MUTEZİLE'DE ZAMAN - 1

Kazım SARIKAVAK

İslâm düşünce tarihinde uğraştıkları bütün meselelerde aklı temele alan ilk itikadı mezhep, Mutezile'dir. Bilindiği gibi Mutezile, birçok müsteşrik tarafından da, İslâm'ın rasyonalistleri diye nitelendirilmiştir. Mutezile mensubu düşünürler, farklı çıkışları, farklı yaklaşımlarıyla İslâm tarihinde bir döneme damgasını vurmuşlardır. Haklarında pek çok spekülasyon üretilen mutezile, bugüne kadar varlığını Zeydiye ( Zeydiye: Bu zümre, Zeyd b. Ali (öl.738 -9)'ye tabi olan ve bugün de faal olan siyasi bir şii mezheptir. Zeydiler, şiî fırkalar arasında sünnîlere en yakın olanlarıdır. Zeydiler, Kelâmda mutezifi olmalarının yanında Tasavvufa karşıdırlar. Bazı ibadet konularında ise, diğer şiî mezheplerle ortak özelliklere sahiptirler. Aile Hukuku açısından kendi dışındakileri reddederler. Aynca muta nikahını kabul etmezler) içerisinde devam ettirmiştir. İlk kurucuları Vâsıl b. Ata (öl. 749) ve Amr b. Ubeyd (öl.762) 'den sonra, bu okul içerisinde Ebu'l Huzeyî el-Allâf (Öİ.841), Nazzâm (Öİ.845), el-Câhız (Öİ.869), Kadı Abdulcabbar (Ö1.1Q25), Zamahşeri (öl.1144) gibi pek çok bilgin ve düşünür yer almıştır.

Mutezile'nin çıkış ve gelişme dönemleri oldukça erken tarihlere rastladığından, görüşleri her açıdan önemlidir. Ancak onlann özellikle tabiat meseleleri hakkındaki düşünceleri elbette çok daha fazla önem arzetmektedir. Zira İslâm dünyasında onların ortaya çıktığı dönemlerde henüz ilmî ve felsefî çeviriler, ya hiç başlamamış veya henüz başlamıştır. Bundan dolayı, onların aynı zamanda fiziği ilgilendiren zaman meselesi ve onunla ilgili diğer kavramlar hakkındaki görüşleri oldukça önemlidir.

Burada hemen belirtmemiz gerekir ki, Mutezile'nin zaman konusundaki görüşlerine yönelik, tesbit edebildiğimiz kadarıyla, belli başlı hiçbir çalışma yoktur. Bu bakımdan bizim bu araştırmamız, bir ilk deneme niteliği taşımaktadır, denebilir.

Mutezile'nin zaman anlayışını izah edebilmek için, önce doğrudan zamanla ilgili hareket, sükûn (durağanlık), mekân ve bu bağlamda tafra gibi kavramlarla zaman-yaratma ilişkisi, kümûn-zuhûr teorilerini açıklamaya çalışacağız. Ayrıca, zaman-başkalaşma ve öncesizlik-sonsuzluk (kıdem-beka) münasebetleri hakkındaki görüşlerini de zaman merkezli anlatmaya çalışacağız.

Zaman-Hareket-Sükûn İlişkisi

Mutezile'nin zaman anlayışı daha çok, onların hareket anlayışlarının içerisinde yer almaktadır. Dolayısıyla onların zamanla ilgili düşüncelerini öncelikle hareketle ilgili düşünceleri içerisinde ele almak uygun olacaktır. Bu arada hareket söz konusu edildiğinde onunla birlikte sükûn'un (durağanlık) da ne olduğunun mutezile açısından ortaya konulması gerekir. Çünkü Mutezile'ye ait eserlerde, diğerlerinde olduğu gibi, hareket kavramı hep sükûn kavramının karşıtı olarak kullanılmıştır. Bu açıdan sükûn'un da zamanla ilişkili olduğu açıktır. Bu durumda önce hareketin ve ona bağlı olarak da zamanın ne olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.

Mutezilî düşünce tarihi içerisinde, fikirlerinin derinliği ve özellikle de tabiat konularındaki düşünceleriyle önemli bir yere sahip olan Nazzâm, bütün cisimlerin hareket ettiğini söyledikten sonra, hareketin itimat ve nakil hareketi olarak ikiye ayrıldığını belirtir. Bunlardan itimat hareketini ise, Nazzâm, "... Allah, cisimleri yarattığında onların hareketi, itimadı bir hareketti...'' diye nitelemiştir. Fakat burada itimat hareketi nedir?, Nasıl gerçekleşmektedir? belirtilmemektedir. Aynca nakil hareketi nasıl bir harekettir? Bu sorulara Nazzâm'ın cevabını Eş'arî şöyle nakletmektedir: "... Hareketler, iki çeşittir: İtimad hareketi ki, o mekândadır; nakil hareketi ise, mekândandır...'' Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, itimad hareketi, mekân içerisinde meydana gelirken; nakil hareketi mekândan mekâna geçiş esnasında gerçekleşmektedir. Yani birinci tür hareket, tek mekânda olurken ikinci tür hareket için, birden fazla mekân gerekmektedir.

Kelime olarak sözlüklerde güvenme, bağlı olma, dayanma, tasdik gibi anlamlara gelen itimat terimi, daha sonra özellikle Nazzâm tarafından bir hareket çeşidi olarak nitelendirilmiştir. İtimat hareketi birleşik bir kavram olarak ne anlama geliyor? Kelam sözlüklerinde bu hareket Mutezile'ye atfen şöyle tanımlanmıştır: "...İtimad hareketi, mekânda gerçekleşir, bunu bir fail gerçekleştirir ki, fail o şeyde zıt olanı ortaya çıkarır ve ona itimadı hareket denilir.." Buna ilaveten itimad hareketi konusunda şunları da belirtmemiz gerekir: İtimad hareketi, sürekli yaratma fikriyle de ilişkilidir. Bu hareket, âlemin varlığının sürekliliği (istimrarı) anlamına gelmektedir. Ancak âlemin varlığa çıkabilmesi için bir var eden olmalıdır. Dolayısıyla, itimad hareketi, Allah'ın evrendeki yaratma işini sürekli sürdürmesi manasına da gelmektedir.

Nazzâm'ın itimat ve nakii diye ikiye ayırdığı hareketi bir oluş olarak nitelediğini de görüyoruz. Nitekim ona göre, "... hareketler, oluştan başka bir şey değildir..." Bu ise, bize, Herakleitos (öl.M.Ö.480)'u hatırlatmaktadır. Ayrıca, Nazzâm'ın bu ifadelerinden onun her iki hareketi de oluş olarak kabul ettiği görülmektedir.

Mutezile'nin önemli isimlerinden Ebu'l-Huzeyl'in hareket konusundaki görüşlerine gelince, Eş'arî'nin nakline göre Ebu'l-Huzeyl, "...cisimde hareket birdir ve iki fail tarafından yapılır. Bu iki failin de, birbirinden farklı iki fiili vardır...'' demektedir.

Sonra, Ebu'l-Huzeyl, cismin hareketinin onun parçalarının sayısınca olduğunu ileri sürer. Yine ona göre, cismin bir kısmına giren yani bir kısmını etkileyen hareket, o cismin diğer kısmım etkilemez. Yine O, hareket, zamana bölünür ve bir zamanda bulunan hareket, diğer zamanda bulunmaz, bu iki ayn ânda olan hareketi iki farklı etken (fail) meydana getirir iddiasını ileri sürer.W Görüldüğü gibi Ebu'l-Huzeyl, zaman ve hareket, hareket ve hareketin faili gibi kavramları birbiri içerisinde, birbirinden ayrılamayan kavramlar olarak nitelemektedir. Yukarıdaki ifadelerde Ebu'l-Huzeyl'in hareketi hem bir, hem de iki olarak nitelemesi bir çelişki gibi görülmektedir. Ancak ifadelere iyi dikkat edilirse, bir çelişkinin olmadığı farkedilir. Zira, bir ânda meydana gelen hareket, bir tanedir, diğer ânda meydana gelen de bir tanedir. Dolayısıyla her ândaki hareketin birbirinden farklı olması gerekir ki, onun anlatmak istediği de budur.

Diğer taraftan, oluş olarak nitelendirilen hareket, yine Ebu'l-Huzeyl tarafından araz (ilinti) olarak da görülmektedir. Bilindiği gibi arazın varlığı cevhere bağlıdır; daha doğrusu onun müstakil bir varlığı yoktur. Dolayısıyla arazlar da, iki zamanda aynı kalmazlar. Onların aynı kalmasını Tanrı'nın onlara "baki kal" demesine bağlayan el-Allâf, zamanın bütün ânlarının kendi başlarına olduklarını ve hiçbir şeyin iki zamanda bir hal üzere kalmadıklarını ileri sürmektedir. Buna göre, evrendeki her türlü oluş ve bozuluşun tek kaynağı Tanrı'dır. Dolayısıyla bu son anlayışıyla da onun Aristocu hareket anlayışından farklı bir görüşe sahip olduğu görülmektedir.

Nazzâm ile hocası Ebu'l-Huzeyl arasında bazı konularda görüş ayrılıkları vardır. Bu farklılıklardan birisi ise, zamanın ve evrenin başlangıcı problemindedir. Nitekim, el-Allâf , âlemin Allah tarafından ilk yaratıldığında sakin olduğunu iddia ederken, hocasının aksine Nazzâm da, Allah'ın ilk yarattığında âlemin hareketli olduğunu iddia etmektedir. Burada Mutezile'nin evrenin yaratılmasına ilişkin fikirlerinin dışındaki hareket ve sükûn konusundaki düşünceleri ise, Aristo'yu hatırlatmaktadır. Zira Aristo, ilk kımıldatıcının hareketsiz olan birinci semaya hareketi verdikten sonra hareketin ondan diğer varlıklara geçerek âleme yayıldığını söylemektedir.

Birbirlerinden çok farklı düşünen Mutezilî düşünürlerinden biri de, Kadı Abdülcabbar'dır. O da, Nazzâm gibi hareketi ikiye ayırır: İhtiyari (isteğe bağlı, kesbî) hareket ve ıztırari (zorunlu) hareket) Bu hareketler nasıl meydana gelir? Kendiliğinden mi? Yoksa bir başkası tarafından mı meydana getirilir? Kadı Abdulcabbar, her iki hareketi de kulun yaptığını, ama Allah'ın yarattığını söyler. Onun bu hareket taksimi diğerlerinden farklıdır. Zira O, burada hareketi, insanî ve ahlakî açıdan ikiye ayırmaktadır. Felsefi ve bilimsel açıdan ise O, hareketi şöyle tarif eder: "Hareket, cisimde bir etki sonucu meydana gelen şeydir ve bu etkinin etkenleri (failleri) değişik olsa da hareket değişmez." Onun bu tanımı ise, daha çok kozmolojik bir tanımdır. Burada özellikle, yine bir oluş olan hareketin sürekli olduğu vurgulanmaktadır.

Şimdi de biraz daha ayrıntılı olarak sükûn nedir? Daha açık olarak Mutezile sükûnu nasıl anlıyor? gibi sorulara cevap arayalım.

Sükûnun ne olduğu sorusuna Kadı Abdülcabbar'ın cevabı ise şöyledir: "... Sükûn, gerçekte hareketin zıddı olarak gerçekleşir ve hareketin akabinde meydana gelir..." Burada hareket ve sükûndan biri bir yerde varsa, diğerinin olmadığına, hareketin sona ermesiyle sükûnun ortaya çıktığına işaret edilmektedir. Yani bir cisimde aynı anda hem hareket hem de sükûn bulunmamaktadır. Nitekim el-Hayyât da, bu hususu şöyle belirtir: "... Cisim, kendisine hareketin girmesiyle (hululuyla) hareket eder; kendisine sükûnun hululuyla da durağan (sükûn) laşır..."

Bu tanımlardan anlaşılan bir önemli nokta ise, gerek hareket ve gerekse sükûnun gerçekleşmesi zaman içerisinde olmaktadır. Yani her ikisi de varlıklarını zamana bağlı olarak gerçekleştirmektedirler. Eş'arî'nin nakline göre Mutezile'nin önemli isimlerinden el-Cübbâî, sükûnu; cansızların ve canlıların sükûnu diye ikiye ayırır. Cansızların sükûnu sonsuz(baki), canlıların sükûnu ise, sonludur. Burada sükûnun canlılarda zıddı olan hareketle ortadan kalkacağına cansızlarda ise, hareketin yokluğundan dolayı sürekli sükûn halinin hakim bulunduğuna işaret edilmiştir. Diğer taraftan Nazzâm, cisimlerin, gerçekte (hakikatte) hareket ettirildikleri halde, kullanılan dilde (lügatte) sakin olarak nitelendiklerini, hareketlerin ise, oluştan başka bir şey olmadığını ileri sürer.

Burada bütün cisimlerin oluş olan hareket halinde bulunduklarını belirten Nazzâm'ın zıddına Muammer b. Abbad es-Sulemî (öl. 830) ise, bütün cisimlerin gerçekte sakin, lügatte hareket halinde olduğunu belirterek, sükûnun oluş olduğunu ifade ediyor/ 19 ) Bu açıklamada özellikle sükûnun bir oluş olarak nitelenmesi oldukça ilginçtir. Zira, daha önce Mutezile'ye atfen ifade edildiğine göre sükûn, iki zamanda bir mekânda aynı kalana denilmekte idi. Yine bu konuda el-Allâf, cisimlerin hakikatte hareket ve sükun halinde olduklarını; ancak hareketin de, sükûnun da oluşun dışında bir şey olduklarını belirtir. Bu ifadelere bakıldığında ise, çok daha farklı bir hareket ve sükûn nitelemesini görüyoruz. Zira burada gerçekte hareket ve sükûnun gerçekleşme alanının cisim olduğu vurgulanırken, önceki iki düşünürden farklı olarak O, hareket ve sükûnun oluş olmadığını belirtir. Bu görüşlerde adeta Hegel'in zamanı "...olduğunda olmayan ve olmadığında da olan varlıktır. (O bir) sezgilenmiş oluştur..." şeklindeki tanımını hatırlatan bir anlayış vardır.

Akılcı oldukları ifade edilen Mutezile'nin, bireysel aklî hürriyete verdiği değeri yukarıdaki görüşler de teyit etmektedir. Zira, hocası el-Allâf'in düşüncelerine zıt bir düşünceye sahip olan Nazzâm'ın görüşleri buna en açık örnektir. Ancak bu ifadelerde birbirine zıt görüşler olmakla beraber, ortak noktalar da vardır. Bu ortak noktalar şöyle tesbit edilebilir: Öncelikle, hepsine göre, cisimler hareket ve sükûna maruzdur. İkinci olarak, cisimleri kendilerinin dışında bir şeyin hareket ettirdiğidir. Üçüncü ve en önem- li ortak nokta ise, oluşun hepsinde de hareket ve sükûnu belirleyen unsur olmasıdır. Bütün bu ortak noktaların üzerinde birleştiği ise, zamandır. Zira zaman, bunların bilinmesi ve belirlenmesi için birinci şarttır.

Mutezile içinde hareket ve sükûn nitelemesine farklı bir pencereden, yeni kavramlar da ekleyerek, bakan bir başka isim de el-Cübbâî'dir. O da, ilk olarak, hareket ve sükûnu oluş olarak niteler; ancak "... hareket, zeval (yok olma) anlamındadır. Hareket, zeval demektir. Yoksa hareket, intikal (bir yerden bir yere geçme) anlamına gelmez. Yok olan harekete zeval adı verilir de intikal adı verilmez..." diyerek hareket anlayışına yeni bir boyut getirmektedir. Burada Cübbaî, diğer Mutezilî düşünürlerden özellikle Nazzâm'ın hareket tanımından çok farklı bir tarif ortaya koymaktadır. Zira O, hareketi, bir nakil olarak görmemektedir. Aynca hareketi tanımlamada yeni bir kavrama müracaat eder ki, o da zeval kavramıdır. Burada hemen şunu da ifade edelim, kelam sözlüklerinde zeval terimi "... hareket, nakil, bir mekândan çıkma, göçüp gitme..." gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Öyle görülüyor ki, Cübbâî tarafından zeval kavramı, çok bilinen anlamlarının dışında farklı bir yönü açısından ele alınmaktadır. Nazzâm gibi, Cübbâî de yeni kavramlar, yeni teoriler geliştirmektedir ki, zeval kavramı buna en açık örnektir.

Bundan sonraki kısımda zaman-mekân ilişkisi nedir? Bu konuyu açıklamak için Mutezile'nin ortaya koyduğu yeni kavramlar var mıdır? Yine hareket-mekân-sükûn arasında bir ilişki var mıdır? gibi sorular cevaplandırılmaya çalışılacaktır.

Zaman-Mekân ve Tafra İlişkisi

Mutezile'nin zaman-mekân ilişkisi konusundaki görüşleri, daha çok cisim, hareket ve oluş kavramları ile birlikte ifade edilmiştir. Aynca Mutezile'nin zaman-mekân anlayışının özellikle Nazzâm'ın tafra (sıçrama) teorisi ile de çok yakın bir ilişkisi vardır.

Cisimdeki hareket ve sükûnun kavranması için zamana ve bunların meydana gelmesi için de mekâna ihtiyaç vardır. Mutezile mekânı, çok açık olmasa da, şöyle niteleyerek önemine işaret ermektedir: "... cisim, var olduğunda ona mutlaka bir mekân gereklidir. Cismin mekâna ihtiyacı ise, onun sürekli oluş halinde olması sebebiyledir..."

Buradan anlaşıldığına göre mekân, cismin içinde ve her türlü oluşun kendisinde gerçekleştiği şeydir. Nitekim, daha açık bir ifadeyle mekân, "...her türlü birleşme ve ayrılmanın yani oluşun kendisinde olduğu mahaldir...'' diye tarif edilmiştir. Bir başka açıdan da mekân-cevher ilişkisiyle mekân, "... cevherin varlığı mekânından ayrılmaz..." diye tanımlanmaktadır. Burada şunu belirtmek gerekir ki bazı mutezilîler, cevheri cisim olarak kabul etmektedirler.

Yukarıda da belirtildiği gibi, cisimlerdeki her oluş ve bozuluş için hem mekân hem de zaman gereklidir. Zira Mutezile'ye göre, "...bu cisimlerde sürekli birleşme, ayrılma, hareket ve sükûn olmaktadır... Bunlar ise, o cisimlerin zamanlarının ve mekânlarının değişmesiyle gerçekleşir.." Dolayısıyla zaman ve mekân cisimlerdeki her çeşit oluşun göstergeleridir.
1 | 2 | 3 | 4

MUTEZİLE'DE ZAMAN - 2

Diğer taraftan Eş'arî de burada söz konusu edilen ilişkilere Ebu'l-Huzeyl'in şu görüşünü naklederek işaret eder: "...Birinci mekândan ikinciye hareket eden cisim, ikinci mekânda olur. Bu oluşta birinci mekândan ikinciye çıkış ve intikal vardır. Cismin mekânda sükûnu ise, onun iki zamanda da aynı mekânda sabit kalmasıdır. Mekândan harekette iki mekân ve iki zaman gereklidir..."

Bu ifadelerde özellikle el-Allâf, hareket ve sükûnun belirlenmesinde zaman ve mekânın yerine işaret etmiştir. Aristo'da zaman, hareketin ölçüsü olarak görülürken burada sadece zaman değil; mekân da hareketin ölçüsü olarak vurgulanmıştır. Bunun yanında mekân ve zamanın sükûn için de ölçü olduğunu görmekteyiz. Harekette iki mekân, iki zaman; sükûnda bir mekân iki zaman nitelemesi de kendi zamanlarına göre oldukça ilginç ve farklı bir bakış açısıdır.

Zaman-mekân ilişkisini açıklama yönünde Nazzâm tarafından ileri sürülen tafra teorisi, birçok Mutezile düşünürünün karşı çıkmasına rağmen oldukça ilginç, orijinal ve farklı bir teori olarak değerlendirilebilir. Burada öncelikle tafra'nin kelime ve kavram anlamı ile bu teorinin zaman ve mekânla ilişkisini açıklığa kavuşturalım.

Tafra, sözlüklerde, bir kere sıçrayış, sütün etrafına taşması gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak ise, genelde boşluk (halâ) kavramıyla da ilintilendirilerek, yürüme kavramından farklı olarak mesafelerin sıçrama yoluyla geçilmesi gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi tafra kavramını orijinal bir zaman-mekân içerikli teori haline getiren Nazzâm'dır. Nitekim o, bu kavrama cisim, hareket, mekân ve zaman çerçevesinde bir anlam kazandırarak tafrayı şöyle tanımlar: "... sonlu olan bir mesafenin katedilmesine tafra denilir..."

Şimdi bu tafrayı biraz daha açık ve etraflıca izaha çalışalım. Acaba bu tanımda geçen "sonlu mesafe" diğer mesafelere bitişik midir, yoksa arada başka mesafeler var mıdır? varsa ne kadardır? Daha açık bir deyişle bir mesafeden hemen diğerine mi, yahut arada birkaç mesafe atlayarak mı tafra meydana gelmektedir?

Şimdi bu sorulara Nazzâm'm cevabı nedir, onları görelim.

Nazzâm, tafra kavramının ne olduğunu izah ederken bu sorulara da cevap vermiş oluyor: "... Tafra, hareket halindeki bir cismin ikinci mekâna uğramadan veya aracı mekânlar kullanmadan üçüncü mekâna nakil olması haline denir..." Peki burada ifade edilen cismin ara bir mekâna uğramadan birinci yerden doğrudan üçüncü yere sıçraması ve bunu kendi kendine yapması mümkün müdür? Bu sorulara Mutezile'nin genel anlayışı çerçevesinde cevap aramak gerekir. Zira, onlara göre evren ve evrendeki olaylara müdahalede Tanrı, tek yetkin varlıktır. Bu açıdan da, tafranın gerçekleşmesinin nihaî mercii Tanrı'dır. Bu konularla ilgili daha geniş açıklamaları ise, zaman-yaratma ve kümûn-zuhur teorisi bahsinde belirtmeye çalışacağız.

Bu bahsi tamamlarken, özellikle şu hususu da belirtmemiz gerekir: Nazzâm'ın tafra teorisi, diğer Mutezili düşünürler tarafından genel kabul görmemiştir. Zira, Eş'arî'nin nakline göre Nazzâm'ın bu teorisini muhal gören el-Allâf gibi pek çok düşünür, onun bu düşüncesine karşı çıkmışlardır.. Bu durum ise, daha önce de belirtildiği gibi, Mutezilenin mütecanis fikirlere sahip olmadıklarının bir başka göstergesidir.

Zaman-Yaratma ve Kumûn-Zühûr İlişkisi

Mutezile'nin ve Müslümanların genel anlayışına göre Allah, kendi dışındaki her şeyin yaratıcısıdır. Allah'ın dışında her şey hadistir; sadece Allah, ezelî ve ebedîdir. Daha sonra da işaret edileceği gibi, Allah'ın yaratması konusundaki Mutezile'nin fikirlerini açıklayan el-Eş'arî, Ebu'l-Huzeyl'in konuya ilişkin şu görüşünü nakleder: "...yaratma, mekânda değildir..." bu görüşüyle O, Tanrı'nın yaratma işinde mekâna ihtiyacının olmadığını vurgulamak istemiştir.

Kadı Abdulcabbar, özellikle filozofların görüşlerinde ağırlıklı olarak yer alan Tanrı ile evren arasında aracı güçler kabul eden teorilerini reddetmektedir ve Tanrı'nın vasıtasız tek yaratıcı olduğunu söylemektedir: "... Allah ile evren arasında aracı olarak yıldızları, akılları ve nefisleri kabul etmek doğru değildir. Zira Allah, âlemi aracısız yaratmaktadır..,"

Görüldüğü gibi, Allah, ortaksız bir yaratıcıdır. Bu yaratma işinde Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Bu görüş, bize Gazzali (öl. llll)'nin iradeciliğini, Malebranche (öl. 1715)'ın vesileciliğini ve "Vision en Dieu= her şeyi Allah'da görmek" görüşünü hatırlatmaktadır. Zira onlar da yaratmada aracı kabul etmemektedirler.

Mutezile'nin bu konudaki düşünceleri, diğer konulardaki düşünceleri ile de bağlantılıdır. Onlara göre Allah'ın dışında kalanlar, neden kadîm değil? Bu sorunun cevabı şöyledir:

"... Şayet cisimler, kadîm olursa, Allah'a ortak olmuş olurlar. Oysa Allah'ın hiçbir konuda benzeri yoktur. Bu açıdan sadece Allah, kadîm bütün cisimler muhdestir."

Buradan da anlaşılacağı gibi Allah, her yönüyle tekdir. O'nun dışındakiler de her yönüyle O'ndan ayrıdırlar, aksi halde onlar, Allah'a benzer bir konuma sahip olurlar ki, bu da mümkün değildir. Şu halde Allah, âlemi aracısız yaratmada mutlak hakimdir. Peki o takdirde Allah, zamanın içinde midir, dışında mıdır? Bu bizi aynı zamanda zamanın ezeliliği veya hâdisliği problemine götürür. Bu durumda zaman ezeli midir? Hadis midir? Bu konu eskiden beri tartışmalıdır. Mutezile, zamanın hadis olduğu tarafında yer alıyor ve zamanın da diğer bütün varlıklar gibi, yaratıldığı ve dolayısıyla da hadis olduğu fikrini taşıyor: "... zaman, soyut birlikler ve arazlar olarak Tanrı tarafından yaratılmıştır..."

Görüldüğü gibi Mutezile'ye göre sadece somut varlıklar değil; aynı zamanda içinde zamanın da yer aldığı soyut varlıklar da, Tanrı tarafından yaratılmışlardır.

Bilindiği gibi Mutezile düşünürleri bir kısım filozoflardan farklı olarak yaratmanın bir ânda toptan olduğu, ancak varlık sahnesine çıkışın tedricen, zamanla meydana geldiği kanaatindedirler. Burada yaratılış potansiyel ve teorik olarak oluşmaktadır. Tıpkı bir kromozomda insanın bütün özelliklerinin gizli bulunması gibi. Nitekim bu görüş, onlardan nakledilen şu ifadelerde de teyit edilmektedir: "... Allah, cisimleri bir ânda yarattı. Cisim, her ân yaratılmaktadır..." Burada Tanrı'nın ilk olarak her şeyi bir ânda yarattığı, ancak onların fizik dünyada varlık kazanmalarının ise daha geniş bir süreçte gerçekleştiği belirtilmektedir. Fakat sonraki evrelerde varlık kazanmaları da Tanrı tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu ifadelerde, aynı zamanda, biraz sonra izah edilecek olan kümûn-zuhûr teorilerine de bir işaret söz konusudur. Bütün bunlardan sonra şunu da belirtmek gerekir: Onlara göre, "...Allah zaman, mekân, hareket vb. her şeyden münezzeh olmasının yanında, O, aynı zamanda oluşun da yaratıcısıdır..,"

Kümûn-Zuhûr Teorisi Bir çok konuda özgün düşünce ve izahlara sahip olan mutezile, yaratma-zaman ilişkisi konusunda da oldukça orijinal fikirlere sahiptir. Onların bu özgünlüğüne verilecek misallerden biri de kümûn-zuhûr teorileridir. Pek çok Mutezile bilgininin üzerinde durduğu kümûn-zuhûr meselesi, varlığın ortaya çıkması konusunda felsefe tarihi ve kelamdaki en farklı açıklamalardan biridir. Önce kümün ve zuhur terimlerinin kelime anlamları nedir? Onları belirtelim.

Sözlüklerde "kümün", "bir yerde gizli olan ve açık olmayan, gizlenen gibi" anlamlara gelir. "Zuhur" ise, gizlilikten sonra bir şeyin açığa çıkması, bir sırrın ortaya çıkması, bir nesneyi açığa çıkarmak gibi manalar karşılığında kullanılmaktadır. Bu terimlere yaratma ve zaman bağlantısı içerisinde özel bir anlam kazandıran ise, Mutezile olmuştur. Nitekim ıstılahi kelam sözlüklerinde bu kavramlar daha çok Mutezile'nin yüklediği anlamlarla nitelendirilmektedirler. Bu durumda Mutezile'ye göre kümûn-zuhûr nedir? Sorusunu açıklamaya çalışalım.

Kümûn-zuhûr meselesi, Mutezile'de tafra anlayışı gibi, önce Nazzâm tarafından ileri sürülmüştür. Daha sonra ise, bu düşünce tafra teorisinden farklı olarak diğer birçok Mutezilî bilgin tarafından değişik örneklerle tekrar edilmiştir. Yaratma olayının nasıl gerçekleştiğini ve gerçekleşmekte olduğunu, yani evrendeki oluş düzenini ve buna bağlı olarak da zaman hakkındaki fikirlerini bir açıdan, bu teori ihtiva etmektedir. Mutezile'nin bu kümûn-zuhûr teorisi, ilk bakışta Anaxagoras (öl. M.Ö.428)'ın tabiat, organik bir bütündür. Bunda gizli olan açığa çıkmakta, kuvveden fiile geçmektedir düşüncesini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda kümûn-zuhûr teorisinin zamanla bağlantısı nedir? Sorusuna H. Ziya Ülken şöyle cevap vermektedir: "...Değişme ve zaman... gizlinin açığa çıkışından başka bir şey değildir. Yoksa aslında her şey ezeliyette ve aynı zamanda mevcuttur. Orada eski-yeni, mazi-istikbal yoktur. Olmuş ve olacak bütün hâdiseler, bu âlemin içinde vardı. Hâdiselerin doğuşu, perdelerin kalkarak gizlinin aşikara çıkmasıdır..," Ancak görüldüğü gibi, H. Z. Ülken'in bu ifadelerinde biraz mistikleştirme sezilmektedir.

Nazzâm, bu konuda ondan daha açıktır. Nazzâm'ın kümûn-zuhûr'a dair görüşü Câhız'ın nakline göre şöyledir: "... Ebu İshak (Nazzâm) şöyle düşünüyor: Elbisenin, odunun ve pamuğun yakılması bunlardan ateşlerinin çıkması ile gerçekleşir. Bu yakma olayı (ihtirak) nın bir te'vilidir. Yoksa bir yerden ateş gelip de odunda bu yakma işini yapmış değildir. Çünkü odunda gizli olan ateş, kendisinden zıddını nefyetme gücüne sahip değildir, böyle olunca, diğer bir ateşle birleşir ve ondan yardım alır... Dolayısıyla ateşin ortaya çıkmasının engeli ortadan kalkınca gizli olan ateş de ortaya çıkar (zahir olur). Kendisinde gizli olan ateşin zahir olmasıyla odun, parçalanır, kurur ve düşer. Bir şeyi yakma, ondan ateşini çıkarmadır...' burada Nazzâm, hem kümûnu hem de zuhuru birlikte açıklamış oluyor. Buna göre ise, bir şeyde başka şeyler gizlidir, ya da gizlenmiştir, bunların ortaya çıkmasına engel olan şeyler ortadan kalkınca onlardaki gizli olanlar ortaya çıkar. Nazzâm'ın bu fikri, Hegel'in varlık, içinde kendi zıddını barındırır, düşüncesi ile Leibnitz'in varlıkta kuvve halinde bulunan şey dışarıdan gelen bir uyarıcı ile gerçeğe dönüşür, düşüncelerini hatırlatıyor.

Nazzâm dışardan mekanik bir etki, bir müdahale olmadan varlığa geçişin imkansızlağını ifade etmektedir. Nazzâm'ın bu özgün izahı, bir çeşit diyalektik izahtır, denebilir. Görülüyor ki Mutezile'nin evrendeki oluş olayına, yaratma olayına getirdiği açıklama çok farklıdır. Ayrıca bu ifadelerden şu da anlaşılmaktadır: Bir nesne, kendisinde gizlenen şeyi, kendisi doğrudan ortaya çıkaramaz; ancak onun dışında bir güç o engeli ortadan kaldırır, yani mekanik bir müdahalede bulunursa o nesne ortaya çıkabilir. Diğer taraftan Eş'arî, başka Mutezilî bilginlerin isimlerini ve örneklerini de vererek onların, kümûn-zuhûr teorisini kabul ettiklerini belirtir. Sözün bu kısmında yaratma- zaman ilişkisi konusunda Nazzâm'ın kümûn -zuhûr teorisi ile bağlantılı açıklama yapan Mutezile bilgini el-Hayyât'ın konuya ilişkin izahına da işaret etmek gerekmektedir: "...O (Nazzâm) şöyle düşünüyordu: Allah, insanları, hayvanları, canlıları, cansızları ve bitkileri bir anda yarattı. Adem'in yaratılması çocuğunun yaratılmasına takaddüm etmez. (Ondan önce değildir). Ancak Allah, bazı şeyleri bazılarında gizlemiştir. Bu durumda öncelik ve sonralık gizli olanların bulundukları yerlerden açığa çıkmasında söz konusudur da, onların yoktan yaratılması ve meydana getirilmesinde değil..."

Burada Nazzâm'ın oldukça farklı bir yaratma ve bu bağlamda zaman anlayışını kümûn- zuhûr teorisi çerçevesinde ortaya koyduğu görülmektedir. Her şeyden evvel Allah'ın her şeyi bir anda yarattığı ve bu anlamda zaman açısından hiçbir şeyin diğerini öncelemediği, meselâ babanın çocuğundan önce yaratılmadığı, ondan sonra da yaratılmadığı vurgulanmaktadır. Allah, önce bir bütün olarak her şeyi bir anda yaratmıştır. Peki hepsi bir anda yaratılmışsa, zaman ne olacak, öncelik-sonralık meselesi nasıl hallolacak? Baba oğuldan önce değilse sebep-sonuç ilişkisi, nedensellik kalkacak mı? Nazzâm bu çetrefilli soruların altından "oluş düzeni" ile kalkmaya çalışıyor. Ona göre evrende bir oluş düzeni söz konusudur. Bu ise, ilk yaratılan bütündeki kuvvelerin açığa çıkmasında gerçekleşir. Bütün bunların gerçekleşmesini sağlayan, bunları yaratan güç ise, Tanrı'dır.

Hayyât, Nazzâm'ın bu düşüncelerinden yaratmada bir şeyin eksik ve fazla olması Allah'ın kudretinde muhaldir gibi bir anlayışın çıkarılmasının doğru olmadığı kanaatindedir. O, Nazzâm'ın bu konuya ait düşüncesini açıklarken şunları da ilave eder:

"...İbrahim'in sözlerinden anlaşılan şudur: Allah, sonsuzca dünyanın benzerlerini ve benzerlerinin benzerlerini yaratma gücüne sahiptir. Onun, Allah, dünyayı toptan (cümleten) yarattı sözlerinden anlaşılması gereken bir başka şey de, şudur: Peygamberlerin mucizelerini Allah, peygamberler tarafından gösterildikleri anda yaratmaktadir..."

Bu ve önceki ifadeler, birlikte düşünüldüğünde Nazzâm'ın düşüncelerinde çelişki var gibi görülmektedir. Şöyle ki, Allah, her şeyi hem bir ânda toptan yarattı, hem de onları zaman içerisinde yarattı. Burada dikkat çeken bir başka husus da, Kur'an'daki "Allah, her gün (her ân) yaratmakta" olduğunu belirten ayetin anlamından farklı olarak her şeyin bir anda yaratıldığı hususudur. Bütün bunlar, Mutezile'nin hem kendi düşünce çerçevesinde, hem de Kur'an'daki yaratma anlayışıyla bir çelişki içinde olduğunu göstermektedir. Fakat onların kümûn-zuhûr teorisine dair düşünceleri dikkate alındığında bir tenakuz gibi görünmediği söylenebilir. Zira onlara göre Allah, her şeyi bir anda yarattı, ancak onlann meydana çıkması zaman içerisinde gerçekleşmiştir. Bu gerçekleşme ise, yine Tanrı'nın müdahalesiyle olmaktadır. İkinci tenakuz gibi görünen konuya ise, Mutezile'nin yaklaşımı, Allah'ın her şeye gücü yeter, dolayısıyla O'nun gücü ve yaratması bir şekilde sınırlandırılamaz. O, her ân bu evren gibi evrenleri yaratma gücüne sahiptir.
1 | 2 | 3 | 4

MUTEZİLE'DE ZAMAN - 3

Mutezile'nin bu konudaki düşüncelerinde bir başka açıdan tenakuz olduğu görülmektedir. O da, Mutezile'nin irade özgürlüğü konusundaki fikirleridir. İnsanların tam olarak irade özgürlüğüne sahip olduğunu iddia eden ve savunan Mutezile, Allah'ın mutlak iradeye ve özgürlüğe sahip olduğunu bu yaratma teorisiyle kaldırmış veya onu sınırlandırmış olmuyor mu? Bize göre, bu soruya Mutezile açısından tam açık bir cevap vermek mümkün görünmemektedir.

Zaman-Başkalaşma-Öncesizlik (Kıdem) ve Sonsuzluk (Beka)

Bilindiği gibi, zamanın ne olduğu sorusuna cevap ararken pek çok kavram, devreye girmektedir. Bunlardan bir kısmını daha önce söz konusu ettik. Ancak bunların diğer bir kısmını da burada açıklamak gerekir. Başkalaşma (tagayyür) ve öncesizlik (kıdem) kavramları, zamanın niteliği ve zamanı niteleyen en önemli kavramlardan ikisidir. İşte burada, bu iki kavramı zaman çerçevesinde izah etmeyi deneyeceğiz.

Sözlüklerde değişme, başkalaşma anlamlarına gelen tegayyür ve tagâyür kavramlarının özünde zaman, en önemli yere sahiptir. Çünkü bir nesnedeki değişme ve başkalaşma, o nesnenin önceki durumuna veya başka bir nesneye karşı durumuna göre belirlenir. Nesnedeki değişme ve başkalaşma ise, öncelik ve sonrahk durumuna göre tesbit edilmelidir. Öncelik ve sonralık hali ise, doğrudan zamanla ilişkilidir.

Mutezile'ye göre başkalaşma öncelikle nerede gerçekleşir? Hangi şeylerde meydana gelir? Eş'arî, bu sorularla ilgili onların düşüncelerini Hişam b. Hakem'e atfen şöyle ifade eder: "... Başkalaşma (tegâyür), cisimler arasında gerçekleşir..."

Burada başkalaşmanın madde dünyasında olduğuna özellikle bir işaret vardır, ayrıca kelimenin Arapça yapısından dolayı başkalaşmanın iki nesne arasında olduğuna da işaret vardır. Nesnelerdeki başkalaşmanın tesbiti için ise, zaman en önemli ölçüttür.

Cisimdeki başkalaşmaya Mutezile, nasıl bakmaktadır? Mutezile düşünürleri tagayyürden ne anlamaktadır? Bu sorulara özellikle Mutezile adına el-Hayyât cisimdeki başkalaşmadan ve değişmeden ne anladığını belirterek şöyle cevap veriyor:

"...Cismin özündeki (nefs) hallerin değişmesi ve kendisindeki bu durumların başkalaşarak ortaya çıkması, zorunlu olarak ondan bilinendir. Bir şey, kendine muhalif olmadığı gibi, kendinden başkası da olmaz. Bunlar şunu gösteriyor: Uyuşmama (ihtilaf) ve başkalaşma (tagayyür), iki şey arasında gerçekleşir... "

Bu ifadelerden görülüyor ki değişme ve başkalaşma cismin kendisinde gerçekleşirken, bunu ancak diğer bir cisimle karşılaştırarak anlayabiliriz. Başkalaşmayı gözlemleyen de bunu ancak zaman aracılığıyla anlayabilir. Başkalaşma, buna göre bir şeydeki iki nitelik farklılaşmasından ortaya çıkmaktadır. Başkalaşma (tagayyür) hususunda Kadı Abdulcabbar şöyle düşünür: "... Başkalaşma, bir şeyin önceki olduğundan başka bir şey olmasıdır. Başkalaşma (tagayyür) kelimesi, bir mahalde daha önce olmayan bir şeyin meydana gelmesi durumunda kullanılır. Örneğin siyahlıktan sonra siyah olanda beyazlığın ortaya çıkmasıyla o şeyin başkalaşması gibi..."

Burada da belirtildiği gibi başkalaşma, bir şeyde önce bulunanın yerine daha sonra başka bir şeyin geçmesi ile açıklanmaktadır. Ayrıca bu ifadeler, modern felsefedeki olumsuluk (Contingency) teorisini hatırlatmaktadır. Nitekim, E.Boutroux, olumsuluğu, bir şeyin olduğundan başka bir şey olabilmesi diye tarif etmektedir. Demek ki başkalaşma, Mutezile'ye göre, aynı zamanda değişmedir. Diğer taraftan zaman-öncesizlik (kıdem) ilişkisi söz konusu olduğunda, tabii olarak zaman-sonsuzluk (beka) ilişkisi de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Mutezile'nin varlığın öncesizliği (kıdemi) meselesine öncelikle hâdis-kıdem ilişkisi çerçevesinde baktığını belirtmemiz gerekir. Nitekim Kadı Abdülcabbar'ın şu sözü meseleye açıklık getiriyor: "...Kadîmin yok olması (ademi) doğru değildir. Bir şeyin kıdemi ortadan kalkarsa onun hadis olduğu sabit olur..."

Burada varlığa ait iki temel özellikten söz ediliyor: Sonsuzluk ve sonluluk. Bu birbirine zıt olan iki şeyden birinin olduğu yerde diğeri yoktur. Böyle olunca da bu iki temel niteliğin sahipleri de farklı varlıklardır. Çünkü biri sonsuz varlıktır, diğeri sonlu varlıktır. Birbirinden farklı böyle iki varlık konusunda H.Z. Ülken'in nakline göre Ebu'l-Huzeyl şunları düşünmektedir:

"...Âlem, bitimsiz (namütenahi) olamaz. Çünkü mütenahîlerin mecmuu sonluların toplamı da mutenahîdir. Fâni olan şeyler, yaratılır ve mahvedilirler. O halde, âlem de yaratılmıştır ve mahvolacaktır (yok olacaktır), yani hadistir..,"

Mutezile bilginlerinin hemen hepsinde ortak olan hususlardan biri de hadis ve kadîmin belirlenmesidir. Ehl-i sünnet alimleri gibi Muteziüler de, kadîm sıfatını sadece Tanrı'ya yüklemekte, hadis sıfatını ise, Tanri'nın dışında herşeye yüklemektedir: "... Tanrı'nın dışında her şey sonludur... Evren hem cismi, hem de hareketinde sonludur. Bütünüyle evren hadis olup, kadîm, değildir, kadîm olan sadece Allah'tır..." Diğer İslâm bilginleri gibi, Mutezile de özellikle evrenin kıdemi, Tanrı'nın kadîmliği meselelerinde aynı düşünceye sahiptirler.

Mutezile, Tanrı ve diğer varlıkların birbirinden tamamen farklı oldukları hususunda zamanla ilgiyi nasıl kuruyor? El-Hayyât'ın, Mutezile adına, bu soruya cevabı şudur:"...Allah, mekân ve zamandan münezzeh olarak varlıklara zıttır. O, her şeyden başkadır. Allah, ezelde (öncesizlikte) tek idi ve O'nun dışında varlık da yok idi..." Buradan anlaşılacağı gibi, Allah'ın zaman ve mekânla hiçbir ilgisi yoktur, O, zamandan beri (münezzeh)dir; çünkü zaman, yaratma ve hareketle başlar. Bunları yapan ve başlatan bizzat kendisi olduğu için O'nun zaman ve mekânın dışında olması tabiîdir. Öncesizlikte de bir tek O, vardır. Öncelik, zaman ve mekân gibi her şey, sadece var olanlara mahsustur.

Zaman ile vakit arasında da bir ilişki olması lazımdır. Bu ilişki nasıl bir ilişkidir? Şimdi bu soruya cevap arayalım: Bu iki kavramı Kadı Abdulcabbar şöyle izah eder: Zaman da, diğer şeyler gibi hadistir. Ancak o zamanın işlevinin şu farklılığına önemle işaret eder: "... Zaman, hadistir, insan onunla başkasının hudûsunu ya da hadisin yerine geçeni bilir. Zamanın hadis olması zorunludur; zira, zaman, sonsuz (baki) olsaydı, onunla hiçbir şeyi belirlemek (zamanlama-vakitleme) mümkün olmazdı..." ifade edildiği gibi zaman, kendisi hadis olduğu gibi, hem hadisi, hem de hâdisde olup biteni belirleyen bir şeydir. Burada, Gazali'nin Farabi ve İbn Sina gibi filozofları aşın şekilde tenkidine sebep olan zamanın sonsuzluğu konusundaki fikirlerine Mutezile de destek vermektedir. Zira onlara göre, zaman şayet sonsuz (kadîm) olsaydı onunla hiçbir şey belirlenemezdi.

Zaman, mekân ve çeşitli zaman tasavvurları ile bunların kıdem ve hudusu konusunda H.Ziya Ülken, Ebu'l-Huzeyl'in şu düşüncelerini nakleder: "...Ruhî zaman, bir mefhumdur. Evvellik, sonralık tasavvur halinde mevcuttur. Yaşayışımızın şuurunu onunla ifade ederiz. Fakat bir de atomik zaman vardır ki, o ân (instant) dediğimiz cevher-i fertlerin (atomların) birbirine katılmasından doğar... Her fizik nokta ve her zaman lahzası, araz olmak bakımından birer atomdur. Onlar birbirine bitişik ve sürekli değildirler. Aralarında fasılalar vardır; bir hareket ve bir sükûn halinde bir araz, bir boşluğu takip eder..."

İnsanın kendi hayatını hissettiği zamanla, bir varlık olarak zaman, birbirinden farklıdır. Gerek felsefede ve gerekse bizim burada söz konusu ettiğimiz zaman, ikinci tür zamandır. Ayrıca burada bu zamanın ânlarının birer atom olarak nitelenmesi özgün ve dikkat çekici bir görüştür. Buradaki ifadelerden ortaya çıkan bir başka sonuç ise, zamanın aynen Leibnitz (öl.l716)'in monad teorisini hatırlatan bir anlayış çerçevesinde açıklanmış olmasıdır.

H.Z.Ülken, el-Allâf'ın zaman anlayışına yönelik yorumlarına şunları katıyor: "...Ânlar süreksizdir ve iki ân arasındaki fasıla da zamanın boşluğudur. Mekânda olduğu gibi, zamanda da boşluklar tasavvur etmedikçe zamanı izah edemeyiz... Zaman, ezeli değil mahluktur... ona göre zaman dâhir (eternal) değildir. Eğer zamanın başlangıç ve sonu yoksa, Allah'ın da zaman içinde olması veya zamanın aynı olması lazımdır. Bu ise, Allah'a süreklilik ve değişme atfetmek demektir. Halbuki Allah, zamanın dışındadır ve onu yaratmıştır..."

Bu ifadelerde de açık olarak belirtildiği gibi, zamanı oluşturan ânlar sonludur. Zamanı oluşturan ânlan birbirine bağlayan boşlukların kabul edilmesi gerekir. Zira Allâf'a göre, bu boşluklar, düşünülmezse zaman anlaşılmaz. Bir başka açıdan, bu zaman ve onun ilintide olduğu her şeyin hem bir başlangıcı ve hem de bir sonu vardır. Aksi halde Tann'yı zaman içinde düşünmek gerekir ki bu imkânsızdır.

Son olarak zaman-kıdem, beka ve Allah'ın sıfatlan konusunda Mutezile ne düşünmektedir? Şimdi bu soruya cevap arayalım. Onlara göre, Allah'ın sıfatları zatının aynıdır. Bu durumda öncesizlik (kıdem) ve sonsuzluk (beka) sıfatlan bizzat Allah'ın kendisi olmaktadır. Nitekim Eş'arî'nin nakline göre Mutezile, Tanrı-kadîm ilişkisini de şöyle düşünüyor: "...Kadîm'in anlamı Allah'tır..."

Burada da belirtildiği gibi, Mutezile, Allah'ı sıfatlarıyla aynı görmektedir. Ayrıca Eş'arî, konuyla ilgili Ebu'l- Huzeyl'in görüşlerinin şu şekilde olduğunu belirtir: "...Ona göre, Allah, kadîmdir demenin anlamı, kıdemin sadece Allah'a ait olduğunu, onun Allah olduğunu isbat
etmektedir..."

Şu halde, Allah'ın sıfatı olan kadîm doğrudan Allah'ın yerine kullanılmıştır. Burada, Mutezile'nin yukarıda ifade edilen zat-sıfat ayniliği anlayışları daha açık olarak görülmektedir. Bu durumda öncesizlik, Allah'a ait olduğu gibi sonrasızlık da Allah'a ait olmaktadır. Nitekim Cübbaî ve el-Allâf 'da bu fikri teyiden şöyle söylemektedirler. "... Allah, hem öncesizlikte, hem de sonsuz(ezel-ebed)lukta tektir..."
1 | 2 | 3 | 4

MUTEZİLE'DE ZAMAN - 4

Yukarıda ifade edildiği gibi başkalaşma, sonluluk ve başlangıcı olmak Tanrı'nın dışındaki bütün varlıklann özelliklerindendir. Tanrı'da başkalaşma olmaz, O, değişmez, değişseydi Tanrı olmazdı. Dolayısıyla O, hem öncesiz ve hem de sonsuz bir varlıktır. Zaman da dahil, her şeyin sonradan yaratıldığını, Allah'ı hiçbir şeyin öncelemediğini söyleyen Mutezile, Tanrı ile ortaklık söz konusu olur düşüncesiyle öncelemeyi kabul etmemektedir. Bilindiği gibi öncesizlik Allah'a aittir, diğerleri hadistir.

Sonuç

Doğu ve Batı felsefelerinin en önemli sorunlanndan biri olan zamanın ne olduğu konusunda, İslâm düşünce tarihinde de farklı görüşler ve değerlendirmeler ileri sürülmüştür. İslâm düşünce okullan arasında oldukça önemli bir konuma sahip olan Mutezile, daha Aristocu İslâm düşünce ekolleri pek tanınmazken bile, çok güçlü bir konuma sahiptir. Ayrıca Mutezile bir çok teolojik teori konusunda da Ortaçağ Yahudi ve Hıristiyan düşünürlerine tesir etmiştir. Bu bakımdan Mutezile'nin zaman hakkındaki düşünceleri, bu araştırmada izah edilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda onların zamanın ne olduğu hakkındaki düşünceleri ile zamanın hareket, mekân, başkalaşma, yaratma, kümûn-zuhûr, tafra, ân, sonluluk ve sonsuzluk gibi kavramlarla ilişkisi nedir? Gibi sorulara cevaplar verilmeye çalışılmıştır.

Ancak burada hemen şunu da belirtmemiz gerekir: Gerek Mutezile imamlarının kendi eserlerinde ve gerekse onları tanıtan eserlerde, bu çalışmada da görüldüğü gibi onların özellikle zaman anlayışları tam olarak belirgin değildir. Nitekim, araştırmalarında önemli Mutezile imamlarından olan Ebu'l-Huzeyl'e daha çok yer veren orientalist R.M. Frank da, bu hususa şöyle işaret eder: "... Ebu'l-Huzeyl'e göre, zaman kavramı karanlık ve muğlaktır..." Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz gibi biz, onların zaman anlayışlarını değişik kavramlarla ilişkisi çerçevesinde ortaya koymaya çalıştık.

Zamanın ne olduğu sorunu öncelikle ve özellikle klasik felsefede olduğu gibi, çok açık olmasa da, hareket ve sükûn (durağanlık) kavramlanyla diyalektik bir tarzda ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu araştırmamızda konuyla ilgili birçok Mutezile düşünürünün görüşlerine yer verilmiştir. Ancak ağırlıklı olarak, tabiat konularına oldukça farklı ve orijinal açıklamalar getiren Nazzâm ve hocası el-Allâf'ın düşünceleri vurgulanmıştır. Bu konuda, örneğin Nazzâm, Allah'ın cisimleri yarattığında, onların hareketinin itimadı hareket olduğunu belirtirken itimadi hareketi ise, mekânda hareket olarak tanımlamıştır. Burada itimat hareketi, Allah'ın sürekli yaratmasına bir işarettir. Bu itimadi hareket, aynı zamanda evrende aynen ilkçağ filozofu Herakleitos'un dediği gibi sürekli bir oluş anlamına da gelmektedir. Bu manada zaman, cismin mekânda hareketinin sürekli oluşu çerçevesinde incelenmiş ve anlaşılmıştır.

Ebu'l-Huzeyl'in zaman-hareket ilişkisi konusundaki değerlendirmesi daha çok "hareket, zamana bölünür" görüşü ile Aristo'nun düşüncesine benzemektedir. Cismi, farklı etkenlerin farklı etkileyebileceğini söyleyen el-Allâf da, bir şeyin iki ânda aynı kalmayacağını belirtir. Bu ise ilkçağ filozofu Herakleitos'un "bir nehirde iki kere yıkanılmaz" fikrini hatırlatıyor. Fakat el-Allâf, bir şeyin iki ânda da aynı kalmasının Tanrı isteğine bağlı olduğunu ifade eder. Onun bu düşüncesi ise, farklılığını gösterir.Çünkü o, iki ânda bir şeyin aynı kalmasını Tanrı'nın isteğine bağlamaktadır. Tanrı da her ân yeni bir şey yarattığından yine değişme meydana gelmektedir. Ayrıca o, bu son düşüncesiyle özellikle İslâm'ın Tanrı anlayışıyla eski felsefenin zaman ve hareket teorisini uzlaştırmaya çalışmaktadır.

Mutezile bilginlerinin özellikle fizik problemleri konusunda ortak, homojen bir görüşe sahip olmadıklarına yukarıda işaret etmiştik. Bunun bir çok örneği gösterilebilir: Mesela, cisimlerin hareket ve sükûnu hakkındaki görüşleridir. Örneğin Nazzâm, cisimlerdeki hareketlerin oluştan başka bir şey olmadığını söylerken; Muammer, bunun aksine sükûnun oluştan başka bir şey olmadığını belirtir. Bunlardan el-Allâf ise, her ikisinden farklı hareketin de sükûnun da oluşun dışında bir başka şey olduğunu söylemektedir. Sanki burada Hegel'deki tez-antitez-sentez anlayışı ile karşılaşıyoruz. Diğer taraftan el-Cübbaî, harekete çok farklı bir anlam yüklemektedir. Ona göre de hareket zeval (yok olma) demektir; yoksa hareket, intikal demek değildir. Aslında ıstıiahî açıdan hareket, intikal ve zevalin aynı anlamı taşımalarına karşı Cübbaî, hareketi zeval anlamına almış ve onun anlamlan arasında intikalin olmadığım söylemiştir.

Zaman'ın hareket ve sükûn ile olan ilişkisine en çok yer veren el-Âllâf tır. Ona göre cismin hareketi, onun bir mekândan ikinciye geçişi ile olur ve böylece burada iki mekân ve iki zaman vardır, yani her bir mekânda bir zamana da ihtiyaç vardır. Cismin sükûnunda ise, cisim bir mekânda, iki zamanda da aynı kalır, yani sükûn için ise, sadece iki zaman gereklidir. El-Allâf'in bu tanımlan çok açık olmasa da, aynen Aristo gibi, zamanı hareketin bir ölçüsü olarak gördüğünü göstermektedir. Bununla beraber Mutezili bilginler, bu arada el-Aüâf, Aristo'dan farklı olarak zamanı, sükûnun da bir ölçüsü olarak görmektedirler.

Zaman-mekân ilişkisinde ise, öncelikle her cisim için bir mekânın gerekli olduğunu yukarıda belirtmiştik. Ayrıca bir cisimdeki her türlü oluşun göstergesi de hem mekân hem de zaman idi. Zaman-mekân ilişkisini en açık olarak anlatan teori, Nazzâm'ın tafra anlayışıdır. Bir çok Mutezile bilgininin karşı çıktığı tafra teorisi, hareket halindeki bir cismin ikinci mekâna uğramadan ve dahi pek tabii olarak, ikinci zamana da uğramadan doğrudan doğruya üçüncü mekâna geçmesi, sıçraması haline denir. Nazzâm, bu sıçrama teorisini Demokrit'ten almış; ancak onun içeriğini farklılaştırarak kendi tezi olan sonlu bir mesafenin kat edilmesi teorisini izah için kullanmıştır.

Yine daha önce belirtilmişti ki, Mutezile'nin zaman anlayışının anlaşılmasında onların yaratma ve bu bağlamda önce Nazzâm tarafından ileri sürülen, daha sonra da bir çok Mutezile bilginince kabul edilen kümûn-zuhûr teorisi önemli bir yere sahiptir. Mutezile'ye göre Allah, kendi dışında her şeyin yaratıcısıdır. Allah'ın dışında her hangi bir şeyi kadîm olarak düşünmek, onlan Allah'a ortak koşmak anlamına gelir ki, bu onlara göre imkansızdır. Allah'ın dışında her şey zaman da dahil muhdes ve Allah aracısız yaratıcıdır. Yaratma işinde Allah'ın ne zamana, ne mekâna ve ne de başka bir şeye ihtiyacı vardır. O'nu hiçbir şey öncelemez, O, her şeyden öncedir.

Kümûn-zühûr teorisine gelince: Bu teori iyi tahlil edildiğinde onda Mutezile'nin evrendeki oluş düzeni, yaratma ve buna bağlı zaman konusundaki fikirlerini bulmak mümkündür. Allah, şeyleri yarattığında bazı şeyleri onlarda gizlemiştir. Bunlar, bir ânda yaratıldıklarından, onlarda gizli olanlar, zaman içinde açığa çıkarlar. Bunlardaki yaratmada öncelik-sonralık yoktur. Öncelik-sonralık onlarda gizli olanların açığa çıkmasındadır. Bu anlayışın izahından ortaya çıkan sonuca göre Allah, her şeyi bir ânda yarattı, ancak bu yaratılanlarda bazı şeyleri müdahil, içkin, gizli olarak yarattı. Bu gizliliklerin her açığa çıkışı ânında da Allah, onları yaratmaktadır. Bu teori, Descartes'in sürekli yaratılış (creation continuity) teorisine de oldukça benzemektedir.

Mutezile'nin kümûn-zuhûr teorisi ve zaman da dahil her şeyin bir ânda yaratıldığı yönündeki görüşleri, Bergson'un özellikle zaman ve süre konusundaki düşüncelerini de hatırlatmaktadır. Nitekim onların bu düşünceleri H.Bergson'un "... iç sürenin ânları birbirinin dışında değildir..." ifadeleriyle kısmen örtüşmektedir.

Başkalaşmayı bir mahalde daha önce olmayan bir şeyin meydana gelmesi olarak niteleyen Mutezile, bu kavramı önce-sonra ilişkisi çerçevesinde değerlendirmektedir. Diğer taraftan öncesizlik-sonsuzluk sadece Allah'a ait olduğuna, Allah'ın dışındaki her şey, sonlu ve sonradan yaratıldığına göre, bu yaratmaya zaman da dahil olmaktadır. Zira zaman, kadîm olsaydı onunla hiçbir şeyi belirleyemezdik. Bu açıdan onların düşüncesinde zaman da sonradan yaratılmıştır.

Mutezile'nin burada ifade edilen, zaman, sonlu olduğundan kendisiyle sonlu şeyler belirlenir şeklindeki düşünceleri ise, Alman filozofu Martin Heidegger'in A.Einstein'e atfen ifade ettiği "... mutlak bir zaman yoktur, mutlak bir eş zamanlılık da yoktur... zaman, olayları içinde taşıyandır... değişim, zaman içindedir..." şeklindeki görüşlerini hatırlatmaktadır. Zira buna göre de zaman, mutlak değil, zaman nesnelerin değişimini belirleyen bir varlıktır.

Mutezile'nin zaman anlayışında atomik zaman, önemli bir yere sahiptir. Çünkü buna göre, her zaman, bir ândır, ânlar süreksizdir. İki ân arasındaki fasılaya da zamanın boşluğu denir. Zamanı anlayabilmek için de onda boşluklar tasavvur etmek gerekir. Onların bu düşüncesinin, âlem anlayışları ile de ilgili olduğunu belirtmiştik. Diğer taraftan Mutezile'nin bu zaman anlayışı, E.Husserl'in "...iki ayrı zaman, asla birbirine bitişik olmaz.. ." şeklindeki zaman anlayışıiîe de oldukça benzerlik göstermektedir.

Son olarak kısaca belirtmek gerekir ki, İslâm Düşünce tarihinin en renkli düşünürlerini içinde barındıran Mutezile'nin zaman anlayışlan, çok belirgin olmasa da, yine de çeşitli kavram tanımlan ve oldukça geniş bir perspektif çerçevesinde sunulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda görülmüştür ki, onların zaman görüşleri, gerek ilkçağ ve gerekse çağdaş bir çok filozofun zaman görüşleriyle paralellikler göstermektedir. Burada önemle vurgulanılması gereken bir şey de, onların bu düşüncelerini, diğer birçok İslâm düşünürü gibi, İslâm inanç esaslarını gözden uzak tutmadan ortaya koymaya çalışmış olan alandır.
1 | 2 | 3 | 4

MODERN TÜRKİYE'DE MANTIK ÇALIŞMALARI

Â. Kadir Çüçen

Batı'da Aristo mantığına karşı ilk tepkiler Rönesans'la başlamıştır. Yeni bilgi elde etmek için Aristo'nun kıyas yönteminin yetersizliğinin anlaşılması üzerine, Bacon ve Descartes'la başlayan bilimde yöntem arayışları mantık çalışmalarını hızlandırmıştır. Matematiğin kesinliğini mantık çalışmalarına da yansıtmak isteyen Leibniz, mantığın sembolleşmesi gerektiğinin ilk haberlerini de verdi. Bilimde yöntem arayışı ve mantıkta sembolleştirme çabaları, 19. yüzyılda ilk meyvelerini vererek, mantık kitapları kuramsal ve uygulamalı olmak üzere iki bölümde yazıldı. Kuramsal bölüm, kavramlar, önermeler ve çıkarımları içerirken, ikinci bölüm bilimlerin yöntemlerini ele almaktaydı. Fakat 20. yüzyıldaki gelişmeler, bilimlerin yöntemlerinin artık mantığın değil, bilim felsefesinin konusu altında işlenmesi gerektiğini göstermiştir.

Batı'da mantık çalışmaları bu aşamaları geçirirken, Türkiye'deki mantık çalışmaları gerçek anlamıyla 19. yüzyılda, özellikle de Tanzimat hareketiyle oluşan Batı etkisiyle başlamıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısından Cumhuriyet'e kadar olan dönemde Farabi ve İbni Sina geleneğine ve aynı zamanda Batı'ya uygun biçimde yazılan mantık kitapları arasında Ahmet Cevdet Paşa'nın Miyar-ı Sedad ve oğlu Ali Sedad'ın yazdığı Mizatn-ul Ukul önemlidir. Çünkü her iki kitapta Batı etkisiyle yazılmış ve mantığı hem kuramsal hem de uygulamalı, yani bilimde yöntem anlayışına uygun olarak ele almıştır. Çünkü "bilimlerin yönteminin bir mantık konusu olduğu fikri bizde, 1860'da İtalyan mantıkçısı Gallupi'den Miftah-ul Fünun adı ile çevrilen mantık kitabı ile başlar."' Batı mantıkçılarının sembolleştirme ve cebirsel mantık çalışmalarına Ali Sedad kitabında yer vermesine rağmen, bu tür mantığa da sıcak bakmamıştır.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarındaki mantık çalışmalarının arasında Hasan Ali Yücel ve Ağaoğlu Tezer'in liseler için 1929 da yazdıkları kitapları görmekteyiz. Hem Hasan Ali Yücel, hem de Ağaoğlu Tezer mantığı surî ve tatbikî olmak üzere iki bölümde ele almışlardır. Fakat bu bölümler arasında bir dengesizlik vardır. Tatbikî, yani bilimlerin yöntemlerini ele aldıkları bölüm, tüm kitabın 3/4 'ünü oluşturmaktaydı. Surî, yani kuramsal bölüm çok kısa ve özet bir biçimde ele alınmaktaydı. Kuramsal bölüm, kavram ve terimler, önermeler ve kıyaslardan oluşmaktadır. Tatbikî bölüm ise, bilimlerin sınıflanması, yöntem, analiz ve birleştirme, matematikte yöntem, fizik ve kimyada yöntem, biyolojide yöntem, psikolojide yöntem, tarihte yöntem ve sosyolojide yöntem konularını kapsamaktadır. Bu bölümlerden anlaşılacağı gibi, bilimlerin sınıflaması ve yöntemleri ayrıntılı bir biçimde ele alınmaktadır.

20. yüzyılın başlarında Russell ve Whitehead, sembolik veya modern mantığı yazdıkları Matematiğin ilkeleri adlı kitapla tüm dünyaya tanıtmışlardı. 1929 yılında Salih Zeki çevirdiği ilim ve Usul adlı kitapla modern mantığın ilk defa Türkçe literatüre girmesini sağladı. 1930 ve 1932 tarihleri arasında Kerim Erim ve 1935 yılında Nusret Hızır yazdıkları veya çevirdikleri makalelerle modern mantığı tanıttılar.

İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında ülkemize gelen Alman bilim adamları arasında olan Hans Reichenbach, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde verdiği lojistik derslerle Türkiye'deki mantık çalışmalarında yeni bir dönem açmıştır, Reichenbach'ın verdiği dersin konusu 'lojistik' idi. Aristoteles mantığından ayrı, yeni bir mantıktı bu, matematiksel mantıktı. Felsefecilerimiz, bizde hiç geleneği olmayan bu konuyla ilk kez karşılaşmış oluyorlardı, Lojistik derslerinde terimlerin Türkçeleştirilmesi sorunu ortaya çıktı. Bu iş Macit Gökberk'e düşüyordu; terimlerin bir bölümünü o Türkçeleştirdi. Bir bölümünü de, o zaman Felsefe'de öğrenci durumunda olan Nusret Hızır'la birlikte Türkçeleştirdiler.

Fakat matematiksel mantığı çevirmek ve anlamak için temel matematik bilgisi gerekliydi; bu nedenle, Macit Gökberk ve diğer öğrenciler matematik bölümüne giderek, matematik dersleri almaya başladılar. Bu arada Macit Gökberk askere alındı ve döndüğünde de doktora yapmak için Almanya'ya gitti. Almancadan çevirecek asistan olmadığı için Reichenbach dersleri Fransızca vermeye başladı; çünkü Vehbi Eralp Fransızca bilmekteydi, Böylece dersler tekrar çevrilmeye başlandı. Reichenbach'ın ayrılmasından sonra, ders notları Vehbi Eralp tarafından Türkçeye çevrilerek, yayınlandı. Bu kitap modern mantığın, önermeler ve niceleme mantığını iki değerli mantık çerçevesinde ele almakta ve işlemekteydi.

Reichenbach'ın Amerika'da yayınladığı Bilimsel Felsefenin Doğuşu adlı eserine Nusret Hızır hemen bir tanıtma yazısı yazdı. Kitabı övmenin yanı sıra eleştiren Nusret Hızır'a göre, Reichenbach, yaşam felsefesini ve varoluş felsefesini bu eserinde unutmuştu. Bu nedenle Bilimsel Felsefenin Doğuşu yalnızca doğa bilimleri üzerine dayanmaktaydı. Fakat Hızır'a göre, Reichenbach bu eserinde insan bilimlerine de yer vermeliydi. Hızır'ın bu tanıtma yazısı pek rağbet bulmadığı için zamanla Reichenbach da unutulmaya başlandı.

1942 yılında Hilmi Ziya Ülken, Mantık Tarihi adlı bir kitap yazarak, hem Aristo mantığını hem de modern mantığı ele almıştır. Hamdi Ragıp Atademir, Aristo'nun Organon eserini 1947-1952 yılları arasında ve Porphyrios'un I'sagoji'sini 1948 yılında çevirdi. Reicheııbach'm asistanı olan Nusret Hızır, 1942 yılında Ankara Üniversitesine geçti ve orada 1968 yılına kadar modern mantık dersleri verdi.

Nusret Hızır, iki değerli mantığın yanı sıra çok değerli mantığı da çalışmalarına katarak, tanıtır. Reichenbach'tan farklı olarak, 1935-1948 yılları arasında İstanbul Üniversitesi'nde felsefe tarihi dersleri veren Von Aster, mantığın problem ve konularını, bilgi teorisi içinde ele alır ve inceler. Macit Gökberk'in çevirdiği bu dersler Bilgi Teorisi ve Mantık adlı bir kitapta toplanarak 1945 yılında yayınlanmıştır. Gökberk, Von Aster için şunları söylemektedir:

Aster, felsefe tarihi derslerinde, felsefenin mantığını, felsefenin gidişini nesnel olarak anlatmak, felsefe sorunlarının içindeki mantığı bulmak, bunların birbirinin içinden nasıl doğduğunu göstermek isterdi. Kendi görüşlerini bir yana bırakırdı. Felsefe sorunlarının diyalektiğini de göstermeye çalışırdı. Büyük özelliği çok aydınlık olması idi.

Kant geleneğine uygun olarak ele alınan mantık ve bilgi teorisi işbirliği Von Aster'in gitmesinden sonra ülkemizde taraftar bulamamıştır.

Türkiye'deki son kırk yıllık mantık çalışmalarını iki boyutta ele alabiliriz.

1. Klasik mantık çalışmaları: Necati Öner ve öğrencileri.
2. Modern mantık çalışmaları: Teo Grünberg ve arkadaşları.

Klasik mantık alanında Necati Öner'in çalışmaları son yıllardaki klasik mantık anlayışımıza yön vermiştir. 1957 yılında "Tanzimattan Sonra Türkiye'de İlim ve Mantık Anlayışı" adlı çalışmasıyla doktorasını mantık alanında alan Öner, 1964 yılında "Fransız Sosyoloji Okuluna Göre Mantığın Menşei Problemi"ni doçentlik tezi olarak sundu 1971 yılında "Mantığın Ana İlkeleri ve Bu İlkelerin Varlıkla Olan İlişkileri' adlı çalışmasıyla Profesör oldu. Bu çalışmaların yanında klasik mantığın birçok konusu üzerine çok sayıda makale ve bildiri veren Öner, zihniyet farklılığı üzerinde ısrarla durmuştur. Çünkü tüm insanlarda tek bir mantık olduğunu ileri süren Öner, mantığın kaynağının a priori olduğunu, farklılığın ise zihniyetlerden kaynaklandığını savunmaktadır.

Necati Öner ülkemizde klasik mantık çalışmalarına yaptığı katkının yanı sıra yaptırdığı doktora çalışmalarıyla da ayrıca bu alanda etkili olmuştur. Abdulkuddüs Bingöl, 1978 yılında "Gelenbevi'nin Mantık anlayışı"nı doktora tezi ve 1982'de "Klasik Mantığın Tanım Teorisi"ni doçentlik tezi olarak mantık hayatımıza kattı. Ömer Naci Bolay, 1976 yılında "Farabi ve İbni Sina'da Kavram Anlayışı" adlı çalışmasını doktora tezi ve 1986 yılında "İbni Sina Mantığında Önermeler" adlı çalışmasını doçentlik tezi olarak yaptı. Tahir Yaren, 1982 yılında "İslam Kültüründe Mantık Çalışmalarına Karşı Fikirler" adlı çalışmasıyla doktora yaptı. Bu çalışmaların yanı sıra İstanbul Üniversitesinden Nihat Keklik 1969 yılında "İslam Mantık Tarihi ve Farabi Mantığı" adlı çalışmayı yaptı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden Mübahat Küyel 1958-1969 yılları arasında Farabi'nin birçok mantık çalışmasının çevirisin yaptı.

1961-1962 yıllarından itibaren Teo Grünberg ile Hüseyin Batuhan birlikte çalışmaya başlarlar. 1966 yılında aynı ekip Orta Doğu Teknik Üniversitesine geçerek, orada hem bir felsefe bölümünü kurmaya çalıştılar hem de Türkiye'deki son otuz yılın modern mantık çalışmalarına damgasını vurdular. 1963 yılında Amerika'da doktorasını tamamladıktan sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne dönen Cemal Yıldırım'da buradaki mantık çalışmalarına destek vermenin yanı sıra Reichenbach'ın bilim felsefesini tekrar çevirmeye ve anlatmaya başladı. 1981 yılında Bilimsel Felsefenin Doğuşunu'nun tam çevirisini yaparak, Türkçeye kazandırdı. Bu üçlüye daha sonra Suvar Köseraif ve Adnan Onart katılır. Grünberg, Hüseyin Batuhan, Adnan Onart ve Necati Öner'le yaptığı işbirliğiyle mantık alanında birçok kitap yazdı. Bunlardan başlıcaları şunlardır: Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg Modern Mantık, 1970; T. Grünberg, H. Batuhan ve A. Onart, Modern Mantık, 1975; N. Öner, T. Grünberg ve A. Onart, Mantık, 1976; T. Grünberg, Epistemik Mantık, 1971; T. Grünberg, Sembolik Mantık /, 1969; Teo Grünberg ve Adnan Onart, Mantık Terimler Sözlüğü, 1976; T. Grünberg ve A. Onart, Mantıksal Anlam Kuramı, 1980.

Teo Grünberg've Hüseyin Batuhanın çalışmaları sonucu 1970'li yıllarda lise mantık ders kitaplarından bilimlerde yöntem bölümü çıkartılarak, yerine modern mantık bölümü konulmuştur. Modern mantığın lise kitaplarına girmesiyle lise felsefe öğretmenleri yaz kurslarına çağrılmıştır; çünkü modern mantık bilmeyen öğretmenlere bu konunun öğretilme işi yine Orta Doğu ekibine düşmüştür. 10 yıl süren bu kurslar, Teo Grünberg ve arkadaşları tarafından başarıyla yürütülmüştür. Hüseyin Batuhan'a göre, Teo Grünberg, Quine ve Carnap kadar büyük bir mantıkçıdır. Grünberg'in anlam kavramı üzerine olan tezi ve modern mantığa yaptığı katkı bütün dünyaca kabul görmüştür.

Teo Grünberg ve Necati Öner'in çizgisi dışında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde mantık doktorası yapan Dursun Çüçen, "Mantıkta Niceleyicilerin Çeşitli Yorumlan Üzerine Bir Araştırma" adlı çalışmasını 1978 yılında tamamladı. Uzun yıllar modern mantık dersleri veren Dursun Çüçen, Aristo mantığını modern mantık sembolleriyle yorumlama çabası içine girdi. Bu konuda birçok makale yazdı. Ayrıca tartışma mantığı ve çok değerli mantık üzerine çalışmalar yaparak, yayınladı. 1997 yılındaki beklenmeyen ölümüyle mantık çalışmaları sona erdi. Yine bu çizginin dışındaki ikinci mantıkçı, İstanbul Üniversitesinden Şafak Ural'dır. Yazdığı Temel Mantık kitabı ve birçok makalesiyle hem modern mantık hem de klasik mantığa önemli katkılarda bulunmuştur.

Türkiye'deki son on yılın mantık çalışmalarına bakarsak, üzülerek göreceğiz ki çok az sayıda yayın vardır. Lise ders kitaplarında Teo Grünberg ve Necati Öner'in etkisi halen devam etmektedir. Daha doğrusu onların çalışması üzerine yeni bir katkı yapılamamıştır. Üniversitede okutulan mantık kitaplarına baktığımızda yine durum aynıdır. Her ne kadar Doğan Özlem'in Mantık, Şafak Ural'ın Temel Mantık, Cemal Yıldırım'in Mantık ve benim Mantık kitaplarım varsa da, bunlar henüz mantığa bir katkı değil, sadece var olanları tekrarlayan ders kitaplarıdır.

Batı'da mantık çalışmaları, matematikle çok yakın bir ilişki içindeyken, bizde matematikten oldukça uzak bir biçimde ele alınmaktadır. Teo Grünberg Batı anlamında bir mantık çalışması ortaya koymuşsa da, kendisinden sonra bu çalışmaları yapacak öğrenciler yetiştirmemiştir. Batı, mantığı bilgisayar programlarına yüklerken, biz henüz el yardımıyla işlemler yapmaktayız. Felsefeci, mantıkçı ve matematikçi ilişkisini ve yardımlaşmasını kuramadığımız için, ülkemizdeki mantık çalışmaları çeviri veya tekrardan öteye gidememektedir.

KAMUSAL - MAHREM GERİLİMİNDE YENİ BİR OLANAKLILIK ARAYIŞI OLARAK İMGESEL YAKINLIK

Cihan CAMCI

"Kamusal-Mahrem Geriliminde Yeni bir Olanaklılık Arayışı Olarak İmgesel Yakınlık" adlı yazıda Richard Rorty'nin yeni bir dayanışma olanağı arayışını ve bu arayışın kamusal-mahrem geriliminde mahrem olanın kamusal olan için feda edilmeyeceği yeni bir biraradalık olanağına yönelik olduğunu anlatmaya çalıştım.

Kamusal yaşamın normlarım evrensel genel geçer bir Hakikat oluşturur gibi oluşturan temellendirme arayışları Rorty'ye göre bireysel farklılıkların, mahrem fantazilerin ve özel saplantıların feda edilmesine neden oluyor. Yine Rorty'ye göre bu ussal olmayan özelliklerimize bilincin şiir yaratıcı olanaklılığı olarak bakarsak bakış açılarını ve farklı betimleme olanaklarını zenginleştirebiliriz. Böylece bu zenginleşme imgesel yaratıcılığın, imgesel yakınlığa (imaginative acquaintance) yol açabilmesini ve imgesel yakınlığın ben- öteki arasında farklılıkların, demokratik biraradalığın güç mücadelesi dışında yeni bir anlatma ve anlaşılma olanağını bize getirebilir. Bilincin içkin şiir yaratabilirliği herkesin kendi yaşamını kendi imgeleriyle giydirebilmesine, bu da ben-öteki arasında farklı bir dayanışma olanağına yol açabilir.

Kamusal alanla mahrem alanın arasında her zaman bir gerilim olagelmiştir. Birarada yaşama zorunluluğunun getirdiği bir sonuç. Böyle olması da doğal. Bir aradalığımızın normatif olma zorunluluğunu nasıl aşabiliriz? Yani nasıl olur da bir arada yaşarız ve öteki'ne dair bir kaygı, umursama, gözetme, aşinalık duymak için evrensel, genel geçer bir norm oluşturmayabiliriz, Bu yeni olanaklılık arayışı mahrem olanın kamusal olana adanmasını, yok sayılmasını gerektirmeyecek bir biraradalığın oluşturulabilmesi içindir. Bir ütopya diyebiliriz. Ama bireysel farklılıkların ve mahremiyetin bedel olmayacağı bir dayanışma olanağı güzel bir ütopya olsa gerek.

Richard Rorty bu sorulan bugüne kadar tartışıldığından farklı biçimde tartışmanın yollarını arıyor. Yani farklı bir oîanaklıhk arayışı diyebiliriz. Rorty bu arayışı için önce kamusal normların temellerini oluşturan olanaklılık arayışlarını gözden geçiriyor. Bu gözden geçirmeyi ikiye ayırabiliriz. İlki Hegel'den önce, yani tarihselcilik öncesi temel oluşturma "çabaları; ikincisi de Hegel'den, yani tarihselcilikten sonraki temel oluşturma çabaları.

Tarihselcilik öncesi temellendirme arayışlarında dış dünya ve ben bilinci arasındaki ayrım önemlidir. Descartes'in ikiciliğinde bu ayrımın vurgulanmasını ve modern felsefenin önemli bir dönüm noktasını görebiliriz. Bu ayrım bilince bir ayrıcalık getirir. Bu ayncalıkda bilincin tözselliğindedir. Descartes'in ilahi bilinci şey bilincinden farklıdır. Edilgen değildir ve zamanla sınırlı değildir. Rorty'ye göre bu ilahi bilince dayanan temel arayışı Kant'ta laik bilincin ilahi bilincin yerini almasıyla sürer. Kant temel oluşturma çabasının olanaklılığını arar.

Bu olanaklılık arayışı Descartes'te olduğu gibi bilen öznenin dolayimsız kendi bilgisini değil aklın kendisini temel alır. Burada önemli olan evrensel-genel geçer bir norm oluşturabilme yetisinin arayışının sürmesidir? Diyebiliriz ki, Kant varlıkbilimsel gerçeklik anlayışından bilgibilimsele geçişin tamamlayıcısıdır. Descartes'tan farklı olarak içsel tasarımın (inner representation) ayrıcalıklı bir kategori olduğunu kabul eder. Diğer tasarımlar daha olumsal (contingent) olarak tanımlanır ve koşullanmamış yargı olanağım ararken Kant, ilahi özneden laik özneye geleneksel temellendirme arayışını ki bu temellendirme arayışı kamusal olan için mahrem olanın feda edilmesini gerektirebilecek bir kesinlik, ayrıcalık içerir sürdürerek geçer. Dış dünyanın mükemmel kesinlikte bir tasarımına ulaşılabileceği düşüncesi sürmektedir.

Bu düşünce sürdükçe, Rorty'ye göre kamusal-mahrem arasındaki gerilim mahrem olanın kamusal olana feda edilmesine neden oluyor. Dil felsefecileri ve erken Wittgenstein'ın savundukları düşüncelerde aynı çizginin devamı gibi görünüyor Rorty'ye. Bu kez olanaklılık arayışı deneyimin olanaklılığına değil betimlemenin olanaklılığına yöneliyor. Bilinç yerine dil dünyanın mükemmel kesinlikte bir resmini çekmemizin aracı (medium) olduğundan içsel tasarımların yerini mantıksal yapı ahyor. Neyin anlamlı olup neyin olmadığını ayırt edecek kesin bir ölçüt-temel arayışında gramatik doğruluk Kant'çı bir anlayışın sürmesi olarak anlaşılabilir. Söylenebilir olanı söylenemez olanın sınırında belirleyen Wittgenstein evrensel -genel geçer temel arayışını sürdürüyor. Rorty'ye göre eğer biz hala benlik ve doğa arasındaki bir araca (medium) -bilinçten sonra dil'e- aynı beklentiyle yöneliyorsak çokta ilerleme yapmış sayılmayız.

Rorty'ye göre öncelikle bu temel arayışlarını yani doğanın kendinde bir benlik imgesi taşıdığı ya da istemli, olarak yaratıldığı gibi eski felsefenin getirdiklerini bir yana bırakmalıyız. Bilincin ya da dilin aracılığıyla dünyanın kesin olarak tasarımlanabileceği temel arayışlarını ve bu temellendirmelerle oluşturduğumuz normlarla kamusal-mahrem arasındaki çelişkiyi çözebileceğimiz düşüncesinden vazgeçmeliyiz. Bu vazgeçiş Rorty'nin ussal olan ve olmayan arasında yapılan Kant'çı kesin bir ayrımı bulanıklaştırmasını sağlıyor. Nesnel olan öznel olanın dışında ussal bir uzlaşıyla temellendirilemiyor ve böylece Rorty ahlaki eylemin temelini oluşturan ilintisizlik (disinterestedness) kavramını aşıp kesinliğinden emin olabileceğimiz tek şeyin arzularımız olduğunu öne sürüyor.

Böylece ahlaki eylemin koşullanmamış olması gerekmiyor. Ussal olmayan (irrational) üstesinden gelmemiz ve değiştirmemiz gereken birşey olmayabiliyor. Rorty'nin geleneksel felsefeye getirdiği bu eleştirel bakış tarihselcilik sonrası olanaklılık arayışlarını yorumlamasına dayanıyor.

Tarihselcilik sonrası temellendirme çabalarında Nietzsche ve onu izleyenler Rorty'ye göre bize metafizik teorilerin deneyimin olanaklılığını arayışının boş olduğunu anlatıyorlar. Buna bağlı olarak artık felsefenin kutsal ve üst bir otoriteyle ilişkisi kopmuş oluyor. Evrensel geçerliliği olan tek bir Hakikat (Truth) görüşünün yerini Nietzsche'nin analojisiyle söylersek 'gezgin eğretilemeler ordusu' alıyordu.

Rorty'ye göre bu analoji bize Hakikat'e ulaşma ve temellendirme arayışının tarihsel koşullar içine geri çekildiği perspektifçi bir yorumu anlatıyor. Zaman ve görüntü dünyasını aşmaya çalışan geleneksel çizgi artık sarsılıyordu. Rorty mahrem olanın kamusal olana adanmasını önleyecek yeni bir olanaklılık tartışmasının çıkış noktası olarak bu sarsılmayı ahyor. Buradan yola çıkarak kendilik bilgisinden (self consciousness) kendini yaratma (self creation) ve mahrem mükemmelik'e (private perfection) geçiş olanakhlığmın Nietzsche'deki perspektifçilikte bulunabileceğini düşünüyor.

Rorty'ye Nietzsche'nin açtığı bu yola yine kendisinin ihanet ettiğini söylüyor. Yeni bir kurtuluş teorisi sezdirmenin çekiciliğine kapılmakla suçladığı Nietzsche, Rorty'ye göre Avrupa, üstün insan gibi kavramlarla kendi perspektifçiliğinden ayrılıp bir başka büyük harfli hakikatin peşine düşüyordu.

İnsanın misyonu artık Hakikati temellendirmek ve mahremiyetini bu temellendirmenin üzerine kurulmuş normatif yapıya, yani kamusal alana feda etmek değildi, ama; kendisinde zaten olanı, güç istemini keşfetmek ve yine bir başka olması gerekene mahremiyetini adamaktı. Rorty bu çelişkiye düşmesinin nedeni olarak Nietzsche'nin kendini yaratma ve mahrem mükemmelleşme ile kamusal bir kurtuluş teorisi arasında bir nedensellik kurduğunu düşünüyor.

Öyleyse kendini yaratma ve mahrem mükemmelleşmeyi bir yere bağlama çabasından nasıl kurtulacağız?

Rorty'ye göre bu olanaklılık Freud'un bilinçaltının simgeselliğinin indirgemeci olmayan farklı bir okunmasında bulunabilir. Freud ahlaki eylemin kökeninin olumsal deneyimlerin bir sonucu olarak düşünmüştü. Yani biz yaşamımızın erken döneminde deneyimlediğimiz bir sürü şey tarafından belirleniyorduk. İlahi ya da laik ama ayrıcalıklı bilincin özgür seçimi böylece ciddi bir tehdit almış oluyordu.

Rorty'ye göre özneyi olumsallıklara bağlı gelişmiş olumsal eylemlerimizle oluşan bir biçimde tanımladığımızda onun ayrıcalıklı konumunu yok etmiş oluyoruz, Freud'un bilinçaltını indirgemeci olmadan, yani ruhun kötü alçak yönü ya da sağaltılması gereken bir anormallik olarak değil de, (en azından yalnızca böyle değil) farklı benlik parçalarının (quasi-selves) oluştuğu ve bir arada olabildiği demokratik bir olanaklıhk alanı olarak görebiliriz. Bu bir aradalık ussal olmayanın ussal olana adanmasını gerektirmeyebilir. Ussal olmayan böylece imgesel bir olanaklılık olarak dehanın demokratikleşmesi olanağını sağlayabilir. Herkes kendi yaşammı kendi imgeleriyle giydirebilir. Bu olanaklılık Rorty'ye göre Freud'un insan anlığını "eğiliminin büyük kısmı açısından tam olarak şiir yaratıcı bir yeti" olarak görmesinde bulunabilir. Bu olanaklılık bize özel saplantılarımızın, mahrem fantezilerimizin alttan alta onları gizlice belirleyen bir güce, büyük harfli bir şeye kamusal bir kaygı adına adanmak yerine bakış açılarının ve betimleme olanağının zenginleştirilebildiği bir imgesel yaratıcılık olabileceğini gösteriyor. Bu imgesel yaratıcılık imgesel bir yakınlığa olanak verebilir. Bu imgesel yakınlık için en uygun söylem yazınsal söylemdir. Macera, anlatı ve şans ötekine duyabileceğimiz normatif olmayan bir kaygıyı bize esinleyerek yakın olmamızı (acquainted) sağlayabilir. Bu yakınlık Nietzsche'nin açtığı yolun Freud'un katkısıyla anlaşılabilmesi ile olanaklıdır. Bilincin içkin şiirselliği normatif olmanın dışında biraradalığımızın olanaklılığı olabilir. Özneye her yöneliminde neden sonuç ilişkisi kurmak ve bu nedenselliği temellendirmek adına mahremiyetini bu temele adamaktan farklı bir yönelim olabileceğini anlatabiliriz. Ben ötekine dair bir kaygı duyabilir. Ötekini ussal nedensellik ya da Nietzsche'ci hınç dışında anlayabilir; kendini anlatabilir. Rorty bu olanaklılığın bir kültürün bir kültürü anlamasına taşınabileceğini söylüyor. İmgesel yakınlık ussal bir uzlaşıya (rational consensus) değil mahrem farklılıkların demokratik biraradalığına dönüktür. Bu demokratik ütopya da tolerans ve merak bir arada bulunabilir. Biraradalık, mahremin kamusala ussal, evrensel ve genel geçer bir uzlaşı ya da hakikat adma adanması yerine kendi imgesel zenginliğimizi paylaştığımız bir anlatma ve anlama olanağına dayanabilir. Rorty'nin bu olanak arayışının imgeselliğini Kundera'dan yaptığı bir alıntıyla bitirebiliriz.

" İnsanın birey olabilmesi tam da diğerleriyle olması gerektiği düşünülen eksiksiz uzlaşıyı ve hakikatin kesinliğini yitirmesiyle başlar. Roman bireylerin imgesel cennetidir. Ne Anna'nm ne de Karenin'in hakikate ulaşıp sahip olabildiği, ama herkesin, hem Anna'nın hem de Karenin'in anlaşılma hakkı olan bir alandır roman."

KİŞİSEL KİMLİK VE ÖLÜM SONRASI HAYAT - 1

Muhsin AKBAŞ

Kaçınılmaz ve bir o kadar da ürkütücü olan ölüm, çoğu zaman insanı yaşanılan ve acısı- tatlısı ile gerçekliğinden pek şüphe edilmeyen bu hayatın önündeki en büyük engel olarak algılanır. İnsanoğlu tarih boyunca ölüm ötesine gözünü dikmiş ve varlığını ebedileştirmenin imkanlarını aramıştır. Ölümsüzlük, bu bağlamda, insanoğlunun egosunu korumaya yönelik doğal bir eğilim olmakla birlikte, bireyin dini tercihini, yönelişini ve her zorluğa rağmen bağlı kalmasını gerektiren dini bir inanç olarak da göze çarpmaktadır. Bu nedenle ölümsüzlük, sadece insan arzularından birisi olmayıp, insanı ve içinde yaşadığı evreni yarattığına inanılan yüce bir varlığın bildirdiği, başka şekilde kesin olarak bilinmesinin mümkün olmayacağı ötelerden bir haber olarak da görülmüştür.

Burada dinlerin ölümsüzlük anlayışları, farklı bir çalışmanın konusu olarak dışarıda bırakılacak; sadece geleneksel Din Felsefesi'nin konularından insanın ölümsüzlüğü ile yakından ilişkili olduğu kabul edilen kişisel kimlik problemini (İngilizce: the problem of personel identity) ele alacağız. Bu tartışmadan ulaşacağımız ipuçları ile, ölüm sonraki hayatın imkanı ve olası formları araştırılacaktır.

Bizler sokakta, kütüphanede, iş yerinde veya başka yerlerde sık sık benzer yüzlerle karşılaşmaktayız. Pek çoğu ile konuşmasak, tanışıklığımız selamlaşmaktan öteye geçmese dahi, her gün karşılaştığımız o kişilerin daha önce gördüğümüz aynı şahıslar olduklarını düşünmeye devam ederiz. Daha doğrusu, her seferinde onlann başka şahıslar olması ihtimalini aklımızın ucundan bile geçirmeyiz. Eğer fizik yapılarında hastalık veya kaza gibi sebeplerden dolayı belirgin bazı değişiklikler olursa, bu kişilerin başka şahıslar olduklarını düşünme yerine, bu farklılıkların nedenlerini merak ederiz. Bunun nedeni de, onlann her zaman gördüğümüz aynı kişiler olduğu varsayımımızdan başka bir şey değildir.

Kişisel kimlik konusu, günlük hayatta insanlar arası ilişkilerin düzenlenmesi, ahlaki hak ve sorumlulukların tayini gibi konularda insanın ölümsüzlüğünden bahsedilecekse, bu dünyada var olan her bir şuurlu kişinin, ölümden sonra da bir şekilde aynı şuurlu varlığını sürdürmesi zorunlu görünmektedir. Belli başlı kişi kimlimi kriterlerini ele almadan önce, "kişi", "kimlik", ve "kişi kimlikirse, konu olarak kendisine kişiyi tanımlama süreci arkasındaki kriter ya da kriterlerin belirlenmesini alır.

Bu bağlamda, bir kimsenin tanımlanması ise, şu an duyularımızın muhatabı olan şahsın daha önce gördüğümüz ve bildiğimiz şahıs ile aynı kişi olduğu sonucuna ulaşmaktır. Daha açık bir ifade ile kişi kimliği problemi, bir şahsın aynı ya da başka kişi olduğunun belirlenmesini sağlayan kriter ya da kriterlerin neler olduğunun ortaya konma çabasıdır. Bu nedenle, kişilik probleminin bazen "kriter" problemi olarak da isimlendirildiğini görmekteyiz. Ölüm sonrası hayat inancı bağlamında kişi kimliği problemi, "ölümden önceki ben (kişi)'le ölümden sonra yaşadığı farzedüen 'ben'in ayniliğine ilişkin" ortaya çıkan problemler bütünü olarak ifade edilir.

Eğer insanın ölümsüzlüğünden bahsedilecekse, bu dünyada var olan her bir şuurlu kişinin, ölümden sonra da bir şekilde aynı şuurlu varlığını sürdürmesi zorunlu görünmektedir. Belli başlı kişi kimliği kriterlerini ele almadan önce, "kişi", "kimlik", ve "kişi kimliği" ya da "kişisel kimlik" gibi kişisel kimlik problemi tartışmalarında sıkça kullanılan temel kavramların ne anlama geldiklerinin ortaya konmasında fayda olduğunu düşünmekteyim. Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü "kişi" kelimesini "İnsan, kimse, şahıs" olarak tanımlamaktadır. "Kişilik" kelimesi ise, "Bir kimseye özgü belirgin özellik; manevi ve ruhî niteliklerin bütünü, şahsiyet" olarak tanımlanmaktadır. Bununla ilişkili olarak "kişisel" sıfatı, "Kişi ile ilgili, kişiye ilişkin, kişinin kendi malı olan, şahsi, zati" anlamlarına gelmektedir.

Bu bağlamda kişisel kimlik probleminin konusu olan kişi kavramının, kabul edilen kişisel kimlik kriterine göre farklılık arzettiğini görmekteyiz. İleride de göreceğimiz gibi, hafıza kriterini savunan İngiliz felsefeci John Locke'a göre kişi, "akıl ve düşünce sahibi düşünen akıllı bir varlık, kendisini kendisi olarak düşünen, farklı yer ve zamanlarda aynı düşünen şeydir."

Şuur ve hafıza sahibi olmayan varlık, kişi (İngilizce: person) olamaz, o sıradan hayvanlara benzerlik gösteren insandır (İngilizce: man); yani man hak, sorumluluk ve bunun gereği olan ceza ve mükafatın muhatabı değildir. Alternatif fizikalist (bedenci) teoriye göre de, bedeni olmayan kişinin varlığından söz etmek anlamsız olur. Bu düşüncenin önemli savunucularından Bernard Williams, kişinin bedeni ile özdeş olduğunu iddia etmektedir. Diğer taraftan P. F. Strawson, "kişi" kavramının mantıki olarak ilkel (İngilizce: primitive) bir kavram olduğunu, ona şuur olaylarını da, fizik özelliklerini de atfetmenin mümkün olduğunu öne sürmektedir.

Ayrıca Türkçe Sözlük'te "kimlik" kavramının başlıca üç anlama geldiğini görmekteyiz:

1. Toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların bütünü: Kimliği bilinmeyen bir kadın.

2. Kim olduğunu tanıtlayan belge, hüviyet.

3. Herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan özelliklerin bütünü: Kimliği belirlenemeyen bir ucak.

Buradan hareketle, "kişi kimliği" ya da "kişisel kimlik" kavramı, insanın hayatı boyunca aynı kişi kalma durumunu ve bir şahsın zaman içerisinde devamlılığını ifade etmektedir. Kimlik probleminin temel kavramlarının anlamlarını kısaca açıkladıktan sonra, felsefi tartışmalara dönebiliriz.

Felsefecilerin kişisel kimlik ya da kriter problemi hakkındaki tartışmalarından, bir kişinin zaman içerisinde aynılığının göstergesi olarak belli başlı iki kriter öne çıkmıştır. Bunlar "beden kriteri" ve "hafıza kriteridir."

Beden kriterinin normal dilde iki farklı kullanılış şekli olduğunu görmekteyiz. Bunlardan birincisi, fizik yapıdaki benzerliklerden hareketle bir kişinin aynı olduğu hükmüne varmamızdır. Günlük hayatta sıkça kullandığımız bu yönteme göre, bugün gördüğüm kişinin Ahmet olduğu varsayımına onun dış görünüşü, sesi, yürüyüşü, jest ve mimikleri gibi fizik özelliklerinin daha önce gördüğüm Ahmet adlı şahısa benzerliğinden hareketle ulaşırım. Sonuç olarak, bugün gördüğüm kişinin daha önce Ahmet olduğunu bildiğim şahıs ile aynı olduğunu düşünürüm. Bir başka ifade ile, dünkü A şahsını bugün de A yapan, dünkü A'nm fizik özelliklerine bugün de sahip olması görünmektedir.

Bu yöntem her zaman sağlıklı sonuçlar vermemektedir. Örneğin, tek yumurta ikizlerini birbirinden ayırt etmekte zorlanırız; hatta çoğu zaman tercihimiz dayanaksız tahminden öteye geçemez. Böyle durumlarda, bir diğer yönteme başvururuz. Buna göre, yanımda şu an bulunan Ahmet'in bedenini geçmişteki Ahmet'in bedenine bağlayan zaman ve mekan devamlılığı söz konusu olduğunda, her iki şahsın da aslında aynı kişi olduklarını kabul ederim. Örneğin, ben sabahleyin Ahmet ve Mehmet tek yumurta ikizlerinden Ahmet ile beraber dokuz saatlik Çanakkale-Ankara seyahati yapmışsam, Ankara'ya vardığımızda yanımdan ayrılmamış olan o şahsın Ahmet olduğunu duraklamadan söyleyebilirim. Çanakkale'ye döndüğümüzde de bizi otogarda karşılayanın Ahmet'in tek yumurta ikizi Mehmet olduğundan bir şüphem olmaz. Çünkü Ahmet'in bedeninin zaman içerisindeki devamlılığı bilgisine sahibim. Tek yumurta ikizleri örneğinden de anlaşılabileceği üzere, beden kriteri de her zaman tek başına yeterli olmamaktadır. Burada devreye bir diğer kriterin girmesine ihtiyaç duyulmaktadır; bu da hafıza kriteridir. Bir kişinin kimliği onun daha önceden yapağı ve yaşadığı olaylara ait hatıraları hafıza kriteri olarak ifade edilmektedir.

Buna göre, bir kişinin kimliğini o şahsın daha önce yapmış olduğu işlere ve yaşamış olduğu tecrübelere ait hafızalarından belirleyebiliriz. Bu görüşün önemli savunucularından John Locke'a göre, beden kriteri temel ilke olamaz. Bir kişinin ahlaki ve hukuki hak ve sorumlulukların muhatabı olması için, kişisel kimliği oluşturan şuur-hafıza devamlılığına sahip olması gerekir. Beden özellikler bireyin (İng. man) kimliğinin tespitinde esas olabileceği halde, şuur-hafıza kişinin (İng.person) kimliğinin temel ilkesidir.

A şahsını A yapan, geçmişte A'nın yaptığı ya da şahit olduğu olayların hatıralarına sahip olmasıdır. Yukarıdaki örneğimizdeki Ahmet ve Mehmet tek yumurta ikizinden hareketle bu durumu açıklamak istersek; benimle Ankara yolculuğuna çıkmayı kabul eden Ahmet'in gerçekten Ahmet olduğu düşüncesinin başlangıçta bende oluşması gerekir. Bu da Ahmet'in geçmiş tecrübelerinin bir bütününden hareketle kendisinin Ahmet olduğunu bana söylemesi, hatta bazı durumlarda, gerek duyulduğu taktirde, ikimizin ortak tecrübelerinden örnekler vererek, benim Ahmet hakkındaki hatıralarımla beni ikna etmesi gerekecektir. Ancak bu durumda ben karşımdaki şahsın Ahmet olabileceği sonucuna ulaşabilirim.

Her iki kriter de, kişileri tanımlamada günlük hayatımızda da sık sık başvurduğumuz yöntemlerdir. Beden kriteri fizik yapı gibi somut bir unsura dayanıyor olması nedeniyle hafıza kriterinden daha kolay anlaşılıyorsa da, dikkatlice düşünüldüğü taktirde her iki kriterin de insanları tanımada vazgeçilmez bir yeri olduğu çok geçmeden fark edilecektir. Buna rağmen her iki kriterde de sorun olmadığım düşünmek doğru değildir. Bu sorunların bir kaçına ileride kısaca temas edeceğim.

Biz bedeni dışlayan bir hafıza kriterini esas kabul ettiğimiz zaman, kimin kim olduğunu tespit etmede aşılması zor güçlüklerle karşılaşırız. Bu nedenle Terence Penelhum, hafızanın bağımsız ve standart bir kişilik olmadığına inanmaktadır. Penelhum hafızayı bir kişi kimliği kriteri olarak kabul edebileceğini, fakat bunun bir şartla mümkün olduğunu ifade etmektedir: "Bu terimi tanımladığım anlamda hafızanın bir kişilik kriteri olduğunu kabul etmeye hazırım, fakat benim iddiam onun bu olması kişiliğin bedekriterinin varlığına bağlıdır." Yani, hafıza kriterinden söz etmek, bir bedenin varlığını gerekli kılmaktadır.

Diğer taraftan Anthony Quinton, psikolojik özelliklerin kişi kimliği için çok önemli olduğunu söylemekte; ayrıca hafıza iddialarının tutarlılığı için bedenli sürekliliği gerekli görmektedir: "insanlar, anlamsız gürültü olmadıklarına ve gerçekten hafıza iddiaları olan açık hafıza iddialarının tutarlılığından onların gerçekten orada oldukları sonucuna ulaşacağım çok miktarda açık hafıza iddiaları toplayabümeye yetecek kadar, bedenli bir şekilde sürekli olmalıdır.

Sonuç olarak, yukarıda görüşlerini açıkladığımız felsefeciler tarafından kişi kimliği kriterlerinden beden kriteri, kişi kimliği için gerekli bir şart olarak ve, Penelhum'un dediği gibi, "hafıza kriterinden daha kapsamlı" görülmektedir.

Kişi kimliğinden beden kriterine yöneltilen güçlü bir itiraz da, fizik yapıdaki beyin ile zihin olaylarının bir ve aynı olayın iki ayrı görünüşü olduğu şeklindedir; Venüs gezegeni hakkındaki eski yanlış kanaat, bu kimlik teorisyenlerinin görüşlerini desteklemekte kullandıkları yaygın bir örnektir. Modern astronominin kazandırdığı bilgilerden önce insanların, Sabah Yıldızı ve Akşam Yıldızı olarak iki ayn yıldız olduğuna inandıkları bugün biliniyor. Fakat bugün biz biliyoruz ki, onların iki ayrı sandıkları yıldız bir ve aynı yıldız, o da Venüs gezegeninden başkası değil. Buradan hareketle, insan algısı Venüs örneğinde nasıl yanılıyorsa, benzer şekilde beyin ve zihin olaylarının bir olduğunu algılayamadığı iddia edilmektedir.

Bu teori iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, A1'in beyninin A2'nin kafatasına nakledildiğini farzetsek, A1 'in hafızası ve psikolojik karakterleri, bu teorisyenlere göre, A2'de ortaya çıkmaya başlardı. Yani A2, A1'in beyin naklinden önce sahip olduğu aynı kişiliğe sahip olurdu. Bana göre, kişilik ile kişi arasında bir fark olmalıdır, yani biz birer kişiyiz ve her bir kişi kendine has bir kişiliğe sahiptir. Her bir psikolojik özellik değişikliğe uğrasa da, kişi zaman içinde var olmaya devam eder. Bu nedenle, her kişi hayatı boyunca değişik kişilik özellikleri sergileyebilir. Eğer bu anlayışı kabul edecek olursak, bir insanda birden çok kişinin var olabileceğini düşünmek zorunda kalırız ki, bu saçmadır.

İkinci anlama şekli de şu şekilde ifade edilebilir: t1 zamandaki A''in t2 zamandaki A2 ile aynı kişi olabilmesi, sadece ve sadece tideki A1'in t2'deki A2 ile aynı beyine sahip olması durumunda mümkündür. Bana göre, beyin ve orada meydana gelen fizik olaylar bedenden farklı bir kişilik olarak görülemez. Örneğin, bir atletin beyninin obez bir hastaya nakledildiğini varsayalım. Bu durumda hiç kimse kendisine beyin nakledilen o şişman kişinin beyinin gerçek sahibi atlet kadar hızlı koşabileceğini beklemez. Muhtemelen, doktorlar o hastaya fazla kilolarından kurtuluncaya kadar koşmamasını isteyeceklerdir. Bu atletizmin her şey (sevinç, üzüntü, hayat tarzı vb.) olduğu beyin için bir tür ölüm değil midir? Bir başka deyişle, bu beyin yeni bedenin isteklerini karşılamaya yönelmez mi?

Kanımca, beyin önceki ayırıcı niteliklerini bırakıp, yeni beden ile uyumlu yeni nitelikler edinirdi. Çünkü beyin durumları, basit bir ifade ile, herhangi bir şey hakkında duygusu, düşüncesi, vb. olmayan bir tür eiektro-kimyasal olaylardır. Jerome Shaffer'ın da dediği gibi, hiç kimse nöroloji sahasında eğitim görmeden vuku bulmakta olan fizik-beyin olaylarını ve nasıl cereyan ettiklerini bilemez. Ayrıca, sinir olaylarının nerede meydana geldiğini sormak makul olsa da, bir düşüncenin bedenin neresinde olduğunu sormak makul değildir.

Dahası, eğer babamın beyni hasara uğrasa ve bunun sonucu olarak o hafıza kaybına uğrasa, şuurunu yitirse ve komaya girse, kimlik teorisyenine sormak isterim, o şahıs artık benim babam değil midir; ben herkesten önce ona bakmakla yükümlü değil miyim? İnanıyorum ki, onun bundan sonraki hayatını beyni olmadan da devam ettirmesi mümkün olsa, ona bakmak birincil olarak benim sorumluluğumdadır, çünkü o hala benim babamdır.
1 | 2

KİŞİSEL KİMLİK VE ÖLÜM SONRASI HAYAT - 2

Williams'in dediği gibi, bedenin yok sayılması kişi kimliği düşüncesinin tamamen yok sayar. Eğer bir kriter olarak bedenin devamlılığı yok sayılırsa, ayniyet ile tam benzerlik ve doğru hafıza iddialan ile sözde hafıza iddiaları arasında bir ayırım yapma imkanı kalmayabilir. Bununla beraber, "bu benim kendisi ile geçen sene İngiltere'ye gittiğim aynı kişi" demek, "Ahmet benim geçen sene kendisi ile İngiltere'ye gittiğim Mehmet ile benzer kişiliğe sahip" demek açıkça birbirinden farklı şeylerdir. Ayniyet ve benzerlik arasındaki bu ayırım, ancak kişi kimliğinden bedenli devamlılık ile yapılabilir. Nesneler hakkında tam benzerlik ve ayniyet arasında bir ayrım yapmak mümkün iken, karakter ve hafıza durumunda bunu yapmak pek kolay görünmemektedir. Çünkü Ahmet ve Mehmet aynı karaktere ve hafızaya sahip dediğimiz zaman, bu onların karakter ve hafızalarının tıpa tıp aynı oldukları anlamına gelmektedir.

Ayrıca, Ahmet'in Mehmet'in gördüğünü iddia ettiği E olayı ve yaptığını öne sürdüğü A eylemini aynı şekilde gördüğünü ve yaptığını hatırladığı iddiasının doğru olduğuna inanmak için hiç bir neden ve delil yoktur. Bu "ancak Ahmet'in eylemlerinin şahitlerine müracaat ile" bilinebilir. Bu şahitliğin geçerli olabilmesi için, bu şahitlerin Ahmet'in şimdi hatırladığını iddia ettiği eylemleri görmüş olmaları gerekir. Açıkça görülüyor ki, bunu tespit etmenin yolu da yaptığım ve gördüğünü iddia ettiği eylemler süresince Ahmet'in fizik devamlılığının bulunmasıdır. Bu nedenle, "beden devamlılığına dayanmak zorunludur."

Penelhum da benzer bir şekilde şöyle demektedir:

Biz bir kimsenin kendisine olduğunu hatırladığını düşündüğü durumlar ile onların gerçekte olmadığı durumları birbirinden ayırt edebilmemiz gerekir. Bunu biz şahsın hatırlamaları ile yapamayız. Yapan ya da tecrübe eden kişinin Smith olup olmadığını tespit etmenin bazı bağımsız yolları olmak zorundadır. Ve bu, öyle görünüyor kî, söz konusu durumda o şahsın fizik varlığı olmak zorundadır.

Diğer kişilere doğru bir şekilde davranmak için bir kişinin kimliğini tespit etmek önemlidir. Çünkü kişilere olan tavrımız bir çok durumda o kişinin babam, annem, eşim vb. olmasına bağlıdır. Örneğin, eğer ben önümde yatan kişinin şuurunu kaybetmiş hasta babam olduğunu düşünüyorsam, ona gereği gibi bakmaktan bir an olsun çekinmem. O benim babamdır, fakat aynı zamanda o "katı, uzanımlı," diğer insanlar gibi maddi bir varlıktır. Eğer babam bedene sahip olmasaydı, geriye her ne kalacaksa onun babam olduğunu nasıl anlayacaktım? Bu nedenle sanırım bedenli devamlılık, kişi kimliği için zorunlu bir şarttır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, Williams, bana göre, haklı görünmektedir: "bedenin yok sayılması kişi kimliği düşüncesinden bütün içeriği kaldırır." Sonuç olarak, bir tür bedenli devamlılığın kimlik için yeterli olmasa da zorunlu bir şart olduğuna inanıyorum; fakat beden kriterinin çok önemli olduğunu kabul etmesek de, psikolojik özellik ve hafıza gibi diğer seçenekleri düşünmek neredeyse imkansızdır.

Ayrıca, beden kriterinin ölüm sonrası hayat inancının makullüğüne karşı bir durum arzettiğini düşünmüyorum. Bu materyal aleme neden olan, onun bir benzerine de neden olabilir. Eğer bu mümkünse, nasıl ki bu maddi dünyanın varlığı ile Tann'nm varlığı arasında bir çelişki yoksa, diğer bir bedenli hayat ile Tanrı inancı arasında bir çelişki olmaması gerekir. Bir başka ifade ile, Tanrı inancı bu maddi dünyada ne kadar makul ve anlamlı ise, bir tür bedenli bir ölüm sonrası hayatta da benzer şekilde makul ve anlamlıdır.

Kişisel kimlik problemi tartışmamız bizi, ölüm sonrası hayatın mümkün olup olmadığı sorusuna getiriyor. Eğer mümkünse, kişiler bedenlerinin ölümünden sonra hangi şekillerde hayatlarına devam edebilirler? Ölüm sonrası hayatın imkanı için gerekli şartlar nelerdir? Sonuncu soruyu cevaplayarak bu bölüme başlamak istiyorum. Felsefeciler kişinin ölüm sonrası hayat hakkında konuşabilmek için iki temel şartın bulunması gerektiğinden bahsetmektedir. Bunlardan ilki, kişinin ölümünden sonra da bu dünyadaki kişisel kimlik özelliklerine sahip olmasının gerekliliğidir. Diğeri ise, kişinin kendisinin ölümden sonra bu dünyadaki şahısla aynı olduğu kanaatine sahip olması gerekir. Eğer kişi ölümden önceki şahsın öldükten sonraki devamı olduğunu düşünmüyorsa veya bu bilgiye sahip değilse, ölüm sonrası bir hayattan söz etmek zor görünmektedir. Kısaca tekrar edecek olursak, ölüm sonrasının imkanı kişisel kimliğin devamlılığı ve kişinin bu devamlılık hakkında bilgisinin olmasına bağlıdır.

Teist dinlerde (Yahudilik, Hıristiyanlık, ve İslam başta olmak üzere) iki farklı ölüm sonrası hayat inanışı görmekteyiz. Bunlardan birisi bedenli diriliş, diğeri ise ruhun ölümsüzlüğüdür. Birincisine göre, kişi öldükten sonra bir şekilde bir tür fizik yapı ile tekrar hayata dönecektir. Beden olmazsa ölüm sonrası hayat büyük oranda anlamını yitirir.

İkincisine göre, bedenin ölümü ile ruhun bedenden ayrıldığı ve varlığım bir başka boyutta devam ettirdiği inancı savunulur. Bu anlamda kişi ruh adı verilen fiziki olmayan saydam cevher olarak varlığını devam ettirir. Felsefecilerin bir kısmının kişisel kimlik problemi tartışmalarında kullandıkları şuur-hafıza terimi ile kastettikleri şeyin, teist dini düşüncelerde ruh olarak isimlendirilen cevher ile benzerlik gösteriyor.

Eğer kişisel kimlik için, bu dünyadaki beden kriter olarak alınırsa, ölüm sonrası hayatın devam etmesi mantıki bir imkansızlık olarak görülmektedir. Çünkü bir kişinin varlığına ve aynılığına esas kabul edilmiş olan bu bedenin ölüm ile devamlılığı sona ermektedir. Eğer bir devamlılık yok ise, o kişinin ölümden sonra hayatını devam ettirdiğini iddia etmek çelişkili bir düşünce olacaktır. Yok olan bir şeyin varlığından söz etmek mümkün değildir. Bununla birlikte beden kriterini savunan bazı teist teolog ve felsefeciler, beden kriterinin kabul edilmesi durumunda da ölümden sonra hayatın mümkün olduğu görüşünü dile getirmişlerdir.

Onlar her şeyi yapmaya gücü yeten Tanrı inanışını kendilerine postulat yaparak, kişilerin öldükten sonra Tanrı tarafından mucizevi olarak tekrar diriltileceklerini iddia ederler. Bu nedenle, beden kriterini savunan teist düşünürler, ölüm sonrası hayatın sadece ve sadece kişinin bedeninin tekrar diriltilmesi ile mümkün olabileceğini iddia ederler.

Bu konuya geçmişte olduğu gibi bugün de pek çok kişi tarafından itiraz edilmiştir. Bu itirazların en ciddilerinden birisi olarak, ölümün pek çok çeşidinin olmasından hareketle, insan bedenin yanıp kül olması veya vahşi yaratıkların kurbanı olması durumunda, Tann'nın bu bedeni nasıl dirilteceği sorusunu görüyoruz. Ateş, vahşi hayvanlar ya da ilkel insanlar tarafından yok edilmiş veya küle döndürülmüş ya da sıvıda çözünmüş bedenlerin tekrar diriltilmesi nasıl mümkün olabilecektir? Tanrı hem yok edilen kişinin hem de onunla beslenerek varlığını sürdüren varlığın bedenlerini tekrar diriltirken, hangi parçayı hangisine verecektir? Birisinin diriltilmesi diğerinin de dirilülmesine engel değil midir? Ölümden sonra diriltilecek bedenin, bu dünyadaki beden ile aynı olduğuna inanan klasik anlayışa göre, Tanrı bu dağılmış parçalan toplayıp düzenleyerek dağılan bir bedeni yeniden oluşturacaktır. Tanrı bu bilgiye ve güce sahiptir.

Ayrıca, bugün bilim adamları "vücudumuzdaki bütün hücrelerin her yedi ya da sekiz yılda bir tamamen yenilendiğini," yani eskilerin yerine yeni hücrelerin oluştuğunu tespit etmiş bulunmaktadır. Eğer beden kriterine dayanarak bedenli diriliş savunulacak olursa, dinlen beden hangi zaman dilimindeki hücrelerin oluşturduğu bedendir? Bedenli diriliş taraftan teist düşünürlerin çoğunluğu bugün, diriliş için aynı zerrelerin bulunması şartından vazgeçmiş görünüyorlar. Stephen T. Davis'e göre, Tann yeni madde kullanarak da dünyadaki şahsın bir benzerini ölümden sonra da yaratabilir.

Burada önemli olan bir sonuç da, Tann inancı olmayan ve beden kriterini savunan bir materyalist için ölüm sonrası hayatın imkansız olduğudur. Eğer Kartezyen felsefecilerin yaptığı gibi hafıza kriter olarak alınırsa ve hafıza ile bedenden bağımsız olarak var olabilen ruh gibi bir cevherin varlığı kabul edilirse, kişi devamlılığını bu hafıza yolu ile sağlayabilir. Böylece kişi öldükten sonra, daha doğrusu bedeninin ölümünden sonra, var olmaya devam edebilir. John Perry ruhun ölümsüzlüğü fikrini tutarsız bulur.

Ona göre, bunun nedenlerinden biri, materyal olmayan ruhlar kişi kimliğini tesis edemez çünkü var olup olmamalarını, var iseler bir insanda kaç tane olduklarını tespit etme imkanı bulunmamaktadır. Bir kişinin zaman içerisinde aynı ruha sahip olduğunu ortaya koymaya yarayacak her hangi bir kriter yoktur.

Ayrıca Perry ruhun ölümsüzlüğü fikrini savunanların dayandığı hafıza kriterinin kişisel kimliği tesis etmede yeterli olmadığını iddia etmektedir. Çünkü insan geçmişte olanların bir kısmını unutabilir ya da hafıza olayları yanlış hatırlayabilir. Bu durumda gerçek hatıraları görünüşteki hatıralardan ayırt etmek güçleşir. Buradan hareketle, bir kişinin öldükten sonra bir kişinin hatıralarına sahip olduğunu iddia etmesi onun gerçekten ölümünden sonra hayata devam eden o kişi olduğu sonucunu doğurmaz. Her şeyden önce şuur ya da ruhun ölümden sonra varlığını devam ettirdiklerine dair kesin bir bilgimiz yoktur. Fakat yukarıda beden kriterini savunan teist felsefecilerin iddiasının bir benzeri hafıza kriteri için de yapılabilir; o da Tanrı nasıl mucize bir şekilde ölümünden sonra bir bedeni tekrar yaratabiliyorsa, ruhu da yaratabilir ve ölümsüzlüğü temin eder.

Şunu da vurgulamak gerekir ki, ruhun ölümsüzlüğü fikrine sahip olanlar, çoğunlukla bir Tanrı inanışına sahip kişiler olup, dünya hayatının kutsal/ahlaki bir amaca yönelik olduğuna ve bu amacın nihai olarak ölümden sonra gerçekleşeceğine inanan kişiler arasından çıkmaktadır. Bedenli diriliş de ruhun ölümsüzlüğü düşüncesi de temelde Tanrı inancından beslenmekte ve insan hayatını anlamlı görme çabasının bir uzantısı olarak kendini göstermektedir. Her iki kişisel kimlik kriteri de problemli olduğuna, bunlardan hareketle kişi ölümsüzlüğü düşüncesinin açık ve net bir şekilde ortaya konması problemli olduğuna göre, ölüm sonrası hayat düşüncesi, eğer yapılması gerekiyorsa, ancak her şeye gücü yeten mutlak yaratıcı fikrine dayandırılarak savunulabilir.

KAYNAKÇA

Aydın, Mehmet, Din Felsefesi, Üçüncü Baskı, (Ankara: Selçuk Yayınlan, 1992).
Davis, Stephen T., "Survival of Death," Philip L. Quinn ve Charles Taliaferro (ed.), A
Companion to Philosophy of Religion (Oxford: Blackwell Publishers, 1999).
Flew, Antony (ed.), A Dictionary of Philosophy (London: Pan Books Ltd., 1984).
Koç, Turan, Ölümsüzlük Düşüncesi (İstanbul: tz Yayıncılık, 1991).
Locke, John, An Essay Concerning Human Understanding, Peter H. Nidditch (ed.),(London: Oxford University Press, 1975).
Mouton, D. L., "Physicalism and Immortality," Religious Studies, 8 (1972).
Penelhum, Terence, "Personal Identity," The Encyclopedia of Philosophy, c. 6, (NewYork: Macmillan, 1972).
Penelhum, Terence, Survival and Disembodied Existence (New York: Routledge & Kegan Paul, 1980).
Perry, John, A Dialogue on Personal Identity and Immortality (Indianapolis: Hackett
Publishing Company, 1987).
Peterson, Michael ve diğerleri, Reason and Religious Belief (Oxford: Oxford University Press, 1991).
Quinton, Anthony, "The Soul," The Journal of Philosophy, 54:15, (Temmuz 1962).
Shaffer, Jerome, "Mind-Body Problem," The Encyclopaedia of Philosophy, c. 5, (London: Collier Macmillan Publishers, 1972).
Shorter, J. M,, "Personal Identity, Personal Relationships, and Criteria," Proceedings of the Aristotelian Society (London: 1971).
Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük, Yeni Baskı, c. 2, (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basım Evi, 1988).
Williams, Bernard, Problems of the Sei/(CUP, 1973).
1 | 2