GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 1

İbrahim Agâh Çubukçu

Gazzali'nin Hayatı

Huccet al- İslâm lakabıyle tanınan Ebu Hamid al-Gazzali   (H.450/M. 1058) yılında Tus'da doğdu. Henüz çocuk iken babasını  kaybetti. Kardeşi Ebu-1 Futûh Ahmed ile birlikte öksüz kaldı. Fakir olan babası, çocuklarına fazla bir mal bırakmamıştı. Bu iki çocuk, babalarından kalan az miktardaki miras tükenince, çalışarak hayatlarını kazanmak mecburiyetinde kaldılar. Babalarının Yusuf  Nessac adındaki bir arkadaşı, onlara ilimle uğraşmayı tavsiye etti. Çocuklar, bu tavsiye üzerine medreseye sığınarak bir yandan tahsil yaptılar, diğer yandan kitap istinsah ederek geçimlerini sağladılar. Bu iki kardeşten yaşta daha büyük olan Ebu Hamid Muhammed al-Gazzali, ilme ve incelemeye karşı daha hevesli idi. Çocukluğundan beri her şeyin sebebini, her fırkanın iç yüzünü, gerçeğin nerede olduğunu araştırır dururdu. İnceleme ve araştırma arzusu onu yerinde rahat bırakmadı. Ahmed b. Muhammed ar-Razkani'den Tus'da yeter derecede fıkıh dersi aldıktan sonra Curcan'a gitti. Burada Ebu'l-Kasım al-Ismaili (Ölüm H. 477/M.1084)'nin derslerinden istifade etti. Artık nerede bir ilim adamının şöhretini duysa, oraya koşuyordu. Bu sıralarda Nişabur'da Nizamiye Üniversitesinde tanınmış bilgin İmam al-Harameyn ders veriyordu. Gazzali, onun yanına koşmakta gecikmedi. Hemen onun öğrencileri arasına karıştı . Kısa zamanda hocasının dikkatini çekti. Her sorunun cevabını en iyi şekilde vermesini bildi. Sınıfının en çalışkan öğrencisi oldu. Henüz öğrenci iken kitaplar yazmağa başladı . H.478 /M.1085 yılında İmam al-Harameyn öldükten sonra Gazzali her ilmi toplantıda en çok saygı gören kimse oldu. Tanınmış vezir Nizam al-Mülk'ün huzurunda yapılan bir açık oturumda Gazzali bütün yarışmacıları susturdu. Bunun üzerine Nizam al-Mülk onu H. 484/M.1091 yılında Bağdad'daki Nizamiye Üniversitesinin rektörlüğüne atadı .

Gazzali, 4 yıl kadar Nizamiye Üniversitesinde ders verdikten sonra her şeyi terkederek Şam'da inzivaya çekildi. Tasavvufi bir hayat sürmek istedi. Bu arada Kudüs'e ve Hicaz'a gidip geldi. H. 499 yılında Fahr al Mülk onu yeniden öğretim hayatına yani Nişabur Üniversitesine çağırdı. Gazzali, bir süre direndi ise de, neticede Vezirin çağrısını kabul etmek zorunda kaldı. Bir yıl kadar Nişabur Üniversitesinde ders verdikten sonra, memleketi olan Tus'a çekildi. Orada özel öğrencilerine ders verirken hastalandı ve H. 505 /M.1111 yılında hayata gözlerini yumdu.

İşte hayatının genel durumu böyle olan Gazzali, islami ilimlerin hemen hemen bütün dallarında devrinin en parlak eserlerini vermiştir. Bu sebeple fıkıhcılar onu fakih, kelâmcılar mütekellim, felsefeciler filozof ve sufiler mutasavvıf sayarlar. Her ne olursa olsun gerçek şudur ki Gazzali, bu ilim dallarının hepsinde en büyük üstatlardan biridir.

Gazzali, İslam düşüncesi tarihinde özellikle geçirdiği ruhi bir buhranla tanınmıştır. Henüz çocukluk çağına yakın bir yaşta her şeyden şüphe etmeğe başladı . Özellikle taklidi bilgiye dayanmak istemedi. Çünkü Yahudinin çocuğunun yahudi, Hıristiyanın çocuğunun hıristiyan ve Mecusininkinin mecusi olmak üzere yetiştiğini biliyordu. Kendisinin de bir eğitim ve telkin sonucunda müslüman olmuş bulunması ihtimali üzerinde durdu. Taklidin insanları bazan yanlış inançlara sürüklediğini biliyordu. Bu düşünceyle taklidi reddederek gerçek bilgiyi bulmak istedi. Gerçek bilgi de ya hissiyattan veyahut akliyattan ibaret olabilirdi. Ona göre hissiyat duyularla elde edilen bilgilerdi. Akliyat ise zorunlu bilgiler demekti.

Gazzali'nin şüphesi, hissiyat ve akliyata da yayıldı . Hissiyata da güvenemedi. Çünkü uzakta duran bir cismin olduğundan küçük göründüğünü deneyle biliyordu. Yahut hareketsiz gibi duran gölgenin, gerçekte yer değiştirdiğini görmüştü. Bilginin insandan insana değişeceğini söyliyen Protagoras'tan haberdardı. Hattâ varlığı inkar eden Gorgias'ı da biliyordu. Başka bir deyimle Gazzali Sofistlerin şüpheciliğinden gerek al-Munkiz Min ad-Dalal'da ve gerekse kitab Fadaih al-Batiniye'de az da olsa söz etmişti. İnce bir araştırma onun Pyrrhon ve Timon'dan haberdar olduğunu da gösteriyor. Bü-tün yunan şüpheci okullarının, ne duyulara ve ne de akla dayanmadıkları ve güvenmedikleri bir gerçektir. Onlar, bir şeyin keyfiyete, kemiyete, mesafeye, içinde bulunduğu ortama, duruma, insanın sıhhatine ve organına göre başka başka algılanacağını söylemişlerdi. Hasılı ne Yunan şüphecilerine, ne de bir süre onların izinden giden Gazzali'ye göre sağlam bilgi elde etmek hususunda duyulara güvenilemezdi.

Gazzali için sağlam bilgiye dayanak olarak yalnız zorunlu bilgiler kalıyordu. Zorunlu bilgiler "10 sayısı, 3 den büyüktür", "bir şey hem hadis, hem kadim olamaz", "birş ey hakkında nefy ve isbat birleşemez" gibi sağlam önermelerin ifade ettiği anlamlardır. Zorunlu bilgiler de akılla elde edilir. Fakat Gazzali'nin şüphesi akla da yayıldı . İlkin duyumların gerçek olabileceğini düşünmüş ve fakat akıl bunu yalanlamıştı . Acaba akılla elde edilen bilgilerin de yanlış olması mümkün değil midir? Gazzali bu soru üzerinde durdu. Uykuyu örnek olarak aldı . Rüyada görülenlerin gerçek sanıldığı ve fakat uyanınca bunların hayalden ibaret bulunduğu açıktı . O halde uyanıkken düşündüğümüz bir çok şeylerin de hayal ve yalandan ibaret bulunması mümkündü. Uyanıklığa nisbetle uykuda görülenler nasıl hayal mahsulü ise, akıl ötesi bir âleme göre de uyanıklıkta görülenlerin yalan olması ihtimal dışı değildi. O halde akla da tam güvenmek doğru olamazdı.

İşte Gazzali, böylece şüphesini duyuların ve aklın alanına yaydı. Hiç bir şeye tam inanamadı ve güvenemedi. Fakat yüce Allah, ona yardım etti. Gazzali kalbine doğan bir nur sayesinde akli bilgilerin sağlamlığına inandı . 2+2 nin 4 ettiği hakkında şüpheye düşülemiyeceğini, bütün zorunlu bilgilerin yakin derecesinde sağlam olduklarını ancak böyle kalbine doğan bir nurla doğruladı. Gazzali, ilahi bir nurun varlığını Kur'an'dan da öğrenmişti. içine doğan nuru kuvvetlendiren "Allah hidayete götürmek istediği kimsenin göğsünü islâm'a açar"  âyetini hatırladı . Nitekim Hz. Muhammed bu ayeti açıklarken "bu Allah' ın kalbe attığı bir nurdur" diye buyurmuştu. Diğer bir hadisde ise "Allah halkı karanlıkta yarattı ; sonra onlar üzerine nurundan saçtı" diye söylemişti.

Gazzali ve İman

Görülüyor ki Gazzali'nin akli bilgilerin sağlamlığına inanış, bir sezgi gücüne dayanmaktadır. Ancak o, bu sezgisini bazı ayet ve hadislerle kuvvetlendirmesini bilmiştir. Şu kadar var ki Gazzali, şüpheciliğinin bu devresinde taklitten kurtulmuş ve sağlam bilginin ölçüsünü bulmuştur. Bir çeşit bilgi nazariyesi yapmıştır. Fakat gerçeğin nerede olduğuna dair şüphesi daha uzun yıllar sürmüştür. Şüpheden kesin olarak kurtulup ariflerin imanı derecesinde bir imana yükselişi H. 488 yılına rastlar. Ancak bu tarihten öncede araştırıcıların imanı derecesine de yükselmi şti. Özellikle Allah'a, Peygamber'e ve Ahiret hayatına dair onda iman hasıl olmuştu. Onu bu üç iman esasına götüren başlıca deliller şunlardır:

1—Sebepler.
2—Karineler.
3—Deneyler.

Gazzali, sebeplerle nedenselliği (causalite'yi) kasdetmiş olsa gerektir. Her şeyin bir sebebi olması düşüncesinden hareket ederek ilk yaratan kudretin yani Allah' ın varlığı inancına yükseldiği anlaşılıyor. Esasen Farabi ve İbn Sina'yı incelerken hareket deliliyle Allah'in varlığının ispatlandığını öğrenmişti. Bilindiği üzere bazı islam filozofları her hareket edenin bir muharriki olduğunu söylemişlerdir. Muharriki hareket ettiren diğer bir muharrik de aramışlardır. Böylece sonsuza kadar sonsuz muharrikler aramak gerekmiştir. Bu ise hareket sorununu içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Böyle bir anlamsızlıktan kurtulmak için bir ilk Muharrik'in varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bu ilk Muharrik de kendisi hiç bir şeye muhtaç olmıyan ve her şeyi yaratan Allah'tır.

Gazzali Descartes'tan yüzyıllarca önce "düşünüyorum o halde varım" önermesini aşağı yukarı söylemiştir: "Onun varlığı açıktır. İnsanın kendi varlığında hiç şüphe yoktur. Onun varlığı görünen ceset değildir... Bir kimse gözünü kapatsa, kendi kalıbını unutsa ve alemde gördüğü her şeyi gözünden silse, kendi varlığını zorunlu olarak tanır ve kendinden haberdar olur".  Böylece Gazzali kalbin ve insanın varlığına ulaşıyor. Esasen o çok kez kalp sözüyle insanın bilincini kasdediyor. O, "Allah' ı tanımak ve onun huzurunun güzelliğini müşahade etmek kalbin sıfatıdır" diyor.

Gazzali, bu düşüncesini al-Hikmet fi Mahlukat Allah adlı eseriyle de doğruluyor: " İnsanın kendi nefsi ve Allah' ın varlığına kendisini inandıran Tanrı vergisi aklı hakkında düşünmesi, Allah' ın mevcudiyetinin de büyük delillerindendir".

Gazzali, kâinattaki düzen ve olgunluk düşüncesinden hareket ederek de Allah' ın varlığını isbatlamıştır." Gazzaliyi iman esaslarına inanmağa götüren diğer bir delil de karinelerdir. O, karinelerle altıncı duyuyu yani sezgiyi kastetmiştir. al-Munkiz'de aklın ötesinde başka bir âlemin, başka bir hâkimin bulunduğunu farzetmiştir. Nübüvveti akıl ötesi âleme bir örnek olarak göstererek her şeyin nübüvvetin ışığı ile anlaşılacağını söylemiştir. Yukarda belirttiğimiz gibi o içine doğan bir nurla yani bir nevi sezgi gücü ile şüpheden kurtulduğunu açıklamıştır.

Gazzali'yi imana götüren diğer bir delil de deneylerdir. Onun yaptığı deneyleri üç bölümde özetliyebiliriz:

a) Kitaplarda öğrendiği bilgiler. Kitaplarda gerçeğe dair okuduğu bir çok hususlar, onda derin bir iz bıraktılar. Kendi düşüncesinin temelini okuduğu kitaplardan öğrendi. Onların çoğunu eleştirme süzgecinden geçirdi. Kendinden önce gelmişlerin eserlerinden öğrendiklerini, nefsinde denemek arzusunu duydu. Başka bir deyimle bazı mânevi halleri bizzat yaşamak istedi.

b) Rüyalar da Gazzali için iyi bir deney vasıtası oldu. Uykuda gördüğü bazı şeylerin uyanıklık âleminde olan bazı olaylara uygun düşmesi, onu mânevi gerçeklerin varlığına inandırdı .

c) Gazzali, zikir ve ibadet deneyleri yaparak da imanını kuvvetlendirdi. Zikir ve ibadetin insanın dini yaşantısına etki yaptığını deneylerle anladı.

Gazzali, araştırıcıların inancı derecesinde iman esaslarına inandıktan sonra gerçeğin hangi taifenin düşünce ve gidişi arasında olduğunu incelemeye koyuldu. Çünkü onun zamanında bir çok fırka ve taifeler gerçeğin kendi yanlarında olduğunu ileri sürüyorlardı. Gazzali, bunlardan en önemlilerini yani kelâmcıları, felsefecileri, Batinileri ve sufileri ayrı ayrı inceledi.

Kelâmcıları, dini savunurken lüzumundan fazla cevher ve araz sorunlarına dalmış buldu. Munkiz'de "Kelâm ilmi bana kâfi ve şikâyet ettiğim derdime şafi olmadı" diye söyledi. Bununla beraber kelâm ilmine dair bir çok değerli eserler yazıp fikirler beyan etti. Onun kelâm hakkındaki fikirlerinin inceliklerine ilerde tekrar döneceğiz. Burada bu kadarla yetiniyoruz.

Gazzali ve Felsefe

Gazzali, felsefecileri de inceledi. Kendisi felsefeyi belli bir üstattan öğrenmemişti. Bağdad Üniversitesinde ders verdiği sıralarda iki yıl süresince felsefi eserler okudu. Bir yıl boyunca da okuduklarını  tekrar etti. En çok okuduğu kitaplar arasında Farabi (ölm. H. 339/M.950) ve İbn-i Sina (Ölm. H. 428/M.1036)'nın eserleri, İhvan as-Safa'nın risaleleri ve Ebu Hayyan at-Tevhidi (Ölm. H. 414/M. 1023)'nin baz ı kitapları vardı .

Zaten bir çeşit İslam felsefesi olan Kelâm ilmini iyi biliyordu. Bunu gerek Ebu Bekr al-Bakıllani (Ölm. H. 403/M.1012)'nin eserlerinden ve gerekse İmam al-Haremeyn (Ölm. H.478 /M.1085)'nin derslerinden iyice öğrenmişti. Gazzali, felsefeyi geniş anlamıyla öğrendikten sonra onunla meşgul olanları Dehriler, Tabiatcılar ve Ilahiyatcılar olmak üzere üç bölüme ayırdı .

1—Dehriler: Ona göre dehriler tamamen sapıklik içinde idiler. Dehriler bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmiyorlardı. Bu âlemin ezelden beri var olduğunu, âlemdeki oluşların sonsuza kadar böylece devam edeceğini söylüyorlardı . Tabii, Allah' ın varlığını kabul etmedikleri için peygamberlerin gerçekliğini ve Ahiret hayatının yaşanacağını da inkar ediyorlardı. Bunlar felsefeciler içinde en sapık taifeyi temsil ediyorlardı .

2— Tabiatcılar: Bunlar, insan vücudundaki ahengi ve kainattaki düzeni gördükleri için tek bir yaratıcının yani Allah' ın varlığını kabul ediyorlardı . Fakat Peygamberliğe ve Ahiret hayatına inanmıyorlardı . İnsanın ölmesiyle ruhunun da yok olacağını ileri sürüyorlardı .

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 2

3— ilahiyatcılar: Sokrates, Eflatun ve Aristo bunlardandı. islam filozoflarından Farabi ve İbn Sina bunların görüşlerini yansıtmışlardı . Gazzali'ye göre İlahiyatçı olan filozoflar 17 sorunda sapıklığa, 3 sorunda da küfre düşmüşlerdi. Onların küfre düştükleri başlıca sorunlar şunlardır:

1— Alem kadimdir: " Felsefecilere göre Alem kadimdir. Eğer âlem hadis olsaydı, onun vücudu için bir müreccihin var olması gerekirdi. Bir kimsenin "böyle bir müreccih vardır. Bu da Allah'tır. Allah alemi yaratmıştır" demesine felsefeciler şöyle cevap veriyor: Eğer alem yaratılmış olursa, bir zamanda yaratılmış olması gerekir. Bu durumda akla şu soru gelir. Niçin Allah onu kendisi ile beraber değil de, şu veya bu zamanda yaratmıştır. Eğer "Allah başlangıçta güç sahibi değildi; sonradan güç sahibi olup alemi yarattı" denirse, bu "Allah evvelce murid değildi; sonradan irade sahibi oldu" demektir. Oysaki böyle bir irade, Allah' ın zatında türeyemez. Böyle bir iradenin Allah' ın zatı dışında türemesi de imkansızdır. Çünkü o zaman murid olanın, Allah' ın dışında bir varlık olması gerekirdi. Alemi yaratmak için Allah' ın sonradan murid olması imkansız olduğuna göre Mem Allah'la beraber vardı. Yani zaman ve alem kadimdir.

Gazzali, felsefecilerin bu iddiasını şöyle çürütmüştür. Allah kesin iradesiyle yaratmak istediği bir şeyi dilediği zaman seçebilir. Eğer Allah'ın böyle bir tercih gücü olmasaydı , gücünün ve iradesinin koşullara bağli olması gerekirdi. Oysaki Allah hiç bir koşul ve hiç bir engel ile sınırlanamaz. O gizli olanı da, açık olanı da bilir. Dilediğini dilediği zamanda yapar. Buna gücü her zaman yeter.

Felsefeciler zaman fikrini ele alarak da alemin kıdemini isbata çalışırlar: Onlara göre Allah alemden zaman bakımından değil, zat bakımından önce gelmiştir. Bu bir sayısının ikiden önce gelişi gibidir. Yahut bir kimsenin harekete başlamasiyle beraber gölgesinin de hareket etmesi gibidir. Gerçekde zaman bakımından öncelik sonralık yoktur. Alemin var oluşu da zaman bakımından Allah' ın varlığı  ile aynı ana rastlar. Daha doğrusu zaman da Allah gibi kadimdir, Zaman kadim olunca hareket edenin de kadim olması gerekir. Başka bir deyimle zaman hareketten doğar ve kadimdir. Alem ise hareket etmektedir. O halde kendisinden hareket ve dolayısiyle zaman husule gelen alem de kadimdir.

Gazzali, bu düşünceyi de çürütür: Allah vardı sözünden, Allah'in zaman içinde var olduğu anlamının çıkarılmamasını hatırlatır. Allah alemden ve zamandan önce mevcut idi. Sonra Allah' ın yaratmasiyle Allah'la beraber alem de var olmuştur. Bu işe zamanı karıştırmak vehmin işidir. Zaman yaratılmış olan alemden doğmuştur. Allah hiç bir Bağla bağlı değildir.

Felsefecilerin bir diğer iddiası da şudur: Her hadisten önce bir madde vardır. Hiç bir hâdis maddeden mustağni olamaz. Madde ise hadis değildir. Hadis olan maddenin şekilleri, arazları ve keyfiyetidir. Her hadis olanın, var olmadan önce vücûdu ya mustahil, ya vacip veyahut da mümkindir. Alemin ve dolayısıyle maddenin vücûdünün var olmadan önce mustahil veya vacip olması düşünülemez. Üçüncü olarak alemin vücûdünün mümkin olması akla geliyor. Fakat vücudün imkanı da kendi kendine dayanağı olmıyan izafi bir vasıftır. Bunu izafe edecek bir yer lazımdır. Bu yerde maddedir. Sonuç olarak imkanı kendi başına bir varlık olarak değil, maddenin bir vasfı olarak kabul etmek gerekir. O halde her hadisin vücûdünden önce bir maddenin varlığını kabul etmelidir. Sonsuza kadar böyle maddeler bulunamıyacağından, âlemin kadim olduğu sonucu çıkar."

Gazzali'nin cevabı : Mümkin, Mustahil ve vacip olmak aklın hükümleridir. Imkan, imtina ve vucubiyet birer vasıf olarak her hangi bir şeye muhtaç değillerdir. Eğer imkanı bir şeye izafe edersek, imtinayı da bir şeye izafe etmemiz gerekir. Bu ise imkansızdır. O halde felsefecilerin bu mevhumlara dayanarak âlemin kıdemini ileri sürmeleri yanlıştır.

Gazzali'nin felsefecileri tekfir ettiği ikinci sorun, Allah' ın cüziyatı bilmiyeceği sorunudur: Felsefeciler diyorlar ki Allah cüziyatı  bilmez. Çünki olaylar değişkendir. Değişmede bilinen bilime bağlıdır. Bilinen değiştiği zaman bilimin ve onu bileninde değişmesi gerekir. Bu duruma göre Allah' ın cüziyatı bildiği farzedilirse, Allah'in zatının değişmesi gerekir. Allah' ın zatında ise değişmeler olamaz. O, her türlü degişmeden uzaktır. O halde Allah cüziyat ı bilmez.

Gazzali'nin cevabı : Bilim bilenin zatına izafettir. Bilim ve bilinen değiştiği zaman, bilen değişmez. Benim sağımda duran bir kimse, soluma geçse değişiklik bende değil, o kimsenin hareketindedir. Eğer bilinen, bilenin zatında değişiklik yapsaydı, nebatı, hayvanı ve cansızları bilenin başka başka zatlar olması gerekirdi. Hem felsefeciler, bir yandan alem ve Allah kadimdir diyorlar. Diğer yandan alemde değişiklik vardır ve fakat Allah'ın zatında böyle bir şey yoktur diyorlar. Böylece de çelişmeye düşüyorlar. Bu, onların âlemin kıdemi hakkındaki iddialarının da temelsiz olduğunu gösterir. Allah her şeyi bilir. Onun gücü her şeye yeter. En küçük bir şey dahi onun ilminin dışında kalamaz.

Üçüncü olarak Gazzali, felsefecileri "cesetler dirilmez" dedikleri için tekfir etmiştir. Onlara göre cesetler ve madde sonlu, ruhlar ise sonsuzdur. Eğer cesetler dirilirlerse, sonsuz olan ruhlara yetmezler. O halde cesetler dirilmezler. Sevap ve ceza ruhlara uygulanır. Gazzali, "madde sonlu ruhlar ise sonsuzdur" diyerek cesetlerin dirilmiyeceğini ileri sürmenin yanlış olduğunu belirtiyor. Allah' ın dilediği zaman, cesetlere yetecek kadar ruh yaratmağa gücü yettiğini söylüyor. Hem maddenin kadim, ruhların ise hâdis olmasından ruhların cesetlere yetmiyeceği fikrinin çıkamıyacağını yazıyor. Kaldı ki maddenin sonlu olması âlemin kıdemi sorununa bağlıdır. Bu dü şüncede felsefecilerin çelişmeye düştüğü görülür. Alemin kadim olmadığı  ise yukarda gösterildi.

Gazzali, felsefecilerin ilimlerini de inceledi. Genel olarak onların ilimlerini 6 bölüme " ayırdı ." Bu ilimler riyaziye, mantık, tabiiyat, ilâhiyat, siyaset ve ahlâktır.

Gazzali'ye göre, riyaziye ilminin dinle olumlu veya olumsuz yönden bir ilgisi yoktur. Riyaziye akla dayanır. Riyazi gerçekler, bir kez isbatlandıktan sonra onlara itiraz edilemez. Ancak anlayışsız kimselerin anlayışsızlığı sebebiyle riyaziyeden iki kötü sonuç doğmuştur. Bunun birisi, riyaziyenin her şeyi açık ve seçik bir surette isbatladığına hayran olarak felsefecilerin her sözüne güvenen kimseden doğar. Başka bir deyiş ile riyaziyeden ve onunla uğraşan felsefecilerden hoşlanan bazı kimseler, felsefecilerin dine aykırı sözlerini de benimserler.
Halbuki felsefecilerin riyaziye hakkında söyledikleri doğru ve fakat ilâhiyata dair bazı düşünceleri yanlıştır.

Diğer kötülük de taasup ve bilgisizlik sebebiyle felsefecilerin her sözünü reddeden kimseden doğar. Bazı kimseler kültürsüzlükleri yüzünden felsefecilerin riyaziye hakkında söylediklerinide reddederler. Bu gibi kimseler, bunu güyâ din adına yaparlar. Din hakkında temelli bir bilgisi olmıyan bir kimse "madem dindarlar riyaziye gibi açık ve seçik olarak isbat edilen bir ilmi kabul etmiyorlar. O halde onların bütün düşünceleri yanlıştır" diye düşünebilir. Böylece de kültürsüz kimselerin riyaziyeyi reddi yüzünden din düşmanları çoğalabilirler.

Mantık ilmi: Gazzali, al-Munkiz'de bu ilmi dinin ne red ve ne de isbat etmediğini söylemiştir. Fakat al Mustasfa Min İlm al-Usul adlı eserinde "o bütün ilimlerin mukaddimesidir; kim bu ilmi bilmezse, onun ilmine kesin olarak itimat edilmez" demiştir. Ayrıca da al-Kıstas al-Mustakim adlı eserinde mantık kurallarının Kur'an'da da bulunduğunu isbat etmiştir. Esasen Gazzali, mantıkın dini ilimlere girmesini sağlıyan büyük bir islam düşünürüdür. Özellikle Bâtınileri susturmakta mantıktan çok yararlanmıştır.

Tabii İlimler: Gazzali ye göre bu ilimlerin konuları arasında su, hava, toprak ve ateş vardır. Cisimlerin ve yıldızların çeşitli halleri bu ilimler sayesinde açıklanır. Kâinatta olan her şeyin kanunlarini bu ilimler yardım ederler. Bu sebeple de felsefeciler, bu ilimlere çok önem verirler. Hattâ tabiiyyun denen filozoflar gereğinden fazla tabii ilimlere dalarak Ahireti inkar edenlerdir. Fakat onların dini inançları bir tarafa bırakılırsa, tabii ilimlerin reddedilecek bir tarafı yoktur. Din tabiat kanunlarını inkar etmez. Hattâ uyanık kimseler, tabiattaki düzene bakarak Allah' ın varlığına akıl ile de tanık olurlar.

İlahi İlimler: Allah' ın varlığının isbatı , Allah' ın zatı ve sıfatları, âlemin kıdemi veya hudusu, peygamberlik ve vahiy sorunları ilahi ilimler çerçevesinde incelenir. Felsefecilerin bu konularda pek çok hata yaptıkları bilinmektedir. Gazzali, onların küfre düştükleri konular üzerinde uzun uzun durmuştur. Bunlardan biraz yukarda söz etmiştik.

Siyaset: Bu ilim devlet kurma, devlet yönetme ve devlet kurumlarının görevi sorunlarını içine alır. Felsefeciler siyaset ilmini işlemek için Allah'ın kitaplarından, velilerin ve hekimlerin sözlerinden çok faydalanmışlardır.

Ahlak ilmi: Ahlak iffet, fazilet, adalet ve cesaret gibi konuları içine alır. İnsanın kendi nefsi ile nasıl mücadele edeceğini gösterir. Felsefeciler bu hususta mutasavvıflardan çok yararlanmışlardır. Gazzali, felsefecileri iyice inceledikten ve onların bazı fikirlerini çürüttükten sonra, Bâtınileri de araştırma konusu yaptı .

 Gazzali'nin  Bâtınilerle Mücadelesi 

Gazzali'nin zamanında faaliyet gösteren Bâtıniler, Hasan Sahbah taraftarı, olanlardır. Bunlara tarihte Da'vet-i Cedide Bâtınileri denir. Da'veti Cedide Bâtınilerine, talimiyye, İsmailiyye, Melahide, Haşşaşiyye ve Seb'iyye adları da verilir. Bunlar görünüşte Ehl-i Beyt'e saygı gösterirler ve bilgilerin masum bir imamdan öğrenileceğini ileri sürerlerdi. Bâtınilere göre akıl ve düşünce insanı çokluğa götürür. Bu sebeple her şeyi hata işlemiyen bir imamdan öğrenmek gereklidir. Bu da talim yani öğretim yoludur. Birliği sağlamanın tek çaresi budur.

Görünüşte böyle bir iddia güden Bâtıniler, gerçekte her ayeti ve her hadisi tevil ederek amaçlarına uygun anlamlar çıkarırlardı. İçten içe Allah'a, Peygamber'e ve Ahiret hayatına inanmazlardı. Ana, kız evlat ve kız kardeşle nikahı caiz görürlerdi. Bâtıni idareciler, kültürsüz halkı avlamak için son derece müslüman görünürler ve bir takım davet hileleri kullanırlardı. Asıl amaçları ise siyaset ve menfaat idi. Nitekim bir ara ordular kurarak Abbasiler'i yıkmağa bile çalıştılar. Bir çok müslümanın kanının akıtılmasına sebep oldular.

Kendi zamamndaki Bâtınilerin tehlikesini gören Gazzali, bazı  eserler yazarak onların davalarını birer birer çürüttü. Gazzali'nin Bâtıniliğe dair yazdığı başlıca eserleri şunlardır:

1— Kitab al-Mustazhır. Bu eser Kitab Fadaih al-Batiniyye Va Fadail al-Mustazhiriyye diye de adlandırılmıştır.

2— al-Kıstas al-Mustakim.

3— Kavasım al-Batıniye. Bu sonuncu eser sayın Prof. Ahmed Ateş tarafından bulunmuş ve türkçesiyle birlikte yayınlanmıştır.

4— Kitab Huccet al-Hakk.

5— Kitab Mufassıl al-Hılaf.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 3

6— Kitab ad-Derc al- Markum.

Adlarını  yazdığımız son 3 eser halâ kayıptırlar.

Gazzali, al-Mustasfa Min İlm al-Usul, al-Munkiz Min ad-Dalal, İhya Ulum ad-Din, Faysal at-Tefrika Beyn al- İslam Va'z-Zandaka adlı eserlerinde az miktarda Bâtinilere değinmiştir. Bâtıniler hakkında bir çok kimse eserler yazmıştı . Fakat onlar Bâtıntlerin söyledikleri her şeyi inkâr ettiklerinden olumlu sonuç alamamışlardı. Gazzali böyle yapmadı. Bâtınilerin öğretime (ta'lime) ve muallime ihtiyaç olduğu tezini kabul etti. Ancak o, bu talimi yapan muallimin Hz. Muhammed olduğunu söyledi. Bâtınilerin kullandığı mantık oyunlarına mantıkla cevap verdi. Gazzali'nin verdiği bu cevapları şöyle özetliyebiliriz:

Bâtıniler, imamlarının masum olduğunu, düşüncenin ve aklın insanı yanlışa götüreceğini iddia ediyorlar. Onlar bu iddialarını  ya zorunlu bilgilerle, ya düşünce ile veyahut da haberlerle isbatlamalıdırlar. Fakat onlar iddialarını zorunlu bilgilerle isbatlayamazlar. Çünkü zorunlu bilgiler 2+2=4 gibi doğruluğunda kimsenin şüphesi olmıyan bilgilerdir. Zorunlu bilgilerin başka örneklerini de verelim: Örneğin "bir şey hem hâdis, hem kadim olamaz", "iki sayısı birden büyüktür". Bu önermelerin anlamında herkes uyuşur. Halbuki Batınilerin, imamın ismeti ve düşüncenin yanlışlığı hakkındaki iddialarına itirazlar vardır. O halde onların iddiaları zorunlu bilgiler gibi sağlam değildir. Bu yüzden de davalarını zorunlu bilgilerle isbat edemezler.

Bâtıniler, davalarını düşünce ile de isbat edemezler. Çünkü onlara göre düşünceler çelişiktirler; düşünce, insanları ayrılığa ve yanlışa götürür. O halde Bâtıniler, reddettikleri düşünce ile de imamları nın ismetini isbatlayamazlar.

Geriye işitme yahut haber delili kalıyor. Haberlerde onlar masum bir imama dayanıyorlar. O halde işitme de imamın doğruluğunu isbatta bir delil olamaz. Zaten imamın doğruluğunun zorunlu bilgiler ve düşünce ile de isbatlanamıyacağı yukarda gösterildi. Bu duruma göre, Bâtınilerin imamın ismeti ve düşüncenin yanlışlık
hakkındaki iddiaları gerçeğe uygun değildir.

Bâtıniler, şöyle bir mantık oyunu da yaparlar: Doğruyu bulma vasıtası da akıldır veyahut öğretme yoludur. Eğer akıl kabul edilirse, Peygamber gönderilmesine lüzum kalmaz. Eğer doğruyu elde etme vasıtası olarak öğretme yolu kabul edilirse, Bâtıniliğin iddiası haklı çıkar. Böylece bilgilerin bir imamdan öğrenilmesi kabul edilmiş olur.

Gazzali, Bâtınilerin yukardaki mantık oyunlarını da çürütmüştür. Bilgilerin sadece akılla veya sadece nakille öğrenilmesi mümkündür. Bazı şeyleri hem aklın, hem de öğretimin uyuşmasiyle öğrenilmesi de olağan şeylerdendir. Biz başlangıcı ve sonu olmıyan, her şeyi yoktan var eden bir Allah' ın varlığını şeriattan önce akılla bilebiliriz. Yahut Peygamberlerin mu'cizesinin doğruluğunu akılla sihirden ayırdederiz. Ibadet şekillerini, Cennet'i, Cehennem'i ve Ahiret'i ilgilendiren hususları sadece öğretme yoluyla yani nakille öğreniriz. Allah' ın görülmesi sorununda ise hem akıl, hem de öğretme yolu bizi doğrular. Şeriat güneşe, akıl ise ışığa benzer. Güneşin varlığı, her hangi bir aracın ışığından faydalanmamıza engel değildir. Geceleri mumdan istifade etmemizde mümkündür. Bu sebeple Şeriat varken akla ne lüzum vardır demek yanlış olur."

Bâtıniler bir de şöyle fikir yürütürler: Peygamber'den bazı bilgilerin öğrenilmesini kabul edenler, öğretme yolunu kabul etmiş demektir. Bâtıniler de bilgileri bir masum imamdan öğreniyorlar. Demek ki Bâtıniliğe hak verilmiştir.

Gazzali'nin cevabı :

Aklın dışında bazı bilgilerin Peygamberden öğrenileceği doğrudur. Ancak Peygamberin mu'cizesi ve masumiyeti gerçektir. Hz. Muhammed'den sonra hiç bir kimse ismet ve mu'cizeye sahip olamaz. Aksine ondan sonra gelecek herkesin hata yapması mümkündür. Eğer Batıniler, Peygamber masum olduğuna göre, vekili de masum olur derlerse, onlara denir ki: Bu söz, "Peygamber Mekkeliydi ve esmer renkliydi. O halde onun vekilinin de Mekkeli ve esmer renkli olması gerekir" demeye benzer. Peygamberin masum olması , vekilinin masum olmasını gerektirmez. Eğer vekil, masum olursa, vekil değil, asıl olur yani Peygamber olmuş olur. Halbuki asıl ile vekil arasında farklar vardır. Hz. Muhammed'den sonra bir Peygamber'in geleceği iddiası kesin olarak kabul edilmez. Ayrıca Bâtınilere sormak gerekir ki masum imam, kendisinden öğrenilmek istenen her sorunu akılla mı , vahiyle mi, yoksa Peygamberin sözleriyle mi çözüp anlatır? Eğer vahiyle denirse, imamla Peygamber arasında fark kalmaz Akılla denirse, reddedilen bir şeye nasıl dayanılır? Bu iddia onları çelişikliğe götürür. Eğer imamın her şeyi Peygamberimizden gelen haberlerle bildiği söylenirse, niçin bu yolu başkalarına kapamak istedikleri hatırlatılır."

Bâtınilik konusunda sonuç olarak diyebiliriz ki Gazzali, kılıç ve askerin başaramadığı zaferi, kalemiyle elde etmeğe çalışmıştır. Hiç olmazsa Bâtıniliğin daha fazla yayılmasını önlemiştir. Gerçek muallimin Hz. Muhammed olduğunu isbatlamıştır.

Gazzali ve Tasavvuf 

Gazzali gerçeğin mutasavvıflarını yaşamında olabileceğini düşündü. Bu sebeple de onların düşüncelerini iyice inceledi. İhya Ulum ad-Din, al-Munkiz Min ad-Dalâl, Mizân al-Amel, Mi'rac as-Salikin, Mişkât al-Anvar, Kitâb al-Erbain, Ravdat at-Talibin, ar-Risâlet al-Ledunniyye ve Kimya-yı Saadet gibi eserleri bu incelemelerin mahsulüdür.

Gazzali'nin tasavvufta başlıca kaynakları Kuşeyri (Ölm. H. 465 /M.1077) 'nin Risalesi, EbüTalib al-Mekki (Ölm.H.386 /M.996) 'nin Kût al-Kulûb'u, Haris al- Muhasibi (Ölm.H. 243 /M.857)'nin ar-Riâyeli-Hukûk Allah'ı ve Ebû Ali al-Farmadi (01m.H.477/M.1084)'nin kendisine yaptığı fi'li etkilerdir. Gazzali, Cuneyd al-Bağdadi (ölm.H.298 /M.910), Şibli (Ölm.H.334 /M.945) ve Bayezid al-Bistami (Ölm. H.261 /M.874)'nin kitaplara geçen sözlerini de okudu. Ayrıca bu konuda İbn Sina (01m.H.428/M.1036)'nın bazı kitaplarından da faydalandı.

Gazzali, Bağdad'daki Nizamiye Üniversitesinde dersler verirken tasavvuf  yaşantısına karşı daha çok ilgi duymağa başladı. H.488 /M. 1095 yılında kendisi manevi bir krize tutuldu. Bağdad'da itibarı çoktu. Maddi durumu iyi idi. Her istediği şeye kavuşmuştu. Fakat krize tutulduktan sonra Gazzali'nin kalbi rahat etmedi. Daha önce kendisi mütekellimin'in imanı derecesinde bir seviyeye yükselmişti. O ariflerin ulaştığı imana kavuşmak istedi. Bunun da sufilik yoluna girip onların hali ile hallenmekle mümkün olacağına inandı. Böylece her şeyi bırakıp inzivaya çekilmeyi düşündü. Fakat bu düşüncesini gerçekleştirmek kolay olmadı. Maldan, şöhretten ve dostlardan vazgeçmek kolay olmuyordu. Bir gün her şeyi terketmek istiyor, ertesi gün bu niyetini bozuyordu. Daha doğrusu kendisiyle mücadele ediyordu. Onun bu mücadelesi esnasında hastalanması, bazılarınca dünyevi sebeplere bağlandı. Halbuki onun derdi maddi ilâçlarla iyileştirilecek hastalıklardan değildi. Yemeden, içmeden nerdeyse kesilmiş , az miktarda yediği şeyleride hazmedemez olmuştu. Doktorlar ondan ümidini kesmişlerdi. Onun geçirdiği bu buhranlar 6 ay kadar devam etti. Neticede tasavvuf yoluna bilfi'il dalmak için H.488 yılında Bağdadı terketti. 10 yıl kadar Şam'da ve şurada burada münzevi bir hayat yaşadı . Munkiz'de anlattıklarına göre bu yalnızlığı esnasında bir çok manevi hallere erişti. Tasavvuf yolunun, manevi yolların en doğrusu olduğuna bizzat yaptığı deneylerle daha çok inandı. Kendisi H.499 yılında zamanın Sultanının ve dostlarının israriyle inzivayı  terkederek Nişabur Üniversitesine ders vermeğe gitti. Fakat tasavvufun etkileri onun kalbinden silinmedi. Artık onda şüphe izide kalmadı .

Gazzali'ye göre mutasavvıflar, Allah yolundan ayrılmayan insanlardır. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Yolları, yolların en doğrusudur. Ahlâkları ahlâkın en temizidir. Düşünürler ve hakim kişiler toplansalar, onların gidiş ve ahlâkından daha hayırlı bir şey gösteremezler. Sufilerin girdiği ve yaşadığı yoldan daha üstün bir yol da bulamazlar. Çünkü mutasavvıflar gizli ve açık davranışlarında Nübüvvetin nurunu kaynak olarak kabul ederler.

Yine Gazzali'ye göre tasavvuf yoluna giren kimseye daha işin başında bazı sırlar görünmeğe başlar. Bu gibi kişilere uyanıkken melekler ve Peygamberlerin ruhları görünürler. Onlar bazı sesler de duyarlar. Öyle ki bunları çözmeğe dil kâfi gelmez.

Gazzali'ye göre Allah'a kavuşmak için mutasavvıfların çeşitli ibadet yolları vardır. Kendisi özellikle Farmadinin metodunu seçmiştir. Gerçekten mutasavvıf olan kimse amacına ulaşmak için dünya ile ilişkilerini kesmelidir. Gazzali'nin anlattığı bu metoda göre insan mal, aile ve ilim gibi şeylere karşı olan tutkularını ayarlamalıdır. Hattâ daha ileri giderek bir zaviyeye kapanarak ibadet yapmalıdır. Burada ilkin dil ile Allah Allah diye zikre başlamalıdır. Sonra bu zikir, dil hareket etmeksizin kalbde ve daha sonra da lâfızsız olarak mânen devam etmelidir. Bundan sonra insandan ihtiyar gider ve velilere has sırlar görünmeğe başlar. Bu suların görünmesi bazan bir şimşeğin çakmasına benzer. Sabit değildir. Bazan gecikir ve fakat gelince sabit durur. Bazan da çabuk silinir.

Bütün bunlara rağmen Gazzali, bazı tasavvuf tarikatlarında bulunan hulul, ittihat ve vusul iddialarına karşı olmuştur. Gerek al-Maksad al-Asnâ fi Şerh Esmâ Allah al-Husnâ ve gerekse al-Munkiz Min ad-Dalâl da bunu açıkça söylüyor.

Gazzali'nin fikirleri arasında bazı çelişmeleri bulmak mümkündür. Bu da sorunları hitap ettiği kimselerin kültür derecelerine göre açıklamasından doğmuştur. Her ne olursa olsun onun İslâmi ilimleri canlandırmak için yaptığı hizmetleri takdir ve şükranla karşılamak gerektir. O iman felsefesini kuvvetlendirmiştir. Şüpheden imana ulaşmasını bilmiştir. İbn Sina ve Farabi nin yanıldığı hususları göstermiştir. Fıkıhta Şafii fıkhına dayanan usulü vardır. Kelâmda hüneri büyüktür. Tasavvufta örnek insandır. Kur'an ve Sünnet'le tasavvufun uyuşması için büyük çaba harcamıştır. Hadis ilminde zayıf olmasından dolayı yaptığı hataları mazur görmek yerinde olur. Çünkü al-Kânun fit-Tevil adlı eserinde bu ilimde zayıf olduğunu bizzat itiraf ediyor.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 4

Gazzali'ye göre aklın ve naklin önemi

Gazzali, kendi hayatındaki özel bir devre bir tarafa bırakılırsa din ve dünya işlerinin beraberce yürütülmesine taraftar olmuştur. Hz. Muhammed "yarın ölecekmiş gibi ibadet et, hiç ölmiyecekmiş gibi de dünya işlerine çalış" diye buyurmuştur. Nitekim Gazzali, yaptığı bir tasnifte bu yolu tutanları öğmüştür. Bu sınıflamaya göre insanlar 3 gruba ayr ılır:

1— Ahirete iltifat etmeyip dünyaya dalanlar.

2— Bütün güçleriyle Ahirete yönelenler.

3— Hem dünyanın, hem Ahiretin hakkını veren mutavassıtlar.

Gazzali bu gruplar içinde faziletçe en üstün olanların, üçüncü gruba girenlerin olduğunu yazmıştır. Peygamberlerin din ve dünya işlerini beraberce yürüttüklerini söylemiştir.

Gazzali aklın ve naklin doğruyu bulmakta beraber olduğuna da işaret etmiştir. Ona göre yalnız aklı reddedip nakli bilgilerle yetinenler, Allah' ın yarattığı bir nurdan mahrum kalırlar. Akıl, Şeriata zıt bir şey değildir. Aksine onu doğrulayıcıdır. Akıldan faydalanmasını  bilmiyenler çelişik şeyleri bile olduğu gibi kabul ederler. Örneğin bir insanın aynı anda iki yerde bulunabileceğini bile düşünürler. Şu kadar var ki yalnız aklı esas alıp nakle yüz çevirenlerde güneşin ışığını inkar edenlere benzerler. Bu gibiler, akıllarına uygun nasları kabul etseler bile kendilerince akla uygun görünmiyen nakli delilleri doğrulamazlar. Oysaki bunlar tevilin kanununu bilmiyenlerdir. Çünkü akılla naklin uyuşması bir çok hallerde mümkündür. En doğru yolu tutan kimseler akla ve nakle beraberce değer verenlerdir. Tevil kurallarını iyi bilenler, akıl ve nakil arasında çelişiklik bulmazlar. Şu kadar var ki Allah'a, Peygambere ve Ahiret hayatına iman tevilin dışında tutulmalıdır. Tevil yapacak olanların şu kurallara özellikle uyması gerekir.

1—Her sorunda akıl ve nakli uyuşturmağa çalışmaktan sakınmak gerektirir Nitekim ulu Tanrı "size ilimden az bir şey verildi" diye buyurmuştur.

2— Akıl delilini asla yalanlamamak. Şeriatin bile akıl vasıtasiyle bilindiğini unutmamak icabeder.

3—Tevilde ihtimaller çeşitli olduğu zaman kesin bir hüküm vermekten kaçınmak gerektir. Çünkü Allah'ın ve Peygamberin sözleri hakkında zanla hüküm vermek doğru değildir. Yukardaki kuralları gözetmek şartiyle akıl ve nakli uyuşturmağa çalışmakta hiç bir sakınca yoktur.

Gazzali, akla çok önem veren bir düşünürdür. İhya'da ve Mizan al-Amel'de aklın yaratılan en şerefli nesne olduğunu söylemiştir. Mişkat al-Envar'da her şeyin özüne, sırrına ve gerçeklerine ancak aklın ulaşacağını, sebep ve hikmetleri çözeceğine işaret etmiştir. Akıl için uzaklık ve yakınlık söz konusu değildir. Akıl bir anda göklerin en yüksek noktasına çıkıp yerin dibine tekrar inebilir. Çünkü akıl Allah'in buhurundan bir örnektir."

Gazzali, akla verdiği bu şerefli değere rağmen gerçek ilahi bilgiyi elde etmekte onu yeter bulmuyor. İhya'da "akli ilimler kalbin selâmetine yeter değildir" demiştir.

Ona göre insan için en doğru yol, akıl ile nakli birleştirmek ve ikisine birden dayanarak kalbi kötülüklerden temizlemeğe çalışmaktır. Tevilin kurallarına uyulduğu takdirde bir çok güç sorunlarda dahi akıl ve naklin uyuştukları anlaşılır.

Şeriat bir bina, akıl da onun temeli gibidir. Bina olmadıkça, temel yetmez. Temel olmadıkca da bina sağlam olmaz. Akıl göze, şeriat ise ışığa benzer. Dışardan ışık gelmedikçe göz görmez. Gözsüz sırf ışıkla da görmek mümkün de ğildir.

İşte akıl ve tevil konusunda yukarda genel olarak görüşlerinden söz ettiğimiz Gazzali, bazan çelişikliğe de düşmektedir. Nitekim Mişkat al-Envar'da ve ar-Risalet al-Ledunniye'de tevil hususunda çok ileri gitmiştir. Hattâ Peygamberin her sözünün altında bir rumuz bulunduğunu ima etmiştir." Keza Cevahir al-Kur'an'da" Kur'an' ın zahirine kıymet vermiyerek asıl mananın bâtında bulunduğunu, Kur'an' ın rumuz ve işaretlerle dolu olduğunu ileri sürmüştür. Halbuki Gazzali, al-Kıstas al-Mustakim'de, Kavasım al-Bâtiniye'de ve al-Kanün fi't-Tevil de gereğinden fazla tevile taraftar olmanın aleyhinde bulunmuştur. İhya'da zahir ile batının beraber olduğu tezi üzerinde durmuştur. Fakat daha önce de dokunduğumuz gibi Gazzaliyi bu gibi çelişmelerinden dolayı mazur görmek gerektir.

İbn Tufeyl (Ölm.H.581/M.1185)'in de belirttiği gibi, Gazzali, kendi görüşlerini şu 3 zümreye göre açıklamıştır:

1—Halkın katıldığı ve benimsediği görüşler.

2— Soranlara ve öğrencilere göre olan cevaplar.

3—İnsanın kendisine has olan görüşler. Bu bölüme giren görüşler ancak fikirdaşlara ve sırdaşlara açıklanabilir.

Gazzali, Cevâhir al-Kur'an'da herkese açmadığı görüşlerini bir eserine dercettiğini haber veriyor. Onun bu ifadesi de yazıları arasındaki bazı küçük çelişmelerin nedenini göstermektedir. Çelişik görünen bazı ifadeleri, Gazzali'nin değerini asla küçültmez. Bir gül bahçesinde bazı sarmaşıkların da bulunması mümkündür. Gazzali, İslam düşüncesinin yetiştirdiği eşine az rastlanan büyük bir düşünürdür. Allah ondan razı olsun.

Gazzali'nin kelâm anlayışı  

Yukarda da dokunduğumuz gibi Gazzali, bazı kimselerin kelâm ilmiyle uğraşmalarını hoş karşılamamıştır.  Bununla birlikte imanı ve anlayışı kuvvetli olanların, akla gelen küçük şüpheleri yoketmek ve bazı kimselerin müşküllerini çözmek için kelâm ilmiyle uğraşmalarını  yerinde bulmuştur.

Gazzali, başkalarının müşküllerini çözmek ve sapıklara karşı İslâmiyeti savunmak amaciyle kelâm ilmiyle uğraştı . Nitekim Kur'an'da bile sapıklara ve kâfirlere karşı delil soran âyetler vardır: "Ondan başka tanrılar mı edindiler? Sen onlara deliliniz varsa getirin de"."Ta ki helâk olan apaçık bir delilden sonra helâk olsun, diri kalan da apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın". "Allah kendine evlat edindi dediler. Haşa Allah bundan münezzehtir, o mustağnidir. Gökte ve yerde ne varsa hepsi onundur. Yanımızda iddianıza ait hiç bir delil de yoktur".  "Onlarla en iyi ve en güzel olanı delil göstererek mücadele et". "Musa'yı açık deliller ve mu'cizelerle gönderdik". "Bu, İbrahim'e kavmine göstermek üzere verdiğimiz delilimizdir" "Yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve gök fesada uğrarlardı". "Eğer kulumuza indirdiğimiz vahiylerden şüphe ediyorsanız, (gücünüz yettiği takdirde) onun gibi bir süre getiriniz", "Onu ilk kez yapan diriltir de".

Bu âyetler yanında, Sahabenin gerekince sapıklara ve kâfirlere karşı deliller kullanarak mücadele ettikleri de bilinmektedir. Mantık ve dini delillerle sapıkları doğru yola çağıran Sahabe'den birisi, Hz. Ali'dir. Hariciler ona karşı koymuşlardı. Onun Cemel vakasından sonra, müslüman esirlerden ganimet almadığından ve cariyeler almağa müsaade etmediğinden yakınıyorlardı . Hz. Ali de "bu hükümler kâfirler hakkındadır. Bir müslüman kadının savaş sebebiyle bir müslüman erkeğe cariye olarak verilmesi caiz de ğildir. Hz. Aişe'yi birinize verseydim helâl bulurmuydunuz? Biliyorsunuz o müslümanların anasıdır" diye seslendi. Bunun üzerine ona karşı koyanlardan 2000 kişi hatalarını anlıyarak tekrar Ehl-i Sünnet yoluna döndüler.

Yine Hz. Ali'nin ve Hz. Hasan' ın kaderci görüşlü bazı kimselerle tartıştıkları ve onların bazılarını ikna ettikleri söylenir. Abdullah b. Mes'ud'la Yezid b. Umeyre'nin iman hakkındaki tartışmaları daha ilgi çekicidir. Abdullah b. Mes'ud "ben müminim demek ben Cennete giderim demektir" diye söyleyince Yezid b. Umeyre şöyle karşılık vermiştir: " İman Allah'a, Peygamberlere, meleklere, kitaplara, yeniden dirilmeğe, hesap gününe inanmak, namaz, oruç ve zekâtın gereğini yapmaktır. Bizim buna rağmen günahlarımız vardır. Eğer bu günahlarımızın bağışlanacağını bilirsek, Cennete gideceğimizi biliriz. Bunların bağışlanıp bağışlanmıyacağını ise ancak Allah bilir. Bu sebeple biz mu'miniz deriz ve fakat cennete gideriz diyemeyiz". Bu delil karşısında Abdullah b. Mes'ud hatasını anladı ve fikrinden vaz geçti.

Şu noktaya da işaret etmek gerekir ki Sahabe devrinde bu gibi tartışmalar yaygın değildi. Kelâm ilmine dair eser yazılmadığı gibi dersler de verilmezdi. Daha sonraları sapık fikirler ve fırkalar türedikce, islâmiyeti akli ve nakli delillerle korumak amaciyle kelâm ilmi benimsendi. İşte bu sebeple Gazzali de al-Iktisad İlcâm al-Avâmm An İlm al-Kelâm, Kavaid al-Akâid ve ar-Risâlet al-Kudsiye gibi kelâmi eserler yazdı .

Gazzali, kelâmi sorunlar arasında ilkin Allah' ın varlığını isbata ve onun sıfatlarını anlatmağa önem vermiştir. İhya'da Allah' ın bilinmesine dair bize 10 bölüm halinde deliller vermiştir.

Allah' ın varlığı ve sıfatları  

1— Alem hâdistir. Hâdis olanı ise var eden bir sebep vardır. Hadisin var olmakta bir sebebe dayandığı akıl bakımından açıktır. Hadis olanın öncelik ve sonralık bakımından zamanla ilgisi vardır. Var olanın önce veya sonra meydana gelmesi bir muhassısa ihtiyaç gösterir. Bu muhassıs ve bu sebep de yüce Allah't ır.

" İsbatınız âlemin hadis olmasına dayanıyor. Alemin hâdis olduğunu nasıl isbat edersiniz"? denirse, deriz ki Alemin cisimleri hareket ve sükündan hali değildir. Hareket ve sükundan ise hâdistirler. Hâdis olanlardan hali kalmıyan şey ise hâdistir. Bu isbatı kuvvetlendirmek için sözü geçen önermeler ve sonuç üzerinde biraz daha durmak gerektir:

a) Alemin cisimleri hareket ve sükûndan hali değildir. Bu bedihi olarak bilinen bir gerçektir. Çünkü hareket ve sükündan hali bir cismin varlığını iddia eden kimse, düşüncenin kanununu bilmiyen bir cahildir.

b) Hareket ve sükun hâdistirler: Hareket ve sükünun birbirlerini takip etmeleri ve birisi var olduktan sonra diğerinin husule gelmesi, onların hadis olduğunu gösterir. Akıl, sakin bir cisimin hareketine ve hareket halinde bulunan bir cismin ise sükûnuna cevaz verir. Çünkü cisme arız olan bu şeyler geçicidir. Hareket ve sükundan birinin kadim olması, onun geçici ve yok olmasını imkansız kılar. Hareket ve sükündan her birinin geçici oldu ğu ise meydandadır. O halde onlar kadim olamazlar.

c) Hâdis olanlardan hali kalmıyan şey hâdistir: Eğer böyle olmasaydı, her hâdisten önce başlangıcı olmıyan hâdislerin olması gerekirdi. Eğer bu hâdisler hep birden yok olmasalardı, nöbet yaşanan andaki hadise kadar uzanmazdı . Hâdis olanların yokluğa geçmeleri gerçektir. Çünkü sonsuz olan yok olamaz. Başka bir deyimle bu şöyle isbatlanabilir: Feleklerin sonsuz dönüşleri olsaydı, bu dönüşlerin sayısı ya çift ya tek, yahut hem çift hem tek, veyahut da ne çift ne de tek olurdu. Feleklerin sonsuz farzedilen dönüşlerinin hem çift hem tek olması düşünülemez. Ne çift, ne de tek olmaması da düşünülemez. Çünkü bunlarda nefy ve isbat bir aradadır. Biri var olunca diğeri yok olur. Biri yok olunca diğeri var olur. O halde çiftlik ve tekli ğin ikisi birden yok olamıyacağı gibi, ikisi birden var da olamazlar. Geriye dönüşlerin ya çift veya tek olması kalıyor. Dönüşler çift olamazlar. Çünkü ikiye bir eklenince üç olur. Bu da tektir. Sonsuz olan şey birin eklenmesine nasıl muhtaç olabilir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 5

Dönüşlerin sonsuz farzedilince tek olmaları da düşünülemez. Çünkü tek olana bir eklenince çift olur. Sonsuz olan bir şeyin, böyle bir eklemeye muhtaç olmaması gerekir. Eğer feleklerin dönüşünü sonsuz olarak farzedersek, bu dönüşlerin çift veya tek olmaması gerekir. Sonlu olan şeyin ise ne tek, ne de çift olmaması imkansızdır. Dönüşler tekliği ve çiftliği kabul ettikleri için feleklerin sonlu olmaları gerekir. Çünkü sonsuz olan dönüşler, tekliği ve çiftliği kabul edemezler. Bütün bunlardan şu sonuç çıkar ki alemde bir takım olaylar (hâdis olanlar) olmaktadır. Olaylardan yani hâdis olanlardan hali kalmıyan şey ise hadistir. Alemin hadis olduğu böylece anlaşılınca, onun bir muhdise yani yaratıc ıya muhtaç oldu ğu da anlaşılır. Bu yaratıcı da Allah'tır.

Alemdeki düzen, rnahlukattaki acaiplikler, ölümler ve doğumlar da bize yaratıcı bir Allah' ın varlığını göstermektedir. Nitekim Kur'an'da bunlara işaret eden bir çok ayetler vardır. "Biz yeri bir beşik dağları birer kazık yapmadık mı ? Sizi çift çift yarattık. Geceyi örtü kaldık. Gündüzü maişet vakti yaptık, Üstünüze sağlam sağlam yedi gök bina ettik. Pırıl pırıl parlayan bir kandil astık. O sıkı mengenelerden de şırıl şırıl bir su indirdik. Onunla dâne, nebat ve sarmaşmış bahçeler çıkaralım diye." " Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişlerinde insanlara yarar şeyleri denizde seyredip taşıyan o gemilerde, Allah' ın yukardan indirip yer yüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda deprenen her hayvanı orada üretip yaymasında, gökle yer arasında boyun eğmiş rüzgarları ve bulutları evirip çevirmesinde, aklı ile düşünen bir kavim için Allah'ın varlığına delâlet eden bir çok alâmetler vardır". "Görmediniz mi, Allah yeri göğü birbiriyle ahenktar olarak nasıl yaratmıştır. Onlarda ayı bir nur yapmış, güneşi de bir kandil olarak asmıştır. Allah sizi yerden ot gibi bitirdi. Sonra sizi yine onun içine döndürecek, sizi yeniden yeni bir çıkışla tekrar çıkaracak". "Dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu siz mi yoksa biz mi yaratıyoruz".

2—Allah kadimdir. Vücûdünün başlangıcı yoktur. O her şeyden öncedir. Eğer Allah hadis olup kadim bulunmasaydı, bir muhdise muhtaç olurdu. Bu muhdis de diğer bir yaratıcının var olmasını gerektirirdi. Böylece her muhdis için bir yarat ıcı düşünmek icap ederdi. Bu sonsuza kadar böyle olurdu. Neticede akıl, muhdisi bulunmıyan, kendisi kadim ve her şeyden önce olan bir varlığı kabule mecbur kalır. Bu kadim Varlık da her şeyin yaratıcısı olan yüce Allah'tır.

3—Allah' ın vücûdu evvel olduğu gibi zahir, bâtın ve ahirdir. Kıdemi sabit olanın, yok olması imkansızdır. Eğer yok olacağı iddia edilirse denir ki yok olan ya kendi kendine yok olur, yahut kendisine zıd bir mu'dim tarafından yok edilir. Eğer kıdemi ve devamı düşünülen bir varlığın yok olması ileri sürülürse, denir ki: Var olan bir şeyin sebepsiz kendi kendine yok olacağı ileri sürülmüş olur. Varlık nasıl bir sebep gerektirirse, yok olmada bir sebep gerektirir. Oysaki kadim olduğu kabul edilen bir varlık için yok olma sebebi yoktur. Eğer kadim varlığın kendisine zıd bir mu'dim (yok edici) tarafından yok edildiği ileri sürülürse, böyle bir mu'dimin Allah'la birlikte bulunamıyacağı söylenir. Kıdemi kabul edilen ve her şeyden önce olduğu doğrulanan Allah'la birlikte, zıddının bulunacağı nasıl kabul edilebilir? Çünkü kadim olana zıd bir kadimin ezelde bulunması düşünülemez. Eğer Allah'a zıd olan mu'dimin kadim değilde, hadis olduğu söylenirse, bu imkansızdır diye cevap verilir. Çünkü kadime zıd olduğu söylenen hâdis ve mu'dim varlık, kadim varlıktan daha zayıf ve daha yetersizdir. Hadis olduğu için onun varlığı başka bir sebepten gelmiştir. Halbuki kadim varlığın böyle bir sebebe ihtiyacı yoktur. O halde hiç hadis olmıyan Allah, hem öncesizdir, hem de sonsuzdur. Allah bütün hadislerin yaratıcısıdır.

4— Allah yer kaplıyan bir cevher de ğildir. O bir yerle ilişkiden münezzehtir. Bu şöyle isbatlanabilir: Her yer kaplıyan cevher, kapladığı yerle ilgilidir. Böylece cevherin ya bu yerde sakin veya oradan hareket halinde olması gerekir. Cevher hareket ve sükündan hali kalamaz. Hareket ve sükûn ise hadistirler. Hadis olanlardan hali kalmıyan şeyler de hadistirler. Eğer hem yer kaplıyan ve hem de kadim olan cevher düşünülse idi, âlemin cevherinin kadim olması gerekirdi. Alemin ise var olmak için kıdemi ve yaratıcılığı kabul edilen Allah'a muhtaç olduğu açıktır. Hem Allah'ın yer kaplıyan bir cevher olduğunu söylemek, yukarda belirtildiği gibi onun hareket ve sükûnla ilgili ve hâdis olduğunu kabul etmek demek olur. Allah'ın kıdemi ise daha önce isbatlandı . Ancak birisi kadim olana yer kaplam ıyan anlamına cevher derse, söz bakımından hata etmiş olur ve fakat mâna
bakımından hata etmiş olmaz.

5—Allah cisim değildir. Çünkü cisim cevherlerden meydana gelmiştir. Allah'ın yer kaplıyan cevher olmadığı yukarda gösterildi. Buna göre Allah cevherlerden meydana gelen cisim de olamaz. Cevher birleşme, ayrılma, şekil, miktar, hareket ve sükündan hali değildir. Bütün bunlar ise hâdis olan şeylerin özellikleridir. Allah ise kadimdir. O halde, cevher ve cevherlerden meydana gelen cisim olamaz.

6—Allah araz da değildir. Çünkü araz cisimde bulunur ve cisimle var olur. Her cisim ise hâdistir. O halde cismin muhdisi yani yaratıcısı cisimden önce vardır. Bu yaratıcı da sonradan var olmuş bulunan cisimle beraber bulunamaz. Sonuç olarak Allah'ın araz olmadığı anlaşılır. Cismin yaratıcısı olan, nasıl onun bir vasfı olabilir. Cisim yok iken Allah vardır. Allah Hâliktir, Kâdirdir, Hayydır, Kayyûmdur. Hiç bir şeye benzemez ve benzetilemez.

7—Allah yönle ilgili olmaktan münezzehtir. Yönler yaratılmış şeylerin durumlarına göre isim alırlar. Kadim olan Allah için böyle bir şey düşünülemez. Çünkü yarattıklarına benzemez, yönler hâdistirler. İnsanın baş tarafına üst, ayak tarafına alt, göğüs tarafına ön, sırt tarafına arka diyoruz. Fakat Allah insanı mevcut biçimde değil de daire şeklinde yaratsaydı, böyle bir yön tayin etmek zorunluluğu olmıyacaktı . Demek oluyor ki yönler cisimlerin icaplarındandır. Allah ise cisim değildir. O halde onun için yön de yoktur. Şu kadar var ki biz dua ederken ellerimizi yukarı kaldırıyoruz. Çünkü gök duanın kıblesidir. Ayrıca bu kendisinden yardım umduğumuz yüce Tanrıya ulviyet ve büyüklük tanımak içindir. Çünkü o kahır ve istilâ bakımından her mevcudun üstündedir.

8—Allah arş üzerine yayılmıştır. Ancak bu yayılma cisimlerin yayılmasına benzemez. Böyle bir yayılma Allah'ın büyüklüğüne yaraşan bir yayılmadır. Bu yayılmada fani ve hâdis olan cisimlerin vasfını aramamak gerekir. Nitekim Kur'an'ı Kerim'de "Allah göğe yayıldı "  diye buyrulmuştur. Bu ancak kahır ve istilâ bakımından düşünülebilir. Bir çok din büyükleri bu âyeti Allah'a yakışan bir an-lamda tevil etmişlerdir. Nitekim "O nerede olursanız olunuz sizinle beraberdir"  ayetini de "nerede olursanız olunuz Allah sizi ihata eder ve bilir" mânas ında anlamışlardır. Hz. Muhammed "müminin kalbi Allah' ın iki parmağı arasındadır" diye buyurmuştu. Bu hadiste sözü edilen parmaklar, cismi değil, kahır ve kudreti ifade etmektedir. "Hacer al-Esved arzda Allah' ın sağıdır" hadisinde de sözü geçen taşın şerefine işaret edilmiştir. Çünkü bu sözlerdeki zahiri görünüş, insanı  muhale götürür. Eğer yayılma (istiva) sözü de yer tutma anlamına alınırsa, insanı muhale götürür. Çünkü Allah'ı yer kaplıyan ve arşa dokunan bir varlık farzedersek, Allah'a kemmiyet de isnat etmiş oluruz. Böyle bir durumda Allah'ın ya arşa eşit, ya ondan büyük veyahut da ondan küçük olması gerekir. Allah hakkında böyle bir şey düşünmek ise muhaldir. Çünkü cisim değildir. Allah'ın yer tutması fikri muhala götürdüğü için, bu fikir de muhaldir. Muhale götüren her şey muhaldir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 6

9— Allah şekil, miktar ve yönlerden münezzeh olmakla beraber, Ahirette gözle görülür. Çünkü Kur'an'da "yüzler vardır o gün ter'ü tazedir, Rablerini görecektir" " diye buyrulmuştur. Bu dünyada ise Allah' ı görmek imkânsızdır. Çünkü Kur'an'da "Onu gözler idrak edemez, halbuki o gözleri ihata eder" ve "beni göremiyeceksiniz" diye buyrulmuş tur. Bu âyetlerdeki hükümler bu dünyaya aittir.

10—Allah birdir. Onun ortağı yoktur. Ona eşit hiç bir varlık mevcut de ğildir. Yaratmaya ve her şeyi yoktan yapmağa kadirdir. Başkasının yardımına ihtiyacı yoktur. Allah'ın ortağının olmadığını şu âyet ne güzel ifade ediyor. "Yerde ve gökde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı , yer ve gök fesada uğrarlardı ". Eğer iki ilâh olsaydı, birisi bir emir verince, ikincisi ona uymağa ya mecbur olurdu veyahut da muhalefet ederdi. İkinci olan, eğer birinciye uymağa mecbur olursa eksiktir, güçsüzdür demektir. Eğer muhalefet ederse, birinci olan yetersizdir ve güçsüzdür demektir. O halde ikisi birden tanrı olamaz. Birisi muhakkak eksiktir. Tam ve güçlü olan tek bir tanrı vardır o da yüce Allah'tır."

Gazzali'ye Göre Allah' ın Zati Sıtatları 



Kudret sıfatı : Alemin yaratıcısı olan Allah kudret sahibidir. Her şeye kâdirdir. Nitekim Kur'an'da "O her şeye kâdirdir"  diye buyrulmuştur. Alem düzenli, sağlam ve hikmetli bir surette yaratılmıştır. Bu Allah' ın kudretinin açık delilidir.

Ilim sıfatı : Allah her şeyi, her mevcudu bilir ve bütün yaratılmışları ihata eder. Şu âyetler bunu açıkça bildiriyor. "Allah her şeyi bilir"  "Ne göklerde, ne de yerde bir zerre miktarı onun filminden kaçmaz".  "Her şeyi haber alan, lâtif olan ve yaratan Allah her şeyi bilmez mi"?

Hayat sıfatı :  İlmi ve kudreti sabit olan varlığın yaşadığı da sabit olur. Yaşamıyan kâdir ve âlim bir varlık düşünürsek, sükûn ve hareketle dolu olan canl ıların yaşamasından şüphe etmemiz gegerekir. Bu ise imkânsızdır. Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten yüce Allah nasıl hayyani yaşayan olmaz. Kur'an'da da "Hayyum" ve "Kayyum" sıfatları ifade edilmiyor mu?

Irade sıfatı : Allah kendi fiillerini irade buyurur. Her mevcud olan şey, onun meşiyet ve iradesiyle olmuştur. Her şeyi ilk başlatan ve yöneten odur. "Ilâh olarak ancak her şeyin yaratıcısı Allah vardır" âyeti Allah' ın yaratma gücünü gösteriyor. Yaratmaya gücü yetenin, irade etmeğe de gücü yeter.

Işitme ve Görme (sem ve basar) sıfatları : Kur'an'da geçen "O işitir ve görür" âyeti Allah' ın işitme ve görme sıfatlarının olduğunu gösteriyor. Diğer bir âyet'de de Hz. İbrahim'in putperestlere şöyle seslendiği ifade edilmiştir: " İşitmeyen, görmiyen ve size hiç bir faydası olmıyan şeye niçin tap ıyorsunuz"?  Bu âyet'de imalı bir surette yüce Allah' ın görücü ve işitici olduğu ifade edilmiştir.

Akıl delili de Allah' ın görücü ve işitici olduğunu gösterir: Yaratıcı olan elbette yaratılmış olanlardan daha olgundur. Görenin, görmiyenden, işitenin işitmiyenden daha olgun olduğu da bilinmektedir. Olgunluk ifadesi olan görücü ve işitici sıfatlarını yaratılmışlara verip de her şeyi Yaratan bu sıfatlardan yoksun saymak imkansızdır. Bir çok yaratılmış varlıklar işitici ve görücü olduğuna göre, onları yaratan yüce Allah öncelikle görücüdür ve işiticidir.

Kelâm sıfatı : Allah mütekellimdir yani konuşucudur. Onun kelam sıfatı zatiyle kaim bir sıfattır. Onun kelâmı harf ve ses cinsinden bir şey değildir. Onun vücudu nasıl başkalarının varlığına benzemezse, kelâmı da insanların sözlerine benzemez. Allah' ın kelâmı dille okunur, hafızalarda saklanır, mushaflarda yazılır. Fakat kelâmın kendisi dile, hafızaya veya kitaba hulül etmiş değildir. Eğer kelâmın zatı kitaplara girseydi, Allah' ın zatının yazılı olduğu yere girmesi gerekirdi. Yahut "ateş" sözünün yazılı olduğu yere, bizzat ateşin girip yakması beklenirdi. Bunlar imkansız olduğuna göre, Allah' ın kelâmımn bizzat kitaplara hul'ül etmesi de imkansızdır.

Allah'ın kelâmı kadimdir. Onun bütün sıfatları da kadimdir. Bu sıfatlar yaratılmış olsalardı , Allah' ın zatının hadiseler için mahal olması gerekirdi. Hâdis olanlar ise değişkendir. Allah'ın zatı ise, her türlü değişmeden münezzehtir. Allah' ın kelâmı kadimdir. Zatıyle kaimdir. Yaratılmış olanlar, sesler ve harflerdir.

Allah' ın ilmi de kadimdir. Allah ezelden beri zatiyle bilicidir. Sonsuza kadar da bu böyle olacaktır. Yaratılmış olanları ihdas ettikce, onun ilmi hudus etmez. Aksine ezelde bildiği şeyler ortaya çıkarılmış olur. Bunu bir örnekle anlatalım: Eğer biz Zeyd'in güneşin doğmasiyle birlikte geleceğini bilsek, bu bilişimiz güneş doğuncaya kadar devam etse ve neticede güneş doğarken Zeyd gelse, bizde yeni bir ilim değişikliği olmaksızın Zeyd'in gelişi gerçekleşmiş olur. Bu söz gelişi örnekle Allah' ın ilminin kadim olduğu daha iyi anlaşılır.

Allah' ın iradesi de kadimdir. Eğer hadis olsaydı , Allah' ın zatı  bir takım olayların yeri olmuş olurdu Allah ise bundan münezzehtir. Eğer irade Allah' ın zatının gayrındadır diye iddiada bulunan çıkarsa, ona denir ki: Bu durumda murid olan Allah değil, Allah'ın zatının dışında birisi olur. Bu ise imkansızdır. Bu, Allah' ın iradesini inkara veya çeşitli ilahların varlığını iddiaya varır. Allah' ın zatının gayrında bir şeyle murid olduğunu söylemek, bir insanın kendi zatının dışındaki hareketle yürüdü ğünü iddia etmeğe benzer.

Demek oluyor ki Allah ilimle alim, hayatla diri, kudretle kâdir, irade ile murid, kelâmla mütekellim, sem'le işitici ve görme ile görücüdür. Onun bu vasıfları , kadim sıfatlarındandır.

Allah'ın Filleri Ve Kullarm iktisabı

Her hâdis olan, Allah' ın fiili, yaratmas ı ve ihtiraıdır. Allah'tan başka yaratıcı yoktur. Mahlükat ı yaratıp onlara kudret veren odur. Bütün kullar ın hareket ve fiilleri onun takdiriyle olur. "Allah her şeyi yarattı' âyeti de her şeyin Allah' ın emriyle olduğunu isbatlamaktadır. Bunu "Allah sizi ve yaptıklarınızı yaratandır" , "sözlerinizi ister gizleyiniz, ister açıklayınız, o kalpleri bilir; her şeyi haber alan, lâtif olan ve yaratan Allah bilmez mi"" âyetleri de doğrulamaktadır.

Fiillerin Allah tarafından yaratılmış olması , onların kullar tarafından iktisap edilmesine engel değildir. Allah, kudreti de, takdir edileni de yaratandır. Hem kullarına iktisap için seçim hakkı vermiştir, hem de her şeyi ezelde takdir etmiştir. Onun takdiri kullarını zorlama anlamına alınmamalıdır. Allah ezdi ilmiyle her şeyi bildiği için, kulların iktisap edecekleri fiilleri Levh-i Mahfuza yazmış ve takdir etmiştir. Kulun kudreti, kulun vasfıdır ve fakat Allah tarafından yaratılmıştır. Hareket de öyledir. Allah tarafından yaratılmış, kulun vasıf ve kesbi olmuştur: Kulun kesb ve seçim vasfını inkar eden cebriyeciler ve insanın kendi fiilini yarattığını söyliyen Mu'tezililer yanılmaktadırlar. Doğru olan görüş, fillerin Allah tarafından yaratılması, insanlar tarafından da iktisap edilmesidir. Bu iktisap, kulun kudretinin Allah tarafından takdir edilmiş fiile iktiran ve taalluk etmesiyle olur.

Şunu da belirtmek gerekir ki âlemde olan her şey Allah' ın kaza ve takdiriyledir. "Allah yaptığından sorumlu değildir. İnsanlar ise sorumludurlar". Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "eğer Allah isteseydi, bütün insanları hidayete götürürdü". "Eğer isteseydik her insanı hidayete kavu ştururduk"." Bu âyetler de hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığını göstermektedir.

Yaratma ve teklif Allah üzerine vacip değildir: Yüce Allah yaratmada hürdür. Kullarına görevler yükletmektede hürdür. Allah' in her şeyi insanın iyiliği için yapması gerektiğini söyliyen Mu'tezililer yanılmaktadırlar. Allah, emir veren, yasak koyan ve dilediğini yapandır. Onun fiilleri için bir yapma mecburiyeti düşünülemez.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 7

Allah' ın kullara güçleri yetmiyecek tekliflerde bulunması mümkündür. "Ey Rabbimiz gücümüz yetmiyecek şeyi bize yükleme" âyetindeki dilek tarzı, böyle bir yükün Allah tarafından yükletilmesinin mümkün olduğunu göstermektedir.

Sevap ve suç aramaksızın yüce Allah' ın kullarına ceza vermesi mümkündür. Çünkü o her şeyde hürdür. Onun gücü ve meşiyeti sınırlanamaz. Bu konuda da Gazzali, Mu'tezile'ye karşı koymuştur. Mu'tezile sevap ve azabın dünyadaki fiillere göre takdir edileceği kanısındadır.

Gazzali'ye göre kullarının iyiliğini gözetmesi Allah'a vacip değildir. Çünkü hiç bir şeyde Allah'a zorunluluk yüklenemez. Nitekim Kur'an'da "O yaptığından ve yapacağından sorumlu değildir. Kullar sorumludur"  diye buyrulmuştur. Bu konuda aksi görüşü yani Allah'ın kulların iyiliğini gözetmesi gerektiği tezini savunan Mu'tezileye şu örnek verilir: Bir müslüman çocuk, bir büluğa ermiş müslüman ve bir de büluğa ermiş kâfir düşünelim. Bunların hepsinin bu hal üzerine öldüklerini farzedelim. Ahirette büluğa ermiş müslim kimsenin durumu, elbette müslim çocuğunkinden daha üstündür. Böyle bir çocuk Allah'a şöyle sorarak "beni niçin çabuk öldürdün? Eğer yaşasaydım sana daha çok ibadet eder, derecemi yükseltirdim" diyebilir. O zaman buna şöyle bir cevap verilebilir: "Eğer sen daha fazla ya şasaydın, günah işlerdin; senin hakkında erken ölmek en hayırlı idi". Bunun üzerine büluğa ermiş kâfir söze karışabilir ve "Ey Allah'ım beni Cehenneme attın; eğer benide müslim çocuk gibi erken öldürseydin, günah işlemek fırsatını bulamazdım ve şimdi de Cehennemde yanmaktan kurtulurdum" diyebilir.

Şüphesiz ki Allah üzerine en iyiyi yapmak vaciptir diyen Mu'tezile bu durum karşısında susmaktan başka bir şey yapamaz.

Nübüvvet Ve Mu'cize

Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed'i yolladı. Hz. Muhammed, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Sabillerin şeriatlarını aldığı vahiylerle neshetti. Kendi doğruluğunu isbat için de bir takım mu'cizeler gösterdi. Şüphesiz ki İslâmiyetin en büyük mu'cizesi, Hz.Muhammed'e inen, belâgat ve fesahat bakımından taklit edilemiyen Kur'an- ı Kerim'dir. Ayrıca Peygamberimiz, Ay'ı yarma, bazı hayvanları konuşturma" ve parmaklarından su akıtma gibi mucizeler de gösterdi.

Kur'an'da bulunan diğer bir mucize de şudur: Merkezi İstanbul ve resmi dini Hıristiyanlık olan Doğu Roma Imparatorluğu, müşrik iranlılara mağlup olmuştu. Bu olay Arap müşriklerini sevindirmişti. Böylece kitap ehli olanların her zaman yenileceğini ve Hz. Muhammed'in de bir gün aynı sonuca duçar olacağını ileri sürüyorlardı . O sıralarda nazil olan bazı âyetler ilerde Romal ıların İranlılara galip geleceğini haber verdi. Bu âyetlerin mealleri şöyledir: "Rumlar yenildi. Yakın bir yerde onlar bu yenilmelerinden sonra galip olacaklardır. Allah' ın emri bir kaç yıl içinde önünde de, sonunda da gerçekleşecektir. O gün müminler de ferahlıyacaktır". Gerçekten de bir müddet sonra çıkan savaşta Hıristiyanlar iranlıları yenmişlerdir.

Ahiret Mes'eleleri 

Öldükten sonra dirilme olacaktır. Yüce Allah' ın bunu yapmağa gücü yeter. "Çürümüş kemikleri kim diriltir. De ki onları ilk kez yaratan diriltir",  "Sizin yaratılmanız da, yeniden diriltilmeniz de, tek kişiyi yaratmak ve diriltmek gibidir"  ve "Allah diriden ölüyü yapar ve ölümünden sonra arzı diriltir" âyetleri de Allah' ın bu gücünü ve yeniden dirilmenin gerçekleşeceğini göstermektedir.

Munker ve nekir sualinin mümkün olduğunu doğrulamak gerekir. Bu husus bir hadisle de bildirilmiştir. Kabir azabı vardır. "Sabah akşam ateş üzerine arzolunurlar" âyeti bunun delilidir. Hesap sorulacağı ve günahların tartılacağı da gerçektir. "Biz kıyamet gününe mahsus adalet terazileri kuraca ğız"  âyeti bunu isbatlamaktadır.

Sırat köprüsü vardır. "Onları Cehennem yoluna götürünüz. Onları hapsediniz, çünkü onlar sorumludurlar"  âyeti buna işaret ediyor. Cennet ve cehennem Allah tarafından yaratılmışlardır. Hz. Muhammed'den sonra doğru olan ilk imamlar şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali. Peygamberimiz kimseyi nas'la imam tayin etmedi. Ebu Bekr seçimle imam oldu. Ehl-i Sünnet, bütün Sahabenin tezkiye edilmesi ve öğülmesi tezini savunmuştur.

Müslümanların gerçek imamı ve başkanı olabilmek için aranan koşullar şunlardır:

1—Büluğ çağına ermek. Çocukların imam olması caiz değildir.

2—Aklı yerinde olmak. Deliler imam olamazlar.

3—Hür olmak. Köleler imamlık yapamazlar.

4— Erkek olmak. Kadınların imamlık yapmaları uygun olmaz.

5— Kureyş kabilesinden olmak. Bunun delili "imamlar Kureyştendir"  anlamındaki hadistir.

6— Görme ve işitme duyularının sağlam olması gerekir. Kör ve sağır olanların imamlık yapmaları caiz değildir.

7—Şevket sahibi olmak. İmamet gibi yüksek bir mevkii işgal eden zatın cesaretli ve metanetli olması gerekir.

8—Kifayet sahibi olmak. Gerçek imam, bir şer zuhurunda doğruyu yanlıştan ayırmalı, adaleti sağlamağa yarıyan düşünceye sahip olmalı ve duruma en uygun metodu seçebilmelidir.

9— Takva sahibi olmak. Bu sıfatların en yükseğidir. Takva sahibi olan imamın, dini sağlam, aklı berrak ve gönlü cömert olur.

10—Ilim sahibi olmak. İmamın bilgin olması ve doğruyu yanlıştan seçmesi gerekir.


İman Ve islâm Meselesi

İman, tasdiktir. İslam ise teslim ve doğruya uymaktır. Tasdikin yeri kalptir. Onun tercümanıda dildir. Teslim ise kalpde, dilde ve organlardadır. Teslim, tasdikten daha geneldir. Kalple yapılan her tasdik, teslimdir ve inkarı terktir. Dil ile ikrar ve organlarla itaat da teslimdir. Doğruyu kabul etmektir ve inkardan sakınmaktır. Demek oluyor ki Islam daha genel, iman ise daha özeldir. İman, Islamın cüzlerinin en şereflisidir. O halde her tasdik, teslimdir. Fakat her teslim tasdik degildir.

Fakat iman ve islam, Şeriatta bazan müteradif, bazan da farklı anlamlarda kullan ılmışlardır. Örneğin "derken oradan müminlerden kim varsa çıkardık. Fakat orada müslümanlardan bir ev halkından başkasını bulamadık" âyetlerinde "müslümanlar" ve "müminler" kelimeleri müteradiftir.

İman ve Islam' ın ince anlam farklariyle kullanıldığına delil olarak şu ayeti gösterebiliriz: "Araplar iman ettik dediler. De ki iman etmediniz ve fakat islam oldunuz". Burada imandan maksat kalple tasdiktir. islamdan maksat ise, dil ile ve organlarla açıkca doğruyu teslimdir. Bir hadiste iman "Allah'a, meleklere, kitaplara, Peygamberlere, Ahiret gününe, ölümden sonra dirilmeye, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inanma" diye tanımlanmıştır. Islam ise dil ve amel ile teslim anlamında kullanılmıştır. Demek oluyor ki islam kalple, dil ile veya organlarla teslim etmektir. Bunlar içinde de en faziletlisi kalple teslim ve tasdik anlamına gelen imandır.

Gazzali'ye göre imanın Ahiret bakımından derecesine gelince: Hz. Muhammed bir hadisinde "kalbinde bir atom büyüklüğünde iman olan Cehennem'den çıkar" diye buyuruyor. Bu hüküm, hakkında çeşitli görüşler vardır: Bazıları imanı yalnız kalple tasdik, bazılarıda kalple tasdik ve dil ile ikrar diye anlamışlardır. Diğerleri ise bu sonuncu anlayışa ameli de eklemişlerdir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 8

Şüphesiz ki kalple tasdik, dil ile ikrar ve organlarla amel imanın en yüksek derecesidir. Fakat kalp ile tasdik, dil ile ikrar edip de amelin bir kısmını yapanlar da vardır. Bunların bazı büyük günahlar işlediği farzedilsin. Tövbe etmeden ölen bu tip müslümanlar, Mu'tezile'ye göre kafir değil ve fakat fasıktır. Cehennem'de kâfirlere nisbetle hafif  bir azapla sonsuz olarak yanarlar. Ehl-i sünnet ise Mu'tezile'nin bu görüşüne karşıdır.

Diğer bir kısım müslümanlar da kalple tasdik, dil ile şehadet ederler ve fakat hiç amel yapmazlar. Bu tip müslümanların mümin olmadığını söyliyenler Mu'tezile'ye uymuş olurlar. Bir kimse kalple tasdik ederek ve dil ile söyleyerek müslüman olsa ve amele fırsat bulamadan ölse şüphesiz ki onu Cennetlik saymamız gerekir. Böyle bir kimse namaz vaktine kadar yaşasa ve fakat onu ifa etmese, veyahut zina ettikten sonra ölse sonsuz olarak Cehennem'de kalır mı ? Bu soruya evet dersek Mu'tezile'ye uymuş oluruz. Hayır dersek amelin imandan bir cüz olmadığını kabul etmiş oluruz. Bir kimse kalple tasdik ettikten sonra ikrar ve amel etmeğe zaman bulamadan ölse, mümin sayılır ve fakat kâfir sayılmaz. Hz. Muhammed'in "kalbinde bir atom ağırlığında iman olan Cehennemden çıkar" hadisi de bunu göstermektedir. Yine Cebrail'in sözünde iman Allah'ı, Peygamberleri, melekleri, kitapları ve bütün Ahiret hayatını tasdik diye tanımlanmıştır. Amel imandan bir cüz olarak gösterilmemiştir. Bir kimse şehadet kelimesini kalple tasdik etse, dil ile ikrar edecek kadar yaşasa ve fakat ikrarı ifade etmese yine mümin sayılır. Çünkü iman kalple tasdik edildikten sonra ve fakat dil ile ikrar edilmeden önce kalpte tamamdır. Dil ancak tercümandır. İman kalple tasdiktir. Böyle bir kimsenin sükûtu ile iman kalpten gitmez. Kalpte durur. Fakat bu tip müslümanların hiç azap görmiyeceğini iddia etmek de yanlış olur. Mürcie imandan sonra günah işlemenin zarar vermiyeceğini savunmuştur. Bu çok yanlış bir görüştür. Bir kimse diliyle "Allah bir, Muhammed onun elçisidir" dese ve fakat kalbiyle bunu tasdik etmese, onun yeri Cehennemdir. Orada kâfir olduğu için sonsuz olarak yanar.

Görülüyor ki Gazzali, Mu'tezile ve Mürcie'yi reddetmiştir. O, ameli imandan bir cüz olarak kabul etmemiştir.

İman artar yahut eksilir mi?

Gazzali bu konuyu da şöyle açıklıyor: İman artar ve eksilir sözü anlayışa göre değişir. İman zat itibariyle artmaz ve zat itibariyle eksilmez. Imanı kalple tasdik olarak anlarsak, böyle düşünmek gerekir. Amel imandan bir cüz degildir İmana bir ektir. İnsan başıyla artmaz ve fakat kilosuyla artar. Namaz rükfi ve secdelerle artmaz ve fakat âdap ve sünnetleriyle artar.

İmanın artması ve eksilmesi, iman anlayışına bağlıdır.

Kültürsüzlerin imanı taklit ve itikat üzeredir. Bir çok kimselerin imanı böyledir. Onlar, taklit üzere kalple şehadet kelimesini tasdik ederler. Bu da bazan kuvvetli olur ve bazan da zayıf olur. Kuvvetli ve zayıf olma samimiyet derecesindedir. Amel bu gibi kimselerin imanındaki samimiyeti artırmağa yardım eder. Nasıl su verilen ağaç, daha iyi gelişirse, amel de kalpte mevcut olan imana fayda verir. İşte bu maksatla yüce Allah, "Onları iman yönünden artırdı" ve "Allah ve Resulü tasdik etti. Onları ancak iman ve teslim yönünden artırdı" âyetlerini indirdi. Nitekim Hz. Muhammed bu amaçla " İman artar ve eksilir" diye buyurmuştur. Bu iyi amellerin imana etki yaptığını ifade içindir. Bu, iman zatiyle artar veya eksilir anlamına gelmez. İman tasdik itibariyle artmaz ve eksilmez. Fakat olgunluk ve samimiyet itibariyle farklı olur. Demek ki amel imanı olgunlaştırır ve fakat tasdikin zatını değiştirmez. "Kalbinde bir atom ağırlığında imanı olan cehennemden çıkar" hadisi de imanın olgunluk bakımından artıp eksileceğini göstermektedir.

İstisna Meselesi

Selef  "ben inşallah müminim" demeyi uygun bulmuştur. "Inşallah" sözüyle imanda istisna yapmak acaba caizmidir? İstisna yapmak 4 yönden caizdir:

1—İmanda, insanın kendi nefsini tezkiyeden kaçınmak amaciyle, istisna yapması yani "Inşallah müminim" demesi caizdir. İnsanın kendi nefsini kesin surette temize çıkarması doğru değildir. Nitekim Kur'an'da "nefislerinizi tezkiye etmeyiniz"  ve "kendi nefislerini tezkiye edenleri görmediniz mi" ?  âyetleri vardır.

2— İşleri Allah'a havale etmekte teeddüb vardır. İstisna ile işlerin durumu Allah' ın isteğine bırakılmıştır. Nitekim Hz. Muhammed "herhangi bir şey için ben bunu yarın yapacağım demeyiniz Ancak Allah isterse yapacağım deyiniz" diye buyurmuştur.

3—Bir insanın, imanın aslında değil, olgunluğu hakkında şüphe etmesi küfür değildir. Kur'an'da "işte onlar hakkiyle mümindirler"  diye buyrulurken imanların olgunluk derecesi arasındaki ayrıntılar kasdedilmiştir.

4— İstisna, bir de insanın kendi akibetinden emin olmadığına dair tevazu göstermesi için yapılabilir. İnsan, ölümü esnasında, imanının kabul edilip edilmiyece ğini kesin olarak bilemez. Bu sebeple "inşallah hakkiyle müminim" demek caizdir."

Görülüyor ki Gazzali, kelâm sorunlarında Ehl-i Sünnet'in görüşlerini savunmuş , bu görüşleri akli ve nakli delillerle perçinlemiştir. Bütün sapık fırkaların sapık düşüncelerine karşı koymuştur. Cebriye'nin, Mürcie'nin, Mu'tezile'nin ve Batıniyenin, islamiyet için zararlı düşüncelerini çürütmüştür. Kelâm'da nakli delilleri yerine göre kullandığı gibi, akla ve mantığa da önem vermiştir. Onun çabalariyle islami ilimler yeniden dirilmiş ve islami inançlar korunmuştur.

Gazzali sadece bir kelâmcı değil, fakihtir, filozoftur ve mutasavvıftır. O yüzyıllarca önce öldü. Fakat onun görüşleri hala yaşıyor ve kıyamete kadar da ya şıyacaktır.




BİBLİYOGRAFYA

Abd ar-Râmık, Ebıl Bekr: Maa'l-Gazzâlif fi Munkizih Min ad-Da-Mı, Matbaat al-istikâmet, Mısır (tarihsiz).

Bouyges, Maurice: Essai de Chronologie Des Oeuvres de al-Gazali,Beyrouth(tarihsiz)
Brader: La Philosophie Du Moyen Age, Paris 1949.

Çantay, Hasan Basri: Kur'an-1 Hakim Ve Meâl-i Kerim, İstanbul 1957-1958.

Çubukçu Ibrahim : Gazzâli Ve Bâtınilik, Ankara 1964.
Çubukçu, İbrahim Agâh: Gazzali Ve Siyaset, ilâhiyat Fakültesi Dergisi içinde, C. IX, Ankara 962.

Çubukçu, Ibrahim Agâh: Mu'tezile Ve Ak ıl Mes' elesi, Ilahiyat Fakültesi Dergisi içinde, C. XII, Ankara 964.

al-Fahfıri, Hanna Ve al-Cerr, Halil: Tarih al-Felsefet al-Arabiyye,C. II, Beyrüt 1957.

al-Fârisi, Abd al-Gâfir: as-Siyâk Nişâpûr, Köprülü K. No: 1152, Istanbul,

Gardet, Louis et Anawati: Introduction â la Th6ologie Musulmane, Paris 1948.

al-Gazzâli: Faysal at-Tefrika Beyn al-İslâm Va'z-Zandaka, Mısır 1325 /1907.
al-Gazzâli: Fadâih al-Bâtıniyye, Leiden 1956.
al-Gazzâli: al-Hikme fi Mahlûkât Allah, Mıs ır 1903.
al-Gazzâli: Cevâhir al-Kur'an, Mısır 1933.
al-Gazzâli: İhyâ Ullim ad-Din, Matbaat al-Istikâmet baskısı , Mısır (tarihsiz)
al-Gazzâli: al-İktisâd fi'l- İ'tikâd, haz ırlıyanlar : I. A. Çubukçu ve Dr. Hüseyin Atay, Ankara 1962.
al-Gazzâli: al-Kadın fi't-Tevil, Mısır 1940.
al-Gazzâli: Kimyâ-y ı Saâdet, c. I, Tahrân 1333.
al-Gazzâli: Kitâb Kavâs ı m al-Bâtı niye, yayınlayan: Prof. Ahmed Ateş , (Ilahiyat Fakültesi Dergisi, c. III, sayı : Ankara 1954.
al-Gazzâll: Mes' eletân Suile Anhuma'l - Gazzâl'i, Mecmuat ar - Resâil içinde, Süleymaniye Kütüphanesi, Beşir Ağa bölümü, No: 650, İstanbul.
al-Gazzâli: al-Munkiz Min ad-Dalâl, al- Kahire -1309.
al-Gazzâli: al-Mustasfa Min İlm al-Usûl, C. I. Mıs ır 1356.
al-Gazzâ.li: Mişkât al-Envâr, Mıs ır 1325.
al-Gazzâli: Mizân al-Amel, Mıs ır 1328.
al-Gazzâli: ar-Risâlet al-Ledunniyye, Mısır 1328.
al-Gazzâli: Tehâfut al-Felâsife, Dar al - Maarif baskısı , Mısır (tarihsiz).
Massignon, Louis: Recueil de Textes İnhlits, Paris 1929.
Mubarak, Zeki: al-Ahlâk İnd al-Gazzâli, Mısır (tarihsiz).
İbn al-Cevzi: al-Muntazam fi Tarih al-Mulûk Umem, Haydarabad 1357.
'bn al-Cevzi: Telbis-i Iblis, Mısır 1340.
İbn Hallikân: Vefayât al-A'yân, Mısır 1357.
İbn Hanbal, Ahmed: Musnad, Mısır 1352.
İbn Tufeyl: Hayy b.Takzân, Dar al - Maarif baskısı , Mısır (tarihsiz).
Nevbahti: Fırakaş- Şia, İstanbul 1931.
Obermann: Der philosophische Und Religiöse Subjektivismus Ghazalis, Leipzig 1921.
Quadri: La Philosophie Arabe Dans L'Europe Mievale, Paris 1947.
as-Subki: Tabakât aş-Şâfiiyyet al-Kubıâ, Mısır 1324.
aş- Şehrestâni: al-Milel Va' n-Nihal, C.I, Mısır 1317.
Ülken, Hilmi Ziya: islam Felsefesi Tarihi, İstanbul 1957.
Wensinck: La Pensee de Ghazzaliş, Paris 1940.
az-Zebidi: İthâf as-Sâde, Mısır 1311.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

MARKSiZM VE VAROLUSÇULUK - 1

Adam Schaff

Çev: Evinç Dinçer

Varoluşçuluk etkilerinin birdenbire patlak vermesinin, son yıllarda Polonya'daki entelektüel hayatın en ilginç olaylarından biri olduğu kolay kolay yadsınamaz. Felsefi bir eğilimin daha önce yalnız hiç tanınmadığı değil, aynı zamanda geleneksel olarak yabancı sayıldığı bir ortamda birdenbire ve hızla başarı kazanmasının nedeni, her halde, bu durumun her şeyden önce kendi sosyo-psikolojik dokusu içinde incelenmesiyle açıklanabilir. " Her şeyden önce, ama her şeyin dışında olarak değil tabii. Çünkü sorunun tam anlamıyla felsefi bir yanı var ve bu yanının belirtilmesi bu konuyu bütünüyle kavramamıza yardım eder.

Polonya'da son zamanlarda devam eden felsefi tartışmalarda (burada felsefenin konusunun ne olduğu üzerinde yapılan tartışmalara ayrı bir önem verilmiş olmakla birlikte, son birkaç yıldır yalnız bu tartışmalarda değil, bütün tartışmalarda) iki değişik felsefe anlayışı belirdi. Kimi felsefenin, varlığın bütününü yöneten en genel yasalarla ilgilenen bir bilim dalı olduğunu öne sürüyor, kimi de onu bireyin hem kendine hem de başkalarına karşı doğru (proper) davranması anlamında insan hayatı üzerine düşüncelerin özel bir dalı sayma eğiliminde. Bu ikinciler felsefeye büyük sorumluluk yükleyen "bilim" adını vermeyi bile düşünmezler. Bu görüş ayrılığı mutlaka felsefenin özü ve görevleri üzerine bildiriler halinde doğrudan doğruya dile getirilmez. Çoğu zaman olduğu gibi, dolaylı yollarla ve iki değişik felsefe anlayışının savunucuları tarafından ortaya konan somut ve tikel (cüz'i) sorunların sonucu olarak belirtilirler.

Başlıca iki karşıt düşünceyi tanıtırken göz önünde bulundurduğumuz bölünme çizgisi yalnız çağdaş dünyamız için büyük önem taşımaz, ayrıca uzun bir gelenek tarafından da doğrulanmıştır. Çünkü bu bölünme bir dalıyla İonya okuluna bir dalı ile de Sokrates okuluna kadar uzanır. Ancak bu anlamda felsefe tarihindeki İon ve Sokratik çizgiden söz açılabilir.

Bugünkü karşıt düşünürlerin bu uzak felsefi geleneklere başvurmalarının gerekliliği tamamıyla kabul edilmiştir. İonya düşünürleri, felsefi görüşlerinde, gerçeklik üzerine spontan düşüncelerle dinsel mitosu birleştirmiş de olsalar, felsefenin görevlerinin çeşitli bilimlerin araştırmalarıyla sıkıca bağlı olduğunu ve özel uğraşı alanının dünyayı yöneten en genel yasalar olduğunu kabul eden çağdaş akımın kökleri, bu düşünürlerin geleneği içindedir. Çiçero'nun dediği gibi, felsefeyi gökyüzünden indiren, onu insanoğluna tanıtan filozof Sokrates'dir.

Felsefe sistemlerinin materyalist ve idealist adları altında ana-bölünmesine ek olarak, birçok başka bölünmeler de düşünülebilir. Örneğin, ampirizm ve rasyonalizm, ampirizm ve irrasyonalizm, dünyanın statik ve dinamik olarak görünüşü vb. gibi ayırmalar yapılabilir. Bütün bu ayırmalar şu ya da bu yoldan birbirlerine bağlıdır, ama bu mutlaka onların felsefe sistemlerinin ana bölmeleri içinde toplanmalarını gerektirmez, daha çok onlar birbirleriyle örülmüş gibi görünürler. Felsefe tarihinin "Kara ve Ak"larla kurulu bir bilgi taslağından başka bir şey ortaya koyamaması da bundandır. Materyalizm de, idealizm de felsefenin konusuna çeşitli yönlerden yaklaşma fırsatı verirler ve özellikle, İonya felsefesi ile Sokratesçi akım arasındaki tartışmanın çözüm yolu tek değildir -daha pek çoğu için de bu böyledir, çünkü, başka sorunlarda da olduğu gibi bu bölümleme tarih içinde hiçbir zaman arı olamamıştır. İonya okulu açısından felsefenin görevlerini enine boyuna yorumlayanlar arasında ahlak sorunlarını ele almayı reddedenler ancak çok uçlarda olanlardır; tıpkı bunun gibi, Sokratesçi felsefe anlayışı taraftarlarının da ontolojik ve epistemolojik sorunlara ilgisiz kalmaları ancak olağanüstü durumlardadır. Bu, çağımızda iki aşırı akım olan neo-pozitivizm ile varoluşçuluk örneğine de uygun düşer.

Bu olguyu açıklamak hiç de güç bir iş değil: Bunu, gerçekte varolan sorunlardan onların varlığını salt doktrin yoluyla yadsıyarak kurtulamayacağımız hakkında hepimizin bildiği iddia bir kez daha doğrular. Bu iddia klasik örneğini sahte-sorunlar denilen sorunlar üzerine alan öğretisiyle neo-pozitivizm'de görürüz. Neo-pozitivizm başka şeylerin yanı sıra, geniş anlamda ahlak biliminin sadece cümlelerin gramatik biçimlerinden ibaret olduğu, anlamdan yoksun bulunduğu, ya da başka bir deyimle anlamsız olduğu hakkındaki önermeyi tanıtlamak istemişti. Neopozitivistler varoluşçuluğun asıl özelliği olan sorunları daha başka birçok sorunlarla birlikte şiirsel duygular başlığı altında sınıflamakla ve onları bilimsel nitelikten yoksun saymakla ne demek istediler? Elbette, örneğin hayatın ve ölümün anlamı ile ilgili sorular gibi, bazı sorular hiçbir zaman bir sıvının ısı derecesi ve buna benzer şeyler hakkındaki soruların cevaplandırıldığı biçimde cevaplandırılamaz. Kuşkusuz bu böyledir. Ama bunun böyle olması sorunun ortadan kalktığı ya da felsefi bir sorun olmadığı anlamına mı gelir?

Böyle bir sorun karşısında duyulan iç huzursuzluğu ne yazık ki yalnız neopozitivizm'de değildir. Buna benzer günahlar Marksizm tarafından da (başka yoldan, oldukça başka nedenlerle ve başka bakımlardan olmakla beraber) işlenmiş ve bu, Polonya'daki ideolojik çatışmayı önemli derecede etkilemiştir.

Doktrini bakımından Marksizm pozitivizmden farklı olarak, bireyin yeri ve rolü -Varoluşçuların tekellerine aldıkları konular- üzerinde düşünmeye engel değildir. Tersine, başlangıçtan beri sorunları varoluşçuluğunkine taban tabana karşıt biçimde ortaya koymuş olmasına rağmen gene de Marksizmin köklerini büyük ölçüde bu çeşit ilgilerin alanında aramak gerekir. Böylece, örneğin, Marx'ın yabancılaşma sorununu ele alış biçimi varoluşçuluğunkinden oldukça farklı olmakla birlikte, bu sorun hakkındaki-eski Marksist düşünce bütünüyle bu kategoriye girer. Yani, Marksizm bu ve buna benzer sorunlarla uğraşabilmek için adamakıllı "mücehhez"dir; "sözlüğünü" genişletmesinin, hele varoluşçuluğun ona "eklenmesi"nin hiç gereği yoktur. Ama Marksizmin daha sonraki gelişmesinde bu gibi sorunlar bir yana bırakıldı; ve bunlarla başkaları (çoğu kez de tüm yanlış ve idealist açıdan) uğraştığı için Marksizm'e yabancı ve düşman sayıldılar.

Bu neden böyle oldu? Marksizm neden bu sorunları başlangıçta ihmal etti, sonra da onlardan büsbütün koptu? Öncelikle, Marksizm'in devrimci işçi sınıfı hareketi ile sıkı ilintisi, onun toplumsal gelişmenin yasalarına, sosyalizme ve sosyalist yapıya geçiş yasalarına, kitlelerin hareketi ve çatışmalarıyla ilgili sorunlara eğilmesini gerektiriyordu. Marksizmin bu politik zihin uğraşının sonucu olarak tek insan'a ve onun kendine özgü sorunlarına bağlı konular geriye itildi. Ve giderek proletaryanın zaferinden sonra böyle bir çalışma için gerekli nesnel koşullar varolunca, bu kez de başka bir karşıt faktör, daha da büyük bir güçle araya girdi: Marksizme yabancı ve çoğu zaman açıkça düşman olan birtakım akımlar bu sorunlara el attılar, onları tekellerine aldılar ve devrimci işçi sınıfına karşı savaşlarında bir silah haline getirdiler. Bu savaşın doğurduğu nefret duygusu düşman akımların ilgilendikleri sorunlara da sıçradı ve böylece bu sorunların kendileri de yabancı ve düşman sayılır oldular. Elbette bu yanlış ve gerçeğe aykırı, ama psikolojik bakımdan anlaşılması mümkün bir süreç. Bunun sonucu Sartre'ın haklı olarak gösterdiği gibi, Marksist felsefede tarihsel bir gedik açılması olmuştur.

19. ve 20. Yüzyıllardaki Varoluşçu etkinin kaynakları ve kalıcılığı toplumsal faktörlerin sonucu olarak açıklanabilir ve bu açıklama hiç de ilkel bir sosyolojik yaklaşım sayılmaz. Çünkü bir toplumsal düzen yerini bir başkasına bırakırken, ortaya çıkan huzursuzluk dönemlerine özgü ahlaki ve siyasi buhranlar ile felsefe akımları arasındaki bağ o kadar apaçıktır ki, toplumsal evrim yasalarına karşı bir ilgi doğuran ve bu alandaki araştırmaları destekleyen, aynı zamanda insanı birey ve birey'in yaşantısı üzerine düşünmeye -bu düşünceler çağın kargaşalığından ve bu kargaşalığın yol açtığı buhranlardan doğar- özendiren dönemlerdir bunlar. Çünkü kimi bireysel sorunlar ve yaşantılar vardır ki (ölüm ya da hayatın anlamı gibi) bunlar her çağda kendilerini tekrarlarlar; ama kimi dönemlerde -toplumsal kurumların değişmezliği hakkındaki yaygın inancın sarsıldığı, bir çatışmanın gelişme gösterdiği ve bunun da ahlaki ve siyasi bir buhranla bir arada olduğu, bir seçim yapmak gerektiği ve daha önce yerleşmiş ölçütlerin (kriter) böyle bir seçimde artık işe yaramayacağı anlaşıldığı zamanlar- hayatın kendisi bu sorunlar toplamını öne çıkarır. Bu da, başka şeylerin yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra varoluşçuluğun görülmemiş derecede büyük bir çekicilik kazanışını açıklar. Yalnız ortaya koyduğu sonullar değil, aynı zamanda (belki de öncelikle) temelindeki ruh hali de -bir çöküş ve boyun eğme psikolojisi, her şeye "kadir" irrasyonel güçlerle savaşında bireyin hayatını dolduran umutsuzluk duygusu- aslında insanlardaki birtakım duyguların yansımasıydı; varoluşçuluk bu insanları her şeyden daha kolaylıkla kendine çekti, çünkü ilgilendiği konular onların düşünceleri ve duygularıyla çakışıyordu.

Bizim 1956-1957 yıllarındaki özel koşullarımız içinde bütün bu faktörlerin etkisinin daha da güçlü olması gerekirdi. Bu, yerleşmiş ölçütlere olan yaygın güvensizlikten, değerlerin genellikle altüst oluşundan, insan varlığının tehlikede olduğu ve bilinçli eylemin anlamsızlığı hakkındaki yaygın kanıdan da fazla bir şeydi. Aslında bu duygular normal olarak savaş ve devrim sarsıntıları ile birlikte gelişirler ve büyük ahlaki buhranlara yol açarlar. Polonya'da hiç olmazsa kimi çevrelerde, başka ve belki de daha sert kasırgalar koptu. Uluslararası komünist hareketlerinin, bizim kendi deyimimizle "geçen dönemin yanılgıları ve çarpıklıkları" dediğimiz şeyleri açığa çıkarması, bir çokları için nitelik ve derece farklarıyla bireysel ahlak buhranlarına yol açan ahlaki ve siyasi depremler yaratmıştı.

1 | 2 | 3 | 4

MARKSiZM VE VAROLUSÇULUK - 2

Bütün bu olup bitenlerin sonucu olarak daha önce bütün emirlere, onların doğru olduklarına inandıkları için körü körüne boyun eğenler şimdi insanın eyleminden sorumluluğu, disiplinle vicdan arasındaki çatışma, kitle hareketlerinde birey'in yeri ve rolü, çeşitli davranış normları arasındaki aykırılık ve bunun ahlaki bir buhranla sonuçlanması halinde alınacak kararlar hakkında sorular sormaya başladılar. Bunun şaşırtıcı bir yanı var mı? Hayır, bu hiç de beklenmedik bir olay değil, tersine oldukça normal ve anlaşılabilir bir olay. Hatta diyebilirim ki: Bir kimse şu ya da bu bakımdan böyle bir duruma düşmediyse, bu sorunlar karşısındaki tavrını (eğer bunlarla ilgilendiyse) yeniden belirtmemişse, ya tümden ilkel bir insandır, ya da manevi duygusuzluğun en kötüsüne sürüklenmiştir. Bu sorular sorulabilir değil, sorulmalıydı.

Öyleyse, insanların bu arama içinde, bu ateşli soruları çözümleyebileceğini ve acele cevap bekleyen sorunlarını cevaplandıracağını haklı olarak umdukları bir görüşe yönelmelerine şaşılır mı? Cevap gene hayır olmalı. Varoluşçuluktan yardım beklemeleri hoş değil. Bunun kötü sonuçları oldu, ama özellikle bu aramanın şiddetli manevi sarsıntı ve siyasi kargaşalık atmosferi içinde yer aldığı hesaba katılırsa durum baştan aşağıya savunulabilir. Marksizmin felsefi gelişiminde açılan gediğin -Sartre'ın işaret ettiği ve varlığı yadsınamayacak gedik- etkileri hem önemli hem de acı oldu. Çünkü les absents ont toujours tort. Yukarıdaki uyarmalar varoluşçuluktan esin bekleyen revizyonist eğilimleri haklı çıkarmak için yapılmadı. Varoluşçuluğun bizim kendi saflarımızdaki başarı nedenlerinin açıklanması, her şeyden önce bu başarıya imkân veren kendi yanılgılarımızın ve eksikliklerimizin gözden geçirilmesini şart koşar. Böylece, son çözümde, bu tür bir hesaplaşma olayların gidişini değiştirme yollarını ve araçlarını araştırmak, karşı koymaya elverişli yöntemleri araştırmaktır. Bu hepsinden önemlidir. Çünkü varoluşçuluğun Sartre yorumunda İkinci Dünya Savaşı'ndan beri bir çeşit felsefi moda haline gelen biçimi, yalnız biçim olarak çok çekici olmamış, özü ile de büyük kitleye çok daha yakın gelmiştir. Tanrıtanımaz Varoluşçuluk, bu görüşü savunanların ilerici toplumsal eğilimleri ile birleşince, çeşitli biçimlere girmiş olan varoluşçuluk tarihinde bir yenilik idi ve açıkça burjuvalığını ortaya koyan akımlardan çok, sol eğilimler tarafından benimsenmişti. Bütün bunlar Polonya'daki revizyonizm sırasında "moda"laşan felsefenin niçin varoluşçuluk olduğunu gösterir ve onun birden "patlak vermesi" ile hızla "ilerleme"sinin nedenlerini açıklar.

Bundan çıkarılacak tek sonuç şu ki, yüzüstü bıraktığımız sorunlarla uğraşmak karşılaştığımız sorunlara kendi cevaplarımızı vermek ve açılan gediği kapatmak için mümkün olduğu kadar kısa zamanda tavrımızı takınmak zorundayız.

Bütün bu nedenler yüzünden aşağıdaki sorunları birtakım ayrıntılarıyla incelemek gerekiyor. Varoluşçuluğun ele aldığı sorunların çekiciliği nereden geliyor? Bu sorunların hangileri gerçekten önemli sayılabilir? Ve bu durumda hangileri Marksist açıdan ele alınmalıdır? Varoluşçuluğu bir doktrin olarak değerlendirmek, ya da onun bütün iddialarını çözümlemek değil bizim amacımız. İşimiz çok daha gösterişsiz, ama çok daha somut: Varoluşçuluğun özellikle kişisellik kuramı ile ilgili olan ve bugün Polonya'da toplumsal önemi görülen ortak sorunlarını incelemek.

Birbirinden bu kadar ayrı, gerçekten açıkça birbirine bu kadar karşıt iki felsefe akımı olan Marksizm ve varoluşçuluk (yani Sartre'ın varoluşçuluğu; çünkü onun Polonya'da belli bir etkisi olmuştur) arasında yapılacak bir karşılaştırmaya aralarındaki ana ayrımları belirleme çabası ile başlamak gerek. Varoluşçuluk Marksizmle karşılaştırıldığında yalnız değişik bir sorunlar dizisini, değişik bir sözlüğü ya da değişik bir dünya görüşünü kapsamaz; o aynı zamanda bambaşka bir düşünce dünyasını da temsil eder. Eğer biz bu aykırılığın ana noktasını yakalayamazsak bu tartışmadan bir şey umamayız.

Bu ana nokta -ki Marksistlerle varoluşçular arasındaki bütün öbür düşünce ayrılıkları bu noktanın çevresinde toplanır- birey anlayışıdır. Çünkü bütün varoluşçu akımların ana konusu da bu olmuştur- ontoloji ya da epistemoloji değil, doğrudan doğruya insanoğlunun sorunu, insan sorunu.

Varoluşçu düşünce ile Marksist düşünce arasında karşıtlık, bu yazı çerçevesinde, aşağıdaki sorunlara indirgenebilir: İnsanın sorunlarını çözümlerken ya hareket tarzını tamamen keyfi olarak seçen ve böylece toplumsal hayat dediğimiz şeyi yaratan "bağımsız" (otonom) birey'i çıkış noktası olarak alacağız, ya da karşıt yolu tutup birey'e biçim veren ve onun hareket tarzını belirleyen toplum'la işe başlayacağız. Elbette bu, davanın çok genel olarak ortaya konmasıdır ve yalnızca daha birçok ayrıntılı önermeyi değil, ayrıca bir yorumu da gerektirir. Ama ana sorun buradadır ve her şey -öz ve varlık sorununu da içine alarak- ancak buna bağlı olarak ortaya çıkar.

Şunu iyice belirtmek yararlıdır ki, iki akımın çıkış noktaları arasındaki uyuşmazlık hiçbir zaman varoluşçuluğun toplumun rolünü, Marksizmin de birey'in rolünü kesinlikle yadsıdıkları anlamına gelmez. Bizim burada işaret etmek istediğimiz, kuramsal görüşe nedense sıkıca bağlı olan (yöntem sorunlarında çoğu zaman bu böyledir) çözümleme yöntemidir. Varoluşçuluğun bütün türlerinin ortak çizgisi (bu türlerin sayısı Kierkegaard'dan Sartre'a kadarki zaman içinde oldukça çoktur ve büyük ayrımlar gösterirler) yalnızca onların temel sorun olarak birey'in kaderi ve yaşantısını almaları değildir. Onlar aynı zamanda birey'i çevresinin irrasyonel güçleri ile savaşında yalnız kalmış, tecrit edilmiş ve trajik olarak görmelerinde de uyuşurlar. Bu konuların anlaşılması güç olduğu gibi, kesinlikle dile getirilmesi de çok güçtür.

Normal olarak buna öznelcilik (subjektivizm) denir; varoluşçular kendi durumlarının böyle nitelendirilmesine ne kadar şiddetle karşı koyarlarsa koysunlar, bu gerçekten öznelciliktir. Çünkü ancak öznelci bir yaklaşım insanı, bireyin egemen olduğu düşüncesi gibi tuhaf ve kendi içinde çelişik bir düşünceye götürebilir (eğer bireyin tüm özgür, olduğuna, yalnız kendi kararlarına bağlı kaldığına, ama aynı zamanda çaresizliğine, kötü bir kaderle savaşında acı bir mutsuzluk içinde olduğuna inanacaksak). Ama işaret ettiğim gibi, bu düşüncede, iradeci bir renk taşıyan öznelcilik ile insanın eylemleriyle bağımlı olmayan kaderin nesnelmiş gibi ele alınması arasında bir iç çelişme var; ve taraftarları için bu kadar çekici olan umutsuzluk ve anlamsızlık felsefesi bu çelişme olmasa bütün büyüsünü yitirmiş olur. Şu da var ki, varoluşçuluktaki çelişme yalnız bu değildir. Sartre'ın varoluşçuluğu hem görüşlerinin evrimi, hem de bu evrimin çeşitli aşamaları arasındaki zorunlu çelişmeler yüzünden öznel bir durum olarak ele alınmalı. Sartre'ın başarısı, bütün varoluşçu akımların ana sorunu sayılan birey ve bireyin çevresiyle karmakarışık ilişkileri sorununu olağanüstü bir ustalıkla, artistik bir çekicilikle sunmasından ileri geliyor. Bu bakımdan Sartre'ın varoluşçuluğu, yalnız felsefesini baştan aşağı dolduran karamsarlık ve umutsuzluk psikolojisiyle değil, aynı zamanda bu psikolojiyi belirleyen çok daha önemli bir nedenle gelenekseldir: Anti-sosyal bir tutumla ele aldığı yalnız ve tecrit edilmiş birey, kendi hareket tarzıyla ilgili kararları tam bir yalnızlık içinde vermek ve canlı cansız bütün kötü şeylere karşı savaşında salt kendisine güvenmek zorundadır -son sığınağında da korku ve umutsuzluktan başka bir manzara ile karşılaşmaz. Bu yeni bir düşünce değildi ama, özellikle savaş sonrası manevi kargaşalık döneminde, geleneksel değerler sisteminin alt üst edildiği yeni bir değerler sisteminin ancak ıstırap ve çekişmeler içinde yeni yeni doğmakta olduğu bir zamanda daha etkili görünmüştü. Bu anlayış, öbür görüşlerden çok daha etkili olmuştu çünkü -gene söyleyeyim- aynı zamanda güçlü bir psikolog olan büyük bir yazar tarafından dile getirilmişti.

Ne var ki, bu Sartre'ın yalnız bir yanı. Bir de birinciye karşıt olarak, pratik eylemiyle sosyalizme ve kuramsal çabalarıyla da Marksizme yönelmekte olan öteki Sartre var. Sartre'ın -Marksizme yönelen bir varoluşçunun -bizim Marksistlere- ki onlara da varoluşçuluğa yönelmektedirler ve bu arada Marksist felsefe ve değerler hakkındaki bilgilerini yitirmişlerdir -Marksizmin çağımızda yaşayan, gelişme manzarası gösteren tek felsefe olduğunu anlatmak için özel bir makale ("Marksizm ve Varoluşçuluk", Tworczocs, No.4, 1957) yazmış olması hayli gariptir. Hayli gariptir dedim ama, bu sözüme aynı zamanda iyice anlaşılabilir olduğunu da ekleyebilirim. İki karşıt eğilim "Marksizmden sapan ve Marksizme yönelen) belli bir noktada çakıştı mı, bu nokta hiçbir zaman bir uyuşma noktası değildir. Çünkü geriye kalan bir şey daha var: Onların gelişme süreçleri; bu hiç gözden kaçmamalı, çünkü uyuşmazlıkları bu yüzdendir. Varoluşçu geleneğe bağlı kalan Sartre ile Marksizmin felsefi görüşünü kabul eden Sartre arasında bir çelişme vardır ve bu ancak, bugün onun görüşlerinde gözlemlediğimiz aykırı durumların birini kabul etmemekle ortadan kaldırılabilir. Bu çelişme en özlü biçimde bireyin sorununun ele alınışında görülür. Polonya'daki birtakım garip "hayranlar"ının bir varoluşçu olarak tanıtma hevesine kapıldıkları genç Marx, ünlü Feuerbach Üzerine Tezler' inde der ki: "... insan özü her bireyin tabiatında varolan bir soyutlama değildir. Aslında o, toplumsal ilişkilerin bütünüdür."

1 | 2 | 3 | 4