Spinoza - Siyaset İncelemesi

Bu incelemede, mutlak yönetim düzeninin varolduğu bir toplum, ya da en iyilerin iktidarda bulunduğu bir toplum, tiranlığa sürüklenmemek için, ve barışla yurttaş özgürlüğünün bozulmadan kalması için nasıl örgütlenmelidir sorunu ele alınmıştır.

BİRİNCİ BÖLÜM

I. — Filozoflar, içimizde çarpışan duyguları, insanların yanlışlarından ötürü düştüğü kötülükler sayarlar, bu yüzden de, duyguları hafife almak, aşağı görmek, kınamak, ya da daha ahlaklı gözükmek gerektiğinde, yadsımak alışkanlığındadırlar. Böyle yaptılar mı, sanki Tanrı gibi davranmış olurlar ve bilgeliğin doruğuna çıkarlar; bu durumda, dünyanın hiçbir yerinde varolmayan apayrı bir insana övgüler düzmektedirler ve gerçekten varolan insanı da sözleriyle bozarlar. Gerçekte, insanları oldukları gibi görmezler de olmasını istedikleri gibi görürler: bu yüzden çoğu, ahlak yerine yergi yazar, ve çoğunun siyaset alanında uygulamaya konulabilecek hiçbir görüşü yoktur, siyaset onlar için bir hayalden başka bir şey değildir, ve siyaset ütopya ülkesiyle, AltınÇağla, yani hiçbir kurumun gerekli olmadığı bir dönemle ilgili bir şeydir. Demek ki, uygulanabilir olan tüm bilimler arasında kuramın uygulamadan en çok uzaklaştığı bilim siyasettir, ve devleti yönetmek konusunda, kuramcılardan, yani filozoflardan daha uyarsız kişiler kolay kolay düşünülemez.

II. — Buna karşılık siyasetçiler, insanları en iyi biçimde yönetmekle değil, daha çok onları oyuna getirmekle uğraşan kişiler olarak bilinirler, ve genellikle, bilge kişiler olarak değil de usta kişiler olarak görülürler. Gerçekte, deneyin onlara öğrettiğine bakılırsa, insan durdukça kötülükler de duracaktır; demek ki siyasetçiler, insandaki kötülüğün gereğini yapmakla yükümlüdürler, ve bunu, etkinliği uzun bir deneyle saptanmış, ve aklın yönettiği insanların değil de, korkunun yönettiği insanların kullanma alışkanlığında olduğu gereçlerle gerçekleştirirler; bu konuda, dine, özellikle de dinbilimcilere ters düşen bir biçimde davranırlar: gerçekte, dinbilimcilere göre yüce yönetici, kamu işlerini, bireyin de uymak zorunda olduğu ahlaki kurallara uygun olarak yapmalıydı. Bununla birlikte siyasetçiler, yazdıkları siyasi yazılarda, filozofların yazılarındakilerden daha doğru görüşler ortaya koyarlar: gerçekte siyasetçiler, daha büyük deneylere sahip oldukları için, uygulanamaz olan hiçbir şey söylemezler.

III. — Deney dünyasının, aklın tasarlayabildiği ve insanların barış içinde yaşadıkları tüm site biçimlerinin varlığını gösterdiğine, ve aynı zamanda, çoğunluğu yönetmek, yani çoğunluğu belli sınırlarda tutmak için gerekli olan gereçleri ortaya koyduğuna içtenlikle inanıyorum. Öyle ki, düşünceden giderek, şimdiye kadar denenmemiş, gene de, deneye ya da uygulamaya sokulabilecek bir yönetim saptanabileceğine inanmıyorum. Gerçekte insanlar öyle yaratılmışlardır ki, ortak bir yasa olmadan yaşayamazlar. Oysa, ortak kurallar ve kamu işleri, kurumlar kurmuş ve bunları incelemiş olan, ileri kavrayışlı, usta ve kurnaz düşünce adamlarının inceleme  konusudur. Bir toplumda uygulanabilen ve herhangi bir örneğine raslanmamış bir yönetim biçimi, kamu işleriyle ilgilenen ve kendi güvencelerini kollayan insanların gözüne çarpmamış bir yönetim biçimi düşünmek olacak iş değildir.

IV. — Siyasetle ilgilenirken ortaya yeni ya da bilinmedik bir şey koymak istemedim, ama yalnızca, kesin ve yadsınamaz nedenlerden giderek, uygulamayla en iyi uyuşan şeyi saptamak istedim. Başka bir deyişle, uygulamayla en iyi uyuşan şeyi insan doğasının incelenmesinden çıkarmak istedim, ve bu incelemeye, matematik araştırmalarında sürdürülen düşünce özgürlüğünü katmak için, insan davranışlarını aşağılamamaya, bu davranışlara üzülmemeye, onları yadsımamaya, ama onlar üzerine gerçek bir bilgi edinmeye büyük özen gösterdim: ayrıca, aşk, kin, öfke, arzu, üstünlük, acıma gibi insani duyguları ve ruhun öbür devinimlerini, kötülükler olarak değil, insan doğasının özellikleri olarak, insana bağlanan varoluş biçimleri olarak ele aldım; sıcak ve soğuğun, fırtına, şimşek ve tüm gökyüzü olaylarının havanın doğasına bağlanmaları gibi. Biz bu hava bozukluklarını ne kadar istemesek de, bunlar, belirli nedenlere dayanan zorunlu şeylerdir; biz bu nedenlerden giderek doğayı tanımaya çalışırız, şeylerin sağladığı bilgi nasıl bize haz veriyorsa, ruh da bu şeylerin doğru bilgisine ulaştığında haz duymaktadır.

V. — Kesin olan ve benim de Ethica'da belirttiğim bir şey var: insanlar, zorunlu olarak duygulara boyun eğerler, öyle yaratılmışlardır ki, mutsuzlara acırlar, mutlulara özenirler; acımadan çok öç almaya yatkındırlar; ayrıca herkes, başkalarının kendi yaradılışına uygun olarak yaşamasını, kendisinin benimsediği şeyi benimsemesini, ve kendisinin yadsıdığı şeyi yadsımasını ister. Herkesin birinci adam olmak istemesi, insanlar arasında çatışmaların çıkması ve insanların birbirini ezmeye çalışması ve birini yenen adamın yenişine değil de yendiği adamdan yararlanmaya önem verişi buradan gelir. Ve kuşkusuz herkes, dinin öğrettiklerine uyarak, komşusunu kendisi gibi sevmek, yani başkasının hakkını kendisininmiş gibi korumak zorunda olduğuna inanmıştır; ama, bu inancın duygular üzerinde çok az etkisi bulunduğunu gösterdik. İnsan ölümün eşiğine geldiği zaman, yani hastalık tutkuları yendiği ve insan kalakaldığı zaman, ya da kişiler tapınaklarda çıkarlarını savunamaz oldukları zaman, bu inanç doğruya üstün gelir; ama bu inanç, en çok gerekli olduğu yerlerde, mahkemelerde ya da sarayda etkisiz kalır. Ayrıca, aklın duyguları kaplayabileceğini ve yönetebileceğini gösterdik, ama aklın öğrettiği yolun çok güç olduğunu da gördük; buna göre, çoğunluğu ya da kamu işleriyle uğraşan insanları, aklın kurallarına göre davranmaya yöneltmenin olasılığına inananlar, şairlerin altın çağını düşlemektedirler, yani hayale kapılmaktadırlar.

VI. — Esenliği birkaç kişinin dürüstlüğüne bağlı kalan ve işlerinin iyi yönetilmesi yönetenlerin adaletli davranmasını gerektiren bir devlet kalıcı değildir. Devletin varlığını sürdürebilmesi için şeyleri öyle düzenlemek gerekir ki, devleti yönetenler, akla uygun davransalar da bir duygunun etkisinde kalsalar da, adaletsiz bir biçimde ya da kamu çıkarına aykırı bir biçimde davranamamalılar. Ve insanların işleri iyi yönetmek için ne gibi bir iç etkiye sahip oldukları konusu, devletin güvenliği açısından pek önemli değildir, yeter ki sonunda onlar iyi yönetsinler: ruhun özgürlüğü, yani yüreklilik, özel bir erdemdir ve devlet için zorunlu erdem güvenliktir.

VII. — Barbar olsun kültürlü olsun, sonunda tüm insanlar, her yerde töreler koymuş ve toplum durumu kazanmış olduklarına göre, halk iktidarlarının nedenlerini ve doğal temellerini aklın öğrettiklerinden değil, insanların ortak doğasından, yani gerekliliklerinden çıkarmak gerekir; bunu sonraki bölümde ele alacağım.

Spinoza - Siyaset İncelemesi (İKİNCİ BÖLÜM)

Buddha - Dhammapada - Gerçeğin Yolu

 Budizm konusunda yazılmış ve yayınlanmış çok kitap var; ama bu büyük inanç ve aydınlanma düzencesinin başlangıç kitabı Dhammapada, doğrudan doğruya bu sistemi kuran Gautama Buddha'nın sözleridir.

Dhammapada:Pali dilinde "Dhamma (Sanskritçe:  Dharma)":Gerçek, Hakikat, Doğru, Doğruyol, Yol,Tutulan Yol, Yöntem, Öğreti, Yön, Gidilen Yön, Mezhep, bir anlamda "herşey";  + "Pada: sözcükler" ; Budacı Temel  Kutsal Metinlerin en eskisi ve en ünlüsü. Başka metinlerde de buradan alıntılar yapılır. Yirmialtı bölümde toplanmış, 423 deyişten / sözden / beyitten / kıtadan oluşur. Prakrit, Sanskrit ve Çince'den başka dillerde de çok sayıda çevirileri vardır. Kitap hem Theravada (Yaşlılar Yolu)* hem de Mahayana (Büyük Taşıyıcı)* geleneğine bağlı olan bütün Budacı / Budist ülkelerde yaygındır. Yüzyıllar boyu Rahip olmak isteyen öğrencilerin ders kitabı olarak kullanılmıştır. Keşişler bu kitabı ezberlerler.

Sanskritçe "Siddharta Gautama", Pali dilinde "Siddhatta Gotama", İsa'dan Önce 563 - 483 yılları arasında, bugünkü Nepal ile Hindistan arasında bulunan, Sakya (Kosala)  ğı'nın başındaki Kral Suddhodana ile Kraliçe Mahayama'nın oğludur. Doğumunun yedinci gününde annesi ölen Gautama'yı teyzesi büyüttü. Gautama onaltı yaşına gelince, yine onaltı yaşında olan kardeş çocuğu kızla evlendi; bir oğlu oldu.

Yirmidokuz yaşına gelince, sarı giysili ve başı tıraşlı bir keşişi görüp etkilendi. "Gerçeği"   ve "hastalık ölüm yaşlılık gibi kaçınılmaz acılardan etkilenmeyen salt dinginliği"   aramak için saray yaşantısını bırakıp ormanlara çıktı, türlü yöntemleri, türlü öğretmenleri, ustaları, üstatları, mürşitleri, yolgöstericileri ve bitmez tükenmez oruç - imsak - nefsine ezâve hakaret, bedenine ağır işkenceler gibi çileleri deneyerek, yıllarca dolaştı; aradığını bulamadı. Sonunda birlikte "yol yöntem"  aradığı tüm yoldaşlarından, dervişlerden, keşişlerden, ayrılıp yalnız kaldı.

 Kendi başına Bodhi ağacının altında (Asya'da yetişen bir tür incir ağacı: Budizm anlayışında bu ağaca önem verilir.),  zihinsel  bir  durgunluk  içinde  otururken, Sujata'nın ( "iyi aileden, iyi soydan"   ya da "uğurlu /  şans getiren"   anlamında Sanskritçe bir sözcük, kız ismi olarak kullanılır; Gautama Buddha'nın yaşam öyküsünde, altı yıllık aşırı katı bir herşeyi terk ve imsaktan sonra, asetizmden ayrılan Buda'ya bir kase sütlaç sunan kızın adıdır.) sunduğu son sütlacını alıp yedi. Tüm gününü korulukta geçirdi. Akşam olunca ağacın altında bağdaş kurup oturdu, içsel derinliklerine dalarak dinginliği aradı.

(Baştan Çıkarıcı) Mara'nın (Ayartıcı Güçler, binbir türlü hileleri ve parlak görünüşleriyle insanı baştan çıkaran kötücül güçler, bu güçleri temsil eden simge.) türlü türlü ayartma denemelerine direnen Gautama, kendi içinederin dalışlarıyla önceki varoluşlarının bilgisine ulaştı. "İnsanüstü görü / durugörü / sezgi"  yeteneğini kazanarak tüm varlıkların ölüşlerini ve ölüp ölüp yeniden dirilişlerini fark etti; "dört soylu doğru" nun (1-Her insan bunalım (elem/keder) içindedir; 2-Bunalımın ana nedeni bencil (benmerkezci) tutkudur; 3-Bencilliğimizi yenerek bunalımdan kurtulabiliriz; 4-Bunalımdan kurtulma sekiz katlı (aşamalı) yol ile olabilir.)bilincine vardı.

Böylece, İÖ. 528 yılı - Mayıs ayının (Vesakha) dolunay gününde, sonradan Budh Gaya adı verilen yerde, "aydınlanmaya"  erişti, Buda (Buddha) oldu. Pali dilindeki en eski metinlere göre Buda, insanları eğitme ve bilgilendirmedeki başarısıyla ün kazanmıştı. Herkese acımayla (Karuna) ve bilgelikle (Panna) yaklaşır, herkesin yetenek ve gereksemelerine göre neyi nasıl öğreteceğini bilirdi.

Hindistan'da köklü, eski, saygın ve egemen bir kurum olan "kast" sistemine karşı çıkmış, insanların eşitliği kavramını vurgulamıştır.Kast (sistemi): Sanskritçe "cati"  ;  (İng.)caste; Hindistan'da çok katı olan toplumsal sınıflar: Bunlar kabaca "Rahipler (Brahman'lar)"  , "Savaşçılar"  , "Çiftçiler"  , "Tüccarlar"  ve "Hizmetçiler (köleler, paryalar, dokunulmazlar)"  dır; sınıf ayrımı doğumla ve karma ile belirlenmiştir, bir yaşam içinde bir sınıftan öbür sınıfa atlamak olanaksızdır.

Tecimsel doyumla tinsel gelişme arasındaki bağlantının farkındaydı. Ona göre suçlar, cezalarla önlenemezdi; çünkü yoksulluk (Daliddiya) ahlaksızlığın ve suçun başlıca nedeniydi.

Gautama, hem doğal hem de fiziksel "˜güzelliğe' değer verirdi. Güzel insanların cennetin bu dünyadaki görüntüsü olduğunu söylerdi.

Öğretisi temelde sevgiye dayanır. Disipline önem verirdi. Onun disiplin anlayışı, öğretenle öğrenen arasındaki karşılıklı sevgi saygı kuralı üstüne otururdu.

Mucize' ve hurafe'lere değer vermezdi. Bu tür gösterileri yasaklamıştı. Ona göre gerçek mucize, doğruyu açıklamak ve insanların doğruyu kavramalarını sağlamaktı.

Buda, insanların çektiği acılara duyarlı, duygulu ama ussal (usçu, akılcı, rasyonel) bir zihin ve bilinç dizgesi izleyerek ve "orta yol" ilkesine uyan bir yaşam biçimini sürdürerek özgürlüğü kazanmayı amaçlayan bir bilge idi.

Buda sözcüğü, "aydın, aydınlanmış, uyanmış" anlamına gelen bir sıfat, bir sandır. Budacılıkta aydınlanan her birey bir Buda'dır. Dileyen, çalışan herkes Buda olabilir. Gelecekte de, dün ve bugün olduğu gibi, sayısız Buda ortaya çıkacaktır.

Siddharta Gautama Buddha'nın dünya görüşü, daha sonraki yüzyıllarda, türlü yörelerde ortaya çıkan birçok büyük dinleri ve tasavvuf akımlarını etkilemiş, bizim için özellikle önemli olan Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre... gibi büyük mutasavvıfların esinlenmesiyle ilintisi olmuştur.

Pali dilinde yazılmış Budacı "kutlu metin" lerin en eskisi ve en ünlüsü olan "Dhammapada", 26 bölümde toplanmış 423 sözden / kıtadan / beyitten oluşur. Dhammapada,  sözcük  olarak "Gerçeğin Yolu" ya da "˜Doğru Yol" anlamına gelir. Prakrit, Sanskrit, Çince dillerinde ve başka dillerde çevirileri vardır. Geleneksel deyim ve deyişlerin bir araya gelmesiyle oluşmuş Budacı etik öğretilerin toplamıdır. Budizm'e inanan ve bağlanan ülkelerde yaygın ilgi gören bu kitap, yüzyıllar boyunca, Budizm'i öğrenmek ve Budist rahip olmak isteyen izdeşçilerce, baş-kitap olarak, inançla okunmuş, incelenmiş, ezberlenmiştir.


I. İkiz Dizeler 

II. Farkındalık

  devam edecek...

I. İkiz Dizeler

Biz neyiz? Biz içselliğimizin meyvesiyiz. Bizi biz yapan içsel anlığımızdır, derinliğimizdir, zihnimizdir. İçimizde ne varsa biz oyuz.  İçinden temiz olmayan işler geçeni ve temiz olmayan işleri yapanı acılar izleyecektir; tekerleklerin, arabayı çeken öküzün ayağını izlediği gibi.

Biz neyiz? Biz içselliklerimizin (içe dalış, zihinsel çaba, derin bilinç, içgözlem, meditasyon.), anlığımızın, zihnimizin sonucuyuz. Bizi biz yapan içimizden geçenlerdir, zihnimizde ne varsa biz oyuz...  İçinden temiz işleri geçireni, temiz işler yapanı mutluluk izler; mutluluk, tıpkı gölgesi gibi onun yanıbaşındadır...

"İncittiler beni, kırdılar beni, yendiler beni, aldattılar beni"  diyerek sızlanıp durma; içini olumsuzluklarla doldurursan sevgisizlik sona ermez.

"İncittiler beni, kırdılar beni, yendiler beni, aldattılar beni"  diye söylenerek ağlayıp durma; bu kötü yargıları içinden atarsan, seni yakan sevgisizlik de öyle uçar gider...

Bil ki, nefreti nefretle yenemezsin; nefreti aşkla yenebilirsin; bu, başlangıcı ve sonu olmayan ölümsüz bir ilkedir.

Çoğu kimse bu dünyada bir sona ulaşmamız gerektiğini bilmez, bunun ayrımına varmaz; oysa bunu bilmeyi başaranlar, kavgalarını bitirip giderler.

(Baştan çıkarıcı) Mara yalnızca kendi tatları ve zevkleri için yaşayanları, duygularını denetleyemeyenleri, çok yemek yiyenleri, tembel olanları, çaba göstermeyenleri yere yıkacaktır; rüzgârın zayıf ağacı yıktığı gibi.

Yalnızca kendi tatları ve zevkleri için yaşamayanları, duygularını iyi denetleyenleri, kararında yemek yiyenleri, inananları, erdemli olanları (Baştan Çıkarıcı) Mara sarsamaz; rüzgârın o koskoca dağları sarsamadığı gibi.

Yüreğini arıtmadan, özdenetim gerçeğini anımsamadan sırtına sarı gömlek (Kâsâva ya da Kâshâya da denen koyu sarı giysi, Budist rahiplerin ayırt edici kılığıdır.)giyene, giydiği bu giysi değer kazandırmaz.

Kim kötülükten arıtmışsa yüreğini, özdenetim gerçeğini içine sindirip, erdem kazanmışsa, orta yola uyum gösteriyor ve gerçeğe saygı duyuyorsa, sarı giysi işte ona değer kazandırır.

Yalan içinde doğruyu, doğru içinde de yalanı gören, bitmez tükenmez boş dileklerle gezer durur ortalıkta; gerçeğe ulaşamadan günleri tükenir.

Doğruyu doğru, yalanı yalan bilense, sonunda gerçeğe ulaşır, yüreğindeki dileklere kavuşur.

Çatısı akan eve yağmur nasıl sızarsa, kendini bilmeyen zihne de bin türlü tutku öyle sızar.

Çatısı sağlam olan eve yağmur nasıl sızmıyorsa, aynı öyle, kendini bilen beyne tutkular girmez.

Yanlış yapan bu dünyada da, öbür dünyada da, her ikisinde de acı çeker. Kötülük yapan, yaptığı kötülüğü görüp üzülecektir, acı çekecektir.

Erdemli olan bu dünyada da, öbür dünyada da sevinç bulur.  İyilik yapan, yaptığı iyiliği görüp sevinecek, dinginlik bulacaktır.

Yanlış yapan bu dünyada da, öbür dünyada da üzülür. Kötülük yapan yaptığı kötülüğü görmekle üzülür; yanlış yolda yürümekle daha da çok üzülür.

Erdemli olan bu dünyada da, öbür dünyada da mutludur.  İyilik yapan yaptığı iyiliği görmekle sevinir; doğru yolda yürümekle daha da çok sevinir.

Kutlu yazıları herkes okur, akıllılar da okur, akılsızlar da okur. Okuduklarına uygun eylem yapmadıkça, yalnızca okumak neye yarar? Akılsızlar okur, ama kutluluğu yaşamazlar. Onlar başkasının sürüsünü sayan çoban gibidirler.

Gönlü yüce olanlara gelince... Yalnız birkaç satır bile okusalar yeter. Okuduklarına uygun davrananlar, tutkuyu, nefreti, ahmaklığı bir yana atıp, gönlünü gerçek bilgiye ve zihinsel dinginliğe bırakanlar, ne bu dünyada, ne de başka bir dünyada hiç bir şey istemeyenler...  İşte onlar kutluluğu yaşar.

TALİH ÜSTÜNE

Francis Bacon

Tarihte,  kayırmalar, fırsatlar,  başkalarının  ölümü,  yeteneğin gösterilebileceği  bir  durumun  hiç  umulmadık  bir  anda  ortaya çıkması  gibi  dış  etkenlerin  payı  küçümsenemez.  Ancak,  talihi biçimlendirecek kalıp her şeyden önce insanın kendi elindedir. "Faber  quisque  fortunae  suae,"1demiş ozan. Bu dış etkenlerin başlıcası, bir insanın çılgınlığının başka birinin talihi olmasıdır, çünkü  başkalarının  işlediği  bir yanlışla  başarıya  konmak  en kestirme yoldur. "Serpens nisi serpentem comederit non fit draco."2  Gizli kalmayan, gözle görülen üstünlükler övgü toplar, gizli  kalan, görünmez üstünlükler ise talih getirir; insanın gerçek benliğinde taşıdığı birtakım niteliklerdir bunlar, İspanyolca  "desemboltura"3 sözcüğü birazcık dile getirir bu nitelikleri: insanın yaradılışında hiçbir  çekingenlik,  hiçbir  katı  direniş  bulunmaması,  ruhunun
tekerlekleri ile talihininkilerin uyum içinde dönmesi. Livius da büyük Cato'yu 4 "in illo viro, tantum robur corporis et animi fuit, ut quocunque natus esset, fortunam sibi facturus videretur,"5 sözleriyle anlattıktan sonra,  onun  "versalite  ingenum"  (kıvrak  bir  deha), olduğunu ekler, insan gözünü açar, çevresine iyice bakarsa talihi bulabilir, çünkü talih kör olsa bile görünmez değildir. Talih yolu, gözle tek tek ayırt edilemeyen sayısız küçük yıldızın bir araya gelip kümeleşerek  hep  birlikte  ışık  vermesinden  ortaya  çıkan samanyolunu andırır. Tıpkı bunun gibi, insan talihini de oluşturan bir sürü, gözle seçilmesi güç  küçücük erdemler, daha doğrusu yetenekler,  alışkanlıklar  vardır.  İtalyanlar  bunların,  hiç  akla gelemeyecek olan türlerinden söz  etmişlerdir. Sözgelişi hiçbir işte başarısızlığa uğramayan bir adamın, başka nitelikleri yanısıra biraz da kaçık, "poco di matto", olduğunu ileri sürerler. Gerçekten de talihin en önemli iki yolu, insanın biraz kaçık olması, aşırı dürüst davranmamasıdır. Bundan dolayı, ülkeleri ya da efendilerini çok seven kimseler hiçbir zaman talihli olamamışlardır, olamazlar da; çünkü insan benliğini başkalarına adadı mı, kendini düşünemez artık.  Apansız  başarılar  insanı  serüvenci,  tedirgin  yapar (Fransızların "entreprenant" ya da "remuant" sözcükleriyle daha güzel belirtilir bu), ama çabayla erişilmiş bir başarı, insanı yetenekli kılar. Talihe, hiç değilse, onun kızları olan güven ile ün uğruna saygı  göstermek,  yücelik  tanımak  gerekir,  çünkü  güven  ile  ün mutluluk  doğurur,  birincisi  insana  bir  iç  mutluluk,  ikincisi  de başkalarının düşüncelerinden gelen bir mutluluk sağlar. Bütün bilge kişiler,  üstünlüklerini,  başkalarında  doğacak  çekememezliği önlemek için ya alınyazısına ya da talihe bağlarlar, böylece daha çok tadına varırlar o üstünlüğün. Ayrıca, yüce güçlerin kendisiyle ilgilendiğini benimsemek de insan için bir büyüklüktür. Bu nedenle, Caesar  bir  fırtına  sırasında  dümenciye:  "Caesarem  portas  et fortunam  ejus,"6 demiş. Sulla da kendine "Magnus" (büyük) değil, "Felix"  (mutlu) sanını vermiş.7 Başarılarında kendi bilgelikleriyle tutumlarının çok büyük payı olduğunu ileri sürenlerin, sonunda mutsuzluğa  uğradıkları  sık  sık  görülmüş  bir  şeydir.  Atinalı Timotheus'un,8 yönetimiyle ilgili uygulamaların hesabını devlete verirken ikide bir "işte bunda talihin payı yoktur" dediğini, sonra bir daha da üzerine aldığı hiçbir işi başaramadığını yazar eskiler. Hiç kuşkusuz, kimi insanların talihi, Homeros'un başka ozanlarınkinden daha  akıcı,  daha  pürüzsüz  dizelerini  andırır.  Plutarkhos  bu benzetmeyi,  Timoleon'un9 savaştaki  talihini  Agesilaos'un10, Epaminondas'ın11 talihiyle  karşılaştırırken  kullanır.  Ama  bunun böyle olmasında, insanın kendisinin büyük payı vardır.


Notlar :

1-  "Herkes  kendi  talihinin  yapıcısıdır."  Sallustius'a  göre  (De Republica  Ordinonda,  I, 1) yapıtları yitmiş olan Romalı ozan Appius Claudius Caecus'tan kalma sözlerden biri bu.

2- "Bir yılan başka yılanları yutmadan ejderha olamaz." Çok eski bir Yunan atasözü. Erasmus Adagia'da tiksinerek anar bu sözü.

3- Çekinmezlik. Her duruma kolaylıkla uyabilme yeteneği.

4- Cato (İ.Ö. 234-149), Romalıları Kartacalılara karşı kışkırtmış ünlü bir  askerdi.  Roma  senatosunda  "Delenda  est  Carthago"  (Kartaca yıkılmalıdır) diye biten sözleriyle ünlüdür.

5- "Bu adamda öyle bir ruhsal, bedensel yetenek vardı ki, başka bir tabakada  doğmuş olsaydı bile, talihini dilediğince yaratabilirdi." Livius, XXXIX, 40.

6- "Caesar ile Caesar'ın talihini taşıyorsun." Plutarkhos, Caesar, 38.

7-  Plutarkhos,  Sulla,  34.  Sulla,  başarılarında,  koruyuculuğuna inandığı Herkules'in büyük payı olduğunu söylüyordu.

8- Timotheus, Atinalı ünlü bir komutandı. Büyük başarılar kazanmış, sonra  bir  yolsuzlukla suçlanarak sürülmüş, İ.Ö. 354'te sürgünde ölmüştü. Platon'un büyük dostu olduğu söylenir.

9-  Timoleon  İ.Ö.  400'de  Korinth'te  doğmuş,  ünlü  bir  Yunanlı komutandı.  Syracusa'lılara  Kartaca  boyunduruğundan kurtulmalarında  yardım  etmiş,  bütün  Sicilya  adasını  barışa mutluluğa kavuşturmuş, İ.Ö. 337'de ölmüştü. Bkz. Plutarkhos, Timoleon, 36.

10- Isparta Kralı Agesilaos, Atinalılarla Thebai'lilere karşı başarıyla savaşmış,  sonra talihi dönmüş, Leuktra'da büyük bir yenilgiye uğramış. 1.0. 360'ta, yurdundan uzakta, Afrika'da ölmüştü.

11- Epaminondas da Thebai'li ünlü bir komutan, bir devlet adamıydı. Leuktra  savaşını  kazanmış,  sonra  da  Mantinea'da  çarpışırken ölmüştü.

BERABERLİK VE ARKADAŞLIK

Halil Cibran

Sonra Almitra tekrar konuştu: "Peki ya beraberlik?" Ve o cevap verdi:

"Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız. Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi dağıttığında da beraber olacaksınız.

Siz Tanrı'nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız. Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın. Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...

Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın, Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasındahareket eden bir deniz gibi olsun.

Birbirlerinizin bardaklarını doldurun; ancak aynı bardaktan içmeyin... Ekmeklerinizi paylaşın; ama birbirinizinkini yemeyin...

Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun; fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin; Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup, yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...

Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil; Çünkü yalnızca Hayat'ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir...

Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil, Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır; Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı, birbirinin gölgesi altında büyüyemez."

ARKADAŞLIK

Ve bir genç, şöyle dedi: "Bize arkadaşlıktan bahset." Ve o cevap verdi:

"Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir. O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.

O sizin sofranız ve ocakbaşınızdır. Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.

Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda, ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.

Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir. Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.

Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız; Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın, dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...

Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin. Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır ve sadece yararsız olan yakalanır.

Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.

Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse, meddini de bilmesine izin verin. Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş aramanızın anlamı olabilir mi? Onu, zamanı yaşatmak için arayın. Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir, boşluğunuzu doldurmak için değil.

Ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun. Çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir."

HEGEL'DE DÜNYA TİNİ VE KÜLTÜR SORUNU OLARAK «TİNİN SÖYLEMİ» - 1

ONAY SÖZER

«Kimse beni benim kendimden daha iyi tanımaz, ama ben herşeyi söylemiyorum.»

Diderot (Rameau'nun Yeğeninden)


I. İnsan Bireyi Dünya-Tini ile Bir ve Birlikte Düşünebilir mi?

Hegel'in ünlü başlangıç ilkesine göre Dünya-Tini'nin («Weltgeist») yolu sayısız dolayımlar üzerinden geçen bir dolambaçtır. "Tinin Fenomenolojisi"nde, naiv-aracısız bir bilgiden tözün kendisi olarak tinin bilgisine varmak üzere bilim zorunlu olarak bu uzun yolu tutar. Bu yolda fenomenolojinin sergilemeye çalıştığı her tarihsel biçim yalnızca zorunlu değil, ama aynı zamanda bağlayıcıdır, gerek bireyden gerekse genel Tin'den çok zaman ve sabır ister.

Dünya-Tini «uzunluk» un «Kendindeki» dir (das «Ansich») bu «Kendindeki» teslim olmaz, her gelişim aşamasında, bütün töre ve geleneklerde, ayrıca her tarihsel Ulus-Tini'nde oyalanmaktan zevk alır. Beri yandan Tin (ya da töz) aynı zamanda "kendi-için"dir, yani bu «Kehndindeki»nin «Kendi-için»e dönüşüm devinimi: töz'den Ozne'nin kendisini bütün sürecin olgun ürünü olarak meydana getiren de bu devinimdir.

Fenomenolojik dialektiğin bu iki yanının, yani Dünya-Tini ile Ozne'nin, birbirinden ayrı ya da soyutlanmış olarak yalnızca olumsuz birşey kalacakları (Dünya-Tini'nin Özne olmaksızın hiçliğe, tersine Dünya Tini'nin karşı koyması olmadan Ozne'nin kör bir idealizme varacağı) ortadadır; bu nedenle de töz aynı zamanda bu «Kendindeki» nin «Kendi-için»e doğru olan devinimidir. Peki ama olmakta-olan Özne hantal Dünya-Tini ile bu devinimde karşılaşır mı? Eğer «Kendindeki» nden bir «Bizim İçin», — yoksa bir «Dünya-Tini İçin» değil — oluşacaksa Hegel'de özel bir dialektiğin bulunması gerekmiyecek midir, öyle bir dialektik ki Dünya-Tininin «sabr»ını Özne'nin (bundan şimdi «insan özneleri» de anlaşılıyor) gerçekleştirme dürtüsü ile bağdaştırsın ve (Tözün sürekli Özne'ye dönüşümü yerine) Özne'nin Dünya-Tini ile bir ve birlikte düşünmesini sağlasın? Bu soruya olanaklı bir yanıt, «Tinin Fenomenolojisi»nin bölümlenmesine göre «Törellik» bölümünden sonra, «Ahlaksallık» bölümünden önce ele alınmış olan «kültür» («Bildung») kavramında yatmaktadır, sanırım.

Kültür insan bireyinin kültürüdür: ancak Hegel'e göre «bireyin kültürü ve onun kendi gerçekliği tözün kendisinin gerçekleşmesidir». Kültürün kendisinde «bir kendinin-bilincince («Selbstbewusstsein») kavranan tinsel bir Öz» bulunmaktadır ve bu Öz «kendini bu kendi için varolan olarak aracısız bir şimdiki zaman içinde, Öz'ü ise kendisine karşı duran bir gerçeklik olarak bilmektedir». Tinsel Öz'ün kendi «aracısızlık»ı içinde ve aynı zamanda «gerçeklik» olarak kendi kendisine karşı duruşu tarzındaki bu kendini-bilişini bireyle Dünya-Tini arasındaki bir çeşit yankılanma olarak anlayabilir miyiz? Kültür bireyin katı gerçeklikle bir hesaplaşması, giderek ona evet-demesi gibi gözükmektedir tam da: onun için acı veren bir süreçtir. Beri yandan Hegel, «Fenomenoloji»nin önsözünde kültürün iki yanını birbirinden ayırdetmektedir: Kültür bir yandan «belli bireyseliğin özselliğe» geçişidir, öbür yandan ise"düşünülen tözün gerçekliğe" geçişi. Bu ayırımı gözönünde tutarak sorumu daha kesin bir biçimde şöyle sorabilirim: kendinin-bilincinde olan bireyin Dünya-Tininin «Kendindeki»yle karşılaşmasını sağlamak ve giderek yolu kısaltmak üzere, kültürün bireysel yanı genel yanıyla, yani tözün tarihsel bütünlüğüyle ne ölçüde örtüşmektedir? Hegel felsefesinin anlam ve tüm bağlamı gözönünde bulundurulursa, tam bir örtüşmenin olanaklı olmayacağı gün gibi ortadadır. Ancak bu nokta buradaki amacımız açısından önemli değildir, amacımız olanaksızı olanaklı yapmak değil, Hegel felsefesinde eleştirel bir tutamak yakalamak, sonra da belki Hegel'e karşı Hegel'le birlikte daha ileriye doğru düşünmektir.

II. «Yabancılaşma» ve Kendini -Anlaşılır- Kılma Aracı Olarak Dil 

Gerçi sorunumuzu tanımladık ama bu sorunun ortaya çıktığı yeri henüz kesinlikle belirlemedik. Bireyin kendi kültür oluşumu içinde, tözün gerçekleşme süreciyle karşılaştığı bir nokta vardır: yabancılaşma. Birey bu kendi dünyasını yine kendi yaratmıştır, hem de kültürün kendisinden istediği emek ve çabalarla, ama gel gör ki kendisine ait değildir artık: yalnızca yabancılaşılmış olduğu için gerçek olarak kalan yabancılaşmış gerçekliktir o. Aracılı biçimde, bireyin kendisini gerçekleştiren tözle kesişme noktası olan bu aracısız yabancılaşma şimdi «yalnızca dilde geçmektedir». Dilin araştırdığımız sorunun ortaya çıktığı alan olduğunu varsayıyor ve «Fenomenoloji»nin ilgili bölümünde ele alındığı biçimiyle dil konusuna bağlanıyoruz.

Ama nedir bu dil? Önceden bellidir ki, bu dili kültür kavramı ve onun «yabancılaşma» bağlamındaki işlev tarzı ile bağlantılı olarak ele almak gerekmektedir. Kendinin-bilincinin kültür eğitim süreci içindeki karşıtlar, Fransız Tarihi'nin de bize gösterdiği gibi, «soylu bilinç» («das edelmütige Bewusstsein») ve «devlet gücü» dür ve bunlar birbirleriyle dilsel olarak alış-veriştedirler. Bu süreç içinde, ses çıkarmadan yapılan hizmetten (vasalın hizmetinden) dalkavukluğa (soyluların dalkavukluğuna) geçiş tamamlandığında «soylu bilinç» için bir dönüm noktası gelir. Sözü edilen geçiş herşeyden önce dili — daha önce «Tin'in kendisini tam olarak bilmesi ve dile getirmesi» anlamında «henüz Tin» olmayan dili — Tin ile ilişki içine sokar, hem de kendi kendisinin bilincinde olan devlet-gücü biçiminde.

Her iki aşırı ucun, «soylu bilinç» ile «devlet-gücü»nün «kendi» olarak birbirlerinin karşısında durdukları basamağı Hegel «dalkavukluğun kahramanlığı» («der Heroismus der Schmeichelei») diye adlandırır. Bu «kendi»-olma durumunun kazanılmasının her iki yan için de ilk planda dilsel olarak gerçekleştiğini göstermeye çalışacağım. Bu dilselliği irdelemek üzere, dil bilimci ve filozof Valentin N. Voloşinov (öteki adıyla Bakhtin)'un, bugünkü dil bilimde daima büyük bir yankı bulmakta olan «iç söylem» kuramından yararlanacağım.

Voloşinov/Bakhtin şu ilkeden yola çıkar: «yaşantı bir im aracılığıyla yalnızca dolaştırılmakla kalmaz,... fakat yaşantı o yaşantıyı yaşayan için de yalnızca imin malzemesinde var olur». Bu ilkeden yola çıkarak Voloşinov/Bakhtin zihin etkinliğinin henüz söylenmemiş sözcükle nasıl bir ilişki içinde olduğunu aydınlatmaya çalışır. Dil gizilgüç biçiminde de olsa sessiz düşünmede de vardır, bu da belli bir iç söylem biçiminde ortaya çıkar: «iç söylemin birimleri bütünüyle bir iç monologun bölümlerini andıran çıkışlar ya da bağımsız dışlaştırmalardır... yine de çoğun bir dialoğun karşılıklı sözlerine benzer». Voloşinov/Bakhtin şunu da ekliyor: «Antik düşünürlerin iç söylemi bir iç dialog olarak tasarımlamaları boşuna değildi». Bu iç dialog boşuna değildir, tam tersine varoluşsal bir anlam taşır: Başkalarının söyleminin kendinsenme sürecidir («Aneignungsprozess»), onların «challenge»ı («meydan-okuma») karşısında aynı anda kendi «response» unu («yanıt») hazırlar: «İç söylem dış söylemin bir içsenmesinin («Internalisierung» ) sonucudur». İç söyleme varan bu içsenme, Voloşinov/Bakhtin'e göre toplumsal ve tarihsel olarak belirlenmiştir: bu açıdan, ona göre «toplumsal durumun ve tüm pragmatik yaşam gidişinin tarihsel koşullarıyla sıkı bir bağımlılık içinde bulunan... değersel (duygusal) karşılıklılık, dialog içinde yan yana sıralanma yasaları» söz konusudur.

Şimdi bu iç söylem kavramını «Fenomenoloji»nin «dalkavukluğun kahramanlığı» nın ele alındığı bölümlerine uygulayalım. Gönlü-yüce bilinç, doğrudan ve etkin bir biçimde konuştuğu kişiye, «monark»a yönelir ve dalkavukluk yapar. «Dalkavukluk yapma» anlamına gelen Almanca «schmeicheln» sözcüğü olasıdır ki kökbilimsel olarak «streichen» anlamıyla bağlantılıdır. «Schmeicheln» («dalkavukluk yapma») bir çeşit «Streichen», («birşeyi birşeyin üstüne sürme»), okşayarak sürme olarak görülebilir: yani kişiler arasında belli bir değinmeyi içermektedir. Bu nokta, dalkavukluk-yapan dili belli bir ölçüde «öğüt diliyle («Spracne des Rats») karşıtlaştırır. Hegelce daha önce incelenen bu «dil»de «gururlu Vasal» hiçbir yükümlülük altına girmeksizin «genel en-iyi» üzerine görüşünü dışlaştırmaktadır. Öğüt dili dar anlamında monologsaldır, kendi içine kapalıdır ve yargıya varmayı dinleyene bırakır; dalkavukluk dili ise dialogsaldır: dinleyenden yargı değil, karşı-tepki beklenir. Göniü-yüce bilinç konuşmayı güder ve bu konuşmada devlet-gücü kendini «sınırlandırılmamış bir monark» olarak tanır. Saraylı ona ne olduğunu söyler, bir Övgüden, bir göklere-çıkarmadan başka birşey olmayan Ad'ını verir. Bu göklere-çıkarma aynı zamanda monarkın kişisinin bir canlandırılması, onun kendi adına konuşmaya uyarılmasıdır. Konuşmak isteseydi, yalnızca şunu diyecekti: «L'état, c'est moi». - Devlet benim...

Peki ama dalkavuk nasıl bir «kahraman» olabilir? Kendisi ile monark arasındaki bu dialogu içine koyduğu, «içsediği», düşünmesinin konuşmaya benzer bir etkinliğinde yeniden-ürettiği zaman, kendi «iç söylem»inde kendisi için «kahraman» olur. Monarkın dilinin aslını görmektedir şimdi: kendi övgü-konuşmasının bir yinelenmesidir bu. Monarkın diline vereceği tek yanıt şu noktada oluşur: kendisini (monarkın Ad'ının asıl temeli olan) dalkavukluğuyla kurban etmiştir, bunu bilmektedir, bile bile öyle davranmaktadır. «L'état, c'est moi». — «Kahraman benim ama» Gönlü-yüce bilincin iç söyleminin bölündüğü karşılıklı sözlerdir bunlar. Bu bilinçle ilgili olarak Hegel'in «konuşan bir refleksion»dan söz etmesi anlamlıdır: kendi kendisiyle konuşan bir refleksion'dur bu, içinden bir dialog gibi bölümlenmiş bir monolog. Kendiyle bu konuşma neye yaramaktadır?

1 - 2 - 3

HEGEL'DE DÜNYA TİNİ VE KÜLTÜR SORUNU OLARAK «TİNİN SÖYLEMİ» - 2

Bu soruyu yanıtlarken bu iç konuşmanın birşey iletiyormuş gibi gözükmesine karşılık aslında hiçbirşey iletmeme tarzında ortaya çıkan belirlenimi göz önünde bulundurulmalıdır: İçsenmiş dialog yalnızca bir sözde-iletişimdir. Dalkavukça konuşmanın içsenmesi, gönlü-yüce bilincin kendi için kendini-anlaşılır-kılmasını («Sichselbstverstaendlichmachung») amaçlar (sonuçta da dalkavuğun «kahraman» olduğu ortaya çıkar). Bu bilinçle monark arasmdaki dilsel etkileşim ve tepkileşim, içeriği yönünden zaten bu kendini-anlaşılır-kılmaya bir hazırlıktı. Dalkavukluk dili bu süreççe belirlenmekte ve Tin'in bundan sonraki bütün gelişimi şimdi onun ekseni çevresinde dönmektedir.

«Dalkavukluğun kahramanlığının dilsel bağlamının «iç söylem» örneğine göre bu yorumlanışıyla, saraylının monarkla olan («Fenomenolojisinin ilgili bölümlerinde sergilenen) tarihsel-tinsel ilişkisinin yalnız dilsel olarak açıklanabileceği söylenmek istenmemektedir. Tam tersine, «iç söylem», Voloşinov/Bakhtin'e göre, bireysel ruhbiliminin "toplumsal durumun tarihsşl koşulları" yla kesiştiği yerde durmaktadır; bu nedenle de «ideoloji» sorun alanına önemli bir giriş oluşturmaktadır. Tinin kültür ve eğitim süreci içinde ortaya çıktığı biçimiyle dil, Hegel'e göre, Tinin gerçek devinimine, dialektik uçların ortaya çıkıp geliştiği ve kendi kendini bilip tanıyan bir dolayımla birleştikleri devinime karşılık olmaktadır. Böylece; örneğin, kendinîn-bilincinin «hizmet» ve «onurlandırma» kavramlarını tersine çevirip devlet-gücünün maskesi altında «servet» in bulunduğunu göstermesiyle birlikte — «dalkavukluksun daha sonraki bir evresinde — monarkın «Ad»ı «boş Ad» a dönüşür.

Şimdi bu devinim, tam da Tin (ya da Töz) kültür dünyasında kendisine yabancılaşmış olduğu ve gerçeklik de yalnızca bu yabancılaşılmış anlamı taşıdığı için, gerçektir: Voloşinov/Bakhtin'ce ele alınan, iç söylemin pragmatik-çevresel yönü burada böylece yitirilmektedir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, gönlü-yüce bilincin iç söylem yoluyla kendini-anlaşılır-kılması zaten yabancılaşılmış bir biçimde olmaktadır. «Kahraman», monarkın yabancılaşılmış karşıtıdır. Sonra da: bu yabancılaşma zorunlu olarak kendi kendini [ortadan] kaldırmaktadır («sich aufheben»). Ancak bu kalkma («Aufhebung») ile birlikte dilin bağlamsal koşullanmışlığının kendisinden, Hegel'in «mutlak esneklik» diye adlandırdığı, bağlamdan az ya da çok bağımsızlaşmış bir çelişki bilinci meydana gelmelidir." Dilsel olarak nasıl olanaklıdır bu? Pragmatik-ideolojik gerçekliğin ötesinde dilin taşıdığı hangi anlamdır? Dil ile yabancılaşma biçimindeki ilk kalkmışlığın kalkması arasında bir bağ var mıdır?

III. "Tinin Söylemi"nin Sorun-çözümleyici İşlevi ve Asıl Çözüm

«Dalkavukluk dilini Hegel «henüz tek yanlı Tin» diye adlandırmaktadır. Her ne kadar soylularla monark arasında dil aracılığıyla belli bir karşılıklı etkileşim olmaktaysa da, gönlü-yüce bilinçin söylemi bundan tek başına bir birlik yaratamamadadır. Onun kendini-anlaşılır-kılması devlet-gücünün «kendindelik»
(«Ansichsein») karşısında etkisiz kalmaktadır. Nasıl olup da — hem de dilde — bir birlik meydana gelebilirdi? Hegel'in yanıtı şudur: Kendinin-bilinci kendi gizilgüç halindeki, her bir üyesi ötekine karşıtlaşmış çoğulluğunu dile döktüğünde, kendisinin düşman, birbirini dışlayan kişiliklerin — ya da öğelerin — bağımsız güçlerine «mutlak parçalanmışlık» ını sonuna kadar yaşadığında, ancak o zaman. Dalkavukluk dilinde yalnız bir kişi (yani gönlü-yüce bilinç) Başkası'nın (monarkın) ne olduğunu söylüyordu. Oysa şimdi herkes konuşmakta, ne olmadığını söylerken, ne olduğunu anlatmaktadır. Herkes ilkin kendisi karşısında Başkası ve böylece Başka'ları karşısında Başkasıdır. Öğelerin bu korkunç dialoglaşması, «parçalanmışlığın dili» diye bilinen bu dialoglaşma bizi «Tinin söylemi»ne vardırmaktadır: şimdi bu kavramı Hegel'in Diderot'nun yapıtı «Rameau'nun Yeğeni»nden yaptığı ünlü alıntının ışığında daha yakından incelemek istiyorum.

«Rameau'nun Yeğeni», XVIII. yy.Fransa'sının felsefi-yazmsal tanığı olan bu metin, «yabancı söylem» dilbilimsel sorunu için ilginç örneklerle doludur. «Yabancı söylem» in tanımını Voloşinov/ Bakhtin şöyle yapıyor: «'Yabancı söylem' söylem içindeki söylemdir, dışlaştırma içindeki dışlaştırma, fakat aynı zamanda söylem üzerine söylem, dışlaştırma üzerine dışlaştırmayı. Asıl söylem içindeki yabancı söylem (dolayısıyla yabancı söylem üzerine söylem) örneği olarak yalnızca basit bir alıntı değil, daha başka ilginç durumlar da göz önünde bulundurulmalıdır: «yabancı dışlaştırmanın... söylemin ve onun sözdizimsel kuruluşu içine özel kurucu öge olarak, deyim yerindeyse, etiyle kanıyla girdiği» durumlar. Bu biçimde, söylemin yeniden verilişiyle bireysel yabancı söylemin göreceliği (örn. bir roman kahramanının yanıt ya da monologlarında olduğu gibi) adamakıllı vurgulanabilir. Yabancı söylemle yazarın onun üzerine olan yorumunun iç içe geçip bir olduğu bu aktarma üslubunu Vodoşinov/Bakhtin genel anlamda «renkli üslup» («malerischer Stil») diye adlandırmaktadır."

«Rameau'nun Yeğeni»nde yalnızca bu üslup başat değildir, yapıtın içeriği de bununla tam bir uyum içindedir: dialogun baş konuşucusu olan Rameau'nun yeğeni daima, olduğundan başka biri, ünlü Rameau'nun şu yeğeni değil de, duruma göre prens, bakan, bilgin, bankacı, müzikçi vb. olmak istemektedir. «Olduğum gibi bütünüyle bir başkası olmak istiyorum, bir öke, büyük bir adam olmayı da göze alarak». Mimik ve davranışlarıyla, ama özellikle konuşmasıyla sürekli bu Başkası'nı oynamaktadır.

Yazarla konuşmasında, Rameau'nun yeğeni, kendi boş gururla dolu yaşamından söz eder ve kendisi için dilediği ikinci nüshalardan başka birşey olmayan insanları canlandırır. Buna uygun olarak söylemi de çeşitti yabancı söylemlerin dolaylı söylem, dolaysız söylem ve «sözde-dolaysız söylem» («uneigentlich direkte Rede») — dolaysız söylemin ses tonuyla dolaylı söylemin fiilbiçiminin karışmasından oluşan melez söylem — biçimlerinde aktarılmalarına bölünür: kendi kendisiyle konuşur, bir Başkası olarak kendi kendisiyle konuşur, olmak istediği bir Başkası olarak konuşur ve ona yine kendi yanıt verir, kendisi olarak bir başka zaman ve yerde başka biriyle konuşur vb. Böylece söylemi, başka insanlarla olan dialoglarının aktarılmasıyla belirlenir.

Yabancı söylemin aktarılması çerçevesi içinde Voloşinov/Bakhtin iki öğeyi birbirinden ayırdetmektedir: yabancı söylem ve iç söylemde hazırlanan, kendisi de ayrıca belli bağlamda gerçekleşen karşılık. Ele aldığımız metin yönünden bu ayırımın önemi nedir? Rameau'nun yeğeninin verdiği karşılıkların türü nedir? Aktardığı hemen her dialogta, verdiği karşılıklar da kendisinin değildir: oynamak istediği bir Başkası'nın karşılıklarıdır bunlar (örneğin kendisine müzikçi süsü verir ve bir matmazele piyano öğretir). Kendi söylemi, gerçek anlamda yabancı söylemin yanında aktarılmış bir başka yabancı söylemdir (böylece bir Başkası karşısında Başkası olur).

Ama yalnız bu da değil. Gerçek anlamda yabancı söylemin aktarımının kendisinde gerçekleştiği bağlam, yalnızca bu türlü yabancı söylemlerden örülmüş bir örgüdür (Başkası olarak kendisiyle sürekli konuşması). Hep bir Başkası olduğu için de sık sık kendisiyle çelişir. Genelgeçer görüşlerle de çelişir hatta: Erdem ona göre kötülüktür, kötülük de erdem vb." «Çılgınlıkla karışmış doğru düşüncelersin bu bağlamını, Hegel'in «Tin'in söylemi»ni belirlemek için yararlandığı, müzikçiyle ilgili mecaz en iyi bir biçimde anlatmaktadır: «İtalyanca, Fransızca, trajik, komik, çeşit çeşit otuz aryayı toplayıp karıştırmış olan» çılgın bir müzikçidir söz konusu olan. «... hemen bir başka cehennemin dibine kadar iniyor, sonra boğazını temizliyor, tiz bir sesle havaları parçalıyor, duruşuyla, davranışıyla, görünüşüyle şarkı söyleyen çeşitli kimselere öykünüyordu, sırayla, ateş püskürerek, yatışmış, yalvararak ve alayla».  «Tinin söylemi» ni Diderot'nun yapıtındaki Rameau'nun söylemiyle ilkin ortaklıklarını vurgulayarak karşılaştıralım: «Dilin parçalanmışlık»ı üzerinden kendisine varılan «Tin'in söylemi», içsel olarak Rameau'nun söylemini simgeleyen «müzikçinin çılgınlık» mı kendine örnek almıştır tam da. Hegel, bu söylemde ortaya konulmuş olan, bir «kendi kendisi için açık karışıklık» tan söz eder ve şimdiye kadarki konuşmayı «basit bir bilincin söylemi» olarak Tin'in çoksesli söylemi karşısında «tek heceli» bulur. Ancak «Tin'in söylemi» aynı zamanda, bu çoksesliliğin, «yetkin dil» in bilincidir." Şimdi, Rameau'nun söylemini bir bütün olarak ele alırsak, onun aslına bakılırsa sözde-dolaysız bir söylemin birlikli-devingen bağlamına benzer bir bağlam oluşturduğunu ve bu anlamda anlaşılabileceğini göreceğiz. Dilbilgisel olarak, yalnızca dolaylı ve dolaysız söylemleri değil, sözde-dolaysız söylemi içerdiğini,yukarda belirtmiştik. Şimdi, Rameau'nun yeğeninin daima Başkalarının ses ve üslubuyla konuşmakla birlikte temsil-eden kişi olarak kendisi kalmasını ve bu nedenle de Başkalarını yalnız üçüncü kişi olarak canlandırmasını göz önünde bulundurarak, bu söylemin işlevi yönünden de bir sözde-dolaysız söylem olduğunu söylüyoruz. Fakat böylelikle Rameau'nun tüm söylemi bir iç söylem görünüşü kazanmaktadır: «Sözde dolaysız söylem... insanın kendi kendisi için (iç söylemde) yabancı bir söylemi (durumla ilgisini kurarak) canlandırdığı söylem biçimidir». Rameau'nun yeğeni kendi iç söyleminde başka «ben»leriyle konuşur. Bu iç söylem, birbiriyle çelişen söylem ve karşı söylemlerin belli bir noktada karşılaşmasını sağlayarak, bir "sorun-çözümü"nü amaçlar. «Sorun-çözümü» sözcüğünü, Elmar Holenstein'in «iç söylemin başat işlevi» ni saptamaya çalışırken ona verdiği anlamda kullanıyorum. Rameau'nun yeğeni şöyle der: «Tartuffe'ü mü okuyorum, istersen bir ikiyüzlü ol, derim kendi kendime, ama bir ikiyüzlü gibi konuşma. Sana yarayacak kötülükleri hatırından çıkarma, ama seni gülünç yapacak ses ve davranışlardan sakın». Ama şimdi o, gülünç olma pahasına konuşuyor ve konuşuyorsa, bundan bir amacı vardır: sorun-çözümü.

1 - 2 - 3

HEGEL'DE DÜNYA TİNİ VE KÜLTÜR SORUNU OLARAK «TİNİN SÖYLEMİ» - 3

Bu nokta «Tin'in söylemi» için de geçerlidir. Daha önce dalkavukluk dilinin kendi ereği yönünden gönlü-yüce bilincin kendini-anlaşılır-kılma süreci olduğu ortaya çıkmıştı. Aynı dialoglaştıncı-monologsal eğilim (iç söylemin eğilimi) yalnızca daha güçlenmiş olarak kendini yinelemektedir şimdi, öyle ki kendini-anlaşılır-kılma gerçek anlamda sorun-çözümünün bir ön aşaması olarak kavranabilmektedir. Başlıca anlamında «yabancılaşma» olarak kültürün dili ilkin Tin'in sorununun çözümüne yönelir ve bu eregiyle belirlenir. Açıktır ki, çelişik söylemlerin çözülme gerekçesi Hegel'de Rameau'nun yeğeninkinden daha derinlerde yatmaktadır. Hegel'in metnini aralarındaki bağlantıya karşın Diderot'nunkinden uzaklaştıran ve aydınlatılmasını başlangıçtan beri kendimize görev edindiğimiz noktaya geliyoruz böylece.

«Tin'in söylemi»nin birinci derecede vardığı çözüm, «Tin'in kendi karışıklığından Tin olarak kendine geri dönmesi»dir." Her ne kadar Diderot'nun çılgın müzikçisi de «derin bir uykudan ya da uzun bir dalgınlıktan» uyanır ya da kurtulur gibi kendine gelirse de, bundan amacı kendi kendini yorumlamaktan başka birşey değildir. Rameau'nun yeğeni açıkça söyler: «Pandomim yaparken kendimi çok iyi anlıyorum». Eğer Rameau olarak kalmak istiyorsa kendine gelir gelmez, yine hemen pantomimlerine başlamalıdır. Onun sorununun çözümü tam da sorunun öteki yüzüdür. Bu anlamda onun için ya hiçbir çözüm yoktur, ya da yalnızca bir tane vardır: toplumda geçerli başka her çeşit çözümün salt tersine çevrilmesi. Hegel'de durum başkadır: Tersine çevirmenin sınırı Tin için, bunun kalkmasıyla («Aufhebung») birlikte «daha yüksek bir bilince erişmesinde ortaya çıkar. Tüm olanaklı içeriklerini dil aracılığıyla kurtara kurtara, artık kurtulan ile kurtarılan arasında bir ayırımın kalmadığı son-geçerli bir kurtarma işlemine varmalıdır. Bu da pekala olabilir Hegel'e göre, çünkü burada söz konusu olan Rameau'nun yeğeni gibi bir birey değildir, kendi karışıklığının kaldırılmasından sonra da Tin olarak kalan Tin'in kendisidir. Hegel tüm bu karışıklığın kendi kendini dinleyen çınlamasından ne kadar da güzel söz ederken, yabancı söylemin (hatta insanın yabancılaştığı kendi söyleminin) içsenmesinin sorun-çözücü işlevinin pekala bilincindedir. Bu karışıklıktan kurtulmanın yolu doğanın suçsuzluğuna geri dönmek değildir, hayır, kendi kendini içseyen, kültürün Tin'indedir. «Kendi kendini dinleyen çınlama» parçalanmışlığın dilinin içsendiğini anlatır. İçsendiğinde de, «gerçek dünyanın kendi kendisi üzerinde gerçekleştirdiği refleksion»un bir parçasıdır artık, bununla da Tin'in kültür tarihinde yeni bir dönüm noktasına erişilmiş olur.

Özetleyip yineleyelim: Yukarda, tüm kültür ve eğitim sürecinin bireyin emrine hazır bulunması gerektiğini belirtmiş ve onun dil aracılığıyla, tözün tarihsel gerçekleşme biçimiyle hesaplaşıp hesaplaşamıyacağmı ve böylelikle Dünya-Tini'nin gerçek dünyasına bir bakış atıp atamayacağını sormuştuk. Bu soruyu yanıtlarken şuna dikkat edilmesi gerekir: her ne kadar parçalanmışlığın diliyle daha önceki bütün aşamaların asılsızlığı ortaya çıkarılmış oluyorsa da, bu korkunç karışıklığın karşıtları, ancak Tin dialektik süreçte daha yüksek bir aşamaya geçtiği zaman, birbirleriyle bağdaşıp gerçek bir birliğe kavuşabilmektedir. Bundan sonra varılan aşama «salt görü ve Aydınlanma» aşamasıdır. Bu aşamanın — Devrim'in meydana getirdiği «mutlak özgürlük» ten başka birşey olmayan — sonunda «bütünüyle kendine dönmüş olan Tin kültürün bu ülkesini bırakır ve başka bir diyara, ahlaksal bilincin ülkesine göçer». Kültürün son ereği, kültürün bu yoldan sona erip tamamlanmasıdır. Gerçi «Tin'in kendi üzerine ve kendinden söylemesi» sorun-çözücü bir iç söylem olarak iş görmektedir ama asıl çözüm tözden, dialektik bir «yukarı» dan gelmektedir. Kültür yoluyla dolambaç yakınlaşmıştı ve dolambaç olarak yaşanmıştı. «Tinsellik dolu dil» gerçek dünyaya bir bakış atılmasını sağlamıştı, ancak çatışkıdan çıkış yolunu dil kendi başına bulamamaktadır. Bilinç kendini «tüm koşulların kendi kendini parçalayan doğası ve bunun bilinçli parçalanması» olarak tanımış, bilinciyle kendisi olmanın boş gururuna ermiş, kendi dilsel anlatımını da birlikts getiren bu boş gurur önünde Dünya-Tini de bir yüzüyle kendini açıklamıştır ama çözüme dilin bilinciyle varılamamaktadır. Dil yalnızca gerçek gücü «yargılamak» tadır, ama bunu «kavramak» ta değildir. «Fenomenoloji»nin «kültür»le ilgili bölümü böylece sona erer.

IV. Kültürün Dili Hegel'in Diline Örnek mi Oluşturmaktadır? 

Yukarda koyduğumuz sorunu yeniden yakalayıp geliştirmemize izin verecek başka bir bakış açısı var mıdır acaba? «Fenomenoloji»de Hegel, «Rameau'nun Yeğeni»ndeki çılgın müzikçiyle ilgili yeri alıntılayıp yorumlamaktadır: bu alıntı ve onu izleyen yorumla o bölüm, «yabancı söylem» olarak, yazarı Diderot'nun amacını aşan yeni bir anlam kazanmıştır. Bu anlam nedir? Diderot ile Hegel arasındaki bu «dilsel etkileşim» nasıl işlemekte ve neye yaramaktadır? Eğer böyle bir etkileşim oluyorsa, bu Hegel'in söyleminin içinde olmaktadır. Yukarda, dilin iç söylem biçiminde bağımsız yabancı dışlaştırmaları içseyerek nasıl sorun-çözücü bir işlevi gerçekleştirdiğini göstermeye çalışmıştık. «Tin'in söylemi» nde de durum buydu. Bu konuyu daha da genişletip gerekli değişikliklerle Hegel'in dil ve söylemine uygulayabiliriz: Tanınmış yapıtların yazarı olarak Hegel'in kendisi metinlerinde nasıl bir sorun-çözümünü, «birey/kültür, Dünya-Tini, tözün gerçekleşmesi» sorun karmaşası için bir çözümü denemiştir? Daha doğrusu: kendisi şu «yazar» denen birey olarak Dünya-Tini'nin dolambaçlarıyla nasıl hesaplaşmiştır? Bu bağlamda belki de «Tinin Fenomenolojisi» bütünüyle bir «yolun kısaltılması» (aynı yapıtın «Önsöz» ünde kullanılan anlamda bir «Abbreviatur») olarak görülebilecek midir? Sonra da, Rameau'nun Yeğenine benzer bir yoldan dilsiz tarihsel kimlikleri dillendirdiği tüm felsefe tarihinin «yabancı söylem» lerini dolaysız ya da dolaylı söylem biçiminde — birlikli olarak yeniden verdiği için de, Rameau'nun yeğeninin söyleminin Hegel'in söyleminin anlaşılması için bir örnek olarak değerlendirilebileceği ortaya çıkmayacak mıdır? «Tin'in Fenomenolojisi»nin içeriği (Tin'in kültür süreci içinde ve onu aşarak ilerleyişi olan bu içerik), yapısal bir biçimde yazıya dönüşmekte olan, Hegel'in iç söylemiyle nasıl bir ilişki içindedir? Bu açıdan, daha yüksek bir basamağa dialektik geçişin kendisi («kültür»ün özünün zorunlu bir koşulu olarak göz önünde bulundurmamız gereken bu geçiş) yeniden sorun olmayacak mıdır, tabii başka bir düzeyde, Hegel'in söylemi düzeyinde? Bu düzey de Hegel'in dilsel davranışını gerçek bir dünyadaki «etkileşim» olarak bütün «ideolojik» sonuçlarıyla varsaymayacak mıdır?

Kojéve, Hegel'e göre tek-varlığın genelle bireşiminden söz ederken, şöyle yazmaktadır:

«Bu bireşim mutlak bilginin yetkin dilinden başka bir yerde gerçekleşmemektedir, kendini (bütünüyle Hegel kalarak) evrensel insan (Tin) olarak açıklayan Hegel'in kendi dilinde, fenomenoloji olan o dilde». 

Ama nasıl olup da «Fenornenolojinin dili mutlak bilginin «yetkin dili»ne dönüşmektedir? Hegel'in söylemi, «Tin'in söylemi» ne (dolayısıyla Rameau'nun yeğeninin söylemine) olan yapısal benzerliğine göre, «açımlama»sı içinde kendi kendini nasıl işitmektedir? Kendi kendisiyle çelişen tek-varlığın olmakta olan genelle bireşimini bu yapıya göre araştırmaktır burada söz konusu olan. Dünya -Tininin yolunun «uzunluk» u karşısında bireyin kendi kendisiyle ilişkisinin gittikçe daha çok sorun olduğu bu gerçek dünyada Hegel'in metni ve dolayısıyla felsefesine karşı görevimiz bugün bu noktada belirlenmektedir.

1 - 2 - 3

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 1

İbrahim Agâh Çubukçu

Gazzali'nin Hayatı

Huccet al- İslâm lakabıyle tanınan Ebu Hamid al-Gazzali   (H.450/M. 1058) yılında Tus'da doğdu. Henüz çocuk iken babasını  kaybetti. Kardeşi Ebu-1 Futûh Ahmed ile birlikte öksüz kaldı. Fakir olan babası, çocuklarına fazla bir mal bırakmamıştı. Bu iki çocuk, babalarından kalan az miktardaki miras tükenince, çalışarak hayatlarını kazanmak mecburiyetinde kaldılar. Babalarının Yusuf  Nessac adındaki bir arkadaşı, onlara ilimle uğraşmayı tavsiye etti. Çocuklar, bu tavsiye üzerine medreseye sığınarak bir yandan tahsil yaptılar, diğer yandan kitap istinsah ederek geçimlerini sağladılar. Bu iki kardeşten yaşta daha büyük olan Ebu Hamid Muhammed al-Gazzali, ilme ve incelemeye karşı daha hevesli idi. Çocukluğundan beri her şeyin sebebini, her fırkanın iç yüzünü, gerçeğin nerede olduğunu araştırır dururdu. İnceleme ve araştırma arzusu onu yerinde rahat bırakmadı. Ahmed b. Muhammed ar-Razkani'den Tus'da yeter derecede fıkıh dersi aldıktan sonra Curcan'a gitti. Burada Ebu'l-Kasım al-Ismaili (Ölüm H. 477/M.1084)'nin derslerinden istifade etti. Artık nerede bir ilim adamının şöhretini duysa, oraya koşuyordu. Bu sıralarda Nişabur'da Nizamiye Üniversitesinde tanınmış bilgin İmam al-Harameyn ders veriyordu. Gazzali, onun yanına koşmakta gecikmedi. Hemen onun öğrencileri arasına karıştı . Kısa zamanda hocasının dikkatini çekti. Her sorunun cevabını en iyi şekilde vermesini bildi. Sınıfının en çalışkan öğrencisi oldu. Henüz öğrenci iken kitaplar yazmağa başladı . H.478 /M.1085 yılında İmam al-Harameyn öldükten sonra Gazzali her ilmi toplantıda en çok saygı gören kimse oldu. Tanınmış vezir Nizam al-Mülk'ün huzurunda yapılan bir açık oturumda Gazzali bütün yarışmacıları susturdu. Bunun üzerine Nizam al-Mülk onu H. 484/M.1091 yılında Bağdad'daki Nizamiye Üniversitesinin rektörlüğüne atadı .

Gazzali, 4 yıl kadar Nizamiye Üniversitesinde ders verdikten sonra her şeyi terkederek Şam'da inzivaya çekildi. Tasavvufi bir hayat sürmek istedi. Bu arada Kudüs'e ve Hicaz'a gidip geldi. H. 499 yılında Fahr al Mülk onu yeniden öğretim hayatına yani Nişabur Üniversitesine çağırdı. Gazzali, bir süre direndi ise de, neticede Vezirin çağrısını kabul etmek zorunda kaldı. Bir yıl kadar Nişabur Üniversitesinde ders verdikten sonra, memleketi olan Tus'a çekildi. Orada özel öğrencilerine ders verirken hastalandı ve H. 505 /M.1111 yılında hayata gözlerini yumdu.

İşte hayatının genel durumu böyle olan Gazzali, islami ilimlerin hemen hemen bütün dallarında devrinin en parlak eserlerini vermiştir. Bu sebeple fıkıhcılar onu fakih, kelâmcılar mütekellim, felsefeciler filozof ve sufiler mutasavvıf sayarlar. Her ne olursa olsun gerçek şudur ki Gazzali, bu ilim dallarının hepsinde en büyük üstatlardan biridir.

Gazzali, İslam düşüncesi tarihinde özellikle geçirdiği ruhi bir buhranla tanınmıştır. Henüz çocukluk çağına yakın bir yaşta her şeyden şüphe etmeğe başladı . Özellikle taklidi bilgiye dayanmak istemedi. Çünkü Yahudinin çocuğunun yahudi, Hıristiyanın çocuğunun hıristiyan ve Mecusininkinin mecusi olmak üzere yetiştiğini biliyordu. Kendisinin de bir eğitim ve telkin sonucunda müslüman olmuş bulunması ihtimali üzerinde durdu. Taklidin insanları bazan yanlış inançlara sürüklediğini biliyordu. Bu düşünceyle taklidi reddederek gerçek bilgiyi bulmak istedi. Gerçek bilgi de ya hissiyattan veyahut akliyattan ibaret olabilirdi. Ona göre hissiyat duyularla elde edilen bilgilerdi. Akliyat ise zorunlu bilgiler demekti.

Gazzali'nin şüphesi, hissiyat ve akliyata da yayıldı . Hissiyata da güvenemedi. Çünkü uzakta duran bir cismin olduğundan küçük göründüğünü deneyle biliyordu. Yahut hareketsiz gibi duran gölgenin, gerçekte yer değiştirdiğini görmüştü. Bilginin insandan insana değişeceğini söyliyen Protagoras'tan haberdardı. Hattâ varlığı inkar eden Gorgias'ı da biliyordu. Başka bir deyimle Gazzali Sofistlerin şüpheciliğinden gerek al-Munkiz Min ad-Dalal'da ve gerekse kitab Fadaih al-Batiniye'de az da olsa söz etmişti. İnce bir araştırma onun Pyrrhon ve Timon'dan haberdar olduğunu da gösteriyor. Bü-tün yunan şüpheci okullarının, ne duyulara ve ne de akla dayanmadıkları ve güvenmedikleri bir gerçektir. Onlar, bir şeyin keyfiyete, kemiyete, mesafeye, içinde bulunduğu ortama, duruma, insanın sıhhatine ve organına göre başka başka algılanacağını söylemişlerdi. Hasılı ne Yunan şüphecilerine, ne de bir süre onların izinden giden Gazzali'ye göre sağlam bilgi elde etmek hususunda duyulara güvenilemezdi.

Gazzali için sağlam bilgiye dayanak olarak yalnız zorunlu bilgiler kalıyordu. Zorunlu bilgiler "10 sayısı, 3 den büyüktür", "bir şey hem hadis, hem kadim olamaz", "birş ey hakkında nefy ve isbat birleşemez" gibi sağlam önermelerin ifade ettiği anlamlardır. Zorunlu bilgiler de akılla elde edilir. Fakat Gazzali'nin şüphesi akla da yayıldı . İlkin duyumların gerçek olabileceğini düşünmüş ve fakat akıl bunu yalanlamıştı . Acaba akılla elde edilen bilgilerin de yanlış olması mümkün değil midir? Gazzali bu soru üzerinde durdu. Uykuyu örnek olarak aldı . Rüyada görülenlerin gerçek sanıldığı ve fakat uyanınca bunların hayalden ibaret bulunduğu açıktı . O halde uyanıkken düşündüğümüz bir çok şeylerin de hayal ve yalandan ibaret bulunması mümkündü. Uyanıklığa nisbetle uykuda görülenler nasıl hayal mahsulü ise, akıl ötesi bir âleme göre de uyanıklıkta görülenlerin yalan olması ihtimal dışı değildi. O halde akla da tam güvenmek doğru olamazdı.

İşte Gazzali, böylece şüphesini duyuların ve aklın alanına yaydı. Hiç bir şeye tam inanamadı ve güvenemedi. Fakat yüce Allah, ona yardım etti. Gazzali kalbine doğan bir nur sayesinde akli bilgilerin sağlamlığına inandı . 2+2 nin 4 ettiği hakkında şüpheye düşülemiyeceğini, bütün zorunlu bilgilerin yakin derecesinde sağlam olduklarını ancak böyle kalbine doğan bir nurla doğruladı. Gazzali, ilahi bir nurun varlığını Kur'an'dan da öğrenmişti. içine doğan nuru kuvvetlendiren "Allah hidayete götürmek istediği kimsenin göğsünü islâm'a açar"  âyetini hatırladı . Nitekim Hz. Muhammed bu ayeti açıklarken "bu Allah' ın kalbe attığı bir nurdur" diye buyurmuştu. Diğer bir hadisde ise "Allah halkı karanlıkta yarattı ; sonra onlar üzerine nurundan saçtı" diye söylemişti.

Gazzali ve İman

Görülüyor ki Gazzali'nin akli bilgilerin sağlamlığına inanış, bir sezgi gücüne dayanmaktadır. Ancak o, bu sezgisini bazı ayet ve hadislerle kuvvetlendirmesini bilmiştir. Şu kadar var ki Gazzali, şüpheciliğinin bu devresinde taklitten kurtulmuş ve sağlam bilginin ölçüsünü bulmuştur. Bir çeşit bilgi nazariyesi yapmıştır. Fakat gerçeğin nerede olduğuna dair şüphesi daha uzun yıllar sürmüştür. Şüpheden kesin olarak kurtulup ariflerin imanı derecesinde bir imana yükselişi H. 488 yılına rastlar. Ancak bu tarihten öncede araştırıcıların imanı derecesine de yükselmi şti. Özellikle Allah'a, Peygamber'e ve Ahiret hayatına dair onda iman hasıl olmuştu. Onu bu üç iman esasına götüren başlıca deliller şunlardır:

1—Sebepler.
2—Karineler.
3—Deneyler.

Gazzali, sebeplerle nedenselliği (causalite'yi) kasdetmiş olsa gerektir. Her şeyin bir sebebi olması düşüncesinden hareket ederek ilk yaratan kudretin yani Allah' ın varlığı inancına yükseldiği anlaşılıyor. Esasen Farabi ve İbn Sina'yı incelerken hareket deliliyle Allah'in varlığının ispatlandığını öğrenmişti. Bilindiği üzere bazı islam filozofları her hareket edenin bir muharriki olduğunu söylemişlerdir. Muharriki hareket ettiren diğer bir muharrik de aramışlardır. Böylece sonsuza kadar sonsuz muharrikler aramak gerekmiştir. Bu ise hareket sorununu içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Böyle bir anlamsızlıktan kurtulmak için bir ilk Muharrik'in varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bu ilk Muharrik de kendisi hiç bir şeye muhtaç olmıyan ve her şeyi yaratan Allah'tır.

Gazzali Descartes'tan yüzyıllarca önce "düşünüyorum o halde varım" önermesini aşağı yukarı söylemiştir: "Onun varlığı açıktır. İnsanın kendi varlığında hiç şüphe yoktur. Onun varlığı görünen ceset değildir... Bir kimse gözünü kapatsa, kendi kalıbını unutsa ve alemde gördüğü her şeyi gözünden silse, kendi varlığını zorunlu olarak tanır ve kendinden haberdar olur".  Böylece Gazzali kalbin ve insanın varlığına ulaşıyor. Esasen o çok kez kalp sözüyle insanın bilincini kasdediyor. O, "Allah' ı tanımak ve onun huzurunun güzelliğini müşahade etmek kalbin sıfatıdır" diyor.

Gazzali, bu düşüncesini al-Hikmet fi Mahlukat Allah adlı eseriyle de doğruluyor: " İnsanın kendi nefsi ve Allah' ın varlığına kendisini inandıran Tanrı vergisi aklı hakkında düşünmesi, Allah' ın mevcudiyetinin de büyük delillerindendir".

Gazzali, kâinattaki düzen ve olgunluk düşüncesinden hareket ederek de Allah' ın varlığını isbatlamıştır." Gazzaliyi iman esaslarına inanmağa götüren diğer bir delil de karinelerdir. O, karinelerle altıncı duyuyu yani sezgiyi kastetmiştir. al-Munkiz'de aklın ötesinde başka bir âlemin, başka bir hâkimin bulunduğunu farzetmiştir. Nübüvveti akıl ötesi âleme bir örnek olarak göstererek her şeyin nübüvvetin ışığı ile anlaşılacağını söylemiştir. Yukarda belirttiğimiz gibi o içine doğan bir nurla yani bir nevi sezgi gücü ile şüpheden kurtulduğunu açıklamıştır.

Gazzali'yi imana götüren diğer bir delil de deneylerdir. Onun yaptığı deneyleri üç bölümde özetliyebiliriz:

a) Kitaplarda öğrendiği bilgiler. Kitaplarda gerçeğe dair okuduğu bir çok hususlar, onda derin bir iz bıraktılar. Kendi düşüncesinin temelini okuduğu kitaplardan öğrendi. Onların çoğunu eleştirme süzgecinden geçirdi. Kendinden önce gelmişlerin eserlerinden öğrendiklerini, nefsinde denemek arzusunu duydu. Başka bir deyimle bazı mânevi halleri bizzat yaşamak istedi.

b) Rüyalar da Gazzali için iyi bir deney vasıtası oldu. Uykuda gördüğü bazı şeylerin uyanıklık âleminde olan bazı olaylara uygun düşmesi, onu mânevi gerçeklerin varlığına inandırdı .

c) Gazzali, zikir ve ibadet deneyleri yaparak da imanını kuvvetlendirdi. Zikir ve ibadetin insanın dini yaşantısına etki yaptığını deneylerle anladı.

Gazzali, araştırıcıların inancı derecesinde iman esaslarına inandıktan sonra gerçeğin hangi taifenin düşünce ve gidişi arasında olduğunu incelemeye koyuldu. Çünkü onun zamanında bir çok fırka ve taifeler gerçeğin kendi yanlarında olduğunu ileri sürüyorlardı. Gazzali, bunlardan en önemlilerini yani kelâmcıları, felsefecileri, Batinileri ve sufileri ayrı ayrı inceledi.

Kelâmcıları, dini savunurken lüzumundan fazla cevher ve araz sorunlarına dalmış buldu. Munkiz'de "Kelâm ilmi bana kâfi ve şikâyet ettiğim derdime şafi olmadı" diye söyledi. Bununla beraber kelâm ilmine dair bir çok değerli eserler yazıp fikirler beyan etti. Onun kelâm hakkındaki fikirlerinin inceliklerine ilerde tekrar döneceğiz. Burada bu kadarla yetiniyoruz.

Gazzali ve Felsefe

Gazzali, felsefecileri de inceledi. Kendisi felsefeyi belli bir üstattan öğrenmemişti. Bağdad Üniversitesinde ders verdiği sıralarda iki yıl süresince felsefi eserler okudu. Bir yıl boyunca da okuduklarını  tekrar etti. En çok okuduğu kitaplar arasında Farabi (ölm. H. 339/M.950) ve İbn-i Sina (Ölm. H. 428/M.1036)'nın eserleri, İhvan as-Safa'nın risaleleri ve Ebu Hayyan at-Tevhidi (Ölm. H. 414/M. 1023)'nin baz ı kitapları vardı .

Zaten bir çeşit İslam felsefesi olan Kelâm ilmini iyi biliyordu. Bunu gerek Ebu Bekr al-Bakıllani (Ölm. H. 403/M.1012)'nin eserlerinden ve gerekse İmam al-Haremeyn (Ölm. H.478 /M.1085)'nin derslerinden iyice öğrenmişti. Gazzali, felsefeyi geniş anlamıyla öğrendikten sonra onunla meşgul olanları Dehriler, Tabiatcılar ve Ilahiyatcılar olmak üzere üç bölüme ayırdı .

1—Dehriler: Ona göre dehriler tamamen sapıklik içinde idiler. Dehriler bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu kabul etmiyorlardı. Bu âlemin ezelden beri var olduğunu, âlemdeki oluşların sonsuza kadar böylece devam edeceğini söylüyorlardı . Tabii, Allah' ın varlığını kabul etmedikleri için peygamberlerin gerçekliğini ve Ahiret hayatının yaşanacağını da inkar ediyorlardı. Bunlar felsefeciler içinde en sapık taifeyi temsil ediyorlardı .

2— Tabiatcılar: Bunlar, insan vücudundaki ahengi ve kainattaki düzeni gördükleri için tek bir yaratıcının yani Allah' ın varlığını kabul ediyorlardı . Fakat Peygamberliğe ve Ahiret hayatına inanmıyorlardı . İnsanın ölmesiyle ruhunun da yok olacağını ileri sürüyorlardı .

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 2

3— ilahiyatcılar: Sokrates, Eflatun ve Aristo bunlardandı. islam filozoflarından Farabi ve İbn Sina bunların görüşlerini yansıtmışlardı . Gazzali'ye göre İlahiyatçı olan filozoflar 17 sorunda sapıklığa, 3 sorunda da küfre düşmüşlerdi. Onların küfre düştükleri başlıca sorunlar şunlardır:

1— Alem kadimdir: " Felsefecilere göre Alem kadimdir. Eğer âlem hadis olsaydı, onun vücudu için bir müreccihin var olması gerekirdi. Bir kimsenin "böyle bir müreccih vardır. Bu da Allah'tır. Allah alemi yaratmıştır" demesine felsefeciler şöyle cevap veriyor: Eğer alem yaratılmış olursa, bir zamanda yaratılmış olması gerekir. Bu durumda akla şu soru gelir. Niçin Allah onu kendisi ile beraber değil de, şu veya bu zamanda yaratmıştır. Eğer "Allah başlangıçta güç sahibi değildi; sonradan güç sahibi olup alemi yarattı" denirse, bu "Allah evvelce murid değildi; sonradan irade sahibi oldu" demektir. Oysaki böyle bir irade, Allah' ın zatında türeyemez. Böyle bir iradenin Allah' ın zatı dışında türemesi de imkansızdır. Çünkü o zaman murid olanın, Allah' ın dışında bir varlık olması gerekirdi. Alemi yaratmak için Allah' ın sonradan murid olması imkansız olduğuna göre Mem Allah'la beraber vardı. Yani zaman ve alem kadimdir.

Gazzali, felsefecilerin bu iddiasını şöyle çürütmüştür. Allah kesin iradesiyle yaratmak istediği bir şeyi dilediği zaman seçebilir. Eğer Allah'ın böyle bir tercih gücü olmasaydı , gücünün ve iradesinin koşullara bağli olması gerekirdi. Oysaki Allah hiç bir koşul ve hiç bir engel ile sınırlanamaz. O gizli olanı da, açık olanı da bilir. Dilediğini dilediği zamanda yapar. Buna gücü her zaman yeter.

Felsefeciler zaman fikrini ele alarak da alemin kıdemini isbata çalışırlar: Onlara göre Allah alemden zaman bakımından değil, zat bakımından önce gelmiştir. Bu bir sayısının ikiden önce gelişi gibidir. Yahut bir kimsenin harekete başlamasiyle beraber gölgesinin de hareket etmesi gibidir. Gerçekde zaman bakımından öncelik sonralık yoktur. Alemin var oluşu da zaman bakımından Allah' ın varlığı  ile aynı ana rastlar. Daha doğrusu zaman da Allah gibi kadimdir, Zaman kadim olunca hareket edenin de kadim olması gerekir. Başka bir deyimle zaman hareketten doğar ve kadimdir. Alem ise hareket etmektedir. O halde kendisinden hareket ve dolayısiyle zaman husule gelen alem de kadimdir.

Gazzali, bu düşünceyi de çürütür: Allah vardı sözünden, Allah'in zaman içinde var olduğu anlamının çıkarılmamasını hatırlatır. Allah alemden ve zamandan önce mevcut idi. Sonra Allah' ın yaratmasiyle Allah'la beraber alem de var olmuştur. Bu işe zamanı karıştırmak vehmin işidir. Zaman yaratılmış olan alemden doğmuştur. Allah hiç bir Bağla bağlı değildir.

Felsefecilerin bir diğer iddiası da şudur: Her hadisten önce bir madde vardır. Hiç bir hâdis maddeden mustağni olamaz. Madde ise hadis değildir. Hadis olan maddenin şekilleri, arazları ve keyfiyetidir. Her hadis olanın, var olmadan önce vücûdu ya mustahil, ya vacip veyahut da mümkindir. Alemin ve dolayısıyle maddenin vücûdünün var olmadan önce mustahil veya vacip olması düşünülemez. Üçüncü olarak alemin vücûdünün mümkin olması akla geliyor. Fakat vücudün imkanı da kendi kendine dayanağı olmıyan izafi bir vasıftır. Bunu izafe edecek bir yer lazımdır. Bu yerde maddedir. Sonuç olarak imkanı kendi başına bir varlık olarak değil, maddenin bir vasfı olarak kabul etmek gerekir. O halde her hadisin vücûdünden önce bir maddenin varlığını kabul etmelidir. Sonsuza kadar böyle maddeler bulunamıyacağından, âlemin kadim olduğu sonucu çıkar."

Gazzali'nin cevabı : Mümkin, Mustahil ve vacip olmak aklın hükümleridir. Imkan, imtina ve vucubiyet birer vasıf olarak her hangi bir şeye muhtaç değillerdir. Eğer imkanı bir şeye izafe edersek, imtinayı da bir şeye izafe etmemiz gerekir. Bu ise imkansızdır. O halde felsefecilerin bu mevhumlara dayanarak âlemin kıdemini ileri sürmeleri yanlıştır.

Gazzali'nin felsefecileri tekfir ettiği ikinci sorun, Allah' ın cüziyatı bilmiyeceği sorunudur: Felsefeciler diyorlar ki Allah cüziyatı  bilmez. Çünki olaylar değişkendir. Değişmede bilinen bilime bağlıdır. Bilinen değiştiği zaman bilimin ve onu bileninde değişmesi gerekir. Bu duruma göre Allah' ın cüziyatı bildiği farzedilirse, Allah'in zatının değişmesi gerekir. Allah' ın zatında ise değişmeler olamaz. O, her türlü degişmeden uzaktır. O halde Allah cüziyat ı bilmez.

Gazzali'nin cevabı : Bilim bilenin zatına izafettir. Bilim ve bilinen değiştiği zaman, bilen değişmez. Benim sağımda duran bir kimse, soluma geçse değişiklik bende değil, o kimsenin hareketindedir. Eğer bilinen, bilenin zatında değişiklik yapsaydı, nebatı, hayvanı ve cansızları bilenin başka başka zatlar olması gerekirdi. Hem felsefeciler, bir yandan alem ve Allah kadimdir diyorlar. Diğer yandan alemde değişiklik vardır ve fakat Allah'ın zatında böyle bir şey yoktur diyorlar. Böylece de çelişmeye düşüyorlar. Bu, onların âlemin kıdemi hakkındaki iddialarının da temelsiz olduğunu gösterir. Allah her şeyi bilir. Onun gücü her şeye yeter. En küçük bir şey dahi onun ilminin dışında kalamaz.

Üçüncü olarak Gazzali, felsefecileri "cesetler dirilmez" dedikleri için tekfir etmiştir. Onlara göre cesetler ve madde sonlu, ruhlar ise sonsuzdur. Eğer cesetler dirilirlerse, sonsuz olan ruhlara yetmezler. O halde cesetler dirilmezler. Sevap ve ceza ruhlara uygulanır. Gazzali, "madde sonlu ruhlar ise sonsuzdur" diyerek cesetlerin dirilmiyeceğini ileri sürmenin yanlış olduğunu belirtiyor. Allah' ın dilediği zaman, cesetlere yetecek kadar ruh yaratmağa gücü yettiğini söylüyor. Hem maddenin kadim, ruhların ise hâdis olmasından ruhların cesetlere yetmiyeceği fikrinin çıkamıyacağını yazıyor. Kaldı ki maddenin sonlu olması âlemin kıdemi sorununa bağlıdır. Bu dü şüncede felsefecilerin çelişmeye düştüğü görülür. Alemin kadim olmadığı  ise yukarda gösterildi.

Gazzali, felsefecilerin ilimlerini de inceledi. Genel olarak onların ilimlerini 6 bölüme " ayırdı ." Bu ilimler riyaziye, mantık, tabiiyat, ilâhiyat, siyaset ve ahlâktır.

Gazzali'ye göre, riyaziye ilminin dinle olumlu veya olumsuz yönden bir ilgisi yoktur. Riyaziye akla dayanır. Riyazi gerçekler, bir kez isbatlandıktan sonra onlara itiraz edilemez. Ancak anlayışsız kimselerin anlayışsızlığı sebebiyle riyaziyeden iki kötü sonuç doğmuştur. Bunun birisi, riyaziyenin her şeyi açık ve seçik bir surette isbatladığına hayran olarak felsefecilerin her sözüne güvenen kimseden doğar. Başka bir deyiş ile riyaziyeden ve onunla uğraşan felsefecilerden hoşlanan bazı kimseler, felsefecilerin dine aykırı sözlerini de benimserler.
Halbuki felsefecilerin riyaziye hakkında söyledikleri doğru ve fakat ilâhiyata dair bazı düşünceleri yanlıştır.

Diğer kötülük de taasup ve bilgisizlik sebebiyle felsefecilerin her sözünü reddeden kimseden doğar. Bazı kimseler kültürsüzlükleri yüzünden felsefecilerin riyaziye hakkında söylediklerinide reddederler. Bu gibi kimseler, bunu güyâ din adına yaparlar. Din hakkında temelli bir bilgisi olmıyan bir kimse "madem dindarlar riyaziye gibi açık ve seçik olarak isbat edilen bir ilmi kabul etmiyorlar. O halde onların bütün düşünceleri yanlıştır" diye düşünebilir. Böylece de kültürsüz kimselerin riyaziyeyi reddi yüzünden din düşmanları çoğalabilirler.

Mantık ilmi: Gazzali, al-Munkiz'de bu ilmi dinin ne red ve ne de isbat etmediğini söylemiştir. Fakat al Mustasfa Min İlm al-Usul adlı eserinde "o bütün ilimlerin mukaddimesidir; kim bu ilmi bilmezse, onun ilmine kesin olarak itimat edilmez" demiştir. Ayrıca da al-Kıstas al-Mustakim adlı eserinde mantık kurallarının Kur'an'da da bulunduğunu isbat etmiştir. Esasen Gazzali, mantıkın dini ilimlere girmesini sağlıyan büyük bir islam düşünürüdür. Özellikle Bâtınileri susturmakta mantıktan çok yararlanmıştır.

Tabii İlimler: Gazzali ye göre bu ilimlerin konuları arasında su, hava, toprak ve ateş vardır. Cisimlerin ve yıldızların çeşitli halleri bu ilimler sayesinde açıklanır. Kâinatta olan her şeyin kanunlarini bu ilimler yardım ederler. Bu sebeple de felsefeciler, bu ilimlere çok önem verirler. Hattâ tabiiyyun denen filozoflar gereğinden fazla tabii ilimlere dalarak Ahireti inkar edenlerdir. Fakat onların dini inançları bir tarafa bırakılırsa, tabii ilimlerin reddedilecek bir tarafı yoktur. Din tabiat kanunlarını inkar etmez. Hattâ uyanık kimseler, tabiattaki düzene bakarak Allah' ın varlığına akıl ile de tanık olurlar.

İlahi İlimler: Allah' ın varlığının isbatı , Allah' ın zatı ve sıfatları, âlemin kıdemi veya hudusu, peygamberlik ve vahiy sorunları ilahi ilimler çerçevesinde incelenir. Felsefecilerin bu konularda pek çok hata yaptıkları bilinmektedir. Gazzali, onların küfre düştükleri konular üzerinde uzun uzun durmuştur. Bunlardan biraz yukarda söz etmiştik.

Siyaset: Bu ilim devlet kurma, devlet yönetme ve devlet kurumlarının görevi sorunlarını içine alır. Felsefeciler siyaset ilmini işlemek için Allah'ın kitaplarından, velilerin ve hekimlerin sözlerinden çok faydalanmışlardır.

Ahlak ilmi: Ahlak iffet, fazilet, adalet ve cesaret gibi konuları içine alır. İnsanın kendi nefsi ile nasıl mücadele edeceğini gösterir. Felsefeciler bu hususta mutasavvıflardan çok yararlanmışlardır. Gazzali, felsefecileri iyice inceledikten ve onların bazı fikirlerini çürüttükten sonra, Bâtınileri de araştırma konusu yaptı .

 Gazzali'nin  Bâtınilerle Mücadelesi 

Gazzali'nin zamanında faaliyet gösteren Bâtıniler, Hasan Sahbah taraftarı, olanlardır. Bunlara tarihte Da'vet-i Cedide Bâtınileri denir. Da'veti Cedide Bâtınilerine, talimiyye, İsmailiyye, Melahide, Haşşaşiyye ve Seb'iyye adları da verilir. Bunlar görünüşte Ehl-i Beyt'e saygı gösterirler ve bilgilerin masum bir imamdan öğrenileceğini ileri sürerlerdi. Bâtınilere göre akıl ve düşünce insanı çokluğa götürür. Bu sebeple her şeyi hata işlemiyen bir imamdan öğrenmek gereklidir. Bu da talim yani öğretim yoludur. Birliği sağlamanın tek çaresi budur.

Görünüşte böyle bir iddia güden Bâtıniler, gerçekte her ayeti ve her hadisi tevil ederek amaçlarına uygun anlamlar çıkarırlardı. İçten içe Allah'a, Peygamber'e ve Ahiret hayatına inanmazlardı. Ana, kız evlat ve kız kardeşle nikahı caiz görürlerdi. Bâtıni idareciler, kültürsüz halkı avlamak için son derece müslüman görünürler ve bir takım davet hileleri kullanırlardı. Asıl amaçları ise siyaset ve menfaat idi. Nitekim bir ara ordular kurarak Abbasiler'i yıkmağa bile çalıştılar. Bir çok müslümanın kanının akıtılmasına sebep oldular.

Kendi zamamndaki Bâtınilerin tehlikesini gören Gazzali, bazı  eserler yazarak onların davalarını birer birer çürüttü. Gazzali'nin Bâtıniliğe dair yazdığı başlıca eserleri şunlardır:

1— Kitab al-Mustazhır. Bu eser Kitab Fadaih al-Batiniyye Va Fadail al-Mustazhiriyye diye de adlandırılmıştır.

2— al-Kıstas al-Mustakim.

3— Kavasım al-Batıniye. Bu sonuncu eser sayın Prof. Ahmed Ateş tarafından bulunmuş ve türkçesiyle birlikte yayınlanmıştır.

4— Kitab Huccet al-Hakk.

5— Kitab Mufassıl al-Hılaf.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 3

6— Kitab ad-Derc al- Markum.

Adlarını  yazdığımız son 3 eser halâ kayıptırlar.

Gazzali, al-Mustasfa Min İlm al-Usul, al-Munkiz Min ad-Dalal, İhya Ulum ad-Din, Faysal at-Tefrika Beyn al- İslam Va'z-Zandaka adlı eserlerinde az miktarda Bâtinilere değinmiştir. Bâtıniler hakkında bir çok kimse eserler yazmıştı . Fakat onlar Bâtıntlerin söyledikleri her şeyi inkâr ettiklerinden olumlu sonuç alamamışlardı. Gazzali böyle yapmadı. Bâtınilerin öğretime (ta'lime) ve muallime ihtiyaç olduğu tezini kabul etti. Ancak o, bu talimi yapan muallimin Hz. Muhammed olduğunu söyledi. Bâtınilerin kullandığı mantık oyunlarına mantıkla cevap verdi. Gazzali'nin verdiği bu cevapları şöyle özetliyebiliriz:

Bâtıniler, imamlarının masum olduğunu, düşüncenin ve aklın insanı yanlışa götüreceğini iddia ediyorlar. Onlar bu iddialarını  ya zorunlu bilgilerle, ya düşünce ile veyahut da haberlerle isbatlamalıdırlar. Fakat onlar iddialarını zorunlu bilgilerle isbatlayamazlar. Çünkü zorunlu bilgiler 2+2=4 gibi doğruluğunda kimsenin şüphesi olmıyan bilgilerdir. Zorunlu bilgilerin başka örneklerini de verelim: Örneğin "bir şey hem hâdis, hem kadim olamaz", "iki sayısı birden büyüktür". Bu önermelerin anlamında herkes uyuşur. Halbuki Batınilerin, imamın ismeti ve düşüncenin yanlışlığı hakkındaki iddialarına itirazlar vardır. O halde onların iddiaları zorunlu bilgiler gibi sağlam değildir. Bu yüzden de davalarını zorunlu bilgilerle isbat edemezler.

Bâtıniler, davalarını düşünce ile de isbat edemezler. Çünkü onlara göre düşünceler çelişiktirler; düşünce, insanları ayrılığa ve yanlışa götürür. O halde Bâtıniler, reddettikleri düşünce ile de imamları nın ismetini isbatlayamazlar.

Geriye işitme yahut haber delili kalıyor. Haberlerde onlar masum bir imama dayanıyorlar. O halde işitme de imamın doğruluğunu isbatta bir delil olamaz. Zaten imamın doğruluğunun zorunlu bilgiler ve düşünce ile de isbatlanamıyacağı yukarda gösterildi. Bu duruma göre, Bâtınilerin imamın ismeti ve düşüncenin yanlışlık
hakkındaki iddiaları gerçeğe uygun değildir.

Bâtıniler, şöyle bir mantık oyunu da yaparlar: Doğruyu bulma vasıtası da akıldır veyahut öğretme yoludur. Eğer akıl kabul edilirse, Peygamber gönderilmesine lüzum kalmaz. Eğer doğruyu elde etme vasıtası olarak öğretme yolu kabul edilirse, Bâtıniliğin iddiası haklı çıkar. Böylece bilgilerin bir imamdan öğrenilmesi kabul edilmiş olur.

Gazzali, Bâtınilerin yukardaki mantık oyunlarını da çürütmüştür. Bilgilerin sadece akılla veya sadece nakille öğrenilmesi mümkündür. Bazı şeyleri hem aklın, hem de öğretimin uyuşmasiyle öğrenilmesi de olağan şeylerdendir. Biz başlangıcı ve sonu olmıyan, her şeyi yoktan var eden bir Allah' ın varlığını şeriattan önce akılla bilebiliriz. Yahut Peygamberlerin mu'cizesinin doğruluğunu akılla sihirden ayırdederiz. Ibadet şekillerini, Cennet'i, Cehennem'i ve Ahiret'i ilgilendiren hususları sadece öğretme yoluyla yani nakille öğreniriz. Allah' ın görülmesi sorununda ise hem akıl, hem de öğretme yolu bizi doğrular. Şeriat güneşe, akıl ise ışığa benzer. Güneşin varlığı, her hangi bir aracın ışığından faydalanmamıza engel değildir. Geceleri mumdan istifade etmemizde mümkündür. Bu sebeple Şeriat varken akla ne lüzum vardır demek yanlış olur."

Bâtıniler bir de şöyle fikir yürütürler: Peygamber'den bazı bilgilerin öğrenilmesini kabul edenler, öğretme yolunu kabul etmiş demektir. Bâtıniler de bilgileri bir masum imamdan öğreniyorlar. Demek ki Bâtıniliğe hak verilmiştir.

Gazzali'nin cevabı :

Aklın dışında bazı bilgilerin Peygamberden öğrenileceği doğrudur. Ancak Peygamberin mu'cizesi ve masumiyeti gerçektir. Hz. Muhammed'den sonra hiç bir kimse ismet ve mu'cizeye sahip olamaz. Aksine ondan sonra gelecek herkesin hata yapması mümkündür. Eğer Batıniler, Peygamber masum olduğuna göre, vekili de masum olur derlerse, onlara denir ki: Bu söz, "Peygamber Mekkeliydi ve esmer renkliydi. O halde onun vekilinin de Mekkeli ve esmer renkli olması gerekir" demeye benzer. Peygamberin masum olması , vekilinin masum olmasını gerektirmez. Eğer vekil, masum olursa, vekil değil, asıl olur yani Peygamber olmuş olur. Halbuki asıl ile vekil arasında farklar vardır. Hz. Muhammed'den sonra bir Peygamber'in geleceği iddiası kesin olarak kabul edilmez. Ayrıca Bâtınilere sormak gerekir ki masum imam, kendisinden öğrenilmek istenen her sorunu akılla mı , vahiyle mi, yoksa Peygamberin sözleriyle mi çözüp anlatır? Eğer vahiyle denirse, imamla Peygamber arasında fark kalmaz Akılla denirse, reddedilen bir şeye nasıl dayanılır? Bu iddia onları çelişikliğe götürür. Eğer imamın her şeyi Peygamberimizden gelen haberlerle bildiği söylenirse, niçin bu yolu başkalarına kapamak istedikleri hatırlatılır."

Bâtınilik konusunda sonuç olarak diyebiliriz ki Gazzali, kılıç ve askerin başaramadığı zaferi, kalemiyle elde etmeğe çalışmıştır. Hiç olmazsa Bâtıniliğin daha fazla yayılmasını önlemiştir. Gerçek muallimin Hz. Muhammed olduğunu isbatlamıştır.

Gazzali ve Tasavvuf 

Gazzali gerçeğin mutasavvıflarını yaşamında olabileceğini düşündü. Bu sebeple de onların düşüncelerini iyice inceledi. İhya Ulum ad-Din, al-Munkiz Min ad-Dalâl, Mizân al-Amel, Mi'rac as-Salikin, Mişkât al-Anvar, Kitâb al-Erbain, Ravdat at-Talibin, ar-Risâlet al-Ledunniyye ve Kimya-yı Saadet gibi eserleri bu incelemelerin mahsulüdür.

Gazzali'nin tasavvufta başlıca kaynakları Kuşeyri (Ölm. H. 465 /M.1077) 'nin Risalesi, EbüTalib al-Mekki (Ölm.H.386 /M.996) 'nin Kût al-Kulûb'u, Haris al- Muhasibi (Ölm.H. 243 /M.857)'nin ar-Riâyeli-Hukûk Allah'ı ve Ebû Ali al-Farmadi (01m.H.477/M.1084)'nin kendisine yaptığı fi'li etkilerdir. Gazzali, Cuneyd al-Bağdadi (ölm.H.298 /M.910), Şibli (Ölm.H.334 /M.945) ve Bayezid al-Bistami (Ölm. H.261 /M.874)'nin kitaplara geçen sözlerini de okudu. Ayrıca bu konuda İbn Sina (01m.H.428/M.1036)'nın bazı kitaplarından da faydalandı.

Gazzali, Bağdad'daki Nizamiye Üniversitesinde dersler verirken tasavvuf  yaşantısına karşı daha çok ilgi duymağa başladı. H.488 /M. 1095 yılında kendisi manevi bir krize tutuldu. Bağdad'da itibarı çoktu. Maddi durumu iyi idi. Her istediği şeye kavuşmuştu. Fakat krize tutulduktan sonra Gazzali'nin kalbi rahat etmedi. Daha önce kendisi mütekellimin'in imanı derecesinde bir seviyeye yükselmişti. O ariflerin ulaştığı imana kavuşmak istedi. Bunun da sufilik yoluna girip onların hali ile hallenmekle mümkün olacağına inandı. Böylece her şeyi bırakıp inzivaya çekilmeyi düşündü. Fakat bu düşüncesini gerçekleştirmek kolay olmadı. Maldan, şöhretten ve dostlardan vazgeçmek kolay olmuyordu. Bir gün her şeyi terketmek istiyor, ertesi gün bu niyetini bozuyordu. Daha doğrusu kendisiyle mücadele ediyordu. Onun bu mücadelesi esnasında hastalanması, bazılarınca dünyevi sebeplere bağlandı. Halbuki onun derdi maddi ilâçlarla iyileştirilecek hastalıklardan değildi. Yemeden, içmeden nerdeyse kesilmiş , az miktarda yediği şeyleride hazmedemez olmuştu. Doktorlar ondan ümidini kesmişlerdi. Onun geçirdiği bu buhranlar 6 ay kadar devam etti. Neticede tasavvuf yoluna bilfi'il dalmak için H.488 yılında Bağdadı terketti. 10 yıl kadar Şam'da ve şurada burada münzevi bir hayat yaşadı . Munkiz'de anlattıklarına göre bu yalnızlığı esnasında bir çok manevi hallere erişti. Tasavvuf yolunun, manevi yolların en doğrusu olduğuna bizzat yaptığı deneylerle daha çok inandı. Kendisi H.499 yılında zamanın Sultanının ve dostlarının israriyle inzivayı  terkederek Nişabur Üniversitesine ders vermeğe gitti. Fakat tasavvufun etkileri onun kalbinden silinmedi. Artık onda şüphe izide kalmadı .

Gazzali'ye göre mutasavvıflar, Allah yolundan ayrılmayan insanlardır. Onların gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Yolları, yolların en doğrusudur. Ahlâkları ahlâkın en temizidir. Düşünürler ve hakim kişiler toplansalar, onların gidiş ve ahlâkından daha hayırlı bir şey gösteremezler. Sufilerin girdiği ve yaşadığı yoldan daha üstün bir yol da bulamazlar. Çünkü mutasavvıflar gizli ve açık davranışlarında Nübüvvetin nurunu kaynak olarak kabul ederler.

Yine Gazzali'ye göre tasavvuf yoluna giren kimseye daha işin başında bazı sırlar görünmeğe başlar. Bu gibi kişilere uyanıkken melekler ve Peygamberlerin ruhları görünürler. Onlar bazı sesler de duyarlar. Öyle ki bunları çözmeğe dil kâfi gelmez.

Gazzali'ye göre Allah'a kavuşmak için mutasavvıfların çeşitli ibadet yolları vardır. Kendisi özellikle Farmadinin metodunu seçmiştir. Gerçekten mutasavvıf olan kimse amacına ulaşmak için dünya ile ilişkilerini kesmelidir. Gazzali'nin anlattığı bu metoda göre insan mal, aile ve ilim gibi şeylere karşı olan tutkularını ayarlamalıdır. Hattâ daha ileri giderek bir zaviyeye kapanarak ibadet yapmalıdır. Burada ilkin dil ile Allah Allah diye zikre başlamalıdır. Sonra bu zikir, dil hareket etmeksizin kalbde ve daha sonra da lâfızsız olarak mânen devam etmelidir. Bundan sonra insandan ihtiyar gider ve velilere has sırlar görünmeğe başlar. Bu suların görünmesi bazan bir şimşeğin çakmasına benzer. Sabit değildir. Bazan gecikir ve fakat gelince sabit durur. Bazan da çabuk silinir.

Bütün bunlara rağmen Gazzali, bazı tasavvuf tarikatlarında bulunan hulul, ittihat ve vusul iddialarına karşı olmuştur. Gerek al-Maksad al-Asnâ fi Şerh Esmâ Allah al-Husnâ ve gerekse al-Munkiz Min ad-Dalâl da bunu açıkça söylüyor.

Gazzali'nin fikirleri arasında bazı çelişmeleri bulmak mümkündür. Bu da sorunları hitap ettiği kimselerin kültür derecelerine göre açıklamasından doğmuştur. Her ne olursa olsun onun İslâmi ilimleri canlandırmak için yaptığı hizmetleri takdir ve şükranla karşılamak gerektir. O iman felsefesini kuvvetlendirmiştir. Şüpheden imana ulaşmasını bilmiştir. İbn Sina ve Farabi nin yanıldığı hususları göstermiştir. Fıkıhta Şafii fıkhına dayanan usulü vardır. Kelâmda hüneri büyüktür. Tasavvufta örnek insandır. Kur'an ve Sünnet'le tasavvufun uyuşması için büyük çaba harcamıştır. Hadis ilminde zayıf olmasından dolayı yaptığı hataları mazur görmek yerinde olur. Çünkü al-Kânun fit-Tevil adlı eserinde bu ilimde zayıf olduğunu bizzat itiraf ediyor.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8

GAZZALİ VE KELÂM FELSEFESİ - 4

Gazzali'ye göre aklın ve naklin önemi

Gazzali, kendi hayatındaki özel bir devre bir tarafa bırakılırsa din ve dünya işlerinin beraberce yürütülmesine taraftar olmuştur. Hz. Muhammed "yarın ölecekmiş gibi ibadet et, hiç ölmiyecekmiş gibi de dünya işlerine çalış" diye buyurmuştur. Nitekim Gazzali, yaptığı bir tasnifte bu yolu tutanları öğmüştür. Bu sınıflamaya göre insanlar 3 gruba ayr ılır:

1— Ahirete iltifat etmeyip dünyaya dalanlar.

2— Bütün güçleriyle Ahirete yönelenler.

3— Hem dünyanın, hem Ahiretin hakkını veren mutavassıtlar.

Gazzali bu gruplar içinde faziletçe en üstün olanların, üçüncü gruba girenlerin olduğunu yazmıştır. Peygamberlerin din ve dünya işlerini beraberce yürüttüklerini söylemiştir.

Gazzali aklın ve naklin doğruyu bulmakta beraber olduğuna da işaret etmiştir. Ona göre yalnız aklı reddedip nakli bilgilerle yetinenler, Allah' ın yarattığı bir nurdan mahrum kalırlar. Akıl, Şeriata zıt bir şey değildir. Aksine onu doğrulayıcıdır. Akıldan faydalanmasını  bilmiyenler çelişik şeyleri bile olduğu gibi kabul ederler. Örneğin bir insanın aynı anda iki yerde bulunabileceğini bile düşünürler. Şu kadar var ki yalnız aklı esas alıp nakle yüz çevirenlerde güneşin ışığını inkar edenlere benzerler. Bu gibiler, akıllarına uygun nasları kabul etseler bile kendilerince akla uygun görünmiyen nakli delilleri doğrulamazlar. Oysaki bunlar tevilin kanununu bilmiyenlerdir. Çünkü akılla naklin uyuşması bir çok hallerde mümkündür. En doğru yolu tutan kimseler akla ve nakle beraberce değer verenlerdir. Tevil kurallarını iyi bilenler, akıl ve nakil arasında çelişiklik bulmazlar. Şu kadar var ki Allah'a, Peygambere ve Ahiret hayatına iman tevilin dışında tutulmalıdır. Tevil yapacak olanların şu kurallara özellikle uyması gerekir.

1—Her sorunda akıl ve nakli uyuşturmağa çalışmaktan sakınmak gerektirir Nitekim ulu Tanrı "size ilimden az bir şey verildi" diye buyurmuştur.

2— Akıl delilini asla yalanlamamak. Şeriatin bile akıl vasıtasiyle bilindiğini unutmamak icabeder.

3—Tevilde ihtimaller çeşitli olduğu zaman kesin bir hüküm vermekten kaçınmak gerektir. Çünkü Allah'ın ve Peygamberin sözleri hakkında zanla hüküm vermek doğru değildir. Yukardaki kuralları gözetmek şartiyle akıl ve nakli uyuşturmağa çalışmakta hiç bir sakınca yoktur.

Gazzali, akla çok önem veren bir düşünürdür. İhya'da ve Mizan al-Amel'de aklın yaratılan en şerefli nesne olduğunu söylemiştir. Mişkat al-Envar'da her şeyin özüne, sırrına ve gerçeklerine ancak aklın ulaşacağını, sebep ve hikmetleri çözeceğine işaret etmiştir. Akıl için uzaklık ve yakınlık söz konusu değildir. Akıl bir anda göklerin en yüksek noktasına çıkıp yerin dibine tekrar inebilir. Çünkü akıl Allah'in buhurundan bir örnektir."

Gazzali, akla verdiği bu şerefli değere rağmen gerçek ilahi bilgiyi elde etmekte onu yeter bulmuyor. İhya'da "akli ilimler kalbin selâmetine yeter değildir" demiştir.

Ona göre insan için en doğru yol, akıl ile nakli birleştirmek ve ikisine birden dayanarak kalbi kötülüklerden temizlemeğe çalışmaktır. Tevilin kurallarına uyulduğu takdirde bir çok güç sorunlarda dahi akıl ve naklin uyuştukları anlaşılır.

Şeriat bir bina, akıl da onun temeli gibidir. Bina olmadıkça, temel yetmez. Temel olmadıkca da bina sağlam olmaz. Akıl göze, şeriat ise ışığa benzer. Dışardan ışık gelmedikçe göz görmez. Gözsüz sırf ışıkla da görmek mümkün de ğildir.

İşte akıl ve tevil konusunda yukarda genel olarak görüşlerinden söz ettiğimiz Gazzali, bazan çelişikliğe de düşmektedir. Nitekim Mişkat al-Envar'da ve ar-Risalet al-Ledunniye'de tevil hususunda çok ileri gitmiştir. Hattâ Peygamberin her sözünün altında bir rumuz bulunduğunu ima etmiştir." Keza Cevahir al-Kur'an'da" Kur'an' ın zahirine kıymet vermiyerek asıl mananın bâtında bulunduğunu, Kur'an' ın rumuz ve işaretlerle dolu olduğunu ileri sürmüştür. Halbuki Gazzali, al-Kıstas al-Mustakim'de, Kavasım al-Bâtiniye'de ve al-Kanün fi't-Tevil de gereğinden fazla tevile taraftar olmanın aleyhinde bulunmuştur. İhya'da zahir ile batının beraber olduğu tezi üzerinde durmuştur. Fakat daha önce de dokunduğumuz gibi Gazzaliyi bu gibi çelişmelerinden dolayı mazur görmek gerektir.

İbn Tufeyl (Ölm.H.581/M.1185)'in de belirttiği gibi, Gazzali, kendi görüşlerini şu 3 zümreye göre açıklamıştır:

1—Halkın katıldığı ve benimsediği görüşler.

2— Soranlara ve öğrencilere göre olan cevaplar.

3—İnsanın kendisine has olan görüşler. Bu bölüme giren görüşler ancak fikirdaşlara ve sırdaşlara açıklanabilir.

Gazzali, Cevâhir al-Kur'an'da herkese açmadığı görüşlerini bir eserine dercettiğini haber veriyor. Onun bu ifadesi de yazıları arasındaki bazı küçük çelişmelerin nedenini göstermektedir. Çelişik görünen bazı ifadeleri, Gazzali'nin değerini asla küçültmez. Bir gül bahçesinde bazı sarmaşıkların da bulunması mümkündür. Gazzali, İslam düşüncesinin yetiştirdiği eşine az rastlanan büyük bir düşünürdür. Allah ondan razı olsun.

Gazzali'nin kelâm anlayışı  

Yukarda da dokunduğumuz gibi Gazzali, bazı kimselerin kelâm ilmiyle uğraşmalarını hoş karşılamamıştır.  Bununla birlikte imanı ve anlayışı kuvvetli olanların, akla gelen küçük şüpheleri yoketmek ve bazı kimselerin müşküllerini çözmek için kelâm ilmiyle uğraşmalarını  yerinde bulmuştur.

Gazzali, başkalarının müşküllerini çözmek ve sapıklara karşı İslâmiyeti savunmak amaciyle kelâm ilmiyle uğraştı . Nitekim Kur'an'da bile sapıklara ve kâfirlere karşı delil soran âyetler vardır: "Ondan başka tanrılar mı edindiler? Sen onlara deliliniz varsa getirin de"."Ta ki helâk olan apaçık bir delilden sonra helâk olsun, diri kalan da apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın". "Allah kendine evlat edindi dediler. Haşa Allah bundan münezzehtir, o mustağnidir. Gökte ve yerde ne varsa hepsi onundur. Yanımızda iddianıza ait hiç bir delil de yoktur".  "Onlarla en iyi ve en güzel olanı delil göstererek mücadele et". "Musa'yı açık deliller ve mu'cizelerle gönderdik". "Bu, İbrahim'e kavmine göstermek üzere verdiğimiz delilimizdir" "Yerde ve gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, yer ve gök fesada uğrarlardı". "Eğer kulumuza indirdiğimiz vahiylerden şüphe ediyorsanız, (gücünüz yettiği takdirde) onun gibi bir süre getiriniz", "Onu ilk kez yapan diriltir de".

Bu âyetler yanında, Sahabenin gerekince sapıklara ve kâfirlere karşı deliller kullanarak mücadele ettikleri de bilinmektedir. Mantık ve dini delillerle sapıkları doğru yola çağıran Sahabe'den birisi, Hz. Ali'dir. Hariciler ona karşı koymuşlardı. Onun Cemel vakasından sonra, müslüman esirlerden ganimet almadığından ve cariyeler almağa müsaade etmediğinden yakınıyorlardı . Hz. Ali de "bu hükümler kâfirler hakkındadır. Bir müslüman kadının savaş sebebiyle bir müslüman erkeğe cariye olarak verilmesi caiz de ğildir. Hz. Aişe'yi birinize verseydim helâl bulurmuydunuz? Biliyorsunuz o müslümanların anasıdır" diye seslendi. Bunun üzerine ona karşı koyanlardan 2000 kişi hatalarını anlıyarak tekrar Ehl-i Sünnet yoluna döndüler.

Yine Hz. Ali'nin ve Hz. Hasan' ın kaderci görüşlü bazı kimselerle tartıştıkları ve onların bazılarını ikna ettikleri söylenir. Abdullah b. Mes'ud'la Yezid b. Umeyre'nin iman hakkındaki tartışmaları daha ilgi çekicidir. Abdullah b. Mes'ud "ben müminim demek ben Cennete giderim demektir" diye söyleyince Yezid b. Umeyre şöyle karşılık vermiştir: " İman Allah'a, Peygamberlere, meleklere, kitaplara, yeniden dirilmeğe, hesap gününe inanmak, namaz, oruç ve zekâtın gereğini yapmaktır. Bizim buna rağmen günahlarımız vardır. Eğer bu günahlarımızın bağışlanacağını bilirsek, Cennete gideceğimizi biliriz. Bunların bağışlanıp bağışlanmıyacağını ise ancak Allah bilir. Bu sebeple biz mu'miniz deriz ve fakat cennete gideriz diyemeyiz". Bu delil karşısında Abdullah b. Mes'ud hatasını anladı ve fikrinden vaz geçti.

Şu noktaya da işaret etmek gerekir ki Sahabe devrinde bu gibi tartışmalar yaygın değildi. Kelâm ilmine dair eser yazılmadığı gibi dersler de verilmezdi. Daha sonraları sapık fikirler ve fırkalar türedikce, islâmiyeti akli ve nakli delillerle korumak amaciyle kelâm ilmi benimsendi. İşte bu sebeple Gazzali de al-Iktisad İlcâm al-Avâmm An İlm al-Kelâm, Kavaid al-Akâid ve ar-Risâlet al-Kudsiye gibi kelâmi eserler yazdı .

Gazzali, kelâmi sorunlar arasında ilkin Allah' ın varlığını isbata ve onun sıfatlarını anlatmağa önem vermiştir. İhya'da Allah' ın bilinmesine dair bize 10 bölüm halinde deliller vermiştir.

Allah' ın varlığı ve sıfatları  

1— Alem hâdistir. Hâdis olanı ise var eden bir sebep vardır. Hadisin var olmakta bir sebebe dayandığı akıl bakımından açıktır. Hadis olanın öncelik ve sonralık bakımından zamanla ilgisi vardır. Var olanın önce veya sonra meydana gelmesi bir muhassısa ihtiyaç gösterir. Bu muhassıs ve bu sebep de yüce Allah't ır.

" İsbatınız âlemin hadis olmasına dayanıyor. Alemin hâdis olduğunu nasıl isbat edersiniz"? denirse, deriz ki Alemin cisimleri hareket ve sükündan hali değildir. Hareket ve sükundan ise hâdistirler. Hâdis olanlardan hali kalmıyan şey ise hâdistir. Bu isbatı kuvvetlendirmek için sözü geçen önermeler ve sonuç üzerinde biraz daha durmak gerektir:

a) Alemin cisimleri hareket ve sükûndan hali değildir. Bu bedihi olarak bilinen bir gerçektir. Çünkü hareket ve sükündan hali bir cismin varlığını iddia eden kimse, düşüncenin kanununu bilmiyen bir cahildir.

b) Hareket ve sükun hâdistirler: Hareket ve sükünun birbirlerini takip etmeleri ve birisi var olduktan sonra diğerinin husule gelmesi, onların hadis olduğunu gösterir. Akıl, sakin bir cisimin hareketine ve hareket halinde bulunan bir cismin ise sükûnuna cevaz verir. Çünkü cisme arız olan bu şeyler geçicidir. Hareket ve sükundan birinin kadim olması, onun geçici ve yok olmasını imkansız kılar. Hareket ve sükündan her birinin geçici oldu ğu ise meydandadır. O halde onlar kadim olamazlar.

c) Hâdis olanlardan hali kalmıyan şey hâdistir: Eğer böyle olmasaydı, her hâdisten önce başlangıcı olmıyan hâdislerin olması gerekirdi. Eğer bu hâdisler hep birden yok olmasalardı, nöbet yaşanan andaki hadise kadar uzanmazdı . Hâdis olanların yokluğa geçmeleri gerçektir. Çünkü sonsuz olan yok olamaz. Başka bir deyimle bu şöyle isbatlanabilir: Feleklerin sonsuz dönüşleri olsaydı, bu dönüşlerin sayısı ya çift ya tek, yahut hem çift hem tek, veyahut da ne çift ne de tek olurdu. Feleklerin sonsuz farzedilen dönüşlerinin hem çift hem tek olması düşünülemez. Ne çift, ne de tek olmaması da düşünülemez. Çünkü bunlarda nefy ve isbat bir aradadır. Biri var olunca diğeri yok olur. Biri yok olunca diğeri var olur. O halde çiftlik ve tekli ğin ikisi birden yok olamıyacağı gibi, ikisi birden var da olamazlar. Geriye dönüşlerin ya çift veya tek olması kalıyor. Dönüşler çift olamazlar. Çünkü ikiye bir eklenince üç olur. Bu da tektir. Sonsuz olan şey birin eklenmesine nasıl muhtaç olabilir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8