanamaz, çürütülemez, kuşku barındırmayan bilginin yolunu hazırlama uğraşını gerektirir. Oysa insan bilgisinin (bilimsel bilgisinin) ilerlemesini, gelişimini, yaşam biçimlerinin, geleneklerin çeşitliliğiyle birlikte anlamak istersek kendimizi bilginin örtük bir karakteri olduğunu kabul etme noktasında buluruz. Bu noktada da şu soru sorulmalı: Örtük bilginin konusu, nesnesi nedir? Polanyi, ele avuca sığmaz, sının belirlenemeyen, tüketilemeyen, kendini hep gizli tutan gerçekliğin örtük bilginin nesnesi olduğunu söyler. Böylesi bir gerçeklik anlayışı bilimsel bilginin ya da insan bilgisinin temelinin neliği konusunda Descartesçı ve mantıkçı pozitivist yaklaşımlardan farklı bir tutum alınabileceğini gösterir.

Descarteçı yaklaşımlarda gerçeklik ve doğruluk atbaşı giden ve yanlışlanamaz, kuşku götürmez, değiştirilemez tümel bilginin temelini birlikte oluşturan kavramlardır; bilgi, gerçek ve doğruluk birbirleriyle birebir örtüşmektedir. Mantıkçı pozitivist akımın da biricik amacı, sarsılmaz, değişmez bilimsel bilgiyi garantileyecek bir ölçüyü bulmaktır. Bu amacın gerçekleşmesi içinse deneyimlerimizin içine sığmayan ya da mantıksal çözümleme sonucunda yanhşlanan bütün sahte Önermeler (metafizik, şiirsel) rafa kaldıracak ve saf, kesin, değişmez, katı bir bilim diline sahip olunacaktır.

Günümüzde de bu anlayışın etkisi ile bilgi (bilimsel bilgi) değişmez, kesin, yanlışlanmaz bir şey gibi düşünülür, insan yaşamının bütün alanlarına müdahale etme hakkını da kendinde görür. Bu gücü nesnel, tümel bilgi olma adına elinde bulundurur. Öte yandan günümüzde bilimsel bilgiyi farklı bir bakışla sorgulayan değişik tutumlar, görüşler de seslerini duyurmaya başlamıştır. Bu yoldaki düşünürlere örnek olarak Koyré. Polanyi ve Feyerabend'ın adlarını anabiliriz. Bu düşünürlere göre bilimsel bilginin veya insan bilgisinin temeline yerleştirdikleri gerçeklik kavramı özel bir yere sahiptir. Felsefe tarihi ve bilim tarihi de bize bütün düşüncelerin, teorilerin arkasında yatan ya da onunla birlikte giden (alttan alta akıp giden) bir şey olduğunu gösterimiştir.

Tarihin ilerlediği yol sınırları çizilmiş, başı ve sonu belli bir yol değildir, çünkü gerçekliğin karakterinin ne olduğu hiçbir zaman kesin, belirlenmiş ve değiştirilemez değildir. Böyle olunca da bilimsel bilginin temelinin ne olduğunun kesin, değişmez, nesnel, tam ve tek bir biçimde (adeta tarihin dondurulacağı varsayımı ile) tanımlanması mümkün gözükmemektedir.

Yalın olguların değiştirilemez, kesin, belirlenmiş bilgisinin imkansızlığı ise tarihte insan yorumundan bağımsız tek bir olgu buhınamamasından kaynaklanır. Bilim tam belirlenemeyen, sınırlandınlamayan yolunda doğruya ilerlerken gerçekliğin tam bilgisine ulaşamayacağının bilinciyle yürür. Bütün birbirinden değişik dönemler, paradigmalar gizli gerçekliğin ne olduğunu kesin bir biçimde dile getirme çabasıdır. Fakat gerçekliğin, bizim belirlemelerimize tam uymayan, her zaman fazla olan hep elden kaçan bir yapısı vardır.

Gerçekliğe ilişkin bütün tanımlamalar, yorumlamalar birbirlerinden farklıdır, fakat birbirlerinden tamamen bağımsız, ilişkisiz değildir. Hepsi de gerçekliğin ortak paydasının bir öğesi oldukları için sınırlandınlamayan gerçeklikle uyum halindedir.

Polanyi'ye göre bilimsel önermeler gizli gerçeklikte temelini bulan bütün bilimsel eylemlerin önkoşulsuz koşullandır. Bilim adamlannın doğruya olan tutkulan, ideal bilime olan inançları ve bilim adamlannın gerçeğe ilişkin sezgileri, bu önkoşulsuz önermelerin değişmesine yol açar. Koşulsuz önermeler sürekli değişime uğrayıp bütün bilim adamlan tarafından kabul edilirler; bir başka biçimde söylemek gerekirse, bilim adamları topluluğunun koşulsuz talebi gibi kabul görürler.

Bilimi, insan yapıp etmelerinden biri olarak kabul ediyorsak, metafizik, ilahiyat, sanat mitolojisinin de içinde olduğu düşünce tarihinde, bilimin kendine ait apayn bir tarihi olduğu fikri bir yanılsama, sahte bir turum olur. Eğer doğa bilimine, farklı toplumlara, yaşam biçimlerine, geleneklere dikkat edecek olursak, olgulann yalnız maddeyle ilgili olamayacağını görüp alttan alta akıp giden bir şeyin sesine kulaklarımız tıkaymayız. Bu sese kulak verilerek önermelerin değiştirilmesi mümkün olacaktır.

Birbiri ile yarışan iddialar, önermeler değiştirilmesi istenen önermenin yerine aday olduklannda, tarafsız bir akıl yürütmenin ölçüsü olan tanımlayıcı bir dille bunlara karar verilebileceğini düşünmek tam bir yanılsama, kendini kandırma olur.

Önermelerin değişmesi bize ilerelemeyi sunar. Polanyi için ilerleme gizli gerçeğin yeni yönlerinin sezgi yoluyla kcşfedümesidir. Biiimin kullandığı açık, sarih tümcelerin gizli gerçeğe dayandığının göstergesi, örtük bir paydanın olduğu inancıdır.

Bilimsel yaratıcılık kesin, değişmez kurallara bağlanamaz, daha çok inanç işidir, saklı olan doğruların açığa çıkarılabileceğine ve bunun olabilirliğine olan inanca bağldir. Örneğin, doğaya ilişkin eski bilgilerimizden daha gerçek, daha ussal olan yeni bilgilerimiz, tanıdık olguların yeni bir yorumla, yepyeni bir bağlamda ele alınması ile kazanılmıştır.

Bilimde yeniliği, yaratmayı kabui edersek, bilimde özgürlüğü de kabul etmek durumundayız: bu temelini düşünmenin ve aklın gücüne olan inançta bulan bir özgürlüktür. Polanyi felsefesinde özgürlük, ilke, ölçü. tammamazlık olamaz; kişisel yaratıcılık belli bir gelenek içinde uğraş vererek onun bütün kurallarım bilip belli bir topluluğun üyesi olmakla mümkündür, çünkü ancak bu kurallar, bu topluluk bilimin ünsei gerçekliğini oluşturabilir.

Bütün yaratılar, keşifler, sezgi gücüne sahip özgür vicdanlı kişilerin gizli, örtük gerçeğe olan inançları doğrultusundaki yorumlarında, seçimlerinde gerçekleşir. Gerçeğin işte bu yolla, ancak örtük bir biçimde anlaşılması, bizim kesin bilgi, nesnel bilgi dediğimiz bilginin temelidir. Gizli gerçeğin kavranması ilk önce Örtük bir anlamayla ve örtük bir bilgiyle mümkündür, yani gerçeği sezgi ile kavrayabilen kişilerin yorumlarına bağlıdır. Kesin bilgi de bu örtük bilgiye dayanmak zorundadır. Gerçekle bağlantılı olduğu ve daha ussal olduğu ileri sürülen bir teori bir çeşit kehanet gücünü ortaya koyar. Bir tip bağlanmaya ancak rakip bir bağlanmayla itiraz ediiebilir. Polanyi için örtük bilgi hem varlıkbilim hem de bilgi felsefesi açısından kesin bilgiden daha temeldir, birincildir.

KAYNAKÇA

Poianyi. M. The Logic Of Liberty (London: Chicago Press, 1951).
Poianyi, M. Science Faith And Society (Chicago; Chicago Press, 1964).
Poianyi, M. Personal Knowledge (Newyork: Harper and Row. 1964).
Koyre. A. The Astronomical Revolution (Ithaca. Cornel Press, 1973),
Feyerabend. P. Against Method (London. Humaniti es Perss. I9Î5).

İSLAM FELSEFESİNDE VARLIK ÖĞRETİLERİNİN ÖNCÜLERİ - 1

Alparslan Açıkgenç

İslam felsefi düşünce tarihinde, varlık öğretisini geliştiren ilk filozoflar Kindi ve Farabi'dir. Bunu genel hatlarıyla özetlemeyi amaçladığımız bu çalışmamızda, İslâm Felsefesinde kapsamlı bir varlık kuramım ilk defa Farabi'nin ortaya koyduğunu da göstermeyi ümit etmekteyiz. Önce Farabi'nin varlık felsefesinin genel özelliklerini aşağıdaki maddeler halinde belirtmek istiyorum.

1. Varlık en genel kavramdır.
2. Varlık bir yüklem (mahmul) değildir.
3. Varlık tanımlanamaz.
4. Varlık mahiyetin bir arazıdır.

Burada kısaca özetlemeye çalışacağımız, islam felsefesindeki ilk varlık kuramını, bu dört temel önerme ışığında ele alacağız. Fakat önce, Kindi ve Farabi'nin bir varlık kuramı geliştirmelerine zemin hazırlayan bazı önçalışmalardan bahsetmemiz konuya ışık tutacaktır.

1. İSLAM FELSEFESİNDE VARLIK KAVRAMINA İLK YAKLAŞIMLAR

Kindi ve Farabi'nin, biç şüphesiz ki en önemli öncüsü, Aristoteles'tir. Fakat varlık hakkındaki bu görüşler Aristoteles felsefesi genelinde herhangi bir önem taşımadıkları için İslâm felsefesinde olduğu gibi geliştirilmemiş ve gizli kalmıştır. Hatta varlık hakkında ileri sürdüğü görüşlerle, Aristoteles'in, Müslüman filozofların ortaya koyduğunu anlatmak istediği bile şüphelidir. Zira fikirler benzer görülebileceği halde bağlamların farklılığı, fikirlerin benzerliğini ortadan kaldıracaktır. Bunu daha iyi gösterebilmek için Aristoteles'in varlık anlayışına kısaca bir göz atabiliriz.

Aristoteles, varlığı en genel bir yüklem olarak tanımlayıp onun bir cins olmadığını kabul etmiştir (Metafizik, 998 b 17). Ayrıca varlık kavramım bir cins olarak kabul etmediği için varlığın hiç bir şeyin mahiyeti olmayacağını da Aristoteles belirtmiştir (Posterior Analytics, 92 b 13-15). Bu da onun, varlık ile mahiyet arasında bir fark gözettiğini küçük ölçüde de olsa gösterir. Aristoteles'de varlık-mahiyet ayırımı kendini en belirgin şekilde bilgi kuramına temel teşkil eden bir öncellikte gösterir; bu da varlık hakkındaki sorularm 'ne'lik hakkındaki sorulardan mantık yönünden önce gelmesidir.

Aristoteles'in şu paragrafı bu doruma ışık tutabilir:

"Başka bir deyişle, tanım yolu ile asıl mahiyeti nasıl isbat etmeliyiz? Kim, insan-veya herhangi bir şeyin-mahiyetinin ne olduğunu bilirse, insanın var olduğunu da biliyor demektir."

Buradan şu iki önemli ve biri diğerini gerektiren sonucu çıkarabiliriz; bir şeyin varlığını bildiğimiz halde, kendisinin ne olduğunu bilemeyebiliriz. O halde bir şeyin mahiyetini bilince, var olduğunu önceden bilmemiz zorunludur. Demek ki, varlık, bilgi yönünden mahiyetten Önce gelir. Fakat şunu belirtmeliyiz ki, burada 'öncelik', 'bağımlılık' demek değildir; yani bir şey hakkındaki bilgi, varlığının bilinmesine bağlı değildir. Onun için bir kimse, var olduğunu bilmeden de bir şeyi bilebilir. Aristoteles'in burada anlatmak istediği temelde şudur Bir şey hakkında bilgi edinmek için soracağımız sorulan sıralarsak varlık sorusu en önde gelir, çünkü bir şeyin varlığını bilmeden o şey hakkındaki bilgilerimiz pek fazla bir şey ifade etmez.

Dokuzuncu asır kelamcılann yazılarında da varlık hakkında bazı görüşlere rastlamaktayız. Bu yazılarda asıl konu Allah'ın sıfatları meselesidir. Mutezileler, Allah'ın varlığı ile mahiyetinin aynı olduğunu ve dolayısı ile bütün ilahi mahiyetle de aynı olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, şayet Allah'ın sıfatlan hakkında tasdikle konuşursak Allah'ta özne ve yüklem (mevdu-mahmul) bileşkesini ileri sürmüş oluruz. Halbuki Allah, en mutlak anlamda birdir, böyle bir ikiliği ve bunun neticesinde de sıfatlar çokluğunu kabul edemeyiz.

Allah'ın sıfatlarının varlığı meselesi kelamcılan tümeller konusuna taşımıştır. Böylece bu konuda "Realism"i savunan Mutezileler (Ebu Haşim, ....933 gibi) genelde tümellerin de Allah'ın sıfatları gibi varlık ve yokluk arasında özel bir durum teşkil ettiklerini ileri sürdüler.

Bu kelamcılar aynı zamanda varlığın bir şeyin sahip olduğu veya olmadığı bir sıfat ya da bir keyfiyet olduğunu ileri sürdüler. Dolayısıyla bir şey ona sahip ise var olur (mevcud); sahip değil ise yok (ma'dum) olur. Diğer taraftan kavrama (conceptualist) Mutezileler bunu reddettiler (Muammer,.... 900 gibi) ve bütün tümel kavramların- varlık, vahdet, zorunluluk gibi en genel yüklemler ya da keyfiyetler hariç-sadece zihinde fikir olarak var olduklarını ileri sürdüler.

Mutezilelerin bu tartışmalarında varlıkla ilgili konulan şöyle özetleyebiliriz: Varlık, en genel yüklem olup tümeller için özel bir durum teşkil eder. Varlık hem mantık açısından hem de ontolojik açıdan bir yüklemdir. Bundan da anlaşılıyor ki Farabi'ye kadar olan kelamcılar bilhassa Mutezileler genel olarak varlığı, diğer bütün sıfatlar gibi bir sıfat ve keyfiyet olarak benimsemişlerdir.

2. KİNDİ'NİN ESERLERİNDE "VARLIK" KAVRAMI

Ebu Yusuf Yakup ibn ishak aî-Kindi (Ö.S73), ilk Müslüman Yenieflatuncu-Aristocu (Meşşâi) filozof olarak bilinir. Kindi, Mutezile'nin Bağdat ekolünden gelmekte ve bu yüzden eserleri genellikle Mutezile kelamcılarma yakınlık göstermektedir. Bunun için kelam ile ilgili konularda Mutezileye eğilimi olduğu kabul edilir. Kindi'nin, elimizde olan eserlerini inceleyince görüyoruz ki, varlık hakkındaki görüşleri, Mutezile tartışmalarından değişik olmayıp bu konuda yeni bir katkısı olmamıştır. Aslında varlık hakkındaki fikirleri sınırlıdır. Burada varlıkla ilgili konuların geçtiği en önemli eserlerini inceleyeceğiz.

Varlık kavramının konu edildiği kitap tahmin edileceği gibi Kindi' nin Fi Falsafati-Ûla adlı eseridir, çünkü Peripatetik bir yaklaşımla kitabına bu adı yani ilk Felsefe adım veriyorki, Aristoteles'in tanımı ile ilk felsefe, yani metafizik, "varlığı varlık olarak araştıran bilimdir. " Buna göre, Kindi ilk felsefenin sabit ve ezeli cevheri inceleyen bilim olduğunu ileri sürmüştür. Bu eserde Kindi, şu dört konuyu incelemektedir:

1.Felsefenin tanımı ve yöntemi,
2.Varlık ve kategoriler,
3.Sebepler ve ilk sebep,,
4.Gerçekte birlik.

ikinci konu olan "varlık" hakkında Kindi temel olarak şunları söylemektedir: ilmi araştırmalar dörttür, "var mı", "nedir", "hangisi" ve "niçin". Birincisi, bir şeyin varlığını inceler; ikincisi, var olanın hangi cinse ait olduğunu bulmaya çalışır; üçüncüsü, ise o şeye has olan ayırımları araştırır; dördüncüsü de amaç olan sebebi (ille-i gaiye) inceler.

Bundan anlaşılıyor ki Kindi, Aristoteles gibi bilgi kuramında varlıkla ilgili sorunlara öncelik vermiştir. Aristoteles'in varlığı en genel bir yüklem olarak kabul etmesi, Kindi'nin bu sonuca ulaşmasına sebep olmuştur. Buna delil olarak yine aynı kitabın ikinci konusunda Kindi'nin kategorilerle ilgili söylediklerini gösterebiliriz.

Kindi daha sonra varlığı ikiye ayınyor: tabiatı itibariyle duyusal oları varlık, ve akılsal olan varlık. Birincisi duyular yolu ile elde edilen bilgiye konu olur, ikincisi ise, akıl ile ulaştığımız bilginin konusu olan varlıktır.

Birinci tür varlık, tekil olan; ikincisi, tümel olan şeylerdir. Buradan anlaşılıyor ki, Kindi'nin varlık kavramını incelemesi tamamen ontolojik bir meraktan ibarettir. Kindi'nin, varlığı, devamlı kategorilerle ilgili olarak bahsetmesi bu görüşümüzü desteklemektedir.

Kindi de ayrıca varlık mahiyet ayırımını görmek mümkün değildir. Fakat bir şeyin kendi oluşmasında kendisi için sebep olup olamayacağı sorununu incelerken, bu konuya değindiğini söylemek mümkündür. Ancak yine da açık bir ayırım görülmemektedir. Konumuzla ilgili olduğu için Kindi'nin bu bölümdeki görüşlerini kısaca anlatmak istiyorum.

Kindi' ye göre, bir şey kendi mahiyetinin varlığı için sebep olabilir. Çünkü var olan bir şey şu dört durumdan biri içinde olduğu düşünülebilir:

1. O şeyin kendisi var olup mahiyeti yok olabilir,
2. kendisi yok, mahiyeti var olabilir,
3. hem kendisi hem de mahiyeti yok olabilir,
4. hem kendisi hem de mahiyeti var olabilir.

Şimdi bunlardan ilk üç durumda yok olalı bir şey hiç bir şey olacağı için bu önermeler yanlış olur. Diğer taraftan bir şeyin varlığı ile mahiyeti aynı ise o zaman dördüncü durumda çelişki doğurur. Fakat durum böyle olursa bir şey kendi mahiyetinin sebebi olamaz. Çünkü varlık, mahiyeti için sebep olursa o şeyin varlığı sebep, mahiyeti ise netice olur ki bunlar da tamamen farklı şeylerdirler. O halde bir şey kendi mahiyeti ile aynı olamaz ki bu da çelişki doğurur.

Burada hemen şunu belirtmemiz gerekir; Kindi'nin vardığı sonuç bir şeyin mahiyeti ile aynı olmasıdır. Halbuki Farabi bir şeyin varlığının, mahiyeti ile aynı olmadığım ileri sürmüştür. Dolayısıyle Kindi'de bir şeyin kendisi ile varlığı arasındaki ilişki açık olmadığı gibi bir şeyin genelde varlık kavramına ilgisi nedir sorusu yine de kapalı kalmıştır. Halbuki Farabi'de bu konu açıktır. Ona göre bir şeyin varlığı ile kendisi aynı şeydir.

Bu durumda şunu sorabiliriz: Bir şeyin mahiyeti ile kendisi aynı ise, varlığı nedir? Diğer bir deyişle; şey, mahiyet ve varlık arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu sorular Kindi'yi pek ilgilendinnemiştir.

Kindi, Felsefi Terimlerin Tanımı adlı eserinde madde, şekil, kategori, cevher, felsefe gibi bir çok terimlere yer vermisse de varlık kavramı burada işlenmemiştir. O halde, diyebiliriz ki, Kindi'nin eserlerinde varlık etraflı bir varlık öğretisi ortaya koyabilecek kadar incelenmemiştir. Varlık tanımlanabilir mi? Varlık ve mahiyet arasında nasıl bir ilişki vardır? Varhk bir yüklem, ya da bir sıfat mıdır? gibi sorulan henüz Kindi felsefesinde göremiyoruz. Bütün bu sorular, felsefe tarihinde sistemli ve etraflı bir varlık felsefesini ilk defa kuran Farabi tarafından sorulmuş veya cevaplandırılmıştır.

3. FARABİ'NİN ESERLERİNDE "VARLIK" KAVRAMI

Muhammed ibn Tarkan al-Farabi (ö. 950), mutlaka Kindi'nin eserlerinden haberdar idi. Buna rağmen Kindi'nin etkisi altında geniş ölçüde kaldığı söylenemez. Diğer taraftan Kindi' nin Farabi' ye olan etkisin en fazla siyasi felsefede olduğunu söyleyeoiliriz. Bunun için de gösterebileceğimiz en büyük delil, her ikisinin de siyasi felsefeyi konu aldıkları eserlerine aynı adı vermeleridir. Fakat kitapların içeriği incelenince Farabi' nin çok daha gelişmiş bir siyaset felsefesi kurduğu ve fikirlerinin de Kindi'den fazîa etkilenmemiş olduğu hemen dikkati çeker. Dunlop' un da belirtiği gibi Kindi' nin bu konuda Farabi' ye olan etkisi tamamen şekilsel kalmıştır ki bu da kitaplarını risale şekliyle sunmalarıdır.

Bu durumda konumuzla iligili kolarak varacağımız sonuç, Kindi'nin varlık konusunda kendi halefini etkileyici fazla bir şey bırakmamış olmasıdır. Varlık ile ilgili olarak her iki filozof un kullandıkları terimler, yine varlık felsefeleri arasındaki ilgiye ışık tutabilir. Mesela, Kindi eys ve leyse kelimelerini "varlık" ve "yokluk" için kullanmıştır.

Halbuki Farabi huvé den üretilen haviyye terimini "varlık" için kullanmıştır. Fakat bir nesne olarak bir şeye aynı anlamda delalet eden varlık için mevcud terimini, zıttı içinde ma 'dum terimini kullanmıştır. Ayrıca Kindi buna bir nevi yakın anlamda el-eysat terimini kullanır. Farabi, buna karşılık el-mevcudat terimini kullanmaktadır.
1 | 2

İSLAM FELSEFESİNDE VARLIK ÖĞRETİLERİNİN ÖNCÜLERİ - 2

Farabi'nin varlık felsefesi, varlık teriminin nasıl bir kavram olduğunu açıklamakla başlar. Buna göre, varlık, zorunluluk ve ilinti (araz) gibi, bazı terimlerin kavranması ile bilinen bir kavram değildir. Çünkü varlığın anlamı açık ve basittir. Varlığın tanımlanması mümkün değildir. Zira varlık en genel kavram olduğu için cinsi ve ayırımı yoktur; o halde tanımı da yoktur. Bu sonuca Farabi, şu şekilde varıyor: bilimler genel olarak ikiye ayrılır; tekili konu alan blimler ve tümeli konu edinen bilimler. Bizi ilgilendiren, bu ikinci bilim dalı en genel kavramları araştınr, varlık ve varlığı ilgilendiren konular gibi.

Uyun al-Mesail' de Farabi varlık kavramının aşikâr olduğunu ve zihinde belli bir anlamının zâten bulunduğunu ileri sürer. Bu yüzden varlık kavramının, zaten tanıma ihtiyacı yoktur. En genel kavram olduğu için, varlığı tanımlamak için yapılan her türlü çaba başarısız olacaktır. Varlığın kelimelerle tanımlanmaya çalışılması, onun anlamının bilinmediğinden değildir; ancak zihni onun anlamına hazırlamak ve dikkati çekmek içindir. Fakat yine de varlık kavramının anlamı, kendini tanımlamak için kullanılan bütün kelimelerin anlamından daha açıktır.

Görüldüğü gibi Farabi, varlığı en tümel olan bir kavram olarak belirleyip, onun
tanımlanamayacağını ileri sürmüştür. Varlığın tümellik özelliğini Kindi' de kabul etmiştir. Ama tanımlanamaz özelliği ilk defa Farabi tarafından iddia edilmiştir. Bu sonuca Farabi'nin nasıl vardığını anlamak güç değildir. Farabi'ye göre tanım bir şeyin ne olduğunu açıklar. Tanımlar yolu ile kavramlar öyle sistemli bir şekilde dizilir ki, her bir kavram diğerini ima ederek nihayet en tümel kavramlara varılır. Bu son kavramlardan daha genel olan başka varılabilecek kavram artık yoktur. Bunlar 'varlık', 'mümkün' ve 'vacip'gibi kavramlardır.

Yine Uyun el-Mesail'de Farabi bütün varlıkların bu en tümel kavram altında ikiye ayrıldıklarını söyler; birincisi, varlığı zorunlu olan ( vacib el-vucûd), diğeri varlığı mümkün olan'dır (mumkun el-vucûd). Birincisi için Medinet el-Fadi'da biraz daha değişik tanım vardır: "Yokluğu düşünülemiyen varlık vacib el-vucûd'tur" ki, o saf bil-kuvve'dir. Mümkün olan bir şeyin varlığı kendinden başka bir şeye bağlıdır. Fusulal-Medenî' de bu, "var da, yok da olabilen" diye tanımlanmıştır.

Bu durumda varlık öğretisine, ilk olarak zorunlu ve mümkün ayırımını getiren filozofun Farabi olduğunu görmekteyiz. Istılah olarak böyle bir ayırımı, Aristoteles'de izlemek mümkün ise de, bu ayırım sistemli bir şekilde tüm varlıklara uygulanacak şekilde geliştirilmemişti. Kindi' de ise böyle bir ayırım görmek henüz mümkün değildir. Zorunlu ve mümkün varlık görüşü, daha da geliştirilerek Farabi tarafından varlık ve mahiyet ayırımını doğuran bir doktrin haline getirilmiştir. Fusul al-Medeninin aşağıdaki paragrafı bunu çok iyi açıklar:

Varlığı var-olmayan olmayan, mahiyeti ve tabiatı itibariyle böyledir; ve var olabilen, ya da var olamayan da mahiyeti ve tabiatı dolayısiyle böyledir; çünkü varlığı yok olmayanın varlığa gelmesi imkansızdır. O, sadece mahiyeti ve tabiatı itibariyle vardır, dolayısiyle varlığı bir ilinti olarak (mahiyetine yüklenir) ve aynı şekilde var olan ve olmayan için de (durum aynıdır).

Burada Farabi'nin söylediklerinden, varlık ve mahiyet ilişkisine dair bir Çok sonuçlara varmak mümkündür... önce, zorunlu varlıkta, mahiyet ile varlığın aynı olduğu açıkça belirgindir. Diğer taraftan mümkün için bu söz konusu değildir. Bu konu ile ilgili olarak Aristoteles, varlığın herşeyin mahiyetine ait olduğunu; fakat mahiyetin bir ilintisi olmadığını belirtir. Onun için bir şeyi "vardır" diye belirtirsek o şeyin mahiyeti dışında ona bir sıfat eklemiş olmayız.

Daha önce gördüğümüz gibi, Kindi, bu konu ile ilgilenmemiştir. Farabi, ayrıca Fusus el-Hikem'de varlığın, mahiyetin bir ilintisi olduğunu belirtir. Ancak burada ilinti mantık bakımından ağırlıklı bir anlam taşımamaktadır ki, Farabi de bunun için değişik terminoloji kullanmıştır (el-'avaridel-lazime). Mahiyet için gerekli olan bir ilinti olduğu için zaten bir şey var ise o zaman mahiyeti bu özelliksiz (varlıksız) olamaz; yani var olan bir mahiyet olması gerekir. Yalnız bir tek varlık vardır ki, onun varlığı mahiyetine ilinti değildir, o da Allah'tır. Zaten Allah'ın mahiyeti ile varlığı aynıdır. Bütün diğer varlıklar, mahiyetleri varlıklarından ayn olduğundan, varolmak için başka bir şeye muhtaçtırlar.

Uyun El-Mesail'de Farabi varlık-mahiyet ayırımını daha açık bir şekilde işlemiştir. Eğer bir şeyin mahiyeti varlığını gerektirmez, ya da göstermezse böyle bir şey mümkün olan varlıktır. Bu durum da mahiyetin varlıktan ayn olduğu açıkça bellidir. Böyle bir şeyin yokluğunu düşünmek çelişki doğurmaz. Ama yokluğu çelişki doğuran bir varlıkta, mahiyet, varlığı gerektirir ki bu varlık zorunlu varlıktır ( Vacib el- Vucûd).

Farabi' nin varlık felsefesinde üzerinde durduğu en önemli konulardan biri de çağdaş felsefede ciddi bir yer işgal eden "varlık bir yüklem midir?" sorusudur. Kant'da "analitik" ve "sentetik" önerme ayırımında bu soru önemli bir yer işgal eder. çağdaş mantık'ta da bu soru bir çok kimseyi uğraştırmaktadır.

De Boer ve Rescher'a göre bu soru ilk defa doğru ve tam olarak Farabi tarafından cevaplandırılmıştır." Risale fi Cevabi Mesail adlı eserinde bu konuyu Farabi şöyle özetler:

"insan vardır" önermesinde bir yüklem var mu yok mu diye soruyorlar. Bu hususta mutekaddim ve muteahhirin değişik cevap vermişlerdir. Bazıları bu önermenin yüklemi olduğunu inkar ettiler, bir kısmı ise kabul ettiler. Fakat bence her iki görüş de belli durumlarda doğrudur; çünkü bu gibi önermeleri bir Fizikçi incelerken yüklemi yoktur olarak kabul edilir. Zira bir şeyin varlığı ile kendisi aynıdır. Ama bir yüklem, bir özne hakkında herhangi bir hükmü ya yükler veya kaldırır ki her iki durumda da özne zaten vardır. Böylece bu açıdan yukardaki önermede yüklem yoktur diyebiliriz. Fakat aynı önermeyi bir mantıkçı incelerse, onun iki parçadan oluştuğunu ve böyle bir cümlenin doğru veya yanlış olabileceğini görür. Bu durumda da önermenin bir yüklemi olduğuna karar verilir. O halde her iki görüş de bu değişik açılardan doğrudur.

Kant, Farabi gibi varlığı mantıksal bir yüklem kabul etmiştir. Her iki filozof ta bir nesneyi var olarak belirtirken o nesnenin özelliklerine ve keyfiyetine herhangi bir şeyi fazlalık olarak eklemediğimizi ileri sürmüştür. Dolayısıyle, "bir nesne vardır" derken onun hakkında yeni bir bilgi vermiş olmuyoruz ; halbuki yüklem olan bir özellik devamlı o nesne hakkında bize yeni bilgi verir ve onun hakkındaki bilgilerimize katkısı olur.

Farabi'nin bu sonuca nasıl vardığım şöyle gösterebiliriz: Varlık, bir şeyin kendisi ile aynıdır. Bu durumda "A vardır" önermesi bir totolojidir. Çünkü "A" var ise onun tekrar var olduğunu belirtmek bize yeni bir bilgi vermez. Halbuki gerçek anlamda bir yüklem nesne hakkında bize yeni bilgi vermesi gerekir. O halde varlık, gerçek anlamda bir yüklem olmayıp mantık açısından bir yüklemdir. Diğer bir deyişle varhk özne ile, bir yüklem gibi ilişki içerisine giremez. Mesela, "A yeşildir" derken "yeşil", hem mantık açısından hem de gerçek anlamda bir yüklemdir. Fakat varlık, bir sıfat veya özellik değildir. Bu görüşü ile Farabi'nin, yukarıda belirttiğimiz realist kelamcılara karşı çıktığı ortadadır.

Kindi ve Farabinin varlık felsefesi ile ilgili görüşlerini nihayet özetleyebiliriz. Her iki filozof ta varlık kavramım Aristoteles geleneği içerisinde incelemiştir. Ancak Kindi varlık sorusunu etraflıca işlememiştir. Halbuki Farabi bu konuyu daha derinlemesine hatta Aristoteles'den bile öteye giderek inceleyip tam ve etraflı bir varlık felsefesi ortaya koymuştur. Varlık hakkında Kindi iki özellik ortaya koymuştur. Kindi'nin çağdaşı olan kelamcılann ve Aristoteles'in de kabul ettiği bu özellikler şunlardır:

1. Varlık en genel kavramdır, onun için bir şey hakkında bilgi edinmek isterken soracağımız sorular içinde varlık soruları epistemolojik öncelik taşır.

2. Varlık ikiye ayrılır; duyularla algılanan (sensible) ve kavranılan (intelligible). Algılanan varlıklar bireylerdir, yani tekil olan nesnelerdir; kavranılan varlıklar ise tümel olan şeylerdir.

Görüldüğü gibi, Kindi'nin varlık ile olan ilgisi tamamen mantık açısından olup metafizik açıdan konu ile pek ilgilenmemiştir. Halbuki Farabi'nin eserlerini inceledikten sonra onun daha etraflı bir varlık felsefesi sergilediğini görüyoruz. Farabi'nin bu konudaki katkılarını şöyle özetleyebiliriz:

Birinci olarak, Aristoteles tarafından ileri sürülen varlık ilkelerim ve bunların çeşitli felsefe alanlarında (mantık, metafizik, ontoloji gibi) uygulanmasını Farabi geliştirmiştir. Bu yüzden varlığın tümelliği gibi konular, Farabi'nin eserlerinde daha etraflı işlenip varlığın ileri sürülen özelliğinin formülleştirilmesine gidilmiştir; bu da varlığın tanımlanamaz özelliğidir. Bu özellik daha sonra tüm orta çağ felsefesini etkilemiştir.

İkinci olarak, Farabi, varlığın sınıflarını Kindi'ninkinden farklı bir şekilde ele almıştır. Yukarıda gördüğümüz gibi Kindi'nin sınıflaması çok genel ve bir bakıma tümel ve tikel kavramların değişik terimlerle adlandırılmasıdır. Farabi ise, varhk ve mahiyet arasında ileri sürdüğü farka dayanarak varlığın mahiyet gibi bir cins olmadığını ve en tümel bir kavram olarak yüklemlere dahil edilemiyeceğini savunmuştur. Varlığı mahiyetinden ayrı olan her varlık mümkündür. Fakat Allah için bunu söyleyemeyiz, çünkü onun varlığı ve mahiyeti farklı değildir.

Üçüncü olarak Farabi, zamanındaki varlık kavramı ile ilgili birtakım sorulan başarılı olarak cevaplandırmıştır. Bunlardan en önemlisi varlığın gerçek bir yüklem olup olmadığı sorusudur. Gerçekten "varhk", "beyaz", "büyük", "iyi" ve "kötü" kavramları gibi yüklemler sınıfına dahil edilebilir mi? Gramer açısından ve mantıksal olarak varlık hiç şüphesiz ki bir yüklemdir. Çünkü "insan vardır" gibi bir önermede, "varlık" bir yüklem olarak görev yapıyor. O halde, "insan ölümlüdür" önermesinde olduğu gibi, "varlık" kavramı, "ölümlü" kavramı gibi bir yüklem olarak düşünülebilir mi? Fakat dikkat edilirse "insan vardır" önermesinde "vardır" yüklemi, "insan" hakkında yeni bir bilgi vermemektedir. Çünkü zaten "insan" diye bir varlık olmazsa onun hakkında hiç bir şey söylenemez. O halde varlık kavramı bir nesne hakkındaki bilgimize katkısı olmadığı için gerçek bir yüklem değildir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Farabi'nin varlık kavramı ile ilgilenmesi sadece mantık yönünden olmamıştır. Varlık kavramını bir çok yönlerden ele alıp İncelemiş ve bunun üzerine gelişmiş bir varlık felsefesi kurmuştur. Kindi'nin de katkılarıyla, Farabi'nin geliştirmiş olduğu varlık kuramı, islam felsefesinde oluşan daha sonraki gelişmeleri yönlendirmiştir.
1 | 2

EKLEKTİSM, SENKRETİSM, SENTEZ, DİSÎPLÎNLERARASI ARAŞTIRMA, SİSTEM KAVRAMLARI ÜZERİNE ÇÖZÜMLEYİCİ ÇALIŞMA - 1

TEOMAN DURALI

GÎRÎŞ

Düşünce tarihinin geçmişinde felsefede, bugünündeyse bilimlerde adamakıllı ağırlık kazanmış kavramlar yahut terimler arasında eklektism, senkretism, sentez, disiplinlerarası araştırma ile sistem kavramlarını saymak gerekir. Bunlardan özellikle eklektism ile senkretism, felsefe tarihi boyunca bolca kullanılmışlardır. Günümüz bilimlerinin teorik kesimlerinde de, öncelikle çeşitli bilim alanları arasında ilişki kurmak çabalan pek gözdedir. Sentez ise, hem felsefe kollarında hem de bilim dallarında sık sık rastgelinen bir kavramdır.

İşte bütün bu nedenlerden ötürü, birkaç bilimin kesiştiği yahut felsefe - bilim arası sınır yörelerinde araştırmaya girişeceklerin, işbu çalışmaya konu olan kavramların kapsadığı anlamlan irdelemeleri, araştırmalarına dalarken zihin açıklığı kazanmaları bakımından yararlı olacağı düşünülebilir.

EKLEKTİSM

Önerilen Tükrçe karşılık: Seçmecilik; Osmanlı Türkçesi: întihâbiye, Istifâiye; Yunancası : Eklektismas Lâtincesi: Eligentia; Almancası: Eklektizismus; Fransızcası: Eclectisme; İtalyancası: Eclestismo; İngilizcesi: Eclecticism.

- A -
Tarihçe

'Seçmek' anlamına gelen Yunancadaki 'eklegein' mastarmdan 'eklektismos' deyimine Eskiçağın büyük hekimi Bergamalı Galenas "un (131-201) bir metinde ilk kez rastlanır. Bunun, hekimlerin bağlı bulundukları bir tarikat olduğu tahmin edilmektedir. Bu deyimi kullanmamış olmakla birlikte, onun içerdiği anlamı Sokrates öncesi düşünürlerinin dahî imâ etmiş olduklarını görüyoruz.

"Eklektikos" sözüyle daha sonraları felsefe bağlanımda Diogenes Laertios'ta (M.S. III. yüzyıl) karşılaşıyoruz: "Yakın geçmişte İskenderiyeli Potamonos, varolan bütün tarikatlardan derlenmiş olduğu öğretilerle eklekrism tarikatını kurmuştur." Adı anılan tarikat yahut akım, XVII. yüzyıla değin tanınmış düşünürler arasında rağbet görmemiştir. Ancak Felemenkli bilgin Joost Lips'le (1547-1606) birlikte yeniden gözde düşünce çığırlarından biri durumuna girmiştir, lips'e bakılırsa, tereddütsüz bağlanabileceğimiz bir dava, onu da güden bir tarikat varmış. Bu dava, yargılama yoluyla seçmeği de, her çeşit bölük pörçüklükten uzak kalmağı da şart koşar. Söz konusu uzlaştırıcı ve seçmeci görüşün yine XVII. yüzyılda en önde gelen savunucusu Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) olmuştur. Ayrıca, aynı yüzyılda felsefe tarihi için belli-başlı elkitaplarından biri olan "Historia CriticaPhilosophiae" ın yazarı Jacob Bruckner'e èklektism esin kaynağı oluşturmuştur. Brückner'in eklektismi "Eacyclopédie"de yer almıştır. Nitekim, Denis Diderot (1713-1784), bu arada yayımlanmış "Eclectisme" başlıklı makalesinde eklektiği "kendikendine düşünmekten kaçınmayan; yan tutmaksızm, fark gözetmeksizin irdelemiş olduğu bütün felsefelerden kendine göre bir şeyler çekip çıkaran" kişi olarak övülmüştür.

Eklektismi Yeniçağda başlıbaşina bir felsefe sistemi hâline sokan ise, Victor Cousin'dir (1792- 1867).

Eklektismi benimseyenler gibi, ona şiddetle karşı çıkanlar da, öncellikle XVIII. yüzyılın son çeyreğinden beri seslerini gittikçe yükseUmişlerdir.Bunların başında, kendi çağında "eklektik" diye tanımlanan alay yollu "avam felsefecilerin" tarzında nitelemiş olan Karl Leonhard Reinhold (1758-1823) gelir. Eklektikler, Reinhold'a bakılırsa, olur olmaz her sistemden akıllarına esen parçalan devşirip sözümona bir sistem oluşturmağa yeltenen kimselerdir. Bütün bu işlerin de, aklıselim uygun düştüğü süsünü vermekten geri kalmazlar.

Léon Brunschvicg (1869-1944), eklektism kavramının François Pierre Maine De Biran'in (1766-1824) "Anılar"ında da olumsuz bağlamda geçtiğine işaret etmiştir.

Eklektismin bayraktarlığını yapmış olan Victor Cousin's, gelince; onun da savları şöyle özetlenebilir:

— Felsefi düşünme, doğruluğun bilincine varmak sanandır. Çelimsiz olan insan düşünmesi, bu çabasında süreklice yorgun argın düşer. Ancak, kibiri, çelimsizliğini de bitkinliğini de örtbas etmeğe uğraşır.

— Felsefenin başlangıcından beri öylesine bol, öylesine çeşitli olan sistemlerin hemen hepsi, felsefeyi tümüyle mantık düşüncesinin aydınlık, tikiz yapısıyla perçinlemeğe çalışmıştır.

— Felsefî doğruluk, bugün karşımıza iki biçimde çıkmaktadır:

1) Saklı, kuvve hâlinde; hepimizin bilinci dışında yaşar durumda;

2) Aydınlık, belirlenmiş hâlde; ne var ki, felsefe tarihi boyunca dağınık şekilde kalmıştır.

— İşte, felsefî doğruluk, yukarıda belirtilen iki biçim altında gün ışığına çıkarılabilir. Bunun için de bir tek yöntem yeterlidir: Tarih, bir kerecik duygulara, heyecanlara yer verilmeksizin akıl yoluyla yargılanmalı. Böylece, Victor Cousin'e göre, eklektism gerçekleştirilebilir.

Daha sonralan Victor Cousin'in eklektism görüşünü benimsemiş olan Paul Janet (1823-1899), buna kendi aydın (intelektüel), eleştirici, özgürlükçü anlayışına uygun bir yön kazandırmağı dilemiştir.

-B-
Tarif

Eklektismin evrimi incelendiğinde onun, ne olup ne olmadığı kabataslak ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan eklektismin, yukarıya ana çizgileriyle aktarılmış olan tarihçesinin ışığına şöyle bir tarif belirmektedir:

— İlk elde, eklektism kavramı, bir yanda yöntem, beri yanda da düşünce akımı bağlamında kullanılagelmiştır.

İmdi:

1) Yöntem olarak:

a) Değişik, felsefe sistemlerinden devşirilmiş, genel çizgileriyle bağdaşır savların, söz konusu sistemlerde karşılaşılan uyuşmaz parçaların dışta bırakılmaları suretiyle, biraraya getirilmeleri. Demekki burada söz konusu edilen kurulması tasarlanan bir sistemin sav örgüsünü oluşturmak üzere, çeşitli başka sistemlerden, kotarılmak istenen aykırı düşmeyecek savların, derlenmesi, ardından sınıflanması, sonunda da bunların arasından öngörülen sistem ile onun temel savlarına en uygun gelenlerin karşılaştırılıp seçilmeleri eğilimidir.

b) İlkin birbirlerine düşünce yönünden karşıt düşen yazarlarca savunulan savların, daha üstün bir bakış açısı çerçevesinde uzlaştırılmaları.

Eklektismi Eflâtun, Aristoteles, Leibniz gibi dahîlerin yaratıcısı olarak gören Saisset, bu yöntemi, "çağlar boyu süregiden gelişmenin birlikte getirdiği önemli düşüncelerin derlenip bir potada eritilmesi, buradan da yeni bir düşüncenin üretilmesi" biçiminde belirlemiştir".

Görüldüğü gibi, eklektism, yöntem olarak sonuçta kendi içerisinde bir sistem öngörmektedir. Bu yönüyle de, daha sonra açıklanacak olan senkretismden ayrılır.

2) Akım -çığır- olarak:

"Tarihçe" altbölümünde bir felsefe, yahut daha geniş bağlamda, düşünce çığın olarak ele alınmış bulunan elektismden söz açıldığında, zaman zaman kasdolunan İskenderiye çığırıdır. Ancak, bununla ilgili olarak Yunan kaynaklarına bakılırsa, Iskenderiyede sadece Potamonos okulunun söz konusu olduğu görülecek. Şu var ki, eklektism çığrının iyiden iyiye ün salıp yaygınlaşması XIX. yüzyılda Victor Cousin sayesinde olmuştur. Nitekim, çok kere eklektism terimi Victor Cousin'i çağrıştırdığı gibi, bu düşünürün adı anıldıkça akla ister istemez eklektism terimi gelmektedir. Bununla birlikte, bellibaşlı hatları belirtilerek özetlenmiş olan tarihi bize, onunla yalnızca Victor Cousin'in uğraşmamış olduğunu açık seçikçe göstermektedir.

Eklektik dendiğinde, zihinde çok, olumlu, en azından tarafsız bir tasavvur canlanmaktadır. Buna rağmen, XIX. yüzyılın ikinci yarısında Hippolyte Taine (1828-1893) ile Charles Renouvier (1815-1903) gibi, eklektik çığrına karşı çıkanların yüzünden eklektism, Fransa'da olumsuz bir üne sâhib olmuştur. Adı anılan düşünürlerin görüşünü paylaşanlara kalırsa, eklektism, seçikçe belirlenmiş ölçülerden yoksun keyfi seçmelere dayanarak işlemekteymiş. Eklektik sıfatına yüklenmek istenen bu aşağılayıcı anlam, aslında yetersiz bir girişim sayılmalıdır. Zirâ, nasıl olsa bu anlamı dile getirmekle yükümlü senkretism ile senkretik terimleri var. Görüldüğü gibi, genellikle, eleştiriye bağlı tutulmaksızın birbirleriyle tutarlılık göstermeyen öğretiler yığını olarak nitelenen senkretism, sentetik, ile, eklektism, terimleri yer yer, zaman zaman karıştırılmıştır. Bu türlü bir kavram karşıklığının önüne geçmek maksadıyla yöntem bağlanımdaki eklektisme André Lalande, "écleotisme", senkredisme yaklaşan çığır bağlamındakisine de "éclecticisme" terimlerim önermektedir.

SENKRETİZM

Önerilen Tükçe karşılık: Bağdaştırmacılık; Osmanlı Türkçesi: Yok; Yunancası: Synkretismosi Almancası: Synkretismus; Fransızca: Syncrétisme; îtalyancası: Sincretismo; İngilizcesi: Syncretism.

- A -
Tarihçe

İlkin Girit birliği anlamına gelmiş olup zamanla çok çeşitli din yahut felsefe akımlarının uzlaşmaz gözüken yanlarını eleştirisizce bağdaştırmağa eğilimli çığırı dile getirmek tarzında anlaşılmış olan senkretizm kavramı, ilk kez Plutarkos'un (150-125) bir metninde anılmıştır. Plutarkos, söz konusu kavramı birsürü değişik çoktanrıcı dini, Yeni-Eflâtunculuk potasında eritmeğe çalışırken kullanmıştır. Senkretism kavramı daha sonra, Yenidendiriliş (Renaissance) döneminde Bizanslı kardinal Yorgo Bessarion'un (1402-1472), Doğu ile Batı kiliselerinin birleştirilmesi konusunda sürdürdüğü mücâdeleler sırasında yeniden gün ışığına çıkmıştır. Aşağı yukarı yine o çağlarda kimi Müslüman ve Hıristiyan düşünürler, Eflâtun ile Aristoteles felsefelerini, din adamları da, adı geçen dinlerin kendi içlerindeki değişik mezhep ile tarikatları harmanlamağa çaba harcarken senkretisme benzer akımlara kapılmışlardır.

- B -
Tarif

"Tarihçe"sinden de anlaşılacağı üzere, senkretism, eklektism terimini andırırcasına, düşünce tarihi boyunca, kâh din ile felsefe bağlamında çığır, kâh yöntem kılıkları altında gözükmüştür.

Hem bundan önceki bölümün sonlarında hem de işbu bölümün başında oldukça üstü kapalı şekilde değinilmiş olduğu üzere, adamakıllı değişik öğretilerin, eleştirisiz tutumla kabaca derlenmesi olarak tarif edilen senkretism, bu özelliğiyle eklentisime karşıt sayılmıştır. Zirâ eklentisim, senkretismin tersine, doğal olana aykırı düşen her çeşit bağdaştırma eğilimine set çeken bir anlayış olarak kabul edilmiştir.

Gündelik yaşamda çetrefil bir bütünlük hakkında puslu, bellibelirsiz bir görüş edinmek anlamına gelen senkretik tutumla, öncelikle çocuklarda karşılaşılır. Onlarda tümdengelişli (deduktiv) yoldan yürünmeyip sadece sezgili bir atılımla öncüllerden sıçrayarak yargılarda karar kılan çıkarımsız bir düşünme sürecinin geçer olduğu deneylerle sabittir. Burada en sık tanık olunan özellik, uyuşmaz gözüken unsurların, son derece öznel, rastgele benzetmelere dayanılarak birarada gösterilmeleridir. Düşünce senkretismi denilen bu gibi olaylarda kişiyi her çeşit ısbat külfetinden kolayca kurtaran bir tür inanç ve güven duygusu ağır basar.

Nitekim, senkretismin bu yönüyle yalnızca çocuklarda değil, biratkım birey - toplum - medeniyet ilişkilerinde de yüz yüze gelinir. Bununla ilgili olarak Amerikalı anantropolog RaiphBeais şu görüştedir: "Gerçekten de bütün tartışmalar, "benimseme"nin, "senkretism" ile "tepkin"nin, kültür bağıntısının sonuçları olabileceklerini göstermektedirler. Bağıntının şartlarına göre, sözü edilen üç etkenden biri, zaman içerisinde ağırlık kaznır".

"Öncelikle Latin Amerikadaki Kızılderili kültürleri ile Yenidünya Zencileri üzerine girişilmiş incelemelere" , senkretismin, kültür bağıntılarının en sık rastlanan sonuçlarından olduğunu belgelemektedirler.

SENTEZ

Önerilen Türkçe karşılık: Bireşim; Osmanlı Türkçesi: Terkîb; Yunancası: Synthesis; Almancası: Synthese, Zusammensetzung; Fransızcası: Synthèse; İtalyancası: Sintesi; İngilizcesi; Synthesis.

Tarif

Elektismin, özellikle de senkretismin tersine, metafizik anlamdaki felsefenin kapsadığı alanlarla sınırlanamayan sentez, felsefe ile bilim dallannca ortaklaşa kullanılan en önemli kavramlardandır. Bu nedenle, sentezin genel bir tanımıyla yetinmek, onun eksik tanımlanmış olması anlamına gelebilir. Sentezi böylece, felsefe ile bilim alanlarında ayn ayn incelemek zorundayız.

I ) Felsefede Sentez

"Sentez", "sistem" gibi birtakım kavramlara felsefede atfedilen anlamın yahut anlamların felsefenin yanında bilimin de söz sahibi olduğu ajanlarda genel çizgileriyle geçerü olması, felsefe terim dağarının göze çarpan bir özelliğidir. Nitekim André Lalande'a bakılırsa, felsefenin söz dağarı, azıcık çaba gösterildiğinde, yalnızca mantık, ahlâk, sanat felsefesi ile genel felsefe yahut metafizik alanlarının her birinin tamamını kaplayacak şekilde yaygınlaştırılmakla kalınmayıp psikoloji ile sosyolojiyi de, bunlar aracılığıyla biyolojiyi, tarihi, hukuk ile iktisadı da belli ölçüde kuşatabilir. İşte söz konusu dağarın terimlerinden biri olan sentezin, felsefe tarihi boyunca, birtakım felsefecilerce yahut felsefe çığırlarınca özel içeriklerle donanmışsa da, genellikle şöyle tarif edildiği görülür: Sentez, önce ayrı olarak verilen unsuru bir yere getirip bir bütünlük hâlinde birleştirmektir.
1 | 2

EKLEKTİSM, SENKRETİSM, SENTEZ, DİSÎPLÎNLERARASI ARAŞTIRMA, SİSTEM KAVRAMLARI ÜZERİNE ÇÖZÜMLEYİCİ ÇALIŞMA - 2

Geniş anlamda düşünce tarihinde tümdengeliş yöntemi gözden düşüp tümevarış (induksiyon) rağbet gördüğü oranda senteze başvuranlar da çoğalmıştır. Bu bağlamda, evrendeki bütün varlıkların, Tanrıdan türediklerine, dolayısıyla, tek tek varolanları tanımanın yolunun Tanrıdan geçtiğine genellikle inanılan Ortaçağda sentezci görüş pek gözde değilken, dinci dünya görüşünün yerini dindışı anlayışların kaplamağa yüz tuttuğu XV. ama özellikle XVI. yüzyıllarda gerek felsefede gerekse bilimlerde tümevarışın uygulanma alanı alabildiğine genişleyince, sentez yoluyla iş görmek de kaçınılmaz hâle gelmiştir. Nitekim, sözü edilen çağın önde gelen düşünürlerinden René Descartes (1596-1650), sentezi, yönteminin esası olarak benimsemiştir: "İki ısbat tarzı vardır: Biri analiz yahut çözümleme (résolution); ötekisiyse, sentez yahut bileştirme (composition)" .

"Analiz, yönteme dayanılarak bir şey icâd edilirken izlenen doğru yolu, ayrıca da etkilerin, nedenlere nasıl bağlandıklarını gösterir".

Ne var ki, "analizin sunduğu yargılar, biraz dikkat edilirse, asla zorunlu gözükmezler..." .

"Buna karşılık sentez, nedenlerin, doğurdukları etkiler -çok kere de etkilerin, nedenleri- aracılığıyla sınanması gibi, analizin izlediği yoldan bambaşka olan birinden giderek doğruluğa ulaşır. Bunun için de vargılarının içerdiğini açıkça ısbatlayıp uzun uzadıya tariflerden, isterlerden, aksiyomlardan, teoremler ile sorunlardan yararlanır. Buna göre, ulaşılan vargının bir bölümü inkâr edildiğinde, onun belirli bir basamağında dile getirilmiş tariflerin, isterlerin, aksiyomların, teoremler ile sorunların, önceliklerden bağımsız bir biçimde anlaşılamayacaklan ortaya çıkar..."

Descartes'ta düşünme yönteminin kendisi bile bize, sentezin en özlü tarifini sunmaktadır: En basit kavramlardan yahut önermelerden en karmaşık kavramlara yahut önermelere erişmek.

İmdi, Immanuel Kant'ın (1724-1804) diliyle söylersek: Analize dayananın tersine, "sentez yoluyla meydana getirilmiş yargıda özne ile yüklem arasında özdeşlik düşünülemez" (İV/B20). Başka bir deyişle vüklerirr, özneyi,- analizde görüldüğü gibi, açıklamaz. Yüklem şu hâlde, öznenin öngörmediği, yâni öznenin çözümlenmesi sonucunda ortaya çıkmayacak bir anlam taşır. Kant, bu nedenle sentetik yargıları, deney tabanına dayalı "özgün", önceden tam kestirilemez yargılar olarak nitelemiştir.

2) Bilimlerde Sentez

Sentezin sınırları kabaca, felsefe bakımından böylece belirlendikten sonra, tek tek bilimlerle uyabilecek deneye dayalı genel tarifi sunulabilir: Yeni bir nesnenin, birçok başka nesnenin biraraya gelmesiyle üretilmesini öngören işleme deneysel (empirik) sentez denir. Bu, ya kimyada olduğu üzere, gerçeklik evresinde; ya da psikoloji ile tarih bilimlerinde görüldüğü gibi, düşünce âleminde meydana gelir.

a) Kimyada sentez: "Biraraya getirme işlemi". Daha açıkçası: bir bileşiğin, kendisine vücut veren öğelerden yahut daha basit bileşiklerden üretilmesine kimyada sentez adı verilir. Bu bağlamda, kimyadaki sentetik maddeler, doğrudan doğal kaynaklardan sağlanmayıp kurucu öğelerden yahut basit maddelerden yapma yollarla elde edilmesidir.

b) Biyolojide sentez: Daha basit maddelerin yahut kurucu öğelerin biraraya gelmesiyle bir bileşiğin vücuda gelmesi, oluşması. Buna bitkilerin protein sentezi örnek olarak gösterilebilir. Sentez yoluyla kurulmuş teoriler, biyolojinin özellikle sistematik, genetik, embriyoloji ile evrim kollarında önemli yer tutarlar.

c) Psikolojide -Özellikle Psikanalizde- sentez: Psikanalizde "benliğ'in (ego) sentetik görevleri, "bütünleştirme" (integrasyon) terimi altında belirlenir. "Bütünleştirme'ye gelince; bu, parçaların, bir bütünlüğü oluşturacak tarzda birleşmeğe yönelmeleri süreci oiarak tarif edilir.

DİSİPLİNLERARASI ARAŞTIRMA

Almancası: Interdisziplinär; Fransızcası: Interdisciplinaire; İtalyancası: Interdisciplinario; tngilizcesi: Interdisciplinary.

— A -
Disiplinlerarası Araştırmanın Özgülce Tanımlanması

İkinci Dünya Savaşından sonra İngilizcede kullanılmağa başlanan disiplinlerarası araşatırma deyimi, 1960'larda bellibaşli yaygın kültür dillerinde de başgösterir olmuştur. Bilim araştırmalarına yeniden çekidüzen verilmesi gereğinin duyulması üzerine ortaya çıkıp öncelikle 1950'lerde pek gözde olan "takım çalışmasını (teamwork) da anlamca kapsayan bir araştırma türünü dile getirmeğe başlamıştır.

Disiplinlerarası kavramının çokanlamlılığı, bilimlerin örgütlenişindeki ayrılıkların git gide artmasıyla büsbütün göze batar hâle gelmiştir. Bunun önüne geçmek amacıyla genel anlamdaki disiplinlerarası araştırma teriminin yarımda birtakım yeni altterimler de kullanılmağa başlanmıştır: Birbirleriyle azçok akraba olmayan bilimler yahut bilim konulan arasında kurulmasına çaba harcanan işbirliğine "birçokdisiplinli" (multidisciplinary); bir bilim araştırmaları kümesi için ortak bir aksiyomatiğin vücuda getirilmesiyle, "disiplinlerüstü" (transdisciplinary); son olarak da dar anlamda, yalınkat görüş değiştokuşundan çeşitli disiplinleri güden kavramlar ile yöntemlerin biraraya getirilmelerine dek varan eşgüdümlü işbirliğine "disiplinlerarası (interdisciplinary) araştırma adı verilmektedir.

- B -
Sistemleşmeye Yönelik Disiplinlerarası Araştırma

Disiplinlerarası araştırma, XIX. yüzyılın ikinci yansıyla birlikte bilimlerde gittikçe ağırlığını arttıran uzmanlaşma,başka bir anlatımla, bilimcinin, dapadarçık bir alana kendisini hapsetmesi olayın karşı tepki olarak doğduğu görülmektedir. Ancak, bu, salt duygusal bir tepki olarak yorumlanmamalı. Daha önemlisi, disiplinlerarası araştırma, geleneksel yapılarına bağlı Avrupa üniversitelerinin kabuğunu çatlatmak istidadım gösteren çağımız bilimlerinin zorlamasıyla belirmiştir. Alışılmış araştırma tutumları ile yolları, bu arada takım çalışmaları dahî, git gide çetrefilleşen sorunlara çözüm yetiştiremez olmuştur. Bunların çözülmesini toplum, devlet ve iktisat, artan ölçüde bilimden bekler olmuştur.

Tek tek bilimler, sınırları içerisinde kaldıkça, kendi belirli sorunlan dışında kalanlara çözüm arayacak imkân ile vakitten yoksundurlar. XIX. yüzyılın ilk yarısına değin tarih boyunca gündelik yaşamdan tutun da ilahiyata, sanata, ahlâka, siyasete, bilgi ile bilime varıncaya dek hemen her alanda yapılıp edilene eğilip beliren genel yahut evrensel sorunlar arasında çoğunlukla eklektik yöntemle bağlantılar kurarak sistem yaratmış olanlar, felsefecilerdi. Sorunlan alabildiğine genelleştirmek; dolayısıyla, dayandıkları deney tabanını unutturacak kadar soyudun soyudu kavram kalıplarına dökmek dönemi kapanmış olduğundan, felsefe sistemlerinden vazgeçilmesi zorunluluğu doğmuştur. Bununla birlikte, disiplinlerüstü yahut disiplinlerarası araştırma ihtiyâcı her zamanki gibi,yine önümüzde durmaktadır. İşte, söz konusu ihtiyâcı karşılamak üzere, günümüzde var olan bilimlerin türlü dallarım yahut kollarını, zaman zaman bilimleri aşan alanlan bile, dikkate alarak kuşaua sentezlere erişmek eğilimi gittikçe yaygınlaşmaktadır. Gerçi, bu çeşit çabalara felsefeciler, çoğunlukla doğrudan karışmamaktadırlar artık. Gerçekten de felsefenin, yüzyılımızda hâlâ geçerliği var mı sorusuna bir solukta olumlu karşılık vermeğe pek imkân yok herhalde. Şu var ki, felsefenin sistem kurma deneyinden bugün disiplinlerarası araştırmadan yana çıkanla bolca yararlandıktan görülmektedir.

Sistemci düşüncenin, felsefedeki temsilcisi "eklektism'in karşıtı nasıl "bircilik" (monizm) idiyse, bilimlerin teorik kesimindeki yansısı olan "disiplinlerarası araştırma'nın da karşıtı "indirgemecilik" (reduksiyonism) dir. Yine, felsefe tarihinde birciliğe şiddetle karşı çıkmış Aristotelesinkine günümüz bilim dünyasında pek yabancı düşmeyecek sistemci görüşü savunan birçok bilim teoricisinden öncelikle Ludwig von Bertalnffy örnek diye sunulabilir.

Felsefe tarihinde sistemci, tümelci davanın önde gelen siması Aristoteles'in (384-322), metafizik sisteminin canlılardan esinlenerek kurması da; günümüz bilim dünyasındaysa, yine sistemci, bütüncü düşüncenin savunucusu olarak sivrilmiş Ludwig von Bertalanffy'nin kendisinin biyolog olması da, tesadüf eseri sayılmamalıdır. Çünkü, düzenli, örgütlenmiş bir görünüm sunarak sistem düşüncesini zihnimizden en güçlü biçimde uyandıran, canlılar âleminden edindiğimiz izlenimlerdir.

Nitekim von Bertalanffy, "biyoloji, davranış ile toplum seviyelerini, en alt basamak olan fizik yasaları ile kurgularına indirgeyenleyiz". "Buna karşılık, her seviyenin kendisinde kurgularla, belki de yasalarla karşılaşırız."

Sonuç olarak, "biyolojinin, davranış ile toplum bilimlerinin, ayrıca da teknolojinin hesaba katılmaları, bilimde kullanılan temel kavramların genelleştirilmesini gerektirdiğini" öne sürebiliriz. "Bu da, geleneksel fiziğinkilere oranla yeni olan kategorilerin, bilim anlayışına sokulmalarım zorunlu kılar. Böyle bir hedefi öngören modeller ise, disiplinlerarası araştırmanın yapısına uygun düşerler".

SİSTEM

Önerilen Türkçe karşılık: Dizge; Osmanlı Türkçesi: Manzume; Yunancası: Systema; Almancası : System, Gliederung, Lehrbau; Franstzcası: Systeme; İtalyancası: Sistema; İngilizcesi: System.

Buraya dek açımlanıp tarif edilmiş bulunan eklektism, senkretism, sentez ile disiplinlerarasi araştırma kavramları yahut terimleri, 'sistem'i değişik, açılardan dile getirmişlerdir. Bu bakımdan son olarak 'sistem'e kısaca değinmek yerinde olacak.

Hangi alanda olursa olsun, çalışmalara girişen her araştırmacı, her düşünür, "ne yapacağım, hedefim nedir? sorusuna açık seçik bir cevap getirmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bunu başaramazsa, kendisini rastgeleliğin akışına bırakmış olur. Rastgelelik ise, çokluk arasında gelişigüzel herhangi bir şey yapmak demektir. Bunun tersıyse, çokluk arasından güdülen amaca uyan unsurların seçilmesi edimi ve tutumudur. Jose Ortega y Gasset (1883-1955) bize bu doğru seçme edimi ile tutumuna Latincede önceleri -'eklektism' dediğimize- eligentia, sonraları da -'zariflik', 'incelik', 'zevkiilik', dediğimize- elegantia adı verilmiş olduğunu bildiriyor. İşte, 'eklektism'i işbu çalışmanın başına, 'sistem'i de sonuna almamız, bu iki kavramın, tarih boyunca bütün spekulativ ile teorik irdelemelerin bir çeşit kopmaz parçası sayılmış olduğunu vurgulamak dileğinden ileri gelmektedir. Yine dikkat edilirse, birliği, bütünlüğü gözeten etkinlikler ile tutumların hepsi de, azçok eklektik ve sistemcidir. Nitekim işbu çalışmada belirlenmeğe çaba harcanmış senkretizm, sentez ile disiplinlerarası araştırma terimlerinin tarifleri dahi, eklektizm ile sisteme dair sunulan tariflerin çatısı altında toplanabilirler.

Gerek felsefede gerekse bilimlerde, örgütlenmiş bir bütünlüğü oluşturacak biçimde karşılıklı olarak birbirlerine bağh maddî yahut maddî olmayan unsurların tamamına sistem denir. Örnek: Güneş sistemi, sinir sistemi, hesap sistemi, felsefe sistemi...

Sistem kavramı, daha önce de belirtilmiş olduğu üzere, doğa bilimlerinden özellikle biyolojide pek önemli bir yer tutar. Adı anılan bilim çerçevesinde sistem, bir bitkinin kök sisteminde yahut bir hayvanın sindirim sisteminde olduğu üzere, birlikte çalışan organlar yahut yapılar öbeği olarak tarif edilir. Sistemin, biyolojideki bir başka anlamı, ikili adlar dizininde (binomial system ofnomenclature) görüldüğü gibi, taksonomi öbeklerinin düzgünce sıralanıp sınıfandırılmasıdır.

Doğadan algıladıklarımız, bilim yetimizle uyuştukları ölçüde, doğanın güzelliği ile, sistemliliği hakkında yargıda bulunmamızı olabilir kılacağını söylüyor Kant. Yine ona göre, bize sistemli bir görünüm sunma doğada olup bitenler, bizde aynı zamanda gayeli gidişleri varmış izlenimini uyandırırlar.

Sistem, bilimleri olduğu kadar, felsefenin, özellikle de onun metafizik denilen kesiminin demirbaşıdır. Nitekim, felsefe tarihinde tek tek metafiziklere çok kere sistem adı da verilir. Çünkü, felsefe bağlamında da sistem sözü, çeşitli konuların, altkonuiann birbirlerine bağlı bulunduklarını; parçaların birbirlerinden çözülemezliğini; birlikte varoluşu; kısaca bütünlüğü dile getirir genellikle. Ama bir salt metafizik, genel anlamdaki sistem çerçevesinde birtakım özellikleriyle belli olur. Bir sistemi, metafizik sistem kılan da bunlardır.

Geçmişte tek tek kişilerin kurmuş oldukları sistemce 'kapalı', 'yetkin', 'tek yanlı' metafizik sistemlerin yerini, çağımızda çoğunlukla bilginlerden, bilimciler ile uzmanlardan oluşan takımların ortaya koydukları sistemce 'açık', 'durmadan gelişen', 'çok yönlü', 'öznelerarası (intersubjektiv) gerçekliklerden kalkan' bilimsel nitelikli, kısacası disiplünlerarası araştırma verisi olan sistemler almaktadır.

KAYNAKLAR

BEALS, Ralph: "ACCULTURATION", sayfalar: 375-395; derlemenin başlığı: "Anthropology
Today"; University of Chicago Press, Chicago, 1970.
BERTALANEFY, Ludwig von: "GENERAL SYSTEM THEORY"; Penguin London, 1973.
BREHIER, Emile: "HtSTOURE DE LA PHILOSOPHIE; P.U.F., paris, 1951.
DESCARTES, René: "MEDITATIONS METAPHYSIQUES"; P.U.F., Paris, 1968.
DIOGENES LAERTIUS: "LIVES AND OPINIONS OF EMINENT PHILOSOPHERS"; William Heinemann Press, Loeb Classical Library, London.
FOULQUIE, P - SAINT - JEAN, R: "DICTIONNAIRE DE LA LANGUE PHILOSOPHIQUE" P.U.F., Paris, 1969.
töMAJL FENNÎ : "LUGATÇE-J FELSEFE" Matbaa-i Amire; İstanbul, İ92S.
KANT, Immanuel: "KRITIK DER REINEN VERNUNFT"; Insel Verlag, Leipzig, 1933.
KANT, Immanuel: "KRITIK DER URTEILSKRAFT"; Philipp Reclam, Stuttgart, 1963.
LALANDE, André: "VOCABULAIRE TECHNIQUE ET CRITIQUE DE LA PHILOSOPHIE"; P.U.F., Paris, 1968.
MARY, Ernst: "PRINCIPLES OF SYSTEMATIC ZOOLOGY"; Tata McGraw - Hill, New
Delhi, 1969.
ORTEGA Y GASSET, Jose: "EPILOGO", sayfalar: 472-515İ eserin genel başlığı: Historia de
la Fîlosofia", yazan: Julian Marias; Revista de Occidente, Madrid, 1974.
PIAGET, Jaen: "ÇOCUKTA DİL VE DÜŞÜNCE", Fransızca aslından çeviren: Sabri Esat Siyavusgü; Devlet Basımevi, İstanbul, 1938.
RITTER, Joachim - GRÜNDER, Karlfried: "HISTORISCHES WÖRTERBUCH DER PHILO-
SOPHIER cfltr* (r-K)rSchwabe- Verlag, Stuttgart; 1976.
ROBIN, Léon: "LA PENSEE GRECQUE"; La Renaissance du Uvre, Paris, 1928.
RUNES, Dagobert D: "DICTIONARY OF PHILOSOPHY"; Uttlefield, Adams Co., New Jersey, 1956.
RYCROFT, Charles: "A CRITICAL DICTIONARY OF PSYCHOANALYSIS"; Penguin Reference Books, Middlesex, 1972.
STEEN, Edwin B.: "DICTIONARY OF BIOLOGY"; Barnes and Noble Books (Harper and Row), New York, 1971.
UVAROV, e.B. - CHAPMAN, D.R. - ISAACS, Alan: "A DICTIONARY OF SCIENCE"; Penguin Reference Books, Middlesex, 1971
UYGUR, Nermin: FELSEFENİN ÇAĞRISI"; İ.Ü. Ed. F. Yayınları, İstanbul, 1971.
1 | 2

KRALLIKLAR İLE DEVLETLERİN GERÇEK BÜYÜKLÜĞÜ ÜSTÜNE

Fancis BACON

Atinalı Themistokles'in, kendine büyük bir pay çıkararak söylediği kibirli, çalımlı sözleri, başkalarına yöneltilmiş olsaydı, genel anlamda, ağırbaşlı birer gözlem, yerinde birer eleştiri sayılabilirdi. Bir şenlikte ut çalması istenince, "çalgı çalamam, ama küçücük bir kasabadan koca bir kent yaratabilirim," der.1 Geniş anlamıyla alınırsa, bu söz, devlet yönetimi ile uğraşanların iki ayrı yeteneğini belirtebilir. Devlet adamlarıyla danışmanlarına yakından bir göz atacak olursak, aralarında hem (seyrek de olsa), çalgı çalamamakla birlikte, küçük bir devletten büyük bir devlet çıkarabilenler; hem de büyük bir ustalıkla çalgı çalabilmekle birlikte, küçük bir devleti büyük yapamayan, tam tersine, kocaman bayındır bir ülkeyi yıkıp yoketmekte eşsiz bir yetenek gösteren kişiler buluruz. Doğrusu, birçok devlet adamı ile danışmanın, efendilerinin gözüne girmek, sıradan insanların da saygısını kazanmak için başvurdukları aşağılık dalaverelerle oyunlara, çalgı çalmaktan daha iyi bir ad verilemez. Bu oyunlar, ülkenin esenliğine ilerlemesine yaramaktan çok, günün gidişine uyan, kendi çıkarlarına yarayan anlık şeylerdir. Bir de, işleri yönetebilmekte, durumun görülebilir çıkmazlara, uçurumlara sürüklenmesini önlemeye yeterli (negotiis pares)2 olmakla birlikte, bir devleti güçlülük, olanak, zenginlik yönünden yükseltmek, geliştirmek yeteneğinden çok uzak bulunan danışmanlarla devlet adamları vardır. Her neyse, biz işi görenleri bir yana bırakalım da, şimdi, işin kendisinden, krallıklar ile devletlerin gerçek büyüklüğünden, bu büyüklüğü sağlayacak olanaklardan söz edelim. En büyük en güçlü hükümdarlarca bile üzerinde durulmaya değer bir konudur bu. Bunu bilirlerse, ne güçlerini gözlerinde büyüterek boş serüvenlere atılır, yıkıma sürüklenir, ne de güçlerini azımsayıp ürkekçe, korkakça davranışlara düşerler.

Bir devletin büyüklüğü nasıl genişliğiyle, topraklarının alanıyla ölçülürse, mal varlığı ile gelirinin büyüklüğü de sayılara dökülebilir. Nüfus durumu sayımlarla, kentlerle kasabaların sayısıyla büyüklüğü de, haritalarla, planlarla ortaya çıkar. Ancak, devletin egemenliği ile gücünü ölçüp gerçek değeriyle ortaya çıkarabilmekte düşülen yanılmalar hiçbir alanda görülmez. Tanrının Gökler Ülkesi de büyük bir yemişe ya da cevize değil, tohumların en küçüğü olan, ama çabucak boy atıp gelişme niteliğini özünde taşıyan tek bir hardal tohumuna benzetilir.3 Tıpkı bunun gibi, ülkeler vardır, büyük olmakla birlikte, sınırlarını daha çok büyütecek ya da doğru dürüst yönetecek yetenekten yoksundurlar; ülkeler de vardır, küçücük olmakla birlikte, kocaman krallıkların çekirdeği olacak güçtedirler.

Surlarla çevrili kentler, cephaneler, silahlıklar, tersaneler, iyi cins atlar, savaş arabaları, filler, toplar, savaş donanımları gibi şeyler, ülke halkı yiğit, gözüpek, savaşçı yaradılışta olmadıkça, aslan postuna bürünmüş bir kuzuyu andırır ancak. Evet, halkta yiğitlik yoksa, orduların sayısı hiçbir anlam taşımaz, Vergilius'un da dediği gibi: "Koyunların kaç olduğu, kurdun umurunda değildir."4 Arbela ovasını bir insan denizi gibi dolduran Pers ordularını gören İskender'in komutanları şaşırmış, saldırıya geceleyin geçmeyi önermişlerdi. Ama İskender: "Ben hırsızlama zafer istemem," dedi.5 Düşmanı kolayca yenilgiye uğrattı. Ermeni kralı Tignanes6 ise dört yüz bin kişilik ordusuyla konakladığı tepeden Romalıların on dört bin kişiyi aşmayan bir orduyla kendisine doğru ilerlediğini görünce, alay ederek: "Şu gelenler bir elçi topluluğudur desem, böyle bir iş için sayıları pek çok, savaşa geliyorlar desem, pek az," demişti. Ama güneş batmaya kalmadan o gelenlerin, kendi adamlarına korkunç bir kanlı ders vererek kaçırmaya yettiğini gördü. Sayıca üstünlüğün yiğitlik karşısında bir anlam taşımadığına daha birçok örnek verilebilir; bundan da, bir devlette gerçek büyüklüğün temel ilkesi savaşçı bir halktır, sonucuna varmak doğru olur. "Para savaşın candamarıdır," diyen basmakalıp söz de, pazulardaki damarlar güçsüz, erler de kadınsı ise hiçbir işe yaramaz. Böbürlenerek altınlarını gösteren Kroesus'a7, Solon, pek yerinde olarak, şöyle der: "Buraya sizinkinden daha iyi bir demirle gelecek kimse, bütün bu altınların sahibi olur." Onun için, orduları gözüpek yiğit savaşçılardan kurulu olmayan krallar, savaş güçlerine pek güvenmesinler. Öte yandan, uyrukları savaşçı yaradılışta olan bir kral, gücüne güvenebilir, yeter ki uyrukları ona yardım kararında olsunlar. Yoksa kral, bu durumda yardıma çağıracağı paralı askerlerin desteğiyle, gelmiş geçmiş bütün örneklerde gördüğümüz gibi, bir süre için kanatlarını gerebilir, ama çok geçmez kanatların tüyleri dökülüverir.

Yahuda ile Issakar'ın, aynı halkla aynı ulusun, hem aslan yavrusu hem de iki yanı yüklü eşek olsun diye kutsanması8, hiç de böyle bir şeyin gerçekleşeceği anlamına gelmez; sırtına ağır bir vergi yükü bindirilmiş bir ulus da, ne yiğit olabilir ne de savaşçı. Evet, bir ülkede herkesin gönlüyle ödediği vergiler halkın yiğitliğini daha az zedeler: tıpkı Aşağı Ülkeler Birleşik Devletleri'ndeki birtakım dolaylı vergilerle, belli bir ölçüde İngiltere'deki yardımlı vergiler gibi. Şimdi bir ulusun kesesinden değil, yiğitliğinden söz ettiğimizi de unutmayın. Bir vergi ya da ödenti, ister halkın gönlüyle ister tepeden inme bir buyrukla konmuş olsun, eninde sonunda ucu gelir keseye dokunur. Ama halkın yiğitliği üstünde bu iki durumun etkisi birbirinden ayrıdır. Onun için, bu konuda, vergi yükü altında ezilen bir ulusun egemen bir ulus olmayacağı sonucuna varabilirsiniz.

Büyümek amacını güden devletlerin, soylu tabaka ile ileri gelenlerin sayıca çok hızlı artmalarına gözkulak olmaları gerekir, çünkü bu durum ortalama halkın köylüleşmesine, yüreksiz, yontulmamış sürülere dönüşmesine, kalburüstü tabakanın ırgadı durumuna düşmesine yol açar. Baltalık ormanlarda bile görebilirsiniz bunu, körpe fidanları çok sık bırakırsanız doğru dürüst odun yetişmez, çalı çırpı burur ortalığı. Tıpkı bunun gibi, bir ülkede kalburüstü tabaka genişledikçe halk bayağılaşır, özellikle ordunun candamarı olan piyade de yüz kişiden birinde bile savaş tolgası giyecek kafa olmaz, nüfus çoğalır ama güç azalır. Bu söylediğimi, İngiltere ile Fransa arasında yapılacak bir karşılaştırmadan daha iyi hiçbir şey gösteremez, İngiltere, nüfusu ile toprağı daha az olmakla birlikte, orta tabakasının askerliğe Fransız köylüsünden daha yatkın oluşundan dolayı, Fransa'yı altetmiştir. Kral VII. Henry'nin köylüler için tekörnek evlerde çiftlikler kurdurması (bunu onun yaşamöyküsünde de uzun uzun anlatmıştım) hayran kalınacak, sağlam bir tutumdur. Böylece herkese, bolluk içinde, kölelikten uzak bir yaşayış sağlayacak oranda toprak verilmiş, elindeki sabanla kendi toprağını sürmesi, başkasının ırgadı olmaması sağlanmıştı. Ancak bu yoldan, bir ülke Vergilius'un ilkçağ İtalya'sına yaraştırdığı niteliklere ulaşır:

"Terra potens armis atgue ubere glebae" 9

Benim bildiğime göre hemen hemen yalnız İngiltere'de bulunan, belki bir de Polonya dışında hiçbir yerde rastlanmayan bir durumu, bağımsız uşaklarla, soylu tabaka hizmetlerini görenlerin durumunu unutmamak gerekir. Savaşta bunlar özel toprak sahiplerinden hiç de geri kalmazlar. Bu bakımdan, soylu tabaka ile kalburüstü kişilerin göz kamaştırıcı tantanası, çevrelerinin kalabalığı, konukseverlikleri almış yürümüşse, böyle töreler savaş gücünü artırmaya yarar. Oysa soylu tabaka ile kalburüstü kişilerin kabuklarına çekilmiş tutumlu yaşamaları savaş gücünü de yoksul düşürür.

Ne olursa olsun, Nebukadnezar'ın düşündeki krallık ağacının gövdesi, dallarıyla budaklarını taşıyacak büyüklükte olmalı10, başka deyişle, bir krallığın ya da devletin yerli uyruklarının sayısı, yönettiği başka ülkelerdeki yabancı uyruklarının sayısına uygun bir oranda olmalıdır. Bu nedenle, uyrukluk hakkını özgürce dağıtan bütün devletler, başkalarına egemen olmaya layıktırlar. Ama, bir avuç insanın, en büyük yiğitlikle, en usta politikayla bile koca bir imparatorluğu elinde tutabileceği düşünülemez; bir süre tutar belki, ama sonunda birden yıkılıverir. Ispartalılar uyrukluk işinde çok daha sıkı davranırlardı, böylece kendi sınırları içinde oldukları sürece ayakta kalabildiler, ama yayıldıktan sonra, dallar gövdenin çekemeyeceği ölçüde ağırlaşınca, bir fırtınayla ansızın yıkılıverdiler. Yabancılara uyrukluk dağıtmakta en eliaçık devlet Roma Devleti olmuş, böylece de dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuştur. Roma'nın yöntemi, "jus civitatis" diye adlandırdıkları yurttaşlık hakkını en yüksek derecesiyle vermek, yalnız "jus commercii - ticaret hakkı", değil, "jus suffagii - seçme hakkı" ile "jus honorum - devlet görevlisi olma hakkı" da tanımaktı. Üstelik bu haklar yalnız tek kişilere değil, gerekirse bütün bir aileye, bütün bir kente, bütün bir ulusa verilebiliyordu. Buna bir de sömürgeler kurmayı, Roma soyundan aileleri yabancı ulusların topraklarına yerleştirmeyi ekleyin. Bu iki yöntemi bir arada düşünürseniz, Roma'nın dünyayı değil, dünyanın Roma'yı kaplamış olduğunu görürsünüz; yükselmenin en sağlam yolu da buydu, İspanya'nın bunca sömürgeyi bir avuç yerli İspanyolla nasıl elde tuttuğuna zaman zaman şaştığım olmuştur; ama İspanya'daki yerli uyruklardan oluşan ağacın gövdesi, Roma'nın ya da Isparta'nın ilk dönemlerindekinden kuşkusuz çok daha büyüktür. Ayrıca, İspanyollar uyrukluk vermekte Romalılar gibi eliaçık davranmamakla birlikte, buna hemen hemen denk bir yöntem kullanmışlar, kendi yerli ordularına yabancıları da, yerine göre en yüksek rütbelerle, almışlardır. Şu sıralarda yayınladıkları bir krallık yasasından anlaşıldığı üzre11, yerli uyruklarının azaldığını sezmiş durumdalar.

Bilindiği gibi, oturulan yerde yapılan, (kol ustalığından daha çok parmak ustalığını gerektiren) küçük sanatlarla ince işler, nitelikleri yönünden asker yaradılışına aykırı düşer. Onun için, çoğunlukla bütün savaşçı uluslar biraz tembeldirler, çalışmaktan çok tehlikeyi severler. Ama savaş güçlerini korumaları isteniyorsa, pek işe zorlamamak gerekir. Onun için, Isparta, Atina, Roma gibi ilkçağ devletlerinde bu gündelik elişlerinin görülmesinde çoğunlukla kölelerin kullanılması, çok yerinde düşünülmüş bir şeydi. Ama Hıristiyanlık bunu büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Buna en yakın yöntem, bu işlerin görülmesinde yabancıları kullanmak (bu amaçla da onları kolayca özümsemek), yerli halkı da genellikle üç kümeye ayırmaktı: toprak işçileri, bağımsız hizmetliler, bir de demircilik, duvarcılık, marangozluk gibi erkek gücü gerektiren, askerlik dışındaki ağır zanaatların işçileri.

Ancak, bir ulusun egemenliği ile büyüklüğü için en önemli şey, askerliği en onurlu iş, başlıca uğraş saymaktır. Buraya dek sözünü ettiğimiz şeyler, savaş yeteneğini kazanmanın yollarıdır, ama sürekli işlenmeyen bir yetenek neye yarar? Romulus, (söylentiye ya da efsaneye göre) ölürken Romalılara son söz olarak, her şeyden önce askerlikle uğraşmaları, dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmaları öğüdünde bulunmuş. Isparta Devleti'nin yapısı ile kuruluşu da (pek bilgece olmamakla birlikte) bu amaca yönelmişti. Perslerle Makedonyalılar çok kısa bir süre böyle yönetilmişti. Galyalıların, Almanların, Çorların, Saksonların, Normanların daha başkalarının da böyle dönemleri olmuştur. Türkler, artık bir çöküş içinde olmakla birlikte, bugün bile böyledirler. Hıristiyan Avrupa ülkelerinden, bu özellik gerçekte yalnız İspanya'da göze çarpar. Ama, herkesin kendini en çok verdiği alanda ilerleyeceği ilkesi, üzerinde durulamayacak ölçüde apaçıktır. Yalnız, askerliği kesin uğraş edinmemiş bir ulusun, hiç yoktan yükselemeyeceğini belirtmekle yetineceğiz. Bu uğraşa sürekli olarak kendini vermiş ulusların, özellikle Romalılarla Türkler gibi, olağanüstü başarılar yarattıkları da, tarihin öğrettiği değişmez, bir gerçektir. Askerliği ancak belli bir dönemlerinde önemsemiş uluslar ise, bu süre içinde, askerlik alanındaki ustalıklarını yitirdikten çok sonra da sürecek bir büyüklük kazanmışlardır.

Bu konuyla çok yakından ilgili bir nokta, bir devlette silaha sarılmayı gerektirecek haklı nedenleri, ya da sözde haklı nedenleri belirten yasalarla törelere öncelik tanınmasıdır; çünkü insan yaradılışının temelinde yatan adalet duygusu, bir sürü yıkımlara yol açan herhangi bir savaşın, uydurma da olsa, bir neden ya da amaç olmaksızın başlatılmasına karşı kor. Türklerin elinde, savaşı haklı göstermek için, kendi yasalarıyla dinlerini yaymak gibi bir neden her zaman hazırdır. Romalılar imparatorluğun sınırlarını genişletmeyi komutanları için yüce bir onur sayarlardı, ama hiçbir zaman yalnız bu amaç uğruna savaş çıkarmazlardı. Büyümeyi amaçlayan uluslar şu noktaları gözden ırak tutamamalıdır: birincisi, sınır yurttaşlarına, tüccarlarına, elçilerine kötü davranılmasına göz yummamalıdır. İkincisi, dost ülkelere, tıpkı Romalılar gibi, tezelden yardım göndermeye her an hazır olmalıdır. Romalılar, dostları olan bir ülke başka ülkelerle de anlaşmış olsa, başı darda kalınca onlardan yardım istese, ötekilerin hepsinden önce davranır, bu onuru başkalarına kaptırmak istemezlerdi; öylesine ileri götürmüşlerdi bu işi. Eski çağlarda, bir devletin içindeki kümelerden biri adına, ya da başka bir ülkeye kendi yasalarını tartışmasız benimsetmek amacıyla çıkarılan savaşların nasıl haklı gösterilebileceğini ise, doğrusu bilemiyorum. Buna örnek olarak, Roma'nın Hellenlerin özgürlüğünü korumak uğruna; Lakedemonyalılarla Atinalıların da birtakım demokrasilerle oligarşileri kurmak ya da yıkmak uğruna açtıkları savaşlar; yabancıların, bir devletin uyruklarını sözde baskıdan, zorbalıktan kurtarmak, bir ülkede adaleti sağlamak, insanları korumak perdesi altında çıkardıkları savaşlar anılabilir. Kısacası, haklı bir durumda silaha sarılmaya hazır olmayan bir ülke yükselmekten umudu kesmelidir.

İşlemeyen bir insan bedeni nasıl sağlığını yitirirse, bir devlet de yitirir. Onun için, bir krallık ya da devletin açacağı haklı, onurlu bir savaş da gerçekte bir beden eğitimidir. İç savaşlar bedende yüksek ateşe benzer, ama yabancı ülkelerle yapılan savaşlar bir ısınma eğitimi olur, çünkü uyuşuk bir barış dönemi yiğitleri kadınlaştırır, töreleri yozlaştırır. Ancak, insanların mutluluğu yönünden neye malolursa olsun, bir devletin büyüklüğü uğruna, ordunun büyük kesimini silah altında bulundurmak gereklidir. Güçlü bir orduyu sürekli ayakta tutmak (oldukça, pahalı bir iş olmakla birlikte), genellikle ülkenin hakları, hiç değilse komşular arasında saygı kazanması bakımından en sağlam yoldur. Yüz yirmi yıldan beri, hemen hemen ülkesinin her kesiminde sürekli bir hazır ordu bulunduran İspanya'da görüldüğü gibi.

Denizlere egemen olmak, üstünlüğün temelidir. Cicero Atticus'a mektubunda Pompeius'un Caesar'a karşı yaptığı hazırlıktan söz ederken: "Consilium Pompeii plane Themistocleum est; putat enim qui mari potitur eum rerum potiri,"12 der. Pompeius kendine güvenerek bu yoldan ayrılmamış olsaydı, hiç kuşkusuz Caesar'ı yıldırırdı. Deniz savaşlarının büyük etkileri olduğu sugötürmez bir gerçektir. Actium13 savaşı dünyaya kimin egemen olacağını belli etti, Lepant savaşı da Türklerin büyümesini dizginledi. Deniz çarpışmalarının, bir savaşın bitimini belirlediğine birçok örnek vardır, ama bu çoğunlukla savaşı sürdüren krallarla devletlerin son umutlarını bu çarpışmaya bağladıkları durumlarda görülmüştür. Ancak, denize egemen olanın büyük bir özgürlük içinde olduğu, savaşlardan gönlünün dilediği yararı elde edeceği de tartışma götürmez. Oysa karada en güçlü devletler bile sık sık darda kalırlar. Bugünkü Avrupa'da bizim deniz üstünlüğümüz (Büyük Britanya'ya atalardan kalan en büyük armağanlardan biri) oldukça önemli bir yönümüzdür; çünkü hem bugünkü krallıkların çoğu yalnız kara devleti değil, geniş ölçüde denizlerle çevrilidir, hem de gerek Doğu gerekse Batı Hindistan'ın zenginliklerinin çoğu ancak deniz egemenliğiyle ele geçirilebileceğe benziyor.

Günümüzün savaşları, savaşçılara büyük ünler, onurlar kazandıran eski savaşların parıltısı yanında pek sönük kalır. Savaşçıları yüreklendirmek için şimdi de birtakım sanlar, şövalyelik nişanları veriliyor, ama bunlar asker olana da bağışlanıyor, olmayana da: savaşçı armalarına nişanlar takıldığı gibi, takılan nişanlar, yaralı askerlere açılan hastaneler, savaşın kazanıldığı yerlere yığılan ganimetler, savaşta ölenlerin gömülme tö'renlerinde yapılan övgüler, onların adına dikilen anıtlar, savaşçılara takılan çelenklerle taçlar, önderlere verilen, sonradan büyük kralların da benimsedikleri "imparator" sanı, komutanlara dönüşlerinde yapılan tören alayları, ordunun terhisinde erlere dağıtılan bağışlarla armağanlar, herkesin yiğitlik damarını coşturacak şeylerdi. Ama Romalıların tören alayları yalnız kuru gösteriş değil, çok bilgece düzenlenmiş, en güzel, en yerinde törenlerden biriydi. Bu alaylarda üç şey yapılırdı: komutanlar onurlandırılır, getirilen ganimetler devlet hazinesine verilir, orduya da bağışlar yapılırdı. Ama böyle tören alayları şimdiki kralların işine gelmez belki, alayın başında kendileri ya da oğulları geçsin isterler; tipti sonraları, kazanılan savaşları kendilerinin ya da oğullarının tekelinde sayan, uyruklarının kazandığı savaşlar karşısında komutanlara tören urbalarıyla nişanlardan başka bir şey bırakmayan Roma imparatorlarının yaptığı gibi.

Sonuca bağlarsak, hiç kimse (Kutsal Kitap'da söylendiği gibi) "çabalamakla bedenin ölçüsünü bir arşın daha uzatamaz,"14 ama bedenin daha büyük ölçüde bir örneği olan krallıklarla bağımsız devletlerde ülkeyi yükseltip genişletmek, krallarla devlet başkanlarının elindedir: çünkü yukarda belirttiğimiz türden yasalar, koşullar, töreler koymakla, kendilerinden sonra gelecekler için büyük bir devletin tohumlarını atmış olurlar. Ama bu noktalara çoğunlukla gereken önem verilmez, işler oluruna bırakılır.

Notlar

1- Plutarkhos, Themistokles, 2; Kimon, 9.

2- "İşinin dengi." Tacitus, Annales, VI, 39; XVI, 18.

3- Kutsal Kitap, Matta, XIII, 31, 32. "İsa onların önüne başka bir mesel koyup dedi: Göklerin melekûtu, bir adamın alıp tarlasına ektiği bir hardal tanesine benzer, o tane ki, bütün tanelerin en küçüğüdür; fakat büyüyünce gelip onun dallarında yerleşirler."

4- Vergilius, Bucolica VII, 52.

5- Plutarkhos, Alexander, 31.

6- Tigranes, kendini "Krallar Kralı" diye adlandırmış bir Ermeni kralıydı. Romalı konsül Lucullus komutasındaki küçük bir ordu karşısında bozguna uğramış (İ.Ö. 63), kayınpederi Pontus kralı Mithridates'e sığınmak zorunda kalmıştı. Alıntı Plutarkhos'tandır (Lucullus 27).

7- Kroesus İ.Ö. VII. yüzyılda yaşamış, zenginliğiyle çok ünlü Lidya kralıydı. Atina'nın ünlü yasa koyucusu, eski Yunan'ın yedi büyük bilgesinden biri olan Solon, Kroesus'un Sardis'te konuğu olmuştu.

8- Kutsal Kitap, Tekvin, XLIX, 9-16.

9- "Ordularıyla, toprağının verimliliğiyle güçlü bir ülke." Aeneis, I, 531.

10- Kutsal Kitap, Daniel, IV, 10-12. "Yatağımın üzerinde başımın rüyetleri şöyle idi: Baktım, ve işte, dünyanın ortasında bir ağaç vardı, ve çok yüksekti. Ağaç büyüdü ve gelişti, ve boyu göklere erişti, ve bütün yerin ucuna kadar görülüyordu. Yaprakları güzel ve meyvesi çoktu ve onda herkes için yiyecek vardı; kırın hayvanları altında gölgelendiler, ve göklerin kuşları onun dallarına kondular, ve bütün beşer ondan yedi."

11- İspanya Kralı IV. Philipp, tahta çıkışından hemen sonra, 1612'de çiftçilikle küçük zanaatları korumak için birtakım yasalar çıkarmış, bu arada evlilerle, en az altı çocuğu olanlara belli ayrıcalıklar tanımıştı.

12- "Pompeius'un tutumu Themistokles'inki gibi tıpkı, o da denizlere egemen olanın her şeye egemen olacağına inanıyor." Cicero, Ad Atticum, X, 8.

13- Actium savaşı Augustus ile Antonius arasında İ.Ö. 31'de olmuş, Augustus kazanmıştı.

14- Kutsal Kitap, Matta, VI, 27; Luka, XII, 25.

Modern Bilim ve Kapitalizmin Erken Bir Eleştirisi: J. J. Rousseau’nun Felsefesi - 1

Fırat Mollaer

Özet

Bu çalışmada, Rousseau’nun felsefesi modern bilim ve kapitalizme yönelik eleştirisi bağlamında ele alınmıştır. Modern bilim ve kapitalizm, modernizmin aslî bileşenleri olarak, paylaştıkları evren tasarımıyla modern dünyanın biçimlenmesinde önemli etkiye sahiptir. Rousseau, bu dünyaya ilk etkili eleştiriyi yönelten filozoflardandır. O, genellikle anlaşıldığı üzere, sadece devrimlere ilham vermiş, ‘genel irade’ kuramının sahibi bir siyaset filozofu değil, etkisi 16. yüzyıldan itibaren perçinlenen bir dünya görüşünün analizini yapmış bir filozoftur. Modern bilim ve kapitalizm ilişkileri, modernizm içinde kapitalizmin yeri, bu çalışmanın anahtar konularıdır.

Giriş

Bilimin toplum üzerindeki etkileri çok eski tarihlere dayandığı için, bilim ve iktidar arasındaki ilişkiler ‘sürüp giden felsefe’ niteliği taşır. Bununla birlikte, bu etkinin açıkça ortaya çıktığı dönem ‘modern zamanlar’dır. Modern bilim ve onun toplum üzerindeki etkileri böyle bir araştırma açısından daha uygun bir alandır (Mayor-Forti, 1999; Russell, 1976; Russell, 1982).

Bilimin toplum üzerindeki etkileri çeşitli yollardan tezahür edebilir. Bilim, siyasal iktidarı doğrudan veya dolaylı olarak etkileme, siyasal iktidarın meşruiyet kaynağı olma, toplumsal gücünü pekiştirme gibi yollarla etki edebilir. Bunun gibi, bilim, belli bir ekonomik sistemle uyum sağlama yoluyla da toplumsal alan üzerinde tesir yaratabilir.

Bilimin bir ekonomik sistem ile uyumunun bir örneği metodolojik içeriklidir. Örneğin, tümdengelimden tümevarıma geçiş (Organon’dan Novum Organum’a geçiş olarak da anlaşılabilir), bilimsel yöntem değişikliği olmasının yanında felsefi, epistemolojik ve paradigmatik bir dönüşümdür. “Bütün insanlar ölümlüdür”den “Ahmet de ölümlüdür”e giden çıkarım zinciri, tümel olanın doğruluğu a priori(önsel) olarak kabul edildiğinden, deney ve gözlemi gerektirmez. ‘Doğanın kitabının heyecanla okunması’(Descartes, 1997) söz konusu değildir ve böylesi bir paradigmal çerçevede doğanın teknoloji yoğun dönüştürülmesi söz konusu olmadığından üretim araçlarındaki farklılaşma da nispeten düşüktür. Bu, doğanın dönüştürülmesinin görece kısıtlı olduğu bir ekonomik sistemdir.

Bilimin toplum üzerindeki etkilerini bir ekonomik sistemle uzlaşması yoluyla meydana getirmesine dair, modern bilim ile kapitalist ekonomik sistem arasındaki ilişkilerin incelenmesi uygun veriler sağlayabilir. Bu bağlamda, modern bilim ve kapitalizmin eşzamanlılığından, taşıyıcı toplumsal güçlerinin ortaklığından ve kuramsal birlikteliklerinden bahsedilmelidir.

Modern bilimin temelleri, Batı uygarlığının kabuk değiştirdiği bir dönemde atılmıştır. Avrupa’da özellikle 16.yy.dan itibaren başlayan iki önemli gelişme vardır: Modern bilim hareketi ve yükselen kapitalizm. Bir yanda, Newton, Descartes, Galileo gibi bilim hareketinin öncüleri; diğer yanda da feodal engellerden ve kilisenin baskılarından kurtuldukça gelişen ekonomik girişimciler. Bu iki önemli gelişmenin birlikte yol alabilmesinin tarihsel ve sınıfsal temelleri bulunmaktadır. Her ikisi de feodal-aristokratik kurumlardan ve kiliseden özerkleştikçe, ortaçağın kurumlarını toplumdan ve evrenden izole ettikçe genişlemektedir. Bu engeller aşıldıkça yeni bir evren de kendini göstermektedir: Modernite.

Modern bilim ve kapitalizm, tarihsel uzlaşmalarının yanında, aynı evren modelinin üretilmesine katkıda bulunmak ve yeni evrenin havasını solumak anlamında da bir mutabakata varmaktadır. Bu ikilinin modernitenin sacayakları olarak anılmalarını mümkün kılan ortak bir evren anlayışları bulunmaktadır. Bu evrenin hangi uzlaşımlar aracılığıyla belirlendiğinin ortaya konulması modernite evrenini ve onun rasyonelliğini anlayabilmek açısından stratejiktir. Bilim hareketinin öncüleri (örneğin, Descartes) ile yeni dünyanın diğer öncüleri olan ekonomik girişimcilerin (örneğin, Fuggerler) ortak bir düzlemde nasıl buluşabildiğinin anlaşılması, aynı zamanda modern dünyanın temellerinden birine de ışık tutacaktır.

Bu çalışmanın konusunu teşkil eden Rousseau’nun modern bilim eleştirisi, sözü edilen sorunsalın etrafında; modern bilimin kapitalizmle buluştuğu düzlemde, yani modernizm (ideolojisi) çerçevesinde ele alınmıştır. Modernizmin rasyonelliğine eleştiriler sunan Rousseau’nun felsefesi, modern bilimin üzerine kurulduğu temeller ile kapitalizmle meydana getirdiği tarihsel ve kuramsal uzlaşmalar anlaşıldığında kavranabilir.

Bu çalışmanın anahtar kelimeleri, ‘bilimin toplum üzerindeki etkileri’, ‘modernizm’ ve ‘Rousseau’nun modernizm eleştirisi’; amacı, modernizmin ve modernizme yöneltilen eleştirilerden birinin kavranmasıdır. Bu kavrayışın modern bilim ve kapitalizmin - modernizmin- evrensellik, soyutluk, tarih-dışılık gibi tezlerinin bir eleştirisi yönünde olması da çalışmanın varsayımlarındandır. Febvre’nin deyişi (1995: 134) konuya ışık tutabilir: “Bilimler tarihi ve teknikler tarihi incelendiğinde, bunların toplumun ekonomik, sosyal, endüstriyel, siyasal, dinsel evrimiyle sıkı bağlantı içinde oldukları farkedilmektedir. Demek ki, bu iki unsuru -bilim ve teknik-, keyfi şekilde soyutlamaktan kaçınalım ve bilimin bir toplumun karakteristikleriyle olan ilişkilerini inceleyelim”.

1. Modern Bilim ve Kapitalizm

Modern bilim anlayışının temel çizgisi, Bacon, Descartes, Newton, Galileo gibi bilim adamları ve filozoflar tarafından belirlenmiş; felsefi çizgisi ise empirizm, duyumculuk, rasyonalizm ve pozitivizm gibi akımlar aracılığıyla oluşturulmuştur. Ve bugün bizzat bilim çevrelerince klasik bilim anlayışı (modern bilim) olarak adlandırılan bu anlayışta şu yönler içerilmektedir:

1. Gerçeklik tüm heterojen görünümüne rağmen homojendir; o bir kosmos’tur; onun akla uygun bir yapısı vardır; bilimin görevi, gerçekliğin bu akılsal yapısını gözlem/deney yoluyla ve evrensel doğa yasalarını bularak ortaya koymaktır.

2. Gerçeklik hiyerarşiktir; onun aşağıdan yukarıya doğru yükselen düzenli bir yapısı vardır.

3. Gerçeklik mekaniktir; doğada her şey bir makine düzeni içinde işler.

4. Gelecek ve gidişat bellidir; çünkü doğaya hakim olan yasalar gelecekte de geçerli olacağından, olacak olanı şimdiden tespit etmek mümkündür ve bu husus, bilimin öndeyilerde bulunma (prediction) ve önceden bilme (prognosis) imkanına sahip olması anlamına gelir.

5. Bilim nesneldir; özne olarak gözlemci, nesne karşısında nötrdür ve nesneden kesinlikle ayrı durur; özne ile nesne arasında kesin bir mesafe vardır ve özne nesnesine her türlü göreneksel, dinsel, ahlaksal, siyasal, ideolojik kabullerden arınmış olarak çıkabilir.

6. Bilimin elde ettiği sonuçlar evrensel ve zorunludur; çünkü tam bir nesnellikle, deneysel ve matematiksel bir yoldan elde edilmiştir (Özlem, 1999: 142).

Kapitalizmin ortaya çıktığı zaman dilimi hakkında çeşitli görüşler bulunmasına karşın yükselişinin 16.yy.da ve ortaçağın başlarından beri süregelen dönüşümler sonucu meydana geldiği söylenebilir (Febvre, 1995; Holton, 1999). Kapitalizm, feodalizmin toprağa dayalı, sınırlı pazar anlayışına karşılık meta değişimine dayalı bir pazar anlayışı getirebilir. Ticari kapitalizm ve merkantilizm döneminde feodal engellerin aşılması yolunda monarşik ulus devlet ile kurulan bir mutabakat göze çarpar. Bu dönemde sağlanan sermaye birikiminin sonucu olarak, merkantilizmin bir adım ötesinde, ekonomik liberalizm yer alır. ‘Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler’ şiarı klasik liberalizmi özetler (Köker, 1992; Sabine, 1997; Şaylan, 1994; Birikim, 1997; Toplum ve Bilim, 1984). Burada önemli olan klasik liberalizmin modern bilimin tasarımıyla karşılaştırılmasıdır. Klasik liberalizmde ‘görünmez el’in aracılığıyla ‘kendiliğinden düzen’e ulaşan bir piyasa tahayyül edilir. Bunun anlamı, mekanik işleyen bir evrende piyasaya yapılacak her türlü müdahalenin dengeyi bozacağı varsayımıdır.

Modern bilim ile kapitalizmin kesiştiği ilk nokta tarihseldir. İnsanlık, bu ikilinin yükselişini aynı tarih kesitinde izlemişti. Sonra, bu koşutluk, taşıyıcı toplumsal güçlerin ortaklığında da bulunabilir. Gerçekten, her ikisinin ortaya çıkmasında Avrupa toplumlarının belirleyici toplumsal değişme dinamiği olan sınıflar arası mücadelenin önemli bir rolü bulunmaktadır. Ortaçağın kentlerinde gelişen ve ortaçağın sonlarına doğru feodal sisteme karşı devrimci bir güç olarak belirginleşen burjuva sınıfı, feodal-aristokratik kurumlara karşı mücadelesinde feodal sistemin durağanlığını kırmak için -daha sonra geliştirilip bir ekonomi kuramı haline getirilecek olan- serbest ticaret ilkesini ve kiliseye karşı da modern bilim anlayışının temel argümanlarını ortaya koymaktaydı. Kapitalizm ve modern bilim, ilk olarak, bir toplumsal sınıfın diğer toplumsal sınıflarla mücadelesinde kullandığı araçlardı. Bundan başka, her ikisi de birbiriyle uzlaşarak bir bütünlük oluşturmuştu. Modern bilim, ortaçağın sonlarında etkisini sürdüren bir toplumsal sınıf olan kilisenin etkisinin kırılması, kapitalizm de burjuvanın karşısındaki diğer toplumsal sınıfın ideolojisi olan feodalizmin ortadan kaldırılması için birbiriyle uzlaşmıştı. Kapitalizm, feodalizmin toprağa dayalı, sınırlı bir pazara sahip, durağan ve meta değişimine elverişli olmayan yapısını dönüştürmenin bir aracı ise modern bilim de kilisenin dogmalarının yıkılmasının bir aracı idi (Huberman, 1991).

Bu tarihsel uzlaşmanın kuramsal temelleri de bulunmaktaydı. Yukarıda sıralanan, modern bilim anlayışında içerilen yönlerden birincisi, yani; gerçekliğin homojen bir nitelik taşıdığı ve (kaos değil de) kosmos olarak ifade edilmesi ve en önemlisi ‘evrensel doğa yasaları’nın bulunduğu fikri klasik liberalizmin temel argümanlarıyla uzlaşır. Klasik (liberal) iktisadın en önemli tezi, evrende doğal ve kendiliğinden işleyen bir düzen ve uyum olduğu ya da piyasanın görünmez bir el tarafından düzenlenerek kendiliğinden dengeye geldiğidir. Bunun, kapitalizm ve modern bilim arasındaki uzlaşmayı kurmasındaki başat vurgu, mekanik bir evren ve dolayısıyla mekanik (kendiliğinden) işleyen piyasa tasarımıdır. Bunun sonuçlarından biri de şu olabilir: Birincisi, evrenin ve yaşadığımız tüm olayların anlaşılmasında kilisenin etkisinin kırılması; ikincisi, dünyanın her yerinde geçerli olan evrensel -doğa yasaları gibi- iktisat yasalarının işlediği, görünmez bir el tarafından yönetilen piyasaya her türlü -denge bozucu- müdahalenin önlenmesi için feodalizmin(pazar bakımından kısıtlayıcı ve standart olmayan vergilendirme nedeniyle müdahaleci olan) etkisinin kırılması.

Modern bilimin temellerini atan bilim adamı-düşünürler, kiliseye karşı gelişen bilim hareketinin öncüleridir. Bilimsel devrimin merkezinde yatan kavram, mekanik tabiat kavramıdır. Bu kavram, tabiatın belli yasalara göre işleyen bir mekanizma veya makine olduğu imgesine dayanıyordu. Buna göre, tabiat bütünüyle maddeden ibaretti ve maddenin zaman ve mekandaki hareketleri güç yasalarınca belirlenmekteydi. Bu hareketler ve yasalar bilindikçe, tabiatı da bilmek mümkündü. Bilimsel devrimin diğer bir ürünü de gözlem ve deneye dayalı bir bilimsel metodun geliştirilmesiydi. Evreni bilinemez, gizli ve kapalı bir bütün olarak görülmekten kurtaran Newton’un evrensel çekim yasası, sadece maddenin hareketini açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda yeni bir evren tasarımı da sunuyordu (Çiğdem, 1997: 61).

Mekanik evren tasarımının kurulmasında en önemli safhalardan biri Newton’dur. Mekanik evren, aynı zamanda, bilimsel nedensellik ve kesinliğin işlediği kosmostur. Doğa yasaları, gereklilik ve evrensellik özellikleriyle matematiksel yasaların yapısını taşır. Bu bakımdan, fizik dünya için söz konusu olan bu belirleyicilik, Newton fiziğinin en genel sonucudur. Bu düşüncenin temel kurgusu, fizik dünyayı ‘otomatik işleyen bir saat modeli’ üzerine oturtmaktır (Reichenbach, 1994: 75-77; Downs, 1996).

Newton’dan başka, modernite evreninin üretilmesindeki katkısı azımsanamayacak diğer düşünür-bilim adamı, Descartes’dır. Newton’un otomatik saat gibi işleyen evren tasarımında Tanrı’nın müdahalesi, evrene ilk hareketi vermekle sınırlıdır. Bundan sonra, evrenin saat gibi işleyen mekanikliği, değişmez doğa yasaları tarafından sağlanır; evren kendiliğinden düzene ulaşmıştır; artık evrene herhangi bir müdahale söz konusu değildir. Descartes’ın Yöntem Üzerine Söylem adlı eserinde kurduğu evren tasarımı da Newton’unki ile benzerlikler gösterir. Modern bilimi ve yöntemini kurma çabasında olan Descartes’ın bunu başarabilmek için yaptığı ilk iş, ‘kilisenin Tanrısı’nın alışkanlıklarından biri olan ‘aldatıcılık’ ve ‘sınırlandırılmamışlık’ özelliklerini ortadan kaldıracak yeni bir Tanrı anlayışı ortaya koymaktır. Evrene sürekli müdahalede bulunan (sınırlandırılmamış), insanların sürekli ve evrensel bir düzen içinde yaşadıklarını hissetmelerine engel olan (aldatıcı) bir Tanrı tasarımı üzerine kurulu bir evrende doğa yasalarının geçerliliği sağlanamayacağı için modern bilim kurulamazdı. Descartes, doğa yasalarının bilinebileceği bir evren tasarımını gerçekleştirmek için kilisenin Tanrısının yerine rasyonelleştirilmiş ve sınırlandırılmış başka bir Tanrı getirmiştir (Descartes, 2001; Timuçin, 2000; Weber, 1993; Bumin, 1998). Descartes’ın tasarladığı rasyonel ve sınırlı Tanrı ile Newton’un ilk hareketi veren Tanrısı(‘modernliğin Tanrısı’ olarak da ifade edilebilir), doğa yasalarının belirleyiciliğindeki, mekanik işleyişe sahip bir evren tasarımına ve dolayısıyla müdahalenin olumsuz etkisine dayanır. Bu yaklaşımın ise, -evrensel doğa yasaları ve mekanik işleyişi olduğu gerekçesiyle kendiliğinden düzene ulaşan ve müdahaleleri önleyici tutumu ile- klasik iktisadın evrensel iktisadi yasaların bulunduğu bir ortamda, görünmez elin yardımıyla kendiliğinden düzene gelen ve her türlü müdahalenin bu dengeyi bozucu bir etki üreteceği gerekçesiyle müdahalenin olumsuzluğu üzerine kurulu tezleri ile bağlantısı söz konusudur; daha doğrusu, bunlar, aynı bütünü oluşturan öğelerdir. Bir başka deyişle, modern bilim ve kapitalizm, bu anlamda, aynı evrenin havasını solumaktadır.
1 | 2 | 3 | 4