HEGEL'DE DÜNYA TİNİ VE KÜLTÜR SORUNU OLARAK «TİNİN SÖYLEMİ» - 1

ONAY SÖZER

«Kimse beni benim kendimden daha iyi tanımaz, ama ben herşeyi söylemiyorum.»

Diderot (Rameau'nun Yeğeninden)


I. İnsan Bireyi Dünya-Tini ile Bir ve Birlikte Düşünebilir mi?

Hegel'in ünlü başlangıç ilkesine göre Dünya-Tini'nin («Weltgeist») yolu sayısız dolayımlar üzerinden geçen bir dolambaçtır. "Tinin Fenomenolojisi"nde, naiv-aracısız bir bilgiden tözün kendisi olarak tinin bilgisine varmak üzere bilim zorunlu olarak bu uzun yolu tutar. Bu yolda fenomenolojinin sergilemeye çalıştığı her tarihsel biçim yalnızca zorunlu değil, ama aynı zamanda bağlayıcıdır, gerek bireyden gerekse genel Tin'den çok zaman ve sabır ister.

Dünya-Tini «uzunluk» un «Kendindeki» dir (das «Ansich») bu «Kendindeki» teslim olmaz, her gelişim aşamasında, bütün töre ve geleneklerde, ayrıca her tarihsel Ulus-Tini'nde oyalanmaktan zevk alır. Beri yandan Tin (ya da töz) aynı zamanda "kendi-için"dir, yani bu «Kehndindeki»nin «Kendi-için»e dönüşüm devinimi: töz'den Ozne'nin kendisini bütün sürecin olgun ürünü olarak meydana getiren de bu devinimdir.

Fenomenolojik dialektiğin bu iki yanının, yani Dünya-Tini ile Ozne'nin, birbirinden ayrı ya da soyutlanmış olarak yalnızca olumsuz birşey kalacakları (Dünya-Tini'nin Özne olmaksızın hiçliğe, tersine Dünya Tini'nin karşı koyması olmadan Ozne'nin kör bir idealizme varacağı) ortadadır; bu nedenle de töz aynı zamanda bu «Kendindeki» nin «Kendi-için»e doğru olan devinimidir. Peki ama olmakta-olan Özne hantal Dünya-Tini ile bu devinimde karşılaşır mı? Eğer «Kendindeki» nden bir «Bizim İçin», — yoksa bir «Dünya-Tini İçin» değil — oluşacaksa Hegel'de özel bir dialektiğin bulunması gerekmiyecek midir, öyle bir dialektik ki Dünya-Tininin «sabr»ını Özne'nin (bundan şimdi «insan özneleri» de anlaşılıyor) gerçekleştirme dürtüsü ile bağdaştırsın ve (Tözün sürekli Özne'ye dönüşümü yerine) Özne'nin Dünya-Tini ile bir ve birlikte düşünmesini sağlasın? Bu soruya olanaklı bir yanıt, «Tinin Fenomenolojisi»nin bölümlenmesine göre «Törellik» bölümünden sonra, «Ahlaksallık» bölümünden önce ele alınmış olan «kültür» («Bildung») kavramında yatmaktadır, sanırım.

Kültür insan bireyinin kültürüdür: ancak Hegel'e göre «bireyin kültürü ve onun kendi gerçekliği tözün kendisinin gerçekleşmesidir». Kültürün kendisinde «bir kendinin-bilincince («Selbstbewusstsein») kavranan tinsel bir Öz» bulunmaktadır ve bu Öz «kendini bu kendi için varolan olarak aracısız bir şimdiki zaman içinde, Öz'ü ise kendisine karşı duran bir gerçeklik olarak bilmektedir». Tinsel Öz'ün kendi «aracısızlık»ı içinde ve aynı zamanda «gerçeklik» olarak kendi kendisine karşı duruşu tarzındaki bu kendini-bilişini bireyle Dünya-Tini arasındaki bir çeşit yankılanma olarak anlayabilir miyiz? Kültür bireyin katı gerçeklikle bir hesaplaşması, giderek ona evet-demesi gibi gözükmektedir tam da: onun için acı veren bir süreçtir. Beri yandan Hegel, «Fenomenoloji»nin önsözünde kültürün iki yanını birbirinden ayırdetmektedir: Kültür bir yandan «belli bireyseliğin özselliğe» geçişidir, öbür yandan ise"düşünülen tözün gerçekliğe" geçişi. Bu ayırımı gözönünde tutarak sorumu daha kesin bir biçimde şöyle sorabilirim: kendinin-bilincinde olan bireyin Dünya-Tininin «Kendindeki»yle karşılaşmasını sağlamak ve giderek yolu kısaltmak üzere, kültürün bireysel yanı genel yanıyla, yani tözün tarihsel bütünlüğüyle ne ölçüde örtüşmektedir? Hegel felsefesinin anlam ve tüm bağlamı gözönünde bulundurulursa, tam bir örtüşmenin olanaklı olmayacağı gün gibi ortadadır. Ancak bu nokta buradaki amacımız açısından önemli değildir, amacımız olanaksızı olanaklı yapmak değil, Hegel felsefesinde eleştirel bir tutamak yakalamak, sonra da belki Hegel'e karşı Hegel'le birlikte daha ileriye doğru düşünmektir.

II. «Yabancılaşma» ve Kendini -Anlaşılır- Kılma Aracı Olarak Dil 

Gerçi sorunumuzu tanımladık ama bu sorunun ortaya çıktığı yeri henüz kesinlikle belirlemedik. Bireyin kendi kültür oluşumu içinde, tözün gerçekleşme süreciyle karşılaştığı bir nokta vardır: yabancılaşma. Birey bu kendi dünyasını yine kendi yaratmıştır, hem de kültürün kendisinden istediği emek ve çabalarla, ama gel gör ki kendisine ait değildir artık: yalnızca yabancılaşılmış olduğu için gerçek olarak kalan yabancılaşmış gerçekliktir o. Aracılı biçimde, bireyin kendisini gerçekleştiren tözle kesişme noktası olan bu aracısız yabancılaşma şimdi «yalnızca dilde geçmektedir». Dilin araştırdığımız sorunun ortaya çıktığı alan olduğunu varsayıyor ve «Fenomenoloji»nin ilgili bölümünde ele alındığı biçimiyle dil konusuna bağlanıyoruz.

Ama nedir bu dil? Önceden bellidir ki, bu dili kültür kavramı ve onun «yabancılaşma» bağlamındaki işlev tarzı ile bağlantılı olarak ele almak gerekmektedir. Kendinin-bilincinin kültür eğitim süreci içindeki karşıtlar, Fransız Tarihi'nin de bize gösterdiği gibi, «soylu bilinç» («das edelmütige Bewusstsein») ve «devlet gücü» dür ve bunlar birbirleriyle dilsel olarak alış-veriştedirler. Bu süreç içinde, ses çıkarmadan yapılan hizmetten (vasalın hizmetinden) dalkavukluğa (soyluların dalkavukluğuna) geçiş tamamlandığında «soylu bilinç» için bir dönüm noktası gelir. Sözü edilen geçiş herşeyden önce dili — daha önce «Tin'in kendisini tam olarak bilmesi ve dile getirmesi» anlamında «henüz Tin» olmayan dili — Tin ile ilişki içine sokar, hem de kendi kendisinin bilincinde olan devlet-gücü biçiminde.

Her iki aşırı ucun, «soylu bilinç» ile «devlet-gücü»nün «kendi» olarak birbirlerinin karşısında durdukları basamağı Hegel «dalkavukluğun kahramanlığı» («der Heroismus der Schmeichelei») diye adlandırır. Bu «kendi»-olma durumunun kazanılmasının her iki yan için de ilk planda dilsel olarak gerçekleştiğini göstermeye çalışacağım. Bu dilselliği irdelemek üzere, dil bilimci ve filozof Valentin N. Voloşinov (öteki adıyla Bakhtin)'un, bugünkü dil bilimde daima büyük bir yankı bulmakta olan «iç söylem» kuramından yararlanacağım.

Voloşinov/Bakhtin şu ilkeden yola çıkar: «yaşantı bir im aracılığıyla yalnızca dolaştırılmakla kalmaz,... fakat yaşantı o yaşantıyı yaşayan için de yalnızca imin malzemesinde var olur». Bu ilkeden yola çıkarak Voloşinov/Bakhtin zihin etkinliğinin henüz söylenmemiş sözcükle nasıl bir ilişki içinde olduğunu aydınlatmaya çalışır. Dil gizilgüç biçiminde de olsa sessiz düşünmede de vardır, bu da belli bir iç söylem biçiminde ortaya çıkar: «iç söylemin birimleri bütünüyle bir iç monologun bölümlerini andıran çıkışlar ya da bağımsız dışlaştırmalardır... yine de çoğun bir dialoğun karşılıklı sözlerine benzer». Voloşinov/Bakhtin şunu da ekliyor: «Antik düşünürlerin iç söylemi bir iç dialog olarak tasarımlamaları boşuna değildi». Bu iç dialog boşuna değildir, tam tersine varoluşsal bir anlam taşır: Başkalarının söyleminin kendinsenme sürecidir («Aneignungsprozess»), onların «challenge»ı («meydan-okuma») karşısında aynı anda kendi «response» unu («yanıt») hazırlar: «İç söylem dış söylemin bir içsenmesinin («Internalisierung» ) sonucudur». İç söyleme varan bu içsenme, Voloşinov/Bakhtin'e göre toplumsal ve tarihsel olarak belirlenmiştir: bu açıdan, ona göre «toplumsal durumun ve tüm pragmatik yaşam gidişinin tarihsel koşullarıyla sıkı bir bağımlılık içinde bulunan... değersel (duygusal) karşılıklılık, dialog içinde yan yana sıralanma yasaları» söz konusudur.

Şimdi bu iç söylem kavramını «Fenomenoloji»nin «dalkavukluğun kahramanlığı» nın ele alındığı bölümlerine uygulayalım. Gönlü-yüce bilinç, doğrudan ve etkin bir biçimde konuştuğu kişiye, «monark»a yönelir ve dalkavukluk yapar. «Dalkavukluk yapma» anlamına gelen Almanca «schmeicheln» sözcüğü olasıdır ki kökbilimsel olarak «streichen» anlamıyla bağlantılıdır. «Schmeicheln» («dalkavukluk yapma») bir çeşit «Streichen», («birşeyi birşeyin üstüne sürme»), okşayarak sürme olarak görülebilir: yani kişiler arasında belli bir değinmeyi içermektedir. Bu nokta, dalkavukluk-yapan dili belli bir ölçüde «öğüt diliyle («Spracne des Rats») karşıtlaştırır. Hegelce daha önce incelenen bu «dil»de «gururlu Vasal» hiçbir yükümlülük altına girmeksizin «genel en-iyi» üzerine görüşünü dışlaştırmaktadır. Öğüt dili dar anlamında monologsaldır, kendi içine kapalıdır ve yargıya varmayı dinleyene bırakır; dalkavukluk dili ise dialogsaldır: dinleyenden yargı değil, karşı-tepki beklenir. Göniü-yüce bilinç konuşmayı güder ve bu konuşmada devlet-gücü kendini «sınırlandırılmamış bir monark» olarak tanır. Saraylı ona ne olduğunu söyler, bir Övgüden, bir göklere-çıkarmadan başka birşey olmayan Ad'ını verir. Bu göklere-çıkarma aynı zamanda monarkın kişisinin bir canlandırılması, onun kendi adına konuşmaya uyarılmasıdır. Konuşmak isteseydi, yalnızca şunu diyecekti: «L'état, c'est moi». - Devlet benim...

Peki ama dalkavuk nasıl bir «kahraman» olabilir? Kendisi ile monark arasındaki bu dialogu içine koyduğu, «içsediği», düşünmesinin konuşmaya benzer bir etkinliğinde yeniden-ürettiği zaman, kendi «iç söylem»inde kendisi için «kahraman» olur. Monarkın dilinin aslını görmektedir şimdi: kendi övgü-konuşmasının bir yinelenmesidir bu. Monarkın diline vereceği tek yanıt şu noktada oluşur: kendisini (monarkın Ad'ının asıl temeli olan) dalkavukluğuyla kurban etmiştir, bunu bilmektedir, bile bile öyle davranmaktadır. «L'état, c'est moi». — «Kahraman benim ama» Gönlü-yüce bilincin iç söyleminin bölündüğü karşılıklı sözlerdir bunlar. Bu bilinçle ilgili olarak Hegel'in «konuşan bir refleksion»dan söz etmesi anlamlıdır: kendi kendisiyle konuşan bir refleksion'dur bu, içinden bir dialog gibi bölümlenmiş bir monolog. Kendiyle bu konuşma neye yaramaktadır?

1 - 2 - 3

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP