Ahlak ve Estetik - 1

J.P. Sartre

Burada hemen belirtelim ki, söz konusu yaptığımız estetik ahlak değildir. Çünkü hasımlarımız bizi bununla da suçlayacak kadar kötü niyetlidirler. Şimdi soralım: Resim yapan bir sanatçı önsel olarak saptanmış kurallara uymadığı için hiç kınanmış mıdır? Yapması gereken tablonun ne olduğu önceden ona söylenmiş midir? Belli bir şey ki, yapılması gerekli belirli bir tablo yoktur. Sanatçı, tablosunun yapılışına, kuruluşuna kendini bağlar ve yapılan tablo onun yapmış olacağından başkası olamaz. Önsel estetik değerler olamayacağını söyledik, ama sonradan, tablonun birlik ve uygunluğundan meydana gelecek, yaratma istemi ile elde edilen sonuç arasındaki ilişkiden doğan değerler vardır. Yarının resim sanatının nasıl olacağını kimse bilemeyeceği gibi, o meydana gelmedikçe de kimse tarafından yargılanamaz. Bu açıklamanın ahlakla ne ilişiği var diyeceksiniz. Biz de aynı yaratıcı durumunda bulunuyoruz. Biz asla bir sanat eserinin yersizliğinden, sebepsizliğinden söz etmeyiz. Sözgelimi Picasso'nun bir tablosunu ele alıp bunun nedensizliğini ileri süremeyiz. Biliriz ki, Picasso, Picasso olarak kendini sanatı ile aynı zamanda yaratmış ve kurmuştur. Eserinin tümünü kendi kişiliği ile yoğurmuştur.

Durum ahlak alanında da tıpkısıdır. Sanat ile ahlakta ortak olan şey, her ikisinin de karşımıza yaratma ve buluş gücü çıkmasıdır. Ne yapılacağını önceden (apriori) kararlaştıranlayız. Bana başvuran Fransız delikanlısının örneğinde bunu gereği gibi açıkladığımı sanıyorum. O, bütün ahlaklara -Kant'ınkine ve başkalarına-danışmış, hiçbirinde aradığını bulamayınca kendi yasasını kendi aramak zorunda kalmıştı.

Şimdi bu genci, ne duyguları, bireysel davranışı Ve somut merhameti ahlak temeli yaparak annesinin yanında kalmayı seçti diye; ne de özveriyi yeğleyip İngiltere'ye geçmeyi seçti diye kınayabilir; nedensiz ve gereksiz bir seçim yapmış olmakla suçlayabiliriz. İnsan ta baştan, (ezelden) hazır yaratılmış değildir. Ö kendi kendini yaratır. Ahlakını seçerek yaratır, koşulların baskısı onu bir seçim yapmaya zorlar. Biz insanı kendini seçişine, bağlayışına göre tanımlarız. Bizi nedensiz, gerekçesiz seçim yapmakla suçlamak, görülüyor ki, saçmadır.

İkinci derecede bir söylenti de şu: Biz başkaları üzerine hüküm verecek durumda değilmişiz. Bu bir bakıma doğru, bir bakıma yanlıştır. Doğrudur, eğer insan bağlarını ve öz taslağını tam bilinç aydınlığı ve özdenlikle seçmiş ise; yani bu taslak ne biçim olursa olsun, pişmanlık duymayacaksa. Yine doğrudur. Eğer biz ilerlemeye inanamıyorsak. İlerleme bir düzelme, bir iyileşme demektir. İnsan biteviye değişen durumlar karşısında hep aynı kalır, oysa bir seçim değişen bir durum içinde yine hep bir seçimdir. Köleliği savunanlarla kaldırmak isteyenler arasında, -diyelim Amerika iç savaşında-, bir seçim yapılabildiği zamandan beri ahlak problemi değişmemiştir, bugünkü Fransa'da M.R.P. ile Komünist Partisi arasındaki seçme konusunda da durum aynıdır. Ama yine de bir hüküm vermek mümkündür, çünkü yukarıda söylediğim gibi insan seçmeyi de, kendini seçmeyi de başkaları karşısında yapar. İlk başta hükmedilebilir ki, (bu belki değer yargısı olmaz da, bir mantık yargısı olur)- şu ya da şu seçim eylemi yanıltıya, şu ya da şu seçim ise gerçeğe, doğruya dayanmaktadır. Bunun gibi, bir adamın kötü niyetli olduğuna da hükmetmek mümkündür. Öyle ya, eğer insanın durumunu hür bir seçim durumu olarak kabul ettiysek, hiçbir mazeretsiz ve gerçeksiz olarak tutkularına sığınıp kendini kurtarmaya çalışan bir adamı neden kötü niyetle suçlamayalım? Çünkü o böylece kendine bir alın yazısı uydurmak istemektedir. Burada şöyle denilebilir. İnsan kendini neden kötü niyetle seçiyor? Cevabım: Ben onu ahlak bakımından yargılamıyorum, yaptığım yalnızca kötü niyetini bir yanıltı olarak belirtmektir. Burada bir hakikat yargısını açıkça söylemeliyiz. Kötü niyet besbelli bir yalandır, çünkü eksiksiz bağlanış özgürlüğünü perdelemektedir. Aynı görüşün bir gereği olarak şunu da söyleyeyim: Eğer önümde belli değerler bulunduğunu açıklamayı seçersem, bu da bir kötü niyet olur. Onları hem ister, hem de onlar kendilerini bana zorladılar, dayattılar dersem kendimde çelişmeye düşmüş olurum. Ama bana denirse ki: "Ben bilerek kötü niyetli olmak istiyorum", o zaman da cevabım şudur: Öyle olmanıza hiçbir engel yoktur, ama sizin öyle olmanız hiç değilse tam tutarlı olmak hah (tutumunu), bir iyi niyet (saflık) halidir. Ayrıca bir ahlak hükmü de verebilirim. Bilirsem ki, özgürlük bütün somut durumlar içinde yine kendisinden başka bir amaç güdemez, bırakılmışlığı içinde kendine gelen (bilinç kazanan) insan değerler yaratır, -o zaman yalnız bir şey isteyebilir demektir: Bütün değerlerin temeli olan hürriyeti, özgürlüğü... tabii bu çıplak, soyut hürriyet isteği değildir. Burada hürriyetin anlamı iyi niyetli insanların tutum ve davranışlarında tam özgür olmaları adam belli, somut amaçlar güdüyordur. Bu amaçlar, soyut bir hürriyet istemini içerir. Ancak bu hürriyet başkalarıyla paylaşılmayı da gerektirir.

Biz hürriyet için hürriyet isterken, her özem ve bireysel durumda serbest olmayı göz önünde tutmak isteriz ve bilmekteyiz ki, bu tamamıyla başkalarının hürriyetine bağlıdır, tıpkı başkalarının hürriyeti bizimkine bağlı olduğu gibi, insanın hürriyeti tanım (definiton) olarak başkasına bağlı olamaz şüphesiz, ama nerde bir. kendi kendini bağlama varsa, orada kendiminki ile birlikte başkalarının hürriyetini gözetmedikçe kendiminkini de gözetemem. Şu halde, tam bir doğruluk ve içtenlikle bir yol anladım mı ki, insan varlığı özünden önce gelen bir yaratıktır; öyle özgür bir varlık ki, her çeşit koşullar içinde hürriyetten başka bir şey isteyemez: O zaman ben de başkalarının hürriyetinden başka bir şey isteyemeyeceğimi anlamış olurum. Böylece hürriyetin kendi özünde içerik bulunan bu hürriyet istemi adına varlıklarının tüm nedensizliğini ve tüm hürriyetini saklamak isteyenler üzerine pekala hüküm verebilirim. Ciddilik ruhu ile, ya gerekirci (determinist)mazeretlerle tüm hürriyetini örtmek isteyenleri korkaklar diye; ötekileri, varlıklarını zorunlu imiş gibi göstermek isteyenleri, -oysa insanın yeryüzünde görünmesi bile sadece olumsaldır-, ise mundarlar kirlozlar diye çağıracağım. Şu var ki, gerek korkaklar, gerek kirlozları ancak eksiksiz doğruluk ve içtenlik ile yargılayabiliriz.

Ahlakın özü (içeriği) böyle değişken ise de bu ahlakın yine de genel bir biçimi (formu) vardır. Kant, hürriyetin hem kendini, hem başkalarının hürriyetini gerektirdiğini söyler. Buna diyecek yok, ama ona göre biçimsel ile evrensel bir ahlakı kurmaya yeter. Biz ise, davranışı belirtmek isteyen soyut ilkelerin havada kaldığını düşünmekteyiz. Fransız gencini biryol daha aklımıza getirelim: Neyin adına, hangi büyük ahlak kuralına dayanarak annesini bırakıp gidecek, ya da yanında kalacaktır? burada hüküm vermeyi mekanik olarak sağlayacak hiçbir araç yoktur. Öz (içerik) hep somut olarak meydana çıktığından, önceden görülemez, daima buluşa yer vardır. Önemli olan bu özel buluş çabasının özgürce harcanıp harcanmadığıdır.

1 | 2

Ahlak ve Estetik - 2

Şimdi şu iki örneği gözden geçirelim:

a -"Mill On The Floss" Örnegi

Bu örneklerin ne ölçüde birbirine uygun olduğunu kendiniz göreceksiniz. İngiliz şairi George Eliot'nun "Floss'daki Değirmen" adlı romanında Maggie Tulliver adında genç bir kız vardır ki, tutkunun değerini temsil eder ve kendisi de bunu bilir. Kız, Stephen adında bir delikanlıya tutkundur, ama o silik bir kızcağızla nişanlıdır. Maggie Tulliver, kendini tutkusuna verip yalnız kendi mutluluğunu düşünecek yerde, insanca bir dayanışma ve hoşgörü ile sevdiği adamdan vazgeçer.

b -"Chartreuse De Parme" Örnegi

Stendhal'in "Chartreuse de Parme" romanındaki kız Sanse-verine ötekinin tam tersini düşünerek, insanın gerçek değerini yalnız tutkuda buluyor ve büyük bir aşkın kurban istemesini pek tabii görüyor, böylesi bir sevginin Stephen ile aptal kızı birleştirecek olan evlenme bayağılığına feda edilemeyeceği kanısında. Böyle bir durumda hiç kuşkusuz kendi saadetini gerçekleştirmeye bakar, ötekini hiç umursamazdı. Nitekim, Stendhal'in gösterdiği gibi, gerekince tutku uğruna kendini kurban etmekten çekinmez.

Burada yine birbirine karşıt iki ahlak bulmaktayız. Ben diyorum ki, bu iki ahlak birbirine eşit değerdedir. Her iki halde de hürriyet amaç olarak alınmıştır. Etki bakımından aynı türden iki tutum düşününüz: Kızın birisi gönül alçaklığı edip aşkından vazgeçiyor. Ötekisi cinsel içgüdüden kalkarak sevdiği erkeğin nişan bağını umursamıyor. Bu her iki davranış dış görünüşüyle yukarıda belirttiklerimize benzese de, özü bakımından çok farklıdır. Sanseverina'nın davranışı kaygısız bir yırtıcılıktan daha çok, Magge Tulliver'in davranışına yakındır. Serbest bağlanış alanında kalarak her seçim mümkündür.

Bize yöneltilen üçüncü itiraz da şudur: "Bir elinizle verdiğinizi ötekiyle geri alıyorsunuz. Bu demektir ki, aslında değerlerin ciddiye alınmasına imkan yoktur, çünkü onları siz seçiyorsunuz." Ne yazık ki, bu gerçekten öyledir. Tanrı baba aradan çıkınca değerleri bulacak başka birisini aramak gerekir. Her şeyi olduğu gibi almalıdır. Üstelik, değerleri bizim bulduğumuzu söylemek şundan başka bir anlam taşımaz: Hayatın önsel bir anlamı, bir hikmeti yoktur. Siz yaşamadan önce hayat hiçtir. Ona bir anlam kazandırmak sizin işinizdir, değer denilen şeyde sizin seçeceğiniz anlamdan başka bir şey değildir.

Bundan anlıyorsunuz ki, bir insan topluluğu yaratmak oluşludur, olanaklıdır. Ekzistansiyalizm bir hümanizma mıdır, sorusunu ortaya attığım için bana çıkıştılar. Dediler ki: Siz "La Nau-Nasee" romanınızda "Hümanistler"in haksız olduğunu yazdınız, hatta onun bir tipiyle alay ettiniz, şimdi nasıl ona dönüyorsunuz?

Gerçekte, hümanizmin iki anlamı vardır. Bu kavram altında bir teori var ki, insanı son amaç ve en yüksek değer olarak alır. Bu anlamda hümanistlik, sözgelimi Cocteau'da vardır: 30 Günde Dünya Turu adlı hikayesinde, uçakla dağları aşıp giden birisini "İnsanoğlu bir harikadır!" diye bağırttığı zaman. Bunun anlamı,
uçağı ben icat etmediğim halde ondan yararlandığım için insan olarak gurur duyuyor, yalnız birkaç kişinin başardığı bir işten kendimi sorumlu sayıyorum. Bu, insana belirli birkaç kişinin yüksek başarısı için şeref ve değer payı ayrılması demektir. Bu çeşit "hümamzma"-saçma-dır. Çünkü, insan köpek ve at verebilirdi, ama zannedersem onlar şu ana değin bundan sakınmışlardır. İnsanın insanoğlu üstüne böyle bir yargı düşürmesi bizce değersizdir, ekzistansiyalist ona böyle bir hak tanımaz. Ekzistansiyalist, insanoğlunu hiçbir zaman bir amaç, bir erek sayamaz, çünkü insan teker teker yaratılacak bir varlıktır. Biz A. Comte'in istediği gibi insanlık için bir tapınca (kült) yapılabileceğini de hiç sanmıyoruz. Bu çeşit bir hümanizma bizim umudumuzda değil.

Ama bir başka "hümanizma" vardır ki, özeti şudur: İnsan sürekli olarak kendi dışındadır, o kendini tasarlayarak, kendi dışında kendini yitirerek kendini var eder, insanı bulur. Öte yandan aşkın (trancendent) amaçlar peşinde koşarak varoluşa kavuşur. İnsan işte bu sınırı aşmadır, nesneleri kavraması ancak bu aşmaya göredir, yalnız bu sayede tam ortada, bu aşmanın göbeğinde bulunur. Ancak hümen bir evren vardır. Hümen benlik evrenin dışında hiçbir şey yoktur!

İşte aşkınlığın, insan varlığını korumak anlamında bu bağlanışı (Tanrının aşkınlığı anlamında değil, sınır aşıp geçmek anlamında) benliğin, insan kendi içinde kapalı olmayıp her zaman bir hümen evrende hazır olduğu anlamında bu bağlanıştır ki, ekzistansiyalist hümanizma adını alır. Biz insanoğluna kendinden başka kanun
koyucu olmadığını, bırakılmışlığı içinde kendi kendini yargıladığını hatırlatıyor ve gösteriyoruz ki, insan kendi üstüne katlanmak suretiyle değil, daima kendi dışında bir amaç aramak: şu ya da bu kurtuluş, şu ya da bu-özel gerçekleşmeyi mümkün kılan bir amaç aramak suretiyle varolabilir; insan ancak bu yoldan insanca varoluş niteliği kazanabilir.

Ekzistansiyalizm, tutarlı bir "tanrı-tanımazlık" tutumundan gerekli bütün mantık sonuçlarını çıkarma denemesidir, yoksa insanı umutsuzluğa düşürmek için uğraşmaz. Ama Hıristiyanlar "gibi, her inanmazlık tutumunu umutsuzlukla bir sayarsak, o zaman ekzistansiyalizmin ilk-umutsuzluktan yola çıktığını söyleyebiliriz. Ne var ki, ekzistansiyalizm Tanrının yokluğunu kanıtlamakla yetinmez; bir Tanrı bulunsaydı bile durum değişmezdi, der. İşte bizim görüşümüz budur. Bu sözle Tanrının varlığına inandığımızı değil, yalnız sorumuzun Tanrı varlığı, ya da yokluğu ile ilgili bulunmadığını söylemek istiyoruz. İnsan kendini yeniden bulmalıdır, Onu kendinden kurtaracak hiçbir güç bulunmadığına inanmalıdır. Tanrının varlığı için güvenilir bir kanıt bulunsaydı bile, insan için durum değişmezdi.

Bu anlamda ekzistansiyalizm bir iyimserliktir, bir eylem öğretisidir. Hıristiyanlar kendi umutsuzluklarını bize mal ederek ekzistansiyalistleri umutsuzlar diye damgalamaya boşuna uğraşmasınlar!

1 | 2

Düşündüren sözler

filozofların insanı anlamaya ve düşünmeye sevk eden özlü sözleri umarım begenirsiniz...
-->

Ekzistansiyalizm Nedir? - 1

J.P. Sartre

Bu sözcüğü kullananların çoğu gerçekte ne dediğini bilmiyor, açıklamak isteyince şaşırıyor, çünkü ekzistansiyalizm şimdi moda olmuştur, sıkılınca filan ressam ya da filan müzikçi ekzistansiyalisttir deyiveriyorlar. "Chartres"ın küçük bir fıkracısı yazısının altına "Ekzistansiyalist" diye imza atıyor. Gerçekten kelime bugün öylesine genişleyip yaygınlaşmıştır ki anlamı belirsiz olmuştur. Görünüşe bakılırsa, ortada SÜRREALİZM'e benzer öncü bir öğreti, akım bulunmamasından ötürü, bütün skandal ve serüven düşkünü insanlar dört elle bizim felsefeye sarıldılar, oysa bu felsefe onların işine yarayacak hiçbir şey getirmemektedir. Gerçekte ekzistansiyalizm en az coşku verici, en sıkı bir öğretidir - Hem de filozoflar için bir öğreti.

Ama bu onun tanımlanması, anlaşılması zor olduğu demek değildir. Güçlüğü, karışıklığı doğuran iki çeşit ekzistansiyalizm bulunmasıdır:

1- Hıristiyan ekzistansiyalistler. Bunlar arasında Alman Karl Jaspers ile katolik Fransız Gabriel Marcel vardır.

2- Tanrıtanımaz (Ateist) ekzistansiyalistler. Bunlar arasında da, Alman Heidegger ile kendimi saymaktayım.

Bunların ortaklaşa inançları şudur: Varoluş (Existence) öz (Essence) den önce gelir. İsterseniz buna kalkış noktası olarak benliği almak da diyebilirsiniz. Bu ne demek oluyor öyleyse, bu deyimden ne anlamalıyız? Bir yapımı (mamülü), sözgelimi bir kitap ya da kağıt bıçağını ele alalım. Bu nesne bir emekçi eliyle yapılmıştır, demek ki belli bir kavrama, bir yönteme, bir tekniğe göre çalışan bir zanaatçı eliyle. Zanaatçı işe başlarken kafasında hem kağıt bıçağı kavramı, hem de önceden bildiği bir üretim tekniği vardır. Kağıt bıçağı böylece hem belli bir şekilde üreten, hem de belli bir işe yarayan nesne olarak ortaya çıkar. Yaptığının neye yaradığını bilmeden kağıt bıçağı yapan bir adam düşünülemez. Öyleyse diyebiliriz ki, kağıt bıçağı ile ilgili öz (essence) -onun yapımını sağlayan yöntemler ve tekniklerle belirlenen özellikler- varoluştan (Existence) önce gelir. Bir kitabın ya da bir kağıt bıçağının bana karşı varoluşu bu şekilde belirlenmiş (determine) olur. İşte burada nesnelerin teknik görünüşü ile karşı karşıyayız ve diyebiliriz ki, üretim üretilenden önce gelir.

Bir Yaradan = Tanrı kabul edersek onu yüce bir zanaatçıya benzetebiliriz. Hangi teoloji öğretisini benimsemiş olursak olalım, -ister Descartes'inkini, ister Leibniz'inkini-, Tanrısal istemin (irade) Tanrısal aklın ardından geldiğini ya da hiç değilse onunla birlikte gittiğini düşünmek zorundayız, yani Tanrı yarattığını kesin olarak önceden bilir. Buna göre, insan kavramı Tanrı'nın ruhunda ne ise kağıt bıçağı da emekçinin kafasında o olmuş olur, yani emekçi nasıl bıçağı bir tanım ve yönteme, bir tekniğe göre yapıyorsa Tanrı da insanı bir kavrama ve tekniğe göre yaratır demek oluyor. Böylece insan tanrısal akılda (önceden) bulunan belirli bir kavramı gerçekleştirmiş sayılır. 18. Yüzyılın Tanrıtanımaz filozofları Tanrı kavramını atmışlar, ama özün varlık tan önce geldiği düşüncesini alıkoymuşlardı.

Bu düşünceye her yanda yeniden rastlamaktayız: Diderot'da, Voltaire'de hatta Kant'ta. İnsanın (kendinden önce) bir insanlık doğası vardır. Bu insan doğası, -ki insanın kavramı demektir-, bütün insanlarda bulunur. Şu halde her insan genel "insan" kavramının özel bir örneği demek olur. Kant'ta bu genellik (evrensellik) den şu sonuç çıkıyor ki, bir orman adamıyla bir burjuva aynı kavramın içine girmekte, aynı temel özellikleri, nitelikleri paylaşmaktadır. Böylece yine burada da insanın özü (Essence) doğada rastladığımız tarihsel varlığından (Exsistence) önce geliyor.

Benim de temsil etmekte bulunduğum Tanrıtanımaz Ekzistansiyalizm daha tutarlıdır. Der ki, eğer Tanrı yoksa, hiç değilse, bir varlık vardır ki, onda existence essence'den önce gelir, bir varlık ki, herhangi bir kavramla belirlenmeden önce varolmuştur. İşte bu varlık insan ya da Heidegger ağzıyla söylersek, insan gerçekliğidir. Varoluşun özden önce geldiği burada şu demektir: İnsan ilkin varolur, kendiyle karşılaşır, dünyada ortaya çıkar da, ancak ondan sonra kendi kendini tanımlar, özünü ortaya kor.

Ekzistansiyalistin anlayışı ile, insan önceden tanımlamaz, çünkü o başlangıçta hiçbir şey değildir, o ancak sonradan, gelişmesinin ikinci evresinde bir şey olacak, kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Onu tasarlayacak bir Tanrı bulunmadığına göre, demek ki, bir insan doğası da yoktur. İnsan kendini nasıl anlıyorsa öyledir, hatta yalnız öyle değil, nasıl olmak istiyorsa, varoluştan sonra kendini nasıl görüyorsa, bu varoluşa doğru atılıştan sonraki kişiliğinin nasıl olmasını istiyorsa öyledir.

İnsan kendi kendini nasıl yaptıysa öyledir; başka türlü değil!

Ekzistansiyalizmin ilk temel kuralı budur: Öznellik (Subjectivite) denilen şey budur; bizim başımıza kakılan da bu! Oysa bununla söylemek istediğimiz insanın taştan ya da masadan daha büyük bir önem, bir onur taşıdığından başka bir şey değildir. Demek istiyoruz ki, insan ilkin varolur, yani geleceğe doğru atılan, gelecekte plan kuran bilinçli bir varlık olarak ortaya çıkar.

İnsan ilk başta öznel olarak yaşayan bir taslaktır. (Entwurf): bir köpük, bir çürüntü, bir karnıbahar yerine bir insan taslağı! Bu taslağı hazırlayan hiç kimse yoktur, gök boştur, insan nasıl olmayı tasarladıysa ilkin odur, yoksa olmak isteyeceği değildir. Çünkü istemek kelimesinden anladığımız, öyle bilinçli bir karar vermedir ki, çoğumuz için, ancak kendimizden, kendimizi ne yapmışsak ondan sonra söz konusu olabilir. Ben bir partiye katılmayı, bir kitap yazmayı, evlenmeyi isteyebilirim. Bütün bunlar istem (irade) denilen daha köklü, daha kendiliğinden (spontane) bir seçimin işidir.

Eğer varoluş özden önce geliyorsa bundan şu sonuç çıkar: İnsan ne ise ondan sorumludur. Böylece ekzistansiyalizmin ilk işi her insanı varlığına sahip kılmak, bütün sorumluluğu kendi omzuna almasını sağlamak oluyor. Ama insan kendinden sorumludur, dediğimizde kastımız, onun özel kişiliğinden sorumlu olduğu değildir, bütün insanlardan sorumlu bulunduğudur.

Düşmanlarımız öznellik kelimesinin çifte anlamından kahpece yararlanıyorlar. Öznellik, bir yandan bireysel özneyi kendi kendine seçmek demekse, bir yandan da insanın insanca öznelliği (sübjektifliği) aşamayacağı demektir.

Ekzistansiyalizmin daha derin anlamı bu ikincide saklıdır. İnsan kendini seçer dediğimizde her birimizin yalnız kendini seçtiğini değil, aynı zamanda bütün insanları da seçtiğini söylemek istiyoruz. Gerçekte hiçbir edim ve eylemimiz yoktur ki, yalnız kendi olmak istediğimizi değil, aynı zamanda kafamızda istediğimiz bir insan tasarımını yaratmamış olsun! Şunu ya da bunu seçmek demek, seçtiğimizin değerini bilmek,onamak demektir, çünkü asla kötüyü (kötü sandığımızı) seçmeyiz! Seçtiğimiz hep iyidir. Herkes için iyi olmayan bizim için
de iyi olamaz. Şu halde:...

"İNSAN KENDİNİ SEÇERKEN BÜTÜN İNSANLARI DA SEÇER!"

Ayrıca, varoluş öz den önce geldiğine göre ve biz tasarladığımız biçimde varolmak isteyince bu tasarı herkes için ve bütün çağ için geçerlik kazanır. Böylece sorumumuz sandığımızdan daha büyük olur, çünkü o bütün insanlığı bağlar. Ben bir işçi olarak komünist olacak yerde bir Hıristiyan sendikasına girmeyi yeğ bulacak olursam, bu girişle göstermek isterim ki: Gönül alçaklığı, tevekkül insana yaraşan temel çözümdür. İnsan için bu dünyada saltanat yoktur. Böylece yalnız kendim için karar vermiş olmam, herkes için gönül alçaklığını salık vermiş, kendi davranışımla bütün insanlığı bağlamış olurum.

Büsbütün bireysel bir olayı örnek alalım, diyelim ki ben evlenerek çocuk yapmak istedim. Bu karar tamamıyla kendi özel durumum, cinsel arzum ya da tutkum ile ilgili olsa bile, bununla yalnız kendimi bağlamış olmam, monogami yolunda bütün insanlığı görevlendirmiş olurum. Bununla da hem kendim, hem de herkes için sorum yüklenmiş, seçtiğim insan için belirli bir figür, bir hayal yaratmış olurum.

"KENDİMİ SEÇERKEN İNSANI SEÇMİŞ OLURUM."

Bu olay tedirginlik, bırakılmışlık, umutsuzluk gibi göz dolduran kelimelerin altında ne saklı bulunduğunu anlamamıza yardım eder.

Göreceksiniz ki bu çok kolaydır. İlkin soralım:tedirginlik nedir? Ekzistansiyalist "insan tedirginliktir" demekten hoşlanır. Anlamı şudur: Kendini bağlayan, kendine hesap, veren insan, yalnız kendini seçen değil, kendisiyle birlikte bütün insanlığı seçen, bir yasa koyucu olduğunu bilen insan, tam ve derin bir sorumluluk duygusundan sakınamaz.

Birçoklarının tedirginlik duymadığı doğrudur, ancak biz onların tedirginliklerini gizlediklerini, ondan kaçtıklarını iddia ediyoruz. Birçoklarının davranışları ile yalnız kendilerini bağladıklarına inandıklarına şüphe yoktur. Onlara "Herkes sizin gibi yapacak olsa ne olur?" diye sorulacak olsa omuz silkerek "Herkes öyle yapmaz ki!" diye karşılık verirler. Aslında biteviye sormak gerek: Herkes öyle yapacak olsa ne olurdu? böyle tedirginlik edici bir sorudan kurtulmak için insanın gerçekten bir çeşit kötülük yapmayı istemesi gerekirdi. Yalan söyleyerek: Herkes öyle davranmaz ki! diyenin vicdanı muhakkak ki temiz değildir, çünkü yalan olayı kendinde, sonradan ona yükletilen, genel bir değer taşır. tedirginlik örtünse de yine ortaya çıkmaktan sakınamaz, Kierkegaard'ın "İbrahim peygamberin korkusu" dediği şey budur. Hikayeyi bilirsiniz. Bir melek gelip İbrahim'den oğlunu kurban etmesini ister. Gelenin gerçekten melek olduğunu bilince mesele yok, ama herkes ilkin kendi kendine sorar: O gerçekten melek midir, ben de Tanrının seçtiği İbrahim miyim? Bunun böyle olduğunun kanıtı nedir?

Bir zaman bir ruh hastası kadın varmış ki, sanrılar, birsam görüyormuş. Sözde ona telefonla emirler veriliyormuş Doktor sormuş: "Peki, seninle konuşan kim acaba?" - "Tanrı olduğunu söyledi." Onun Tanrı olduğuna kadın nasıl inanıyordu? Bana bir melek gelse, onun melek olduğuna beni kim inandırabilir? Kayıptan sesler duysam onun Cehennemden, altbilinçten, ya da herhangi başka bir patolojik halden değil de, gökten, Tanrı'dan geldiğini kim tanıtlayabilir? O seslerin doğrudan doğruya bana yöneltilmiş olduğu ner-den belli? Bana kim ispat eder ki, insan üzerine düşünüş ve seçişimi insanlığa dayatmak için Tanrı parmağı beni imlemektedir?

Bütün bu sorulara kandırıcı bir cevap bulmak için elimde ne kanıt var, ne tanıt! Bana öyle kayıptan bir ses gelse, bunun bir melekten olup olmadığına karar vermek, demek ki yine bana düşecek. Bir eylemin iyi olduğuna hükmedersem, bunun kötüye bakarak iyi olduğuna hükmeden yine benden başkası olamaz. Beni İbrahim olarak belirleyen hiçbir şey olmasa da, ben yine her an örneklik hareketler yapmak zorunda olduğumu açıkça duyarım. Sanki bütün insanlık gözünü tek bir kişinin üstüne dikmiş de, o ne yaparsa kural edinmeye karar vermiştir! Böylece her insan daima kendine sormak zorundadır: Ben gerçekten davranışı insanlığa kural olacak bir adam mıyım? Bunu sormayan tedirginliğini, korkusunu saklıyor demektir. Burada söz konusu olan tedirginlik kiyetizme, tembelliğe vardıran tedirginlik değildir. Buradaki sorumluluk taşıyan herkesçe bilinen yalınç tedirgidir.

Diyelim ki bir komutan bir saldırı emri almış, dolayısıyla bir sıra askeri ölüme yollamak için sorum yüklenmiştir. O bu işi yapmayı kendi istemiş, hem de tek başına bir seçim yaparak kararını almıştır. Gerçi yukarıdan gelen emir elindedir, ama o pek geniş çerçeveli olduğundan komutanın omuzuna bir yorum görevi düşmektedir. On, on dört, yirmi gencin hayatı bu yorumun isabetine, ya da isabetsizliğine bağlıdır. Onun bu karar verme anında belli bir tedirginlik, bir korku duymaması oluşlu değildir. Bütün önderler bu tedirgiyi tanır, ama bu onları hareketten alıkoymak şöyle dursun, onları dürter ve iter, çünkü hareketlerinin asıl nedeni ve koşulu budur. Bu tedirgi onları birçok olanakları bir arada gözden geçirmeye zorlar ve bir şıkka karar verdikleri an eş şıklar arasında tek değer taşıyanı o olur. Ekzistansiyalistin kullandığı tedirgi işte bu türden bir korkudur. Açıklama ilerledikçe görülecektir ki, bu tedirginlik bağladığı başka insanlara karşı duyulan araçsız sorumluluğun bir sonucudur. tedirginlik bizi eylemden ayıran bir yerde değil, eylemin bir parçasıdır. Biz bırakılmışlıktan, atılmışlıktan (Heidegger için önemli olan bu deyimden) sözettiğimiz zaman demek isteriz ki: "Tanrı yoktur" yargısından bütün mantık sonurgularını çıkarmak gerek. Ekzistansiyalist Tanrıyı elden geldiğince az kayıpla ortadan kaldırmak isteyen belli bir laik ahlak öğretisi ile sert çatışma halindedir.

1 | 2 | 3

Ekzistansiyalizm Nedir? - 2

1880'e doğru Fransız profesörleri bir laik ahlak kurmaya çalışırken aşağı yukarı şöyle diyorlardı: Tanrı gereksiz ve pahalı bir varsayımdır, onu ortadan kaldıralım. Ama bir doğruluk, bir topluluk, burjuva düzenli bir dünya olabilmesi için bazı değerlerin ciddiye alınması ve önsel olarak kabul edilmesi gerekir. Doğru ve sözünde durur olmak, yalan söylememek, karısını dövmemek, çocuk dünyaya getirmek vb. vb. önselce kabul edilen ödevlerden olmalıdır. Şu halde küçük bir zahmeti göze alıp bu değerlerin her şeye karşın yerinde kaldığını, Tanrısız da olsa soyutça tasarlanan bir gökte yazılı bulunduğunu gösterelim. Başka bir deyişle ki bu, sandığıma göre Fransa'da kökencilik (Radikalizm) denen şeyin düşünce yönüdür-, Tanrı'nın olmaması hiçbir şey değiştirmez; biz doğruluk, insancılık, ilerleme... gibi kavramların normlarını yine bulacak, Tanrıdan kendi kendine ölüp gidecek, zamanaşımına uğramış bir varsayım yapmış olacağız.

Ekzistansiyalist ise şöyle düşünür: Tanrının olmaması tedirgin edici, bunaltıcı bir ruh hali yaratır, çünkü Tanrının ortadan kalkması ile gökte değerler arama olanağı da yok olmuş olur. Artık önsel iyi kavramı olamaz, çünkü onu bizim yerimize düşünecek sonsuz ve yetkin bir bilinç kalmamıştır. İyi, artık hiçbir yerde yazılı değildir - Doğru, dürüst olmak, yalan söylememek buyrukları da öyle. İnsanların yapayalnız bulunduğu yeryüzünde kendi başımıza kalmışızdır.

Dostoyevski: "Tanrı olmazsa yapılması yasak hiçbir şey de kalmaz" demişti. Ekzistansiyalizm işte bu noktadan kalkmaktadır. Doğru, Tanrı olmazsa her şeyi yapmak caizdir, çünkü bırakılmışlığı içinde artık insanın ne kendinde, ne de dışarıda sarılıp tutunacağı bir dal kalmamıştır. Hiçbir özrü, mazereti de yoktur. Varoluş özden önce geliyorsa, önceden belirli sağlam bir insan doğasına dayanarak hiçbir açıklama yapılamaz. Başka bir deyişle yargı, kader yoktur, insan hürdür, insan hürlük demektir.

Öte yandan, Tanrı olmayınca davranışımı dışarıdan doğrulayacak değerler ve buyruklar da yok demektir. Böylece ne önümüzde, ne ardımızda -Değerlerin ışıklı ülküsünde- hiçbir haklı çıkma ve mazur görme olanağı kalmamıştır. Hiç mazeretsiz olarak ve yapayalnız bulunmaktayız. Aşağıdaki sözlerle belirtmek istediğim işte bu düşüncedir:

İnsan hürdür, hür olmaya mahkumdur, çünkü o kendini kendisi yaratmış değildir. Öte yandan yine hürdür, çünkü bir kez yeryüzüne atılmış olarak, yaptığı her şeyden sorumludur.

Ekzistansiyalist, tutkunun amansız gücüne inanmaz, kabul edemez ki, güzel bir tutku insanı sakınılmaz bir şekilde belirli eylemlere sürükleyen coşkun bir ırmaktır, bundan ötürü de insanın tutumu için mazeret sayılır! O düşünür ki, insan tutkusundan sorumludur. Ekzistansiyalist, insanın şu dünyada hareketine yön verip yol gösterecek bir im, bir işmar bulunabileceğine de inanamaz, çünkü insanın her im ve işmarı yine kendi keyfine yorumlayacağını bilir, bilmekle de, insanın hiçbir yandan yardım ve destek bulmaksızın, her an insanı bulup çıkarmaya mahkum olduğuna inanır. Ponge güzel bir yazısında şöyle diyor: "İnsan insanın geleceğidir." Bu pek doğrudur, ama hemen yanlış olur, eğer bu gelecek Tanrının görüp gözettiği bir göksel gelecek olarak düşünülürse; çünkü o zaman bu bir gelecek bile olmaz! Ama bu söz, meydana gelen insanoğlu nasıl olursa olsun, biçim vereceği bir gelecek, el sürülmemiş bir gelecek bulacağı anlamına kullanılıyorsa, işte o zaman doğrudur. Doğrudur ama, o zaman da insan tamamıyla kendi başına bırakılmış demek olur.

Bu bırakılmışlığı daha iyi kavramamız için size öğrencilerinden birinin başına geleni örnek göstereceğim: Bu gencin annesi (Hem de ayrıca işbirlikçi olan) babasıyla bozuşmuş, ayrı yaşamakta idi. Oysa, ağabeyi de Almanların 1940 saldırısında şehit düşmüştü. Küçük kardeş şimdi büyüğün öcünü almak ateşiyle yanıyordu. Biricik oğlu ile yaşayan anne, kocasından ve şehit oğlundan gelen bütün acısını onda avutuyordu.

İşte bu delikanlı ikircikli bir durum karşısında bocalıyor, vicdanına daha elverişli gelecek kararı bir türlü bulamıyordu. İngiltere'ye geçerek hür Fransa savaşlarına mı katılsın, yani annesini kendi haline bıraksın, yoksa onun yanında kalarak annenin rahat yaşaması uğruna savaş görevini mi savsaklasın? İyice biliyor ki, annesi yalnız ona dayanarak yaşamaktadır, ondan uzaklaşır ve hele savaşta ölürse o da kahrından ölür. Ayrıca düşünmektedir ki, annesinin yanında kalırsa, onun yaşamasını sağlamak gibi elle tutulur, somut bir amaç gütmüş olacağı halde, savaşmak kararı verip yola çıkarsa ne olacağı bilinmez bir hedefe doğru gitmiş olacaktır: İyi niyeti belki bir işe yaramayacak, dövüşme hevesi kursağında kalacaktır. İngiltere'ye ulaşmak üzere İspanya'dan geçerken yakalanıp bir toplama kampına tıkılabilir. Yahut İngiltere veya Cezayir'e ulaşır da orada bir büro yazıcılığı ile görevlendirilerek yine savaş dışı bırakılabilir. İşte delikanlı böylesine çelişik iki ödev duygusu karşısında bocalamaktaydı: Biri somut, elle tutulur bir amaç güdüyordu, ama nihayet tek bir kişinin yaşaması ile ilgili idi. Öteki bütün bir toplumun, bir ulusun alınyazısı ile ilgili idi; ama sonu şüpheli, belki de suya düşecek bir davranış olacaktı. İki ahlak çeşidi arasında ister istemez bocalıyordu: Bir yandan ana sevgisi ile, bireysel bir özveri ile ilgili bir ahlak emri; öte yanda, sonucu ve etkisi belirsiz de olsa, daha geniş, daha büyük bir ahlak emri! Bu din gerçi merhametli olun, yakınınızı sevin, el için kendinizi feda edin, yolun zorunu seçin vb. diyordu. Ama bu halde yolun zoru hangisi idi? Kimi en yakını gibi sevmeli idi: Anayı mı yoksa yurtseveri mi? Hangisi daha yararlıdır. Bir topluluk içinde adsız bir er olarak çarpışmak mı, yoksa bilerek belli bir insanın, bir annenin yaşamasını sağlamak mı? Peşin bir yargı ile bir durumdan sıyrılacak bir yiğit varsa çıksın meydana! Bunun için yazılı hiçbir ahlak kuralı yoktur. Kant ahlakı şöyle der: Başkasına araç gibi değil amaç gibi bakınız! Güzel. Anamın yanında kalırsam ona araç gibi değil, amaç gibi bakmış olurum şüphesiz; ama korkarım ki, o zaman çevremde, biraz da benim için kelle koltukta savaşanları araç yerine koymuş olurum. Savaşçılara katılırsam onları amaç yerine koymuş olurum, ama bu kez de annemi araç saymak tehlikesi baş gösterir.

Elimizdeki somut örnekte olduğu gibi, değerler bulanık ve karışık ya da geniş çevreli olursa içgüdümüzden gayrı ortada güvenilecek bir şey kalmamış demektir. Delikanlımız da öyle davranmak istedi. Diyordu ki: Asıl önemi olan içten gelen duygudur, beni belli bir yöne doğru daha çok iten duygu hangisi ise ona uymalıyım. Seversem ki annemi çok seviyorum ve onun uğruna başka her şeyi, -Öç alma, büyük iş görme, serüven düşkünlüğü vb.- bir yana bırakabilirim, o zaman onun yanında kalırım. Yok, bu ana-sevgisinin pek öyle güçlü olmadığını hissedersem, o zaman da çeker giderim. Peki ama bir duygunun derecesi nasıl bilinir? Delikanlının ana-sevgisini belli ederek ölçü oğulun yanında kalmasından başka ne olabilir? Ben filan dostumu, uğruna şu kadar para harcamayı göze alacak derecede sevdiğimi söyleyebilirim. Ama bunu tanıtlayıp değerlendirmem ancak o fedakarlığı gerçekten yapmamla olur. Bunun gibi, annemi yetesiye seviyorum, dediğimde bunu ancak onun yanında kalmak suretiyle göstermiş, gerçekleştirmiş olurum. Bu sevginin ölçüsünü ve değerini yalnız onu belirleyen, pekiten görevi yerine getirmek suretiyle anlamış, bilmiş olurum.

Kaldı ki, A. Gide'in söylediği gibi gerçekten yaşanılan duygularla yaşamsanan duygular vardır. Nitekim annemi sahiden çok sevdiğim için yanında kalmam da, çok sevdiğimi ileri sürerek kalmam da olağandır; ki böylece iki ayrı şey tek bir şey sayılmış olur. Başka biçimde söylemek istersek: Duygu yaptığımız işler ve yerine getirdiğimiz görevler üstüne oturur, onun için de kararlarımı duygularımın hakemliğiyle, dürtüsel alamam. Şu halde ne kendi içimde davranışımı yönetecek bir güç bulabiliyorum, ne de dışarıda başvuracak ahlak kuralları! Belki de delikanlının bana, bir profesöre, akıl danışmayı düşündüğünü söyleyeceksiniz. Doğru. Ama siz, sözgelimi, bir rahibe akıl danışacak olsanız o rahibi kendiniz seçersiniz, öyle değil mi? Bu seçmede alacağınız öğüdün ya da fetvanın ne olacağını az çok bilmenizin etkisi vardır. Başka deyişle, bir akıl hocası seçmek kendini önceden bağlamak demektir. İsterseniz kendinizden örnek alın: Siz bir Hıristiyan iseniz, "Git bir papaza danış!" dersiniz. Dersiniz ama çeşit papaz vardır: İşbirlikçi papazlar, direnmeci papazlar ve yantutmaz (Attentist) papazlar. Hangisi seçilecek? Delikanlı direnmeci bir papaz seçerse onu beklediği cevaba göre seçmiş, işbirlikçi bir papaz seçmişse yine umduğu cevaba göre seçmiş olur. Kaldı ki delikanlı bana geldiği zaman da ne cevap alacağını biliyordu. Kendisine ben ancak şöyle diyebilirdim: Hürsünüz, özgürsünüz. Seçiniz, yani tutacağınız yolu kendiniz bulunuz. Ne yapmanız gerektiğini size bildirecek genel bir ahlak kuralı yoktur, bir im, bir belirti de yoktur.

Katolikler "niçin belirtiler olmasın, vardır" diyecekler. Tutalım ki vardır, ama bu belirtilerin anlamını seçecek olan yine ben değil miyim? Tutsaklığım sırasında ilgimi çeken bir cizvit ile tanışmıştım. Bu adam cizvit yolacına (Tarikatına) türlü başarısızlıklardan sonra girmişti. Daha çocukken babası ölmüş, oğlunu yoksulluk içinde yalnız bırakmıştı. Bir din enstitüsünde kendisine burs sağlamıştır, ama öksüzlüğüne acıyarak aldıklarını durmadan hissettirmişlerdi. Çocukları sevindirip kıvandıran birçok ödüllerden, alkışlardan da yoksun bırakılmıştı. On sekizine doğru başından küçük bir aşk serüveni geçmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Nihayet yirmi ikisinde askerlik sınavını da kazanamayınca bu, dolu bardağı taşıran damla olmuştu. Genç adamın düşüncesine göre böyle her giriştiği işte başarısız kalması kaderin bir imi, bir belirtisi idi. Ama neye im, neyin belirtisi? O acı bir hayal kırıklığına ya da umutsuzluğa kapılabilirdi. Ama o, kendisi için isabetli bir yorumla, bu dünyanın nimetleri için yaratılmamış olduğuna, dinde, inanda ve azizlik yolunda kendini denemesi gerektiğine hükmetti. Bunda Tanrının parmağını görerek tarikat hayatına girdi. Bu adamın Tanrı parmağının gösterdiği yeri tek başına görüp seçtiğini kim inkâr edebilir? Bütün o başarısızlıklardan şüphesiz başka sonuçlar da çıkarabilirdi. Sözgelimi marangoz olmaya ya da devrimci olmaya karar verebilirdi. Belirtiyi yorumlamada tüm sorumluluk genç cizvitin kendi omuzlarındadır, bu belli. Bırakılmışlık halimizde varlığımızı kendimiz seçeriz. "Bırakılmışlık Hali" tedirginlik ve bunaltı ile kol kola yürür.

Umutsuzluk kavramına gelince, pek yalınç bir anlamı vardır. O da yalnız kendi istemimize bağlı şeylere güvenmek ya da eylemlerimizi mümkün kılan bütün olasılıklarla (ihtimaliyetlerle) yetinmek durumunda bulunmamızdır. Bir şey istenince daima birtakım olası elemanlarla karşılaşır. Diyelim ki, ben bir dostun gelmesini bekliyorum. Dostum ya tren ya da tramvayla gelecekler. Bu gelişin gerçekleşmesi trenin zamanında ulaşmasına ya da tramvayın yoldan çıkmadan seferini yapmasına bağlıdır. Demek bir olanaklar alanında bulunuyorum. Bütün bu olanakları ne zaman tam olarak hesaba katabilirim? Eğer eylemim, davranışım bütün olanakları içine alıyorsa. Göz önünde tuttuğum olanakları davranışlarımla hesaba kattığımdan itibaren bu olanaklar hiçbir anlam taşımaz, çünkü dünya ile olanaklarını benim istemime uyduracak ne bir Tanrı vardır, ne de alınyazısı! Descartes, "Dünyadan önce kendimizi yenelim" dediği zaman aynı şeyi söylemek istiyordu: Umuda kapılmadan işe girişmek!

Görüştüğüm Marksistler bana şöyle diyorlar: "Yaşadığınız sürece başkalarının desteğine güvenebilirsiniz elbet! Ama bu aynı zamanda başkalarının başka yerlerde -Sözgelimi Çin'de, Rusya'da-size yardım için yaptıklarına güvenmek demektir; hatta sonraları, yani siz öldükten sonra, yapacaklarına da güvenmek! Bu ise ancak sizin başlattığınız işi -ki bu devrim olacaktır- onların sonuna ileteceklerine inanmakla olur. Buna inanıp güvenmezseniz ahlaklı bir adam sayılmazsınız." Onlara dedim ki, savaş arkadaşlarıma hep güvenirim, elverir ki bu arkadaşlar benimle birlikte genel ve somut bir kavgada yer almış olsunlar! Benim az çok kontrolüm altında bulunan bir parti birliği, bir topluluk içinde, ki ben de o örgütlere bir savaşçı olarak katılmış olayım ve her an yaptıklarını, gidişlerini göreyim. İşte o zaman partinin birliğine ve iradesine güvenmekle tramvayın zamanında geleceğine güvenmek arasında fark kalmaz. Yoksa tanımadığım insanlara güvenemem, insanın iyiliği ya da toplumsal genlik ve esenliğe bağlılığı gibi soyut yargılara dayanarak tevekkül göstermem, biliyorum ki, insan davranışında serbesttir ve bel bağlanacak bir insan doğası yoktur. Rus devriminin daha sonra nasıl gelişeceğini bilemem. Onu pek beğenebilir, örnek diye gösterebilirim, hele proletaryanın bugün Rusya'da oynadığı rolü hiçbir ülkede oynamadığını görür ve bilirsem... Ne var ki, bugünkü gidişin emekçi halkın tam bir zaferi ile sonuçlanacağına da kesin olarak inanamam. Ben yalnız gördüğümle yetinirim. Savaş arkadaşlarımın ölümünden sonra da benim işimi sürdüreceklerine, onu en yüksek ereğine ulaştıracaklarına emin olamam, çünkü varsayım insanların hür olduğudur, belki yarın insanın varlığı üzerinde başka bir karar verirler. Olur ya, benden sonra belki Faşizmi kurmak isterler ve geri kalanlar da öylesine ödlek ve kararsız olabilirler ki, Faşizmin kurulmasını önleyemezler. İnsanlar ne olmak isterlerse hep onu olacaklardır!

1 | 2 | 3

Ekzistansiyalizm Nedir? - 3

Ama bu demek değildir ki, ben kendimi seçkincilik (Kiyetizm) dalıncına bırakmak istiyorum! Hayır; ilkin kendimi bağlamam (karar vermem), sonra da şu eski kurala uymam gerek: Bir işe girişmek için bir umuda bağlanmak gerekmez! Bu benim bir partiye katılmayacağım anlamına gelmez, yalnız kendimi kuruntuya bırakmayacağım, elimden ne gelirse onu yapacağım demektir. Sözgelimi kendi kendime sorsam: Ortaklaşacılık (Kolektivizm) tam bildirildiği şekilde gelecek midir? Bilmiyorum, bütün bildiğim onu getirmek için elden geleni yapmak istediğimdir. Bundan öte hiçbir şeye güvenemem. Kiyetizm şöyle diyen insanların tutumudur: Benim yapamadığımı varsın başkası yapsın! Benim size anlatmaya çalıştığım öğreti ise bunun tam tersidir, çünkü o "Gerçek yalnız edimde, eylemdedir" diyor. Daha ileri giderek: İnsan bir taslaktır, o ancak kendimi gerçekleştirdiği ölçüde varolur, o edim ve eylemlerinin tümünden, yaşadığı yaşamdan başka bir şey değildir." diyor. Bizim öğretinin kimi insanlara neden ürküntü verdiğini bundan anlayabilirsiniz. Çünkü onlar içinde bulundukları miskinliğe, düşkünlüğe ancak şöyle düşünerek katlanabilirler: Koşullar bana elverişli olmadı, yoksa ben daha iyisine layıktım. Büyük bir aşk, büyük bir dostluk yaşamadımsa ne yapayım, aşkımı ya da dostluğumu kazanacak öyle birine rastlamadım da ondan! İyi kitaplar yazamadım doğru, ama bunun için fırsat ve zaman buldum mu ki? Uğurlarına feda olacak çocuklarım yoksa sebebi evlenip yuva kurmaya değer birisini bulamayışımdır. Bende bir sürü eğilim, yatkınlık, yetenek ve olanak kullanılmadan, işletilmeden kalmıştır. Eylem ve etkilerimde bunların damgası görülmediyse bu onların bende bulunmadığını kanıtlamaz ki!

Ekzistansiyalist bütün bu bahane ve avuntulara bıyık altından güler ve şöyle der: Gerçekleşenden başka aşk yok, bu gerçeklikte belirenden başka aşk olanağı yoktur. Bunun gibi, sanat yapıtlarında deyimlenip dile gelenden başka zeyreklik (deha) da yoktur. Proust'un dehası eserlerinin tümünden oluşmuştur. Racine'in dehası da Tragedyalarının içinde olup dışında hiçbir şey yoktur. Racine'e yazmadığı bir tragedya için yazma olanağı tanımakta ne hikmet olabilir? İnsan kendini yaşadığı gerçek hayatla bağlar, yüzünün çizgilerini bile ona borçludur. Onun yüzü işte budur ve bunun dışında hiçbir şey yoktur. Hayatta başarılı olmayan insanlar için bu öğretinin pek sert olduğunu açıkça kabul ediyorum. Buna karşılık Ekzistansiyalizm insanları yalnız gerçekliğin (Realitenin) önemli olduğunu düşünmeye alıştırır. Öğretir ki düşler, bekleyişler, umutlar insanı ancak çıkmayan düş, boşa çıkan bekleyiş, suya düşen umut olarak olumsuz bir şekilde tanımlamaya yarar. Ne var ki sanatçıya, "Sen yaşadığın hayattan başka bir şey değilsin." dendiğinde, bu onun yalnızca sanat yapıtlarına göre yargılanacağı demek değildir, onu tanımlamaya yarayacak başka etmenler de vardır. Bizim dediğimiz, bir insanın bir sıra girişimlerden başka bir şey olmadığını, bu girişimleri meydana getiren ilişkilerin tümü, toplamı, örgütü bulunduğudur.

Buna bakarak denilebilir ki, bizim asıl beğenilmeyen, yadırganıp kötülenen yanımız kötümserliğimiz değil, iyimser sertliğimizdir. Romanlarımızda insanları zayıf, gevşek, korkak, hatta düpedüz kötü göstermemiz başımıza kakılıyorsa, gerçekte bu, yalnız o kişilerin gevşek, korkak, zayıf ya da kötü olmasından ileri gelmiyor; çünkü biz de Zola gibi onların böyle oluşlarına kalıtsal (irsi) nedenler göstersek, çevrelerinin, toplumun etkisini ya da organik veya psikolojik alınyazısını bundan sorumlu saysak çatışma ortadan kalkar, kimse bize içerlemezdi. O zaman şöyle derlerdi: İşte böyleee! öyle yaratılmışız bir yol, elden ne gelir? Ama Ekzistansiyalist böyle yapmıyor, tasvir ettiği bir korkağın bu korkaklıktan sorumlu olduğunu söylüyor, onun bu halinin korkak bir yürek ve ciğer, bir beyin taşımasından ya da şöyle veya böyle fizyolojik bir yapıda olmasından ileri gelmediğini, bu korkaklığın düpedüz kendi eylemleri ve davranışları ile yaratılmış olduğunu söylüyor.

Korkak yaradılış, korkak mizaç yoktur. Sinirli mizaç vardır, kansız ya da bol kanlı mizaçlar ve doğalar vardır. Ama insan kansız diye korkak olmaz. Korkaklığı yapan kişinin bir eylemden vazgeçişi, uysal ve gevşek davranışıdır. Mizaç ve doğa bir eylem değildir; korkağı yapan ve bu sıfatla belirleyen etmen ise yaptığı iş,
gösterdiği ve bu sıfatla belirleyen etmen ise yaptığı iş, gösterdiği davranıştır. Bizim korkağı korkaklığından sorumlu tutmamız, -işte insanların bulanıkça sezip ürktükleri şey budur! İnsanların hoşuna giden, dünyaya korkak ya da yiğit olarak gelinmesidir. "Lesche-mins de la Liberte" romanına yapılan başlıca eleştirilerden biri şöyle özetlenebilir. İyi ama burada gösterilen kişiler hep gevşek, pısırık, bunları sonradan nasıl kahramanlaştıracaksınız?

Bu itiraz bizi yalnızca güldürüyor, çünkü arkasında insanların dünyaya yiğit olarak geldiği inancı saklı olduğunu biliyoruz. Onlar gerçekte şöyle düşünmek istiyorlar. Eğer korkak doğmuşsanız üzülmeyin, doğaya karşı elden ne gelir? Hayatınız boyunca ne yapsanız ne etseniz korkak görünmek zorundasınız. Eğer yiğit doğmuşsanız yine kaygılanmayın, ya da böbürlenmeyin. Artık bütün hayatınız boyunca yiğit olacak, yiğit davranacaksınız; yiğit gibi yiyip içeceksiniz.

Ekzistansiyalist ise şöyle diyor: Korkak kendini korkak yapan, yiğit de kendini yiğit yapan adamdır! Korkağa artık korkak olmamak, yiğite de yiğitlikten çıkmak olanağı açıktır. Önemli olan tam bir bağlanıştır. İnsanı tam bağlandıran ise tek tek şu ya da bu hal, bu davranış değildir.

Buraya dek Ekzistansiyalizme yöneltilen bir sıra yermelere, kınamalara cevap vermiş olduk sanırım. Görüyorsunuz ki o bir sek-incilik (kiyetizm) felsefesi değildir. Çünkü o insanları edim ve eylemlerine, tutum ve davranışlarına bakarak yargılamaktadır. O insanları kötümser bir görüşle de tasvir etmiyor, çünkü insanın
kaderini yine eline vermekten daha iyimser felsefe olamaz! İnsanın hareket cesaretini, iş görme hevesini kırdığı hele hiç doğru değildir; çünkü o umudu yalnız eylemde, yalnız davranışta aramak gerektiğini, yalnız bunların yaşamayı sağladığını söylüyor. Demek ki sözünü ettiğimiz felsefe insanlara bir eylem ve bir bağlanış ahlakı öğütlüyor.

Öyle iken, bu birkaç veriye dayanarak bizi, insanı bireysel bir benlik içine tıkmış olmakla suçluyorlar. Tüm yersiz ve yanlış bir suçlama! Gerçi bizim bireysel benzerlikten kalktığımız doğrudur, ama bu sıkı filozofik nedenlerden ileri gelmektedir, yoksa burjuva olduğumuzdan değil, hakikate dayanan bir öğreti isteğimizden. Bol umut dağıtan, ama gerçek nedenlere dayanmayan güzel kuramlara boş verdiğinden. Böyle olunca kalkış noktamız ancak "Düşünüyorum, demek ki yarım" olabilir. İnsanı, kendine geldiği bu anın dışında kavramak isteyen her kuram ilk ağızda hakikati örtbas ediyor demektir. Çünkü Cartesien ilke Cogito'dan başka her şey ancak olasıdır; gerçekliğe bağlı olmayan bu olasılar öğretisi ise havada kalmaya, hiç olmaya mahkumdur. Olasıyı belirtmek için elde bir gerçek bulunmalıdır. Başka bir deyişle, yaklaşık bir harikate ulaşmak için salt bir hakikat gereklidir. Bu hakikati kazanmak kolaydır, çünkü her elin erişeceği yerdedir; o herkesin kendini araçsız ve aracısız olarak kavramasından başka bir şey değildir.

Ayrıca imleyelim ki, bu teori insana değer ve onur veren onu nesne yerine koymayan biricik teoridir.

Hem materyalizm bütün insanları -kendisi de içinde olarak-nesne gibi alır, önceden belirli tepkilerin tümü olarak; bu da bir masa veya sandalyeyi ya da bir taşı oluşturan niteliklerden, özelliklerden ayrı değildir. Biz Ekzistansiyalistler ise insan acununu madde evrenindeki değerlerden çok ayrı değerlerde kurmak istiyoruz. Ne var ki, bizim gerçek olarak bulduğumuz benlik büsbütün bireysel bir benlik değildir, çünkü Cogito'da insanın yalnız kendini değil, özgelerini de bulduğunu ispat etmiş bulunuyoruz. "Düşünüyorum" ile kendimize geliyor, ve bunu Descartes ile Kant'ın felsefesine aykırı olarak, başka insanlarla yüzyüze yapıyoruz; yani bizim için başkasının varlığı da kendimizinki kadar kesindir. Böylece cogito ile kendini aracısız olarak kavrayan insan yanında başkalarını da bulmuş, onların varlığının koşulu olarak almış olur. Kabul eder ki onu zeki, kötücül, kıskanç gibi niteliklerle tanıyan başkaları olmasa o da hiçbir şey olamaz;. Kendi üstüme herhangi bir hakikati öğrenmem için başka insanların içinden (ruhundan) geçmeliyim. Özge insanlar benim varlığım için ne denli gerekli ise, kendi üstüme edindiğim bilgi için de o denli gereklidir. Bu koşullar içinde kendi benliğimi bulup tanımam, aynı zamanda başkasını kendime karşı (benim için ya da bana karşı) dikilmiş bir hürriyet olarak tanımam demektir. Böylece keşfettiğimiz âleme "Ara benlik" (İnter - Subjektivitaj) adını vermek istiyoruz. İnsan işte bu âlemde kendisinin ve başkasının ne olduğunu anlar.

Gerçi insanda insan doğası sayılacak genel bir töz yoktur, ama yine de genel bir insanca varoluş vardır. Bunun içindir ki, çağdaş düşünürler insan doğasından değil, (insan halinden) söz etmektedirler. Varoluştan (varlık halinden) kastları ise -az veya çok bir durulukla- evren içinde insanın temel durumunu önsel olarak belirleyen sınırların tümüdür.

Tarihsel durumlar değişir: İnsan pagan bir toplumda köle olarak doğabileceği gibi, bir derebeyi, bir proleter olarak da dünyada gözükebilir. Değişmeyen yalnız dünyada bulunmak zorunluluğudur; orada çalışmak, başkaları ile birlikte bulunmak ve ölümlü olmaktır. Sınırlar ne özneldir, ne nesnel, daha doğrusu onların bir öznel bir de nesnel yanlan vardır. Nesnel oluşları her şeyde rastlanıp tanıtabilir olmalarından, özel oluşları ise yaşanır olmalarından, yani insan onları yaşamadıkça hiçbir şey olmamalarından ötürüdür. Bir başka deyişle, insan kendini özgürce, o sınırlarla ilgili olarak öz varlığı içinde belirlememişse hiçbir şey olmadığındandır. İnsan taslakları nice çeşitli olursa olsun, hiçbiri bana büsbütün yabancı olamaz; çünkü onlardan her biri bu sınırları bir aşma bir geri itme, bir yoksama ya da onlara uyma denemesinden daha öteye gidemez. Bu bakımdan her taslak, ne kerte bireysel olursa olsun, genel bir değer taşır. Bu taslak bir Çinlinin, bir Kızılderilinin, bir Zencinin de olsa bir Avrupalı ile anlaşabilir. Onun anlamı 1945 Avrupalısının, kavradığı bir durumdan kalkarak kendi sınırları üstüne atılabileceği, bir Çinlinin, bir Kızılderilinin ve Afrikalının taslağını yeniden kurup canlandırabileceğidir. Her taslağın bir genelliği oluşu, başka bir insanca anlaşılır olmasındandır. Ama asla demek değildir ki, bu taslak insanı her zaman için tanımlar. Hayır, o her seferinde yeniden bulunmak ve açımlanmak (şerhedilmek) ister.

Bir aptalı, bir çocuğu, bir ilkel adamı, bir yabancıyı anlamanın elbet bir yolu vardır, elverir ki gereken ön-bilgiler elde bulunsun! İşte bu anlamda insanın bir genelliği olduğunu söyleyebiliyoruz. Ne var ki bu genellik doğuştan verilmiş olmayıp daima yeniden yapılarak kurulur. Kendimi seçerek geneli kurarım, hangi çağdan olursa olsun, özge insanların taslağını anlayarak onu yeniden kurarım. Şu var ki, seçişteki bu saltık her çağın kendine göreliğini, bağıllığım ortadan kaldırmaz.

Ekzistansiyalizmin asıl önem verdiği, özgürce bağlanışın saltık karakteri ile, -ki her insan belirli bir insan tipini onunla, yani herhangi bir zamanın herhangi bir zamanın herhangi bir insanınca anlaşılır olan bu bağlanış ile gerçekleştirir-, böyle bir seçişten doğabilecek kültürel bütünün kendine göreliği arasındaki bağı göstermektedir. Ayrıca Cartesianizmin kendine göreliği ile cartesien bağlanışın saltık karakteri de belirtilmelidir. Bu anlamda denilebilir ki, her birimiz soluk alarak, uyuyarak, yemek yiyerek ya da herhangi bir iş görerek saltıklığı (mutlağı) yapmış olur. Özgürce varoluşla -taslak halinde varoluş ile, özünü seçen varoluş ile- salt varlık arasında ayrılık yoktur. Zamanca yerelleşmiş (lokalize olmuş) saltık ile, yani tarih içinde kendini yerelleştirmiş varlık ile, kamuca anlaşılır olan varlık arasında bir fark yoktur. Ancak bu, öznelcilik (subjektivizm itirazını büsbütün ortadan kaldırmaz. Bu itiraz pratikte türlü biçimlere bürünür. Ne kadar çeşitli ifade edilse de birincisi şöyle özetlenebilir: Ne isterseniz yapabilirsiniz! Demek burada bizi anarşist yerine koymaktadırlar. Sonra diyorlar ki: Siz başkaları üstüne yargı yürütemezsiniz, çünkü sizce bir taslağı ötekine üstün tutmak için sebep yoktur. En nihayet diyorlar ki: Seçtiğiniz hiçbir şeyde hikmet yoktur, çünkü bir elle topladığınızı öteki ile dağıtıyorsunuz. Bu itirazlar pek ciddiye alınamaz. İlkin (her şeyi seçebilirsiniz) itirazı eksiktir. Seçmek belli bir anlamda mümkündür, mümkün olmayan seçmemektir. Ben her zaman seçebilirim, ama bilmeliyim ki seçmesem yine seçmiş olurum. Gerçi bu pek formel gözükür, ama fantazi ve kaprisi sınırlamak için pek büyük bir önemi vardır. Eğer doğruysa ki, önüme çıkan bir durum karşısında, -diyelim ki bu, benden bir cinsel varlık çıkarıp öteki cinsle bir ilişki kurabilen ve çocuklar peydahlayabilecek olan bir durum olsun-, ben bir davranış yolu seçmek zorundayım ve herhalde kendimi bağlayacak bir seçmenin sorumunu taşımaktayım: Bununla bütün insanlığı da bağlıyorum demektir. Önsel bir değer bulunmasa da durum değişmez. Bunun kaprisle ne ilişiği olabilir?

1 | 2 | 3

Ekzistansiyalizm Bir Hümanizma Mıdır?

J.P. Sartre

Bu konuşmamda Ekzistansializmi kendisine yöneltilen bir sürü yermelere, kınamalara karşı savunacağım. Bunlardan birincisi ekzistansiyalizmin, insanları bir umutsuzluk dalınca (seçkincilik -kietizm) içinde kalmaya çağırdığıdır. Bütün çözüm yolları tıkalı bulunduğuna, bu bakımdan şu dünyada her eylem boş olduğuna göre, insan sonunda salt gözlemci bir dünya görüşüne saplanırmış -ki bu da ayrıca bir lüks tutum olarak insanı bir burjuva felsefesine götürürmüş. Bu yermeler özellikle komünistlerden geliyor.

Öte yandan biz insanoğlunun hep kötü yanını belirtiyor, çirkini, kuşkuluyu, boğuntuluyu gösteriyor, bir sıra gülen güzelliklere, insan doğasının aydınlık yanlarına yan çiziyormuşuz. Örneğin Katolik eleştirmen bayan Mercier'ye göre çocuğun gülüşünü unutuyormuşuz.

Her iki çeşit yermeğe bakılırsa biz insanca dayanışmaya değer vermeyerek insanın tekliğini, yalnızlığını öne almışız. Bu da daha çok -komünistler böyle diyor- çıkış noktası olarak öznelliği (bencilliği) almamızdan geliyormuş, yani Cartesien ilkeyi (düşünüyorum öyleyse varım) benimsememizden. Başka bir deyişle bu "insan yalnızlığı içinde kendine geldiğinde" demek olduğundan bu çıkış noktası bizi Ben dışında kalan, "Cogito" ile erişilemeyecek olan insanlarla dayanışıp destekleşmekten alıkoyuyormuş.

Hıristiyanlarca yerilmemizin bir sebebi insanların giriştiği işlerin gerçekçilik ve ciddiliğini sözde yadsımamızdır. Öyle ya, Tanrı buyruklarını ve sonsuzlukta yazılı değerleri hiçe sayarsak, insanı başıboş koyvermiş olur, her kişiyi cam ne isterse yapmakta serbest bırakarak, kimsenin kendi bulunduğu yerden elin tutumunu kınamasına, yargılamasına yer bırakmamış oluruz.

İşte bu gibi yermelere bugün cevap vermeye çalışacağım. Onun için de bu konferansa "Ekzistansiyalizm bir hümanizma mıdır?" adını koydum. Birçokları hümanizmanın burda işi ne diye düşünüp şaşacaklar, ama sabredip amacımızı bir anlasınlar. Her şeyden önce şunu söyleyelim ki bizce ekzistansiyalizm insanın yaşayışını mümkün kılan bir öğreti olup, her gerçeğin, her eylemin bir çevreyi, bir de benliği içerdiğini söyler. Bilindiği gibi, bize yöneltilen başlıca yerme, insan hayatının kötü yanını abartmak, belirtmektir. Son günlerde bana bir küçük fıkra anlattılar. Bir bayan sinirli bir halinde ağzından çirkin bir söz kaçırınca yanındakilerden özür dileyerek söylenmiş: Ben de ekzistansiyalist mi oluyorum ne?

Fıkradan anlaşıldığı gibi ekzistansiyalizm çirkinlikle bir tutuluyor, bu bakımdan bize bir de "natüralist" adı takılıyor. Tutalım ki öyleyiz, yani natüralistiz, ama bizim asıl natüralistlerden daha çok yadırganmamıza, öfke uyandırmamıza ne demeli? Emile Zola'dan örneğin bir "Toprak"ı kolayca yutup sindiren biri ekzistansiyalist olduğu söylenen bir roman okudu mu midesi bulanıyor.

Ulusların gerçekte hep üzgünç olan bilgeliğinden kendisi için rahatça yararlanan biri, bizi onlardan da daha üzünçlü (hüzün ve keder verici) buluyor. Oysa halk hikmetlerinden olan "insana en yakını yine kendisidir" ya da "Uşağı kral yap da seni uşak yerine koysun" gibi sözlerden daha hayal yoksulu ne olabilir? Halkların bilgeliği denilen şeyler hep buna benzer beylik özdeyişlerdir. Bunlara göre: Yerleşik güçlere karşı koymamalı, akıntıya kürek çekmemeli, çizmeden yukarı çıkmamalı, geleneğe uymayan her davranış abestir, romantiktir, sınanmış kurallara dayanmayan her girişim başarısız kalır, yaşantımız insanların hep geriye, aşağıya doğru ağır bastığını, onlar sıkıca tutulmazsa anarşi doğacağını gösterir vb... Gel gör ki, bu zavallı hikmetleri ağızlarında sakız edenlere az çok bir davranışı haber verecek olsanız "insan hali" deyip geçerler. Bir yandan açık saçık türkülere bayılır, bir yandan da ekzistansiyalizmi karamsarlık, kötümserlikle suçlarlar. Öyle ki hep kendi kendime sorasım gelir: Bu insanlar sakın ekzistansiyalizmin kötümserliğinden daha çok iyimserliğine kızmasınlar? Size açıklayacağım öğretide ürkütücü olan, onda insanlara bir seçme payı bırakılmış olması mıdır acaba? Bunu anlamak için konuyu sıkı fılozofık alanda bir daha gözden geçirelim.


- Ekzistansiyalizm Nedir?

- Ahlak ve Estetik

ALTHUSSER, İDEOLOJİ VE İDEOLOJİ İLE İLGİLİ SON SÖZ - 1

Prof. Dr. Metin KAZANCI


ÖZET

Son yıllarda ideoloji ile ilgili çalışma sayısı oldukça artmıştır. İdeolojiyle ilgili çalışmalarda Althusser önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü Althussersiz ideoloji yazılamaz. Ona göre ideoloji tüm varoluş nedenini yaşam pratiğinden almaktadır ve yaşananın bir kopyası daha doğrusu aynasıdır. İdeoloji toplumun maddi bir pratiği olması nedeniyle her şeyi, herkesi kavramakta ve bu durum ona özel bir yer kazandırmaktadır. Althusser’e göre ideoloji her yerdedir, bir ortamı ifade eder. Maddenin ayrılmazıdır. Madde ile birlikte var olmuştur. Ne var ki Althusser ideolojisini Marks’ın ideoloji tanımı ile karıştıran, hatta daha da ileri gidip onu alt yapıya indirgeyen yanlış görüşler sık sık dile getirilmektedir. Althusser’in ideoloji kavramsallaştırmasının iyi anlaşılması için onu ayrıntılı ve orijinalinden hareket ederek ele almak tekrar tekrar yazmak gerekmektedir. Althusser medya ile ilgili herhangi bir çalışma yapmamış olmasına karşın iletişim, medya ya da söylem analizlerinde onun sorduğu sorularla yola çıkmak ve “haberi” onun örgüsü içinde irdelemek, çok değerli ve geçerli sonuçlar doğuracaktır. Anglo-Amerikan pragmatizminin bu kadar hırpalamasına karşın Althusser hâlâ ayaktadır. Althusser’i sık sık, yeniden yazmak, yeniden yorumlamak özellikle iletişimciler açısından çok yararlı olacaktır.

GİRİŞ

Hem oldukça yaygın bir kullanımı olan hem de merak uyandıran bir kavram olarak ideoloji Althusser ile birlikte yeni bir tanıma kavuşmuş, oluşumu ve fonksiyonu ile ilgili tezler değişmiş ya da değişmeye başlamıştır. Biz bu yazımızda daha önce yazdığımız iki makaleyi de dikkate alarak, ideoloji ile ilgili olarak Althusser tarafından ileri sürülen görüşleri daha anlaşılabilir hale getirmeye gayret edeceğiz ve ideolojinin toplumsal misyonunu kitle iletişim araçları ile ilişkilendirerek onu günümüzdeki konumuyla açıklamaya çalışacağız.


A. GENEL OLARAK İDEOLOJİ

 Kanımca ideoloji ile ilgili en isabetli nitelemeyi 6 Ağustos 2005 tarihli Radikal Gazetesi’nin Kitap ekinde Osman Çakmakçı, Nur Betül Çelik’in İdeolojinin Soykütüğü adlı kitabının tanıtımında kullanmış: Netameli. (Gizli bir tehlikesi olduğu sanılan, tekin olmayan.) Gerçekten de ideoloji netamelidir. İstediğin yere kadar uzar. İstediğin alana bulaşır. İstediğin amaç için kullanılabilir. İstediğin kadar bilim ve disiplinle ilişkilendirilebilir. Bu yüzden onu tanımlayan, onunla uğraşan kişi sayısı oldukça fazladır. İdeoloji birçok siyasal bilimci için vazgeçilmez bir kavram olmuştur. Siyasetçiler bu terime istedikleri anlamı vermeye çalışmışlardır. İdeoloji birçok düşünürü meşgul etmiştir. Ancak onu yalnızca bir kişi çok iyi irdeleyip yerli yerine oturtmuş ya da yaşanılana uygun bir kalıp biçip, onu tanımlamıştır: Louis Althusser. Ancak Althusser’in ideoloji tanımlaması ve kavramlaştırmasını çok daha iyi anlayabilmek için ideolojinin tarih yolculuğuna ve Althusser’den bağımsız girişilen kavramlaştırma çalışmalarına bir göz atmakta yarar vardır.

 Hemen belirtmek gerekir ki ideoloji sık sık “nesnel olmayan bir düşünce ürünü olarak tanımlanmıştır. Bu tanım olaylara bakışta yan tutmayı anımsatmaktadır. İnsanı yanlışa götüren, yanıltan bir değerlendirmeyi ifade etmektedir. Bu anlamda ideoloji yanıltıcı bir özellik taşımaktadır daha doğrusu küçültücü bir sıfatla beraber gibidir. Onu tanımlama, ona yaklaşımın yön ve açısına göre değişmektedir. Siyaset sosyolojisinde, siyaset biliminde ideoloji asıl olarak yukarıda belirttiğimiz usule göre algılanıp tanımlanmaktadır. Böyle bir tanım, bu bilim dallarının kendileri için kabullendikleri ideoloji tanımı olmaktan çok ilgilendikleri öznelerin, kümelerin benimsedikleri ideoloji tanımıdır. Bu anlamda ideoloji, belirli bir sınıf ya da gruba özgü inançlar sistemidir. Anlam ve fikir üretiminin genel sürecidir. Burada ideolojinin doğru ya da bilimsel bilgiyle çelişme olasılığı çok yüksektir. Ayrıca yine ideolojinin aldatıcı inançlar sistemi, yani yanlış fikirler ya da yanlış bilinç haline dönüşme tehlikesi de bulunmaktadır.

Ancak onun tarih içinde akış seyri çok farklıdır ve farklı mecralardan geçerek Althusser tanımına ve kavramlaştırmasına ulaşılmıştır. Çok yakın zamana kadar ideolojiyi “doğru düşünme bilimi” olarak niteliyorduk. Onyedinci yüzyılın sonu ile onsekizinci yüzyılda ideoloji “doğru düşünceleri çağrıştırmanın düzenli yöntemi” olarak tanımlanmaya başlandı. Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için, bu alanda çalışmalar yapmış Fransız düşünürler Condillac (1715-1780) ve Helvétius’un (1715- 1771) ideolojiye ilişkin görüşlerini açıklamakta yarar vardır.

Condillac’a göre, o zamana dek geçerli olduğu kabul edilen, “insanın dünyayı içinde bulunduğu kalıplara göre algıladığı, ruhsal durumuna göre dünyayı irdeleyip, hükümlere vardığı” önermesi yanlış idi. Condillac bu durumun doğru olmadığını, doğrunun bunun tam tersi olduğunu ileri sürmüştür. Yine Condillac’a göre içerideki, kendi içindeki kalıplara tümüyle uyarak hareket eden insan yoktur, dışarıdan gelen etkileri algılayan insan vardır. Condillac’ın Traité des Sensations (1767) adlı yapıtı bu konu ve sorunları ele almakta, dilin bu konudaki işlevine değinmektedir. Ona göre dil, bilgimizi sistematikleştiren simgeler sistemidir. Bu sistem ne kadar rasyonel çalışırsa dışarıdan gelen girdileri, etkileri o kadar doğru algılayabiliriz. Dolayısıyla dilin sözcük zenginliğinin ve çok sayıda köke sahip olmasının önemi buradan gelmektedir. Aydınlanma Dönemi’nin bir diğer düşünürü olan Helvétius de bu konuyu daha ayrıntılı ele almış ve De L’Esprit (1758) ve De L’Homme (1774) adlı yapıtlarında bu konuları işlemiştir. Bu düşünüre göre de “İnsanlar benliklerini asıl olarak dıştan gelen etkilerle kazanırlar dolayısıyla dışarı ile bağıntı, ilişki önemlidir ve bu bağıntı insanın insanlaşmasında en önemli rolü oynar.” Örneğin bir insandaki ahlaki düzeyi ve düşünme kudretini oluşturan eğitim sistemidir ve bu sistemi de saptayan ve uygulamaya koyan, gözetleyen devletin politikasıdır  (Mardin,1976:10). Yine Helvétius’a göre, düşüncenin kaynağı ruh değil, fikirlerin temelindeki biyolojik gerekçeler, fiziki ortamdır. Daha sonra Destutt de Tracy 1797’de ideolojiyi insanlara doğru düşünme olanağı veren düşünce bilimi olarak tanımlamıştır. Tracy, o dönemde “ideologlar” olarak adlandırılan ekibin önderi olarak ideolojinin düşünce bilimi terimlerini tümüyle karşılamakta olduğu görüş ve iddiasındadır (Tracy, 1956:26). Bu dönemde ideoloji bir bilim olarak algılanıp yorumlanmıştır (Mardin, 1976:1;Çelik, 2005:33). Napolyon döneminde de etkisini sürdüren bu akım Napolyon’dan önce destek görmüş daha sonra özellikle din hakkındaki görüşlerinden ötürü Napolyon tarafından eleştirilip bu ekibe verilen her türlü devlet desteği geri çekilmiştir.

 Klasik yaklaşımın bir başka ve özellikle siyasal bilim açısından yapılmış tanımına göre ideoloji: Kitle toplumunun ortaya çıkmasıyla beliren inançlardır. Bu inanç ve tutumları bir kişinin, bir kümenin düşünsel yapıtlarına indirgemek yanlıştır. Hatta onları kişiselleştirmek de olanaklı değildir. Bu koşullarda ideoloji: Yönetilenler arasında yaygın, yönlenmiş, fakat sınırlı, belirsiz fikir kümeleridir (Mardin, 1969:8). Her rejimin kendine göre bir ideolojisi vardır. Bu tanıma bağlı kalan sosyal bilimciler ideolojinin bir toplumsal gerçeklik olarak, daha çok ne tür bir işlev gördüğüyle, neye yaradığıyla ilgilenmişlerdir. Bu ele alış biçimi içinde her siyasal sistemin bir ideolojisi vardır. Siyasal platformda bu siyasal sistemlerle birlikte, ideolojileri de birbirleriyle didişir ve yarışırlar. Birbirleri için son derece tehlikelidirler. Biliyoruz ki ideolojiden başka hiçbir şey ideolojiyi değiştiremez ya da bir ideolojiden başka hiçbir şey bir ideoloji ile mücadele edemez (Lefebvre,1964:93) . Bu nedenledir ki ihtilal dönemlerinde ilk akla gelen ve hatta ilk yapılan iş kitle iletişim araçlarına el koymak, onları denetim altına almaktır. Buradaki temel amaç devrilmek istenen siyasal sistemin ideolojik dayanakları yerine yenisini kurmak, sistemi yeni ideolojik ayaklar üzerine oturtabilmektir.

Bir başka değerlendirmeye göre ideoloji, olaylar üzerine kurulu, insanların düşünce ve davranışlarını etkileyen çeşitli kaynaklardan beslenen bir inanç sistemidir(Mardin,1969:16; Baechler, 1976:18). Maddi olaylar yanında tinsel olaylar da ideolojiyi etkiler, ona yön çizer. Kimi kez bu etkileme son derece yoğundur. Toplumsal sistemin öğeleri arasında yoğun bir etkileşim söz konusu olabilir. Yine klasik anlayış içinde kalarak yapılmış bir tanıma göre ideoloji, insan eyleminin amacını, bu amaçlara nasıl varılacağını tanımlayan ve sosyal ve fiziki gerçekliğin niteliğini belirleyen bir değerlendirici ilkeler sistemidir (Allardt, 1971:117) .

 Bu arada belirmek gerekir ki Gramsci de ideoloji konusunda önemli çalışmalar yapmış bir düşünürdür. Gramsci ideolojiye farklı bir konum vermiş, onu öncüllerinden farklı biçimde tanımlamıştır. Gramsci’ye göre ideoloji, sistemin sürekliliğini sağlayan, ana yapılar arasında olduğu kadar dönemler arasında da bağlantıyı kuran harç dokudur. Gramsci ideoloji sözcüğünü genel olarak iki anlamda kullandığımızı ileri sürmüştür. Bir yanda her insanın toplumda belirli bir sınıfsal konum içinde yaşadığını, insanın içinde bulunduğu konumunun bir parçası olduğunu ve bu sınırlamanın ideoloji tarafından çizildiğini öne sürmüş öte yandan ise ideolojinin gerçeğe karşı gösterilen bir tepki olduğunu ve bu durumun yaygın bir alışkanlık haline geldiğini belirtmiştir (Lukacs, 1978 : 149) .

Klasik terminolojide ideolojiye farklı anlamlar verilmiştir. Ayrıca onun farklı kullanımları da söz konusudur. İdeolojinin geleneksel olarak üç temel kullanımı olduğu söylenir. Bunlardan ilki belirli bir sınıf ya da gruba özgü inançlar sistemi olmasıdır. İkinci anlamı doğru ya da bilimsel bilgiyle çelişebilecek aldatıcı inançlar sistemi yani yanlış fikirler içermesidir. Üçüncüsü ise anlam ve fikir üretiminin genel süreci olmasıdır (Fiske, 2003:212). Marks’tan sonra ideoloji ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve ideoloji farklı biçimlerde tanımlanmıştır. Eagleton ideolojinin onaltı tanımı yapıldığını bildirmekte ve bu tanımları vermektedir (Eagleton,1991:15). Raymond Budon’a göre ise ideolojiler  düzmece bilimsel kuramlar üzerine oturtulmuş doktrinlerdir. Bu düşünüre göre ideoloji tek kelime ile kötü bilim demektir. Ancak hemen eklemek gerekir ki, ideolojiye atfedilen görev, ideolojiye verilen anlam Marks ile birlikte yeni bir mecraya girmiş, yeni bir anlam kazanmış, yeni bir tanıma ulaşmıştır. Kısacası Marks ile birlikte ideoloji klasik dönemden çıkmış, toplumsal sistemden, gerçeklerden kopuk tanımlardan kurtulmuştur.

B. MARKS’A GÖRE İDEOLOJİ

Marksla birlikte ideoloji kavramında önemli değişiklikler ve önemli yaklaşım farklılıkları olduğunu görmekteyiz. Ancak Marks’tan önce başta Kant olmak üzere Hegel ve Feuerbach’ın ideoloji konusunda yazdıkları ve düşünceleri, Marksist ideoloji anlayışını olumlu ya da olumsuz olarak etkileyen saptamalar olmuştur. Sözgelimi Hegel’e göre; insan aklı, insanın içinde bulunduğu koşulları anlamasına kolay kolay izin vermez, bu konuda sınırlamalar söz konusudur. Ancak yine de insan o andaki durumunu, yani içinde bulunduğu durumu, o andaki görüş koşullarına bağlı olarak ve sınırlı biçimde değerlendirebilir. Hegel’in “dünya görüşü” kavramı böyle bir şeydir ve Marks’ın ideoloji adını verdiği kavramla çok yakınlaşmaktadır (Mardin,1976:14). Feurbach ise uygarlığın kültür ürünlerini anlamak için onları elle tutulur, gözle görülür yaşam özelliklerine bağlamak gerekir
görüşünü savunarak, tahayyül veya düşten gerçeğe geçişin ancak praxis felsefesi yoluyla olabileceğini ileri sürmektedir. Bu tez Marks’ı çok etkilemiştir. Ona göre toplumsal yaşantı bilinci belirlemektedir. İnsan birçok özelliğini dışarıdan almaktadır. Bu konuda Marks aynen Condillac gibi kaynağın çevre olduğunu ve bilincin dışarının bir bağımlı değişkeni olduğunu ileri sürmektedir. Bilginin unsurları dışarıdan gelir ve aynen bir plak gibi dışarıdan gelen ses dalgaları plak üzerine yerleşir. Ancak bu olay böylesine basit değildir. Marks’a göre yanlış bilinç önemli yanılgılara yol açar ve insanın izleyicisidir. Tıpkı buğulu gözlük takmış gibi birey dünyayı farklı görüp yorumlamaktadır. Bu noktada ideolojinin etkisi vardır.

Marks toplumsal olaylarda değerlendirmeyi ters çevirip doğru olanı yakalamaya çalışmıştır. Belirleyici olanın dış dünya girdileri olduğu, insanın toplumsal bir canlı olup bağımlı bir değişken olarak çevre ile etkileştiği, maddenin esas olduğu Marksla birlikte daha doğrusu Marks’ın sayesinde anlaşılabilmiştir. Konumuzla ilgili olarak belirtelim ki, Marks’ta birbirinden farklı altı tane ideoloji tanımı bulunmaktadır (Barret, 1991:4 vd). Michael Rosen,“Marksın çalışmalarında ideoloji kuramı yerine, ideoloji olgusunun mekanizmasını açıklamada kullanılabilecek beş ayrı ideoloji modeli bulunmaktadır” demektedir. (M. Rosen’den aktaran : Çelik, 2005: 95). Marks’ta ideoloji, tümüyle altyapıya bağlı, onun etkisinde kalarak gelişip, oluşan bir değerlendirme, yorumlama biçimidir. İdeoloji, altyapının bağımlı değişkenidir. Burada belirleyici olan toplumun altyapısı, üretim ilişkileri ve maddi ortamdır. Bu tanım ve yorum özellikle genç Marks’ın sistematiğinde önemli bir yer tutar. Daha sonra bu görüşte yumuşama olmuş ve ideolojinin alt yapıyla etkileştiği yani hem etkilediği hem de etkilendiği görüşü ağır basmıştır. Yaşlı Marks ve Engels’e göre ideoloji, altyapıya bağlı fakat aynı zamanda onunla etkileşen bir oluşumu ifade etmektedir (Marks ve Engels,1977: 40). Yine Marks’a göre “İdeoloji gerçeğin bir parçasını, insani zayıflığı; ölümü, acıyı, güçsüzlüğü içinde taşır. Böylece yorumlanmış ve aktarılmış gerçekle bir bağıntısı olduğundan bu gerçeğe geri dönebilir ve gerçekten canlı olan insanlara kurallar ve sınırlar koyabilir. İdeoloji dünyayı nasıl görmek gerektiğini bildirir ve yaşam biçiminin yorumlanmasını sağlar. Yani belirli bir noktaya kadar ‘praksis’e izin verir. İdeoloji kendilerini haklı görmek isteyen, göstermek isteyen egemen oluşuma yardım eder. O, bir dünya görüşüdür ya da dünya görüşünü temsil eder ”(Lefevbre, 1964: 96). Marks bir toplumda egemen sınıfın çıkarı ile egemen düşüncenin birlikte var olmak zorunda olduklarını belirterek ideolojik oluşumun bu ilkeye bağlı olarak oluşup yaşadığını söyler. Yine Marks’a göre, ideoloji gerçeklik hakkında bir yanılsama, bir illüzyon değil, onun bilinç üzerindeki izi ya da görünümüdür. (Sancar Üşür,1997: 11) Bu durumda ideoloji, kapitalist düzende siyasal iktidarı meşrulaştırmaya, bireyi sisteme entegre etmeye yardımcı fakat genellikle de yanlış fikirler kümesi olarak tanımlanmaktadır.

Marks alt sınıfların yani işçi sınıfının kendi toplumsal deneyimlerini, toplumsal ilişkilerini ve dolayısıyla kendilerini, kendilerine ait olmayan fikirler aracılığıyla anlamaya yönlendirildiklerini söyler. Bu fikirler ekonomik ve dolayısıyla siyasal ve toplumsal çıkarları onlardan farklı olan ve etken biçimde onlara karşı olan bir sınıfın fikirleridir. Proletarya yanlış bilinç içinde tutulmaktadır (Fiske, 2003; 221) . Bu nokta çok önemlidir. Gerçekten bu özelliğinden dolayı proletarya kendi gerçeklerini bir türlü öğrenemez, bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapamaz. Yine bu nedenledir ki proletarya kendisi ile ilgili değerlendirmelerde olduğu kadar genel değerlendirme ve karar alma süreçlerinde sürekli yanlış yapar. Siyasal tercihlerinde yanılır. Bu aksaklık bir türlü düzelmez. Yine bu yüzden toplumda proletarya ile zengin kesimlerin beklentisi, anlayış ve değerlendirmeleri arasında bir fark yok sadece yaşantılarda fark vardır. Bu kapitalist toplumun yaşamasında ve kendini yeniden üretmesinde çok önemli bir dayanak noktasıdır. Proletarya bir dünya pratiği olarak kendi aleyhine işleyen bir toplumsal ve ekonomik sistemi sırtlar, ona destek verir.

C. ALTHUSSER VE İDEOLOJİ

Fransız düşünür Louis Althusser’e (1918-1990) göre ideoloji, toplumsal yaşantıyı farklı biçimde fakat her zaman ve her aşamada kendiliğinden etkileyen bir oluşumdur. Daha doğrusu toplumsal pratik ile ideoloji iç içedir. Tüm sisteme yayılmış, toplumsal varoluşun tüm biçimlerinde yer etmiştir. Althusser sadece siyasal bilim değil iletişim bilimleri açısından da çok önemli sonuçlar doğuracak, ideoloji ile ilgili üç ana tez ileri sürmekte ve bunları şöyle sıralamaktadır:

a. İdeolojinin tarihi yoktur.

b. İdeoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla aralarındaki hayali ilişkilerini temsil eder, bu ilişkilerin bir tasarımıdır.

c. İdeoloji bireyleri özne olarak çağırır.

Althusser bu ana tezlerden neden-sonuç ilişkisi içinde ara tezler üretmiştir. Bunlardan “İdeolojinin varoluşu maddidir ” (Idéologie a une existence matérielle) biçiminde formüle ettiği ara tez, insanı farklı düşünmek kadar farklı çözümlere ve özgün saptamalara da yöneltebilecek nitelikte bir tezdir (Althusser,1970:48). İdeoloji maddi bir varlığa sahiptir tezi toplumsal bilimler platformunda adeta bir deprem yapmış gibidir. Bu tezlerle Althusser’in ideolojiye hem çok büyük bir önem verdiği hem de onun oluşum ve işlevini öncülü olan bütün düşünürlerden tümüyle farklı yorumladığı görülmektedir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5

ALTHUSSER, İDEOLOJİ VE İDEOLOJİ İLE İLGİLİ SON SÖZ - 2

Althusser’in ideoloji ile ilgili olarak yapmış olduğu kavramsallaştırma biraz şematik olarak gözükse de, bu kavramsallaştırma anlık değil uzunca bir süredir yaptığı çalışmaların sonucudur. Althusser hem bu durumu açıklamış hem de bu tezlerin düzeltilebilir olduğunu özellikle belirtmiştir. Yapısalcı bu düşünüre göre ideoloji, toplumsal formasyonla birlikte varolan, her şeyi etkileyen önemli bir yapı ve güçtür. İdeoloji yaymada kullanılan aygıtlar devletin olabileceği gibi devlet dışı da olabilirler. Devletin hem baskıcı aygıtları hem de ideolojik aygıtları vardır. Ama aralarında kesin sınır yoktur. İdeolojik çaba hem kullanılan aygıtta hem de onun eylem ve işleminde konuşlanmıştır ve yaşam pratiğiyle birlikte yürür. Üretim ilişkilerinin yeniden üretimini de sahip olduğu ideolojik gücü kullanarak, devletin bu iki tür aracı sağlar (Althusser,1970: 39). Bu iki kaynağın çabaları, kimi kez birbiriyle örtüşür. Althusser’e göre ekonomik yapı ya da temel tek başına çalışmaz, işlemez. O, birazdan göreceğimiz gibi, toplumsal formasyonun farklı düzeylerinin işleyişi ile bağıntılıdır hatta iç içedir. Bu savlar Marksist açıklamalara, Marksist sosyolojiye hiç uymaz. Üstyapı öğesi olan ideolojinin oluşumu farklı gerekçeler üzerine oturmaktadır. Çok daha önemlisi altyapı ile üstyapı içindeki alt sistemler arasında bulunan sınır ortadan kalkmış gibidir. Yine bu önerme ile Marksist sistematik bozulmakta, olayları daha iyi anlamak için getirilen açıklama ve saptamalar (altyapı-üstyapı şeması gibi) tartışılır duruma gelmektedir. Gerçi Klasik Marksizm’de maddi yapının kendini yeniden üretimi uzun bir tartışma konusudur ama bu tartışmada ve özellikle sistemin kendini yeniden üretmesinde ideolojiye verilen önem çok gerilerde ve çok küçüktür. Marksist kuramda üstyapının temele karşı göreli (izafi) bir özerkliği vardır. Üst yapı bileşenlerinin kendi güçleriyle kendi başlarına gerçekleştirecekleri şeyler vardır. Kuşkusuz Marksizm altyapı-üstyapı etkileşimini açıklamış, kertelerin birbirini etkilediğini ileri sürmüştür ama bu kuramda ideolojiye önemli ve belirgin bir rol vermemiştir. Marksizm her toplumun yapısını özgül bir belirlemeyle, eklemlenmiş “düzey” ya da “kertelerden” oluştuğunu varsaymaktadır. Burada anılan etmenler içinde ideoloji vardır ama rolü ve önemi gerilerdedir.

Oysa Althusser, ideolojinin gücü ve oluşumunu oldukça farklı bir biçimde yorumlamıştır. Althusser’e göre, ideoloji yapının özne üzerindeki bir etkisidir. Yalnızca zihinsel bir işlem değildir, bir pratiktir; hem de yaşamın içinde oluşan ve ondan kaynaklanan bir pratik. Yaşamla eşzamanlı ve gidişiyle eşyönlüdür. Bu bağlamda çizilen ideoloji modeli kültüre çok yaklaşmaktadır. İdeoloji, Althusser’e göre bir sınıfın diğerine kabul ettirdiği, empoze ettiği bir düşünceler dizgesi değil tüm sınıfların katıldığı, geçmişten gelen fakat geleceğe de uzanan, her yana yayılmış pratikler toplamıdır. Ondan kaçmak olanaksızdır. İdeoloji bireylere, egemen değer ve nosyonları benimseterek onların yaşadıkları sistemle uyumlu hale gelmelerini ya da yeni uyumlu yaşam sistemleri kurmalarını sağlar. Althusser’e göre bu işleyiş adeta otomatiktir ve ideoloji; kavrayışla ilgili değil deneyimle,
pratikle ilgili bir gerçektir. Onu insanların beynini sarmış, somutlaşması olmayan manevi bir varoluş biçimi olarak tanımlamak yanlıştır. Oluşumu maddidir ve maddi yapılar tarafından belirlenir. Ona göre bu misyonun özel olarak belirlenmesine gerek de yoktur. Ne var ki bu özellikler, sürekli olarak görmezlikten gelinmiş, ideolojinin gücü, oynadığı önemli rol Marksist öğretiye ters düşebilir korkusuyla, endişesiyle uzun yıllar akademik tartışma dışında tutulmuştur. Althusser işte bu örtülü gerçeği gün ışığına çıkarmak için büyük bir çaba harcamıştır. Yapıtları iyi incelenirse görülür ki Althusser, Marksizmi çağdaş veriler ışığında, eleştirel aklın yardımıyla yeniden yorumlayan, belirli segmentleri örneğin ideoloji segmentini materyalizmin ışığında yeniden kuran bir düşünürdür.

Çağdaşları kendisini Marksistten daha çok “Yeni Aristocu” diye eleştirmişlerdir. Çünkü Aristo’nun ideoloji benzeri kavramlara verdiği önemle Althusser’in ideolojiye verdiği önem arasında büyük bir fark yoktur. Ancak Althusser’in ideolojiye yüklediği görev çok farklıdır. Ayrıca bilinmektedir ki Marks da, Aristo’ya özel bir değer vermektedir. Çok daha önemlisi ideolojinin oluşumu konusunda ki, eleştirel akla uygun fakat aynı zamanda yenilikçi açıklamasıyla Althusser, öncellerinin tümünden ayrılmaktadır. Althusser çok eser vermiş bir düşünür değildir. Hatta biçimsel planda bir “üniversite kariyeri” yapmış olduğu dahi söylenemez. 1975’de Amiens Üniversitesinde bir tez savunmasıyla doktorluk derecesi almıştır (Timur, 2005:96). Ama hemen eklemek gerekir ki, toplumsal sistemi incelemede benimsediği yaklaşımlar, toplumsal formasyonun oluşumu ve onu yaratan etmenler ve olayların sınıflandırılması konusunda kullandığı ve itibar ettiği göstergeler konusunda Althusser çok gerçekçi ve çok farklıdır. Bu düşünürü Amerikan pragmatizmine ezdirmemek ve onu, yazdıklarıyla tekrar tekrar yorumlayıp güncelleştirmek gerekir.

Gençliği Nazilerle mücadele içinde geçen hatta bir ara Nazi Kampına gönderilen Althusser’in son yılları, eşini öldürmesi nedeniyle hiç de iyi geçmemiştir. 1990 yılında kendi hayatına kendi eliyle son veren Althusser, ortaya koyduklarına, yazdıklarına yöneltilen eleştirileri göğüsleyerek ideolojiyi, Marksizmin geleneksel platformundan alıp, yeni bir platform içine, hem de Marksizme belirli ölçüde karşı gelerek, daha doğrusu, katkıda bulunarak konuşlandırmaya çalışmıştır. Althusser Marksizmin temel yaklaşımlarını Marksist sistematiği kullanmakta fakat özellikle ideolojinin yerini ve işlevini farklı görüp yorumlamaktadır. Amacı Marks üzerine biraz daha fazla ışık tutmaktır. Daha doğrusu Marksizm üzerine Marksist ışık tutmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki bu noktada Althusser özellikle Marksistler tarafından çok eleştirilmiştir. Sözgelimi onun uzun yıllar öğrenciliğini yapan  Balibar, Althusser’i “Marksizmin ana taşlarını oynatan, “yapı sökümüne” kadar varacak önermeler ortaya atan” kişi olarak eleştirmeye başlamıştır. Daha sonraları Lucien Sève, G.Labica gibi dönem düşünürleri de Althusser’i eleştirmekten geri kalmamışlardır.

Kuşkusuz tüm öteki düşünürler gibi Althusser de önceli olanlardan etkilenmiş, onlardan belirli kavramları ve tanımları almıştır. Görüşlerine katılmamakla hatta karşı çıkmakla birlikte diyalektiğin açımlanmasında Hegel’in etkisindedir. Yaklaşımlarında sığ olmakla eleştirdiği Gramsci’den yine de etkilendiği bilinmektedir. “Üstbelirleme” kavramını Freud’dan, ikinci tezinde önemli bir yer tutan, ana temayı oluşturan “çağırma” kavramını Lacan’dan almıştır.Epistemolojik kesinti kavramını Gaston Bachelard’dan ödünç aldığını söylemektedir. (Althusser,1974:14-30) Doğruluğun genel bir ölçütü olduğu düşüncesini yıkan Hollandalı filozof Spinoza’ya büyük bir yakınlık duymuştur. Spinoza’ ya göre ideoloji “mukaddemi olmayan muhassaladır” yani başlangıcı olmayan bir sonuçtur. Spinoza’nın bu tanımı, ideolojinin tarihi yoktur, o bir ortamı ifade eder diyen Althusser’in ideoloji tanım ve anlayışı ile büyük bir yakınlık, benzerlik göstermektedir.

D. İDEOLOJİNİN OLUŞUMU

İdeolojinin oluşumu maddidir. Yani onu oluşturan yapı ve işleyişlerin maddi bir oluşumu vardır (Althusser, 1976 :299). Bir ara tez olmasına karşın etkisi ve söylem olarak yeri çok önemli olan bu tez Althusser’i hem ilginç kılmakta hem de kurgudaki gücünü göstermektedir. Althusser’e göre nesnenin bilgisi nesnenin yerine geçmez, geçemez. Onun varlığını ortadan kaldıramaz. Bilgiyi üreten bilimden, ideolojik kip tümüyle farklıdır. İdeoloji maddi oluşumdan hem etkilenir hem de onu etkiler. Maddi pratikler ya da ritüeller (ayinler, törenler vb.) tarafından yönetilmesi ona maddi bir özellik kazandırır. Bu etkileşim kimi kez eş yönlü kimi kez ters yönlüdür. Örneğe ve olaya göre kip değişir. O, bir üstyapı kurumunun oluşumunun maddi olduğunu ve maddi yapıya etkisini vurgulamaktadır. İdeoloji hem aygıtın pratiğinde vardır hem de aygıtta (Althusser, 1970:58). Nitekim devletin baskıcı aygıtları da zaman zaman ideolojik çabanın kaynağı olmaktadır. Oluşumun maddi olması kanımızca bağlı bir başka sonucu da beraberinde getirmektedir: İdeolojinin sonuçları da maddidir. Hacca gitme, Musevilerin cumartesi günleri ateşten kaçınmaları, Katoliklerin cuma günleri kırmızı et yememeleri gibi. Yeter ki kurucu öğe, çağıran ideoloji oluşsun ve egemen ideoloji olsun. Sözgelimi Kibele tapınışı (culte) Roma İmparatorluğu’nun onu Hıristiyanlığa karşı bir kalkan gibi kullanma istek ve desteğine karşın gelişememiş, baskın hale gelememiş, Sivrihisar yakınında Pessinüs’de doğup oralarda kaybolup gitmiştir. Oysa Müslümanlık ya da Hıristiyanlık yalnız doğdukları yerleri değil denizaşırı bölgeleri bile etkileyip değiştirmişlerdir.

İdeoloji maddi etkinlikleri, maddi ilişkileri onların pratiğinde onlarla birlikte var olması nedeniyle etkilemekte, maddi sonuçlar doğurmaktadır. Kuşkusuz burada çok dikkatli olmak gerekir. İdeoloji bir fabrikada üretilen kazan değildir, yine Althusser’in deyimiyle, kaldırım taşı da değildir. Devletin ideolojik araçlarının her biri, bir önceki ideolojinin gerçekleşmiş biçimidir. Bir önceki ideolojik söylem maddi pratikle uyuşuyorsa, güncel olanın hem kaynağı hem de nedenidir. Bu ideoloji her zaman hem bir aygıtta hem de aygıtın pratiğinde yer tutmuştur. Dolayısıyla varoluşu maddidir. Dikkat etmek gerekir ki kendisi madde değildir. Daha önce kendi biçimlendirdiği, kurguladığı maddi gelişmelerin üzerine kendini kurgulamıştır, madde ile birliktedir. Bu ideoloji başattır, çağırandır. Nesneyi özne haline çevirendir. Althusser’deki bu ideolojik kurguyu ve onun öğelerini iyi kavramak için, bu söylediklerimizi örnekleyelim. TRT belirli amaçlar yanında, ideolojik etki için de kurulmuştur. Diyelim ki ülkenin birlik ve beraberliğini güçlendirmek amaçlarından biridir. Bu kurumda amaçlanan, sağlanmak istenen ideolojik ülkü yani “birlik ve beraberlik” TRT’nin tüm yayınlarında, mesajlarında kendini belli ettiği gibi etkisini TRT’nin organlarında, iç işleyişinde, çalışanlarında, kurumlaşmasında da belli eder, yansıtır. İdeolojik oluşum öğelerin eylem ve işlemlerini biçimlendirir. Sözgelimi ülke birliği ülküsüne bağlı olmayan memur TRT’de tutulmaz. Bu personel kendine uygun gelecek kendini ideolojik olarak karşılayacak başka bir sistemin içine girer. Personel bu ülküye uygun biçimde hareket etmek zorundadır. Yani her eyleminde, her pratiğinde özgür öznenin kabul ettiği, empoze ettiği düşünceleri yansıtmak zorundadır. Birlik ve beraberlik konusunda yayın yapacak bir birim kurulur. Program ve yayın daireleri yeniden düzenlenir. Toplantılar yapılıp kararlar alınır. Bu toplantılar özel gündemli ve bürokratik kurallara uygun olarak gerçekleştirilir. Althusser’in belirttiği rituel, burada bürokratik rituel, bürokratik usül olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu amaç için yeni araç, gereç alınır. İdeoloji ile bu maddi gelişmeler birlikte yürümektedir. İdeolojik bir söylem maddi oluşumlara yol açmış, yeni oluşumların yaratıcısı olmuştur. Özgür öznenin belirlediği ideolojik dozun, ya da önceli olan ideolojik dozun sisteme enjekte edilmesi, aşılanması için bir yapı oluşmuştur. Bu maddi yapının dokusunu, örgüsünü benimsenen ideoloji belirlemektedir. Alt sistemler bu ideolojiye göre düzenlenmekte ve çalışmaktadır. İdeoloji, dokunun ve yönetsel örgünün içindedir. Bir sonraki ideolojik oluşum da burada temellenir ama aynısı olmayacaktır ya da aynısı olması zorunlu değildir. Kurumun düşüncesi, eylem ve maddi yapıyla iç içedir ve birlikte varolmaktadır. Althusser’in deyişiyle ideoloji ile madde içiçedir. İdeoloji maddenin soyut yansıması değildir. Çünkü onunla içiçedir, onun ayrılmazıdır. Onunla birlikte var olmuştur ve onunla birlikte var olmaya devam edecektir.

Geliştirdiği model içinde Althusser, ekonomik indirgemeciliği reddetmektedir. İdeolojiye üstbelirleme görevi yüklemekte daha doğrusu yüklenmiş olduğunu kanıtlamaktadır. Sonra da “Majesteleri Ekonomiyi” toplumsal formasyonun en önünde alıp, biraz geriye atmaktadır. Bu kurgusu, sistematiğinde en zayıf halka diye oldukça çok eleştiri almıştır. Ancak felsefi kurgusunda, yaşamdan kaynaklanmayan ve örneklendirilemeyen ya da başka düzenliliklerle ilişkilendirilmesi olanaksız benzetmelerden ve “örneksiz basitten” kaçınmaktadır. Örnekleri herkesin anlayacağı kadar yalın ve açık olgulara dayanmaktadır. Hem basitten kaçınmak için hem de pratiği daha anlamlı biçimde örneklemek için büyük bir çaba harcadığı görülmektedir. Onu bir kalemde silmek, birkaç sayfayla açık düşürmek olanaksızdır.

Devletin ideolojik aygıtları maddi bir yapı olarak kendi içindeki ideolojik oluşumları topluma çıktı olarak, sözgelimi haber olarak verirler. Buradaki maddi sözcüğünü Althusser değişik anlamları karşılamak üzere kullanmaktadır. Bunlar, pratikler, maddi ritüeller, maddi ideolojik aygıtlardır. Düşünsel olan maddi olanın içinde gerçekleşmektedir. Bu saptama çok önemlidir.Dolayısıyla Althusser, çoğumuzun yaşamımızda başvurduğumuz ya da yorum olarak uyguladığımız hayali (imgelemsel), manevi olan-maddi olan ayrımından uzaklaşmakta, bu ayırımı reddetmemekle birlikte, önerisini yeni bir saptama ve anlayış üzerine oturtmaktadır. Maddi olanla düşünsel olanı kesin çizgilerle birbirinden ayırma ve onları kompartımanlara kilitleme Althusser’in sistematiğine uymaz. Tekrar edelim ki ona göre düşünsel ya da hayali olan maddi olanın içinde gerçekleşir. Kendi deyimiyle bu; koşullu, görünüşe dayalı ve sonrası gelecek başlangıç tezi (orijinal metinde kullanılan terim: thèse présomptive), daha sonraki ideolojiyi yerli yerine konuşlandırma ve kavramlaştırma çalışmalarında çok önemli bir rol oynayacaktır. İdeoloji, ekonomik pratiğin bağımlı bir sonucu ya da uzantısı değil, kendi özerk belirleyici gücü ve etkisi olan maddi bir pratiktir. Bu saptama kitle iletişimi ile de çok yakından ilgilidir. Gerçekten günümüzde kitle iletişimi böyle bir önermenin en güzel örneklerini vermekte, pratiğini yansıtmaktadır. İdeolojinin önemi anlaşıldıkça ve gücü arttıkça, kitle iletişiminin yoğunluğu da artacak, dolayısıyla topluma aşılanacak ideolojik doz da çoğalacaktır. Günümüzün küreselleşen dünyası böyle bir ortamı yaşamaktadır. Bu ideolojik abanma her türlü ilişkiye egemendir ya da egemen olma yolundadır. Türkiye’ye küreselleşmenin maddi pratiklerinden önce ideolojisi gelmiştir. Ama bu ideoloji başka ülkelerdeki maddi pratiklerin içinde onlarla birlikte varolmuştur. Örneğimizde bu ideoloji kurucu yani çağıran ideolojidir. Althusser’in tanımına atfen diyebiliriz ki, yeni doğan çocuğun adı gibi yeni oluşum içindeki Türkiye’ye Batı tarafından verilen ad “küreselleşmekte olan ülkedir.”(Yüz yıl önce hasta adam, yirmi otuz yıl önce gelişmekte olan ülke derlerdi.) Türkiye bundan sonraki ödevlerini bu amaçla yapacak derslerini bu amaçla çalışacaktır. Yine bu ideoloji, küreselleşecek olan Türkiye’nin alt yapısını hazırlayacaktır. Bu ithal ideoloji, henüz kendine uygun düşen maddi bir ortamın üst yapısı değildir. Bir başka anlatımla Türkiye’de küreselleşmenin, yaşadığımız biçimde ideolojisi var, kendisi yoktur. Zaman içinde kurucu ideolojinin yine ideolojik olan yansıması kendine uygun düşen alt yapıyı kuracak, yeni ideolojik süreç onunla birlikte oluşacaktır. Yani bu ideoloji sistemi “üstbelirleyecektir”. Çünkü kalıcı olma özelliği buna bağlıdır. Küreselleşme ülkemizde her şeyi örtmüştür. Ona karşı ne güçlü bir tepki ne de güçlü bir siyasal muhalefet vardır. Bu örnek, Hall’un yönelttiği “toplumda ezilen sınıfların, muhalif görüşlerin ideoloji üretiminden yoksun bırakılmış olması” eleştirisine Althusser’den bir yanıt gibidir.

Öte yandan topluma haber yayan kuruluşlar, hem maddi oluşumun ideolojik çıktısı fakat aynı zamanda maddi oluşuma katkıda bulunan kuruluşlardır. Bunların temel çıktısı olan haber, özü itibariyle maddi olay ve katmanlar içinde doğup, gelişir, sonunda çökelti olarak ve sürekli var olmak amacıyla ideolojik katman içinde kendine yer bulur. İşte bu aşamada kitle iletişim araçlarının çıktısı olan haberin farklı bir kimliğe büründüğü görülür. Haber ideolojinin kurucu öğelerinden biri olmuştur.

Althusser ideolojinin maddenin soyut yansıması olmadığını onunla içiçe olduğunu belirtir. Bu yüzden de onun maddi özellik kazandığını söyler. Buradan ideolojinin doğru ya da yanlış tartışması dışında kalması gibi bir sonuç ortaya çıkar. Çünkü ideoloji aynı zamanda gerçeği ifade eder, Ayrıca ideoloji maddenin içinde olması nedeniyle gerçeğin ta kendisi olmaktadır. Çünkü ideoloji çok somut örnekler olan dil, gelenek ve aile yaşamı vb. gibi toplumsal uygulamalar, pratikler içinde yer alır. Bir kez daha yineleyelim ki ideoloji Althusser’in belirttiği gibi kaldırım taşı değildir, tüfek değildir. Ona böyle bir maddilik anlayışı izafe edilemez. Bu pratikler kimi kez yazılı kimi kez sözlü olarak açıklanırlar. Kimi kez de görüntülüdür. Althusser’e göre burada yapılan en önemli yanlış, nesnenin kendisi ile nesnenin bilgisinin birbirine karıştırılmakta olmasıdır. Kanımca kendisinden sonra onu eleştiren, başta Zizek (Jijek okunur) olmak üzere, birçok düşünür bu yanlışa düşmüştür. Althusser’in ideoloji kavramsallaştırması ile ilgili olarak birçok ülkede düşünürler ve yazarlar uzun süre hem Althusser kavramsallaştırmasını anlamakta güçlük çekmişler hem de onun anlatımını farklı biçimde yorumlamışlardır. Sözgelimi böyle bir olay anımsayabildiğim kadarıyla Çekoslovakya ve İtalya’da yaşanmıştır. Türkiye’de ise Selahattin Hilav ile Hilmi Yavuz arasında Althusser’in ideoloji anlayışı üzerine önemli bir tartışma olmuştur. Hilmi Yavuz, Hilav’ın Althusser’i anlamadığı görüşündedir. Bu konuda yazıya döktüğü birkaç kanıt vardır. Hilav’ın ideolojiyi yaşayan bir ilişki olarak (oysa yaşanan olacak) tanımlamasını Yavuz haklı olarak yanlış bulmaktadır. Hilav ise Yavuz’u Althusser kavramlaştırmasındaki dizgeyi ters çevirmiş olmakla suçlamaktadır (Yavuz,1975:51).

Günümüz toplumsal ve siyasal bilimler terminolojisinde ideoloji artık farklı bir yer ve konuma oturtulmuş bulunmaktadır. İdeoloji eskimez, çünkü yaşam pratiğinin çok önemli bir parçası hatta tümleyicisidir. Farklı bir kavramlaştırmadan hareket edilse bile ideolojinin sonunun gelmesi fiziki olarak olanaksızdır.

 İdeoloji maddi hayatın temel pratiğidir. Onunla iç içedir. Althusser hiçbir yapıtında eksiksiz ve ideolojinin tüm öğelerini zikreden bir ideoloji tanımı yapmamıştır. İdeolojinin ana ve oluşturucu öğeleriyle ilgili tanımlara gitmiş, onların ideoloji ile bağıntılarını açıklamış ama ideolojiyi tümüyle betimleyen tanım yapmamıştır. Marks İçin adlı kitabının 281. sayfasında ilk bakışta ideoloji tanımı gibi görünen cümle : “Kendine göre bir mantığı ve tutarlığı olan, belli bir toplum içinde tarihi varlığı ve tarihi görevi bulunan bir tasavvurlar (imajlar, mitler) bütünüdür” hemen belirtmek gerekir ki tanım amacına yönelik değildir. Althusser burada ideoloji tanımı vermemekte yalnızca ideolojinin bilinen birçok özelliğinden birkaçını sıralamakla yetinmektedir. Ayrıca ideoloji tanımı yapmadığını aynı paragrafta da açıklamaktadır (Althusser, 2002:281 vd.).

Althusser ideoloji ile ilgili üç önemli kurucu tez ortaya atmakta ve bu tezler üzerinde kavramlaştırma yapmaktadır. Bunlar birbiriyle ilintili ama birbirlerinin sonucu değildir:

a.İdeoloji gerçekliğin bir temsili olmayıp tam tersine bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla ilişkilerinin hayali (imgesel) bir temsilidir. Bu hem gerçek bir ilişkiyi hem de imgesel bir ilişkiyi varsayar. Dolayısıyla ideoloji, birey ile bireyin dünyası arasındaki ilişkinin ifadesinden başka bir şey değildir (Althusser, 1970:51). İdeoloji gerçekliğe ilişkin çarpıtılmış, programlanmış düşüncelere değil gerçek ilişkilere gönderme yapmaktadır. Bir çarpıtılma varsa, çarpıtılan gerçeklik değil insanın gerçek varoluş koşullarıyla olan ilişkisi, bağıntısıdır. Ama insanın kendi dünyasıyla yaşadığı bu ilişki hem hayalidir hem de gerçektir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5