ALTHUSSER, İDEOLOJİ VE İDEOLOJİ İLE İLGİLİ SON SÖZ - 3

Bireyin öznelliği ön plandadır. İdeolojide temsil edilen şey, yani içerik ikincil derecede imgesel bir ilişkidir. Bu durumda insan, gerçekliği ideolojik kopyalamasının dışında algılayamaz. Gerçekliğin yansıması, ideolojik oluşumu insanı etki altında tutar. İnsanlar kendi ideolojilerini kendi dünyaları olarak yaşarlar. Demek ki ideoloji kendi dünyalarıyla yaşanan ilişkilerini içerir. Başka deyişle ideolojide insanlar kendi varlık koşullarını değil, kendi varlık koşullarını yaşama tarzlarını ifade ederler. Bu hem gerçek ilişkiyi hem de yaşanan hayali ilişkiyi içerir. İdeoloji böylece insanların kendi dünyalarıyla ilişkilerinin ifadesidir olmaktadır.

b.İdeolojinin tarihi yoktur. İdeolojiler kuramının, toplumsal formasyonların, sınıf mücadelesinin tarihine dayalı olduğu görülür. Böylece kuram ve tarih, kendi kendine sivrilemeyen, belirmeyen fakat sınıf mücadelelerinin bir değişkeni olarak ortaya çıkan kavramlar, gerçekliklerdir. Althusser’e göre ideoloji ile ideolojiler arasında ayrım yapmak gerekir. Genel nitelikli olanlar belirli bir dönemde belirli yapıyla eşleşip, ona denk düşerken (Bazı şamanist Türk topluluklarında kadınların klan yönetiminden sorumlu olmaları nedeniyle çok kocalı olmaları), tekil nitelikli olanlar (örneğin ayin gibi ya da düğün gibi) tarihsel olarak belirlenmiştir. İdeolojinin tarihi kendi dışındadır. Ahlak ya da estetik için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Bu bağlam da onların da tarihi yoktur. Althusser’i etkileyenlerden biri olan Freud da bilinçaltı ebedidir, tarihi yoktur demiştir. Marks da Alman İdeolojisi’nde farklı bir anlama gelmekle birlikte aynı terimi kullanmıştır.

c. İdeoloji bireyleri özneler olarak niteleyip, onları özne olarak çağırır, adlandırır. Her ideoloji bir özneler kategorisi üzerine oturtulmuştur. Özne ideolojinin kurucu kategorisidir. Çünkü bir ideoloji özne aracılığıyla belirir ve ancak özneler için vardır. Pratik de bir ideoloji aracılığıyla ideolojinin içinde vardır. Althusser’in yaklaşımında bu nokta çok önemlidir, ana tez belirli ölçüde bu önerme üzerine oturmuştur. İdeoloji bireyleri adlandırma yoluyla onları bir özne haline dönüştürmektedir. Bu saptamanın anlamı şudur: Ailede doğacak çocuğun yeni bir kimliği olacağı, onun yerini kimsenin alamayacağı önceden belirlenmiştir. Bir başka tanımla çocuk doğmadan önce içinde yer alacağı ailede, aile üyelerinin beklediği bir nesnedir. Aile ideolojisinin biçimi ile ve o biçim içinde özne olarak belirlenmiş bulunmaktadır. Ayrıca her zaman öznedir ve özne olarak kalacaktır (Althusser, 1970: 41). Althusser’in çalışmalarında önemli bir yer tutan “çağırma” ya da “adlandırma” başlı başına bir süreci ifade etmektedir. Çağırma ile toplum nesnelere özellik kazandırmaktadır. İletişim terimleriyle söyleyecek olursak bu yolla eylemsiz özneler daha doğrusu “şeyler” söylemle karşı karşıya gelmektedir. Bu özellik ideolojik ortam içinde nesneleri, şeyleri özne olarak belirli bir yere oturtmakta, somutlaştırmaktadır. Çağırma ile bireyin ideolojik olarak adı konmuş olmaktadır. Yani ideolojik etki ve oluşum çağırma ile başlayıp daha sonra da yeni çağırmaların etkisiyle bir toplumsal bileşke olarak sürüp gidecektir. Bundan sonra tüm ilişkiler bu isimlendirmenin etkisi ve onun verdiği görüş açısından özne tarafından değerlendirilecektir. Her nesnenin özne haline gelmesi aynı zamanda sürekliliği sağlayan bir pratiktir. İdeolojik açıdan süreklilik asıl olarak çağırma, adlandırma yoluyla gerçekleşmektedir. Bu yolla insanlar özne olmanın yarattığı sınırlar içinde kendilerinden beklenen toplumsal rolü oynarlar. Bu roller arasında ideoloji taşıma da vardır. Ancak bu işlevin özneleri olana rıza gösteren basit taşıyıcılar, hatta karşı gelmeyi (öğrenmeyen değil) öğrenmesi olanaksız kölelerdir. Bu işlemin sürekli olması yani her yeni nesnenin geçmişte yaşanılanların etkisi altında bir isimle çağırılmaları süreklilik ilkesi uyarınca, var olan sistemi bir sonraya taşır. Özne olan ise varoluş koşulları içinde kendinden beklenen toplumsal rolün aktörü olur. Ama bu kolay değildir, bu süreç yıllar alır. Dolayısıyla belirli bir özne, çevresinin yaptığı aşıyla bir sonraki döneme her şeyi taşır. Ayrıca sistemin sürekliliği yalnızca ideoloji pratiğinde, ideolojinin işlemesinde değil, oluşumunda yani çağırmada, isimlendirmede gizlidir. Çağırma ideolojik pratiğin anahtar parçası olmaktadır (Dursun, 2001:29). Devletin ideolojik araçlarında da durum aynıdır. Birer ideoloji taşıyıcısı olan bu araçların sistemi yeniden üretme görevleri vardır. Ancak bu görevin üstlenilmesi, ortaya çıkış nedeni, madde ile bilincin iç içe girmesinde gizlidir.

İdeoloji tıpkı bir yansıtıcı ya da ayna gibi ya da kopyalama makinesi gibi çalışır ve toplumsal formasyon içinde bireyin özne olarak adlandırılıp çağırılmasını sağlar. Çağırılma ile adlandırılmış yani bir isim konmuş ve dolayısıyla belirlenmiş toplumsal görevi üstlenmiş olan özneler, başka egemen öznelerin boyunduruğu altına girerler. Nesnelerin özne haline getirilmesi bir pratik olarak gerçek yaşamla birlikte sürüp gider. Böylece özneler baskıcı devlet işlevine gerek kalmaksızın, egemen öznenin istediği yani ideolojinin buyurduğu biçimde, Althusser’in terimleriyle “kendiliklerinden yürürler”. Ancak çok önemli olan nokta ideolojik oluşum sürecinin belirli bir aşamada bitmemesi, durmaması sürekli olmasıdır. Çünkü bu süreç pratikle bağıntılıdır. Onun belirttiği gibi bir pratik, bir ideolojinin aracılığıyla ve ideolojinin içinde oluşur (Althusser,1995:202). Klasik yaklaşımlarda gördüğümüz ideolojinin sisteme dışardan getirilmiş ama bireyle de içli dışlı olmuş konumu ile Althusser’in ideolojiye verdiği konum birbirinden çok farklı, hatta karşılaştırılmaları bile olanaklı değildir. Bu yönüyle de Althusser diğer tüm düşünürlerden farklıdır. Yaklaşımları özgündür. Açıklamaları özgündür. Maddeyi ve onun devinimini konumlandırması özgündür. Hatta yaşantısı özgündür. Çoğunlukla mantığın tüm yollarını denemiş, gözlenecek olayları ve gözlem yerini çok iyi seçmiştir. İdeolojinin tanımını vermemiş olmasına karşın onun kurucu ve yardımcı öğeleri ile ilgili son derece geçerli açıklamaları bulunmaktadır. Bu açıklamaları rasyonel düşüncenin çürütmesi mümkün değildir. Çünkü açıklamalar yaşam pratiği üzerine oturmaktadır, yaşanılandır. Çalışmalarında taklit derecesine varacak etkilenme yoktur. Son elli yılda ideoloji ile ilgili birçok düşünür yapıt vermiş olmasına karşın çoğu dipnotlara bile girememektedir. Oysa nerede ideoloji varsa orada Althusser vardır. Ne var ki eski ya da yeni birçok Batılı özellikle Amerikan pragmatisti onu tümüyle yok edemedikleri için, yazdıklarının ancak kıyısına, köşesine dokunup sözde önemsizleştirmek istemektedirler.

Matematikte iki sayısının hiçbir anlamı yoktur. Yalnızca insan beyninde iki ya da üç ya da herhangi bir sayı soyut bir kavram olarak durur. İki sayısının bu soyutluktan kurtulması, bir işe yarayabilmesi için insanın gerçekleştireceği bir işleme ihtiyaç vardır. Bu, dış dünyadan iki sayısını obje ya da nesnelerle ilişkilendiren bir mesajın gelmesi anlamını taşır. İnşai (constructive) bir bilim olan matematiğin bu datasının soyutluktan kurtulması, çağırışım yapabilmesi için bir olgu ya da objenin peşine takılması, bağlanması zorunludur. Yani iki sayısını yaşamdan bir nesne ya da özne ile ilişkilendirmek gerekir. Bütün anlamlı ikiler, olay, obje ya da öznelere bağlanmış, onlarla ilişkilendirilmiş olan ikilerdir. İki sayısının anlam kazanması ancak bu ilişkilendirme ile ortaya çıkabilir. Yoksa soyut bir kavram olarak iki, hiçbir anlam ifade etmez. Dolayısıyla iki sayısı ancak iki araba, iki ağaç dediğimiz zaman bizde bir çağırışım yapar. Daha doğrusu anlam kazanır. Objenin insan için konumu ve görüntüsü de böyledir. Yeni doğan bir çocuk için “yeni doğan çocuk” sıfatlarını kullanır, soyut sıfatlardan öteye geçemeyiz. Bu demektir ki “yeni doğan çocuk” beynimizde anlamlaştırılamaz, daha doğrusu somutlaşamaz. Örneksiz, ortam ve zamandan bağımsız çiğ bir iz olarak kalır. Çünkü insan beyni örneksiz olgu ve kişileri soyut bir bilgi olarak depolar ama anlamlı hale getiremez. Bilişsel süreçler olmaksızın anlam oluşamaz. Yani onların başka nesne ve öznelerle bağıntısını açıklayamaz. Çünkü böyle bir bağıntı gerçekte yoktur. İnsan, obje ve kavramları başka kavramlara bağlı olarak ve kimi kez de onlara gönderme yaparak anlamlı hale getirir. Bunun için yaşam pratiğinden örnekler çıkması gerekir. Bu çocuğun bizde var olabilmesi için, yani somutlaştırılması için (kuşkusuz bu isimlendirmeden önce de bu yeni doğan çocuk, çocuk olarak vardır, ancak bilinen değil herhangi bir çocuktur) onu isimlendirmemiz gerekir. Ona ad koymamız gerekir. Böylece onu farklılaştırmamız, öteki çocuklardan ve isimlilerden ayırdetmemiz gerekir. İşte bu isimlendirme ideolojik kurgunun başlangıcıdır ve çocuğun her türlü eylem ve işlemini, varlığını açıklamak gereğini duyduğunda başvuracağı terim ideolojik bir özellik taşıyan kendi ismidir. Bu çağırma hem kendini hem de kendini o isimle çağıran çevresini bağlar ya da etkiler. İşte ideolojinin temel görevlerinden biri özneleri oluşturmak, toplumdaki tüm öğeleri isimlendirmektir. Bu süreçte kolayca görüldüğü gibi özne haline gelenler edilgen algılayıcılardır. Bu noktada Althusser’e önemli eleştiriler yöneltilmiştir. Ama bu edilgenlik sürekli değildir. Bir süre sonra özne yeni çağırmalara hedef olacak, kendisi çağırma yapacak, konumu tümüyle değişecektir. Ayrıca edilgenlik ya da etkenlik sistemi çürütmek ya da eleştirmek için geçerli dayanaklar değildir. Daha doğrusu doğru-yanlış ikiliği, etken-edilgen ikiliği ile aynı değildir. İlkinden kesinlikle sakınmak gerekirken, ikincisi yol gösterici olabilir. Her edilgen mutlaka yanıltır denemez. Çünkü edilgen yanlış değildir. Bir özelliktir. Ayrıca Althusser’i eleştirenler prosedürün başlangıcı olan isimlendirme ile ilgili hiçbir şey söyleyemiyorlar. Niçin insanları, eşyaları isimlendiririz, her şeye ve herkese bir ad takarız? Yaşamın ayrılmaz bir parçası olan bu pratiği Althusser çok iyi yakalamış, kimsenin yadsıyamayacağı bu geniş platform ya da düzenlilik üzerine öteki düzenlilikleri oturtmuştur. Gerçi adlandırma ve çağırma kavramlarını Lacan’dan almıştır ama bu kavramları işleme ve geliştirme biçimi farklıdır. Bulduğu sonuç hem çok önemli hem de kendine özgüdür.

Althusser’in ideoloji kuramı ideolojiyi, toplumun ekonomik yapı ve ilişkilerinin dışına taşıdı. Onu özgürleştirdi ve onu bir sınıfın diğerine kabul ettirdiği bir fikirler dizgesinden çok, tüm sınıfların katıldığı süregiden ve her yana yayılmış pratikler dizgesi olarak yeniden tanımladı. Bu sınıfların bu pratiklere katılması, bu pratiklerin artık başat sınıfın çıkarlarına hizmet etmediği anlamına gelmemektedir, aksine bu hizmeti kesinlikle yerine getirirler; yeniden tanımlanan ideoloji Marks’ın inandığından çok daha etkilidir, çünkü dışarıdan değil içeriden işlemektedir. Tüm sınıfların düşünce ve yaşam biçimlerine derinden işlemiştir (Fiske,2003:223). Althusser’e göre ideolojiden kaçmak mümkün değildir. Toplumsal değişimi Marks’ın kuramı kaçınılmaz, Gramsci’nin ki olası, Althusser’in kuramı ise olanaksız görür (Fiske,2003:227) .

Althusser’de ideoloji hayat pratiğidir. Hayatla birlikte başlar. İdeolojiyi bireye yüklemenin yolu ve yöntemi sistemin kendi içinde vardır. İnsana ideoloji yükleme adeta otomatik yani kendiliğinden çalışır. Marks’ın Kapital’de ideolojiyi tanımlamak için söylediği “bilmiyorlar ama yapıyorlar” cümlesi, aynı geçerliği Althusser’de de bulmaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Marks, işçilerin kendilerini, kendilerine ait olmayan düşünceler aracılığıyla anlamaya zorlandıklarını, itildiklerini söyler. Althusser’de bu durum bir sonuç olarak doğrudur. Ancak O’na göre süreç farklı işlemektedir. Çünkü ideolojinin oluşumuna tüm sınıflar katılır. Örneğin çağırma her sınıfa özgüdür. Böylece yeniden tanımlanan ideoloji toplumsal sistem içinde dışarıdan değil içeriden işlemekte ve sistemi temelinden yakalamaktadır (Fiske,2003:223). Egemen ideoloji varlığını ve sürekliliğini otomatik bilinç yüklemeye borçludur. Yükleme alanı tümüyle egemen ideolojiye aittir. Karşıt ideolojiler kendiliğinden işleyen yükleme alanlarının dışında kalırlar ve kendilerine ancak dış alanda yer tutmaya çalışırlar. Çünkü başka seçenekleri yoktur. Egemen ideoloji her şeyi kaplar ve kapsar. Örneğin egemen ideolojinin önemli bir oluşum ayağı olan; isim koyma, çağırma böyledir. Bu sürece kuşkusuz gelenek ve görenekleri, dinsel kuralları da katabiliriz.

Althusser’e göre her pratik ancak bir ideoloji aracılığıyla ama özneler yoluyla var olabilir. Bu varoluş yine bir ideoloji çerçevesi içindedir. Ve her ideoloji ancak bir özne aracılığıyla ve özneler için vardır. Yolda rastlayıp tokalaştığımız bir dostumuzla karşılıklı bu hareketimiz hem bizim onu tanıdığımızı ve kabul ettiğimizi hem de onun bizi tanıyıp kabul ettiğini bildirdiği anlamına gelir. İnsanlar bu şekilde birbirlerini bir özne olarak görür ve ideolojik kabul etme kurallarını sürekli olarak tekrar ederler. Bu, birlikte yaşayabilmenin ön koşuludur. Söz konusu pratik tekrar edilerek yaşam içine girer, vazgeçilmez kural haline gelir. Yine bu durum Althusser’e göre başkalarıyla karıştırılmamanın güvencesidir. Ayrıca belirli bir isimle çağırılışımızla (Başkan İlhan Cavcav, Müsteşar Ahmet Salih Korur gibi) yeri doldurulamaz, taklit edilemez özneler oluşumuz hem teyit edilir hem güvenceye alınır. Bu durumda ideoloji bireyleri, onlara isim vererek ve bu isimle onlara seslenmeyi, onları çağırmayı sağlayarak sistemi geleceğe yöneltir ve kendiliğinden kural koyar. Böylece insanlar artık sıfatları ve sistemden beklentileri olan, aynı zamanda sistemin de kendisinden belirli beklentileri bulunan özneler durumuna gelmiş olurlar. Bu ideolojik oluşum sürekli tekrar eder. İdeolojinin var oluşuyla insanlara özne (sujet) olarak seslenilmesi bir ve aynı şeydir. Althusser’in çağırma ve isim koymadan kastı budur. Çağırma sürecinin yanına, aynı amaca dönük olan geleneklerin, göreneklerin, insanlar arasındaki çeşitli ilişkilerin etkisini de eklemek gerekir. Doğacak çocuğa kendisini bekleyen özgül aile ideolojisinin etkisi ve baskısıyla, aile bir isim koyacaktır. Özgül aile ideolojisi böyle bir olayı beklemektedir. Çocuğun bu olayla evcilleşmesi yani ideolojik sarmalın içine girmesi için ilk adım atılmaktadır. Daha sonra eğitim, din, medya gibi kurum ve pratikler bu süreci tamamlayacaktır.

Yine Althusser’e göre ideoloji gerçekliğin bir temsili değil gerçeklikle ilişkinin temsilidir. İdeolojik etkiye kapılmış, ideolojik olarak biçimlendirilmiş birey ki tüm insanlar aynı durumdadır, gerçekte kendileri ve varoluş koşulları arasındaki bağıntıyı değil kendi varoluşlarıyla kendileri arasındaki ilişkiyi ön planda tutarlar (Althusser,1968:210). Burada bireyin öznelliği ön plandadır. İdeolojide temsil edilen şey, içerik; ikinci derecede bir ilişki, imgesel bir ilişkidir. Bu durumda insan, gerçekliği ideolojik kopyalamasının dışında algılayamaz. İnsanlar kendi ideolojilerini kendi dünyaları olarak yaşarlar. Demek ki ideoloji kendi dünyalarıyla yaşanan ilişkilerini içerir. Başka deyişle ideolojide insanlar kendi varlık koşullarını değil, kendi varlık koşullarını yaşama tarzlarını ifade ederler. Bu hem gerçek ilişkiyi hem de yaşanan hayali ilişkiyi içerir. İdeoloji böylece insanların kendi dünyalarıyla ilişkilerinin ifadesidir (Althusser, 1968:211). Dolayısıyla ideolojik araçlarla etkilenmiş ya da işlenmiş kişinin, (örneğimizde bu belirli bir toplumun tüm insanlarıdır) ne düşünsel ne de pratik olarak ideolojik çerçevenin dışına çıkması çok zordur. Birey bu çerçevenin dışına taşamaz, çıkamaz. Bu kuralın dışına çıkma istisnai diyeceğimiz koşullara ve bu koşulların oluşmasına bağlıdır. Yine bu demektir ki, aynı silahlarla egemen ideoloji ile mücadele etme, onu yıkma ya da değiştirme çok zor, hatta imkansız gibidir. Sisteme karşı gelmeyi göze alanın karşısında yine sistemin yarattığı ve önemli bir bölümü ideolojik kökenli birçok engel ve zorluk çıkar. Bu noktada bir başka değerlendirmeyi de dikkate almak gerekir. İdeolojik sistem ancak ve ancak bir başka ideolojik sistem tarafından yıkılabilir. İdeolojiyle mücadele yine bir başka ideoloji ile mümkündür. Ancak Althusser bu konuda kurguladığı sistemin bir gereği, bağımlı bir sonucu olarak ideolojinin hayat pratiği olması nedeniyle, değişmesinin olanaksız olmasa bile çok zor olduğunu belirtir. Sistemi olduğu gibi reddeden ideolojilerin zora dayalı, baskıcı olmadıkları takdirde başarılı olmaları yani egemen ideolojinin yerine geçmeleri olanaksızdır. Var olan ideolojinin temelleri esas alınmak üzere kurgulanan ideolojik çaba daha çabuk ve kolay tutunacaktır. Yıllardır yaşadığımız siyasi olaylar, ekonomik mücadeleler, savaşlar bu görüşü kanıtlamaktadır. Ayrıca yaşayan ideolojik atmosfer, ortam her yeri kaplamış ve tutmuştur. Herhangi bir kişiye, kümeye ya da fraksiyona bu alanda boş yer kalmamıştır. Bu durum süreklidir. Birey kendinden önce varolan ideolojinin etkisine mutlaka girmek zorundadır. İdeoloji bireyden önce vardır ve kendine tabi kılacağı, hükmedeceği özneleri beklemektedir. İdeoloji hiç bir zaman ben bir ideolojiyim demez ama egemen ideoloji isimlendirme, çağırma gibi yöntemleri kullanarak; okul, kilise, yığın iletişim araçları gibi araçların gücünden yararlanarak bireyin üzerine çökmektedir. Ancak bu durumdan birey rahatsız değildir. Hatta memnundur. Çünkü bireyin kendini çevreleyen, içinde yaşadığı ve varlığını sürdürdüğü ideolojik ortamı, başka ideolojik ortamlarla karşılaştırma olanağı yoktur. Zaten toplumun önemli bir çoğunluğuna göre de başka ideolojik ortam yoktur.

1 | 2 | 3 | 4 | 5

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP