ALIŞKANLIK İLE EĞİTİM ÜSTÜNE

Francis Bacon

İnsanın düşünceleri çoğunlukla eğilimlerine, sözleri bilgisine, bir de kafasına doldurulan görüşlere, davranışları ise alışkanlıklarına uyar. Bu nedenle, Machiavelli'nin(1 )pek de hoş olmayan bir örnek vermekle birlikte, çok yerinde olarak belirttiği gibi, gerek doğal eğilimler gerekse kocaman sözler, insanın alışkanlıklarıyla bağdaşmıyorsa, güvenilecek şeyler değildir. Machiavelli'nin bu konuda verdiği örneğe göre, büyük bir ölüm kalım işini başarmak için insan herhangi bir kimsenin azılı kişiliğine ya da yüksekten atıp tutmalarına güvenmemeli, daha önce eli kana bulanmış birinden yararlanmalı. Gerçi Machiavelli ne bir papaz Clement'ı,(2) ne bir Ravaillac'ı,(3 )ne bir Jaureguy'yi,(4) ne de bir Balthazar Gerard'ı işitmişti; ama insanın yaradılışının da, verdiği sözlerin de alışkanlık kadar etkili olamayacağı yolunda ileri sürdüğü kural her zaman için geçerlidir. Ama şimdilerde kör inançlar öyle aldı yürüdü ki, elini ilk olarak kana bulayanlar bile kırk yıllık kasap gibi, gözlerini bile kırpmıyorlar. Andiçmiş kimsenin kararı, kan dökmeyi gerektiren işlerde bile, alışkanlıktan geri kalmaz. Başka konularda hep alışkanlığın ağır bastığı göze çarpar; öyle ki, bir insanın yüksekten attığını, öfkelendiğini, bir şeyi haksız bulduğunu, büyük büyük sözler verdiğini kulağınızla işitir sonra hiçbir şey olmamış gibi davrandığını görünce şaşar kalırsınız; sanki yalnız alışkanlığın tekerlekleriyle kımıldayan cansız bir heykel ya da makineymiş gibi. Bir alışkanlığın insanlar üzerinde zorbaca bir egemenlik kurduğu da görülür. Hindular (bilgelerini demek istiyorum) sessizce bir odun yığını üzerine uzanır, kendilerini yakarak kurban ederler, üstelik karıları da kocalarıyla birlikte yakılmaya can atarlarmış(5) ilkçağda Isparta'da, delikanlılar töreler gereğince Diana'nın sunağında kırbaçlanırken, kıllarını bile kıpırdatmazlarmış.(6 )İngiltere'de Kraliçe Elizabeth'in saltanatının başlarında, ölüm yargısına çarptırılan bir asi, ilgililere bir dilekçe vererek, urganla değil söğüt dallarıyla asılmak istediğini söylemiş, eskiden de asilerin bununla asıldığını ileri sürmüştü. Rusya'da, çile doldurmak için, su dolu bir tekne de her yanları takır takır buz kesilinceye dek bütün bir gece oturan keşişler vardır.

Alışkanlığın hem ruhumuz hem de gövdemiz üzerindeki güçlü etkisine birçok başka örnekler de bulunabilir. Dolayısıyla, alışkanlıklar yaşayışımızı en çok etkileyen şeyler olduğu için, elden geldiğince iyi alışkanlıklar edinmeye bakmalıyız. Bilindiği gibi alışkanlık en iyi küçük yaşta başlarsa kök salar, buna da eğitim diyoruz. Gerçekte eğitim erken bir alışkanlıktan başka bir şey değildir. Erken yaşlarda, dilimizin her yabancı dilin seslerini söylemeye daha elverişli olduğunu, her deyişe kolaylıkla dönebildiğini görebiliyoruz; tıpkı bütün üyelerimizin, eklemlerimizin her alıştırmaya, her güç davranışa, devinmeye, daha elverişli, daha esnek olması gibi. Bir şeyi geç öğrenmeye başlayanların güç öğrendikleri bir gerçektir. İnsan, kafasını belli bir yerde bırakmaz da, yeni etkilere, yeni değişikliklere açık tutabilirse o zaman iş değişir, ama bunu da yapabilenlerin sayısı pek azdır. Bireyin kendi başına edindiği alışkanlıklar böylesine güçlü olunca, hep birlikte topluca edinilmiş ortak alışkanlıklar haydi haydi daha güçlüdür; çünkü bu durumda, örnekler insana yol gösterir, başkalarının da aynı şeyi yapması insanı yüreklendirir, bir yarışma doğar, ün kazanma özlemi artar; üstelik böyle durumlarda alışkanlığın etkisi doruğa varır. Evet, insan yaradılışındaki erdemlerin çoğalması, içinde bulunduğu toplumun titiz bir düzenle yönetilmesine bağlıdır. Büyük devletlerle iyi yönetimler erdemlerin büyümesini sağlarlar, ama tohumlan iyileştirmeyi pek düşünemezler. İşin kötüsü, günümüzde en etkili yöntemlerin, en az özlenen amaçların gerçekleştirilmesine yöneltilmiş olmasıdır.


Notlar:

l- Machiavelli, Discorsi sopra laprima decade di Tifo Livio, III, 6.

2- Jasques Clement, Fransa Kralı III. Henri'yi 31 Temmuz 1589'da bıçaklayarak öldüren softa bir dominikan papazıydı.

3- Ravaillac, Fransa Kralı IV. Henri Paris sokaklarında atla dolaşırken, yolu kapayan iki araba yüzünden beklemek zorunda kaldığı sırada, durumu fırsat bilerek kralı bıçaklayıp öldüren koyu bir Katolikti (1610).

4- Jaureguy, İspanya Kralı IV. Philipp'in, kafasını getirene büyük bir para söz verdiği William of Orange'ı, 1582'de sarayına sokularak tabancayla kafasıyla boynundan yaralamış, ama öldürememişti. Sonra 1584'te Balthazar Gerald adlı biri vurmuştu William of Orange'ı. 1527'de ölmüş olan Machiavelli, Clement'ı da, Ravaillac'ı da, Jaureguy'yi de, Balthazar Gerald'ı da işitmemişti.

5- Cicero, Tusculanae Disputationes, V, 27, 78; Strabo XV, l, § 62; Valerius Maximus, 11, 6 § 34.

6- Cicero, Tusculanae Disputationes, II, 14, 34.

ZERDÜŞTÇÜLÜK, ZERDÜŞT VE HUKUK (AVESTA) - 1

Cahit CAN


I. BÖLÜM


1 — GENEL OLARAK ZERDÜŞTÇÜLÜK

Tarih içinde, uzun çağlar boyunca animizm (ruhçuluk), naturizm (tabiatçılık) ve totemizm (totemcilik) olarak nitelendirilen inanç sistemlerinin tesiri altında kalmış olan İranda Zerdüşt Dininin (Zoroastrisme) ne zaman ortaya çıktığı henüz kati olarak bilinmemektedir; çünkü herşeyden evvel dinin kurucusu olan Zerdüştün hangi tarihte yaşamış olduğu aydınlığa kavuşturulmuş değildir.

Ayrıca, çoğu kere Zerdüşt dinini ifade için kullanılan Mazdeizm'in, Zerdüştün doğumundan önce de var olup olmadığı konusu halen tartışılmaktadır. Bazılarınca Mazdeizm, Zerdüştçülükten önce var olan ve ondan sonra devam eden farklı bir sistemdir. Öte yandan Mezdek tarafından kurulan ve Mezdekçilik adı altında tanınmakta olan; aile ve mülkün, toplumun ortak malı olmasını isteyen Mezhep de Zerdüştîlikle karıştırılmaktadır.

Kendilerine Âri, yani soylu adını takmış olan Avrupalı, yani Baltık kıyılarından ve Güney Rusyadan kopup gelmiş muhacirlerin, Hindistana varmadan önce İranı istilâ etmiş olmaları vakıası bu civarda hâkim olan dini inançlarda büyük bir değişiklik meydana getirememiştir; Çünki âriler de ilkel dinlerden olan animizm ve

totemizmi, zaten İrana varmadan önce inanç sistemi olarak benimsemiş bulunuyorlardı. Bugün Zerdüştçülük hakkında, hatta bu dinden önceki ilkel dinler kadar bile sarih bir bilgiye sahip olamamamızın, tarihî bazı sebepleri vardır. Makedonyalı İskenderin İranı fethettikten sonra bahis konusu dinin bütün kutsal kitaplarını yaktırmış, bütün mabetlerini yıktırmış, hatta taş yazmaları bile kırdırmış olması ilk sebep olarak gösterilebilir. İkinci sebep olarak, İran'ın İslam Orduları tarafından fethini göstermek gerekir. Medayn yani Persopolis'in İslâm Orduları tarafından yağma edilmesi esnasında kutsal kitaplar da zarar görmüştür. İşte bütün bu felâketler, Zerdüşt dininin genellikle yanlış anlaşılmasına ve asıl din ile hiç ilgisi bulunmayan bazı örf ve inanç­ların Zerdüştçülüğe mal edilmesine sebep olmuştur.

Bu din adını, kurucusu olan Zerdüştten almaktadır. Kutsal kitabı Avestadır. Ancak Avestada Zerdüştlere Mezdisnan adı verilmektedir. Nitekim halen Hindistandaki Parsiler, kendilerine Mezdisnu demektedirler. Zerdüştçülüğün din tarihindeki önemi o zamana kadar hâkim olagelen tasavvurlara, çok önemli bir unsur
katmasındadır. Bu tasavvur, duyanın muayyen bir sonu olması, bir nevi kıyametin kopmasıdır.

Birazdan düalizm bahsinde görecek olduğumuz gibi, dünyaya hükmetmek için gece gündüz mücadele eden iyi prensip (Ahura Mazda, Ormuz) ile (Anıgra Mainyu, Ahriman) arasındaki gerginlik dünyanın sonuna kadar devam edecektir. Bu gibi tasavvurlar ile Zerdüşt (apokaliptik) yani, dünyanın son zamanlarına ait vahyler olan resullerin ilk örneğidir.


2 — ZERDÜŞTÇÜLÜKTE DÜALİZM


Zerdüştçülüğün, genel olarak iki tanrılı bir din olduğu kabul edilir. Tanrılardan biri, iyilik tanrısıdır ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. Avestada, Ahura mazda (Ormazad, Ormuz) Yezdan ya da sadece Ahura isimleri altında kendisinden bahsolunur. Diğeri de bütün kötülüklerin kaynağı ve yöneticisidir; ki bu da metinlerde

Ahriman, Div, Drug, ya da Angra Mainyu şeklinde geçer. Ayrıca Ahura'nın yanında, onun yarattığı ve onun yardımcısı olan altı tanrı daha vardır. Bunlara Imşas Pendler (ebedi mukaddesler) denir. Bu mukabil Ahrimanında böyle altı yardımcısı vardır : Bunlara da Kamerikan denilir.

I — Düalizm iddiası yanlış bir isnatmıdır.

Genel olarak Zerdüştçülüğün, bir düalizm temeline oturduğu görüşü hâkim durumda bulunmakta ise de bazı müellifler bu görüşün hatalı olduğunu ileri sürmektedirler. Bunlardan Prof. Tahir Rezavi, bu inancın sonradan Zerdüştçülüğe girdiğini ve Zerdüştün esas öğretileri arasında bu tanrıların olmadığı görüşünü savunmakta ve en eski metinler olan Gatalardan, Ahura Mazda'nın herşeyin üstünde olduğunun açıkça anlaşıldığını, Gatalarda başka tanrı olmadığını, Zerdüştün özelikle eskilerin çok tanrılarından nefret ettiğini, Gatalarda gerek divlerin gerek imşas pendlerin, herhangi bir yaratıcılık vasıflarından bahsedilmediğini ve Ahuradan başka faal olmadığı hususlarını, iddiasına gerekçe olarak ele almaktadır.

Böylece Zerdüşt iyilik ile kötülüğün kaynağının ayrı olduğunu iddia ile kâinattaki ve insan fıtratındaki kötülükleri Ahura Mazdaya yakıştırmayarak, ondan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Bu iki cevherin yani, iyilik ve kötülük cevherinin birbirine nisbeti yokluk ile varlık gibidir. İyilik cevheri karşısında şer cevheri izafidir. Bütün varlığın yaradanı Ahura Mazdadır. Ahura ne zaman ki herhangi iyi bir varlığı yarattı, onun yanında ona zıd olan şer kendiliğinden iyinin gölgesi olarak var oldu.

Bu iki cevher, dünyada gece ile gündüz gibi birbirine muvazi olarak çalışırlar, ebedi bir mücadele halindedirler; bu çekişme ancak kıyamette son bulacaktır. Ahura Mazdanın iyilerin tarafını tutması sonucunda bu mücadele iyinin üstünlüğü ile son bulacaktır. Christensen de Gatalardaki dinin tam olmamakla beraber tek tanrıcı olduğunu; Ehrimen, Kamerihan ve diğer Divlerin asla Ahura Mazdanın eşiti olmdığını, olsa olsa İmşas Pendlerin eşiti sayılabileceğini belirtmektedir. Prof. Rızazade Şafak da bu görüştedir.

Avesta ve Sanskrit dilleri bilgini Haug ise «Zerdüşt Peygamber Allahın tek ve yegâne olduğunu isbat ettikten sonra eski zamanlardan beri insanların ve bilginlerin zihnini kurcalayan ve büyük bir mesele olan (dünyada görülen bütün noksanlık ve kötülükleri yüce Allahın adalet ve merhametine nasıl yakıştırmak mümkün olur) fikrini, iki zıt kuvvet nazariyesini ortaya atarak izah etmiştir. Bu yüzden de bu iki varlık iyi ayrı cevher halinde anlaşılmıştır. Esasen Angra Mainyu imşas pendlerin zıddıdır. İmşas pendler Ahuranın eşidi zannedilince Ehriman da Ahuranın eşidi olmuştur. Gatalarda ve Yeştlerde imşas pendler melek rolündedirler. Bazı tanrı adları Gatalarda Ahura Mazdanm sıfatları olduğu halde sonradan derlenen Avesta bölümlerinde bu sıfatlar tanrı suretine bürünmüşlerdir» demektedir. Böylece Zerdüştte görülen ikicilik yani Ahura Mazda ile Angra Mainyu münasebeti diğer semavi dinlerdeki Allah - şeytan münasebeti gibi ele alınmaktadır.

3 — ZERDÜŞTÇÜLÜKTE ÖLÜM VE SONRASI

Zerdüşt dinine göre her insan, ölümünden sonra bir muhakemeye tabi tutulacaktır. Bu umumi muhakeme yanında her insan ölümünden sonra Çinvat köprüsünden geçmek suretiyle hususi bir imtihana maruz kalacaktır. İyiler; yani hayatlarında daima Ahura Mazdanın tarafında mücadele edenler öbür dünyaya zahmet çekmeden vâsıl olacaklar; kötüler ise «dugların evlerinde» yani yalan cinlerinin bulundukları yerde haset ve hasretle yaşamak zorunda kalacaklardır.

Zerdüştî telâkkilerine göre ölüm anından sonra üç gün ve üç gece ruh bedenin yanında, geçmiş fiillerinin durumuna göre (sıkıntı) ya da sevinç içinde bekler. Dördüncü günün sabahı, yine yaşanmış olan hayatın şekline parelel olarak iyi ya da kötü kokulu bir rüzgâr ruhu önüne katarak, çok güzel bir genç kıza ya da çok çirkin bir ihtiyarla karşılaştırmak üzere önüne katar. Bu çirkin ya da güzel rehber, ruhu iyi ve kötü fiillerin karşılaştırılarak muhasebesinin yapılacağı köprünün yanına kadar götürür. Hüküm verildikten sonra ruh, cehennemin üzerinde bulunan bu köpüden geçmek zorundadır. Köprü iyi ruh için üzerinde yürüdükçe genişleyen bir yol gibidir. Kötü ruh için ise incele incele bir ustura keskinliğini alır ve ruhun cehenneme düşmesine sebep oulr. Çinvat köprüsünden geçen günahkârların Duzeh denilen cehenneme düşmesine mukabil, iyi ameli olanlar ise Bihişt denilen cennete düşerler.

Zerdüşt felsefesine göre, ölüm kötülük nişanesi ve şeytan işidir; ölümle ruh bedeni terketmektedir. Ancak buna rağmen Zerdüştîler ölümden korkmazlar, ve hatta ölümü severler; çünki onlara göre dünya; meşakkatlerin, kötü fiillerin yeridir, zira Ehrimen sanatını orada icra eder. Ölmek ise dünya kötülüklerinden sıyrılmak ve mücadelenin son bulmasıdır; kısaca Ahuranın bir mükâfat ve inayetidir. Ölümden sonra asıl hayat başlıyacaktır. Elbetteki ölümden sonraki güzel hayat yukarıda bahsetmiş olduğumuz imtihanı başarı ile atlatmış olanlar için bahis konusudur.

Ahura Mazda'ya göre ateşi, toprağı ve suyu bir cesedin teması ile kirletmek günahtır. Bunun için ölümden sonra cesedin-sessizlik kuleleri - adı verilen yüksekçe yerlerde köpeklerle, akbabalara terkedilmesi gerekir.

Zerdüşt dininin bir başka mezhebine göre de, bir insan ölünce, ölünün etleri kemiklerinden sıyrılır ve kemikler ayrı bir kaba konurdu. İlim dilinde bu kaba ossuarium denilmektedir. Yalnız burada şu husus belirtilmelidir ki, bu gibi adetler büyük bir ihtimalle daha sonradan ve bilhassa Medyalı Muğlar (din adamları) tarafından Zerdüşt dinine mal edilmiştir. Çünki bu Muğlar kendilerinin özel adetlerine Perslerin itaat etmemesine ve ölülerini toprağa gömmelerine çok kızmakta idiler. Nitekim en koyu Zerdüştçüler olan Ahameniş şahlarının hepsinin mezarları vardır. Zerdüşt dininin çok sağlam ahlâk kurallarına dayanıyor olması, ölüleri gömmeme adetinin dine sonradan ithal edilmiş olabileceği fikrini teyit eder mahiyettedir.

4 — ZERDÜŞTÇÜLÜKTE İBÂDET-ÂYİN-MERASİMLER

1— Ateş ve Ateşgedeler

Ateşin; Zerdüşt tarafından, tapılması gereken bir ilâh olarak gösterildiği kanısı yanlıştır. Zerdüşte göre ateş sadece Ahuru Mazda'nın bir sembolü idi.

Ayrıca evrensel dinlerin hemen hepsinde ateşe özel yer tanınmaktadır. Örneğin Yahudilerde, ateş de kurban sayılırdı. Ne varki Zerdüştîler ateşin taşıdığı ilâhi Şa'şayı yüceltmiş, ve büyük hürmet göstermişlerdir. Zerdüştînin, namaz kılarken kıblesi ateştir. Günde beş vakit namaz, bu kıbleye yönelerek kılınır. Ancak ateşe

tapma, herşeye rağmen bahis konusu değildir. Temizleyici bir unsur olarak kabul edildiğinden Yasnalarda ateşin faydalarından bahsolunmakta ve ateş övülmektedir.

Zerdüştî ateşgedeleri de bu sebeple Ahuza Mazdaya saygı göstermek için inşa edilmişlerdir. Ateşgedeler türlü devirlere göre değişik şekiller almakla beraber bunların hepsinde, içinde ateşin yandığı ateşdan denilen aletler vardır. Ateşban denilen ateş yakıcıları ise ağız ve burunlarını bağlıyarak nefesleriyle kutsal ateşi kirletmemeye çalışırlar. Ateşin yandığı yer daima mabedin ortasında bulunur, ve ateş orada devamlı yanar.

Ateşgede dışında bir yerde ateş yakılacak olursa belli bir merasimin yapılması şarttır. Herhangi bir sebeple ateşe üflemek son derece günah ve derhal öldürülmeyi gerektirecek kadar ağır bir suçtur. Ateş ve güneş, horoz ve cennet kuşu ile sembolize edilirler.

1 | 2 | 3

ZERDÜŞTÇÜLÜK, ZERDÜŞT VE HUKUK (AVESTA) - 2

II — Zerdüştîlikte namaz

Daha önce belirttiğimiz gibi Zerdüştîlikte de günde beş defa namaz kılınır. Sabah namazının Zerdüştlükte özel bir yeri olduğundan ve sabah namazına da insanları horoz kaldırdığından bu hayvan kutsal kabul olunur. Zerdüştîlerde asıl kıble güneştir. Gü­neş olmadığı zaman da daha önce görmüş olduğumuz gibi ateşe yönelinir. Önceleri ibadet açıkda yapılırken daha sonra ateşgede yap­ma usulü yerleşmiştir. İbadetin ferdi ya da toplu halde yapılma­sı mümkündür. Toplu haldeki ibadetleri mubitler yönetir. Zer­düşt rahipleri üç sınıftır : Bunlar sırasıyla Herbit, Mubit, ve Des­tur Mubit adını alırlar.

III — Zerdüştîlikte kurban

Mazdeizmin gelişmesinden önce İranda yığın halinde hayvan kesme suretiyle ömrün uzatılabileceğine dair bir inanç vardı. Zer­düşt bu inancı ortadan kaldırmak için çok mücadele etmiştir. Zerdüştün bu çabasının nedenini hayvanları koruma arzusunda oldu­ğu kadar, sosyal görüş açısının genişliğinde de aramak gerekir. Ni­tekim bu toplu hayvan imhasının toplumun ekonomik gücüne olan menfi tesirlerini görmemek imkânsızdır. Toplumun fertlerinden büyük bir kısmının yiyecek et bulamazken, diğer bir kısmının da ömür uzatma ümidiyle toplu hayvan kesimini benimsemesi Zerdüştün sosyal adalet anlayışıyla bağdaşamıyordu; Bu sebeple kan­lı, hayvan katliamları Gatalarda menedilmektedir. Ayrıca Yahudilerde olduğu gibi Zerdüştilikte de ateş yakmak kurban sayıl­maktadır.

IV — Evlenme

Mazdeizmin evlilik konusunda ortaya koyduğu zannedilen kai­deler son derece yanlış anlaşılmakta ve Mazdeizmden önce îranda yürürlükte olan evlenme ile ilgili kaideler bu dine mal edilmekte­dir. O kadar ki meselâ; Londra Üniversitesi Profesörlerinden Denis Saurat, meslekdaşlarının büyük çoğunluğu gibi mazdeizmin, ana, bacı ve evlâtla evlenmeyi teşvik ettiğini yazabilmektedir. Oy­sa Zerdüştilik en fazla amca kızı ile evlenmeyi kabul eder.

İranda, mazdeizm yerleşmeden önce, yakın akrabalarla, hat­ta derecesi yukarda belirttiğimiz ölçüde de olsa evlenmeye cevaz vardı. Ancak Zerdüşt bu kötü adetleri asla kabul etmiyerek bun­larla devamlı olarak mücadele etti.

Eski İranda evlenme konusundaki bu kötü adetlerin dışında buna paralel diğer garip âdetler de vardır. Meselâ evlenmenin di­ni şeklî şartlarının yerine getirilmiş sayılması için muğlardan fet­va almak yani gelinin önce muğ ile yatması gerekir. Bu saf­hadan sonradır ki kadın kocasına teslim olunurdu.

Zerdüştün bütün bu adatlerle çok sıkı mücadele etmesine ve «size kitap bırakdım, sizi şuurluluğa davet ediyorum. Kızınız, ana­nız, bacınız size haram kılındı»  demiş olmasına rağmen or­taya koyduğu dini bu gibi kusurlarla malûl göstermek bilgisizlik değilse eğer, kasıt eseri sayılmak gerekir.

Ayrıca Sasaniler zamanında Mazdek adında birisinin; insanların bütün mallara ve kadınlara ortak olması gerektiğini ileri sürdüğü­nü görmüştük. Bu şahsa göre suya, ışığa ortak olunduğu gibi herşeye ortak olunmalıdır, evlenme akti kaldırılmalıdır. Nuşi Revan zamanında Mazdek, taraftarlarıyla birlikte isyan etmiş ve bunla­rı Mazdekle birlikte öldürülmüşse de, ileri sürdüğü fikirler âdet olarak muayyen bir bölgede yaşamağa devam etmiştir.

Özetleyecek olursak, îranda yerleşmiş bulunan ve Mazdeizmle hiçbir ilgisi bulunmayan bir çok kötü âdet bilerek ya da bilme­yerek zoroastrizme mal edilmiştir. Bu konuda söylenenlerin yan­lış olduğunu, halen toplu halde yaşamakta olan Zerdüştîlerin ha­yat ve evlenme tarzlarını inceleyerek doğrulamak herzaman müm­kündür.


II. BOLUM 


1 — ZERDÜŞTÜN HAYATI 

Zerdüştün, yaşamış olup olmadığı hususu henüz kati olarak halledilebilmiş bir mesele değildir. Müelliflerin bir kısmı onun hiçbir zaman yaşamamış olduğunu, Zerdüşt hakkında söylenenle­rin efsane olmaktan öteye gidemiyeceğini iddia ederken diğer bir kısmı da Zerdüştün yaşamış olduğunu ileri sürmekte, ancak bu ikinciler de onun yaşamış olduğu tarih üzerinde görüş birliğine va­ramamaktadırlar.

Zerdüştün yaşamış olduğunu ileri sürenlerden Nathan Söderblom «Avestadaki din kendiliğinden teşekkül etmemiştir, bir ku­rucudan çıkmadır. Avestadaki inançlar eski Asya dini ile, eski İran putataparlığı ile kıyaslanırsa, bu ıslahatın istenip gerçekleştirildi­ği ve ara yerde de bir yeni dinin kurulmuş olduğu açıkça görül­mektedir» demektedir.

Herşeye rağmen genel kanaat Zerdüştün yaşamış olduğu ve ya­şantısının M. Ö. 660-583 yılları arasına rastlamış olduğu merkezin­dedir. Başta Clemen, olmak üzere bazı müellifler de Asurlulara ait bir kitabedeki bir tek kelimeye dayanarak onun M. Ö. 1000 yılları civarında yaşamış olduğunu iddia etmektedirler.

Ancak daha önce belirtmiş olduğumuz gibi, Zerdüştün M. Ö. 660-583 yılları arasında yaşamış olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır denilebilir. Bununla beraber Zerdüştün nerede doğdu­ğu ve oturduğu hakkında kesin bir şey söylenememektedir. Bazı bilginler onun İranın Babilonyaya yakın kesiminde yaşa­dığını bir kısmı, onun, doğu İran'da doğduğu ve toplumsal faaliyetlerine orada giriştiğini, diğer bir kısmı da Zerdüştün Batı tran yani Azerbeycanda doğup yaşadığını ileri sürmektedirler. Daha sonra tekrar görecek olduğumuz gibi Gatalar adlı kitapda zerdüştün yaşadığı, ve doğduğu yer hakkında herhangi bir işa­ret ya da açıklama yoktur.

Zoroastre; Zerdüştün, Zarathustra olan asıl adının Yunanca şeklidir. Spitima (beyaz) ailesinin çocuklarından birisidir. Ustra; deve, Zarahustra ise deveye eziyet eden demektir. Zerdüşt kendisine verilmiş olan bu isimden hiç hoşlanmamış ve hayatı boyunca, bu ismin ifade ettiğinin aksini isbata çalışmış­tır. Elimizde Zerdüştün çocukluğu ve gençliğinin nasıl geç­tiğini anlamaya yarayacak kâfi vesika mevcut değildir, bu sebeple onu daha ziyade Zerdüştî rivayetlerden tanımağa çalışmak zorun­dayız.

Zerdüştün 7 yaşında, yetiştirilmek üzere bir hocaya verilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Küçüklüğünde çok isyankâr ve ha­şin odluğu bilinmektedir. Ancak onun bu davranışlarına, içinde yaşamakta olduğu cemiyetin batıl itikatları ve beraber olmak zo­runda buulnduğu insanların cehaleti sebep olmuştur. 15 ve 30 yaş­ları arasında ne yapmış olduğu hususu karanlıktır. Bu yıllar Isanın -18 sükût yıh-na benzetilebilir. Gerek Zerdüştün gerek İsanın bu yılları okumaya hasretmiş olmaları muhtemeldir. Zerdüşt daha küçük yaşlarından itibaren muhitinin bazı inanç ve adetleri ile mücadeleye başlamıştır. Bu konuyu «Zerdüştün ah­lâk anlayışı» kısmında göreceğiz.

2 — ZERDÜŞTÎ RİVAYETLERİNE GÖRE ZERDÜŞT 

Zerdüştî rivayetlerine göre zerdüşt beş oğullu bir ailenin ortan­ca oğludur, üç kere evlenmiştir ve karılarından üçü de kendisin­den çok yaşamışlardır.  Ayrıca gine bu geleneklere göre Zerdüştün anası on beş yaşın­da bir bakire iken, bir ışık huzmesinin ziyaretine uğrayarak hâmile kalmıştır. Babasının ismi Puruşaspa, anasının ismi ise Dughahovadır. Hem Zerdüştün bir babası olduğundan bahsedil­mesi, hem de anasının bakire iken bir ışık huzmesinden hâmile kal­mış olduğunun iddia edilmesi diğer konularda olduğu gibi bu ko­nuda da rivayetlerin muhtelif olduğunu ortaya koymaktadır.

Rivayetlere göre Zerdüşt 30 yaşında Peygamber olmuştur, ve yanına ümmetinden bir kısmını alarak Belh'e gitmiştir. Yolda kar­şılarına çıkan Gaitya nehrini Zerdüştün gösterdiği mucize ile yü­rüyerek geçmişlerdir. Daha sonra Avaital gölü civarında 45 gün­lük bir ibadetten sonra bir gece Miraca çıkmıştır. İşte bu nehrin kıyısmdadır ki, diğer dinlerin Cebrailini tekabül eden Vohumenah Zerdüştün yanına gelerek ona dünyadan el çekmesini öğütlemiştir. Zerdüşt Vohumenahtan sonra diğer bütün meleklerle de görüş­tükten sonra Ahura Mazdanın huzuruna çıkmıştır.  Ahura mazda ile yaptığı görüşmeden sonra Zerdüşt, dinini yaymak için vaizlarına başlamıştır. Bu vaızlar genel esasları bakımından şu dört nokta etrafında toplanmıştır :

a) Ahura Mazda'ya ibadet
b) Meleklere saygı
e) Şeytanlara lanet
d) En yakın ile evlenme

Bu en sonuncu hususun gerçeğe uymadığını ve asıl dinle ilgi­li olmayan bazı örf ve âdetlerin dine mal edilmesinin bu yanlışlı­ğa sebep olduğunu daha önce belirtmiştik.

Ahura Mazda ile yaptığı görüşmeden sonra elinde Avesta ile dönen Zerdüşt'e, batıl dinde olanlar eziyet etmek istemişlerse de Avestayı okuduğunda şeytanlar bile ondan aman dilemişlerdir. Zerdüşt yıllarca âriler içerisinde gezdikten sonra nihayet tekrar Belh'e dönmüştür. Bu sırada Belh'de Güştasb Şah hüküm sür­mektedir. Şah, Zerdüşt tarafından dine davet edilir. Güştasb, bu teklifi, kendi ruhanileri ile Zerdüşt'ü birlikte imtihan ettikten son­ra Zerdüşt'ün kazanması halinde kabul edeceğini bildirir. Zerdüşt bütün bilginleri yener. Ancak bu defa diğer bilginler Zerdüşt'ün si­hirbaz olduğunu ileri sürerek onu zindana attırırlar. Bu sırada şa­hın atı hastalanır ve memleketin bütün baytarlarının gayretlerine rağmen iyileşmez. Zerdüşt ileri süreceği bazı şartların kabulü halinde hayvanı iyileştireceğini Şah'a bildirir. Şartlar, Şahın oğlunun ve karısının Zerdüşt'ün getirdiği dini kabul etmesi ve Zerdüşt'e hi­le yapıp onu sihirbaz gibi gösteren ruhanilerin öldürülmesidir. Bu sırada Şah'ın babası ile kardeşi de şiddetli bir hastalığa yakalan­mışlardır. Zerdüşt Avestadan bir dua okuyarak bunları iyi eder. Kral Güştasb (Vistaspa) sözünü tutarak yeni dini kabul eder ve bu yeni din, böylece fütuhat sayesinde süratle yayılır.

3 — ZERDÜŞT'ÜN, AHLÂK VE TOPLUM ANLAYIŞI 

1— Ahlâk anlayışı 

Zerdüştîlik ahlâki vazifeyi üç kelimede özetler: Hamata (iyi düşünülsün), Hakhata (iyi söylensin), Hvarşta (iyi yapılsın). Bu ana üç prensip Zerdüştîler arasındaki itibarını bugüne kadar kay­betmemiştir ve hâlâ bir parola hükmündedir.

Zerdüşt'e göre dünyevi işler iki kısma ayrılır. Bunlardan biri­si alın yazısı ve ebedi takdir, diğeri ise insanın amel ve tedbirine bağlı fiilleridir. Bu ikisi biribirine sıksıkıya bağlıdırlar ve bir­birlerinden ayrılamazlar.

Zerdüşt'e göre dünyada bir iyilik ve bir de kötülük vardır; Za­ten bizatihi varlık, iyilik ve kötülük yani aydınlık ve karanlık de­mektir. Önceden görmüş olduğumuz gibi bu iki cevher yaradılış­tan dünyanın sonuna kadar birbirleriyle mücadele halindedirler. Ancak herşeye rağmen insanın bu mücadelede büyük bir rolü var dır. Hatta insan bu mücadele için yaratılmıştır denilebilir. Kısa­ca insan, aklı ile hareket ederek iyi ve kötüyü biribirinden ayırma­lı, sağlam bir mücadeleye girmeli ve böylece şeytan kuvvetlerini yani kötülük cevherini yenerek, kendi kaderine kendi fiilleriyle te­sir edebilmelidir.

1 | 2 | 3

ZERDÜŞTÇÜLÜK, ZERDÜŞT VE HUKUK (AVESTA) - 3

İnsan; karanlık, ya da aydınlık taraflardan birisini tutmağa mecburdur. Bu ikisinin ortası yoktur. İsanın bizatihi mevcu­diyeti kâinatın iyilikle kötülük karışımı olduğunun misâlidir; çünki ruhla beden insanda birleşmektedir (ve bu sebeple madde içeri­sinde hapsolup istirap çekmekte olan ruhları kurtarmak gerekmektedir. Bütün ruhlar arınıp asıl ve tabii yerleri olan «Işık Göğüne» çıktıkları zaman dünyanın özlenen sonu gelecektir.

Ancak bu sondan evvel, insanın, yaşantısı içerisinde cennete kavuşabilmek için yapabileceği bazı şeyler vardır : Herşeyden ön­ce gerçeğe bağlılık, yalandan ve yalana zorlayan borçtan sakın­mak gerekir. Namuskârlık, iyilikseverlik, evlilikte sadakat şarttır . Öldürme, çalma en büyük günâhlardandır .

Dini görevlerin en büyüklerinden birisi de hayvanlara iyi mua­meledir. İnek neredeyse kutsallaştırılmaktadır ve hatta köpek ine­ği beklediği için özel bir itibarı haizdir.

Özetlenecek olursa hayvanlara verilen ehemmiyetin dışında Zerdüştîliğin ahlâki görüş açısı diğer evrensel dinlerinkine çok yak­laşmaktadır .

2 — Toplum anlayışı 

Zerdüşt'ün toplumsal görüşleri , içinde yaşamış olduğu çağın insanının çok ilerisindedir. Söderblom'a göre Zerdüşt , herşeyden önce bir ekonomik ve sosyal reform yapmak amacını gütmekte­dir. Zerdüştün içinde bulunduğu toplumu düzeltme çabaları , onun daha ziyade politikacı olduğunun düşünülmesine dahi sebep
olmuştur . Zerdüşt sosyal sınıf kavramını ilk ele alanlardandır .Ona göre toplumda dört sınıf vardır :

a) Aristokrat zümre ve savaşçılar sınıfı
b) Rahipler
c) Halk sınıfı yani hayvancı , ziraatçi , işçi ve zenaatkârlar
d) Göçebeler

Zerdüşt , imtiyazlı sınıfın; yani aristokrat , savaşçı ve rahiple­rin meydana getirdiği sınıfın hayvancı ve ziraatçi olan imtiyazsız sınıfı sömürdüğü kanaatindedir . Bu yüzdendir ki Zerdüşt ziraatçilerin tarafını tutmuş ve bu sınıfı benimsemiştir . Ona göre ziraat­çi ve hayvancılara aristokratlar kadar göçebeler de zarar vermek­tedirler. Çünki zengin sınıf, toplumun zararına, ömürlerini uzatabilmek egoist arzusu ile kitle halinde hayvan katliamına girişmek­te, göçebeler ise, hayvancı ve ziraatçilerin hayvanlarını talan ile onlara birçok eziyetler etmektedirler.

Zerdüşt'e göre «Kudretsiz, zayıf ve korkak bir sahibe, inekler bile itaat etmezler» Ancak her ne olursa olsun olsun şiddet ve ifrattan daima kaçınmak gereklidir. Aslolan yerleşik bir cemi­yet kurma ve her aileyi, içinde huzurla barınabileceği bir konuta sahip kılmadır. Kişi gerek kendisine gerek içinde yaşadığı toplu­ma yararlı olabilmek için iyi beslenmek zorundadır. Bunun için de et yemelidir. Herkesin et yiyebilmesi için de kurban adı altında büyük hayvan katliamlarının yapılmasına mani olmak gerekir.

Ahura Mazdanın yaratıklarını çoğaltmak için soylu ve dini bü­tün bir kadınla evlenmek, çocuk sahibi olmak ve bu çocukları ay­nı inanç içinde yetiştirmek şarttır. Asıl amaç perhiz ve riyazet de­ğil, tarım çalışmaları ve aile birliği içerisinde geçen bir hayatın sağ­lanması olmalıdır. Çünki Ahura Mazda, yarattıklarının mut­luluğu ile mutludur.

III. BÖLÜM 


1 — AVESTA

Mazdeizmin kutsal kitabının adı Avestadır. Bu kelimenin an­lamı hakkında müellifler bir görüş birliğine varabilmiş değiller­dir. Ancak Avesta Pehlevi dilinde hukuk demektir. Ayrıca Avestanın nerede yazılmış olduğu konusu da aydınlatılamamıştır. Zerdüşt'ün yaşamış olduğu çağ konusundaki ihtilâflara parelel olarak Avestanın yazılmış olduğu tarih de kati olarak bilinmemektedir.

Avestada kullanılan dil Sanskritçe ile aynı kökten olan Ahameniş Farsçasına çok yakındır. Avestanın en eski nüshaları deri­ler üzerine yazılmıştır. Bununla beraber Avestanın birçok kısım­ları nesilden nesile ezberlenerek intikal etmiştir. Bu husus daha önce bahsetmiş olduğumuz gibi mazdeizme yabancı bir çok unsur­ların dine mal edilmiş olmasının sebeplerinden başlıcasıdır. Ayrıca, İskender tarafından yazılı nüshaların bir çoğunun imha edilmiş olması metinlerin sadece hafızalarda yaşamasını zorunlu kılmıştır.

Avestanın metinlerinin ilk olarak M.S VI. yüzyılda toplanıp, bir araya getirilmiş olması muhtemeldir. Ancak bu konu da tam aydınlatılabilmiş değildir. Meselâ Felicien Challeye kutsal metinle­rin M.S III. yüzyılda toplanmış olduğunu ve M.S IV. yüzyılda da dinin kitabı olarak ilan edildiğini ileri sürmektedir.

Avestada ilk insan olan Gaya ile beşeri dünyaya ait isimler sı­rası başlar. Gayadan sonra Zarathustra ve ondan sonra da ilk mü­ridi olan Maidyoimanha'nın ismi gelir, daha sonra da müminlerin en seçkinlerinin isimleri Zarathustranın etrafında toplanmış olan kişiler şunlardır : Müritleri, oğulları, Kavi Vistaspa, bunun oğlu,
ailelerinin diğer fertleri, Frasaostra ve Jamaspa kardeşler. Rivayetlere göre Avesta 12.000 deri üzerine yazılmıştır. Ahamenişler zamanında yazılmış ve bize kadar gelmiş olan suret 1000 fasla ayrılmaktadır ve 21 defterden (nüsk) ibarettir.

Avesta beş kısma ayrılır :

a) Yasna
b) Vispered
c) Vendidat
d) Yeşt
e) Horde Avesta

Bütün bu kısımların özelliklerini ayrı ayrı incelemiyeceğiz. An­cak Gatalar diye anılan ve Avestanın en eski kısımları olduğu mu­hakkak olan Yasnaların da iki kısımdan ibaret olduğunu ve 72 bö­lüme ayrıldığını, 27 ve 72 bölümler arasında bulunan ikinci kısmın asıl Gatalar olduğunu belirtmekle iktifa edeceğiz. Tapınmak, övünmek anlamına gelen Yasnaların Zerdüşt'ün öz sözleri olduğu tahmin edilmektedir.

2 — AVESTANIN YORUMLARI

Avestanın daha kolay anlaşılabilmesi için birçok yorumlar ya­pılmış ve bu yorumlar Avestanın metnine ilâve edilmiştir. Bu yorumlara Zend adı verildiğinden, giderek Avestanın adı Zend-Avesta olmuştur. Zendlerin Avestaya eklenmesi sonucunda asıl metin­le yorumları biribirlerinden ayırmak imkânsız hale geldiğinden
Avestanın özü bozulmuştur.

Zerdüşt, dinini manzum kıtalar halinde yaymıştır. Bu sebeple dinin sonraki ruhanileri de Zerdüştünkülere benzer şiirler ve söz­ler bestelemişlerdir. Ancak yorumlar genellikle manzum olmadığı ve Avestanın özü ile biribirlerine iyice karışmış olduğu içi Avesta şiirliğini kaybetmiştir.

Bununla beraber İran dinî düşünce sistemine tamamen hakim olan Zerdüştiliğin özellikle Sasaniler zamanında başlıbaşına bir edebiyat yarattığını belirtmek gerekir.  Zerdüştiliği Sasanilerin devlet dini olarak kabul etmiş olmalarının bu konuda elbetteki büyük tesirleri olmuştur.

SONUÇ

641 yılında İrana İslâmiyetin girişi Zerdüştiliği ortadan sil­miştir. Ancak bu, tahmin edileceği gibi birdenbire olmamış ve uzun yılların geçmesi gerekmiştir. Zaten İslamların İranı fethetmeleri sonucunda, büyük halk kitleleri dinlerinden vazgeçmek durumun­da kalmamak için İranı terketmişlerdir.

Zerdüştîlerin bir kısmı Hindistana göç etmiştir ki bunlar ser­best bir dini cemaat olarak Parsi adını almışlardır, diğer bir kıs­mı da İranda kalmayı tercih ederek Hindistana göç etmişlerdir. Bunlara da Gebz denilir.

Zerdüştiler hakkında söylenenlerin ne dereceye kadar doğru olduğunu anlamak, bahis konusu din mensuplarının bugünkü ya­şantılarını incelemekle mümkündür. Böyle bir incelemeyi yapmış bulunan Prof. Tahir Rezevi Parsiyan Ehl-î Kitap Hestend adlı ese­rinde, rivayetlerden birçoğunun yanlışlığını ortaya koymuştur.
Zaten, kendisinden sonra gelen Maniheizm, Zervanizm gibi dinle­re olumlu yönde büyük tesirler icra etmiş Mazdeizmin, gerçekle hiç ilgisi olmayan bir takım büyük kusurlarla malûl olması da bekle­nemez. Çünki Zerdüştilik sadece bir din olmayıp bir felsefe sistemidir ve felsefede çok rastlanan düalizm meselesi ilk defa net ola­rak Zerdüştle ortaya çıkmıştır. Her nekadar Zerdüştilikte düalizmin münhasıran zıt kuvvetleri gösteriyor olduğunu ve Ehrimenin Ahura Mazda ile aynı güce sahip olmadığını söylemiş isek de bu dinin, ortaya koyduğu düalizm problemi ile kendisinden sonra ge­len felsefe sistemlerine alem olduğunu belirtmemiz gerekir. Ayrıca Zerdüşt tarafından Avestaya konulmuş olan ahlâki ve hukuki kaideler zamanla İranda büyük bir hukuk sisteminin doğ­masını sağlamıştır.

Zerdüşt bir din kurucusu olduğu kadar bir hukukçu, filozof ve sosyologdur da. Toplumu meydana getiren sosyal sınıflardan bazılarının, diğerleri tarafından istismar edilebileceğini, bu duru­ma mani olabilmek için muayyen ekonomik reformların gerekece­ğini ilk defa söyleyen Zerdüşt olmuştur.

Özetle Zerdüşt : politik, ekonomik, sosyolojik, ve hukukî görüş­leriyle, bütün bu saydığımız sahalarda mümtaz bir yere sahip ol­makla kalmayıp, din sosyolojisi görüş açısından da peygamber sı­fatına hak kazanmış bir kişidir.

1 | 2 | 3

GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK - 1

Bertrand Russell

Dünyada mantıklı düşünen hiç kimsenin şüphe duymayacağı kadar kesin doğrulukta bir bilgi var mıdır? ilk bakışta pek de zor görünmeyen bu soru, gerçekte, sorulabilecek en zor sorulardan biridir. Kaçamaksız ve inanılır bir yanıtın yoluna çıkan engelleri saptadığımız anda felsefe çalışmalarına iyice girmiş oluruz çünkü felsefe böyle en uç soruları yanıtlama girişiminden başka bir şey değildir ve bunu bizim günlük yaşamda, hatta bilimde yaptığımız gibi gelişi güzel ve dogmatik biçimde değil, eleştirici bir görüşle, bu tür soruları çözülmez yapan her şeyi açıkladıktan ve bizim sıradan düşüncelerimizin altında yatan belirsizlik ve karışıklığı saptadıktan sonra yapar.

Günlük yaşamda doğru diye kabul ettiğimiz birçok şeyler, daha yakından bakıldığında öylesine göze çarpar çelişkilerle doludur ki, gerçekte inanmamız gereken şeyin ne olduğunu ancak bir yığın düşünceler sonunda öğrenebiliriz. Kesin bilgiyi ararken elimizdeki deneylerle işe başlamamız doğaldır, ve kuşkusuz, bir anlamda bilginin onlardan türemesi gerekir. Fakat dolaysız deneylerimizin bize verdiği bilginin ne olduğunu belirten her yargının yanlış olması çok olasıdır. Bana şu anda bir iskemle üzerinde, üstünde kâğıt yaprakları bulunan bir masa başında oturuyormuşum gibi gelir. Başımı çevirdiğimde pencereden, yapılar, bulutlar ve güneşi görürüm. İnanıyorum ki, güneş dünyadan doksanüç milyon mil kadar uzaktadır; dünyadan kat kat büyük, sıcak bir küredir; dünyanın dönüşü dolayısıyla her sabah doğar ve gelecekte de sınırsız bir zaman boyunca bunu sürdürecektir. Yine inanıyorum ki, başka bir normal kimse odama girse, aynı iskemleleri, masaları, kâğıtları ve kitapları benim gördüğüm gibi o da görecektir ve gördüğüm masa, koluma karşı direncini duyduğum masanın aynıdır. Bütün bunlar, benim bir şey bilip bilmediğimi soran kimseye yanıt olarak söylenmiyorsa, söylemeye değmeyecek kadar açıkmış gibi görünür. Nedir ki, bütün bunlardan haklı olarak şüphelenilebilir ve bütün bunlar, tümüyle doğru biçimde önerildiklerine inanılmadan önce çok özenli tartışmaları gerektirir.

Güçlükleri açığa çıkarmak için dikkatimizi masa üzerinde toplayalım. Göze görünüşü dikdörtgen, kahverengi ve parlaktır, dokunulduğunda pürtüksüz, soğuk ve katıdır, tıklattığımda tahta sesi verir. Masayı gören, duyan ve işiten herkes bu betimlemeye katılır, öyle ki, bir güçlük çıkmayacakmış gibi görünür; fakat daha kesin olmaya girişir girişmez sıkıntılar da başlar. Masanın "gerçekten" tümüyle aynı renkte olduğuna inanmış olmama karşın, ışığı yansıtan bölümler ötekilerden daha parlak görünür, kimi bölümlerse yansıyan ışık yüzünden ak görünür. Bilirim ki yer değiştirdiğimde ışığı yansıtan bölümler değişecek ve masa üzerindeki renk dağılımı başka türlü olacak. Buna göre, birçok kişi aynı anda masaya baksalar, bunlardan herhangi ikisi, büsbütün aynı olan bir renk dağılımı göremeyecek, çünkü herhangi iki kişi masayı aynı bakış açısından göremez ve bakış açısındaki her değişme ışığın yansıma biçiminde bir değişme yapar.

Uygulamadaki birçok amaçlar bakımından bu ayrımlar önemsizdir, fakat ressam için çok önemlidir: ressam, nesnelerin sağduyunun "gerçekten" öyle dediği renklerde olduğunu kabul etmek alışkanlığından kurtulmalı, ve onları oldukları gibi görme alışkanlığını edinmelidir. Burada, felsefede en çok sıkıntı doğuran ayrılmalardan birinin başlangıcına varmış oluyoruz "görünüş" ile "gerçek" arasındaki, nesnelerin nasıl göründükleriyle ne oldukları arasındaki ayrılma. Ressam nesnelerin nasıl göründüğünü, iş gören adamla filozof onların ne olduğunu bilmek ister, fakat filozofun buradaki isteği iş gören adamınkinden daha güçlüdür ve filozof, soruları yanıtlamanın güçlüklerini bilmesi yüzünden daha sıkıntılı durumdadır.

Masaya dönelim. Anladığımıza göre masanın ya da hatta masanın bir bölümünün rengi olmak bakımından üstün görünen bir renk yoktur, bunun, ayrı bakış açılarına göre ayrı renkler olduğu görülür ve bu renklerden kimilerine, ötekilere göre masanın daha gerçek rengiymiş gibi bakmak için bir sebep yoktur. Ve biliyoruz ki belli bir noktadan bakıldığında bile, yapay ışıkta, ya da renk-körü olan birine, ya da mavi gözlük takan birine, renk başka görünecek, ayrıca karanlıkta, dokunma ve işitme bakımından bir ayrılık olmamasına karşın hiç renk görülmeyecek. Bu renk masanın doğasında bulunan bir şey değil, masaya, ona bakana, masa üzerine düşen ışığa bağlı bir şeydir. Biz günlük yaşamda masanın renginden sözettiğimizde, herhangi bir bakış açısından, genel aydınlanma koşulları altında normal bir kimseye görünen renk demek isteriz. Fakat başka koşullar altında görülen öteki renklerin de gerçek olarak kabul edilmeye onun kadar hakkı vardır: bu yüzden, yan tutmuş olmamak için, masanın kendiliğinin herhangi bir rengi olduğuna, karşı çıkmamız gerekir.

Doku bakımından da aynı şey söylenebilir. Yalın gözle damarlı, fakat başka yönden, pürtüksüz ve düz görünür. Bir mikroskopla bakarsak pürtükler, tepe ve koyaklar, ve yalın gözün seçemediği türden bir sürü ayrım görülür. Bunlardan hangisi "gerçek" masadır? Doğal olarak, mikroskopla görünenin daha gerçek olduğunu söylemek eğilimindeyizdir, fakat daha güçlü bir mikroskop altında bu da değişebilir. Bu durumda, yalın gözle gördüğümüze güvenemezsek, mikroskopla gördüğümüze nasıl güvenelim? Böylece başlangıçta duyularınıza gösterdiğimiz güveni yitirmeye başlamış oluyoruz.

Masanın kılığı bakımından da durum daha iyi değil. Hepimiz nesnelerin "gerçek" kılığı üzerine yargı vermeye alışmışız, ve bunu öylesine düşünmeden yapanz ki, edimsel olarak gerçek kılıkları görmeye başladığımızı sanırız. Fakat uygulamada, eğer resim yapmak istersek hepimizin öğrenmesi gerektiği gibi, belli bir şey, her bakış açısından başka başka kılıklarda görünür. Eğer masamız "gerçekten" dikdörtgen ise, hemen her bakış noktasından, iki açısı dar açı, ikisi de geniş açıymış gibi görünür. Karşılıklı kenarlar koşutsa bunlar, bakan kişiden uzakta bir noktada birleşiyorlarmış gibi görünür: uzunluklar eşitse, yakın olan daha uzun görünür. Bütün bunlar genellikle masaya bakarken göze çarpmaz, çünkü deney bize, görünen kılıktan gerçek kılığı çıkarmayı öğretmiştir ve iş gören kişiler olarak bizi ilgilendiren "gerçek" kılıktır. Fakat gerçek kılık bizim gördüğümüz değil, ondan çıkarımla bulduğumuz kılıktır. Ve odada yer değiştirdikçe gördüğümüz şeyin kılığı sürekli değişir ; demek burada da duyular bize, masanın kendisi üzerine doğruyu değil de, yalnızca masanın görünüşü üzerine olan doğruyu veriyor.

Dokunma duyusunu ele aldığımızda da benzer güçlükler ortaya çıkar. Masanın bize her zaman bir katılık duyumu verdiği doğrudur, onun basınca direndiğini duyarız. Fakat elde ettiğimiz duyum, masaya ne kadar sert bastırdığımıza ve bedenimizin hangi bölümüyle bastırdığımıza bağlıdır; bu durumda, türlü basınçlara ya da bedenin türlü bölümlerine bağlı olan türlü duyumların, masanın herhangi bir özelliğini doğrudan belirttiği kabul edilemez, bunlar olsa olsa, belki duyumların nedeni olan, fakat bu duyumlardan hiçbirinde bulunmayan bir özelliğin belirtileri olabilir. Aynı şeyler, masayı tıklatarak elde edilen sese, daha belirgin biçimde uygulanabilir.

Böylece, eğer gerçek masa diye bir şey varsa onun, görme, dokunma ya da işitme yoluyla bizim dolaysız (immediate) deneyimize giren şey olmadığı açığa çıkmış oluyor. Gerçek masa, eğer böyle bir şey varsa, hiçbir zaman bizim dolaysız olarak bilebileceğimiz bir şey değil, dolaysız bilinenden yapılan bir çıkarım olmalıdır. Buradan, çok zor iki soru birden doğar; yani;

(1) gerçek masa diye bir şey var mıdır?,

(2) varsa ne gibi bir şey olabilir?

Bu soruların incelenmesinde anlamları belirli ve açık birkaç terim bize yararlı olacak. Renkler, sesler, kokular, katılıklar," pürüzlülükler v.b. gibi, duyumla dolaysız olarak bilinen şeylere duyu-verileri (sense-data) adını verelim. Bunların dolaysız olarak ayrımına varma (farketme) deneyine "duyum" adını vereceğiz. Böylece, ne zaman bir renk görürsek bir renk duyumu elde ederiz, fakat rengin kendisi duyum değil duyu-verisidir. Renk, dolaysız olarak ayrımına vardığımız şeydir, bu ayrımına varmanın kendisi ise duyumdur. Açıktır ki, masa üzerine bir şey bilecek durumdaysak bu, birleştirdiğimiz duyu-verileri —kahverengi, dikdörtgen kılık, pürüzsüzlük v.b.—  aracılığıyla olmalı; fakat söylediğimiz sebepler yüzünden, masanın duyu-verileri olduğunu ya da hatta duyu-verilerinin, masanın dolaysız özellikleri olduğunu söyleyemeyiz. Böylece, masa diye bir şey olduğunu kabul ettiğimizde, duyu-verilerinin gerçek masayla ilişkileri diye bir sorun doğmuş olur. Gerçek masaya, eğer varsa, bir "fiziksel nesne" diyeceğiz.

1 | 2

GÖRÜNÜŞ VE GERÇEK - 2

Şimdi üzerinde düşüneceğimiz şey duyu-verileriyle fiziksel nesnelerin ilişkisidir. Bütün fiziksel nesnelerin hepsine "özdek" diyoruz. Böylece, iki sorumuz, yeniden şöyle düzenlenebilir:

(1) Özdek diye bir şey var mıdır,  (2) Varsa bunun doğası nedir?

Duyularımızın dolaysız nesnelerinin bizden bağımsız olarak varolamazlar gibi bakmamıza ilişkin sebepleri önemle ilk ortaya atan filozof Berkeley'dir. (1685-1753) Onun "Şüpheciler ve Tanrı-tanımazlara Karşı Hylas ve Philonous Arasında Üç Diyalog "u, özdek diye bir şeyin kesinlikle olmadığını ve dünyanın yalnızca zihinlerle onların düşüncelerinden oluştuğunu kanıtlamaya girişir. Pylas şimdiye dek özdeğe inanmıştır, fakat onu acımasızca çelişkiler ve tutarsızlıklar içine düşüren ve sonunda, kendisinin özdeği yadsımasını hemen hemen sağduyu diye gösteren Philonous ile başa çıkacak düzeyde değildir. Kullanılan kanıtlamaların değeri birbirinden çok değişiktir: kimisi önemli ve sağlam, ötekiler karışık ve kaçamaklıdır. Berkeley'in, özdeğin varlığının, saçmalığa düşmeden yadsınabileceğini ve bizden bağımsız olan bir şey varsa bunun da, duyumlarımızın dolaysız nesneleri olamayacağını ilk olarak göstermiş olmaktan gelen hakkı yadsınamaz.

Özdeğin varolup olmadığını sorduğumuzda, birbirinden ayrı iki soru ortaya çıkar ve bunları her zaman açıkça bilmek önemlidir. "Özdek" deyince biz genellikle "zihin"in karşıtı olan bir şey anlarız; bunun yer kapladığını ve herhangi bir düşünce ya da bilinçten kesinlikle yoksun olduğunu düşünürüz. Berkeley'in özdeği yok sayışı başlıca bu anlamdadır; yani, bizim genellikle masanın varoluşunun belirtileri olarak gördüğümüz duyu-verilerinin, gerçekten bizden bağımsız bir şeyin varoluşunun belirtileri olduğunu yadsımaz, fakat onun zihin dışı olduğu, yani ne zihnin kendisi ne de zihinde bulunan bir düşünce olduğu görüşüne karşı çıkar. Odadan çıktığımızda ya da gözümüzü kapadığımızda bir şeyin varoluşunu sürdürmesi gerektiğini, masayı görmek dediğimiz şeyin, bize, onu görmediğimizde de bir şeyin gene varlığını sürdüreceğine inanmak hakkını verdiğini kabul eder. Fakat o şeyin bizim gördüğümüz şeyden kökten bir başkalığı olamayacağına ve bizim onu görmemize bağlı olmamakla birlikte "görme"den tümüyle bağımsız olamayacağına inanır. Böylelikle "gerçek" masayı, Tanrının zihnindeki bir ide (düşünce) olarak görmeye yönelmiş oluyor. Böyle bir idede gerekli süreklilik ve bizden bağımsızlık bulunduğu gibi bu ide, onu hiçbir zaman dolaysız olarak bilemeyip ancak çıkarımla bulabiliriz anlamında bir bilinemezlik içinde de değildir.

Berkeley'den beri başka filozoflar da, masanın varolmasının benim onu görmeme bağlı olmamakla birlikte herhangi bir zihnin (bunun Tanrının zihni olması gerekmez, bu daha çok evrenin ortak zihni olarak düşünülür) Onu görmesine, (ya da onu başka duyumla algılamasına) bağlı olduğunu öne sürdüler. Bunu öne sürerken onlar da Berkeley gibi, özellikle, zihinlerle onların düşünce ya da duyguları dışında hiçbir şey  —ya da hiç olmazsa gerçek olduğu bilinen bir şey— bulunamayacağını düşünüyorlardı. Onların, görüşlerinin desteği olarak ortaya koydukları kanıtlamaları şöyle özetleyebiliriz: "Düşünülebilen her şey onu düşünen kişinin zihnindeki bir idedir; öyleyse zihinlerdeki idelerden başka hiçbir şey düşünülemez; bu durumda idenin dışında hiçbir şey kavranamaz, kavranamayan şey de yok demektir."

Böyle bir kanıtlama, kanımca yanlıştır; doğal olarak, bunu öne sürenler böyle kısa ve çiğ biçimde öne sürmezler. Fakat sağlam olsa da olmasa da bu kanıtlamanın şu ya da bu biçimde öne sürülmesi çok yaygındır; ve pek çok filozof, belki de çoğunluk, zihinler ve onların idelerinin dışında bir gerçek bulunmadığını öne sürerler. Böyle filozoflara "idealistler" deniyor. Bunlar özdeği açıklamak istediklerinde ya Berkeley gibi, özdeğin bir ideler takımından başka bir şey olmadığını ya da Leibniz (1646-1716) gibi, özdek gibi görünen şeyin az çok eksik durumdaki idelerin bir birikimi olduğunu söylerler.

Fakat bu filozoflar da zihin karşıtı olarak özdeği yoksamakla birlikte, başka bir anlamda yine de özdeği kabul ederler. Anımsanacağı gibi, biz iki soru soımuştuk;(l) Bir gerçek masa varolabilir mi? (2) Varolabilirse bu ne türden bir şeydir? Şimdi, Berkeley de Leibniz de bir gerçek masanın varolduğunu kabul ederler, fakat Berkeley bunun Tanrının zihnindeki kimi ideler, Leibniz de bir ruhlar topluluğu olduğunu söyler. Bu durumda ikisi de birinci sorumuza olumlu yanıt vermiş oluyorlar, onların sıradan ölümlülerin görüşlerinden ayrılmaları ikinci soruya verdikleri yanıttadır. Gerçekte, hemen bütün filozoflar bir gerçek masanın varlığını kabul etmekte birleşir görünürler: hemen hepsi kabul ederler ki, bizim duyu-verilerimiz —renk, kılık, pürüzsüzlük v.b.— ne denli bize bağlı olurlarsa olsunlar, yine de onların ortaya çıkışı bizden bağımsız bir şeyin varlığının belirtisidir, bu şey belki de bizdeki duyu-verilerinden büsbütün başkadır, fakat onun, gerçek masayla uygun ilişkiler içine her girdiğimizde bizdeki bu duyu-verilerini doğuran şey olarak görülmesi gerekir.

Şimdi, filozofların üzerinde anlaştıkları bu noktanın —doğası ne olursa olsun bir gerçek masanın varolduğu görüşünün— yaşamsal önemi açıktır ve masanın doğasıyla ilgili ikinci soruya geçmeden önce, bu görüşü kabul etmek için ne gibi sebepler bulunduğu üzerinde durmakta yarar vardır. Bu yüzden, bundan sonraki bölüm bir gerçek masanın bulunduğunun kabul edilişinin sebepleriyle ilgili olacak.

Daha ileri gitmeden önce, şimdiye dek ne elde etmiş olduğumuz üzerinde bir an için durmak iyi olur. Duyularla bilindiği kabul edilen herhangi bir nesneyi alırsak, duyuların bize dolaysız olarak anlattıkları şeyin, bizden ayrı birşeye ilişkin bir doğru (truth) değil de, görebildiğimiz kadarıyla o nesneyle bizim aramızdaki bağıntılara bağlı olan duyu-verilerine ilişkin bir doğru olduğu ortaya çıktı. Demek ki dolaysız olarak görüp duyduğumuz şey yalnızca "görünüş"tür ki onun, arkasındaki bir "gerçeğin" belirtisi olduğuna inanırız. Fakat, eğer gerçek, görünen şey değilse, gerçek diye bir şey olup olmadığını bilebilir miyiz? Eğer bilebilirsek bunun ne gibi bir şey olduğunu anlama olanağımız var mı?

Bu tür sorular şaşırtıcıdır ve en garip varsayımların bile doğru olmadığını bilebilmek zordur. Böylece, şimdiye dek  bizde ancak pek belirsiz düşünceler uyandıran şu-bildiğimiz masa, şaşırtıcı olabilirliklerle dolu bir sorun olup çıkmıştır. Üzerinde tek bildiğimiz şey, onun, göründüğü şey olmadığıdır. Bu alçak gönüllü sonuç dışında, şimdilik, varsayımlarda bulunmak için en geniş özgürlük içindeyiz.

Leibniz bize onun bir ruhlar topluluğu olduğunu söyler; Berkeley Tanrının zihnindeki bir ide olduğunu söyler; ağır başlı bilim de şaşırtıcılıkta onlardan geri kalmaz ve masanın, zorlu bir devim içindeki elektrik yüklerinin büyük bir birikimi olduğunu söyler.

Bu şaşırtıcı olasılıklar arasında, şüphe de ortaya çıkıp, belki de masa diye hiçbir şey olmadığını öne sürer. Felsefe bu bir sürü soruyu bizim istediğimiz gibi yanıtlayamasa bile hiç olmazsa dünyayı daha ilginç kılacak sorular sorma gücünü taşır, ve günlük yaşamın en sıradan şeylerinin bile yüzeyleri altında yatan şaşırtıcı ve duyulmamış şeyleri gösterir.

1 | 2

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 1

Şeyh Bedreddin İslâm tasavvufunun Vahdet-i Vücud okuluna mensup ünlü Türk mutasavvıf, filozof ve kazasker. Özellikle 15. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Fetret Devri sırasında desteklediği Musa Çelebi'ye verdiği destek ve çağdaş sosyalizm uygulamalarını çağrıştıran yönetim yöntemleriyle bilinmektedir.

Yaşamı

Yaşamı hakkında bilinenler büyük oranda torunu Hafız Halil'in yazdığı "Menakıbname"'ye dayanır.

Günümüzde Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında doğmuştur. Kesin doğum tarihi bilinmemekle beraber çeşitli kaynaklarda 1358, 1359 veya 1365 olarak verilir. Menakıbname'ye göre babası Endülüs'ten İslâm âlimi diye gelmiş kendisini ustaca Müslüman Türk olarak kabul ettirmiştir. Daha sonra Simavna kadısı olur. Annesi Rum asıllı bir Hıristiyan iken Müslüman olan Melek Hatun'dur. Edirne'nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile buraya yerleşir.

Şeyh Bedreddin eğitimine Edirne'de babasının yanında başlar. Hocası Molla Yusuf sayesinde fıkıh ilmiyle tanışır. Hocası ölünce Bursa'ya gider, astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanan Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud'dan ders alır. Daha sonra Konya'da Feyzullah'tan mantık ve astronomi dersleri alır. Daha sonra dönemin İslâm dünyasının ilim merkezi olan Kahire'ye gider.

Menakıbname'ye göre 8 Aralık 1382 tarihinde Kahire'ye varır. Burada Memluk Sultanı Berkuk'un dostu ve danışmanı olan dönemin ünlü alimlerinden Ekmeleddin el-Bayburti'nin öğrencisi olur. Sultan Berkuk Bedreddin'i oğlu Ferec'in özel hocalığına tayin eder.

Sultan Berkuk'un sarayında geçirdiği üç yıl zarfında Hüseyin Ahlati ile tanışır ve düşüncelerinden etkilenir. Berkuk Bedreddin ve Ahlati'ye birer Habeş cariye sunar. Menakıbname'nin yazarı Hafız Halil'in babası İsmail'i bu cariyelerden biri olan Cazibe doğurur. Diğer cariye Mariye (Meryem) ise Ahlati'nin öğretisini özümsemiştir. Bedreddin, Mariye ile yaptığı konuşmalarda kendisini gülün dikeni gibi gördüğünü söyler: "Anı gül gördi vü kendüni diken". Ahlati Bedreddin'in tasavvuf yolunda yol göstericisi olur.

Hüseyin Ahlati bir süre sonra Bedreddin'i Tebriz'e yollar. Burada Anadolu seferinden dönen Timur'la karşılaşan Bedreddin, ilmiyle Timur'u ve maiyetini etkiler. Timur kendisiyle beraber gelmesini istese de Bedreddin bunu kabul etmez ve Kahire'ye döner.

Ahlati ölümünden hemen önce Bedreddin'i halifesi ilan eder. Ancak müritlerinin bazıları buna tepki gösterir. Bedreddin altı ay sonra Mısır'ı terk eder. Menakıbname bu ayrılışın sebebini Rumeli'ye dönme arzusu olarak gösterse de, müritlerin muhalefeti ve Mısır'ın içinde bulunduğu siyasi karmaşa da bu kararın sebeplerinden olabilir.

Şeyh Bedreddin önce Halep'e sonra Karaman ve Germiyan Beyliklerinin topraklarına gider. Gittiği yerlerde tanınmaktadır. Buradan Menderes Vadisi boyunca ilerleyerek Aydın'a gelir. Menakıbname'ye göre, yolu üzerindeki Nizar köyünde en önemli müritlerinden Börklüce Mustafa ile tanışır. Daha sonra Tire üzerinden İzmir'e geçer. Menakıbname'de İzmir'den, Hıristiyan nüfuslu Ceneviz hakimiyetindeki Sakız Adası'na geçtiği anlatılır.

Kütahya ve Domaniç üzerinden Bursa'ya yaptığı yolculuğu sırasında Sürme köyünde diğer önemli müridi Torlak Kemal ile tanışır. Gelibolu üzerinden Trakya'ya geçer ve Edirne'ye ulaşır. Kahire'den Edirne'ye kadar gittiği her yerde müritler toplamıştır. Birkaç ay sonra Bursa ve Aydın'a tekrar gider, sonrasında yedi yıl Edirne'de kalır.

Bu sırada Osmanlı Devleti Fetret Devri'ndedir. Şeyh Bedreddin Musa Çelebi'nin kazaskeri olma teklifini kabul eder ve iki yıl Edirne'de kazaskerlik yaparak geniş çevrelerle temas kurar. Bir ihanetinden ya da suçundan dolayı ailece İznik'e sürülmüştür. Sürgün olduğu sırada eski müridleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayrı ayrı yerlerde (Aydın ve Manisa) Mehmet Çelebi'ye karşı ayaklanma hazırlamıştır. Şeyh Bedrettin üç ayrı yerde birden müridleriyle birlikte ayaklanma çıkartmıştır. Börklüce Mustafa, Karaburun'da Beyazıd Paşa'yla çarpışırken öldürülür ve isyan bastırılır. Torlak Kemal de Manisa'da yakalanır ve burada asılarak idam edilir. Sultan Mehmet isyanların başındaki kişi olarak gördüğü Şeyh Bedreddin'i Edirne'ye varamadan ele geçirir. Kendi fetvasıyla idam edilir. Serez çarşısında üryan olarak asılır ve burada defnedilir. Ölüm tarihi çeşitli kaynaklarda 1416 veya 1420 olarak verilir. 1961'de kemikleri, Divanyolu'ndaki II. Mahmut Türbesi haziresine defnedilmiştir.

İsyanı

Kazaskerliği sırasında kethüda olarak yanına aldığı Börklüce Mustafa, Bedreddin'in sürgüne gitmesiyle beraber Aydın'a döner. Burada Osmanlı idaresinden memnun olmayan köylüleri ve yoksul dervişleri etrafına toplayarak isyan eder. İsyanın merkezi Karaburun Yarımadası'dır. İsyancıların sayısını Bizanslı tarihçi Dukas 6.000, Osmanlı tarihçilerinden Şükrullah bin Şehabettin 4.000, İdris-i Bitlisi ise 10.000 olarak verir. İsyanı bastırmak üzere harekete geçen Saruhan Beyinin ordusu bozguna uğrar. Bunun üzerine Sultan Mehmet (I. Mehmet Çelebi veya I. Mehmed) oğlu Murat ile veziri Beyazıt Paşa'yı bölgeye yollar. İsyan bastırılır, isyancılar Börklüce Mustafa'nın gözü önünde kılıçtan geçirilir. Börklüce Mustafa ise bir deve üzerinde çarmıha gerilerek öldürülür ve şehirde gezdirilir.

Börklüce isyanıyla muhtemelen aynı zamanlarda, Manisa civarında Torlak Kemal liderliğinde bir isyan daha patlar. Daha küçük olan bu isyan da şiddetle bastırılır ve isyancılar öldürülür.

Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının Bedreddin'in onayıyla gerçekleşip gerçekleşmediği belirsizdir. Ancak bu kişilerin Bedreddin'in müritleri olduğu konusunda tüm kaynaklar hemfikirdir.

Bu sırada Sinop üzerinden Eflak'a giden Bedreddin'in Edirne'ye dönüş yolculuğunda, Osmanlı otoritesinin çok güçlü olmadığı Balkan topraklarında kaynaşmalar başlar. Osmanlı tarihçileri Bedreddin'in düzenli bir isyan örgütlediğini yazarlar. Menakıbname ise Bedreddin'in tek amacının yeni yazmış olduğu Nurü'l-kulub adlı eserini sultana sunmak olduğunu yazar. Osmanlı ordusu bu isyanı da şiddetle bastırır ve Bedreddin ölüme mahkûm olur..

Mutasavvıflığı

İslâm tasavvufu Vahdet-i Vücud okuluna mensup diğer mutasavvıfların etrafındaki tartışmaların bir benzeri Şeyh Bedreddin için de yapılmıştır. Kimileri kendisini bâtıl (şirk > müşrik) olarak, kimileri de büyük bir sûfî olarak görmüş hatta eseri Varidat'a şerhler yazmışlardır. Mutasavvıflardan Sofyalı Bâlî Efendi, Aziz Mahmud Efendi ilk görüşe sahip olanlardır. Ancak mutasavvıf ve şair Niyazi Mısri ve son devrin Melami şeyhlerinden Seyyid Muhammed Nur ikinciler arasında yer almışlardır.

Yapıtları

Ölümünden sonra eserlerinin birçoğu gizlenmiş veya kaybolmuştur. Menakıbnameye göre 48, başka kaynaklara göre 38 yapıtı vardır. Bazı yapıtlarının adı bilinmekle beraber günümüze ulaşmamıştır. En iyi incelenmiş yapıtı Varidat'tır.

-Varidat
-Cami’ü’l-fusuleyn
-Letai'fü’l-işarât
-et-Teshil
-Meserretü’l-kulûb
-Unkudü’l-cevahir
-Çerağu'l-fütuh
-Nurü'l-kulub

Kaynak: wikipedia.org



VARİDAT


Âhiret  işlerinin, câhillerin  iddia ettiği gibi olmadığını  bil.  O  işler  buyruk,  bilinmeyen  gayb   ve  meleklerin  dünyasıyla  ilgili  olup, câhil halk  tabakasının  iddia ettiği gibi, gözle görülen dünyayla ilgili değildir.

Peygamberler  ve  halis  kişilerin  söyledikleri  doğrudur.  Fakat  temel  nokta  onları  anlamamadır.  Bunu  iyi  bil  ve  hiç şüphelenme ki,  cennet,  köşkler,  ağaçlar,  huriler, mallar, ırmaklar, meyvalar, azap, ateş ve benzerleri rivayetlerde  söylendiği  ve  eserlerde  anlatıldığı gibi, sadece görüntülerle  izah edilemez; onların başka anlamları da vardır. Bu anlamları, velilerin hâlisleri bilmektedirler.

İbâdetlerin  amacı,  gönülleri  ölümlü  varlıklardan  sıyırıp,  ebedî  ve  yüce  varlığa  yöneltmektir.  Fâni  varlıklara  bağlı  bir  gönülle  bin yıl namaz kılsan dahi, hiç bir sevap elde edemezsin.

Bu  beden  baki  kalmayacağı  gibi,  ölümden  sonra  dağılan  bölümlerinin  yeniden birleşmesi  de,  mümkün  değildir.  Ölülerin diriltilmesindeki amaç, bu değildir.

Sen nerdesin ey gafil!

Dünyaya daldığın  için, Allah’ı anlama yolundaki  çabaların azalmıştır. Bu nesneler ve olgunluklar, senin düşündüğün gibi değildir. Fakat  sen  Hak’tan  uzaklaştığın  için,  onlara yönetmiyorsun. Şayet bunları anlayabilirsen, onları kendine amaç edinip, gönlünü Allah’a yöneltebilirsin.

Sen, meyvelerle ve başka şeylerle aldatılan  çocuğa  benzersin.  Çocuğa  dersten  ürkmesin  diye,  hoşuna  gidecek şeylerle  benzetmeler yapılır. Sen bu gafil gönlünle Allah ve peygamberleri  tanıdığını ve kitaplar okuyarak, ne  istediklerini anladığını mı sanıyorsun?

Dersle  uğraştığın  sürece,  Hakkı  idrak etmekten daha da uzaklaştığını bilmelisin! Allah’ın buyruğu, kendi zatının gereğidir. Sözle, harflerle, Arapça  veya başka bir dille izahtan  münezzehtir.  Kalem  her şeyin  gerçeğidir, kendine dair ne hal meydana gelirse yazmaktadır.  Huriler,  köşkler,  ırmaklar, ağaçlar,  meyvalar  ve  benzerlerinin  tümü, hayal  âleminde  gerçekleşir,  duyu  âleminde gerçekleşmez; bunu anla!

Cin de aynı şekildedir, adı da bunu gösterir;  zira  görünen  duyulardan  gizlidir. Onu gören  kişi  zahirde  gördüğünü  sanır,  gerçek öyle değildir. O, ancak hayal gücüyle kavranabilir.

Ulu Tanrı Kur’ân’da buyurmuştur ki:  "Gaybı   bilinmeyeni  ,  Allah’tan  başka kimse  bilmez. İlimde  ilerlemiş  olanlar  ise, O’na inandık derler." Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.

"Elif  ve lam,  ismi umûmî hale sokma belirtisidir. Gerçekte bilen yalnız bir ve kahhar olan  Allah’tır.  Bütünün  bütünde  olmasında şüphe yoktur. Yani, varlıklar her nesnede ve hatta  her  zerrede  vardır. Görmüyor musun tohumda  bütün  ağacın  var  olduğunu  ve bütünün  ağacın  her  bölümünde  oluştuğunu?

Ağacın bütünü meyvada mevcuttur. Her bölümünde bir tohum vardır, böylece bütün buradadır  ve  ondan  oluşmaktadır.  Aynı şekilde bütün âlemler, kâinat "özden" meydana gelmektedir ve asıl da bütünden gerçekleşmektedir. Bütün kâinat bir zerrede vardır ve buradan  imân  sahibi  kişiler  gizli  sırrı  anlarlar.  Bütün  alemler  insanda  bulunduğu, ancak gizli olduğu ve bu gizlilik örtüsü kalktıkça,  o  zaman  "Ben  gizli  bir  hazineydim, bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları  yarattım"  sözünün  sırrı  ortaya  çıkar.

Bilen  yine  Allah’tır,  ondan  başkası  değildir. Bütünde  münezzehtir  ve  yine  nitelikleriyle nitelenmiştir. Bir nurla mumun fitili yanar, o halde binlerce alevle yanan gönül  ışığı nasıl olacaktır. Ey gerçek peşinde koşan yolcu! Sen de ümitsizliğe düşme,  tehlikeleri aştıktan sonra, ışığa kavuşabilirsin.

Bazı  insanlar birbirilerine  ibâdet ederler veya dirhem ve dinarlara,  paralara  , yiyeceklere,  övünç  ve  kibirliliğe  bilmeden ibâdet edip, Allah’a ibâdet ettiklerini sanırlar.  Ulu  Tanrı  âyeti  kerimede  buyurmuştur ki:  "Doğrusu biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sunduk". Bilgi sahibi kişiler bu emanetin  Allah’ı  anlamak  olduğunu  söylemişler. Ben, bu sözle, Allah’ın sureti anlamına  geldiği  düşüncesindeyim,  çünkü  Âdem, Allah’ın  sureti biçiminde yaratılmıştır. Onun sureti  bütünün  suretidir  ve  yalnız  insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz. Böylece  de  göklerdeki  ve  diğerlerindeki  aslın  yorumuna gerek kalmaz. Onlar kendileri bunu yüklenmekten kaçındılar,  insan, madde olarak bunu yüklendi ve yüce Rahman’ın suretini kabullendi; daha önceleri zâlim ve bilgisiz iken, sonradan âdil ve bilgili oldu.

Seni Allah’a yaklaştıran her şey, melektir,  rahmandır,  ondan  başkasına  yaklaştıranlar  ise  iblistir, şeytandır.  Seni  ulu  Tanrı’ya  yönlendiren  güçlerin, meleklerdir,  bedenî şehvetlere  yönlendiren  güçlerin  ise, şeytanlardır.

Ey kişi!

İçin melekler ve şeytanlarla doludur; galip gelen kararı verir. Cinler  ise,  ikisinin arasındadır

Yeryüzüne düşen her yağmur damlasının bir sebebi vardır. O bölgeye yağmuru yağdıran sebep, melektir. Kendisi melekten oluştuğu  gibi,  sebeplerin  her  biri  de, melekten ibarettir.  Her  damlaya melek  dersen,  damlayı  sağlayan  sebep dolayısıyla doğru  söylemiş olursun?

Her  damla  içinde,  melekler  vardır  dersen,  yine doğruyu  söylemiş olursun,  çünkü, bölümlerden dolayı, melekler vardır. Bu da, melek  adı  verilen  bir  suretin  yansıtılmasını engelleyemez.

Şunu  bil  ki,  ceza,  rahmet,  acı,  lezzet  ve benzerleri  bütünden  oluşur.  Fakat  Allah, bütün  bunlardan  münezzehtir,  zîrâ  bunlar izafidir ve inişinin gereğidir.

Görmüyor musun?

Gerek  insan ve gerekse yılanın ağzındaki tükürük  su, kendisi  için uygun olup, başkasına  zehirdir.  Her  ikisindeki  hayat  gerçeği, onlardan  kopmamışsa  da,  onlardan  arındırılmıştır. Doğru olan şudur ki, Allah kâinatın bütünüdür.

Bil  ki,  Allah’ın  ortaya  çıkmada,  zâtî  bir eğilimi  vardır.  Bunun  da  gerçekleşmesi, ancak küçük nesnelerle ortaya çıkışı ile olur. Sevgi de, bu zatî eğilim ve özün gereğinden ibarettir  Yüce Allah,  "Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi  istedim; beni bilsinler diye  insanları yarattım" sözleriyle  buna  işaret  etmektedir. Diğer  bir izahla  "Gerçekleşmesi  için  yarattım,  tesbit  ettim  ve  ortaya  çıkardım"  denilmektedir.  Bu anlamla,  bazı şeyhlerin  tahayyül  ettikleri sevgiyi öğrenme anlamı arasında büyük fark vardır.

Dikkatli ol.

Bir toplumun başları olan hatip, imam ve diğerlerinin  amaçları,  Hakk’a  yönelik  olmayabilir. Bu durum, onlardan uzaklaşman  için yeterlidir. Şayet  amaç  onları  doğru  yola yönlendirmek  ise,  ibâdetin  temeli,  hedeflerinin Allah olduğu yönündedir. Bu temel yok olursa,  ibâdetleri de yok olur ve toplulukları kötülükler  içinde  kalır.  Kötü  topluluklardan uzaklaşmak yeğdir.

Var olanın Allah olduğunu  O’ndan başkası olmadığını bil;  amaç  da,  yine Allah’tır; O’ndan başkası değildir. Ya MAKSÛD, ya da MEVCÛD  demeleri,  bunu  gösterir.  Birbirileriyle  ters  düşseler  bile,  Allah  bütün  nesnelerde  vardır.  Çünkü  aşamalar  bakımından hepsi varlık ve tezat içine girmektedir. Allah, onlardan  münezzehtir.  Batıl  da  bir  varlık olarak, Hak’tır ve batıl oluşu nisbidir. Bütün varlık aşamaları, cisimler âleminin  içindedir. Bu  cisimler yok olunca,  ruhlar ve diğer mücerredâttan  başka  her şey  yok  olur.

"Mirsâdü’lİbâd"  adlı  eserin  yazarı  bir  örnekle  cisimleri  katar  ve  ruhları da aşamalarına göre şeker kamışı, beyaz şeker, bitki ve küp şekerlere  benzetmiş;  bu  arada  ruhları cisimlerden  ayırma  yanılgısına  düşmüştür. Hâlbuki gerçek öyle değildir insanın bedeni ruhtur,  Hak’tır;  suretlerin  birikmesiyle  yoğunlaşmıştır.  Suretler  ortadan  kalksa  da, ortağı olmayan, bir olan Allah kalır.

Hak  etki  yönünden  Allah’tır.  Etkilenme yönünden ise, kul ve mahlûktur, mahkûm ve yeniktir. Bundan dolayı  bütün  işler  Allah’a aittir; suretler  ise, araçlarıdır. Kulun suretinde   görünümünde   Hak’tan  başka  bir şey yoktur.  Fakat  kul  yanılgıya düşüp,  kendisinde  Hak’tan  başka  özgün  bir  varlığın  işi  ve seçimi  bulunduğunu  sanmıştır.  Bu  yanılgı, onun  gafletinden  ileri  gelmektedir.  Tıpkı  iş yapan sanatkârın,  iş yaparken kendisinin ve âletinin  ayrı  birer  varlık  olduğunu  sandığı yanılgısı gibi. O âletin esas işi yaptığını sanırsa,  bu  düşüncesi  beğenilmez;  çünkü  gafletinden  gerçekleşmektedir.  Gerçeği  bilip,  işi ve  seçimi  kendisine  bağlayıp  ve  bunların Allah’tan  geldiğini  anlarsa,  bunda  yerilecek bir  husus  yoktur.  Zira mahsûs  iş  mahsûs suretten  çıkmıştır  ve  böylece  o  fiilin  faili odur.  Bu  aşamadaki  iş,  görünüşte  insanın fakat  gerçekte  Allah’ındır.  Doğru  olanı  da, bu şekilde  olanıdır. 

Bilgin  kişi,  düşünüp, yaptım  derse,  gerçeği  söylemiş  olur.  Câhil bunu  söylerse  inandırıcı  olmaz. Araştırıp, gerçeği ortaya çıkarmak için, işi yapanın işini hissetmesi ve seçmesi gerekir. Zira istediğini yapar,  istemediğini  bırakır;  çünkü  işler,  Allah’ın  isteğiyle  tahakkuk  eder;  iç  ve  dış  sebeplerden  dolayı,  aşamalar  ve  örneklerin gereklerindendir.  Bunlar  birleşip  ortaya çıkınca,   istek de zorunlu olarak ortaya çıkar ve  sonuçta  işler  de  gerçekleşir. İnsan,  işleri bırakmaya muktedir olduğunu sanır; hâlbuki durum  öyle  değildir. İşleri  yapmamak  da, aynı şekildedir.  Böylece  yapanın  gerçekleşme  sırasında elinde hissinden başka bir şey yoktur.  Hayvanların  yaptıkları  çelişkili  işler, onları  seçim  yapma  yanılgısına  düşürebilir; hâlbuki  gerçek,  duyduklarındır.  Kargaların çöplükleri eşmesi, horozların gece yarılarında ötmesi ve diğerleri, basit halk tabakasına bilinen  anlamda  seçim  yapma hakkı düşüncesini  uyandırır.  Bu  sadece  sözlerin  yanlış olanıdır. Aklı yetmeyen karşı gelse bile, keşfin verdiği budur.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 2

Kâinat cinsi türü ve özü yönünden kesin olarak  kadîmdir  ve  onun  ortaya  çıkışı  zamanla ilgili değil. zâtidir. Karşıtlıklar Hak’tan doğar. Hak bunların bir  kısmından hoşlanır, bir kısmından hoşlanmaz. Doğuş, öz ve aşamalar gereğidir. Buna karşı çıkılmaz. Eylemlerin  düzene,   kendisine  yakınlaşmaya,  olgunluklar edinmeye  yarayanlarına   razı olur; aksine  razı  olmaz.  Bu  durum,  bir  adamın, sakin  iken yapmayı  istemediği bir  işi, kızınca yapmasına  benzer.  Allah’ın  iradesi  zatın  ve aşamaların  gereği  anlamındadır.  Zahirde düşünen  kişilerin  sandığı  gibi  suçlar  ve fevâhişler   ahlâksızlıklar,  Allah’ın  emriyle ortaya çıkmaz. Ulu  Tanrı  zâlimlerin  söylediklerinden münezzehtir. Allah’ı arayan, hastaya benzer; aranan  olgunluklar, sağlığa;  cahillik  ile Hak’tan  uzak  kalma  da  hastalığa  benzer. Nasıl  ki,  bir  hasta  kendini  doktora  teslim edip,  bir  gün  yeniden  sağlığına  kavuşmak ümidiyle,  istediğini  yapmasına  izin  verir, emirlerini  yerine getirir,  ilaçların  acılarına karşı sabır gösterir ve tedavideki türlü acılara dayanıklı olmaya  çalışıp, gayret harcıyorsa  ki  bu  gerçekleşmeyebilir  de,  işte  arayan kişi  de  böyledir.  Zira  sağlığın  temel şartı doktorun söylediklerine uymaktır; çünkü bu bir  araçtır;  türlü  acılar  sonunda  sağlık  elde edilir  veya  edilmez.  Ama  çaba  göstermesi gerekir ve doğru olan da budur. Hasta doktoruna,  beni  sağlığıma  kavuşturuncaya  kadar  senin  emirlerine  riayet  etmeyeceğim derse, bu akla uygun düşmez. Hakikati arayan  kişi  de,  engelleri aşmak  için  çaba  göstermeli  ve  ben  istediğim  gerçekleşinceye kadar şeyhlerin söylediklerine uymayacağım dememelidir.  Zira  böyle  bir  durum  bilgi  istememenin belirtisidir.

Kişi  kendi  menfaati  için  uğraşmalıdır; zamandan  medet  ummamalıdır.  Uğraşma yolu  ile  amacına  kavuşursa,  isteği  yerine gelmiş  olur.  Kader  istediğini  elde  etmesini engellerse, mazur sayılır.

Allah’a ulaşmanın en  iyi yolu, dünya  işlerini  bir  yana  bırakmaktır.  Allah’a  ulaşma isteğinde bulunan birçok kişiye bu yol önerilince,  der  ki  isteğim  yerine  gelmeyinceye kadar  dünyayı  bırakmam.  Bu  da  gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durumdur. Bunlar  ve  peygamberler  tıpkı  çocuk  sahipleri gibidirler.  Zira  onlar  çocuklarına  olgunluk kazandırmak için, gerçekte var olmayan bazı nesnelerle  korkutup,  umutlandırmaktadırlar.  Fakat  çocuklara  söylenenler  masum yalanlar olabilir.

Şüphesiz ki peygamberlerin söylediklerinin bunlarla  alakası  yoktur. Peygamberlerin  söylediklerinin  gerçek  diğer anlamlarını  dinleyenler  bilgi  derecelerine göre  düşünebilirler.  Arifler  gerçeği  bilirler. Mesela  bir  kişiye şunu  yaparsan,  sana  nurdan iki kuş verilecektir dendiğinde, arifler bu iki  kuşla  ilim  ve  hünerin  kastedildiğini  bilirler.  Hâlbuki  dinleyenler  alelade  kişilerin bildiği anlama geldiğini sanırlar. Bu da doğru değildir.  Burada  söylenenler  peygamberlerin  bilgisi  dahilindedir.  Benzeri  rüyada  da görülür.  Zira  rüyada  görülen  görüntü  gerçekte başkadır. Fakat birçok kişinin karşılaştığı  bir  durum  olduğu  için,  görüldüğü  gibi olmadığı  anlaşılmış; izahına  çalışılmış  ve anlamları bilinmiştir. Peygamberlerin yolunda başkalarına yol yoktur. Başkaları basiretsizliği devam ettirirken, veliler  erenler  keşif yolu ile bunu anladılar.

Şöyle bir düşün!

Halk bu hususta ne gibi sanılar içindedir? Allah’a  varmanın  yolları  çeşitlidir;  onu tatmayan bilmez.

Allah selamet versin Hazreti İsa  aleyhisselâm, ruhuyla diri, cesediyle ölüdür. Ancak o Allah’ın ruhu olduğundan dolayı ve ruhanî yanının  üstünlüğü  dolayısıyla  ölmemiştir. Ruh  ölümsüzdür;  ondan  dolayı  ölmemiştir, dediler. Karar üstün olanındır; bu da cesedi ölmedi  anlamına  gelmez;  çünkü  bu imkânsızdır; bunu anla!

(Hicri) Sekiz yüz sekiz yılı Cuma gününde yeşiller giyinmiş  iki kişi gördüm. Birinin elinde,  Allah’ın  selamı ona  olsun İsa’nın  ölüsü vardı. O iki kişi, sanki bana İsa’nın bedeninin öldüğünü  ima  ediyorlardı.  Allah  daha  iyi bilir.  Halk  tabakasının  iddia  ettiği  gibi  ölü bedenlerin yeniden dirilmesi, doğru değildir. Fakat öyle bir zaman gelebilir ki, insanlardan kimse  kalmazsa,  yeniden  topraktan babasız anasız insan doğar ve daha sonra evlenmeyle çoğalır.

Cennet  ve  cehennem  ile  ayrıntılarının anlamlarının,  cahillerinin  akıllarından  geçen  anlamlarla  ilgisi  yoktur.  Melekler  ise melekût  alemindendir.  Görülmeleri  ancak varlık  içinde  olabilir;  zîrâ  melekût  varlığın batınındadır.  Öyle  ki,  iyiliğe  yol  açanlara melekler, kötülüğe yol açanlara ise, şeytanlar  ve  iblisler  denir.  Belki  de  kişiliğe  bürünüp,  insanların  istidadına göre görüntü şekliyle ortaya  çıkabilir  ve  insan onu diğer  sair varlıklardan  sanabilir.  Hâlbuki  gerçek  öyle değildir; o kişinin gördüğü görüntü iç görüntüdür  ve  onun  içindir  ki,  gören  gözünü  kapatsa bile, görüntüyü görebilir. Hak’tan yüz çeviren, hisleri cüz’i olan kişi şeytandır. Gönlü  yasaklardan  arınmış  uyuyan  bir  kişinin rüyaları sonuna kadar gerçekleşebilir.

Bilginler ruhun soyut varlıklarla bağlantılı olduğunu  ve onda olayların  yansıdığını  söylerler. Bu durum öyle olabilir. Belki de  gördüğü  onun  dışında  değildir;  fakat  uyanık iken düşündükleri rüya olabilir. Halk tabakasının  iddia ettiği  gibi  rüyada  görülenler ayrı şeyler değildir. Kişi uyanıkken  tasavvur ettiğini  uykudayken  de  görebilir. Dileğim  onların  söyledikleri değil, benim  söylediklerimin doğru olmasıdır. Uyuyan kişi uyanıkken gördüğü, işittiği ve tasavvur ettiğinin dışında bir nesneyi  görmez.  Kendisine  uygun  düşeni görür. Şayet  gördükleri  karşılaştırma  ve soyutlarla  bağlantı  sonucunda  tahakkuk etseydi,  kişi o halde, daha önce hiç  görmediği, duymadığı ve gerek kendisi, gerekse de kendi  soyundan  olanların  gönlünden,  hatırından  geçirmediği  çok  güzel şeyler  görebilirdi  Fakat  gerçek  böyle  değildir.  Zira  gördükleri, düşüncesi  sonucunda  oluşturduğu nesnelerdi.  Gönül  tasavvur  yapmaktan  hiç bir  zaman  boş  kalmaz.  Düşünceler  dâima uyanıkken  ve  uyurken  insanın  aklından  geçer.  Düşüncelerin  arınma  ve  hallerine  göre rüyaya da doğru aktarılması ve hatırlanması mümkündür. Sözün kısası rüya, uyuyan kişinin düşündüklerinden  ibaret olup, görüntülere dönüşür.

Söylendiğine göre "Ulu Tanrı, ilk  önce  bir  cevher  yarattı  ve  daha  sonra kâinatı  o  cevherden  var  etti".  Buradaki cevherden maksat,  ilk varlığın Hak suretiyle ortaya  çıkmasıdır.  Yüce  Tanrı  söylediklerinden daha yücedir ve herşeyi daha iyi bilir.

Şunu bil ki,  zikirler ve dualar gönlü matluba   Allah’a   yönlendirmek  içindir  ve  bir bağlantıdan  başka  bir şey  değildir.  Etki  yapan yöneliştir. Yönelişten birçok nesne ortaya çıktığı gibi, gaflet ehline saklı kalan hususlar da aydınlanır. Amelsiz iklim, tıpkı imansız bir amel ve bedensiz ruh gibidir.

Mütekellimler  kelamcılar, Allah her şeye muktedirdir ve istediğini yapabilir derler. Bu da,  Allah’ın  kâfire  küfrü  ve  zâlime  zulmü istediği  anlamına  gelir  ve  bir  anlamda  da, küfür  ile  zulmün  onun  iradesi  ve  seçimi  ile ortaya çıktığı demektir.

Ebu  Ali İbni  Sînâ  ve  benzerleri  Allah’ın varlığının kendini gerektirdiğini  zatı vacibdir  söylerler. Yani onun varlığı kâinatın varlığından  değişiktir;  fakat  kâinata  etki  yapmıştır demektedirler. Hâlbuki  ikisi birbirinden ayrı ve farklıdır; tıpta ateşle su gibi arasında ters etki vardır.

Bu  inançların  ikisi de  yanlıştır  ve  sırf  cehalet  ile  bilgisizlikten  ileri  gelmiştir.  Allah zâlimlerin söylediklerinden  münezzehtir. Allah’ın  isteği  ve  seçimi  kâinatın  isti’dâdına göredir.  Ulu  Tanrı’nın  buyurduğu  "Allah istediğini  yapar  ve  dilediğini  hükmeder" sözleri,  bir şey  için  ne  dilerse,  onu  yapar anlamına gelmez. Yani tasavvur ve tahayyül edilen, birbirine zıt olan İslâm, küfür, zulüm, adalet,  taş,  ağaç  ve  diğerlerinde  istediğini gerçekleştirir  anlamını  taşımaz.  Buradan çıkarılan anlam şudur: Allah’ın  isteği  ve  dileği,  o  nesnenin  isti’dadı  doğrultusundadır. İsti’dâdında  bulunmayanı  istemez  ve  dilek  isti’dada  bağlıdır.  Kâinatın  tümü  isti’dâdına  göre  ortaya çıkmıştır. İrade bu şekilde olup, bunun karşıtı  ile  ilişkisi yoktur. Allah  istediğinden başka bir şey yapmaz ve  istediği de  isti’dâdın dışına çıkmaz. İstediğini yaparken, nasıl olur da özde ortaya çıkanı yapmasın?

 İnsan  bazen  üzüntüye  kapılabilir  ve  bu üzüntünün sebebini de bilmeyebilir. Hâlbuki bunun  bir  sebebi  olmalıdır,  onu  bilse  üzülmezdi.  Fakat  onu  içinde  duyar  ve  üzülür. Allah daha iyi bilir.

"Allah’tan  başka  ilâh  yoktur"  sözü, kâinatta  ondan  başka  tapılacak  yoktur  anlamındadır.

"Melek,  köpeği  bulunan  eve  girmez" hadisi,  sahibinin  gönlünde  köpek  niteliği bulunan  kişinin meleklik  aşamalarından  hiç birinde şansı  bulunmadığı  anlamındadır. Allah bilir.

Câhiliye  döneminde  insanlar  görülen putlara tapıyorlardı. Bu çağda ise kuruntuya dayalı  putlara  tapıyorlar.  Umulur  ki  Allah gerçeği  ortaya  çıkarır  ve  ona  taparlar;  tıpkı mutlak varlığa  ibâdet etmenin gerekli olduğu gibi.

Allah adı, bütün  işlerin kendinden  çıktığı ve  bütün  olgunluklarla  nitelendiği  için  yüce varlığa verilmiştir. İşler,  sıfatlar,  durumlar  ve  olgunluklar görüntüler  olmadan  ortaya  çıkmaz.  Bütün görüntüler bütün olgunlukları gerçekleştirir. Görüntülerin  değişikliğine  göre,  nesneleri değişik  gösteren  görüntüler meydana  gelir. Bunlardaki çokluk görüntüdedir; bir olan  ise Allah’tır ve bütün görüntülerde tecelli eder. Görüntülerin her biri, şekil bakımından diğeriyle  çelişkilidir;  ama  gerçekte  ise  aynıdır. Görüntülerin her birinde şekil itibarı ile kendine  özgü  vaziyetler  ortaya  çıkar.  Gerçekte ise bütün durumlar birdir.

Bir  kişi,  "Ben  Allah’ım"  derse,  mutlaka doğrudur; çünkü varlık koşulsuz olarak Hakk diye adlandırılır ve bu  ister bütün nesneler, isterse bir kısım nesneler ondan ortaya  çıksın  veya  çıkmasın,  ister  vasıflandırılabilsin veya  vasıflandırılmasın  durum  aynıdır   Görünüş  bakımından  her  nesneye  Allah’tan ayrıdır  denebilir,  çünkü şekil  bakımından bütün ondan çıkmıştır".

Gerçekten de bütün birdir.  Yaratıcı dendiğinin  doğruluğu  gibi,  Rezzak  demek  de doğrudur.  Başkaları  da  tıpkı  bunun  gibi, Allah  ve  kul  da  öyledir.  Çoklukta  aykırılık yoktur. Esasında değişiklik  sadece anlam ve değerlere  göredir.  Değerlerle  tahakkuk  yapılmaz. Çokluk sadece hayallerden  ibarettir.

Hadisi şerifte işaret edildiği gibi  "Allah  vardı  ve  onunla  başka  hiç  bir nesne  yoktu"  ve  Bestami’nin  söylediğine göre  "O şimdi de,  tıpkı daha önce olduğu gibidir." Âyeti kerimede de  "Her şey  yok  olacak  ancak  o  bakidir" sözleri  bunu  gösterir.  Allah’ın  buyurduğu gibi  "Dünya  hayatı  bir  oyun  ve  oyalanmadır."  Yani  yaşamda  insanları  Hak’tan  alıkoyan uğraşılar  vardır  ve bu da oyalanma anlamındadır.  Hak’tan  başka  hiç  bir  nesneyle uğraşmayan  ve  Hak’tan  ayrı  nesnelerden başka  bir  meşgalesi  bulunmayan,  iki  yönü olan insanın saygı ve kiniyle yasak ve mübahını  iyi  değerlendirmesi  gerekir. Hakk’a  götüren  ve  başkasına  yönlendiren  iki  yöndeki uygun olanını ifâ etmek ve olmayanını ikbah (kötü  görme)   ve  yasak  etmesi  lazımdır.

Sema’da  böyledir.  Samimi  fakirler  vakitleri elverdikçe  "sema"  yapabilirler.  Zira  onlar güzel  bir  ses  duyunca,  gönüllerini  Allah’a yönlendirir  ve  dünyayı  tamamıyla  bir  tarafı bırakarak  Allah  sevgisiyle  doldururlar.  Allah’a  ulaşmayı  gerçekleştiren  işi  bir Müslümanın yasaklaması helâl midir?

Duyduğuma  göre  tarikat  erbabı  birkaç sınıfa  ayrılan  odunlar  gibidirler.  Bir  sınıfı kuru  olup,  ateşle yapılan  en  ufak  temasla tutuşur  ve  kül  oluncaya  kadar  sönmez;  yanınca da ateş olur. Bu durumun şu  sözlerle bağlantısı  mümkündür;  "Fakirlik  tahakkuk edince,  baki  olan Allah’tır." Diğer  bir  sınıfı ise o kadar nemlidir ki, nemi gidip kuruyuncaya  kadar uğraşırsan  tutuşmaz. Orta  sınıfa gelince, her  iki sınıftan oluşup hiç uğraşmadan  tutuşur  ve  tamamlanıncaya  kadar  sönmez  sınıfın  yanısıra,  zorlu  bir  uğraşıdan  sonra tutuşup  ihmal  edildikçe  ve  nemi  tükeninceye  kadar  sönen  sınıfları  içine  alır.  Bu yolda  istekli  olanların  örneği  de  böyledir; "Adetleri  çiğneyen  olağanüstü  sonuçlar elde eder."

Allah bütünden münezzehtir, bütün ondadır  ve  o  da  bütündedir.  Bütün  hallerde gereğinden  ayrı  kalınmayan  bir  gerektir. Görünüşe göre bu bir hayal olup gerçekleşmesi  imkânsızdır.  Fakat oluş  ve ortaya  çıkış ard  arda  görünüşte  ortaya  çıkar.  Her  ne kadar o bunun  içinde bulunsa da, o bundan münezzehtir.  Gerçeğe  göre  oluşun  var  olması  Hak’tır.  Varlığın  da  görünüş  itibariyle olması  mümkündür  ve  sonradan  tahakkuk etmiştir.  Yüce  Allah  "Acı  ve  tatlı  sulu  iki denizi  birbirine  kavuşmamak  üzre  salıvermiştir.  Aralarında  bir  engel  vardır;  birbirinin  sınırını  aşamazlar."  diye  buyurmuştur. Mümkün  Hakk  olmayacağı  gibi,  Hakk’ın  da mümkün olması  imkânsızdır.  Fakat  görünüş itibariyle  her  ikisi  birdir  ve  gerçekte  Allah’ tır.  Gerçeğin  dışında  bir  varlık  söz  konusu olamaz.  Başka  nesne  ancak  itibari  sayılır. Diğer bir deyişle bütünle yürüyüp damgasıyla  damgalanmıştır.  Fakat  o  bütünden  münezzehtir. Şeref  zulmet  ve  keder  görünüşlerle  ortaya  çıkar  ve  onlara  göre  orantılı aykırılık  gösterir. Allah’a  göre bütün nesneler  aynıdır.  Hakikatta  ondan  başka  varlık yoktur.  Bin  suretle  ortaya  çıksa  da,  yine  o birdir.  Ulu  Tanrı  bütünde,  bütün  de  onda ortaya çıkar. Gerçeğine bakılırsa görünüş ve görülen  aynıdır  ve  aradaki  farklar  itibarîdir. Allah  yerine  göre  bütün  varlıklarda  ortaya çıkar  ve  bu  çıkış  varlıkların  isteğine  göre değildir.  Allah’ın  isteği  ve  iradesi,  zatının gereğidir.  Bu  husus  câhillerin  ve  medrese âlimlerinin iddia ettiği gibi değildir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

Şeyh Bedrettin - VARİDAT - 3

Allah  Teâlâ’nın  "Onu  yapıp,  ruhumdan üfledim" buyurması, O  aşamaya  getirilmesi anlamındadır.  Bu  aşamada  beden  istenilen şekle  göre  düzeltilir  ve  bu  durum  sebepler doğrultusundaki  maddenin  istidâdıyla  hâsıl olur.  Kabiliyeti  yerine  getirilirse,  üfürmekle dile  getirilen  ruh  ikisinin  ilgisiyle  ortaya  çıkar. Üfürmek sözü, bedenin yaşantısıyla izah edilirse, bu doğru olmaz. Sadece  terkip olarak  söylenebilir.  Söz,  gülüş  ve  insanlarla hayvanlar  arasındaki  farklar  da  böyledir. Fakat bu  farklar özde değil, bileşimdedir ve her aşamada özel bir görünüşle ortaya çıkar. Hayvan  aşamasında  ruh  olarak  görülen  bu öz,  insan  aşamasında  konuşan  nefis  olarak görülür  ve  dışarıdan  hiç  bir şey  değildir.

Hayvanda  hayvan  olan  öz,  insanda  insan olmuştur.  Farklar  ise,  istidada  göredir.  Bedenden ayrılan öz, bu şekilde,  surette ortaya  çıkmıştır.  Bu  öz  suretin  bozulması  ile bozulmaz.  Öz  bakidir;  değişmez  ve  ortaya çıkması için bir şekle ihtiyacı vardır.

Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların  görevi  ise,  çalışıp  çabalamaktır.  Sonsuz olan  gönül  evreni,  zamanla  değişir.  Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir.

Şunu bil ki, göklerdeki güçlerle, öğeler ve benzerlerinin  güçleri  meleklerdir.  Peygamberlerin bu husustaki sözleri de, benim sözlerim  anlamına  gelmektedir  ve  câhillerin iddia ettiği gibi değildir.

Allah  Teâlâ’nın  zatının  aslıyla  bilinmez demenin anlamı, bu âlemdeki bütün şekillerde vardır; bunu bil!

Allah, bu şekillerle ortaya çıkar ve sonsuza kadar devam eder. Allah’ın zatının aslına varan  bir  kimse  ortaya  çıkar ise hakikata varmış olur.

Anlamalısın ki, mutlak varlık, zatının varlığı  için  gereklidir.  Zira  birbiriyle  ters  düşen varlıkla  yokluğun gereği  yoktur  denilirse, doğru  değildir.  Biri  diğeriyle  nitelendirilemez.  Varlığın  yok  olması  mümkün  değildir ve yokluğun da var olması mümkün olamaz, ikisi  de  birbirinden  vazgeçemez.  Özel  bir imkânla  var  olması  imkânsız  olan  mutlak varlığın  başka  bir  varlıktan  oluşunu  kazanması  gerekir.  Böylece  de  kendi  varlığında yokluk  olur  ve  varlığından  kati  nazar  edilir. Zatına  dayanarak  yoklukla  vasıflandırılabilir ve yukarı da geçtiği gibi bu imkânsızdır. Keza aynı şekilde  başka  sayılan  varlığın  da mevcudiyeti  imkânsızdır. Zira tahakkuk olmadan önce  varlığın  tahakkuk  etmesi  gerekir.  Buradaki  amaç,  mutlak  varlıktadır  ve  bu  da imkânsızdır. Mutlak yokluk diye bir şey yoktur. Mutlak, varlığın var olması gereği  tespit edildi.  Bütün  varlıklar  onda  var  olur.  O  da yüce  Allah’tır.  Yine  bütün  varlıklar  onun görünüşüdür ve görünen odur. Ayrıca görünüş de ondadır.

Şunu  bil  ki mutlak  varlık  olan  yüce  Allah’ın her aşamada iki özelliği vardır.  Biri etki ve fiildir; diğeri ise etkilenmektir.  İlkinde  varlık  Allah’tır  ikincisinde  de âlemdir,  yaratılmıştır  ve  meydana  gelen olaydır; bunu anla!

Mutlak varlık olan Allah Teâlâ her ikisinin arasındaki mutlak oluş ve birleşimle bağımlılıktan dolayı mutlak varlıktır. Allah Teâlâ  ne bütündür,  ne  de  parçadır.  Zira  bütün  ve parçanın başka bir anlamı vardır. Gerçek, var olma  ve  yok  olmadan  önce  gelmektedir. Gerçeğe  başka  varlıklardan  soyutlanmış olarak  bakıldığında  parça  görülüyorsa  da, her  iki  yönü  içine  almaktadır.  Adı  geçen mutlak varlık bütünden bir niteliktir, ondan daha  üstün  bir  aşama  yoktur,  o  her şeyin üstündedir ve bütün ondadır; o da bütündür ve bütün odur. Bu aşamada varlığın ne başlangıcı, ne  sonu, ne  görünüşü  ve ne de  görünmeyişi aşamaları yoktur. Diğer aşamaları da buna göre değerlendir! Zîrâ,  O  bütünden  arınmış  mutlak  bir varlık sayılıp, bütün onda tahakkuk etmiştir. Diğer bir deyişle, ezel ve ebed diye bir olay yok, her ikisi birdir.

Yüce Allah’a dair  iki değerlendirme vardır:  Biri  belirtilmemiş  olan  değerlendirmedir ve buna göre ona birdir ve uludur denir.  Diğeri  ise, belirtilmiş olanıdır; buna göre de, ona bir ve güzel denilir. Bu iki değer “iki el”  ile  izah edilir. Aynı  zamanda  iki elle, Allah’ın  karşılıklı  her  iki  niteliği  görünmeyen görünen, alan  veren ve bunun benzeri olan bütün  karşıt  nitelikler  de  açıklanır. 

Allah Teâlâ  ‘nın  Adem’i  iki  eliyle  yarattığını  Hz. Peygamber  hadisi şerifte  belirterek  buna işaret  etti.  Allah  ve  kâinatın  görüntüsü  de böyledir.  Peygamber  sallallahü  aleyhi  ve sellem "Allah Teâlâ’nın Adem’i kendi  suretinde  yarattığını"  söylemiştir.  Kur’ân’da  da böyledir. Bunun anlamı şudur ki:  Allah Adem’i  kendi  olgun  suretinde  yarattı.

Buradaki  suret manevidir;  hissi  değildir. Zira  Hak  teâlanın  Rabb  ve İlah  aşamasında görünür  bir  sureti  olamaz.  Allah  bundan münezzehtir.  Onun  görülen  sureti  kâinatın gerçeklerinde  ortaya  çıkmaktadır.  Manevi görülmeyen sureti ise, Allah Teâlâ suretinde tecelli etmektedir. Bu  ikisi  insanları yaratan iki el anlamındadır. Âyeti kerimede de  "Elimle yarattığıma secde etmeni engelleyen nedir? " sözleri bunu belirtir. Bundan dolayı  da  "Duyuşu  ve  görüşü  idin,  demiş, fakat  kulağı  ve  gözü  idim  denmemiştir."

Ulu Tanrı  "Biz emâneti  sunduk" âyeti kerimesiyle, bütün  varlıkları  birleştiren  ilâhî  görünüşü, bu  görünüşte  yaratılan  ve  yeryüzünde  halifelik  mertebesine  ulaşan  insanı  işaret  etmektedir.

Uykuda görülen rüyalarla olaylar ve açıkça  görülen  diğer şekiller,  esasında  bilgi  ve birlik  aşamasının  belirtileridir.  Bunlar  Allah yolunda  kendini  adayan  kişiye  birer  uyarı olup, yüce amacına ulaşması  için  savaşması gerektiğini gösterir. Bu da  işin tadına varma ve  birliğin  gerçekleşmesidir.  Bunlar  rüyada gördükleriyle farklıdır ve bunların benzerleri birliğin  belirtileridir  ve  aralarında  büyük aykırılık vardır. Bunları ancak ermiş kişi bilir.

Mesela  kendini Allah  yoluna  adayan  kişi kendinden  geçmiş  ve uyumuş değilken, bedeninin  yayılıp,  bütün  dünyayı  kapsayacak kadar genişlediğini görür. Yine bu kişi yeryüzündeki dağları, ağaçları,  ırmakları, bahçeleri  ve  bütün  varlıkları  da  kendinde  görür. Ayrıca bütün  varlıkları  kendinde  gördüğünü sanır ve gördüğü her nesneye bu benim der. Kendi nefsinden başka hiç bir nesne görmez. Gördüğünü  kendi  nefsiyle  karşılaştırır.  Yine özünde  zerre  ile  güneşi eşit  görür  ve aralarındaki  farkı  anlayamaz.  Zamanı  da  bir  bütün olarak görür; başlangıç ile sonu ve ebedle ezeli de göremez. Bu Âdem zamanıdır ve bu da Hazreti Muhammed  sallallâhü aleyhi ve sellemin zamanıdır demekten de tuhaflık hissediyor.  Zira  başlangıçta  sonun  bir  olduğunu  ve  sanki  zamanın  değişmediğini  gördüğünü  zannetmiştir.  Daha  sonra  bu  görünüş  ve  çokluktan  da  uzaklaşıp,  yeni  bir  ruh haletine bürünür. Bazen dünyanın varlığına, bazen  da  yokluğuna  inanır  ve  bu  yokluğun içinden bütün nesneleri görür ve şaşa kalır. Daha  sonra bütün nesnelerin yok olduğunu görür  ve  bunu  anlatmaya  gücü  yetmez. Bundan  sonra  çokluk  alemini  içice  görür  ve burada  bir  saat  durur  ve  ardından  kendine gelir.  Bu  söylediklerim  bazı  arkadaşlarımın başından  geçen  olaylardır.

Nesneler  için söylenenler,  birliğin  belirtisidir.  Gönlün  bazen varlığa bazen yokluğa yönelmesine dair sözler de, esasında birlik aşamasının göstergesidir.  Çokluk  için  söylenenler  ise,  açıkça ortaya  çıkan olayların  işaretidir. Her  gördüğü nesne  için bu benim demesiyle  ilgili sözler  ise  birliğin  belirtisidir.  Bütün  bunlar Hak’tan  gelen  uyarılardır. Amaçlanan  birlik, hali  hazırdaki  tatlı  görünen  birlik  değildir. Gerçek  amaçlanan  birlik  bunun  çok  üstündedir.  Allah  yoluna  kendini  adayan  kişi,  bu birlikle  bütün  nesnelerin  kendine  bağlı  olduğunu  ve  bu  nesnelerin  kendi  kişiliğinde bulunduğunu  hisseder.  Bu  aşamayı  izah etmek mümkün  değildir  ve  bunu  tatmayan tadını bilmez. Bundan dolayıdır  ki, birlik üç kısımdan meydana gelmiştir:

İlmi Birlik:  Bu  birlik,  ağızdan  ağıza  dolaşarak ve kitaplardan okuyarak elde edilir.

Uyarıcı Birlik:  Bu  birlik Allah  Teâlâ  tarafından  verilen  birliktir.  Uyurken  rüyalarla, gerçek olaylarla veya  ilham yolu  ile sunulan birliktir. Bu birlik birincisinden üstündür.

Eğlenme ve Coşkulu Birlik: Bu birlik hepsinden üstün olup, amaçlanandır.

Tasavvuf  gerçekleşince  münafıklık  başlar. Gerçek sofi, gözlerin görmediği, kulakların  duymadığı  ve  hiçbir  insan  gönlünün  hatırlamadığı  olayları  görür. İnsanlara  akıllarının alabildiği  ve onlara uygun olanları anlatıp,  söylediği  halde  öldürülmesine  neden olabilecekleri  ise,  gönlünde  saklı  tutar.  Bu durumda nasıl münafık sayılmaz?

Seriyyis  Sakatî’nin  sözlerinde  de  buna işaret  edilmektedir:  Allah  rahmet  etsin  Seriyy, bu hususta şöyle der:  Tasavvuf  üç  anlamın  adıdır. Mutasavvıf bilgi  ve  hünerinin  aydınlığı  hiç  sönmeyen, kitapta  açıkça  izah  edilen  ilme  dair  çelişkili üstü  kapalı bilgi  vermeyen  ve Allah’ın bilinmesini  istemediği  hususları  kerâmetleriyle ifşa etmeyen kimsedir. Burada söylenebilir ki, gerçeğe varan kişi bildiklerini  izah etmelidir. Bunda münafıklık yoktur. Şaşılacak husus ise şudur, inançta iki karşıt olan düşünceyi bir  araya  getirdi. Hâlbuki bunda da şaşılacak bir husus olmaması gerekir. Zira her biri yerine göre gerçektir. Allah’ı  bilen  kişilerin,  ilme’l yakin,  ay‐ne’lyakin  ve hakka’lyakin  anlamlarına  dair değişik görüşleri vardır; bunu bil!

Bunları  buraya  aktarmama  bir  faydası olacağını  sanmıyorum. Bu  fakirin  aklına  gelen  ve  yalnız  birlikte  değil,  aynı  zamanda yiğitlik  ve  cömertlikle de  ilgisi bulunan bazı söylenenleri zikredelim. Buna örnek olarak sadece kulaktan kulağa  duyulan  ve  görülmeyene  ilme’l  yakin denir.  Görerek öğrendiği ise, ayne’l yakindir.  Kendi yaptığı bir  iş  ise de, hakka’l yakin dir.  Böylece  ilme’l  yakin şüphe  götürmeyen bilgidir.  Fakat  görülmemiştir.  Ayne’l  yakin ise,  görerek bilmektir. Hakka’l  yakin  ise de, kendisidir. Birlikte gerçekleşmesi  için şunlar söylenir:

Kişi Hakk Teâlâ’nın varlığını başka bir etken  olmadan  ve şüphe  kanıtı  aramadan bilirse, ilme’l yakindir. Bunu tanık, kanıt ve gözle görüp anlamaya  çalışırsa, bu duruma  da  ayne’l  yakin denir. Bu sözler esasında rüya ve gözle görmeyi  değil,  hünerin  olgunluğunu  ifade  eder. Zira Allah benzerden ve benzetilmeden münezzehtir.  Kişi Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığını ve bütün varlığın Allah olduğunu bilirse, buna hakka’l yakin denir. Zira bu Hakk’la gerçekleşmiştir.  Bu  durumda  varlık  kalmaz; bütün  varide  Allah  Teâlâ’nındır.  Allah’ı  anma,  anan  ve  andan  birdir  ve  bu  da  Allah’tan  başka  bir  varlığın  bulunmadığı  anlamındadır. Allah varlığın gerçeği dolayısıyla anma, anılma ve anılan üçüde birdir. Bu da ilme’l  yakindir.  Hakke’l  yakin  ise,  kendini Allah yoluna adayan kişinin bunda tahakkuk etmesi  anlamına  gelir.  Ben  bu  aşamada dilde  dolaşan  ve  görülen  anışın  gerçek  anışın  sureti  olduğunu  gördüm.  Gerçek  anışın da  gönülde  oluştuğunu  gördüm  ve  bundan dolayı  gönüle  anış  adı  verilmiştir.  Gönüle aynı zamanda Hakk adı da verilir. Bütün, bir olmuştur. Bu tıpkı suyun rüzgâr estiği zaman dalgaya  dönüştüğü  hale  benzer.  Hâlbuki gerçekte dalga sudan başka bir şey değildir. Gönül ve anışta da durum aynıdır; anış, bütün gönlü kaplar ve böylece gönül bütünüyle  anışa  dönüşür.  Dildeki  anış  gönüldeki anısın  suretidir  ve  aynı şekildedir.  Fakat gönül şekilden  münezzehtir.  Ama  aşama, kesinlikle  bunu  böylece  yüklenmemi  gerektiriyor. Bundan da şu anlaşılıyor ki: Gönülde iki düşünce birden birleşemez. Çünkü gönüle gelen düşünce, o aşamada başka bir düşünceye yer bırakmayacak kadar onu kaplar. Bu da tıpkı deniz suyu gibidir; esen rüzgârın etkisiyle dalgalanır ve bu dalga şeklini rüzgâr esip dalga devam ettikçe başka bir biçimde düşünmek imkânsızdır. Bunu iyi anla! Öyle  sanıyorum  ki, bu  ince  konuyu benden  önce  kimse  ele  almamıştır.  Allah  daha iyi bilir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8