MARKSiZM VE VAROLUSÇULUK - 3

Bu özdeyişsel ifade Feuerbach'a yöneltilmişti. Feuerbach, Marx'a göre, bireyin toplumsal karakterini kavrayamamış, bu yüzden de iki şeye karşı, çifte günah işlemişti:

(a) bireyin tarihsel belirlenişine karşı; çünkü onu soyut olarak tecrit edilmiş bir birey gibi ele almıştı;

(b) bireyin toplumsal belirlenişine karşı; çünkü onu natüralist bir biçimde, çeşitli türden bireyleri birbirine iliştiren bağlar açısından ele almıştı.

Feuerbach'ın bireyi ele alışına yönelttiği (özellikle burada Feuerbach insanın dinsel duygusundan söz açıyordu) eleştirisini bitirirken Marx: "Feuerbach 'dinsel duygu'nun kendisinin de toplumsal bir ürün olduğunu ve onun incelediği soyut bireyin gerçekte belirli bir toplum biçimine ait olduğunu görmüyor," diyordu. Bu sözlerin yalnız Feuerbach'a karşı değil, aynı zamanda ve aynı şiddetle natüralizm ile varoluşçuluğun birey problemine yaklaşımlarındaki yanlış görüşe karşı da yöneltildiğini anlamak için özel bir sezgi ya da bilgi gerekmez. Marx der ki: "insan özü her bireyin tabiatında varolan bir soyutlama değildir. Aslında o, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. " Bunu anlamak işin özünü kavramak demektir. İnsan, bir "insan bireyi" olarak, "toplumsal ilişkilerin bütünüdür", onun kaynakları, gelişmesi ancak toplumsal ve tarihsel bağlar içinde anlaşılabilir; yani, insan toplumsal hayatın bir ürünüdür. İnsanın ruhsal hayatına ve ürünlerine bu toplumsal, aynı zamanda tarihsel yaklaşım Marksizmin söz götürmez ve çok önemli bir kuramsal başarısıdır.

Bu nokta üzerinde, yalnız varoluşçu yaklaşıma karşı Marksist tezi savunmak için değil, bir de kendimizi genç Marx'ın görüşlerinin basitleştirilmiş yorumlarından kurtarmak için, önemle durulmalı. Kimi aydın çevrelerimizin Marx'ın çalışmalarının ilk dönemlerinde ele aldığı sorunlara birdenbire bu düşkünlüğü, o çevrelerin kendi kendilerine sordukları insan faaliyetleriyle ilgili sorulara bir cevap arama, Marksist kuramın kapsadığı konuları "insancıllaştırma"(hümanizme), bunlara insancıl bir anlam verme, bireyin kaderi ile bu konular arasında bir ilişki kurma çabası olarak açıklanabilir. Bu sorunlar ve bu heves gerçekten Marx'ın ilk yapıtlarında vardı ve bunları Marx'ın çalışmasındaki gelişmenin temeline dayandırarak incelemeye devam etmek çok önemli ve ciddi bir tekliftir. Böyle bir çalışma yalnız bu gibi sorunlar üzerinde araştırma gereğini uyandıran geçici toplumsal gereksinimlere bağlı değildir. Aslında, önemli olan bu sorunlara nasıl yaklaşıldığı ve bu sorunların nasıl incelenip yorumlandığıdır. Şu halde daha önce Marksizme bağlı kalmış aydınlar kitlesini varoluşçuluğa yönelten toplumsal ve psikolojik nedenler onları aynı zamanda genç Marx'ın görüşlerini varoluşçu bir hava içinde yorumlamaya itiyorsa bu araştırmanın niteliği adamakıllı değişmiş olacaktır.

Ama artık ana soruna dönelim. Biz birey sorununu varoluşçu biçimde ele alınışa karşı, asıl genç Marx'ın görüşlerinde keskin ve uzlaşma tanımaz bir direnme görüyoruz. Marx'ın bu konudaki görüşünü -bunu Marx ilkin Feuerbach Üzerine Tezlerinde ortaya koymuş, sonraki bütün incelemelerinde geliştirmiş- kabul etmek
varoluşçuluğun kuramsal temellerini reddetmek demektir: Onun öznelci, anti-sosyal ve tarihselliğe karşı olan birey kavramının reddetmek demektir.

Bunun için eklektizme ya da çelişmelere düşmeden, genel olarak felsefi sorunlar ve özellikle birey sorunu üzerinde varoluşçu ve Marksist görüşlerin ikisini birden benimsemek olanaksızdır. Eğer birey sorununa Marksist açıdan, yani tarihsel ve toplumsal açıdan yaklaşırsak, varoluşçu birey kavramındaki idealist (subjektivist) temelleri reddetmek zorundayız; insan ahlaki bir çatışma ile karşı karşıya geldiği zaman bağımsız olarak karar vermek durumunda olduğu için (ki bu doğrudur ve ana sorun burada ortaya çıkar) yalnızlığa ve giderek keder ve ümitsizliğe mahkumdur, önermesini reddetmeliyiz. Tersine, Marksizm gösterir ki, insan bir anlamda bağımsız sayılacak kararlar verirken ve belli bir tavır takınır ya da bir davranış biçimini seçerken daima bu kararları topluma bağlı olarak alır -çünkü onun kişisel modelleri toplum tarafından belirlenmiştir, dayandığı temeller, Marx'ın dediği gibi, toplumsal bir üründür ve bu görüş açısından "birey, gerçekte belirli bir toplum biçimine aittir. " Bu bakımdan "keder felsefesi" bir buhran döneminde toplumun belli bir kesiminde hüküm süren psikolojik havayı yansıtmakla birlikte "sonsuz" sayılan felsefi geçerliğini yitirir.

Şurası açıkça belirtilmelidir ki, tanrıtanımaz varoluşçuluk bile, insanın kaderi ve sorumluluğu sorununun dinsel açıdan ele alınışına, ilk bakışta göründüğünden çok daha yakındır. Bu, insana özgü şeyleri tarihsel ve toplumsal açıdan çözümlemeye yanaşmanın kaçınılmaz bedelidir.

Daha önce de görüldüğü gibi, varoluşçuluk, kendi kaderinin bağımsız yaratıcısı olan bireyin "egemenliği"nin tanınması ve insanın kör bir kaderin elinde oyuncak olduğunu ve -Sartre'ın özellikle oyunlarında ısrarla üzerinde durduğu gibi- kötünün insanın eylemine bakmadan her zaman onu yendiğini (Le Diable et le Bon Dieu belki bu düşüncenin en keskin ifadesidir) ilan eden "keder felsefesinin anlamı arasındaki bir iç karşıtlıkla nitelenir. Bu karşıtlık dinsel terbiyeye ve özellikle Musa dinine (ki Hıristiyanlık onun bir kopyasıdır) özgüdür. Yahudi, Yehova da varoluşçular kadar sapkındır: Onun, insanı "kendi biçiminde yarattığı" ve oldukça ustalıkla iyi ile kötü bilgisini verdiği doğrudur, ama o bunu sadece insanı mahkum etmek için yapmıştır -tek öğretim aracı olarak On Emir'le donatılmış, ahlaki çatışmalarından kurtulabilmek için korku ve kargaşalık içinde karanlıkta umutsuzca yol arayan, en sonunda lanetlenme ile karşı karşıya gelecek olan sefil solucan. Bu ulvi, kutsal yaratık, dinin ışığında ne kadar sefil, çaresiz, ne kadar zavallı ve aşağılanmış görünür. Ve eğer bu kötü Demiurgos'un önceden mahvolmaya mahkum ettiği kendi yaratığının düşüşünü beklediğini hatırlayacak olursak; şu haince tehdidi düşünürsek: "Dedesi koruk yemiş torunun dişleri kamaşmış"; insanın eylemlerinde alacağı intikamı asıl günahkarlardan ta onuncu kuşağa değin sürdürdüğünü aklımızdan çıkarmazsak -rahatlıkla İncil'in olağanüstü derecede ahlak dışı bir kitap olduğu sonucuna varabiliriz. İster tanrıtanımaz, ister dinsel olsun, varoluşçular da gerçekte aynı görüşü temsil ederler ve ihtiyar Yahova'nın hainliğini ve sapkınlığını olduğu gibi tekrarlarlar. Onlar da bireyi egemen olarak nitelerler, ama bu sadece onu yalnız bırakmak, toplumdan ayırmak içindir; kötü Kader'in ayakları dibinde çaresizlik içinde sürünen bu sefil, gülünç solucanları başlarında ahmakların egemenlik taçları ile kedere ve kimsesizliği düşürmek içindir. Onların, bireyi toplumdan çekip koparmakla ona egemenlik tanımak şöyle dursun, tersine, onu herhangi bir gerçek bağımsızlıktan yoksun bıraktıkları ortada değil mi? Kafka'nın romanlarını, Şato ya da Dava'yı okuyan, ya da La Diable et le Bon Dieu'de Sartre'ın kahramanının başına gelenleri seyredenlerin bundan kuşkusu olamaz. "Kader felsefesi" â rebours (tersine) bir terbiye, ahlakdışı bir ahlak dersi, insanca olmayan bir hümanizmadır.

Şunu yeniden söyleyeyim: İnsan Marksist görüşle varoluşçu görüş arasında bir seçim yapabilir, ama ikisini uyumlu bir biçimde bağdaştırmak olanaksızdır. Böyle olunca bundan önemli bir sonuç çıkarılabilir: Er geç Sartre'ın kendisi, kendi görüşlerinin çelişik unsurları arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Bu sözler, bir kimsenin Marksist olabilmek için varoluşçuluğun ilgilendiği sorunlarla uğraşmaktan vazgeçmesi gerektiği anlamına mı gelir? Hiçbir zaman. Bu makale baştan aşağıya karşıt yaklaşımın savunulması için yazılmıştır.

Sartre "Marksizm ve Varoluşçuluk"da kendi varoluşçuluğunun sadece Marksizmde açılan gediği kapatmak için tasarlandığını önemle belirtir ve bu gedik doldurulduğu zaman varoluşçuluğun bağımsız bir felsefe okulu olarak varlık nedenini yitireceğini söyler.

Her şey bizim bu açıklamayı yorumlayış tarzımıza bağlı. Eğer bu, Marksizmi varoluşçu kuram ve yöntemle "tamamlamak" demekse tüm önerme anlamsızdır, çünkü ateş, suyla tamamlanamaz. Öte yandan, eğer Sartre insanın sorunları -ki bunlar değişik nedenlerle tarihsel bakımdan varoluşçuluğun tekelinde kalmışlardır- Marksizm tarafından ve Marksist yöntemle temellendirilerek ele alınmalıdır demek istiyorsa bu çok dikkatli ve derine inen türden bir inceleme isteyen önemli bir önermedir.

Böylece aşağıdaki sorulara kesin cevaplar verme zorunluluğu ortaya çıkar: Ele alınan sorunlar nelerdir? Marksist açıdan hangi yeni sorunlar kuramsal olarak tartışılmalıdır? Varoluşçuluğun ortaya koyduğu sorunların hangileri karşıt bir kuramsal görüşle ele alınmaya değer?

Varoluşçulukta insanı özellikle kendine çeken şey nedir? Dikkatli bir inceleme iki büyük sorunlar grubunun özel bir ilgi istediğini ortaya koyacaktır:

(a) insanın kendi eylemlerindeki kişisel sorumluluğu, ki buna siyaset alanında ve özellikle çeşitli ahlak kurallarının çatışma halinde olduğu durumlardaki eylemleri de katılır;

(b) bireyin dünyadaki yeri ve rolü; bu ikinci konu oldukça bulanık ve belirsizce "hayatın anlamı"yla ilgili sorunlar olarak tanımlanmıştır.

(Her iki sorunlar grubu da geniş anlamda bir töre bilimin konularıdır, ama -ne yazık ki- bunların Marksist ahlak felsefesinin geleneksel gelişme programında bir yeri olmamıştır; bizim "Marksist ahlak felsefesi geliştirilmelidir" diye ortaya konmuş genel bir yargı ile yetinemeyişimiz bundandır. Önemli olan böyle bir ahlak felsefesi konusunun ve alanının nasıl belirtileceğidir.)

1 | 2 | 3 | 4

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP