Ekzistansiyalizm Nedir? - 1

J.P. Sartre

Bu sözcüğü kullananların çoğu gerçekte ne dediğini bilmiyor, açıklamak isteyince şaşırıyor, çünkü ekzistansiyalizm şimdi moda olmuştur, sıkılınca filan ressam ya da filan müzikçi ekzistansiyalisttir deyiveriyorlar. "Chartres"ın küçük bir fıkracısı yazısının altına "Ekzistansiyalist" diye imza atıyor. Gerçekten kelime bugün öylesine genişleyip yaygınlaşmıştır ki anlamı belirsiz olmuştur. Görünüşe bakılırsa, ortada SÜRREALİZM'e benzer öncü bir öğreti, akım bulunmamasından ötürü, bütün skandal ve serüven düşkünü insanlar dört elle bizim felsefeye sarıldılar, oysa bu felsefe onların işine yarayacak hiçbir şey getirmemektedir. Gerçekte ekzistansiyalizm en az coşku verici, en sıkı bir öğretidir - Hem de filozoflar için bir öğreti.

Ama bu onun tanımlanması, anlaşılması zor olduğu demek değildir. Güçlüğü, karışıklığı doğuran iki çeşit ekzistansiyalizm bulunmasıdır:

1- Hıristiyan ekzistansiyalistler. Bunlar arasında Alman Karl Jaspers ile katolik Fransız Gabriel Marcel vardır.

2- Tanrıtanımaz (Ateist) ekzistansiyalistler. Bunlar arasında da, Alman Heidegger ile kendimi saymaktayım.

Bunların ortaklaşa inançları şudur: Varoluş (Existence) öz (Essence) den önce gelir. İsterseniz buna kalkış noktası olarak benliği almak da diyebilirsiniz. Bu ne demek oluyor öyleyse, bu deyimden ne anlamalıyız? Bir yapımı (mamülü), sözgelimi bir kitap ya da kağıt bıçağını ele alalım. Bu nesne bir emekçi eliyle yapılmıştır, demek ki belli bir kavrama, bir yönteme, bir tekniğe göre çalışan bir zanaatçı eliyle. Zanaatçı işe başlarken kafasında hem kağıt bıçağı kavramı, hem de önceden bildiği bir üretim tekniği vardır. Kağıt bıçağı böylece hem belli bir şekilde üreten, hem de belli bir işe yarayan nesne olarak ortaya çıkar. Yaptığının neye yaradığını bilmeden kağıt bıçağı yapan bir adam düşünülemez. Öyleyse diyebiliriz ki, kağıt bıçağı ile ilgili öz (essence) -onun yapımını sağlayan yöntemler ve tekniklerle belirlenen özellikler- varoluştan (Existence) önce gelir. Bir kitabın ya da bir kağıt bıçağının bana karşı varoluşu bu şekilde belirlenmiş (determine) olur. İşte burada nesnelerin teknik görünüşü ile karşı karşıyayız ve diyebiliriz ki, üretim üretilenden önce gelir.

Bir Yaradan = Tanrı kabul edersek onu yüce bir zanaatçıya benzetebiliriz. Hangi teoloji öğretisini benimsemiş olursak olalım, -ister Descartes'inkini, ister Leibniz'inkini-, Tanrısal istemin (irade) Tanrısal aklın ardından geldiğini ya da hiç değilse onunla birlikte gittiğini düşünmek zorundayız, yani Tanrı yarattığını kesin olarak önceden bilir. Buna göre, insan kavramı Tanrı'nın ruhunda ne ise kağıt bıçağı da emekçinin kafasında o olmuş olur, yani emekçi nasıl bıçağı bir tanım ve yönteme, bir tekniğe göre yapıyorsa Tanrı da insanı bir kavrama ve tekniğe göre yaratır demek oluyor. Böylece insan tanrısal akılda (önceden) bulunan belirli bir kavramı gerçekleştirmiş sayılır. 18. Yüzyılın Tanrıtanımaz filozofları Tanrı kavramını atmışlar, ama özün varlık tan önce geldiği düşüncesini alıkoymuşlardı.

Bu düşünceye her yanda yeniden rastlamaktayız: Diderot'da, Voltaire'de hatta Kant'ta. İnsanın (kendinden önce) bir insanlık doğası vardır. Bu insan doğası, -ki insanın kavramı demektir-, bütün insanlarda bulunur. Şu halde her insan genel "insan" kavramının özel bir örneği demek olur. Kant'ta bu genellik (evrensellik) den şu sonuç çıkıyor ki, bir orman adamıyla bir burjuva aynı kavramın içine girmekte, aynı temel özellikleri, nitelikleri paylaşmaktadır. Böylece yine burada da insanın özü (Essence) doğada rastladığımız tarihsel varlığından (Exsistence) önce geliyor.

Benim de temsil etmekte bulunduğum Tanrıtanımaz Ekzistansiyalizm daha tutarlıdır. Der ki, eğer Tanrı yoksa, hiç değilse, bir varlık vardır ki, onda existence essence'den önce gelir, bir varlık ki, herhangi bir kavramla belirlenmeden önce varolmuştur. İşte bu varlık insan ya da Heidegger ağzıyla söylersek, insan gerçekliğidir. Varoluşun özden önce geldiği burada şu demektir: İnsan ilkin varolur, kendiyle karşılaşır, dünyada ortaya çıkar da, ancak ondan sonra kendi kendini tanımlar, özünü ortaya kor.

Ekzistansiyalistin anlayışı ile, insan önceden tanımlamaz, çünkü o başlangıçta hiçbir şey değildir, o ancak sonradan, gelişmesinin ikinci evresinde bir şey olacak, kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Onu tasarlayacak bir Tanrı bulunmadığına göre, demek ki, bir insan doğası da yoktur. İnsan kendini nasıl anlıyorsa öyledir, hatta yalnız öyle değil, nasıl olmak istiyorsa, varoluştan sonra kendini nasıl görüyorsa, bu varoluşa doğru atılıştan sonraki kişiliğinin nasıl olmasını istiyorsa öyledir.

İnsan kendi kendini nasıl yaptıysa öyledir; başka türlü değil!

Ekzistansiyalizmin ilk temel kuralı budur: Öznellik (Subjectivite) denilen şey budur; bizim başımıza kakılan da bu! Oysa bununla söylemek istediğimiz insanın taştan ya da masadan daha büyük bir önem, bir onur taşıdığından başka bir şey değildir. Demek istiyoruz ki, insan ilkin varolur, yani geleceğe doğru atılan, gelecekte plan kuran bilinçli bir varlık olarak ortaya çıkar.

İnsan ilk başta öznel olarak yaşayan bir taslaktır. (Entwurf): bir köpük, bir çürüntü, bir karnıbahar yerine bir insan taslağı! Bu taslağı hazırlayan hiç kimse yoktur, gök boştur, insan nasıl olmayı tasarladıysa ilkin odur, yoksa olmak isteyeceği değildir. Çünkü istemek kelimesinden anladığımız, öyle bilinçli bir karar vermedir ki, çoğumuz için, ancak kendimizden, kendimizi ne yapmışsak ondan sonra söz konusu olabilir. Ben bir partiye katılmayı, bir kitap yazmayı, evlenmeyi isteyebilirim. Bütün bunlar istem (irade) denilen daha köklü, daha kendiliğinden (spontane) bir seçimin işidir.

Eğer varoluş özden önce geliyorsa bundan şu sonuç çıkar: İnsan ne ise ondan sorumludur. Böylece ekzistansiyalizmin ilk işi her insanı varlığına sahip kılmak, bütün sorumluluğu kendi omzuna almasını sağlamak oluyor. Ama insan kendinden sorumludur, dediğimizde kastımız, onun özel kişiliğinden sorumlu olduğu değildir, bütün insanlardan sorumlu bulunduğudur.

Düşmanlarımız öznellik kelimesinin çifte anlamından kahpece yararlanıyorlar. Öznellik, bir yandan bireysel özneyi kendi kendine seçmek demekse, bir yandan da insanın insanca öznelliği (sübjektifliği) aşamayacağı demektir.

Ekzistansiyalizmin daha derin anlamı bu ikincide saklıdır. İnsan kendini seçer dediğimizde her birimizin yalnız kendini seçtiğini değil, aynı zamanda bütün insanları da seçtiğini söylemek istiyoruz. Gerçekte hiçbir edim ve eylemimiz yoktur ki, yalnız kendi olmak istediğimizi değil, aynı zamanda kafamızda istediğimiz bir insan tasarımını yaratmamış olsun! Şunu ya da bunu seçmek demek, seçtiğimizin değerini bilmek,onamak demektir, çünkü asla kötüyü (kötü sandığımızı) seçmeyiz! Seçtiğimiz hep iyidir. Herkes için iyi olmayan bizim için
de iyi olamaz. Şu halde:...

"İNSAN KENDİNİ SEÇERKEN BÜTÜN İNSANLARI DA SEÇER!"

Ayrıca, varoluş öz den önce geldiğine göre ve biz tasarladığımız biçimde varolmak isteyince bu tasarı herkes için ve bütün çağ için geçerlik kazanır. Böylece sorumumuz sandığımızdan daha büyük olur, çünkü o bütün insanlığı bağlar. Ben bir işçi olarak komünist olacak yerde bir Hıristiyan sendikasına girmeyi yeğ bulacak olursam, bu girişle göstermek isterim ki: Gönül alçaklığı, tevekkül insana yaraşan temel çözümdür. İnsan için bu dünyada saltanat yoktur. Böylece yalnız kendim için karar vermiş olmam, herkes için gönül alçaklığını salık vermiş, kendi davranışımla bütün insanlığı bağlamış olurum.

Büsbütün bireysel bir olayı örnek alalım, diyelim ki ben evlenerek çocuk yapmak istedim. Bu karar tamamıyla kendi özel durumum, cinsel arzum ya da tutkum ile ilgili olsa bile, bununla yalnız kendimi bağlamış olmam, monogami yolunda bütün insanlığı görevlendirmiş olurum. Bununla da hem kendim, hem de herkes için sorum yüklenmiş, seçtiğim insan için belirli bir figür, bir hayal yaratmış olurum.

"KENDİMİ SEÇERKEN İNSANI SEÇMİŞ OLURUM."

Bu olay tedirginlik, bırakılmışlık, umutsuzluk gibi göz dolduran kelimelerin altında ne saklı bulunduğunu anlamamıza yardım eder.

Göreceksiniz ki bu çok kolaydır. İlkin soralım:tedirginlik nedir? Ekzistansiyalist "insan tedirginliktir" demekten hoşlanır. Anlamı şudur: Kendini bağlayan, kendine hesap, veren insan, yalnız kendini seçen değil, kendisiyle birlikte bütün insanlığı seçen, bir yasa koyucu olduğunu bilen insan, tam ve derin bir sorumluluk duygusundan sakınamaz.

Birçoklarının tedirginlik duymadığı doğrudur, ancak biz onların tedirginliklerini gizlediklerini, ondan kaçtıklarını iddia ediyoruz. Birçoklarının davranışları ile yalnız kendilerini bağladıklarına inandıklarına şüphe yoktur. Onlara "Herkes sizin gibi yapacak olsa ne olur?" diye sorulacak olsa omuz silkerek "Herkes öyle yapmaz ki!" diye karşılık verirler. Aslında biteviye sormak gerek: Herkes öyle yapacak olsa ne olurdu? böyle tedirginlik edici bir sorudan kurtulmak için insanın gerçekten bir çeşit kötülük yapmayı istemesi gerekirdi. Yalan söyleyerek: Herkes öyle davranmaz ki! diyenin vicdanı muhakkak ki temiz değildir, çünkü yalan olayı kendinde, sonradan ona yükletilen, genel bir değer taşır. tedirginlik örtünse de yine ortaya çıkmaktan sakınamaz, Kierkegaard'ın "İbrahim peygamberin korkusu" dediği şey budur. Hikayeyi bilirsiniz. Bir melek gelip İbrahim'den oğlunu kurban etmesini ister. Gelenin gerçekten melek olduğunu bilince mesele yok, ama herkes ilkin kendi kendine sorar: O gerçekten melek midir, ben de Tanrının seçtiği İbrahim miyim? Bunun böyle olduğunun kanıtı nedir?

Bir zaman bir ruh hastası kadın varmış ki, sanrılar, birsam görüyormuş. Sözde ona telefonla emirler veriliyormuş Doktor sormuş: "Peki, seninle konuşan kim acaba?" - "Tanrı olduğunu söyledi." Onun Tanrı olduğuna kadın nasıl inanıyordu? Bana bir melek gelse, onun melek olduğuna beni kim inandırabilir? Kayıptan sesler duysam onun Cehennemden, altbilinçten, ya da herhangi başka bir patolojik halden değil de, gökten, Tanrı'dan geldiğini kim tanıtlayabilir? O seslerin doğrudan doğruya bana yöneltilmiş olduğu ner-den belli? Bana kim ispat eder ki, insan üzerine düşünüş ve seçişimi insanlığa dayatmak için Tanrı parmağı beni imlemektedir?

Bütün bu sorulara kandırıcı bir cevap bulmak için elimde ne kanıt var, ne tanıt! Bana öyle kayıptan bir ses gelse, bunun bir melekten olup olmadığına karar vermek, demek ki yine bana düşecek. Bir eylemin iyi olduğuna hükmedersem, bunun kötüye bakarak iyi olduğuna hükmeden yine benden başkası olamaz. Beni İbrahim olarak belirleyen hiçbir şey olmasa da, ben yine her an örneklik hareketler yapmak zorunda olduğumu açıkça duyarım. Sanki bütün insanlık gözünü tek bir kişinin üstüne dikmiş de, o ne yaparsa kural edinmeye karar vermiştir! Böylece her insan daima kendine sormak zorundadır: Ben gerçekten davranışı insanlığa kural olacak bir adam mıyım? Bunu sormayan tedirginliğini, korkusunu saklıyor demektir. Burada söz konusu olan tedirginlik kiyetizme, tembelliğe vardıran tedirginlik değildir. Buradaki sorumluluk taşıyan herkesçe bilinen yalınç tedirgidir.

Diyelim ki bir komutan bir saldırı emri almış, dolayısıyla bir sıra askeri ölüme yollamak için sorum yüklenmiştir. O bu işi yapmayı kendi istemiş, hem de tek başına bir seçim yaparak kararını almıştır. Gerçi yukarıdan gelen emir elindedir, ama o pek geniş çerçeveli olduğundan komutanın omuzuna bir yorum görevi düşmektedir. On, on dört, yirmi gencin hayatı bu yorumun isabetine, ya da isabetsizliğine bağlıdır. Onun bu karar verme anında belli bir tedirginlik, bir korku duymaması oluşlu değildir. Bütün önderler bu tedirgiyi tanır, ama bu onları hareketten alıkoymak şöyle dursun, onları dürter ve iter, çünkü hareketlerinin asıl nedeni ve koşulu budur. Bu tedirgi onları birçok olanakları bir arada gözden geçirmeye zorlar ve bir şıkka karar verdikleri an eş şıklar arasında tek değer taşıyanı o olur. Ekzistansiyalistin kullandığı tedirgi işte bu türden bir korkudur. Açıklama ilerledikçe görülecektir ki, bu tedirginlik bağladığı başka insanlara karşı duyulan araçsız sorumluluğun bir sonucudur. tedirginlik bizi eylemden ayıran bir yerde değil, eylemin bir parçasıdır. Biz bırakılmışlıktan, atılmışlıktan (Heidegger için önemli olan bu deyimden) sözettiğimiz zaman demek isteriz ki: "Tanrı yoktur" yargısından bütün mantık sonurgularını çıkarmak gerek. Ekzistansiyalist Tanrıyı elden geldiğince az kayıpla ortadan kaldırmak isteyen belli bir laik ahlak öğretisi ile sert çatışma halindedir.

1 | 2 | 3

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP