GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 1

İbrahim Agâh Çubukçu

Gazzali'nin Hayatı

Huccet al- İslâm lakabıyle tanınan Ebu Hamid al-Gazzali   (H.450/M. 1058) yılında Tus'da doğdu. Henüz çocuk iken babasını  kaybetti. Kardeşi Ebu-1 Futûh Ahmed ile birlikte öksüz kaldı. Fakir olan babası, çocuklarına fazla bir mal bırakmamıştı. Bu iki çocuk, babalarından kalan az miktardaki miras tükenince, çalışarak hayatlarını kazanmak mecburiyetinde kaldılar. Babalarının Yusuf  Nessac adındaki bir arkadaşı, onlara ilimle uğraşmayı tavsiye etti. Çocuklar, bu tavsiye üzerine medreseye sığınarak bir yandan tahsil yaptılar, diğer yandan kitap istinsah ederek geçimlerini sağladılar. Bu iki kardeşten yaşta daha büyük olan Ebu Hamid Muhammed al-Gazzali, ilme ve incelemeye karşı daha hevesli idi. Çocukluğundan beri her şeyin sebebini, her fırkanın iç yüzünü, gerçeğin nerede olduğunu araştırır dururdu. İnceleme ve araştırma arzusu onu yerinde rahat bırakmadı. Ahmed b. Muhammed ar-Razkani'den Tus'da yeter derecede fıkıh dersi aldıktan sonra Curcan'a gitti. Burada Ebu'l-Kasım al-Ismaili (Ölüm H. 477/M.1084)'nin derslerinden istifade etti. Artık nerede bir ilim adamının şöhretini duysa, oraya koşuyordu. Bu sıralarda Nişabur'da Nizamiye Üniversitesinde tanınmış bilgin İmam al-Harameyn ders veriyordu. Gazzali, onun yanına koşmakta gecikmedi. Hemen onun öğrencileri arasına karıştı . Kısa zamanda hocasının dikkatini çekti. Her sorunun cevabını en iyi şekilde vermesini bildi. Sınıfının en çalışkan öğrencisi oldu. Henüz öğrenci iken kitaplar yazmağa başladı . H.478 /M.1085 yılında İmam al-Harameyn öldükten sonra Gazzali her ilmi toplantıda en çok saygı gören kimse oldu. Tanınmış vezir Nizam al-Mülk'ün huzurunda yapılan bir açık oturumda Gazzali bütün yarışmacıları susturdu. Bunun üzerine Nizam al-Mülk onu H. 484/M.1091 yılında Bağdad'daki Nizamiye Üniversitesinin rektörlüğüne atadı .

Gazzali, 4 yıl kadar Nizamiye Üniversitesinde ders verdikten sonra her şeyi terkederek Şam'da inzivaya çekildi. Tasavvufi bir hayat sürmek istedi. Bu arada Kudüs'e ve Hicaz'a gidip geldi. H. 499 yılında Fahr al Mülk onu yeniden öğretim hayatına yani Nişabur Üniversitesine çağırdı. Gazzali, bir süre direndi ise de, neticede Vezirin çağrısını kabul etmek zorunda kaldı. Bir yıl kadar Nişabur Üniversitesinde ders verdikten sonra, memleketi olan Tus'a çekildi. Orada özel öğrencilerine ders verirken hastalandı ve H. 505 /M.1111 yılında hayata gözlerini yumdu.

İşte hayatının genel durumu böyle olan Gazzali, islami ilimlerin hemen hemen bütün dallarında devrinin en parlak eserlerini vermiştir. Bu sebeple fıkıhcılar onu fakih, kelâmcılar mütekellim, felsefeciler filozof ve sufiler mutasavvıf sayarlar. Her ne olursa olsun gerçek şudur ki Gazzali, bu ilim dallarının hepsinde en büyük üstatlardan biridir.

Gazzali, İslam düşüncesi tarihinde özellikle geçirdiği ruhi bir buhranla tanınmıştır. Henüz çocukluk çağına yakın bir yaşta her şeyden şüphe etmeğe başladı . Özellikle taklidi bilgiye dayanmak istemedi. Çünkü Yahudinin çocuğunun yahudi, Hıristiyanın çocuğunun hıristiyan ve Mecusininkinin mecusi olmak üzere yetiştiğini biliyordu. Kendisinin de bir eğitim ve telkin sonucunda müslüman olmuş bulunması ihtimali üzerinde durdu. Taklidin insanları bazan yanlış inançlara sürüklediğini biliyordu. Bu düşünceyle taklidi reddederek gerçek bilgiyi bulmak istedi. Gerçek bilgi de ya hissiyattan veyahut akliyattan ibaret olabilirdi. Ona göre hissiyat duyularla elde edilen bilgilerdi. Akliyat ise zorunlu bilgiler demekti.

Gazzali'nin şüphesi, hissiyat ve akliyata da yayıldı . Hissiyata da güvenemedi. Çünkü uzakta duran bir cismin olduğundan küçük göründüğünü deneyle biliyordu. Yahut hareketsiz gibi duran gölgenin, gerçekte yer değiştirdiğini görmüştü. Bilginin insandan insana değişeceğini söyliyen Protagoras'tan haberdardı. Hattâ varlığı inkar eden Gorgias'ı da biliyordu. Başka bir deyimle Gazzali Sofistlerin şüpheciliğinden gerek al-Munkiz Min ad-Dalal'da ve gerekse kitab Fadaih al-Batiniye'de az da olsa söz etmişti. İnce bir araştırma onun Pyrrhon ve Timon'dan haberdar olduğunu da gösteriyor. Bü-tün yunan şüpheci okullarının, ne duyulara ve ne de akla dayanmadıkları ve güvenmedikleri bir gerçektir. Onlar, bir şeyin keyfiyete, kemiyete, mesafeye, içinde bulunduğu ortama, duruma, insanın sıhhatine ve organına göre başka başka algılanacağını söylemişlerdi. Hasılı ne Yunan şüphecilerine, ne de bir süre onların izinden giden Gazzali'ye göre sağlam bilgi elde etmek hususunda duyulara güvenilemezdi.

Gazzali için sağlam bilgiye dayanak olarak yalnız zorunlu bilgiler kalıyordu. Zorunlu bilgiler "10 sayısı, 3 den büyüktür", "bir şey hem hadis, hem kadim olamaz", "birş ey hakkında nefy ve isbat birleşemez" gibi sağlam önermelerin ifade ettiği anlamlardır. Zorunlu bilgiler de akılla elde edilir. Fakat Gazzali'nin şüphesi akla da yayıldı . İlkin duyumların gerçek olabileceğini düşünmüş ve fakat akıl bunu yalanlamıştı . Acaba akılla elde edilen bilgilerin de yanlış olması mümkün değil midir? Gazzali bu soru üzerinde durdu. Uykuyu örnek olarak aldı . Rüyada görülenlerin gerçek sanıldığı ve fakat uyanınca bunların hayalden ibaret bulunduğu açıktı . O halde uyanıkken düşündüğümüz bir çok şeylerin de hayal ve yalandan ibaret bulunması mümkündü. Uyanıklığa nisbetle uykuda görülenler nasıl hayal mahsulü ise, akıl ötesi bir âleme göre de uyanıklıkta görülenlerin yalan olması ihtimal dışı değildi. O halde akla da tam güvenmek doğru olamazdı.

İşte Gazzali, böylece şüphesini duyuların ve aklın alanına yaydı. Hiç bir şeye tam inanamadı ve güvenemedi. Fakat yüce Allah, ona yardım etti. Gazzali kalbine doğan bir nur sayesinde akli bilgilerin sağlamlığına inandı . 2+2 nin 4 ettiği hakkında şüpheye düşülemiyeceğini, bütün zorunlu bilgilerin yakin derecesinde sağlam olduklarını ancak böyle kalbine doğan bir nurla doğruladı. Gazzali, ilahi bir nurun varlığını Kur'an'dan da öğrenmişti. içine doğan nuru kuvvetlendiren "Allah hidayete götürmek istediği kimsenin göğsünü islâm'a açar"  âyetini hatırladı . Nitekim Hz. Muhammed bu ayeti açıklarken "bu Allah' ın kalbe attığı bir nurdur" diye buyurmuştu. Diğer bir hadisde ise "Allah halkı karanlıkta yarattı ; sonra onlar üzerine nurundan saçtı" diye söylemişti.

Gazzali ve İman

Görülüyor ki Gazzali'nin akli bilgilerin sağlamlığına inanış, bir sezgi gücüne dayanmaktadır. Ancak o, bu sezgisini bazı ayet ve hadislerle kuvvetlendirmesini bilmiştir. Şu kadar var ki Gazzali, şüpheciliğinin bu devresinde taklitten kurtulmuş ve sağlam bilginin ölçüsünü bulmuştur. Bir çeşit bilgi nazariyesi yapmıştır. Fakat gerçeğin nerede olduğuna dair şüphesi daha uzun yıllar sürmüştür. Şüpheden kesin olarak kurtulup ariflerin imanı derecesinde bir imana yükselişi H. 488 yılına rastlar. Ancak bu tarihten öncede araştırıcıların imanı derecesine de yükselmi şti. Özellikle Allah'a, Peygamber'e ve Ahiret hayatına dair onda iman hasıl olmuştu. Onu bu üç iman esasına götüren başlıca deliller şunlardır:

1—Sebepler.
2—Karineler.
3—Deneyler.

Gazzali, sebeplerle nedenselliği (causalite'yi) kasdetmiş olsa gerektir. Her şeyin bir sebebi olması düşüncesinden hareket ederek ilk yaratan kudretin yani Allah' ın varlığı inancına yükseldiği anlaşılıyor. Esasen Farabi ve İbn Sina'yı incelerken hareket deliliyle Allah'in varlığının ispatlandığını öğrenmişti. Bilindiği üzere bazı islam filozofları her hareket edenin bir muharriki olduğunu söylemişlerdir. Muharriki hareket ettiren diğer bir muharrik de aramışlardır. Böylece sonsuza kadar sonsuz muharrikler aramak gerekmiştir. Bu ise hareket sorununu içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Böyle bir anlamsızlıktan kurtulmak için bir ilk Muharrik'in varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bu ilk Muharrik de kendisi hiç bir şeye muhtaç olmıyan ve her şeyi yaratan Allah'tır.

Gazzali Descartes'tan yüzyıllarca önce "düşünüyorum o halde varım" önermesini aşağı yukarı söylemiştir: "Onun varlığı açıktır. İnsanın kendi varlığında hiç şüphe yoktur. Onun varlığı görünen ceset değildir... Bir kimse gözünü kapatsa, kendi kalıbını unutsa ve alemde gördüğü her şeyi gözünden silse, kendi varlığını zorunlu olarak tanır ve kendinden haberdar olur".  Böylece Gazzali kalbin ve insanın varlığına ulaşıyor. Esasen o çok kez kalp sözüyle insanın bilincini kasdediyor. O, "Allah' ı tanımak ve onun huzurunun güzelliğini müşahade etmek kalbin sıfatıdır" diyor.

Gazzali, bu düşüncesini al-Hikmet fi Mahlukat Allah adlı eseriyle de doğruluyor: " İnsanın kendi nefsi ve Allah' ın varlığına kendisini inandıran Tanrı vergisi aklı hakkında düşünmesi, Allah' ın mevcudiyetinin de büyük delillerindendir".

Gazzali, kâinattaki düzen ve olgunluk düşüncesinden hareket ederek de Allah' ın varlığını isbatlamıştır." Gazzaliyi iman esaslarına inanmağa götüren diğer bir delil de karinelerdir. O, karinelerle altıncı duyuyu yani sezgiyi kastetmiştir. al-Munkiz'de aklın ötesinde başka bir âlemin, başka bir hâkimin bulunduğunu farzetmiştir. Nübüvveti akıl ötesi âleme bir örnek olarak göstererek her şeyin nübüvvetin ışığı ile anlaşılacağını söylemiştir. Yukarda belirttiğimiz gibi o içine doğan bir nurla yani bir nevi sezgi gücü ile şüpheden kurtulduğunu açıklamıştır.

Gazzali'yi imana götüren diğer bir delil de deneylerdir. Onun yaptığı deneyleri üç bölümde özetliyebiliriz:

a) Kitaplarda öğrendiği bilgiler. Kitaplarda gerçeğe dair okuduğu bir çok hususlar, onda derin bir iz bıraktılar. Kendi düşüncesinin temelini okuduğu kitaplardan öğrendi. Onların çoğunu eleştirme süzgecinden geçirdi. Kendinden önce gelmişlerin eserlerinden öğrendiklerini, nefsinde denemek arzusunu duydu. Başka bir deyimle bazı mânevi halleri bizzat yaşamak istedi.

b) Rüyalar da Gazzali için iyi bir deney vasıtası oldu. Uykuda gördüğü bazı şeylerin uyanıklık âleminde olan bazı olaylara uygun düşmesi, onu mânevi gerçeklerin varlığına inandırdı .

c) Gazzali, zikir ve ibadet deneyleri yaparak da imanını kuvvetlendirdi. Zikir ve ibadetin insanın dini yaşantısına etki yaptığını deneylerle anladı.

Gazzali, araştırıcıların inancı derecesinde iman esaslarına inandıktan sonra gerçeğin hangi taifenin düşünce ve gidişi arasında olduğunu incelemeye koyuldu. Çünkü onun zamanında bir çok fırka ve taifeler gerçeğin kendi yanlarında olduğunu ileri sürüyorlardı. Gazzali, bunlardan en önemlilerini yani kelâmcıları, felsefecileri, Batinileri ve sufileri ayrı ayrı inceledi.

Kelâmcıları, dini savunurken lüzumundan fazla cevher ve araz sorunlarına dalmış buldu. Munkiz'de "Kelâm ilmi bana kâfi ve şikâyet ettiğim derdime şafi olmadı" diye söyledi. Bununla beraber kelâm ilmine dair bir çok değerli eserler yazıp fikirler beyan etti. Onun kelâm hakkındaki fikirlerinin inceliklerine ilerde tekrar döneceğiz. Burada bu kadarla yetiniyoruz.

Gazzali ve Felsefe

Gazzali, felsefecileri de inceledi. Kendisi felsefeyi belli bir üstattan öğrenmemişti. Bağdad Üniversitesinde ders verdiği sıralarda iki yıl süresince felsefi eserler okudu. Bir yıl boyunca da okuduklarını  tekrar etti. En çok okuduğu kitaplar arasında Farabi (ölm. H. 339/M.950) ve İbn-i Sina (Ölm. H. 428/M.1036)'nın eserleri, İhvan as-Safa'nın risaleleri ve Ebu Hayyan at-Tevhidi (Ölm. H. 414/M. 1023)'nin baz ı kitapları vardı .

Zaten bir çeşit İslam felsefesi olan Kelâm ilmini iyi biliyordu. Bunu gerek Ebu Bekr al-Bakıllani (Ölm. H. 403/M.1012)'nin eserlerinden ve gerekse İmam al-Haremeyn (Ölm. H.478 /M.1085)'nin derslerinden iyice öğrenmişti. Gazzali, felsefeyi geniş anlamıyla öğrendikten sonra onunla meşgul olanları Dehriler, Tabiatcılar ve Ilahiyatcılar olmak üzere üç bölüme ayırdı .

1—Dehriler: Ona göre dehriler tamamen sapıklik içinde idiler. Dehriler bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmiyorlardı. Bu âlemin ezelden beri var olduğunu, âlemdeki oluşların sonsuza kadar böylece devam edeceğini söylüyorlardı . Tabii, Allah' ın varlığını kabul etmedikleri için peygamberlerin gerçekliğini ve Ahiret hayatının yaşanacağını da inkar ediyorlardı. Bunlar felsefeciler içinde en sapık taifeyi temsil ediyorlardı .

2— Tabiatcılar: Bunlar, insan vücudundaki ahengi ve kainattaki düzeni gördükleri için tek bir yaratıcının yani Allah' ın varlığını kabul ediyorlardı . Fakat Peygamberliğe ve Ahiret hayatına inanmıyorlardı . İnsanın ölmesiyle ruhunun da yok olacağını ileri sürüyorlardı .

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP