DİN FELSEFESİ VE GEÇMİŞİ - 1

Henry DUMERY
Murtaza KORLAELÇİ

Din, felsefeden daha eskidir: Bunu herkes kabul eder. Pek az kimse de şunu ilave eder: Din felsefesi, felsefe kadar eskidir. Bununla birlikte bu, tam hakikattir. Felsefeyi, bizim çağımızdan önce, IV. asırda, İyonyahlarda (Küçük Asya'da) başlatmak uygundur. Bu araştırmaya keyfi olarak bazı başlangıçların girdiği keşfediliyor. İnsan, kendi kaderinin problemini, dünyanın sudan, havadan, topraktan, ateşten, türeyip türemediğini bildiği anda mı ancak ortaya koyar? Gerçekten insanın, insan hakkındaki endişesi daima, kendi öz açıklamasından daha eskidir. Dolayısıyla eriştiğimiz, form haline konulmuş ilkelerden haydi haydi daha eskidir. Eğer batılı tarih M.Ö. IV. asır Grekleri lehine bir değerlendirme yapıyorsa bu, M.Ö. V. asır Greklerinin, onların eserlerini (en azından kısmen) korudukları içindir. Bu alanda en iyi yargılan Platon ve Aristoteles'de görmekte, anlaşıyoruz. Sokrates in herşeye karar veren, geleceği yöneten ve geçmişi kendine göre düzene koyan felsefi Mesih olduğunu belirtmek için Milet'lileri, Efes'lileri ve Ela'lılan, Sokrates ve öncesi olarak isimlendiriyoruz. Fakat referans noktası olarak Sokrates'in seçilmesi, zorunlu olarak bir seçimdir. Sokrates öncesi, Sokrates sonrası terimleri şu hususlara karar verildiği (décréter) ölçüde, ancak tarihi gerçeği ihtiva ederler: Sokrates, felsefe tarihinin merkezidir; Sokratesçi metod, hem felsefi metodun patronu, tek kelimeyle felsefe yapmanın Grekçe biçimi, mümkün biçimi, mümkün olan biricik biçimidir.

Oysaki olaylar (Choses) bu kadar basit değildirler. Thales'den Jean Paul Sarte'a kadar geçen süre, binlerce yüzyıllara sahip olan (compter) bir insan sürecinde, üçbin seneden daha az bir zaman eder. Bu da, felsefemizin tarihinin çok kısa olduğu demektir. Zamanın hiçbir iş yapmadığı, ve kalitenin kantiteye bağlı olmadığı gerçektir. Helenik dünya, felsefi fikrin (idée) biricik "seçilmiş toplumu" mu olacak? Felsefi düşünceyi yalnızca Bau'nın farkettiğini, doğurduğunu, devam ettirdiğini iddia ederek, kabul edilmez bir kendini beğenmişliği ilan etmiyor muyuz? Çinbilimciler ( Sinolog ve Hind bilimciler (İnidanistes), böyle bir bağnazlığın geçersizliğini ilan etmenin kolayca üstesinden geliyorlar. Doğu, yalnız bizimkilerle karşılaştınlabilir bilgileri (sagesses) ortaya çıkarmış değil, aynı zamanda devir bakımından da önceliğe sahiptir. Doğu, aynı zamanda bu bilgileri, Greklere ait olmayan vak'ayı (cas), elitlerde değil, fakat bütün gruplarda, son derece geniş cemaatlerde ortay a çıkarmayı başardı O, oraya daha az okul egzersizleriyle, daha az formel vasıtalarla, daha doğrudan, daha somut vasıtalarla, daha doğrudan, daha somut vasıtalarla ulaşıyor. Bunu, Paul Masson-Ursel gösterdi: Doğulu medeniyetler (Yahudilik onu kullandı) dini ayin ve hareketten başlayarak kitleleri düşündürmekte eşsizdir. Ayrıca doğulu düşünce ile batılı düşünce arasındaki öne sürülen (poussées) muhalefet, onların yapmacıklığıru açıklar. Şimdiki tarihi planda alışılmış kanıt şöyledir: En eski antikitedenberi iki kütür etkisizleşmişlerdir. Onlar ayırdedebilir, fakat biri diğerini dışlayamaz; onlar tarih boyunca birçok ilişkiler kurmuşlardır.

Felsefî fikirlerin oluşmasının yalnızca Grek dünyasına mal edilmesi sadece bir taraf tutma veya bir cahilliktir. Gerçek olan şey, Greklerin belli bir formalizmin mucidi oluşlarıdır. Düşünce düzeni, eyleme devamlılığı getirmek için benzerlerine sahip olmayan akıl yürütme metodlarını derleyip topladılar. Belkide onların mantığı, her mantığı içine almıyor; fakat, etkili ve inkar edilmez bir kesinliği sahiptir. Üstelik, kendinin (soi) daha iyisi, evrensele dikkat olarak, bizzat kendini (en soimeme) seçimi olarak, felsefenin icadı Sokrat'ı gerektiriyor. Şüphesiz o, genel olarak iddia edildiği kadar felsefenin kutsallığını gidermedi. Sokrat, felsefeyi İyonya'lı matematikçilerden (polymathie), kutarmayı bildi. O, dünya bilgisene nisbeten kendinin (soi) bilgisine imtiyaz tanıdı. Bununla gerçek olarak, batılı hümanizmin onu anladığı anlamda felseyefı kurdu.

Bununla beraber bu, onun şefinin, bir bilgiye dayanmaksızın oraya ulaştığını inanmanın bir yanılgısı olacaktır. Onun girişimi mutlak bir başlangıç değildir. Bu girişim, ulaşılan sonuç noktasıdır. O, karşı bir hareket olmasına rağmen, kendinden önce teşebbüs edilen çabalara bağlıdır. Oysaki Milet mektebinin daha ötesine gitmek mümkün olmasa bile, bu mektebin düşünürlerinin bilhassa dini geleneklerin içindeki alemin yaratılışı ile ilgili (cosmogonique) efsaneleri düşündükleri görülür. Talihsizlik (le malheur), Aristotoles ve öğrencilerinin Thaïes ve Anaximandros, Aneximenes ile fizikçilerle ve Meteorolojicilerle ilgilenmelerini istiyor. Bunun içindir ki, bu gün hala Miletliler arkaik efsaneleri yeniden düşünen, aydınlığa kavuşturan filozoflar olmaktan daha ziyade, jeolojik ve astronomik ilimlerin ilk ana çizgilerini belli belirsiz bir şekilde ortaya koymak üzere olan filozoflar olarak düşünülüyor. Gerçekten onalar kendilerine mezopotomya veya Mısır'dan gelen dinin kozmolojilerden başlayarak bir diğerini aynı zamanda, ilmin çocukluğunu, felsefenin çocukluğunu takdim ediyorlar. Bu açıdan din, Greklerde bile, gerçekten her düşünceninim anası olarak görülüyor: Din, ilme dünyanın ilk tasarımını kurmak için hayaller seçimini sağlıyor. Din, felsefeye, sonsuzun anlamını (bu hususta Anaximandros hatırlanmalı), haklı ve haksızın, basit pozitif gözlem planını aşan ölümlü ve ölümsüzün (Aneximenes ilk cevheri ilâhileştirmekte tereddüt etmiyor), anlamını temin ediyor.

Buna benzer bazı belirtiler, takip eden düşüncelere kendini kabul ettiriyor. Pythagoras ve Pythagorasçi okul, din ile felsefeyi sağlam bir şekilde iç içe girdiriyor. Croton okulu (eski İtalya ve büyük Yunanistan, 530 a doğru), modern anlamda felsefi bir topluluk olmaktan daha çok orfik dernekler (cercles) modeli üzerine düzenlenmiş dini bir dernektir (assaciation). Bu okul, mürid ve müptedilerini çok mutlu bir hayata hazırlar (former). Bu okulun orfizme göre orijinalliği, ölümsüzleştiren temizleme metodlarını, seviyesinin ayininkinden, efsaneninkinden başka olan bir sembolik matematikle birliştirmekten ibarettir. Orada evrensel ahengin bir felsefe öncesi vardır. İrrasyonellerin keşfi bu husustaki tutkuyu sınırladı. Bu keşif ilhamı durduramadı. Pythgorasçılık, Grek felsefesinin bütünüyle "laikleşmesine" engel olacak evveliyatı (precedent) oluşturuyor. Onun, Doğuya bağımlı, Batıda çok kabul görmüş ve her tarafa yayılmış olan etkisi, helenistik düşüncenin, en pozitiflerde bile, koruduğu dini önemi gerçekleştirecektir. M.Ö. VI. asrın sonuna doğru Efes'te yaşayan Herakleitos, artık ahlakla ilgili düşünceleri küçümsemiyor. Orfik sırları redediyor, şarap tanrısı ile ilgili uygulamaların geçersizliğini ilan ediyor. O, söylenen şeyde görülen şeyi açıklamayı tercih ediyor; sezgiyi geleneğe üstün getirmeyi araştırıyor. Geliştirdiği konular, her karışımın (melange)ölçüsünü akli olarak açıklamayı, formülü, gerçeğin logosunu keşfetmeyi amaçlıyor. Bunula beraber bu konular, dünyanın önceki temsilleriyle devamlılık halinde kalıyorlar. (Hareket ettiricisi, bir iç çatışma olan diyalektiğin ilk örnekleri) olan zıtlann konusu, Manicilikle ilgili kuruluşlarla aynı zihni yaştadır. Bunların kaynağının zamanların karanlığında (nuit) kaybolduğu biliniyor. (Medeniyet, İsa'dan 18 asır önce parlayan Babilonya onları icat etmedi). Biçim değişikliğine, devamlı dönüşüme rağmen şeylerin temel birliği konusu, birinciyi hafifletir. O, daha az eski olarak açıklanır, yine de kesin değildir: Dualizm ve monizm tamamlayıcı iki görünüm olabileceklerdir. Onlar, arkaik medeniyetlerin insanın hazırladığı efsaneden, o kadar Milletlerin bağlı olduğu şeyden itbaren, her şeyin en eski türetîlişini hatırlatır. Her şeyin, aynı zamanda umulmadık ve düzenli karşıtların devamlı akışının (écoulement) konularına gelince, onlar da evrenin yaradılışını inceleyen ilk bilimlerin izlemini hatırlatırlar. Bu bilimler tarafından ve bu bilimler sayesinde o konular, değişikliği, şaşırtıcı fakat bol, coşkulu fakat "sayısız" bir oluş olarak takdim ederler. Genel olarak Heraklitos'un, kendiliğinden efsaneler hakkındaki bir ilerlemeye işaret ettiği söylenebilir: O, kanun üzerinde, değişikliğin düzene konulmuş ölçüsü üzerinde duruyor. Fakat onun düşüncesinin, üstesinden geldiğini iddia ettiği efsanevi temeller olmaksızın yakalanmadığını (tenir) ilave etmek gerekir.

Permanides (Elea M.Ö.VI ) de iki ilhamla karşılaşır. O, Fisagorcuların öğrencisi olur ve orfik modelleri taklid ederek yazar. Permanides devamlılığı, varlığın özdeşliğini, Herakleitos'un övdüğü hareketliliğin karşısına koyar. Bu sıfatla o, rasyonalizmin babasıdır. Fakat o, matematik yolla gerçeği araştırmayla, efsanevi yolla algılanabiliri anlamayı uzlaştırmayı bilir. Fikirler düzeyinde "diyalektik" görüşler, inançlar, duygulandırıcı ihtiyaçlar düzeyinde hayal, Parmenides bu iki görevi kabul ediyor. Platon onu yeniden canlandırabilecektir. Ayrıca, fikir ve efsanenin bu birliği, kavram ve hayalin bu içten iş birliği, felsefenin bizzat şartı oluyormuş gibi görünüyor. Gerçekten bu işbirliği, zihin (Esprit) canlılığın (vie) tabii besleyicisidir. Bunun ahengi, saf olarak soyut düşünceden asla yapılmaz. Bu aheng, söz (verbe) ve hayatın, anlam ve anlamlarının karşılıklı ve ard arda yükselmesidir.

Zenon, Empedokles Ânaxagoras ve Leukippos-Demokritos vs. gibi Sokrates öncesi filozofları belirlemek bizim tasarımız için yararsızdır. Birileri dindar, diğerleri değil; birileri daha fizikçi iken diğerleri daha ahljakçı bunların hepsi de, İyonya düşünürlerin temellerinin ilk konularını inceliyorlar. İlk efsaneler, onlarda, farklı oranlarla varlığını devam ettiriyorlar. Belkide bu efsaneler, onlarla savaşma araştırıldığı anda verimli olurlar (nitelikçi değilde mekanist karakterlerine göre, yine bir efsane ve ilmi olarak zengin bir efsanedir). Geçmişe göre sadece sofistler genel bir septisizmi ilan ediyorlar (afficher). Fakat bu sadece bir aldatmacadır. Büyük sofistler sanatı ve kültürü, hiçbir mirası (heritage) a priori olarak reddetmediklerine işaret eden şeyi kurtarmanın görevi için kendilerini adıyorlar. Onların hümanizmi, bilhassa sosyal hayatın bir "directoir"i oldu. Hayatta gerçek tanımım formül haline getirmeyi bilmeseler de, politik düzenin faziletlerinin var olduğunu onlar keşfettiler. Bu durum onları, dini (egzistansı çok kısa (brève) olan insanlara, Protagoras'm açıklayamayacağı kadar karanlık olan konuyu) terketmeye götürüyor. Fakat onların ahlakı ihmal etmiyorlar. Onlar ekseriya, gönüllü olarak vaizler oluyorlar. Onları sonunda sosyal sinizme (cynisme) ve şifahi kendini beğenmişliğe varan, takipçileri (epigones) ile hiç yargılamamak gerekir.

Tanıkların verdiği ifadeler arasında ancak (Hz. İsa olarak tanıdığımız, hiçbir şey yazmayan Büyük Sokrat (470-399) ekseri basit (simple) bir ahlakçı yapılır. Bununla beraber o, Delphos tapınağının alınlığında yazılı olan bir ilkenin, kendini bilmenin dersini (précepte) yayınladı (tirer). Pytheie'nin cevabı sonunda havarilik ilhamı ile tanındı. Üstelik, onun şahsi "ilhamı" (demon), dindışı bir sezgi değil, dini bir ilhamdır. Şaşırtıcı olan bu ilahi ilişkinin tamamen bir iç hayata dalması, kendi üstadının (maitrise) mesajını kurtarmak (délivrer) için ancak aralanan (s'entrouvrir) bir murakabaya dalmaktır. Sokrat'ın dini, ne özel ideolojik bir muhtevaya, ne de ayinsel bir muhtevaya sahiptir. Daha ziyade, öyle görünüyor ki Sokrat tıpkı sitenin kanunlarına itaat ettiği gibi, zamanın dini gelenek ve göreneklerine de saygı gösteriyor. Onun düşünce hürriyeti, (hayatına mal olan) söz hürriyeti, alışılmış davranışın ihtiva ettiği değerleri belirtmek söz konusu olduğu zaman uygulanıyorlar. Onun sakin ironisi, eleştirilerin en çetini ve en temizi oluyor. Sokrat'ın karşısında hiçbir kimse ılımlığı, cesareti, ve dindarlığı doğru olarak belirtemiyor. Kendisi (soi) ile uyum, kavramsal değil, şahsi tutarlılıkla ispati anmadıkça, söz seviyesine erişilmiyor. Şuurlu hale dönüşmüş (devenue) bilgisizliğin itirafına yol açmak için , kendini bilmenin, objektif planda dil planında başarısızlığa uğradığı ispatlandıkça, "hiçbir şey bilmediğinin bilgisi" biricik fazilet oluyor.

Bunda, akıl ve kavram karşısında septisizm kültürünü görmek gerekmez mi? Şüphesiz hayır. Platon, her halde bunun zıddını düşündü. Burada akim aracı olduğunu, kavramın kendi basma tamamlanmadığını görmek gerekir: Her fikir başka birine, yine o da daha başka birine, tamamlanamaz bir şekilde, başvurur. Bütünüyle alınmış olan fikirler kafi gelmezler. Bu fikirler, onlan ortaya koyan, onlan bilen, hatta bununla bilindiğine inanmakla hata eden süjeye, insana baş vurulur (renvoyer a). Kendinin (soi) sırrı, tamamen kısa sır, hala varlığım sürdürüyor, hatta diyalektik delilden sonra da tamamıyla duruyor. Bununla beraber bu diyalektik delil boş yere değildir: Pratik reform gözetleyemediği halde, sadece tartışma ve daima yeniden başlayan tanım, teorik münakaşanın sonsuz olduğunu görmeye imkan veriyor. Platon tarafından toplanmış ve derinleştirilmiş bu dersin sonuçta ihmal edilmesi merak uyandırıcıdır: Teori pratiğe; fikirler iyiye; özler hürriyete bağlı olmalıdır. Bu, mahsusiyeti ve ahlakın kritiğe üstünlüğünü ilan etmektir. Bununla beraber bu, kritiğin, bu üstünlüğü koruyup meşrulaştırdığım ilan etmektir. Yalnızca "ukala" (docte) cahillik, yalnızca yüzeysel (epicritique) pratik, tam olarak kurulmuştur.

Eğer dini eleştiride sadece bu belirtiler yayılsaydî, her din filozofunun, Sokrat'ın tutumunu kendine örnek almakta yaran olduğu görülecekti. Sokrates gibi onun da teorinin, pratiği nihayete erdirmediğini onun yerine doldurulablir bir rol oynadığını itiraf etmesi gerekir. Bu şekilde kritik, hoşuna gittiği her yere tahlillerini götürmek imkanına sahiptir. O özel kanunları takip eder, o kendi sahasında üstaddır. Fakat o, indirgenemez bazı fiil ve davranışların sırlı dünyasını kendi kavramlar sistemine indirgemeye çok dikkat eder. Kritik, pratiğin sözü (verbe) olabilir, olmalıdır. Fakat kritik pratik değildir. Bu anlamda din felsefesi, dine aittir; kritik denen şey de pratiğe aittir. Bunun içindir ki, dini değerler, yalnızca dindar insanın, yaşama düzeyinde seçebildiği, tadabildiği için, kesin ve sınırsız bile olsa, eleştiri tarafından geçersiz kılınamaz. Bu neticeler Sokrat'in tarihi vak' asını aşıyorlar. Bunun hakkında bildiğimiz şey, çok genel ve kesin olmayan şeylerdir. Fakat onun örneğinin düşünceyi bu anlama yönelttiği kesindir Hareket etmek için akıl yürütmek, delil getirmek, tanımlamak gerekir. İyi akıl yürütüldüğü, iyi delil getirildiği, iyi tanıtım yapıldığı zaman, kendisiyle uyum, fiiller düzeyinde, davranışın sırnnı düzeltmekte kalır. Bu yönergeler çağlar boyunca ekseriya kaybolur ve yeniden bulunurlar. Onlan Sokrat' a mal etmeksizin, onların yeniden doğması olabilir. Fakat burada mademki, bu hususta onun bir kaynak olduğunu görüyoruz, onun ismi altında bunları hatırlamak, bunlan onun himayesi altına koymak bizi daha doğru görüyor.
1 | 2 | 3

DİN FELSEFESİ VE GEÇMİŞİ - 2

Sokrat'in en meşhur öğrencisi Platon (M.Ö. 4278-348), onun tutumunu yeniden ele aldı ve hatta onu dikkate değer bir şekilde zenginleştirdi. Bu kısa notta, platonizmin bir açıklamasını sunmanın yeri yoktur. Fakat Platon felsefesinin, hangi noktada dini faktörlere bağlı bulunduğunu belirtmek önemlidir. İlkin şekil yönünden: Platon felsefesi ne efsanevi tecrübeden, ne de eski İyonyalıları belirleyen, karmaşıklığın, bütünün anlamını yeniden bulan tecrübi ilimlerin bilgisinden tiksinmiyor. Sonra muhteva yönünden: Sokrat gibi Platon da, ilahi ilhamdan, cinbilimden bahsediliyor; her ilmin İyi'nin (tanrı'nın) seyrine dalması gerektiğini düşünüyor. Seyre dalma fiilinin, ruhunun bütün güçlerini kendinde toplandığını açıklıyor. Diyologlarda muhtevayı oluşturan aşkın diyalektiği, kozmoloji, ahlak, politika gibi fikirlerin teorilerini birbiri ile ilişkiye koymak her zaman kolay değildir. Zira, Platon'un fikri gelişti. Onun düşüncesi hayatının farklı devrelerinde yenileniyor. Her halde onun, şarta bağlı olmayan İyi'ye, "varlık (être)" olmayan " varlığın ötesinde olan" İyi'ye bağlandığı, Sokrates tarafından daha önceden doğrulanmış pratiğin üstünlüğü ile, gerçek olarak mistik bir atılım gerçekleştirdiği inkar edilemez. Bazen bu atılımın, teknik inceliği bir okul egzersizine, bir öğretmen titizliğine benzeyen mantıkla, epistemoloji ile az şey görmesi gerektiğine inanır. Gerçekte Platon'da, ilim ve mistik iç içe girerler, o derece ki ruhun kaderi, ölümsüzlüğü, ilmin imkanının şartı olur. Ancak hitabetin bir süsü olabilen, çabucak idenin, yardımcı fakat orjinal temsilcisi, yeri doldurulmaz bir desteği, yardımcı temsilcisi olur.

Platon'cu efsaneler, tam olarak Hristiyan olan, modern okuyucuyu şaşırtır. Çünkü bu efsaneler İncil ve Tevrat'ın (Bible) bizi alıştırdığı tipoloji ile ne aynı baza, ne de aynı yapıya sahip değillerdir. Bu efsaneler kendilerinin, eski helenik kozmogonilerin kendiliğinden efsâneleri ile aynı metodolojik ciddiyete alınması için, edebi görüş açısından çok daha tamdırlar. Bununla beraber onlar eğitici olmaya da devam ediyorlar. Platon, bazı ontolojik efsaneleri sadece, Timaios'un bazı bölümlerinde geliştiriyor. Bu efsaneler, ruhun bütün tarihyle öneceden varoluşuyla gelecek hayatıyla ilgilenirler. Bunlar, klasik olan, fakat, hayallerinin ekseriya, Platon'un düzenlediği ilmi, coğrafi ve astronomik gerçeten doğduğu özelliği ile, doğuş ve eskatolojidirler. Doğuş ve eskatoloji, tasavvurun (concepte) kesin olarark etki yapamayacağı noktalardır. Zira, başlangıç ve sonuçların günlük tecrübesi mevcut değildir. Bu, dinlerin tek düşüncesinin akıl yürütmenin boşluğunu doldurmak olarak belirdiğini açıklar. Herbiri, özü bakımından bilinmez olarak kalan şeyi bilmeyi ister. Platon bunun tam bilincindedir. Bununla beraber, modern rasyonalistelirin tersine o, açıkça düşünmek imkansız olan şeyi tasvir etmeye, görünürleştirmeye razı olmuyor. Buna niçin rıza gösterdi? Bu soruya, alçak gönüllükle, zayıflıkla diye cevap verilebilir. Bu cevap yanlışa benziyor. Eğer, gerçekten, efsane bir kanıt değilse, eğer o genel olarak, kanıttan sonra işin içine giriyorsa, eğer o, Platon'un dediği gibi, sırası olmayan bir zamanda sadece bir muhalefetse; bununla beraber o, bazı seviyelerde şuuru derinden etkileyebilen tek formdur. Üstelik o, idenin, kötü eğitilmiş zihinler için, açık idenin yerini tutan karmaşık idenin bir çeşidinin yerine kullanılabilen değildir. Platon bu efsaneleri kavramsal delil getirmeyi anlaşılmayan şeylerin yardımana koşmak (voler) için uydurmuyor. O, onları filozof olarak filozoflara teklif ediyor. Onun nazarında efsane idenin astarı (douslure) değil, onun değerden düşmüş cevabı değil ama, şuurun derinliğinde idenin paradoksal aydınlanmasıdır. -Paradoksal aydınlanma (diyorum) çünkü, dolayı aydınlanma ile hareket ediyor. O, insani özelliğin alt planının gizli kaldığı derece aydınıhğının dozunu ve oranını ayarlar.

Mesela Platon, düşüşten önce seçimi ruhlara verdiği zaman, onları daha önceden var kaldığı zaman, zanıaru, önceden gelen bir zamanı gerçek hürriyyetten önce gelen bir seçimi ortaya çıkarmak niyetinde değildir. O halde o, ideye ihanet etmiyor (eğer ona ihanet etseydi, sözü çelişirdi). Tabii olarak onu hayalin önünde sergiliyor, duyarlık ve duygululuğa göre ideyi azaltıyor (démultiplier). Bunu yaptığı için onu koruyor. O, eğer istenilirse, ruhun hür olarak seyre dalmaya hazırlandığı en yüksek zirvede hayallerin kuruntusunun (fantasie) disipline olmak ihtiyacında olduğu psikolojik anlaşılmazlıkta, şekli apaçıklığın kanışı (conviction) düzenlemediği (établir) yerde, onu ortama uydurmayı başardı. Bu görüş açısından efsane üstün planların, onların neticelerinden ( contre-coups) korunması için alt planlan "yakalamaya" ayrılmıştır. Bu yakalama şüphesi büyü düzeyine aittir. Her efsane, belli bir düzeyde büyü olarak gerçekleşebilir. En azından büyü hayali buyruk altına alma sanatı, hissedilir. Apaçıklıkların, piskolojik "ben"in yanılgılarının saldırgan dönüşünden korkmaksızın kendi kendini doğrulamasını açıklamak fikrine müsaade eder. Gerçekten Platon amaçlarına ulaşıyor. Ruhun önceden var olduğuna, çözüme bağladığına inanmaya yol açmıyor. O, hayat öncesinin bilgi öncesinin ve seçim öncesinin efsanesiyle; güncel hayatımızın güncel bilgimizim, güncel seçimimizin sadece kendimiz tarafından belirlenmiş olduğunu öğretiyor. Kıymetli ders, etkili ders şöyledir: Bu ders, şuurun uygulanmasında, önceki ve sonraki zıtlık tezini inkar eder. M. Josephe Moreau çok haklı olarak şöyle yazıyor: "(Bu hususta bir efsane olan) hatırlama, oluşum ve tarihi katılım sonunda, bilginin a priori özelliğini ifade eder. Tmaios'ta kullanılmış olan bir metoda göre hatırlama, kronolojik bir önecelikle, ilkle önceliğiyle, aşkın bir ilişki ile ortaya çıkar". (Platon'cu idealizmin kuruluşu Paris, Boivin, 1939, s. 372) Platoncu efsaneleri zayıflatan şey yazarlarının onlan, zayıflayacak şekilde ele almalarıdır. O, onları form haline koymadan önce, onların anahtarına sahip oluyor. Fakat bu muhalefet tamamıyla desteklenmiyor. Doğuşla veya eskatoloji ile ilgili, antropolojik veya kozmolojik efsanelerin aşağı-yukarı hepsi, diyologlardan daha eski telkinlerden, taslaklardan (esquisse) doğuyor. Gerçekten onlar, kültürdan daha eskidir. Platon, onları, verilmiş bir gelenek olarak yeniden ele alıyor, onları yeniden kuruyor ve onları yeniden işitiyor: Bütün parçalarıyla onları ortaya koyduğu nadirdir, O halde onların, insanda, değerleri ilk kavrayış biçimine uygun düşen ve görünümlerinde sahip oldukları, "genel" (globaliste), kendiliğinden özelliği bizzat kendilerine korudukları kabul edilir.

O, onları açıklığa kavuşturdu, onları usuluplaştırdı, ama bu kötülük değildir. Bu basitleştirme veya bu hazırlık, onun onları esas ideye nasıl bağladığını, daha iyisi idenin efsanevi uzantılarının bunun tamamlayıcı parçasını nasıl oluşturduğunu daha iyi farketmeye yardım ederler. Yine M. Moreau şöyle diyor: "Bu sıfatla o (efsane), hiçbir şekilde istiareli değildir. O, fizik için olduğu kadar, geometri için de zorunlu olan şekiller kadar, ilmi bir temsilin asli bir zamanıdır."'(op. cit., p.419, n.l). Bu görünümde büyü ile ilgili açıklama seviye değiştirir: Hayal yalnız uyumlu değil, aynı zamanda bir yapının (scheme) etkililiğinin elde edildiğini, ona iletildiği bir yönelimdir. Bundan böyle hayal ideyi taşır, daha iyisi, ideyi sembolde (harekete geçirir). O, sembolü ide ile yaşatır(habiter).

Kısacası Platon, felsefenin, mitoloji ile çarpışmaktan, hatta efsanevî yapılarda bütünleşmekten ve onları kullanmaktan korkmaması, gerektiğini bize öğretti. Sonradan bunun unutulması ve bu kadar felsefe tarihçisinin, platoncu efsaneleri önemsiz olarak, bazı kere de yabancı bir cisim olarak, ircelmeye devam etmeleri tuhaf ve acınacak bir durumdur.

Aristoteles'i (M.Ö. 384-322), hatırlamak için sadece anacağız. Zira ondan bize kalan eserler, araştırmamız konusunda, yeterince az cevap veriyor. Bunun içindir ki, eserleri ortaçağda tanındığı zaman onun etkisi çok değişik sahalarda uygulanabildi. Şüphesiz pozitif anlayaşı nedeniyle tam anlamıyla mistik ilham, onda sadece bir sahayı meşgul ediyor. Bununla beraber o, murakebinin üstünlüğün doğruluyor ve hareketsiz bir muharrikin, "düşüncenin düşüncesi" olan saf fiilin teolojisini geliştiriyor. Bu sade ve soyulmuş teodise, çok sayıda değişiklik ve ek olmaksızın, XIII. asırda Aziz Thomas d'Aquin tarafından yeniden ele alındı. Olduğu şekliyle bu teodise dini problemin ortaya konulusunu gerektirebiliyor, fakat kendisi onu koymuyor. Aristoteles'in tanrısı kendi değişmezliğinde dünyanın dengesi onun gayeliği, onun hiyerarşili düzeni için zorunludur. Fakat onyn bilgisi onun ilişkisi, insanı reddetmişe benziyor. Bu bağlamda, bir din felsefesi için kesin destekler bulmanın çok aşırı olacağı anlaşılıyor.

Plotin'de (205-270 İsa'dan sonra), platoncu gelenek yeniden gö rülüyor. Plotin, Epikürcüler kadar, dinlerin ve efsanelerin trajik evreninden kaçıyor.O, kozmoloji ve psikolojide tam olarak Stoacolann etkilerini yaşamasına rağmen, Stoacıların dindarlığı ve teolojilerine uymuyor. Buna rağmen, şüphesiz o, Antikite'nin filozoflarının en dindarıdır. Hıristiyanlar, Preudo-Denys lArepagite ile başlamakta yanılmıyorlar. Bugün yine, Hıristiyan mistik inanç, gerçekleşmeyi araştırdığı zaman, Denys, Augustin, Eckhart ve Jean d la Croix arasında Enneather'den alınmış bir dersi zikreder.

Bununla beraber Plotin, her şeye ibadet veya tapma olan mistisizmi parçalıyor. Belli bir etkililikte onları inkar etmiyor. Bununla beraber bu sonuncunun bağımlı olduğunu itiraf ermesini, makuldanBir'edoğru, vecde doğru geçişte, sadece bir istasyon(ayrıca zaruri ) olmasını istiyor. Sadece "lütuf" kavramım imkan kavramına bağlayanlar, M. Jean Trouillad'in tesbitine göre, Plotin'e, ilahi hoşgörünün karşılık beklememenin mistik inancını öğretmiş olduğu için itiraz ediyorlar. Bir'in aşkınlığı kabul edildiği andan itbaren, Plotinci vecdde, makul düzenin ötesinde dini bir tecrübe görmek gerekir. Bu durum, iki var olanın (Precence) bir ile ruhun arasında, aracı olarak felsefeyi kabul etmeye (coprenire) yeniden geliyor: Her maneviyatın kaynığını oluşturan, fark edilmez, gizli var olma (presance); zeka ile mutlakın birleşmesini, anlamların ve hitabetin belirsizliğinde (nuit) eriten (consommer) istenilen ve bilinen bir var olma (presence), Mistik bir atılım (evol) isteyen ve onu, saf hürriyete giriş yolu olarak anlayan entellektualizmin biricik olayı budur. Etikin beşinci kitabında Spinoza, benzer bir teşebbüse girişiyor. Fakat o zihni çaba ile üstün belirlenimsizlik arasında yapılacak ayırımı yeterince net olarak belirtemeyecektir.

Helenestlik devrenin çıkışında, hiristiyanlaştınlmiş bir dünyaya giriyoruz. Bundan böyle kültür, felsefe ve dinin ilişkilerini tamemen farklı olarak ortaya koyacaktır. Bu ilişkiler, aklın ve imanınkiler veya yine felsefenin ve teolojisininkiler olacaklardır. Bu yeni görüş şekli yuvarlak olarak, bütün orta çağa, eşit bir şekilde modern zamanlara ait oluyor. Bu durum, farklı düşünürler tarafından alınmış pozisyonların çeşitliliğine rağmen inananlar veya inanmayanlar (şeklindedir.) Bunun içindir ki, toplu bir bakışla yetineceğiz. Kasten antikite üzerinde ısrar ettik. Helenik veya helenistlik düşüncenin, ahlaki ve dini meşguliyetin felsefi araştırmalarına, devamlı sağladığı sükunet altında kolay geçilir.

Orta çağ, dini problemi sadece hıristiyanlığa göre ele alır. Oysaki yahudilikten türeyen hıristiyanlık, tarihi ve pozitif bir dindir. Akli düşünce yardımıyla hıristiyan pozitifliğin anlamını yeniden yakalamaya yönelen, Hegel'e kadar tek bir filozof olayı ve tek bir hıristiyan yüksek bilgin olayı bulunmayacaktır. Sonuç olarak bu pozitiflik, felsefe alanının dışına yerleşmiş oldu. Bu pozitiflik, teologun kendine özgü bir hakkı oluyor. Sonuç oldukça beklenmedik bir şekilde, dil problemlere karşı felsefenin büyüyen soğukluğu oldu. Augustin, Erigene, Bonaventure bu rasyonalizmi ne öngördüler, ne de istediler. Şaşırtıcı bir yüreklilikle Aziz Thomas onu kabul etti. O, ilk hisseyi felsefeye, ikincisini teolojiye vererek, hakikatleri akıldan ve imandan çıkardı. Şüphesiz o, bu iki disiplini birbirine kaynaştırdı. Onlan, birbirlerine, daha iyi yaklaştırmak için, sadece maddi ve formel objeleri ile birbirinden ayırdı. Fakat filozofu, teologa ayrılmış, tabiat üstü hakikatlerin tersine, tabii hakikatler denilen bambaşka hakikatlere başvurdurarak, o, modern felsefenin kaderini belirledi. Modern felsefe, karşısındaki tamamlayıcıda, ondan ayrılıncaya kadar, gitgide daha za endişelendi. Aziz Thomas bu boşanmadan sorumlu değildir: O, çift istidada, filozof ve teolog istidadına sahipti.

Descartes'in bizzat kendisi de bu hususta sorumlu değildir: Onun düalizmi, kopukluğa kadar asla gitmedi. Malebranche ayrıca, aynı düalizmi tamamen yeniden ortaya atarak kendisi hakkında en iyi bilgi verecek kişi olarak Descartes'i gösterebildi. Bununla beraber Thomascılığın, çift etkiye sahip olduğu inkar edilemez. O, filozofun bağımsızlığını korudu: Bu durum iyidir. O, tam bir masumlukla, dini problemlerin profesyonelleri ile hiçbir bağı korumaksızm filozof titrini kendine ayıran bazı kafalara (esprit) fırsat sağladı. Oysa bu durum kesin olarak iyi değildir: Zira, antikite ve orta çağda çeşitli şekiller altında takip edilmiş olan, din ile diyalog, filozof için bir uyarıcı olmaya devam etti. Olay o kadar gerçek ki, en az ortodox olan düşünürler (Spinoza, Kant, Hegel, Comte, Renouvier. Brunschvicg ve Alain gibi) bile ihtiyacı duydular. Malesef bunlar, gitgide onu, olumsuz veya polemik , biçimde, dışarıda bırakmaya yöneldiler. Onlar ekseriya din adamının onu anladığı anlamda, dini anlamak arzusunu göstermediler. Hegel bir yana bırakılırsa, onlar, hıristiyanlığın pozitiflik problemi yeniden felsefeye almayı bilmediler. İşte bu onların en ciddi eksiklikleridir.

Boşalmalarında özür sahibi olduklarını söylemek gerek: Ortaçağdan beri sadece, bu pozitiflik hakkında güç sahibi olduklan anlaşılıyordu. O halde onu, onlara bırakmak uygun düşer. Papazların eski öğrencisi Spinoza yorum halinde Yahudi-Hıristiyan kutsal kitaplarının bir eleştirisini yazdı.. Maharetle, peygamberlik, dini tarih, ibadet, kuruluş vs. gibi vahiy kavramlarına erişti. O, sonuç olarak, onları, açıklamadan daha fazla sadece dağıttı, (dissoudre). Onun incelemesinden sonra Hıristiyan pozitivistlik ne anlaşıldı, nede kuruldu: O, felsefî bir statüyü kabule yaraşmaz bir şekilde yargılandı. Spinoza'daki bu reddediş haklı gösterilmiştir (motive). Ve onun metin yorumlaması, çağdaşlarınkinden çok daha önde bulunuyor. Onun kapalı geçmelerini saf ve olü bir suçlama olarak düşünmek haksızlık olacaktır. Bununla beraber o, dini pozitifliğin felsefi bir düşünce, tarihi bir ifade olarak, doktrinal veya dille ilgili bir açıklama olarak sindirilemez olduğunu kabul ediyor. Bundan dolayı dini pozitiflik anlama sahip olmuyor. O sadece teolog için bir münasebet arzediyor. Aynca teologun aşırı derecede hoşuna giden bir uyan oluyor. Bütün zamanlar gibi bu, kendi özel sahasına düşünüp taşınmadan girişiverenlere kötü bir gözle bakıyor.
1 | 2 | 3

DİN FELSEFESİ VE GEÇMİŞİ - 3

Bununla beraber, böyle bir cesaretlilik zaruridir. Filozof onu kendine mal etmek mecburiyetindedir. Bir tarafa ayrılmış problemler kabul edilemez.- Bir metodun konusunu uygulamasının iyi anlaşılması şartıyla, aklın alanı ya evrenseldir veya değildir. Eğer filozof dini pozitifliği teologa bırakırsa, görevlerinin birinden vazgeçer: Blondel bunu hatırlamakta haklı idi. Gerçekten teolog nezdinde, dini pozitiflik bir gerçektir, (fait); O, bir hak gibi akli olarak yeniden yakalanamaz. Hıristiyan teolog için, kutsal kitap ve sünnet (tradition,) imanın kaynağı, imanın objesi olarak alınırlar. Onlar tam vahyi değere sahiptirler. Teoloji bir iman akdiyle başlar. Teoloji iman anlayışıyla başlar, iman anlayışı ile gelişir. O, bunun için orta seviyede akli terimleri kullanır. Bunlar iman ilkeleri üzerinde etkisini gösterdiler. Onlar bu ilkelerin iman değerini devamlı kabul etmek şartıyla, akli neticeler elde etmeye müsade ederler. Tek bir kelimeyle teolog, bağlılık içinde ve iman ışığında aklını, imanını anlatmakta kullanılır. Bunun içindir ki,-bu, teolojik seyir için bir tehlike değildir.- O, tam anlamıyla felsefi bir düşünceyi, dini bir veriye tatbik etmeye kalıyor. Kutsal Kitap ve sünnet (tradition), inanan için haber verici bir düzeye sahip olabildiğini a priori olarak reddetmeksizin, bu hususta geriye tam bir akli eleştiri yapma kalıyor. Bu, kendinde iman aktım ihtiva etmeyen bir görüş açısından, temellerine kadar incelemesi için bütün dini pozitifliği filozofa teslim etmek anlamına geliyor. Bu da cesaretli, nazik ve zorunlu bir seyirdir. Eğer ona teşebbüs edilmezse, dini tecrübe, kendine şüpheli bir durum vermeye devam edecektir. Filozof, kendine güvenilmediği izlemini koruyacak; kendine gelince o, güven duymayan olacaktır.

Hegel, Hıristiyan pozitifliğin ilk filozofu, dini kuruluşun (institution) ilk filozofu olarak bakılmaya layıktır. Ahlakçılığı nedeniyle Kant, ne ahlaka göre mistik inancın özgüllüğünü anladı, ne de imanla, tarihi yapıların ilişkisini kabul etti. Schelling ekseriya, ilhamın ve efsanenin çok zengin yorumunu verdi. Fatak o, pozitifin ve kuruluşun, daima dinde ikinci olduğunu, ilk dini formunsa, tabii öz efsanevi (pagan anlamında) olup, kısıtlı ve iradi olmadığını ilan etti. Oysaki bu, itiraz edilebilir gibi görünüyor. İnsanın anlamın kurucusu olmaktan önce insan olarak yaşayabilmesini gerektiriyor. Hegel bu aksak yandan kaçıyor. Onun için pozitiflik, en azından iyi pozitiflik (zira onun kötüsü de vardır: anlamını bilme imkanına asla sahip olunmayan şey), diyalektiğin zaruri zamanıdır. Tutarlı ve tam olmak için her ruhî tecrübe ve her insani seyir, ifadeye, somutun gerçekleşmesine, karşılıklı iletişime geçişi ihtiva eder. Bu dolambaçlı dışta oluş kesin olarak sürecin sonu değildir. İçeriden dişaraya geçildiği gibi, dışarıdan içeriye gelmek gerekir. Yeniden alma devreye kapatıyor (clore), ve gerçekten onu kapatıyorki ideali ifade ettikten sonra, tecrübi olan (l'experimentel), onun ifade ederek ona sahip olduğunu bilir. Bu anlayış açıklanmasında soyut, yapay bazı şekilleri korur. Fakat öz şemasına götürüldüğü zaman, bütün fazlalıkları (surcharge) hafifletildiği zaman bu analayışın pozifitliği kurduğu kesinleşir. Bu anlayış ona, arizi değil fakat zorunlu gerçekten canlı bir değeri yeniden taşır. Bu bağlamda söz konusu görüşü yerine oturunca tarihi din, vahyedilmiş din, filozof için artık hazmedilemez (inassimilable) bir olgu değildir: o, ifade kanunu gereğince mutlakın gerçek bir şeklidir. Hegel onu böyle anladı, eğer aşkın bir mutlaka karşı insanın reaksiyonunun tercüme etme yerine tarihi anlamlılık kesin olarak (pourl absolu), tarihin doğrudan konusu olmanın zorunluluğuyla özdeşir görünmüyorsa eğer, zaten din, diyalektik hareketin tek sadık okuyucusu filozoftan başlayarak, anlamı yeniden elde eder görünmüyorsa, onun yorumuna gidecek hiçbirşey olmayacaktır. Bu yetersizlikler Hegel' in din felsefesinde kalmaya engel oluyorlar. Fakat, en azından, bu felsefe ile karşılaşmaksızın dini pozitifliği anlamayı araştırmak, boşuna olacaktır.

Husserl fenomenolojisi, mahkum etmek veya bunun ötesine geçmekten başka bir amacı takip eden dinin, felsefi anlayışının hazırlanması için, çağdaş devreyi beklemek gerekiyordu. Husserl'in bizzat kendisi metodunu dine uygulamadı. Husserl için bunu öğrencileri yaptı (pozitifliğin küçük bir endişesi ile Scheler, dini fenomeni tarihi veriye yerleştirmenin devamlı meşguliyeti ile de G. von der Leeuw). Gerçekleştirmenin (faire) bu biçimi, pozitif dini (Maurice Blondel onu kendi hesabına yaptı.) Sahip olduğunu iddia ettiği aynı anlamda, inananın onda keşfettiği hayatın değerleri bir yana bırakılırsa, ortaya çıktığı gibi tasvir etmekten ibarettir. Dini yapıtlar, (doğmalar, ayinler vs.) birer birer, inceden inceye tetkik edilir. Bütünün merkezinde, her kısmın anlamını devam ettirmekten (maintenir) başka amaç olmaksızın onlar analiz edilirler( aksi halde dini fenomen dini olarak değil, fakat ahlaki, sosyal, ekonomik, edebi, estetik vs. olarak inceleneciktir). Elinizdeki bu kitap, bu cins metodu kullanıyor. Yazar, söz konusu kavramları ontoljik etkinliğini kabul etmek veya red etmek mecburiyeti olmaksızın anlamaktır. Böylece dini fenomenoloji saygıyı, inceliği (grâce) gösteriyor. Bu, yargıyı ertelemede gerçektir.

Yazarların çoğu daha uzağa gidemiyor: Onlar tasvir ediyorlar, karar vermiyorlar. Bununla beraber, haklı olarak, yargılamak, filozofun görevi olarak kalıyor. O halde fenomenolojinin din felsefesi olması için, "'yargılamayı" (judication) tasvire ilave etmek vuku bulacaktır. Şahıs olarak bunun mümkün olmasına, arzu edilir olduğuna inanıyoruz. Bir şartla: O da felsefi eleştirin kesin olarak rolünü oynamasıdır. Felsefi eleştirinin her tartışmada, her değerlendirmede insiyatifı ele alması iyidir. Onun tahminlerinin ve postulalanmn şuurunda olması da gerekir. Öncülleri gibi neticelerinin de kesintisiz olduğunu doğrulaması gerekir.. Nihayet felsefi eleştiri, özgülüğü, pratiğin eleştireye indirgenemzliğini bilmek mecburiyetindedir. Fakat felsefi eleştiri, fiilin kendisini bu şartlara indirgemeye mecbur değildir. O, onların teorik açıklamalarında onu eritmek, içine almak mecburiyetinde değildir. Ahlak dersi, aydınlatılmasına rağmen yaşanmış ahlak değildir. Din felsefesi onun anlamını yaymasına, etkililik tarzını (genre) sınırlarını çizmesine rağmen gerçek dinden daha fazla yararlı değildir. Alçak gönüllülükte, bilme ile yapmayı karıştırmak duygusuna kapılanlar için tekrar yararlıdır.

İmanı incitecek tek muhalefet, dini değerlerin aldatıcı ve yanıltıcı ve yanıltan özelliğini ispatlamak olacaktır. Fakat onu kim gösterecektir? İnanmayan, bu değerlerlerden yararlanmıyor: Onları yargılayamaz. İnanan onları yaşıyor. Değerlerin diğer her çeşidinden farklı olarak, onları yaşıyor. Onları nesnelleştirmeksizin sadece yaşıyor. Eğer onları nesnelleştirseydi bununla onlan yok edecekti; onları yaşamanın zevkinden, onların lehine delil getirmenin gücünden kendini yoksun bırakacaktı. Gerçek şu ki, "yaşanmış"ın (le vécu) ifadesi, o halde onu amaçlayan açıklanmış niyet eleştirilebilir. Fakat, bu "yaşanmış" (le vécu) kendisi, ancak tecrübe edilerek yakalanabilir. Varolan (exitent) ispatlanmaz, tecrübe edilir. Eğer o, tecrübe edilmiyor sa (yaşanmıyorsa) , sızlanmak, lanetlemek değil, susmak gerekir. Başka türlü olursa, âmânın renkleri inkar etmesine, bayağı bir kimsenin sanata saygısızlık etmesine, aptalın, alimin düzmeciliğini ilan etmesine izin vermek gerekecektir. Bu, saçma, hem de ilginç bir dünyaya götürür. Fakat bu dünyayı felsefesfi dünyasıyla özdeşleştirmekte kimin yanrı olacaktır? Eleştiride, gerçekten kendisi tarafından "eleştirilebilen" yakalanabilen ve değerlendirilebilen, alıntılarında hiçbir şeyi dışarda bırakmaması için yeterince güzel bir şekilde herşeyi hesaba katıyoruz. Eğer dinde kararsızlık, tutarsızlık varsa eleştiri onu görebilecektir. Eğer bir sözde (verbe) yansımaksızın, bir davranışta belirlemeksizin varolan dinin kendisi sadece asalak bir canlılık, korkunun veya baskının meyvesi ise eleştiri onu da keşfedebilir, onu da söyleyebilir.

Zamanımızın, felsefi "discours"unun (felsefi görüş alışverişinin) akli gelişmelerini, asırlar boyunca boşuna bekleyen, kavramlarla beslenmeyi yeniden öğrendiği, felsefi bir "discours" (felsefi görüş alışverişi) olduğunu, hiçbir şey inkar edemiyecektir. Tarih kategorisini, vahiy kategorisini, iman kategorisini, tanrıya karşı işlenen günah kategorisini icad eden yahudiliktir. Cisimleşme (incarnation) kategorisini, şahıs kategorisini, delil kategorisini, tanrı severlik (charité) veya saf aşk kategorisini vs. şereflendiren Yahudi-Hristiyanlıktır. Oysaki bu kategorilerin felsefi olarak hazırlanması XIX. asırdan önce asla başlamadı, ve hatta bu kategorilerden birçoğu, filozoflar tarafından ancak otuz seneden beri yeniden yaygınlığına kavuşturuldular. Tarihçiler veya gözlemciler presokratiklere yeniden döndüğümüzü ifade ettikleri (assurer) zaman; rasyonalistler, Kierkegaard'in arkasından, egzistansiyalistlerin, fenomenologlarm, efsane veya dinin (bazı kere yapmacık elbise altında) aklın tapınağında yeniden göründüklerini haykırdıkları zaman, tamamen haksız değldirler. Fakat, felsefenintabii ikliminin havası azalmış bir çalışma odası olmadığına onlan inandırmak önemlidir. Felsefenin tabii iklimi hayatın ilmi, ahlaki, estetik ve dini bütün şekilleri altında hayatın atmosferidir. Bazı yazarların, eserlerinde hapsettikleri nedenler zinciri (chaîne de raisons) ile karıştırmanın saflığına (naivete) sahip oldukları, fikirler sistemi okul (scolaire) mantığına hiç sahip değildir. Fikirler sistemi, tarihin ve kültürün sonsuz çabasıyla özdeşlesin Hiç kimse onu tecrit edemez, onu bölemez, burada başladığını söylemek orda bittiğini söylemektir. Onun anlamını farketmek için falan ve filan disiplinin sadece melodisini değil, fakat bütün kültürel evrenini senfonisini dinlemek gerekir. Dinlerin ve efsanelirin esasından çıkmayan (se détacher) tek bir fikir gösterilmeyecektir. İnsan kompleksine aidiyetin biricik şahidi olarak kalan, yine hayali kılıfa (gangue) yapışık en saf kavramdır. İşte niçini, eğer bütünlük (totalité) istediği çağdaş felsefede de kuvvetli ise, hatta bu istek fena olmayan karışıklığı geçici olarak uy arıyorsa, bu zenginliğe kızmak değil, sevinmek (se joir) gerekir. Yerleşme (tessement) gerçekleşecek ve sınıflama yeniden gelecektir. Dünya ölçüsünde bir antropolji, bir kavramlar cebirinden, bir soyutlama karanlığından ( résidu) daha yeğdir. Bunun, karışıklığı aydınlığa üstün getirmek için olmadığını da söyleyelim. Fakat düşüncenin, insan tecrübesiyle birlikte var olduğunu bilmesi ve razı olması (vouloir) içindir.

Bu, hayatın dışında hiçbirşey inşa etmeksizin, her şeyi toplama, her şeyi bütünleştireni (intégrer) isteğinin, bütün metafizik sistemleri kuran ilhamı, ebediyyen kurtarması mümkündür. Fakat buna kim üzülecektir? Bu, vicdan azabı olmadan, boş özlem olmadan, felsefenin saf kritik görevini iadeetmektir. Filozof daima iş işten geçtikten sonra egzistanstan sonra, tarihten sonra, veriden sonra (esase) ulaşır. Filozof önceden orda olan şeyi, önceden açık olarak söylenmiş, önceden kurulmuş anlamı ancak yakalayabilir. İster istemez, bundan böyle kültürcüler, kurumcular olarak ancak felsefeyi devam ettirmek şansına sahip oluyoruz. Zaman, artık kültürün kendim, tabiatın henüz değişikliğe uğramış yer değişimi veya uzantısı sanabildiği zaman değildir. Ayrıca bu, hatta medeniyet diye isimlendirilen şeyin ilk gününde, bir yanılgıydı. İnsan, tabiatı ancak, onu insanlaştırarak tanır, daha önceden insanileştirilmiş tabiatı ancak bilir. Hatta arkaik toplumların üyeleri de tabii ve kültürel diye bölünemezler: Onlar zaman ve mekanla (espace) uyuşurluklarını düzenleyerek ancak yaşıyorlar. O halde dil olayı önünde, müşterek büyük efsaneler olayını, sanatlar, ilimler ve dinler olayını yerleştiriyoruz. Filozofun çabası onları incelemek, onları tahlil etmek ve onları yargılamaktır. Bu terim en geniş manada alındığı zaman, sade ve kavramlar değil, fakat kurumlar da açıklanarak ona ait olur. Din, diğerleri arasında bir kuruluştur. Filozofun bunlardan biri hariç, diğerlerini dikkatle incelemesinin niçini görülmüyor. Hınç, sahte saygı, bunun düşünce tutumuyla görülecek bir yanı yoktur. Aydın bir gözle, sempati ile, tamamen bağımsız olarak dine dönüldüğü zaman, birilerine objektifliğin örneği, diğerlerine de zihni cesaretin örneği, herkese soğukkanlılık dersi verilecektir.
1 | 2 | 3

MEVLÂNÂ'YA GÖRE YANLIŞLARA DÜŞMEMEK İÇİN NEFSİ EĞİTME

İbrahim EMÎROĞLU

Konuya, önce yanlışlara düşmemek için nefisle mücâdele etme ve onu eğitme gereğini anlatarak başlamak istiyoruz.

İnsanın yanlışa düşmemesi için, nefsini kötü niyet, garaz, ihtiraslar gibi kötü duygulardan arındırması gerekir. Mevlânâ'ya göre, insanın hata ve günahtan korunması için "ayırt etme hassasını her türlü garazdan temizlemesi ve (bunu yapmaya çalışırken de) dinden yardım araması lâzımdır"

Bir insan nefsini eğitmedikçe bakışı /görüşü düzgün olmaz; görüşü düzgün olmayınca da tespiti ve değerlendirmesi, kısacası sözleri doğru olmaz. "Bir kimsenin eğer içindeki nazarı (görüşü) eğriyse hiç şüphe yok ki onun cevabı da eğri olur. Çünkü doğru cevap vermek için kendine hakim olamaz. Meselâ bir insan kekeme olunca, ne kadar doğru konuşmak istese yine konuşamaz. Kuyumcunun altını mihenk taşına vurması altına yöneltilen bir sorudur ve altın da 'Ben buyum, halisim, yahut katışığım! ' diye cevap verir"

Yanlışlara düşmemek için nefsi eğitmek gerektiği ortadadır; nefsi eğitmenin en önemli yolu da onunla mücâdele etmektir. Bu hususta Mevlânâ, şu çağrıda bulunur:

"Bir yürüyüş edelim de kırıp dökelim:
Şu kara yüzlü, şu kötü huylu nefsi, yok edelim gitsin!"

Fakat bu mücâdele kolay değildir. Zira "put kırmak kolaydır, fakat nefsi (eğitmeyi) kolay görmek cahilliktir." Bunun için Mevlânâ, ileride geleceği gibi, sağlam bir irade öngörür.

Nefsin hevâ ve heveslerini kır, onlardan vazgeç. Vazgeç ama önceden de kendinle bir şart koş da ahdinden dönmemeye uğraş, yoksa hastalık kalakalır sende; iyileşme imkânın da yok olur gider.

" Vücudumuzda binlerce kurt, binlerce domuz.... Temiz, pis, güzel, çirkin binlerce sıfat var" diyen Mevlânâ, insanda hangi huy galipse o huyun suretine göre haşredileceğini belirtip, sözlerine devamla, insanın eğitilebilen bir varlık olduğunu şöyle dile getirmektedir.

"İnsanda bir an olur kurtluk zuhur eder, bir an olur ay gibi Yusuf yüzlü bir güzel haline gelir. İyiliklerle kinler gizli bir yolda gönüllerden gönüllere gidip durmaktadır. Hatta insandan, öküz ve eşek bile bilgi sahibi olur, akıllanır, hüner elde eder. Serkeş at, rahvan bir hale gelir, alışır. Ayı oynar, keçi de selâm verir. Köpeğe insanın huyu geçer, nihayet çoban olur, av avlar yahut sürüyü korur. Ashab-ı Kehf'in köpeğine onlardan öyle bir huy sirayet etti ki sonunda Tanr'yı aramaya koyuldu."

Nefse uymanın tehlikelerini ve mücadele ederek onu eğitmenin imkân ve gerekliliğini, Mevlânâ'ya göre, kısaca belirttikten sonra şimdi de nefsi eğitmenin yollarına geçebiliriz. Biz, bu konuyla ilgili bulduğumuz malzemeyi, tasnif ederek, aşağıda küçük başlıklar halinde sunmayı uygun bulduk. Görüleceği gibi, bu yolların çoğu "iradeyi sağlamlaştırma" da birleşmektedir.

1- Nefse uymama:

Nefsi eğitmek için onun arzu ve isteklerine uymamak gerekir. Bu, nefsi eğitmenin ve onun kötülüğünden korunmanın en kestirme yoludur. Nefsi, (insanı kötülüklere karşı ayartan ve teşvik eden) şeytana benzeten Mevlânâ, yanlış yapmamak, günaha girmemek için nefse uymama üzerinde önemle durur. Ona göre, nefse uymama, heveslerden vazgeçme, her zoru açar.

Nefse uymama, şehvet ve lezzetlere karşı direnmeyi gerektirir. Mevlânâ, nefsi eğitmede sağlam bir yol olan bu konuda şu tavsiyelerde bulunur:

"Ey kamına haris olan, böylece yücel. Bunun yolu, ancak yiyeceğini değiştirmendir.
Ey kalp hastası, ilaca sarıl. Bütün tedbir, mizacı değiştirmeden ibarettir."

"Nasihatimi dinle: Ten, kuvvetli bir bağdır. Yeni istiyorsan eskiden soyun! Dudağını yum, altın dolu avucunu aç. Ten nekesliğim bırak cömertliği ele al. Cömertlik, şehvetten, lezzetleri terk etmedir. Şehvet yüzünden düşen kalkmamıştır. Bu heva ve hevesi bırakma, sapasağlam bir iptir. Bu dal, canı göğe çeker.."

Hasetçi kişilerden çok çeken Mevlânâ (zira onlar bu kötü duygunun baskısıyla sevgili dostu Şemsi ondan kaçırtmışlar en sonunda da öldürmüşlerdi) eserlerinde, nefsi eğitmede, iradeyi sağlamlaştırmada haset duygusunu yenmenin önemli rol oynadığını işler.

"Yusuflar, kardeşlerinin hilesi yüzünden kuyuya düşmüşlerdir. Çünkü o kardeşler, hasetlerinden Yusuf'u kurtlara verip dururlar. Hasretten Mısır Yusufunun başına neler geldi? Bu haset, pusuya yatmış büyük bir kurttur. Hülâsa halîm Yakup, Yusufa bir şey yapmasın diye bu kurttan daima korkar.."

2. Çocukluktan kurtulma:

Bu tabirle Mevlânâ, bir oyun ve eğlence (laib ve lehv) den ibaret olan dünyadan kurtulmayı kasteder. O, nefsin yersiz isteklerine karşı mücadele vererek onun kötülüğünden korunmak için çocukluktan kurtulmayı önerir. Çocukluktan kurtulup baliğ olmak, aşırı istek ve arzulardan sıyrılıp Allah'a yönelmekle mümkündür. O, devamla şöyle der:

Tanrı, "Dünya kuru bir istek, faydasız bir oyuncaktan ibarettir, siz de çocuklarsınız" dedi. Tanrı doğru buyurur. Oyuncağı terk etmedikçe çocuksun. Ruh arınmadıkça nasıl temiz olabilirsiniz?1

3. Zecrî (sert, zorlayıcı) tedbirler alma:

Nefsi eğitmede zecrî (sert, zorlayıcı) tedbirler almak ve ona her istediğini yaptırmamak önemli bir yoldur. Bu konuda Mevlânâ şöyle demektedir:

"Nefis, tıpkı sofistaiyye gibi kararsızdır, şüphecidir, hile ve aldatmadan yanadır.
Bunun için de o, hakikati ikna yoluyla değil de şiddet yoluyla (kötekle) anlar."

4. Nefsi öldürme:

Nefsi eğitmenin önemli bir yolu, onun arzu ve isteklerini dizginlemek veya kontrol altında tutmak, tasavvuftaki deyimiyle, bu arzu ve istekleri öldürmektir. Bu, nefsi eğitmede en radikal tedbir olarak görünmektedir. Buradaki öldürmeyi, geniş anlamıyla, "eğitme" olarak da alabiliriz. Mevlânâ, konuyla ilgili olarak şu örneği vermektedir:

Birisi, kızgınlıkla anasını hançerleyerek, döverek öldürdü. Biri, ona "Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin. Çirkin herif, ananı neden öldürdün! Niye söylemiyorsun, o sana ne yaptı ki?" dedi.

Adam, "Çok ayıp bir iş işledi, ben de onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün" diye cevap verdi.

Kınayan "Be adam, ananı öldüreceğine o kişiyi öldürseydin" deyince dedi ki: "Her gün başka birisini mi öldüreyim? Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum; halkın boğazını keseceğime onun boğazladım, bu daha iyi!"

O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zahir olan nefsindir. Her ana onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!

Bu arada akla şu soru gelmektedir. Nefis neden öldürülmelidir? Bunun cevabını şu beyitlerde görmekteyiz:

"Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Tanrı ile de savaşıyorsun, halkla da. Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiçbir düşmanın olmaz"

5.İradeyi sağlamlaştırma:

İnsanın, yanlışlara karşı koymasında nefsin kötü arzularını frenlemesinde sağlam iradeye sahip olup, onu doğrudan/iyiden yana kullanması ve bu noktada kararlılık göstermesi oldukça önemlidir. Mevlânâ, insanın uyarak gönlünü bir muma benzetir ve binlerce âfeti taşıyan havaya (şiddetli rüzgar ve tehlikelere) karşı onu eteğinin altında (sağlam bir irade ile) iyi korumasını ister.

Nefsi, kişiyi yanlışlara çeker ve bazen o, doğru ile yanlış arasında kararsız da kalabilir. Bu gibi durumlarda insanın, kendisini yoldan çıkaran tabiatını dinlemeyip iyiden, doğrudan, haktan yana tercihlerde bulunması gerekir.

"Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa, güneşler var,
Gönül seni, gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker"

Kişinin, doğru olara kabul etmeye, iyiyi almaya kendisini zorlaması, yanlışlara karşı olu büyük ölçüde koruyacaktır. Kendisini bu şekilde yönlendirmeyen, iradesini bu şekilde kullanmayan ise, şu örnekte görüldüğü gibi, yanlışlar içerisinde kalmaya mahkum olacaktır.

"... İçerden bir kabul ve tasdik eden olmadıkça, bin söz söylesen de faydası olmaz. Meselâ bir ağacın kökünden içten gelme bir nemlilik , canlılık olmasa, sen ona bin selin suyunu döksen, diyor. Mevlânâ, yine faydasızdır...Bütün âlemi nur kaplamış olsa, gözde bir nur olmadıkça (görme isteği yoksa), hiçbir zaman o nuru göremez.. ."

6. Sabırlı olma:

Nefsin ayartıcılığına kanmamak için onu eğitirken sabırlı olma oldukça önemlidir. Mevlânâ, "... Bu yolda sabır lâzım, çekilecek mihnetlere tahammül gerek" demektedir. Zira sabır devadır, genişliğin anahtarıdır ve kişiyi maksadına çabuk ulaştıran bir erdemdir.

"Her zahmette, her meşakkatte kızar, kinlenirsen cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?"

beytiyle Mevlânâ, doğruya, iyiye ve güzele yönelip onda karar kılmak ve olgunlaşmak için sabır göstermek gerektiğini vurgulamaktadır.

"Feraset sahiplerinin iştahları sabradır, onlar sabretmek isterler"

sözüyle Mevlânâ, nefsin aceleci ve geçici taleplerine aldırmadan, ileriyi görmeye çalışanların sabırlı olduklarım ve kısa vadede olmasa bile uzun vadede onların kazançlı çıkacaklarını belirtmektedir.

Nefsin isteklerine uymayarak anlayışlı, hoşgörülü ve yumuşak başlı olmak (ki bunların temelinde sabır yatmaktadır), insanı anlayışsız, katı ve dik başlı olmaktan daha çok başarıya ulaştırır.

"Hilim (yumuşaklık) kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hatta yüzlerce ordudan daha galip, daha üstündür."

"Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil. Sabret, doğrusunu Tanrı daha iyi bilir."

Nefsin baskısından kurtularak "Sabreden göklerin üstüne yükselir" sözüyle Mevlânâ, sabredenin kazançlı çıkacağını ve yüceliklere ulaşacağını, bunun aksine, nefsine uyanın ise aşağıların aşağısına düşeceğini anlatmak ister.

7. Benlikten kurtulma:

Nefsi eğilmede bir önemli tedbir de kişinin hep kendisini ön plânda tutma sevdasından, gururunu öne çıkarma gayretinden uzak durmasıdır. Mevlânâ, insanın kendisine olduğundan fazla güvenerek Allah'ı devre dışı tutmasını; bilginlerin, kendilerini göstermek gayesiyle, gereksiz ayrıntılara dalmalarım, kendilerini tanıma hususunda gayret göstermemelerini ve benlik sevdasına kapılmalarını yanlış görür. O, insanların kendi parmaklarım yalamalarını, çıbanlarını, kellerini yani yanlışlarını ve ayıplarını normal görüp başkalannkini ise oldukça anormal görmelerini hiç hoş karşılamaz.

Mevlânâ, bir rubaisinde, benlikten kurtulmayı ve uygun olanı yapmayı tavsiye etmektedir.

"Benlikten geçersen yüzlerce rahmet görürsün, kendine gelince de binlerce zahmet çekersin. Hep Firavun gibi sakalını tarayıp durma. Bir şey taramak istiyorsan bıyığına yaraşacak bir tarak bulmaya bak. "

"Kendini hiçe saymazsan hiçlikten kurtulamazsın"

diyen Mevlânâ, kişinin nefsine uyarak benlik sevdasına kapılmamasımn önemini ve bunun getireceği faydalan şöyle dile getirir:

Kim benliğinden kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir. Nakışsız bir ayna haline gelir, değer kazanır. Çünkü bütün nakışları aksettirir.

8. Özeleştiride bulunma:

Nefsi eğiterek yanlışlara karşı korunmada belki de en önemli husus, kişinin kendisine eğilmesi, eksiklerini görmeye çalışması; aşırılığa, haksızlığa düşüp düşmediği konusunda nefsini sorgulamasıdır. Böyle davranmak yanlış şeyleri terk edip doğru, iyi ve güzel şeyleri edinmede kişiyi kazançlı çıkaracaktır. İnsanın önce kendini kendisine açması ve kendisini dinlemesi gerekmektedir.

"Sırrını kötülerden gizlemen şaşılacak bir şey değil; şaşılacak şey kendinden de saklaman, kendinden de gizlemendir."

"İnsanın başkalarının yanlışına - günahına bakıp üzülmeden önce kendi haline bakıp üzülmesi gerekmektedir."

"Ey başkalarına ağlayan göz, gel, bir müddetçik otur da kendine ağla"

"Afsunlarla gönüller alalım deriz ama çukura düştüğümüzü görmeyiz."

"Be hey kaltaban, çukura düşmüşsün, kuyudasın sen. Başkalarını bırak, kendine bak!"

Kişinin, önce kendi ayıbını veya kusurunu görerek nefsini terbiye etmesi gerekmektedir:

-Arkadaşın, senin hakkında, "hırsızdır, doğru adam değildir, münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlâksızdır, lanettir, şöyledir, böyledir demektedir.

-O daima doğru söyler. Onun gibi doğru sözlü adam görmedim. Doğru söyleme, yaratılışında vardır. Ne dese, aslı yok diyemem; kusuru üstüme alırım doğrusu..

Padişahım, olabilir ki o bende bazı ayıplar görmüştür de ben onları kendimde görememişimdir. Herkes, önce kendi kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi?

Halk kendisinden gafildir babam, gafil. Onun için birbirlerinin kusurunu görürler. Ben kendi yüzümü göremem de senin yüzünü görürüm; sen de benim yüzümü görürsün. Kendi yüzümü görmeye muktedir olanın nuru, halkın nurundan artıktır. O ölse bile nuru bakidir. Çünkü görüşü, Tanrı görüşüdür.

Bu beyitlerde de görüldüğü gibi Mevlânâ, halkın ayıbını inceden inceye görüp, bir bir eleştirip de kendi ayıbını zerre kadar görmeyeni ve kendisini eleştirmeyeni şiddetle kınar.

"Nefsi, ten evinde nazlı nazlı beslenmede; kendi başkalarına kin güdüp elini ısırmakta!"

"A hayrı, şerri bilmeyen, sen kendini sına, başkasını değil!
Kendini sınadın mı başkalarını sınamadan vazgeçersin.

A gönül, aynada kendini eğri-büğrü gördün mü, mutlaka bu eğrilik sendedir, aynada değil; önce kendini doğrult."

Yukarıda da değinildiği gibi, önce kişinin kendisine eğilmesi, kendi nefsini eleştirip, hata ve kusurlarından ayıklanması gerekir. Kişi kendisini doğrutunca bir çok şeyler düzelecektir.

"Süleyman, başındaki tacı eliyle düzelttikçe taç eğrilmekteydi yiğidim! Tam sekiz kere doğrulttu, sekiz kere eğrildi... Dedi ki: Ey taç, bu ne bu? Eğrilme artık!

Taç dedi ki: Beni yüz kere doğraltsan, yine eğritirim. Çünkü inanılır kişi, sen eğrilmedesin!"

9. Manevî güç kazanma:

Nefsi eğilmek, onun şerrinden emin olmak, gerçekleri görmek ve Tanrı sırlarına ermek için Mevlânâ'nın felsefesine göre, mânâ kapısına da başvurmak gerekmektedir. Tanrı ve Tanrı erlerinin inayetleri olmazsa... Melek bile olsa defteri kapkaradır.

Meviânâ, mânevi gücün ve ilâhi inayetin bu konuda oynadığı rolü şöyle açıklar:

"Firavun'un aklı, padişahların aklından üstündü ama Tanrı hükmü onu akılsız ve kör etmiştir!"

"Bir adamın can gözünü, can kulağını Tanrı kapattı mı o adam Eflâtun olsa hayvanlaşır!"

"Kim Tanrı'dan Tevfika mazhar olursa o âleme yol bulmuş, dünya işinden çıkmıştır."

"Sen istersen onu gönül vahyi farzet; gönül zaten onun nazargâhıdır. Gönül ona agâh olunca nasıl hata eder?"

"Ey mü'min, sen, Tanrı nuru ile bakar, görürsün; hatadan, yanılmadan eminsin"

Nefse hakim olma konusunda manevi güç kazanmak için Allah'a yönelme ve O'ndan yardım dilemek gerekmektedir. Allah'a yönelen kişi O'nun koruması altına girer, kuvvet bulur, emniyette kalır: ona güç şeyler kolay gelir. Mevlânâ, şu mektup ifadesinde gördüğümüz gibi işin sonunda Allah'a yönelmeyi, O'na güvenmeyi ve O'ndan yardım dilemeyi talep eder. "Allah, ona da, bize de, isteklerimiz neyle gerçekleşecekse, işlerimiz neyle düzene girecekse, onu ilham etsin!"

Manevî gücü elde etmek için mânâ kapısını dövmenin gerektiğini belirten Mevlânâ, nefsin aldatıcılığından kurtulmak için, Allah'a şu yalvarışta bulunur:

"Ey bize güç şeyleri kolaylaştıran Tanrı! Bize abes ve boş şeylerden kurtar. Bize rızık diye gösterdin, halbuki tuzakmış. Bize her şeyi, Olduğu gibi göster."

Sonuç:

Mevlânâ'nın, Nefsi eğitme üzerinde önemle durması, ağırlıkla , onun sûfi karakterli bir düşünür oluşuna bağlanabilir. İnsan bir çok yanlışlarla yüz yüzedir. Genelde o, nerelerde ve neden dolayı ve ne tip yanlışlar yaptığını kaba taslak kestirir. Fakat asıl önemli olan bu yanlışlarını terk etmesidir. Bunları terk etmede nefis hakimiyeti tesis etmek oldukça önemlidir. Bunu başarmak için de yapılacak ilk iş, nefsi tanımaya çalışarak onu eğitmektir.

Nefsi eğitmenin en kestirme yolu, şehvet ve lezzetlere karşı direnerek nefsin zebunu olmamadır. Onu eğitmek için, çok sevdiği oyun ve eğlence (dünya)ye fazla dalmamak gerekmektedir. Nefsin şerri karşısında alınacak olan en radikal tedbir, onu öldürmek olacaktır. Mevlânâ'ya göre, aşağılık nefs, insanı Tann, tabiat ve halk ile savaşmaya ittiğinden dolayı öldürülmeyi hak etmiştir.

Nefsi eğitmede başarılı olmak için iradeyi sağlamlaştırma en etkili ve kapsamlı bir iştir. Hatta sabırlı olma, nefsi öldürme, çocukluktan kurtulma, özeleştiride bulunma, benlikten sıyrılma, temelde, iradeyi sağlamlaştırmanın tabii sonuçları olarak görülebilir.

TEZCANLILIK ÜSTÜNE

Francis Bacon

Aşırı tezcanlılık, iş görmede en tehlikeli şeylerden biridir. Hekimlerin erken sindirim dedikleri, gövdeyi bir sürü sindirilmemiş parçacıklarla, hastalık tohumlarıyla dolduran duruma benzer. Onun için, bir işin görülmesini, o iş başında oturulan süreyle değil, sonunda erişilen şeyle ölçmek gerekir. Yarışta nasıl kocaman adımlar atmakla ya da ayakları kaldırmakla hız kazanılamazsa, bir iş görürken de, önemli olanı gözden kaçırmamak, her şeyi bir çırpıda bitirmeye yellenmemek önemlidir. Kimileri ise ancak, kısa bir süre içinde iş bitirmeyi, bitirmeden bitmiş gibi göstermeyi, böylece çok becerikli bir insan izlenimi uyandırmayı düşünürler. Ama gerçekte işleri yoğunlaştırarak kısaltmak başka, keserek kısaltmak başkadır. Birkaç oturumda ya da toplantıda böyle kesik kesik ele alınan işler, çoğunlukla ne ilerler ne de geriler. Bilge bir adam tanırım,1 ne zaman bir işi bitirmek için koşturan birini görse: "Biraz bekle de daha tez bitirelim," derdi.

Öte yandan, gerçek tezcanlılık çok değerli bir şeydir. Para nasıl malın ölçüsü ise, işin ölçüsü de zamandır, tez başanlmayan iş pahalıya malolur. Ispartalılarla İspanyollar ağırcanlılıklarıyla tanınırlar: "Me venga la muerte de Spagna Ölümüm İspanya'dan gelsin," çünkü nasıl olsa geç gelir o zaman.

Bir işle ilgili olarak ilk konuşanların sözüne kulak ver, konuşmalarını keseceğin yerde, onlara daha başlangıçta kendilerinden ne istediğini göster; çünkü sözünün akışı kesilen, ileri geri bocalar, nerde kaldığını bulabilmek için belleğini zorlarken daha da tedirginleşir, kendi yöntemiyle söyleyebileceği birkaç şeyi de söyleyemez olur. Ama kimi zaman söz veren kimsenin konuşandan daha sıkıcı olduğu da görülür.

Belli bir şeyi dönüp dönüp gene söylemek, çoğunlukla zaman yitirtir. Ama bir soruyu dönüp dönüp sormaktan daha çok zaman kazandıracak hiçbir şey yoktur, çünkü böylece araya karışacak bir sürü yerli yersiz çıkış önlenmiş olur. Çabuk iş bitirmek isteyenin, uzun çapraşık söylevlere girişmesi, uzun etekli ya da kuyruklu giysilerle yarışa katılmaya benzer. Önsözler, alıntılar, özürler, buna benzer konuşmalarla kişisel konular, çok zaman yitimine yol açar; bütün bunlar alçakgönüllülük gibi gözükürse de, gösterişten başka bir şey değildir. Ama dinleyenlerde birtakım saplantılar, söylediklerinle bir uzlaşmazlık seziyorsan, ana konuya geçmekten sakın, çünkü merhemin iyi işlemesi için derinin nasıl önceden ovularak kızdırılması gerekirse, konuya geçmeden önce önyargıların da öyle uzaklaştırılması, elverişli bir ortam yaratılması gerekir.

Hepsinden önemlisi, işi düzenlemek, parçaları, tek tek noktaları seçip belirlemektir, ama burda kılı kırk yarmaya da yeltenmemek gerekir. Parçaları ayırmayı bilmeyen kimse hiçbir işten anlamaz, ama parçalara fazla dalan da işin içinden çıkamaz. Uygun zaman seçmek, zaman kazanmaktır, çünkü zamansız bir girişim havanda su dövmekten başka bir şey değildir. Bir işin üç bölümü vardır: hazırlık, tartışma ya da inceleme, sonuçlandırma, işin tez bitmesini isterseniz, orta bölüm üstünde birçok kimsenin, ilk bölümle son bölüm üstünde de pek az kimsenin çalışmasını sağlayın. Ana çizgileri yazılı olarak belirtilmiş bir konu üzerinde çalışmak işi en çok hızlandırır; çünkü yazılanlar bütünüyle reddedilecek bile olsa, bu karşıtlık en iyi yönün aranmasında, belirsiz yargılardan daha etkili olur. Tıpkı külün tozdan daha üretken olması gibi.

Notlar:

l- Bu bilge kişi, Bacon'ın Apophtegmata'da anlattığına göre, Fransız sarayında İngiliz elçisi olarak bulunmuş Sir Amias Paulet'tir. Bacon devlet görevleri için gerekli öğrenimini yaparken, 1576 yılında Paulet'in yanına, bilgisini arttırmak üzere gönderilmişti.

BİLGİ VE BİLİMDE OLGUCULUK - TARİHSELCÎLİK TARTIŞMASI ÜZERİNE - 1

DOĞAN ÖZLEM

Çeşitli «feisefe»ler arasındaki tartışmanın önce bilgi ve bilim kavramlarının belirlenmesi ile başlayıp, giderek ahlâk ve estetik alanlarında da sürdürülegeldiği bilinir. Ancak bu, daha çok, bilgi, ahlak, estetik alanlarım bütüncül biçimde kapsama savındaki «felsefe» ler ya da «sistem» ler için söz konusudur. Geçen yüzyılın ortalarından bu yana ise, tartışma, daha çok bilgi ve bilim alanlarından dışarıya taşmamaya özen gösteren «tutum» lar arasında olmakta, başka bir deyişle, felsefe tartışmalarının odağını bilgi ve bilim kavramları oluşturmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında, geçen yüzyılın ortalarından bu yana, karşımıza bilgi ve bilim kavramları konusunda tartışan iki büyük felsefe tutumu çıktığını görürüz. Bunlardan birincisi, olguculuk (pozitivizm), ikincisi ise tarihselcilik (historizm)dir.

Olguculuk, tarihselciliğe göre daha eski bir geçmişe ve geleneğe sahiptir ve modern «bilim» kavramının belirlenmesinde son derece etkili olmuştur. Öyle ki, özellikle tüm gelişimi boyunca doğabilim kavramı, olgucu tutum ile hep bir arada anılmıştır. Olguculuğun bilginin kaynağını duyu-verilerinde bulan temel bilgisel görüşü (empirizm) ve bu görüşe bağlı olarak deney, gözlem ve araştırmaya dayalı bilim anlayışı, özellikle doğabilimlerinin gelişmesiyle koşutluk içinde günümüzde çok geniş bir yaygınlık kazanmış ve hatta yaygınlığın da ötesinde bir kabul görmüştür. Bilgi ve bilim kavramlarına salt bilgi-kuramsal (epistemolojik) açıdan yaklaşmakla yetinmeyip, bilgi ve bilimin aynı zamanda ve hatta öncelikle tinsel-tarihsel-kültürel boyutlu bir anlama ve algılamanın da hem ürünü hem de konusu olduğunu savunan tarihselcilik ise, geçen yüzyılın ortalarına kadar Alman idealizminin spekülativ kalıplarından çokça etkilenmiş ve ancak yine geçen yüzyılın son çeyreği ile bu yüzyılın ilk onyıüarı içersinde özgün bir bilgi ve bilim tutumuna dönüşebilmiştir. Ancak ne var ki, dönüştüğü bu niteliğiyle bile tarihselcilik, uzun süre kara Avrupası (ve daha özel olarak Almanya) dışına taşamamıştır. Bunda, kuşkusuz ki olguculuğun ezici yaygınlığı da büyük rol oynamıştır. Tarihselcilik, bugün de yine kara Avrupası ve özellikle Almanya'da etkin bir tutum olarak görünüyorsa da, özellikle toplumsal bilimlerde olgucu tutumun yetersizliğinden yakınan bazı toplumbilimcilerin çabalarıyla son otuz yıldan bu yana daha geniş bir etkinlik, alanı bulmuştur.

Olgucu tutumun toplumsal bilimler alanında yetersiz kaldığı savı daha geçen yüzyılın ortalarından beri işlenen bir savdır ve olguculuk-tarihseicilik tartışması da, büyük oranda bu sav dolayında yoğunlaşır. Olguculuk, geçen yüzyılın ortalarında A.Comte'un çabalarıyla, genel çizgileriyle «doğabilim»i örnek alan bir «toplumbilim» (sosyoloji) yaratmak istemiştir. O andan başlayarak bir bölük toplumbilimci doğabilinai örnek alan bir «toplumbilim» üzerinde ısrar ederek olgucu tutumu kendilerine rehber kılmışlarsa da, bir başka bölük toplumbilimci (ama öncelikle fizoloflar), toplumsal gerçeklik alanının doğabilimsel yöntemlerle ele alınmasının sakıncalar doğuracağını belirterek, bu gerçeklik alanının doğabilimsel yöntemlerden farklı yöntemlerle ele alınması gereğini ileri sürmüşlerdir. Böylece, özellikle Almanya'da geçen yüzyılın sonlan ile bu yüzyılın başlarını kapsayan bir dönemde felsefi içerikli bir doğabiüm-toplumbilim tartışması başlamış ve felsefe çalışmalarının önemli bir öbeği bu tartışmaya ayrılmıştır. Tarihselci tutumun özgün bir bilgi ve bilim tutumu olarak ortaya çıkması da bu tartışmalar sonunda olanaklı hale gelmiştir.

Biz, bu yazının sınırlı çerçevesi içinde, olgucu ve tarihselci tutumlara daha çok doğabilim-toplumbilim tartışması çerçevesinde ve ancak satırbaşları halinde değindikten sonra, olgucu tutumun toplumbilime uygulanış biçiminin tarihselci açıdan dar bir eleştirisini yapmayı deneyeceğiz.

II

Özellikle günümüzdeki çok-çeşitliliği nedeniyle «olguculuk» sözcüğünü tek ve belirli bir felsefe tutumu için kullanmak oldukça güçtür ve giderek de güçleşmektedir. Çağımızın bir olguculuklar çağı olduğunu söyleyenlerin bu sözlerini abartmalı bulmak olanaklıysa da, bu sözlerin olguculuğun çok yaygınlaştığını yansıttığı açıktır. Yine de, bu çok-çeşitlilik ve yaygınlığa rağmen, temelde yatan bir olgucu bilgi ve bilim görüşünden sözedilebilir.

Bu görüş, birbirine sıkı sıkıya bağlı iki temel felsefi inanca dayanır:

a) İnsan bilgisinin kaynağı veridir, veri ise algılanabilir, gözlemlenebilir olan şey, yani olgudur,

b) Veri, yalnızca duyusal izlenimlerin bir çokluğu olarak vardır ve bize belirli bir kurallar demeti (örneğin, uzay ve zamana bağlı bir koordinatlar sistemi) içinde açıktır.

Bu "birbirine bağlı iki temel inanca bakılarak «olguculuk» sözcüğünü «empirizm» anlamında kullanmak oldukça sık rastlanan bir durumdur. Gerçekten de empirizm, evren, evrenin özellikleri, yapısı üzerine sahip olduğumuz tüm bilgilerin deneyden çıktığı, bilginin algı yoluyla verilmiş malzemenin (verinin) insan anlığı tarafından işlenmesi sonucu oluştuğu inancıdır. Ne var ki, bu konumu ile empirizmi, evrenin bizden bağımsız olarak cisimlerden, renklerden, v.b. oluştuğu ve bilgimizin bunların algılanması ile meydana geldiği inancından, yani realizmden ve onun özel bir türü olan ve evrenin bizden bağımsız maddi bir şey olduğunu kabul eden materyalizmden ayırmak zordur. Grek empirizminde, örneğin Epikürosçulukta böyle bir ayırıma rastlanmaz. Bu bakımdan, olguculuğa bağlanan empirizm, bu türlü bir realizmi içermez.

Olguculuk, yalnızca duyusal etkilenimlerden, izlenimlerden yola çıkar; bu etkilenim ve izlenimlerin ardında bağımsız bir «realite» nin olup olmadığı sorusu, olgucular için ilke olarak yanıtlanamaz türden bir sorudur. Buna ancak, başkalarının da duyumlamaları göz önünde tutularak bir ortak-duyu (common sense) aracılığıyla varılabilir. Bu bakımdan olguculuk, örneğin Epikürosçuluğun realizm kokan empirizmini daha tutarlı bir yöne, yani sensüalizme çeker. Kuşkusuz, sensualist empirizmin en aşırı biçimi solipsizmdir. Olguculuğun bağlandığı sensualist empirizmde de solipsist eğilimler vardır, ama solipsizme pek geçilmez. Çünkü, olguculuk, aynı zamanda yaşamla ilgili bir pratik kaygı ve ülküyü de içerir. Bu, sağın empirik bilgi ve sağın bilim yoluyla doğaya egemen olmak ve giderek topluma çekidüzen vermek kaygısı ve ülküsüdür. Bu kaygı ve ülkü, en belirgin biçimini önce Saint-Simon ve daha esaslı olarak sonradan Comte'da bulur. Öyle ki, olguculuk bilgi-kuramsal temellerini Locke, Berkeley ve Hume ile İngiliz Empirizminde bulurken, toplumsal ülkücü temellerini de Fransız ansiklopedistleri (d'Alembert, Turgot), Saint-Simon ve Comte ile atar. Ama kuşkusuz ki, olguculuk, hem bilgi-kuramsal hem de toplumsal ülkücü yanlarıyla ilk kez F. Bacon'da ortaya çıkar. Öyle ki, olguculuk, birazdan sözü edilecek olan yeni-olguculuk (neopozitivizm) da içinde olmak üzere, Bacon'un programına bağlıdır: Yani, sensüalist-empirist bir bilgi ve bilim tutumundan hareketle doğaya egemen olmak ve topluma çekidüzen vermek. Böylece, «doğabilim»in deneye, gözleme dayalı yapısı ve yöntemine bakılarak «bilim» ile «doğabilim» kavramları özdeş kılınır.

Empirik-sağın doğabilim ülküsü Alman olgucularında, Avenarius ve Mach'dâ degemendir. Onlar için düşünen bireyin, insanın temel ilgisi, biyolojik yaşam pratiğine bağlı bir ilgidir. Bu nedenle, örneğin «doğa yasası» denen şey, bireyin dışında, bireyden bağımsız olarak doğaya yön veren bir ilke, töz, v.b. değildir; olsa olsa biyolojik yaşam pratiği açısından eylemde bulunan insanın düşüncesine tasarruf getiren, düşünme ekonomisi sağlayan bir buluştur. Alman olgucuları «salt deneyin eleştirisi» (empiriokritisizm) peşindedirler. Onlar için amaç, "duyumların çözümlenmesi", «empirik verilerin salt betimi» ve giderek bir «doğal evren betimi» yapabilmektir. Bu betim, duyusal öğelerden olduğu kadar, duyum bağlamlarından da yararlanarak, düşünceyi «metafiziksel», «a priori» kalıntılardan, gereksiz tortulardan temizleyecek, böylece bir düşünme ekonomisi sağlanacaktır. Amaç, düşünceyi doğabilimsel çizgiye getirmektir.

«Düşünme ekonomisi» görüşleriyle Alman olgucularının geleneksel olguculukla yeni-olguculuk arasındaki yol üzerinde oldukları söylenebilir. Ama yeni-olguculuğu geleneksel olguculuktan ayırmak için, öncelikle yeni-olguculukta dil ve mantık'ın merkezcil rolünü vurgulamak gerekir. Mantıksal pozitivizm, mantıksal empirizm gibi adlarla da anılan yeni-olguculuğu geleneksel olguculuktan ayıran temel özellikler, kabaca şöyle sıralanabilir:

a) Geleneksel olguculukta, örneğin Hume'da ve daha sonra Mill'de olduğu gibi, duyusal olarak algılanabilir öğelerden yola çıkılır ve bu konumu içinde bize açık olan evrenin yapısı ve özellikleri ele alınıp, bu konuda sensüalist-empirist görüşle tutarlı olarak psikolojik ağırlıklı açıklamalar yapılır. Yeni-olguculuk'ta ise, evrenin yapısı sorunu, evren hakkında kendilerine dayanarak söz ettiğimiz dilsel yapıların, yani önermelerin mantıksal çözümlemesi sorunu haline dönüşür.

b) Geleneksel olgucular, örneğin Mill için mantık ve matematik deneyden türemişlerdir. Oysa yeni-olguculukta mantık ve matematik artık bir deney temeline dayandırılmazlar; onlar salt düşünsel ilişkilerin geçerliliği olarak konumlanırlar. Mantık ve matematik, bir geçerlilik olarak, analitik ve totolojik yoldan düşünsel ilişkileri formülleştirirler. Mantığın gerçeklikle bir ilişkisi yoktur, mantık bilgisi gerçeklik bilgisi değildir; mantık dil ile ilgilidir. Gerçekliğin mantığından değil dilin mantığından söz edilebilir.

c) Bilginin kaynağını duyu-verilerinde bulmak ve bilimsel bilgiyi de bu kaynağa dayamak olguculukta esastır. Yeni-olguculuk da buradan hareketle dilsel yapıları, deyileri (Aussage) kendi içinde iki gruba ayırır:

a) Anlamlı deyiler,
b) anlamsız deyiler.

Anlamsız deyiler, veriler hakkında bir şey bildirmeyen, veriyi «yansıtmayan», veriye «işaret etmeyen» deyilerdir.

Anlamlı deyiler ise kendi içinde ikiye ayrılır:

a) Olgusal ilişkiler hakkındaki deyiler (sentetik deyiler),
b) Salt mantıksal ilişkiler hakkındaki deyiler (analitik deyiler).

Sentetik deyiler, deneyden çıkarlar, a posterioridirler ve doğrulanmaları gerekir. Analitik deyiler ise olgular üzerine asla bilgi vermezler, onların doğrulukları kendi içlerindedir ve bu özellikleriyle deneyden bağımsız, a priori bir geçerlilikleri vardır. Buna göre, hem gerçeklikten (olgudan) sözeden ve hem de deneyden bağımsız bir geçerliliğe sahip bir önerme türü (Kant'ın sentetik a priori dediği önerme) olamaz.
1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6

BİLGİ VE BİLİMDE OLGUCULUK - TARİHSELCÎLİK TARTIŞMASI ÜZERİNE - 2

Böylece, yeni-olguculukta, başka alanların bilgisine olduğu kadar doğabilimsel bilgi içeriğine de sahip olduğunu savunan tüm «felsefeler», «sistemler», «metafizikler» yadsınır. Metafizik, ele aldığı sorunların çözülemezliğinden ya da insan bilgisinin gelişme süreci içinde arı olmayan bir alan haline gelmiş olmasından da ötede, öncelikle, bu sorunların ve bu sorunlarla ilgili olarak dile getirilen önermelerin gözlemlenebilir bir içeriği bulunmadığından boş-anlamlı ya da yok-anlamlı (sinnlos) oldukları söylenerek yadsınır. Hemen ardından felsefenin görevi ve alanı belirlenir. Buna göre felsefe, öbür bilimler yanında bir bilimmiş gibi ele alınamaz. Felsefenin alanı bilimlerin alanı değildir. Felsefeye kalan tek bir alan vardır o da dildir. Felsefenin görevi, kendilerine dayanarak olguları dile getirdiğimiz önermeler hakkında ve bu önermelerin dil içersindeki bağlamları üzerinde bir açıklama yapmaktır. Bu görev, bir yandan bilimlerin dili üzerinde bir çalışmayı, öbür yandan günlük dilin aydınlatılması çabasını içerir.

Yeni-olguculuğun ortaya çıkışı, aralarında Schlick, Carnap, ve Neurath'ın da bulunduğu Viyana Çevresi'ne ve bu çevreyi olağanüstü etkilemiş olan Wittgenstein'a bağlanır. Reichenbuch, Ayer ve Russell'ın da bu çevreyle ilişkileri vardır.

Wittgenstein'ın ünlü yapıtı Tractatus'da şöyle tümceler vardır:

«Doğru önermelerin tümü doğabilimlerinin tümüdür. Felsefe doğabilimlerinden biri değildir. Felsefenin hedefi, düşüncelerin mantıksal açıklamasıdır. Felsefe öğreti değil, tersine bir etkinliktir. Felsefenin sonucu 'felsefi önermeler' değil, önermeleri açık kılmaktır».

Wittgenstein'dan kuvvetlice etkilenmiş olan Schlick de şunları yazar:

«Felsefenin kendine özgü uğraşı deyiler ve deyilerin anlamlarını araştırmak ve açık kılmaktır... Herhangi bir önermenin anlamı en sonunda veriler tarafından belirlenir ve başka hiçbir şey tarafından asla belirlenmez».

Buna göre önermelerin anlamlarım yakalayabileceğimin biricik kaynak, doğabilimsel olarak gözlemleyebileceğimiz şeylerdir. Yine buna göre bir önermenin «doğru» ya da «yanlış» olmasını belirleyen şey, o önermenin doğabilimsel olarak gözlemlenebilir olguları yansıtıp yansıtmamasıdır. Bir önermeyi «doğru» yapan tek ölçüt (mantıksal önermeler, dışında), empirik anlam ölçütüdür. Schlick şöyle der:

«Bir deyi, doğru ya da yanlış olduğunu herhangi bir biçimde denetleyebileceğimiz bir ayırımı içerdiği sürece ve ancak bundan sonra verisel bir anlama sahip olur. Bir önerme doğru ise, evreni olduğu gibi yansıtır; yanlış ise, evren hakkında asla bir şey söylemez; böyle bir yanlış önerme hiçbir şey bildirmez, ben ona bir anlam yükleyemem. Denetleyici bir ölçüt, sadece ve sadece, bu ölçütün veriler içersinde bulunması halinde vardır. Çünkü 'denetlenebilir olma', 'veriler içersinde gösterilebilir olma'dan başka bir şey değildir»

Bu sözler, yeni-olguculuğun ünlü doğrulama ilkesini de böylece açıklamış olmaktadır. Mantık evrenle ilgili değildir, o dil ile ilgilidir ama, dil, «evrende karşılığı olmayan şeyler» den sözetmeye de elverişlidir. Dilin evrende karşılığı olmayan şeyler hakkında da kullanılması, aslında tüm felsefe tarihi boyunca sürdürülegelen bir yanılgıdan, yani mantığı evrene taşıma yanılgısından kaynaklanmıştır. Böylece, empirik yoldan bir denetlemeye başvurulduğunda, dilde, evrende bir karşılığı olmayan pek çok kavram ve sözcüğün bulunduğu görülür. Üstelik, bu kavram ve sözcüklere felsefe tarihi boyunca, «bilgi» değeri yüklenmiş, bunların «bilgi» içerdiğinden sözedilmiştir. Oysa «bilgi», bilimlerin işidir, felsefe bir bilgi etkinliği olamaz. Ama böylece felsefenin alanı daraltılmış değil, belki de tam tersine genişletilmiştir. Felsefe, dil üzerine bir mantık çalışması olarak, felsefe tarihinin başlangıcından beri «bilgi» içerdiği öne sürülerek dile doluşturulmuş yok-anlamlı (metafiziksel) kavram ve sözcüklerin dilden elenmesi, bunların anlamdan yoksun olduklarının saptanması işini yüklenecektir. Bunun için de yönelinmesi gereken esas alan «günlük dil»dir ve «günlük dil»in eleştirilmesiyle «bilim dili» de daha sağın bir hale gelecektir.

Totolojiler, yani mantıksal önermeler dışında «bilgi» değeri taşıyan tek önerme türü doğabilimsel deyiler, yani sentetik deyilerdir. Sentetik deyiler, evrenle ilgilidirler, evrene ilişkindirler. Ancak, bu ilişkinin niteliği konusunda Wittgenstein ve Schlick ile örneğin Carnap ve Neurath arasında bir fark belirir. Wittgenstein'da özne ve yüklemden kurulu ögesel, basit (atomsal) önermelerin nesnelerin durumunu dile getirdiği belirtilir. Önerme, nesnel durumu, şey-durumunu (Sachverhalte) dile getirir, nesnenin kendisini değil. Wittgenstein'a göre, evren birbirinden bağımsız nesnel durumlar, şey-durumları topluluğudur ve bu şey-durumları dildeki ögesel (atomsal) önermelerle çakışırlar. Tüm karmaşık (bileşik) önermeler bu türlü ögesel önermelere parçalanabilir ve bu durumda, herhangi bir karmaşık önermenin (örneğin, «A ve B yirmi yaşındadırlar» ) doğruluğu, bu karmaşık önermenin içerdiği ögesel önermelerin (örneğin, «A yirmi yaşındadır» ve «B yirmi yaşındadır») doğruluk fonksiyonu olarak ele alınır. Yani bir karmaşık (bileşik) önermenin doğruluğu, o önermeyi oluşturan ögesel önermelerin tek başlarına doğru olmaları, «yansıttıkları» nesnel duruma, şey-durumuna uygun olmalarına bağlıdır. Böylece bir önermenin doğruluğu, sembolik araçlar yardımıyla (sembolik mantık), sadece ve sadece mantıksal bir çözümleme konusu haline getirilmiş olur.

Wittgenstein, önermenin nesnenin kendisini değil de bir nesnel durumu, bir şey-durumunu dile getirdiğini, «yansıttığını» söylemekle, matik ile...evren arasında bir geçişsizlik olduğunu belirtmiş olmaz. Onun belirtmek istediği, mantığın dilsel yapılarla, önermelerle ilgili olduğudur, evrenle değil. Mantığın evrenle ilgili olduğunun sanılması, felsefe tarihini kaplayan en büyük yanılgı olmuştur. Oysa, mantık evreni bilme aracı olarak kullamlamaz. Mantık, olsa olsa, evren hakkındaki deyilerin düzenlenme alanıdır. Salt mantıksal olan analitik ve totolojik önermelerin genelgeçerlik, kesinlik ve doğruluklarını evrene taşıyamayız; mantıksal doğrular evrensel doğrular değildir. Evrenle ilgili doğru önermeler, ancak doğabilimsel önermelerdir. Wittgenstein'a göre, «doğru önermelerin bütünü, bütün doğabilimleridir (ya da doğabilimîerinin toplamıdır)» «Kesinlik», «zorunluluk», «genelgeçerlik», evrenin değil, mantıksal önermelerin (totolojilerin) bir özelliğidir. Yukarıda da değinildiği gibi, felsefe tarihi boyunca egemen olan yanılgı, mantığa ait özellikleri evrende de varsayma yanılgısı olmuştur. Yani filozoflar, dilin mantığım yanlış anlamışlardır ve yanlış kullanmışlardır. Hatta yaptıkları iş yanlıştan da ötededir. Wittgenstein şöyle der:

«Felsefi konular üzerinde yazılmış tümce ve soruların çoğu yanlış değil, tersine (daha çok) yok-anlamlıdır (sinnlos). Bu yüzden, genellikle bu çeşit soruları yanıtlayanlayız; tersine, onların yok-anlamlılığını saptayabiliriz. Filozofların pek çok soruları ve önermeleri, kendi dil mantığımızı anlamamamızdan ötürü ortaya atılmışlardır... Esrarlı sorunların aslında bir sorun bile olmadıkları hiç de şaşırtıcı değildir»

Dilin mantığını, doğru anlamak ne demektir? Wittgenstein'a göre, «felsefenin konusu düşünceleri mantık bakımından aydınlatmaktır. Felsefe bir öğreti değil bir etkinliktir. Felsefenin sonucu felsefi önermeler değil, önermelerin aydınlık kılınmasıdır. Felsefe, düşünceleri aydınlık kılıp, keskince smırlamalıdır, yoksa bu düşünceler donuk ve bulanık kalırlar»

Yinelersek, felsefe evren üzerine bilgi veren bir «öğreti» değildir. Evren üzerine bilgiyi ancak bilimler sağlayabilir, evreni bilimlere bırakmak gerekir. Felsefe bilgi vermez. Wittgenstein'a göre, felsefe tarihinde yapılan en büyük yanlışlık, felsefeye bir bilgi kaynağı olarak bakmak olmuştur. Bu yanlışlık ise, mantık ve evren alanlarını birbirine karıştırmaktan doğmuştur. Oysa Wittgenstein şöyle der:

«Mantığın evren üzerinde bir şey söylemeye hakkı yoktur», «mantık bir öğreti değildir, mantık aşkındır (trancendent)», «mantıktan yararlanarak evrenin şöyle ya da böyle olduğunu söyleyemeyiz»

Dilin mantığını doğru kavramak, önce mantık-evren ayrılığını kavramayı gerektirir. «Felsefe»nin yeniden konumlanması da buna dayanır. Bir «bilgi kaynağı», bir «öğreti» olamayacağına göre, «felsefe» nasıl bir «etkinlik» olacaktır? Bilgi elde etmek bilimlere (doğabilimlerine) ait bir iştir; felsefe bilgi elde etmeyi, evren üzerine konuşmayı bilimlere bırakmalıdır. Evren bilimlerin konusudur, felsefenin değil. Felsefe ancak dilsel yapıları, dili mantık bakımından aydınlatma işini yüklenebilir. Öyle ki, -felsefe mantıktır. Wittgenstein'a göre, «felsefenin amacı düşünceleri mantıksal yönden aydınlatmaktır», «mantığın evrenin gerçek olup olmadığı sorusuyla hiç mi hiç uğraşmadığı çok açıktır», «felsefenin tümü bir dil çözümlemesidir». Yüzyıllardır felsefeyi böyle anlamayanlar, bu alana aslında olgulardan çıkarılamayan, denetlenemeyen, evrende bir, karşılığı olmayan birçok kavram ve sözcük doldurmuşlardır. Bu yüzden, bir «dil çözümlemesi olarak felsefe»ye düşen önemli bir görev, dile doluşmuş bu türlü kavram ve sözcükleri dilden ayıklamak ve temizlemektir. "Wittgenstein'a göre «felsefe, zaten kendi başlarına bulanık ve karanlık olan önermeleri aydınlatmalı ve sınırlamalıdır.» Dil çözümlemesi olarak felsefenin yöneleceği şey de, bu durumda önerme denen dilsel yapılar, dilsel birimler olacaktır. «Önerme, belli bir şeyden sözetmesi gereken bir tümcedir» Önermeler, evrenden değil de, şey-durumlarından sözederler. Şey-durumu, önermede sözü edilen bir olgu demektir, ama olgunun kendisi değil. Bu yüzden, önerme gerçekliğin kendisi değildir. Wittgenstein'a göre, «önerme gerçekliğin betimidir (Bild)» O halde, gerçekliğin kendisi değil de, gerçekliğin betimi, yorumu, resmi, yansısı (Bild) olarak önermelerin içinde yer alması gereken alan evren değil mantıktır. Önermelerin uzayı mantıktır.
1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6

BİLGİ VE BİLİMDE OLGUCULUK - TARİHSELCÎLİK TARTIŞMASI ÜZERİNE - 3

Böylece Wittgenstein'da üç türlü önermeden söz edilmiş olur:

1. Evren üzerine önermeler (sentetik önermeler),
2. Mantıksal önermeler (analitik önermeler),
3. Metafiziksel önermeler.

Evren üzerine önermeler, evrene ilişkin bir durumu, şey-durumunu yansıtan, şey-durumuna «işaret eden» önermelerdir. Bu önermeler, olgulara, olaylara ilişkindir ve doğruluk ya da yanlışlıkları evrene gidilerek denetlenebilir. Bunun için de deney, gözlem, sayım yapmak gerekir. Bilim bu türlü önermeler peşindedir ve bu türlü önermelerle iş görür. Bu bakımdan bunlara «bilimsel önermeler» de denebilir. Mantıksal önermeler, doğruluk ya da yanlışlıkları evrene gidilmeden kendi içlerinde anlaşılabilen «totolojiler»dirler. «Mantık önermeleri totolojilerdir» Örneğin, «üçgen üç kenarlı şekildir» gibi. Metafiziksel önermeler ise, ne evren üzerine bilgi veren, ne de mantıksal önermeler gibi doğruluk ya da yanlışlıkları kendi içlerinde olan önermelerdir. Yani bunlar ne doğru ne de yanlıştırlar. Bu önermeler hiçbir bilgi veremezler. Bu nedenle de, aslında önerme değildirler. Ne var ki, metafiziksel önermeler, hem evrenle ilgili empirik, hem de mantıkla ilgili zorunlu bilgi türü olarak karşımıza çıkarlar. Oysa, bir önerme hem mantıksal önermeler gibi a priori, hem de evren üzerine önermeler gibi sentetik olamaz. Çünkü, Wittgenstein'a göre, «nesneler dünyasında a priori yoktur». Bu nedenle, metafiziksel önermeler aynı zamanda ne anlamlı ne de anlamsızdırlar. Anlam bakımından onların içeriği boştur, onlar yok-anlamlıdırlar. Çünkü, «anlam», bir önermenin mantıksal formundan başka bir şey değildir. Başka bir deyişle, «anlam», önermenin evrenden yansıttığı şeyin formu, gerçekliğin önerme içinde dile getiriliş biçimidir. Bu açıdan bakıldığında, metafiziksel, önermeler, evrenle ilişkileri olmadığı halde evrenden bir şey yansıtıyormuş gibi görünen önermelerdir ve onların yok-anlamlılığını yapan da budur. İşte, bir mantıksal dil çözümlemesi olarak felsefeye düşen önemli görevlerden biri, metafiziksel önermelerle uğraşmaktır. Wittgenstein şöyle der:

«Felsefenin doğru yöntemi şu olmalıdır: Kendini anlatan şeyler adına konuşmamak; yani felsefe ile bir arada olmayan doğabilimlerinin önermeleri adma konuşmamak ve daima, birisi metafiziğe ait bir şey söylemek istediğinde, ona, önermelerindeki sözkonusu işaretlerin bir anlamı olmadığını göstermek. Bu yöntemler onun hoşuna gitmeyebilir —kendisine felsefe öğrettiğimizden hoşnut olmasa da— ama, bu yöntemler tek sağlam doğru olanı verir.»

Dilsel deyiler ile önermeler arasındaki ilişki konusunda Wittgenstein ve Schliek ile Carnap ve Neurath gibi öbür yeni-olgucular arasında bir ayrılık olduğunu belirtmiştik. Wittgenstein'da «felsefe»nin evren üzerine söz etmesi yasaklanırsa, da, Tractatus'da evren üzerine bol bol söz edildiği görülür: «Evren, olguların toplamıdır», «evren olgular aracılığıyla belirlenebilir», «objeler evrenin tözünü oluştururlar», v.b.

Aslında Wittgenstein'ın kendisi de, «felsefe»ye koyduğu görev açısından bu türden kendi önermelerinin de yok-anlamlı olduğunu itiraf eder. Ama bunlar, Popper'in deyimi ile «vazgeçilmez saçmalar» olarak korunurlar. Örneğin Wittgenstein «evren mantıksal uzay içersindeki olgulardır» der. Böylece Wittgenstein'da ne evrene gidilerek sentetik yoldan ne de bizzat mantığın kendisine başvurularak analitik yoldan denetlenebilecek bir çeşit «metafiziksel» savla karşılaşmış oluruz. Öyle ki, Wittgenstein'da Aristoteles'den beri yapılageldiği gibi, mantığı evrene taşıyan bir ontolojiden değil de, evrenin yapısı ile mantık arasındaki ilişkiyi gözönünde tutan bir başka türden ontolojiden sözedilip edilemeyeceği tartışmaya açıktır.

İşte, Carnap ve Neurath, evrenin yapısı, olgular ve şey-durumları hakkında Wittgenstein'da görülen bu «metafiziksel» öğelerden uzaklaşmayı denerler. Carnap, Evrenin Mantıksal Yapısı (1928) adlı yapıtında, evrenin yapısını ve öğelerini salt «ilişkiler ve kavramlar dizgesi» olarak yorumlamakla, Wittgenstein'daki örtülü realizmden sıyrılmaya çalışır. Gerçi bu «ilişki ve kavramlar dizgesi» bir başka «aît-yapı», yani evrenle ilgilidirler ama, onlar artık bu «alt-yapı» nın yerine konmuş, ikame edilmiş şeylerdirler. Bu ilişki ve kavramlar evrenin kendisinden değil, bireyin psikolojisinden türerler ve bu halleriyle o «alt-yapı» nın yerine konurlar. Böylece, evrenin yapısı sorunu, «real» değil «psikolojik» bir sorun haline gelir. Neurath, bu ilişki ve kavram dizgesini, Wittgenstein'in ögesel (atomsal) önermeler dediği protokol önermelerine dayatır. Protokol önermeleri doğabilimsel önermelerdir. Ama örneğin Carnap, dilin mantığını, "Wittgenstein'in örtülü realizmine bağlı şey-durumlarma dayamayı bir yana bırakır ve dilin mantığının «ancak dilsel önermeler içersinde formüle edilebileceğini» söyler; öyle ki, dilin mantığı, dilin sentaksının mantığıdır, kısacası sentaksdır. Dilin mantığı, dilsel önermeler içinde formüle edilebilir ve onun mantığı üzerine de yine dilsel önermelere başvurularak sözedilebilir. Bir önermenin analitik ya da sentetik olup olmadığından da ancak bundan sonra sözedilebilir. Önerme fiziksel şeylerle ilgili bir kullanıma sahipse sentetiktir; analitik bir önerme ise, sadece dilsel deyilerin formundan ve bu forma bağlı ilişkilerden sözeder. Bu nedenle, ister sentetik, isterse analitik olsun, her türlü dilsel deyiler, önermeler, bir sentaksın konuşudurlar. Kısacası, dilin mantığı, dilin sentaksıdır. Öyle ki, Carnap'a göre, «salt ve betimleyici sentaks, dilin matematiği ve fiziğinden başka bir şey değildir». Kuşkusuz, «dilin matematiği ve fiziği» olarak böyle bir sentaks kazanmak için, «nesnelerden sözeden önermeler (bilimsel önermeler) » ile «önermelerden sözeden önermeler (mantıksal ya da sentaktik önermeler)» arasında kesin bir ayırım yapmak gerekir. Yani, nesne dili ile meta-dil (dil üzerine konuşan dil) ayırımı yapmak zorunludur. Bu konuda, «felsefe» bir metadil olarak bilim mantığından başka bir şey değildir. Felsefe, bilimlerin dilinin sentaks alanıdır. Buradan kalkarak Carnap, doğabilimsel açıdan çözümlenemeyecek olan «geleneksel» felsefe sorunlarını ve bu sorunlarla ilgili olarak dile getirilmiş olan önermeleri «sözde (pseudo) nesne önermeleri» olarak niteler ve bu önermelerin sahte bir sentaktik kullanım alanına sıçratılmış olduklarım belirtir. Bunlar, nesnelerle ilişkileri varmış gibi görünen yanıltıcı formülleştirmelerle ilgili önermelerdir. Carnap şöyle der:

«Sözde (pseudo) nesne önermeleri öylesine formüle edilirler ki, bunların gerçeklik hakkındaki önermeler, kavramlar ve önerme grupları ile ilgileri olmaları halinde, mantıksal güçlükler ortaya çıkar... (çünkü) bunlar yine öylesine formüle edilirler ki, sanki bunların (da ya da tümüyle) nesnelerle ilgileri varmış gibidir»

İşte, tüm «metafiziksel» yanılgılar, bu «sözde (pseudo) nesne önermeleri»nin içeriksel (gerçeklikle ilgili) önermelermiş gibi kullanılmasından kaynaklanmıştır. Yeni-olguculuğun daha sonraki bir aşamasında lingüistik çözümlemecilik ile karşılaşılır. Lingüistik çozümlemecilik akımının başında da Wittgenstein'i görürüz. Ama bu kez karşımızda Tractatus yazan Wittgenstein değil, Felsefi Araştırmalar (Philosophisehe Untersuchungen) yazarı Wittgenstein vardır. Lingüistik çözümlemecüik Viyana Çevresi'nin temel tutumunu sürdürürse de, sınırsız bir «anlam» anlayışından hareket eder. Burada, artık felsefe araştırmalarında tek ölçütün doğabilimsel bir anlam ölçütü olmadığım görürüz. Öyle ki, felsefe araştırmalarının alanı, doğabilimsel olsun ya da olmasın, mevcut ya da olanaklı tüm dilsel deyileri içine alan sonsuz bir alandır. Böylece, daha önce dışlanan «metafiziksel deyiler» de yeniden felsefe araştırmalarının içine alınır, ama bu kez yok-anlamlılıklarmı saptamak için değil. Çünkü «anlam» ölçütü değişmiştir. Daha doğrusu, «anlam» konusunda tek ölçüte başvurulmaktan vazgeçilmiştir. Bir önermenin «anlam» ı artık doğabilimsel bilgi içeriğine göre saptanmaz. Çünkü, artık çeşitli «anlam bağlamlarının, çeşitli «anlam öbekleri»nin olduğu kabul edilir. Önemli olan, herhangi bir deyinin hangi «anlam bağlamı» içerisinde kullanıldığıdır. «Anlam bağlamları» sonsuz olabileceği gibi, «anlam ölçütleri» de sonsuzdur. Ama, «anlam bağlamlarımın sonsuz olması, yine de, insan düşüncesini doğabilimsel çizgiden koparmayı gerektirmez. Çünkü, örneğin J. Wisdom'a, göre, «bir felsefe yanıtı, temelde dilsel bir referanstır. Bu referanslarla yanıtlanan sorular, temelde, dilsel kullanımı hiç de bir (nesnel) duruma işaret etmediği halde bu durumun betimini geçerli kılan bir önermenin kullanım tarzına dayanılarak soru haline gelirler» Yani, her ne kadar çeşitli «anlam bağlamları» varsa da, bunlar ve özellikle felsefe kuramlarıyla ilgili «aniam bağlamları», hiç de nesnel bir duruma işaret etmezler. Bu nedenle, tüm bu «anlam bağlamları» na değişik anlam ölçütleriyle eğilmek gerekirse de, tüm bu «anlam bağlamları»nm «nesnel bir duruma» işaret edip etmedikleri de gözönünde tutulmalıdır. Wittgenstein bunu şöyle belirtir:

«Felsefenin tek bir yöntemi yoktur. Tersine, çeşitli tedavi yollarının olması gibi, çeşitli yöntemler vardır»
1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6

BİLGİ VE BİLİMDE OLGUCULUK - TARİHSELCÎLİK TARTIŞMASI ÜZERİNE - 4

Böylece lingüistik çözümlemecilik, dile, doğabilimsel doğruluk ölçütüne dayalı tek bir anlam Ölçütü açısından değil de, dilin kullanımında ortaya çıkan çok-anlamlılık bakımından eğilmekle, dili bilgi-kuramcılığımn dar bakış açısından kurtarmış olur. Böylece dil, öncelikle bir toplumsal iş görme aracı haline getirilir. Dil, toplumsal bir etkinliktir. Felsefe de, temeli toplumsal olan bir araştırmadır. Buna göre, bir önermenin anlamı, verdiği bilgiye göre değil, içinde yer aldığı belli bir dil kesitine göre oluşan bir anlam ölçütü açısından değerlendirilmelidir. Bu bakımdan, tek bir «dil» den değil, artık «diller» den söz etmek gerekir. Çünkü, dil bir yaşam biçimidir ve yaşam biçimi sayısı kadar dil vardır. Her yaşam biçimi kendine ait bir dil oyununu gerektirir. Bir dil, toplumların gereksinimlerinden çıkan bir «bildirişme olanağı» dır. Bilgi vermek, dilin yüklendiği işlevlerden yalnızca bir tanesidir. Oysa dilin yüklendiği işlevler sonsuzdur. Bu yüzden «anlam» bilgici bir kısıtlamaya tabi tutulamaz. Dil, nesnelerin adının toplamı değil, sözcüklerle yapılan işlerin toplamıdır. Bir deyinin anlamı, iş gördüğü, ortamdaki, etkin olduğu dil oyunu içindeki anlamıdır ve bu niteliğiyle de toplumsaldır. Anlam, belli bir dil oyunu içinde iş gören bir öğedir. Dil oyununu oluşturan da yaşam biçimi olduğuna göre, anlam yaşam biçimine bağlıdır. Anlam, yaşam biçimlerine göre oluşur, tek bir anlam ölçütü bu yüzden olamaz. Bu yüzden «metafiziksel» önermeler de belli bir dil oyunu içinde «anlamlı» olan önermelerdirler. Ama metafiziksel önermeler «bir nesnel duruma işaret etmedikleri» için «düşsel bir dil oyunu»na aittirler. Bu nedenle lingüistik çözümlemecilik, belli bir türde felsefe yapmayı, yani metafiziği engellemeyi de içerir. Lingüistik çözümlemecilik, «düşsel bir dil oyunu» ndan kaynaklanan ve «geleneksel felsefe» yi, felsefe tarihini doldurmuş olan «felsefe sorunları» nı ortadan kaldırmak ister. Bu, Wittgenstein'm şu sözlerinde en açık anlatımı bulur:

«Ulaşmaya çalıştığımız açıklık, tam bir açıklıktır. Ama bu sadece şu demektir: Felsefe sorunları tümüyle ortadan kaldırılmalıdır. Beni etkin kılan özel keşif, isteğime göre felsefe yapmayı ortadan kaldırmaktır. Bu keşif felsefeyi yatıştırır. Öyle ki, böylece felsefe sorular tarafından kamçılanmaz, kendisi bizzat bir soruya konu yapılır».

III

Buraya kadar satırbaşları halinde belirtmeye çalıştığımız özellikler toparlanacak olursa, bilgi ve bilim görüşü bakımından eski ve yeni-olguculuk arasında köktenci bir fark bulunmadığı söylenebilir. Her iki olguculuk da sensüalist-empirist bir bilgi ve bilim görüşüne sahiptirler. Yeni-olguculuğu eskisinden ayıran ve ilk bakışta köktenci gibi görünen fark, her iki olguculuk arasında bilgi ve bilim görüşü bakımından ortaya çıkan bir fark olmayıp, yeni-olgueulukta bilgi ve bilim sorunsalının dil ve mantık açısından esaslı biçimde yeniden irdelenmesi ve sınırlarının hemen hemen mantıkça kesinlikle çizilmesinin denenmesidir.

Yeni-olguculukta «yeni» gibi görünen «metafiziğin elenmesi» sorununa ise, daha F. Bacon'da, rastlamak olanaklıdır. F. Bacon, «olmayan şeylerin adlarından sözetmişti; «bu adlar, felsefeyi aldatıcı bir yöne çekmiş ve konuyu saptırmıştır» Yeni-olguculukta «yeni» olan bilimsel bilgiye duyulan güven, doğruluk ölçütünün bilimselliğe bağlanması ve hatta «feîsefe»nin yeniden konumlanması da değildir. Çünkü bunlar zaten F. Bacon'ın programında olan şeylerdi. Yeni-olgueuluk, F.Bacon'ın programını tutarlı sonuçlarına vardırma girişimi gibi görünmektedir. «Yeni olguculuk, Bacon'ın düşüncesini ve programını lojistiğin (sembolik mantığın) araçlarıyla pekiştirme denemesi» dir. Öbür yandan, yeni-olguculuğun, eski olguculuğun toplumsal ülkücülüğünü de belli oranlarda sürdürdüğü görülür. Örneğin Reiceribach'da şu sözlerle karşılaşırız:

«Empirist, gruptan çok şey öğreneceğini bilir, ama öte yandan grubu kendi istençleri yönünde biçimleme çabasını sürdürmekten de geri kalmaz. Bilir ki, toplumsal ilerleme çoğu kez gruptan daha güçlü bireylerin çabasının ürünüdür; bu nedenle grubu yönlendirme çabasını ısrarla ve aralıksız sürdürür»

Bize göre, yeni-olguculuğu eskisinden ayıran önemli fark, eski ve yeni-olguculukta bizzat «mantık» ın yorumlanışında ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Hume'da ya da Mili'de mantık (ve matematik) deneyden türemişlerdir; onlar evreni algılayan bireyin (süjenin) bu algılarına bağlı tasarımlarının birer türevidirler. Örneğin Hume'da, mantığın temel dayanağı olan özdeşlik düşüncesine (idea) çağrışımsal alışkanlıklarla ulaştığımız belirtilir.

«Özdeşlik düşüncesine, ancak ve ancak bir 'ben' (süje) hakkında bizzat duyusal algılamalar içinde geçilebilir... Çağrışımsal alışkanlıklar edinebilmek için ise, bunların önce yaşanmış olması gerekir»

Yeni-olgucularda da, örneğin Carnap'da, sahip olduğumuz tüm kavramlar ve ilişkiler dizgesi, bireyin psikolojisinden yola çıkılarak temellendirilir. Ama öbür yandan bizzat mantık, aynı zamanda bireyin psikolojisinden bağımsız bir salt alandır da. Örneğin, yeni-olgucuların Kant'ın sentetik a priorisîne itirazları da, onların mantığı böylesine saflaştırmalarına dayanır. Bugün, mantığın tümüyle özdeşlik öğretisine indirgenebileceği ya da en azından mantığın tümüyle özdeşlik üzerinde temellendirilebileceği yolunda önemli araştırmaların olduğu bilinmektedir. Özdeşliğin ise, insan psikolojisine bağlı olduğu kadar, toplumsal bir evrimleşmenin de ürünü olduğu, özellikle etnologların araştırmalarıyla açığa çıkmıştır. Örneğin etnologlar, ilkel insanın kendisini hem kendi hem de başkası sandığını saptamışlardır. Bu «bilimsel» bulgu mantığın deneyden türediği konusundaki eski olgucu savı destekler görünmektedir. Oysa yeni-olgucuların «mantığın kökeni ya da ortaya çıkışı» gibi bir soruna, bu konudaki abilimsel» bulgulara rağmen rağbet ettikleri söylenemez. Onlar, mantığı salt bir geçerlilik alanı olarak görmekle yetinmektedirler. Gerçekten de mantık, insan düşüncesinin başvurmaktan vazgeçemeyeceği bir kurallar demetidir ve bugün bizler için bu konumuyla her türlü düşünme edimi için a priori bir niteliğe sahiptir. Ama, kendisini hem kendi hem de başkası olarak algılayabilen ilked insandan yola çıktığımızda, mantığın belirli bir psikolojik ve toplumsal evrimleşme sonunda a priorileştiğini saptayabiliyoruz. Mantık, deneyden gelenin tarihsel bir süreç içinde a priorileşmesidir; yani a posteriorinin tarihsel süreç içinde a priorileşmesi. Ama, görüldüğü gibi, böyle bir saptama yapma olanağı, ancak ve ancak, mantık örneğinde olduğu gibi, giderek tüm bilgi ve bilim sorunsalına tarihsel bir yaklaşımı gerektirmektedir. Bilginin ve bilimin tarihselliği sorunu da burada ortaya çıkıyor.

IV

Olgucu ülkücülük, geçen yüzyılın ikinci yarısında doğabilimlerindeki hızlı gelişmeden de etkilenerek, «toplum» u da doğabilimsel yöntemlerle ele almaya çabalayan bir «toplumbilim» (sosyoloji) kurma denemesine girmiştir. Bu «toplumbilim», mekaniğin doğabilimleri için bir baz oluşturması gibi, «toplum» la parçalı olarak uğraşan disiplinler (ekonomi, hukuk, siyasal bilimler, v.b.) için baz oluşturacak temel bilim olacaktır. Comte'un tüm çabası, böyle bir temel bilim kurmaktır. Comte, bu temel bilimi, tüm toplumsal olayların bağlı olduğu genel yasaların pozitif olarak araştırıldığı bir bilim olarak tanımlamıştı. Bu bilim, doğa-bilimlerin empirik yöntemleriyle yola çıkıp, öbür toplumsal disiplinler için de baz oluşturacak genel ve ansiklopedik bir niteliğe sahip olacaktı.

Bu konumuyla Comte'un «sosyoloji»si, Almanya'da bazı yandaşlar bulmuş olmasına rağmen, genelde çok yönlü bir eleştiriye yol açmıştı. Hem bu eleştirilerin niteliğini, hem de tarihselciliğin bu eleştirilerle koşutluk içinde ortaya çıkan özgün bir bilgi ve bilim tutumu olarak bir kaç özelliğini belirtebilmek için Alman felsefe geleneğinin çok önemli bir karakteristiğine, Kant, Hegel ve Marx'la sınırlı olarak, çok kaba da olsa değinmek gereklidir.

Alman felsefe geleneğinde, daha Kant'da anlatımını bulan bir doğal gerçeklik - tinsel gerçeklik ayırımı vardır. Kant, doğa yasası ile ahlak yasasını köktenci bir biçimde ayırır. Tinsel gerçeklik, Kant tarafından, «nesnelerin varoluşu» olarak tanımlanan doğa yanında, ondan farklı, hatta doğa-dışı bir gerçekliktir.

Kant, ahlak felsefesinin temelini insana dayandırmış ve insanı hayvandan ayıran en önemli farkı, insanda hayvansal güdü ile akil'ın birbirlerinden ayrılmış olması olarak göstermiştir. Bu farklılık, insana bizzat «kendi yaşama biçimini seçme ve öbür hayvanların yanında bunu başaracak tek hayvan olma olanağı» nı vermişti. Bu anlamda seçen insan özgürdür, özgür varlıktır. Toplum haline gelme (vergesellschaftung) de, gerçeklik ve işlevini bu özgür varlığın iradesinden alır. Yani, özgür varlık olarak insan, doğal yanından bağımsız olan bir iradeye göre eyler. İşte bu özellik, insanın doğadan bağımsız olan yanı, onun tinselliğidir. Kant, kendisinden sonraki tüm Alman felsefe geleneğini etkileyen bu ayırımı yaparsa da, onun ilgisi, özgür varlık olarak insanın kendine seçtiği bir olması gerekene (sollen), kendine koyduğu bir ideye göre nasıl bir ahlak kurabileceği üzerinedir. Bu normativ ilgi, ile o, kendi ödev ahlakını temellendirir. Yani, Kant'ın ilgisi somut insan ilişkileri, toplumsal gerçekliğin betimi ya da tarihsel gelişme (süreçleşme) üzerinde değildir.

Hegel, Kant'ın doğal gerçeklik - tinsel gerçeklik ayırımından yola çıkarsa da, Kant'ın normativ ilgisini bir yana bırakır. Hegel için bir insanın kendisine koyduğu bir ideye göre eylemde bulunması o insan için «soyut» bir geçerlilik taşıyabilir ama, insana ve topluma yönelen bir felsefe için anlaşılması gereken şey, insanların tarih boyunca düşündükleri, boyuna değişen bir özellikleri olan ideler ve bu idelere bağlanarak yaratmış oldukları kurumlardır. Birer insan yaratısı olan bu ideler ve kurumlar, öbür yandan, bir süreç içersinde, tarih içinde insanı ve toplumu da karakterize eden bir etkinlik ve güç kazanırlar. İşte, tinselliği oluşturan da budur. Böylece, Kant'ın normativ ilgiye bağlı statik tinsellik anlayışı, Hegel'de dinamik tinsellik anlayışına dönüşür. Yalnız ne var ki, Hegel, tinselliğin insan iradesinin bir ürünü olduğu kadar, insanın ötesindeki bazı güçlerin de ürünü olduğunu belirterek, tinsel gerçekliği kendi teleolojist idealizmi içinde işler ve onu kendi metafiziğinin ana konusu yapar. Ama önemli olan, Hegel'in tarihselcilik açısından büyük önemi olan şu saptamasıdır: Doğal-yanının yamsıra insan, tarih içinde kendi tinselliğini yapan ve aynı zamanda tarih içinde bu tinselliğin ürünü olan varlıktır. Öbür yandan, insan aklı, içinde bulunduğu tarihsel koşulları yeterince anlama olanağından da belli derecelerde yoksundur. Çünkü insanlar, yaşadıkları dönemin görüş açıları, görüş olanakları ile sınırlanmışlardır. Bu görüş olanakları, Hegel'e göre, her dönemde «dünyagörüşü» (Weltanschauung) dediğimiz, o dönemle ilgili bir düşünce tablosu oluşmasına neden olur.

Marx, Hegel'in tinsel gerçeklikle ilgili idealizmini, onun insanın ötesinde bir mutlak tin'in olduğu görüşünü yadsır. Tinsel gerçeklik, Marx'da bir yandan maddi toplumsal etkenlerin doğurduğu bir sonuç, öbür yandan insanın kendi öz yaratıcılığının bir ürünüdür ve tarihsel gelişme içinde bir bilinç olarak ortaya çıkar. Bu haliyle de toplumsal yaşam koşullarının ve insan yaratıcılığının belirlediği bir toplumsal varoluş bilincidir. Marx için de, Hegel'de olduğu gibi, insan tarih içinde kendi tinselliğini yapan ve aynı zamanda tarih içinde bu tinselliğin ürünü olan varlıktır. Ama bu tinsellik, Hegel'de olduğu gibi bir mutlak tin'in gerçekleşmesine hizmet etmez; tersine, bu tinsellik maddi toplumsal koşulların (ekonomi) belirlediği bir bilinç durumudur. Bu nedenle, belli bir dönemin görüş olanakları, yani «dünyagörüşü» de, Hegel'de olduğu gibi o dönemin tümünü karakterize etmez. Belli bir tarihsel dönemde, o dönemdeki toplumsal koşullara göre oluşan toplumsal grupların, sınıfların birbirine benzemeyen «dünyagörüşleri» vardır. Öyle ki, bir toplumsal grup ya da sınıfın «dünyayı algılaması» bile bağlı olunan dünya görüşüyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Yine öyle ki, «insan böylece, içinde gömülü bulunduğu grubun değerlerinin dışına düşen toplum unsurlarını algılamaz». Marx buna ideolojik algılama ya da yanlış bilinç diyor. Marx'm bu deyimi, çağdaş kültür sosyolojisine yanlı algılama olarak geçmiştir.

Kant, Hegel ve Marx'la sınırlı olan bu kısa bilgi aktarımından amaç şuydu: Alman felsefe geleneğinde doğa, insan ve toplum konularına bakış tarzının temel karakteristiği, öncelikle doğal gerçeklik - tinsel gerçeklik ayırımına dayanır. İkinci olarak, tinsel gerçeklik, insanın kendisini, doğayı ve toplumu algılayış biçimini de etkileyen tarihsel birikimdir. Öyle ki, insanın bilgi etkinliği, salt bilgi-kuramsal bir baza, örneğin şu ya da bu türden bir empirizme ya da yine şu ya da bu türden bir rasyonalizme dayatılarak ancak kısıtlı bir biçimde açıklanabilir. Çünkü, insanın bilgi etkinliği, aynı zamanda ve belki de öncelikle, tarihsel birikimlerin koşullanması altında, değişik dönemlerde çeşitli «dünyagörüşleri»ne bağlı bir başka baza da dayanır. Örneğin Marx bunu şöyle anlatır:

«İnsan duyuları ve duyuların insanlığı, insanın nesnesinin varoluşunun bir sonucu, insanileştirilmiş doğanın bir sonucu olarak ortaya çıkarlar. Beş duyunun oluşması, şimdiye kadarki duya tarihinin sonucudur»
1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6