Bir Hegel'e giriş yazısı - 1

Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831)

19.yüzyılda Almanya’da gelişen ve Alman İdealizmi adıyla anılan felsefe çığırının önde gelen temsilcilerindendir. Alman İdealizminin diğer temsilcileri Fichte, Schelling, Schleiermacher arasından Hegel, yöntem ve içerik bakımından onlardan ayrılır ve ‘diyalektik’ yönteme kazandırdığı içerikle önem kazanır. Hegel'in temel eserleri: Phanomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi), Wissenschaft der Logik (Tinin Fenomenolojisi), Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi), Enzyklopadie der Philosophischen Wissenschaften im Grundrisse (Felsefi Bilimler Ansiklopedisi), Grundlinien der Philosophie des Rechts (Felsefi Bilimler Ansiklopedisi), Grundlinien der Philosophie des Rechts (Hukuk Felsefesinin İlkeleri).

Diyalektik sözcüğü Grekçe’de ‘konuşmak’, ‘görüşmek’, ‘tartışmak’ anlamındaki ‘Dialegein’ den türeyen ‘Dialektike’den gelmektedir.Antik Çağ’da diyalektik terimi:soru ve cevap yoluyla münazara yapmak, kavramları sınıflandırma ve şeyleri türlere ayırma sanatı olarak ifade edilmekteydi. Elea Okulu’nun ustası Zenon’a ilk diyalektikçi olarak bakılmaktadır. Zenon nesnel diyalektiğin olağanüstü temsilcisi olarak değerlendirilir. Zenon’dan sonra Herakleitos, Platon ve Aristotales diyalektik yöntemi farklı biçimlerde kullanmışlardır. Modern çağda ise Kant, Hegel ve son şeklini veren Marx diyalektik yöntemi kullanan filozoflar olmuşlardır. Diyalektik düşüncenin idealist yorumcusu Hegel’e göre: “Diyalaktik yalnızca bir akıl yürütme tarzı değildir. Doğada ve tarihte kendini gösteren İde’nin, Tin’in (Geist’ın-Zihnin) değişmesini ve gelişmesini dile getiren temel yasadır.” Hegel için diyalektik süreç temel olandır ve gelişimin kendisidir. Hegel Platon idealizmini yeniden yorumlayarak, bu yorumlayışı Hıristiyan düşüncesiyle birleştirerek ulaştığı yeni felsefe (Hegel İdealizmi) sistem düşüncesine dayalı olarak ortaya konan son Batı felsefesidir. Hegel İdealizmine göre gerçeklik ancak ve ancak kendi kendisini belirleyen aklın ışığında yorumlandığı zaman anlaşılabilir ve akıl dünyayı yalnızca kendisi anladığı zaman anlayabilir. Metafiziğin problemlerini çözecek olan disiplin bilgi kuramıdır. Gerçeklik bir evrim (diyalektik) sonucu elde edilir.

HEGEL’İN FELSEFESİ ve DİYALEKTİK YÖNTEMİ:

Hegel’in ilk çalışmaları Hıristiyanlık ve Yahudilik ile ilgilidir. Zamanla düşüncesini geliştirdi; varoluşu düşünce temeline dayanarak açıklayan idealist felsefenin temsilcisi durumuna geldi. Tarihin ve düşüncenin gelişiminin, varlıkların birbiriyle karşılıklı etkileşimi anlamına gelen diyalektik süreç içinde geliştiğini savundu. Hegel bu sürece “diyalektik yürüyüş” adını verir. Diyalektik yürüyüş biri olumlu, biri olumsuz iki kavramın çatışmasından olumlu bir kavramın elde edilme sürecidir. Bu Hegel’in tez-antitez-sentezden oluşan üçlü basamaklandırmasıdır. Hegel bu sürece şu örneği verir: ‘Düşünce’ bir tez olarak alınırsa, henüz gerçekleşmemiş bir olanaktır. Kendini gerçekleştirmesi için kendi dışında ikinci bir alan olmalıdır. Bu ikinci alan doğadır. Doğa aynı zamanda düşünce kavramının antitezidir. Bu iki zıt kavramın çatışmasından kültür ürünleri doğar. Bu da sentezdir. Hegel’e göre diyalektik yürüyüş sürecinin en üst basamağında Mutlak Tin ya da Zihin (Geist) vardır. Üç basamak Mutlak Tin’in kendini belli bir amaca göre ortaya çıkarmasıdır. Buna bir anlamda Mutlak Tin’in özgürleşme süreci denebilir.

Hegel'e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doğal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri değildir; bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel'e göre, şu sonuç çıkar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin, Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel'in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiği bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, Tanrı'dan başka bir şey değildir. Hegel, Mutlak Zihnin, Geist'in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiğine inanır, çünkü Mutlak Zihin, insan aklının işleyişinde olduğu kadar, doğada da açığa çıkar.

Yani, Geist kendisini Hegel'e göre, doğada ve insan aklında ifade eder. Ona göre, gerçekliğin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak Tin aracılığıyla anlaşılabilir. Bu Mutlak Akıl, dünya tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuştur. Mutlak Akıl aşkın, kendi kendisine yeten, kendi kendisinin mutlak olarak bilincinde olan, tam olarak bağımsız bir varlık olmaya çalışmaktadır. Söz konusu evrim süreci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve anlaşılır bir varlık haline gelme çabasıdır.

19. yüzyılın en önemli filozoflarından Hegel, felsefe tarihinin son sistemli felsefesini ortaya koymuştur. Ernst Bloch’da Hegel felsefesini ,’sistemin iktidarı olarak’ ifade etmektedir. Herbert Marcuse’un deyimiyle ‘Batı felsefesinin akımı Hegel’den sonra tükenir.’ Batı felsefesi içinde Hegel’den sonra hiçbir filozof, sistemli bir bütün oluşturamamıştır denilebilir. Hegel felsefesi , Marcuse’un ifade ettiği gibi Batı Felsefe Tarihi’nde önemli bir felsefe mihengidir. Hegel felsefesinin sistemli olmasını sağlayan en önemli etken, kullandığı diyalektik metodudur.

Hegel diyalektik yöntemini Alman idealizmi içinde oluşturmayı başarmıştır. Hegel’in felsefesi Alman idealizminin en yüksek noktasını ifade etmektedir. ‘Hegel’in felsefesi din ile uzlaşma ve gerginlik arasında gelişmekte, aydınlanma ve doğa bilimi içinde her şeyi açıklamakta ve anlamakta; böylece, felsefesi birdenbire Kant kadar büyük bir felsefeyle yan yana durmaktadır.’ Aydınlanma çağı filozofu Hegel için diyalektik süreç, karşıtların savaşımını ve de birliğini sağlamaktadır. Karşıtların bu birliği ve uzlaşımı, oluş sürecini de beraberinde getirmektedir. Hegel felsefesini sistemli hale getiren de , bu süreç (diyalektik) ve bütünlüktür.,

Hegel’in Diyalektik yöntemi Eski Yunan’daki karşılıklı konuşma sanatından (diyalog), daha sonra insandaki ve insani süreçteki gelişimi inceleyen anlamından apayrı bir yapıdadır.Hegel diyalektik yöntemi kendi felsefi sistemine uygulamıştır. Hegel’e göre gerçek felsefe yöntemi, diyalektik yöntemdir.

1 - 2

Bir Hegel'e giriş yazısı - 2

Hegel için, çelişme ve karşıtlık yalnız düşüncede değildir. ‘Varlığın kendisinde de vardır; nesnelerin varlığı çelişik bir örüntü içerisindedir. Varlıktaki bu çelişme oluşla çözümlenir.’ Diyalektik, varlığın ve düşüncenin karşıtlığından oluş ile birlikte, bir çözümleme sağlar. Varlık burada karşımıza düşüncenin nesneleşmesi olarak çıkmaktadır.

Diyalektik Tin’in gelişmesi ve özgürleşmesini ifade etmektedir. ‘Tarihin diyalektiği boyunca Hegel’e göre Tin giderek daha rasyonel ve ben-bilincine sahip hale gelir.’ Diyalektik Hegel felsefesinin motorudur. Tin’in , bilincin, düşüncenin ve varlığın bir bütünlük içinde; özgürlüğe;sonsuzluğa ve mutlak olana ulaşması diyalektik yöntem ile gerçekleşir. Böylelikle; ‘Diyalektik, Tin’in bütün bir diyalektik gelişme sürecinin felsefe daha doğru bir deyişle, Hegel’in kendi felsefesi tarafından, kendi üzerinden dönen düzene sokuluşuyla doruk noktasına ulaşır.’ Hegel felsefesinde diyalektik varlığın ve düşüncenin bütünlüğünü sağlayan olağanüstü bir işleve sahip olmaktadır. ‘Hegelci diyalektik, felsefi bir araştırma yöntemi değil; ama, Varlığın yapısının, bu yapıya en uygun betimlemesi ve de varlığın gerçekleşmesinin ve kendini göstermesinin (ortaya koymasının) bir betimlemesidir.’ Diyalektiğe böyle bir işlev kazandıran; yani, ‘Düşünce ile varlığın bir ve aynı şey olduğunu ileri sürerek düşüncenin diyalektiği ile varlığın diyalektiği apaçık ve kesin biçimde ilk olarak birbirine bağlayan; onların aynı kökten geldiğini, aynı kökten geldiğini, aynı gerçeğin iki yanı olduğunu söyleyen Hegel’dir.’ Diyalektik. Tin’in gelişmesini ve özgürleşmesini ifade etmektedir. Düşüncenin diyalektiği ile ifade edilmek istenen; düşüncenin mantıksal olarak kendi kendisini aşmasıdır. Hegel’de varlık düşüncesini, diyalektik yoluyla ‘Mutlak Tin’e: yani, yabancılaşmanın aşıldığı mutlak düşünceye ulaştırır. Varlığın diyalektiğinde ise varlık, diyalektik yoluyla kendine yabancılaşmış halinden ve kendi dışında ve bir varlık halinden kendi bilincine ulaşmış ve özgürlüğe kavuşmuş varlık haline ulaşır. Hegel diyalektiğinde varlık ve düşünce birliği kesin olarak sağlanmıştır.

Hegel’in çıkış noktası İde’dir. İde her şeyin temelinde varolan evrensel varlıktır. Hegel felsefesinin amacını da; ‘İde’yi hakiki biçimi ve genelliği içinde kavramak olduğunu belirtir.’ İde, Hegel için varolan her şeyin temelidir. İde’nin özelliği ise şudur: ‘İde, bu çokluk, çeşitlilik ve tek-teklik içinde kaybolup gitmez; düşünen Tin’de (Zihinde), yeniden kendine döner, yeniden kendini bulur. Düşünen ve kendi-bilincine (Selbstbewusstsein-Özbilincine) dönmüş İde olarak , yeniden özüne uygun hale gelir; kendisi olur.’ Martin Heidegger kendinin bilincinin, bilinç ile us arasında kaldığını ve Tin ile geliştirilerek mutlak hale ulaştığını ifade etmektedir. Kendinin bilincine ulaşmakla; ‘Hakikat kendi yurdunu, toprağını ve zeminini bulmuş olur.Bilinç alanında, ‘yabancı ellerdedir, yani kendisine yabancıdır ve yurtsuzdur’ Kendinin bilincine ulaşması ise, yabancılaşmanın aşılması ve mutlak Tin’e ulaşması anlamına gelmektedir. Hegel’in İdesi mutlak varlık olarak belirlenebilir ve diyalektik, bu mutlak varlığın,bir gelişme ve değişme içinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Hegel felsefesinde önemli bir yeri olan diğer bir kavram da Tin’dir. Tin, Hegel’de İde’nin kendisine ilişkin bilinci ya da tarihin Tanrı iradesi olan hareket ettirici gücü dini düşünce tarafından dünyayı yarattığına inanılan yüce varlık. Frederick Copleston’a göre Tin olarak tanımlanan: ‘Salt kavramsal bir soyutlama değil ama türlülüğü kendi içerisinde taşıyor olarak düşünülen bir yaratıcı yaşama tanrı denir.

Bu ayrıca Tin (Geist) olarakta tanımlanmalıdır. Karl Löwith Tin’in ruh ve bilinç birliği olarak tanımlamanın doğru olduğunu belirtmektedir. Ancak Tin bireysel değildir. ‘Tersine Tin, insan dünyasının ve bu dünyada yer alan öznelerin (insanların) varlık tarzlarının adıdır.’ Hegel Tin’i, tekilliğin ve tümelliğin birliği olarak tanımlamaktadır. Hegel’de Tin’i şu şekilde ifade edebiliriz: ‘Temel varlığın yani mutlak varlığın bir formu (biçimi) olarak değil, mutlak varlığın kendisi olarak yani kendini bilip tanıyan mutlak varlık olarak ele alır. Tin, kendine dönmüş, kendi içindeki doğruyu kavramış; doğanın özünü oluşturduğunu fark etmiş, doğayı yöneten özgür güç olduğunun bilincine varmış olan İde’dir.’Hegel İde ile Tin arasındaki ilişkiyi Felsefi Bilimler Ansiklopedisi’nde ortaya koymaktadır. Ancak Tin’i bazı yerlerde İde,Us, Töz terimleriyle karşılayarak bunların aynı anlama geldiğini de ifade etmiştir. Hegel’e göre Tin, kendini yabancılaşmaktan kurtaracak, özgürlüğe ulaşacak ve nihai olarak Mutlak Tin haline gelecektir. Mutlak Tin, Tin’in doğada kendi dışında bir varlık haline ve kendine yabancı bir varlık haline gelmesi aşamasından kurtulup kendini tanımaya ve kendi özünü fark etmeye başlar. Böylelikle Mutlak Tin haline gelir. Felsefe Tin’i Mutlak Tin olarak kavrar. Ve onu hem maddi olmayan bir düşünce hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliği olarak kavrar. Tarih, işte bu sürecin kendisidir. ‘Dünya tarihi için şu söylenebilir: Tin’in kendini gösterip açması, kendinde olduğu şeyin bilgisine varmak için kendisini işlemesi ile olur.’ Özü özgürlük olan Tin, bu süreci tüm öznelerde gerçekleştirecektir. ‘Çünkü; Dünya-Tin’inin ereğinin içerdiği bu töze herkesin özgür olmasıyla erişilir. Welt-Geist ifadesiyle Dünya-Tin’i, kendi özünü gerçekleştirmeye ve dünya-tarihi içinde en üst seviyeye ulaşmaya yönelecektir. Hegel, kısaca dünya tarihinin amacınıda belirtmektedir. ‘Öyleyse dünya tarihinin amacı Tin’in aslında olduğu şeyin bilgisine varması bu bilgiyi, nesnel kılması, varolan bir dünyada gerçekleştirmesi, kendini nesnel olarak meydana getirmesidir. Hegel, kendinden önceki idealist anlayıştan ve Kant’ın sürekli Us içinde ifadesini bulduğu süreçten farklı olarak; somut ve gerçek olana yönelen bir çözümleme çabası söz konusudur.

Hegel felsefesinin en önemli bir diğer kavramı da Us’tur.Us, Hegel’in dünyayı anlama çabasında yararlandığı en önemli araçtır. ‘Hegel dünyayı usla anlama çabasını en ileri götüren filozof olmuştur.’ Usu felsefesinin en önemli noktasına yerleştirerek felsefe sisteminin gerçekliğini de buna dayandırmaktadır. Hegel’e göre ‘Akli olan gerçektir ve gerçek olan aklidir.’ Mantık Bilimi’nde de bu gerçeklik ortaya konmuştur. Us, insanın tarihsel süreci içinde en yüksek oplan noktaya Hegel ile oturmuştur. ‘Varlık anlamını böyle bulabilecektir; çünkü, gerçek Varlık öyleyse düşünce ve ustur.’

1 - 2

Korku - Hiçlik ve Ölüm.

Peter Kraus

Heidegger’e göre temel deneyim olan varoluşsal korkunun altında yatan şey, kendi ölüme-doğru-varlığımızı kavramamızdır… Ve ölümle bu karşılaşma aynı zamanda hiçlikle de bir karşılaşmadır… Varlık ve Zaman da şöyle yazar: ‘Bizi “yokluk” [hiçlik, das Nichts] ile yüzyüze getiren korku, Dasein’ın tam kendi temelinde onun yoluyla tanımladığı hiçliğin örtüsünü kaldırır; ve bu temelin kendisi de ölüme fırlatılmışlık olarak tanımlanır…

Korku da ve ölümle karşılaşmadadır ki hiçliğin olgusllığının, ya da daha iyisi, ‘olgusallığın’ (Wirklichkeit-nedensel yasalar altında ki şeylerin dünyası) hiçliğin ve aynı şekilde kendi özsel hiçliğimizin farkına varırız… Korkuda, varlıkların dünyası, günlük yaşamımızı üzerine kurduğumuz, güvendiğimiz ve genellikle onun aracılığıyla kendilerimizi tanımladığımız dünya kayıp gider ve tutumumuz varlıkların dünyasına bir kayıtsızlık tutumuna döner… ‘Şeylere tutunamadığımız bir kayıtızlık… Varlıkların kayıp gitmesinde, yalnızca bu ‘şeylere tutunamama’ üzerimize yapışıp kalır… Korku yokluğu açığa serer…’

Varlıklara olan büyülenmişliğimiz kesildiği zaman, “tüm şeyler ve biz kendimiz kayıtsızlığa gömüldüğümüz” ve ‘varlıklar artık yanıt vermedikleri’ zaman hiçlikle karşılaşma korku halinde ortaya çıkar… Bunun anlamı, Dasein ile varlıklar arsında alışıldık ilgi bağının korku durumunda koptuğudur… Dasein varlıklara hatta kendisine bile alışıldık tarzda yanıt vermez… ‘Kişi’ yani dasein terkedilmiş olduğunu, evinde olmadığını hisseder… Bu şekilde kendini rahatsız hisseden tikel ‘sen’ ya da ‘ben’ değildir… Ama doğrusu kişiyi huzursuz hissettiren şey, o halin kendisidir… Korku halinde ki Dasein varlıklardan uzaklaşır ve anlamlığın yokluğundan ötürü artık tutunamadığı varlıkların üzerine yükselip havada asılı kalır… Korkuda ve ölümle karşılaşmada Dasein tek başına ve varlıklarla ilişkisiz durmaya zorlanır ve bu konumda, varlıkların bütünlüğünün çökmesinden hiçlik ortaya çıkar… Bu temel ruh halinde, hiçliğin anlam ve önem taşımayı sürdüren tek fenomen olduğu görülür…

Korkuda hiçlikle bu yüzyüze gelme bizden konuşma yetimizi çalar ve onun yakınlığıyla sersemleriz… Gerçekten de, bu yüzyüze gelme karşısında, geleneksel biçimiyle anlaşıldığında, mantığın görüş noktası dağılıp gider… Hiçliğin karşısında aslında us ve mantığın sınırlarını görme noktasına varırız… Onun karşısında us ve mantık güçsüzdürler, çünkü hiçlik kesinlikle us ya da mantığın bir nesne olarak alabileceği bir şey değildir… Bu bakımdan çok açıktır ki, Heidegger’e göre, varlıklar hakkında ki, bilgimizin türü her günkü yaşamda tanıtlanan ve bilimsel tutumda örneği verilen bir bilgi, bir varlık olmayanın, hiçliğin bilgisini içeremez… Bu yüzden hiçlik ile böyle sıradan bilginin temelinde karşılaşamaz, ne de çünkü o böyle bilginin (sıradan varlıklarla karşılaşabileceğimiz tarzda bilginin) nesnesidir… Aşağı yukarı aynı irdelemeler biyolojik bir fenomen olarak değil, ama bizim ‘en kendi olanağımız’ olarak anlaşılan ölüm düşüncesi için de geçerli görünürler… Ölüm herhangi bir sıradan olayın anlaşıldığı şekilde bilinmez ya da anlaşılamaz… Gerçekten de ölüm bu anlamda bir olay bile değildir…

Dasein’in kendi ölümünü yalnızca varoluşunun olumsuzlaması olarak kavramaması dikkate değerdir… Bunun yerine ölüm Dasein’in ‘en kendi olanağını’ belirten şey diye anlaşılır… Benzer olarak, Dasein’in hiçliği de yalnızca varlıkların olumsuzlaması olarak, sözgelimi varlıkların bundan böyle ilgi çekici olmalarının sona erdiği anlamda kavramaz… Doğrusu hiçliğin kendisi öne çıkar, bundan böyle varlıklara ve onların varlığına olan her zaman ki büyülenmemiz tarafından gizlenmiş değildir… Korku durumunda Dasein ile hiçliğin yakınlıkları, korktuğu şey aslında hiçbir şey değilmiş ifadesiyle canlı biçimde anlatılır… ‘ Gerçekten de ; yokluğun kendisi –yokluk olarak- oradaydı…’ Kişinin türdeşi insanlar ve kişinin kendisi de dahil tüm varlıkların tam da önemsizlikleri hiçliğe bu tanık olmada açık seçik belli olur… Yokluğa tanık olmasında Dasein dünyaya olan her zaman ki ilgisi düzeyini aşar ve bu aşma daha ezeli bir olgusallığı kavramasına izin verir… Dasein varlıkları –kendi varlığı dahil- bütünlükleri içinde ve dolayısıyla özünlü “varlık-olmamaları’ içinde de düşünmesine izin veren, dünyanın daha temel bir koşulunu algılar…

Kierkegaard Felsefesi ve İnsan Olmanın Erdemi

Gökçen Göksal

Sören Kierkegaard'ın temsil ettiği varoluşçu felsefe, temelde yaradanı referans alarak hareket eder. Fakat Kierkegaard diğer varoluşçulardan koşar adım önde giderek, inancın, insan hayatındaki, öneminin altını çizer. Kierkegaard inancı insan olmanın bir özelliği olarak görür.

İnanmak ve özellikle yaradana inanmak, Kierkegaard için insan olmanın gerekliliğini tamamlayan bir unsurdur. İnsanın insan olarak yaşayabilmesi için mutlak bir inanma ihtiyacının olması gerektiğini belirten, Kierkegaard inanmanın insanın yaşamının bir parçası olduğunu savunur. Kiergaard'a göre göre insan olmak inanmakla eş değerdir, çünkü inanç bu bütünün bir parçasıdır. İnsanı bir bütün olarak gören ve bütün içersinde en önemli parçanın inanç olduğuna değinen Kiergaard, insanın yaşadığı hayatın onun öznel dünyasında geniş bir etki meydan getirdiğini düşünür.

İnsanın kendi özüne yabancılaşmasını da geniş bir spekturumda değerlendiren Kierkegaard, insanın yaptığı hareketlerin, davranışların, ve eylemlerin insanı yaradandan uzaklaştırması durumunda kişinin umutsuzluğa, karamsarlığa sürükleneceğini söyler.

Kierkegaard'a göre insanı yaradandan uzaklaştıran her türlü eylem onun bir uçuruma sürüklenmesine neden olur. Kierkegaard'ı daha özgün kılan yön ise aydınlanmaya ve onun düşünsel alt yapısı olan, rasyonaliteyi karşı oluşturduğu, sistematiktir.

Kierkegaard rasyonaliteyi ve inançla birlikte bütünleştirmek ve gri bir ton meydana getirmek yerine, düşünsel aklın bir ürünü olan rasyonaliteyi, ilahi bir düşünce karşısında muhatab dahi almamıştır. Kierkegaard, aklın belirlediği yasaların ve söylem tarzlarının inanç karşınıda hükmünün olmadığını savunur. Aklın getirdiği ve geliştirdiği yöntemlerin insanların yaşadıkları problematiğe çözüm olamayacağını söyleyen Kierkegaard, felsefinin gereklerini da soyut kavramlarla değil bizatihi hayatın içinde arar.

Hegel'in gri tonu ortaya çıkarma isteğinin ötesinde Kiergaard, inancın akla karşı üstünlüğünü kayıtsız olarak kabul etmiştir. Kierkegaard çoğunlukla Hegel'in felsefi anlayışına eleştirel yaklaşmıştır.

Kierkegaard kendisinden sonra gelen, birçok düşünüre de kaynak oluşturmuş, Alman filozof Heidegger için, etkileyeci olmuştur. Heidegger'in düşünsel yapısı ve görüşleri, Kierkegaard'dan daha fazla yankı bulsa da Kiergaard bu düşünür için bir öncelik teşkil etmiştir. Heidegger çok daha fazla yazdığı ve konuları daha geniş bir scala da değerlendirdiği için, duruşu Kierkegaard kadar net değildir, bu netlik düşünsel anlamda verdiği yazılı eserlerin çokluğundan dolayı ortaya çıkan bir bulanıklık olarakta değerlendirilebilir. Heidegger batı felsefesini metafizik olmakla suçlayarak, tamamen yanlış olduğunu savunur. Heidegger'in oluşturduğu felsefi anlayış, Kierkegard'dan ayrılsada Kierkegaard Heidegger'in için bir basamaktır.

Heidegger'i Kierkegaard'dan ayrı tutarak, Kierkegaard'ın duruşunu daha fazla önemsemeliyiz. Çoğu yerde Heidegger de varoluşçu olarak yazılsa da bu varoluşçu anlayış Kierkegaar'dan anlayışıyla taban tabana zıttır.

Kierkegaard'ın Heidegger kadar etkili olmasının nedeni tavizsiz tutumu ve her şeyi akıl ile anlamaya çalışanlara karşı verdiği uzlaşmaz mücadeledir.

Kierkegard'la birlikte alman düşünür, Karl Jasper'ı da bu anlamda ele alabiliriz. Jasper Kierkegaard'dan oldukça fazla etkilenmiştir. Jasper'da her şeyin bilim ve akıl yoluyla anlaşılamayacağını savunarak, felsefenin bilimle yollarını ayırması gerektiğine vurgu yapmıştır. Kierkegaard gibi birey olmanın erdemine atıfta bulunan Jasper, insan olmanın faziletine ancak yaradana yakınlaşarak ulaşılabileceğini belirtmiştir.

Felsefenin kişisel olduğunu savunan ve felsefenin bilimle uzlaşamayacağını söyleyen Jasper bu anlamda Kierkegaard'ın düşünsel geleneğine sahip çıkarak, bireyin özgürleşmesi yolunda atacağı en iyi adımın yaradana yaklaşmak olduğunu söyler. Bu adımların insanı ahlaki olarak da bir doygunluğa eriştireceğini belirten Jasper, yaradana yakınlaşan her insanın ahlaki olarak da gelişeceğini söyler. Fransız düşünür Gabriel Marcel'de bu anlamda bahsedilmesi gereken düşünürlerden biridir. Marcel'de insanın yaradanla kuracağı ilişki sayesinde özgürleşebileceğini ve birey olabileceğine savunmuş ve Sarter'ı eleştirmiştir.

İnsanın birey olarak kendisini daha iyi ifade edeceğini savunan bu ekol toplumsal organizasyonlardan çok bireyin kendi içinde, kendisiyle barışık bir yalnızlığın önemine vurgu yapar.

Bireyselliğin altını çizen Kierkegaard ve takipçileri genel olanın kişiyi tarif edemeyeceğini betimleyemeyeceğini söyler.Bu açıdan felsefenin genel olanı değil özel olanı ele alması gerektiğini söyleyen bu düşünürler bilimin her şeyi kesin ve net olarak ifade etmesine karşı çıkmışlardır. Bu açıdan Descartes'le karşı karşıya gelen Kierkegaard, bilimsel aklın felsefeyle ayrışması gerektiğini ifade etmiştir.

Kierkegaard, Dünya'daki varlık sebebinin ve varoluş temasının yaradanla kurulacak bir ilişki sayesinde ortaya konabileceği üzerinde durmuştur. Her bireyin bunu kendi öznel dünyasında yapması gerektiğini kişinin ancak bu şekilde insan olmanın erdemine ulaşabileceğini savunan Kierkegaard ve takipçileri, insan olmanın merkezine inancın aydınlığını koymuşlardır, aklın değil??

Bizde sıkça okutulan, örnek gösterilen ve modernlik olarak sunulan anlayışın, karşısında olan batılı düşünürler bugün kendi coğrafyalarında dahi ilgi görmüyorlar. Bize sunulan değerler içinde adı geçmeyen bu yazarlar, aslında bugünkü batı dünyasının tamamen karşısında olan isimlerdir.

Çünkü inanç odaklı bir görüşleri vardır. Kierkegaard ve diğer Batılı düşünürlerin çürütmeye çalıştığı bugünkü baskın yaşam biçimleri ise maalesef bizlere en üstün değer olarak takdim ediliyor.

Anarşizme dair yanlış fikirler - 1

Sam Dolgoff (Refract Publications, 1986)
Çeviri: Anarşist Bakış


Anarşizm Mutlak Bir Toplum Karşıtı Bireycilik Değildir

Anarşizm diğerlerinin haklarını ihlal eden, her tür örgütlenme ve özdisiplini reddeden; mutlak, sorumsuz, toplum karşıtı bir bireysel özgürlük demek değildir. Mutlak bireysel özgürlüğe tecrit olarak [kendini herşeyden soyutlayarak] ulaşılamaz --olsa dahi:"Hürriyeti alıp götüren ve [kişisel] teşebbüsü imkansız yapan şey, kişiyi güçsüz kılan tecrittir." (Errico Malatesta, Life and Ideas, Freedom Press, s.87).

Anarşizm "özgür sosyalizm" veya "toplumsal anarşizm" terimlerinin eşanlamlısıdır. "Toplumsal" kelimesinin ifade ettiği üzere, anarşizm birlikte yaşayan ve özgür topluluklarda işbirliği içinde olan insanların özgür birliğidir. Kapitalizm ve devletin devrilmesi; sanayide işçilerin kendinden yönetimi [özyönetimi]; ihtiyaca göre dağıtım; özgür birlik; [tüm bunlar] sosyalizmin özünü oluşturan, sosyalist eğilimlerin tümü için geçerli olan ilkelerdir. Bu amaçların nasıl ve ne zaman gerçekleştirileceği konusundaki temel ayrımlarda kendilerini belirginleştirmek için olduğu gibi, toplum karşıtı bireycilerden de ayrıştırmak için, Peter Kropotkin ve diğer anarşist düşünürler anarşizmi "sosyalist hareketin sol kanadı" olarak tanımlamışlardır. Rus anarşisti Alexei Borovoi, özgür bir toplumda anarşizmin uygun temelinin özgür örgütlerdeki tüm üyelerin eşitliği olduğunu belirtir. Toplumsal anarşizm, farklı olmak için eşit haklara sahip olmak olarak tanımlanabilir.


Anarşizm Ne Sınırsız Hürriyettir, Ne De Sorumluluğun Yadsımasıdır.

İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkilerde bazı gönüllü normların [kural, standart] kabul edilmesi gereklidir; yani tamamen özgür bir şekilde kabul edilen bir anlaşmanın yerine getirilmesini. Anarşizm, yönetimin [ing. government] olmaması değildir. Anarşizm özyönetim [özerklik, ing. self-government] (veya eşanlamlısı olarak kendinden-idare [ing. self-administration]) demektir. Özyönetim özdisiplin demektir. Özdisiplinin alternatifi, yöneticilerce tebaalarına dayatılan zorunlu bir itaattir. Bundan kaçınmak için her birliğin üyeleri özgürce kendi birliklerinin kurallarını saptarlar, ve kendi yaptıkları bu kuralların arkasında durmak için anlaşırlar. Gönüllü anlaşmaya riayet ederek yaşamayı reddenler onun sağladığı yararlardan yoksun bırakılmalıdırlar.


Ayrılma Hakkı

Anlaşmaların ihlali için [yapılan] cezalandırma, el konulamayan [geri alınamayan, sahip olunan temel hak, ing. inalienable right] [yani] ayrılma hakkıyla dengelenir. Grupların ve bireylerin kendi birlik biçimlerini seçmesi, Bakunin'e göre tüm politik haklar içinde en önemli olanıdır. Bu hakkın ihlali tiranlığın tekrar yürürlüğe girmesine yol açar. Hapisten ayrılamazsınız. Ayrılma birliği felç etmeyecektir. Güçlü, baskın ortak çıkarları olan insanlar işbirliği yapacaklardır. Ayrılmakla daha fazla kaybı olacaklar farklılıklarını uzlaştıracaklardır. Kolektivite ile çok az veya hiç bir paylaşımı olmayanların ayrılması, birliğe zarar vermeyecektir; aksine sürtüşme [anlaşmazlık] kaynağını ortadan kaldıracak, böylece de genel uyumu geliştireceklerdir.


Anarşizm ve Devlet Arasındaki Temel Fark

Şeylerin idare edilmesi demek olan hizmetlerin değişiminde, anarşistlerin özgürce kabul edilen otorite kavramı; tebaası, [yani] insanlar üzerinde hükmetme anlamına gelen devlet otoritesinden temel olarak farklıdır. Örneğin, televizyonumu tamir etmek: tamirat bittiğinde uzman teknisyenin otoritesi sona erer. Ben teknisyenin odasını boyamak için anlaştığımda da aynı şey geçerlidir. Mal ve hizmetlerin karşılıklı değişimi otomatik olarak diktatörlüğü dışlayan sınırlı, kişisel olmayan koperatif bir ilişkidir. Ama bunun aksine, devlet doğumumdan ölümüme kadar hayatımın her yönünü yöneten tam bir yayılmacı aygıttır; onun her bir [resmi] kararına ya uymak zorundayımdır; ya da tedirgin edilmeyi, haklarımdan mahrum edilmeyi, hapsedilmeyi ve hatta ölümü göze almam gerekir.
İnsanlar bir grup veya birlikten özgürce ayrılabilir, ve hatta kendilerininkini oluşturabilirler. Ama devletin yargılamasından kaçamazlar. En sonunda birinden kurtulsalar dahi hemen akabinde yeni bir devletin yargısına tabi hale gelirler.


Devletin Yerini Doldurmak

Anarşist fikirler suni bir şekilde anarşistlerce uydurulmuş [biraraya getirilip düzenlenmiş] şeyler değildirler. Halihazırda işlemekte olan eğilimlerden [yönelimlerden] ortaya çıkarılmışlardır. Anarşizmin sosyolojisini biçimlendiren Kropotkin, anarşist özgür toplum anlayışının"günümüzdeki yaşamın gözlemlenmesi sonucunda zaten elde olan verilere" dayandığında ısrar eder. Anarşist kuramcılar yeni bir toplum kurmak için, eski toplumdaki tüm faydalı organizmaların [kurumların] kullanılmasını önermekle yetinmişlerdir. Yani, "yeni toplumun unsurları halihazırda çökmekte olan burjuva toplumunda gelişmektedir" (Marks) [ilkesi], sosyalist hareketin tüm eğilimlerince paylaşılan temel bir ilkedir. Anarşist yazar Colin Ward bu noktayı harika özetlemektedir:"eğer yeni bir toplum kurmak istiyorsan, tüm malzemeler zaten elindedir."

Anarşistler devleti bir kaosla değil; kordinasyon ve özyönetim yoluyla karşılıklı yardımlaşma ve ortak çıkarın gerekli olduğu her yerde doğal, kendiliğinden oluşan örgüt biçimleri ile değiştirmeyi amaçlarlar. Bunun kaynağı insanoğlunun kaçınılmaz birbirine karşılıklı bağımlılığı ve uyum arzusudur. Bu tip bir örgütlenmenin biçimi federalizm'dir. Düzensiz bir toplum ("society" kelimesinin kendisinin ifade ettiği üzere) akla dahi gelemez. Fakat düzenin örgütlenmesi devletin tekeline özgü bir şey değildir. Federalizm, topluma devlet tarafından el konulmasını öncelleyecek [engelleyecek] ve onun [toplumun] ayakta kalmasını sağlayacak bir düzen biçimidir.

Eskiden devlet tarafından ele geçirilmeden önce, aslen federalist niteliğe sahip olmayan tek bir örgütün dahi olduğundan şüpheliyiz. Bugün ise toplumsal hayatın tümünü kucaklayan sayısız yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası federasyon ve konfederasyon ağlarını listelemek dahi kolaylıkla ciltleri dolduracaktır. Federe örgütlenme biçimi, tüm gruplar ve federasyonlar için kendi alanlarında [ing. sphere] özerkliklerini ifa ederken birliğin faydalarını tatmalarını mümkün kılar; böylece kendi özgürlüklerinin alanını genişletebilirler. Federalizm --özgür anlaşmanın eşanlamlısı-- özgürlüğün örgütüdür. Proudhon'un söylediği gibi, "Federalizmden bahsetmeden özgürlükten bahseden, [aslında] hiçbir şey demiyordur".

1 - 2

Anarşizme dair yanlış fikirler - 2

Devrimden Sonra

Toplum birbirine kenetlenmiş sayısız koperatif işçi ağlarıdır; ve şu anda kullanılışlı bir şekilde işlemekte olan derinlere kök salmış tüm kurumlar, insanoğlunun varolmasının bizzat kendisinin bu içsel uyum'a bağlı olması gibi basit bir gerekçeyle işlemeye devam edeceklerdir. Bu asla kimse tarafından sorgulanmamıştır. Gerekli olan [şey] toplumun üzerinde yer alan tüm otoriter kurumlardan, ve örgütlerin bizzat kendi içlerindeki otoriterlikten kurtulmaktır. Her şeyin ötesinde, [örgütler] devrimci ruh ve insanların yaratıcı kapasitelerine olan güven ile aşılanmış olmalıdırlar. Kropotkin anarşizmin sosyolojisi üzerine çalışmakla, yoğun bir şekilde devletin kontrolü için yeni alanlar planlamakla meşgul olan bilim adamlarınca büyük ölçüde ihmal edilmiş olan, yeni verimli bir araştırma sahasını açmış oldu.

Anarşistler esas olarak devrim sonrasında herhangi bir ülkenin karşılaşabileceği toplumsal dönüşümün acil sorunlarıyla ilgilenmekteydirler . İşte bu nedenle anarşistler, anarşist yazar-devrimci Errico Malatesta'nın "yeniden organizasyon ve geçiş dönemi" olarak adlandırdığı dönem boyunca ortaya çıkması muhtemel olan acil sorunları çözecek önlemler geliştirmeye çalıştılar. Bazı önemli sorunlar hakkında Malatesta'nın tartışmalarının özeti aşağıdaki gibidir.

Anarşizmin tam anlamı ile gerçekleşeceği, ve nihayet kitlelerin anarko-komünizme ikna olacağı ve kendilerini adayacağı uzak bir --belki bir yüzyıl, belki de daha fazla [uzaktaki]-- geleceğe ertelenerek, can alıcı sorunlardan kaçınılamaz. Eğer daha gerçekçi ve vicdansız otoriterler gücü ele geçirirken, "işe yaramaz ve aciz şikayetçiler" rolünü oynamak istemiyorsak, biz anarşistler kendi çözümlerimize sahip olmalıyız. Anarşiyle ya da anarşi olmadan, insanlar yemek yemek ve yaşamın gereksinimlerini karşılamak zorundadırlar. Şehirlere tedarik sağlanmalı ve hayati hizmetler kesintiye uğratılmamalıdır. Hizmetler ne kadar yetersizce sağlanıyor olsa da, daha iyi bir örgütlenme sağlanmadıkça ve bu sağlanana kadar, insanlar kendi çıkarları [gereğince] bu hizmetlerin kesintiye uğratılmasına izin vermeyeceklerdir; ve bu hemen bir günde başarılamaz.

Daha geniş bir ölçekte anarşist-komünist bir toplumun örgütlenmesi, ancak maddi koşullar el verdikçe; ve kitleler kazanılan faydalar konusunda kendi kendilerini ikna ettikçe ve yaşam tarzlarındaki radikal değişimlere psikolojik olarak alıştıkça, yavaş yavaş başarılabilir. (Malatesta'nın anarşizmle eşanlamlı olarak kullandığı) özgür ve gönüllü komünizm yukarıdan dayatılamayacağı için, Malatesta diğerlerini sömürmemek koşulu ile farklı ekonomik biçimlerin --kolektivist, karşılıkçı, bireyci-- birarada olmasının gerekliliğini vurgular. Malatesta başarılı liberter kolektiflerin ikna edici örneklerinin, "diğerlerini de kolektivitenin yörüngesine çekeceğinden [emindi] . . . kendi adıma, toplumsal soruna tek "bir" çözüm olduğuna inanmıyorum; aynen toplumsal varoluşun zamanda ve mekanda farklı olmasındaki gibi, binlerce farklı ve [devamlı] değişen çözümün [olduğuna inanıyorum]." (Errico Malatesta,Life and Ideas, düzenleme Vernon Richards, Freedom Press, Londra, s. 36, 100, 99, 103-4, 101, 151, 159).


"Saf" Anarşizm Bir Ütopyadır

"Saf" anarşizm, anarşist yazar George Woodcock tarafından "resmi bir organizasyona ihtiyacı olmayan, görünmez kişisel ilişki ağları ve entelektüel etkiler sayesinde anarşist propagandayı yürüten, gevşek ve esnek karşılıklı ilgi grupları [ing. affinity group]" olarak tanımlanıyor. Woodcock "saf" anarşizmin anarko-sendikalizm gibi kitle hareketleriyle uyuşmaz olduğunu öne sürüyor, çünkü onlar [kitle hareketleri], "sadece kısmen anarşist ülkülerle yönetilen bir dünyada hareket ettikleri için, istikrarlı örgütlenmelere [ihtiyaç duyarlar] . . . ve günlük koşullara göre ödünler verirler . . . [Anarko-sendikalizm], anarşizmin nihai hedefi hakkında ancak uzaktan bilgili olan [emekçi] kitlelerinin bağlılığını sağlamalıdır." (Anarchism, s. 273-4).

Eğer bu açıklamalar doğruysa, anarşizm Ütopya'dır; çünkü herkesin "saf" anarşist olacağı bir zaman asla olmayacaktır; çünkü insanlık daima "günlük koşullar [yüzünden] ödünler" vermek zorunda kalacaktır. Bu anarşizmin "karşılıklı ilgi gruplarını" dışladığı anlamına gelmemelidir. Aslında [tam tersi doğrudur], çünkü bireysel destekçilerinin dalgalanan heves ve hayallerine göre kurulan, dağıtılan ve tekrar oluşturulan sayısız çeşitlilikteki gönüllü örgütlerin [varolması], özgür bir toplum için olmazsa olmaz bir koşulu oluşturan bireysel tercihleri yansıtmaktadır.

Ama anarşistler üretim, dağıtım, iletişim, değişim ve diğer olmazsa olmazların, bugünkü modern, karşılıklı bağımlı dünyamızda dünya-ölçeğinde koordine edilmesi gerektiğinde; mutlaka "istikrarlı" organizasyonlar tarafından sunulmaları gerektiğinde ve bireyin dalgalanan [devamlı değişen] heveslerine terk edilemeyeceğinde ısrar ederler. [Bunlar] eğer kolektif emeğin faydalarından yararlanmayı umuyorlarsa, her sağlıklı [ing. able-bodied] bireyin yerine getirmesi gereken toplumsal yükümlülüklerdirler. Bu tip anarşistçe örgütlenmiş, olmazsa olmaz "istikrarlı" birliklerin [ing. association] birer sapma olmadıkları aşikardır [ing. axiomatic]. Onlar geçerli bir toplumsal düzen olarak anarşizmin özünü oluştururlar.


Özgürlük Yolunun Planlanması

Anarşistler, içinde büyüdükleri adaletsizlikleri ve eskimiş alışkanlıkları, "devrim sabahı" mucizevi bir şekilde üzerlerinden atacak mükemmel insanlardan oluşan bir mükemmel bir toplumun tesis edileceğini umacak kadar naif değildirler. Biz nihayetinde dünya üzerinde cennetin kurulacağı uzak bir gelecekte toplumun nasıl olacağını tahmin etmekle ilgilenmiyoruz. Ama, her şeyden öte biz insan gelişmesinin yönelimi [yönü] ile ilgileniyoruz. "Saf" anarşizm yoktur. Sadece toplumsal yaşamın gerçeklerine anarşist ilkelerin uygulanması vardır. Anarşizmin tek amacı toplumu anarşist bir yöne sevk etmektir [yönlendirmektir].

Görüldüğü üzere anarşizm inanılabilir, pratik bir toplumsal örgütlenme rehberidir. Aksi takdirde yaşayan bir güç olamaz, Ütopist rüyalara mahkum kalır.

1 - 2

Tanrı ve Kötülük Problemi Üzerine

E.Cioran

* Tanrım, bana hiç dua etmeme gücü verin, her nevi tapınma saçmalığından koruyun, beni sizin elinizden hepten teslim edecek o sevgi eğilimini benden uzak tutun… Kalbimle gökyüzü arasında ki boşluk genişlesin!... Issızlıklarımı mevcudiyetinizle doldurmanızı, gecelerimi nurunuzla hırpalamanızı, Sibiryalarımı güneşinizle eritmenizi hiç temenni etmiyorum… Sizden de yalnız, ellerim tertemiz kalsın istiyorum; yeryüzünü yoğururken ve dünya işlerine karışırken hepten kirlenen ellerinizin aksine… Sersem kadiri mutlaklığınızdan, yalnızlığıma ve ıstıraplarıma saygı istiyorum sadece… Sözlerinize ihtiyacım yok, bunları bana dinlettirecek çılgınlıktan da çekiniyorum… Siz yoklukta bir gedik açarak şu zaman panayırını başlatmaya ve böylelikle beni evrene oluştaki aşağılamaya ve utanca mahkum etmeye iten o hoş göremediğiniz huzuru, ilk anın öncesinden devşirilmiş mucizeyi gösterin bana…

* Hiçlik beni sardığında ve doğulu bir söyleme göre “boşluğun boşluğuna” ulaştığımda, böylesi bir aşırılıktan yıldırım çarpmış gibi, son çare olarak Tanrı’ya başvurduğum olur… Bu ancak kuşkularımı çiğneme, kendimle çelişme ve ürpertilerimi çoğaltarak orada bir uyarıcı arama arzusundan olsa bile… Boşluk deneyimi inançsızın mistik eğilimidir, yalvarma olanağıdır, onun doluluk anıdır… Sınırlarımızda bir Tanrı çıkıverir ortaya, ya da onun yerini tutan bir şey…

* Kendine inançları yıkmakla görevli sanan felsefe, Hıristiyanlığın yayılma ve zafer dönemini yaşadığı zaman, boş inançlarını bu dinin üstün saçmalıklarına tercih ettiği paganizmle işbirliği yaptı… Tanrılara saldırarak ve onları geçersiz addederek ruhları özgür bırakmış olduğunu sanan felsefe, gerçekte ruhları yeni bir köleliğe teslim ediyordu, eskisinden de kötü bir köleliğe… Ne hoşgörü ne de alay için özel bir zaafı olmayan Tanrıların yerine kendini koyan Tanrıya teslim ediyordu… Felsefenin bu Tanrı’nın gelişinden sorumlu olduğu ileri sürülebilir, onun önerisinin bu olmadığı söylenebilir… Kuşkusuz ama felsefe Tanrılara dokunmadan onların çökertilmediğini, başkalarının onların yerini almaya geleceklerini ve bu değişimimde kendisinin hiçbir kazancı olmadığını düşünmeliydi…

* Gizli yaşamımızı Tanrı’ya atfetmekten vazgeçeceğimiz zaman, mistiklerin kendinden geçişleri kadar etkili durumlara ulaşabileceğiz… Öbür dünyaya başvurmadan bu dünyayı alt edebileceğiz… Yine de başka bir dünya takıntısı bize musallat olmak zorunda kalsaydı, duruma göre onlardan birini oluşturmak, tasarlamak elimizde olacaktı, sadece görünmez bir ihtiyacımızı gidermek için olsa bile… Bunun için aklı uzun bir suskunluğa zorlamak bize yetecektir… Uçuruma doğru çıkıyor, göğe doğru iniyoruz… Neredeyiz?... Anlamsız bir soru… Artık yerimiz yok…

* Kaygılı insan, sıkıntısını yüreklendiren, yoğunlaştıran her şeye Tanrı yollamış gibi yapışır… Ondan kurtulmasını istemek, dengesini bozmaktır, varoluşun ve gönencin temeli olan kaygıyı alt üst etmektir… Kurnaz günah çıkarıcı, bu kaygının zorunlu olduğunu, onun ne olduğu bilindiği zaman ondan vazgeçilemeyeceğini bilir… O, iyiliklerden söz etmeye yanaşmazken, dolambaçlı yoldan giderek, benimsenmiş onur verici kaygıyı, vicdan azabını över… Müşterileri ona minnettardır… Onun laik meslektaşları birbirleriyle tartışıp, bu insanları kendi hallerine bırakırken, bu açıkgöz de, onları bu kadar kolayca elinde tutmayı başarır…

* Hiçbir şeyin henüz doğmaya tenezzül etmediği bir dünyaya dalıp gitmek, sonsuzca… Bilincin istemeden sezinlendiği dünyaya, oraya daha varlığa bürünmemiş döl yatağına, benden önceki bir ben’in sıfır varlığının tadının çıkarıldığı dünyaya doğru hayali bir yolculuk… Doğmuş olmamak, sadece onu düşünmek, ne mutluluk, ne özgürlük, ne sonsuzluk!...

* Doğmuş olmaktan dolayı kendimi bağışlamıyorum… Sanki dünyaya gelerek bir gizeme saygısızlık etmiş, adı olmayan önemli bir hata etmişim… Henüz belirsiz bir varlık iken, doğmak bana o zaman, başıma gelmediği için avunamayacağım bir felaket gibi görünür…

* Tanrı bizim pasımızdır ve tözümüzün akıl almaz çürümesidir…

Sağlıklı olmanın tehlikeleri

Bir cerrahsınız ve biraz da filozof. Başarılı sonuçlarla dolu temiz bir sicile sahip, birinci sınıf bir organ nakli uzmanları takımının başısınız. Bekleme listenizde dört genç var, hepsi ümitsiz derecede hasta ve acilen organ nakline ihtiyaçları var, yoksa yakında ölecekler. Andrea'nın karaciğere, Barry'nin kalbe, Clarissa' nın pankreasa ve Donald' ın da akciğere ihtiyacı var. Organ bağışında bulunan hiç kimse yok. Ümitsizlik içindesiniz. Tıbba para için girmediniz; insanlara yardım etmek ve hayatlarını iyileştirmek istiyorsunuz; ama işte tam burada dört insanın ölümünü seyrediyorsunuz. Bu insanlar yanlış hiçbir şey yapmadı, önlerinde uzun ve mutlu bir hayat olabilirdi; ama işte, hastalıkları... Eğer organ bulunabilseydi her şey güzel olurdu; çünkü doku uyuşması, aktarılan organın vücut tarafından kabul edilmemesi gibi problemleri aşmış olurdunuz.

Tam da hastalarınıza hiç umut olmadığını söyleyecekken yeni bir resepsiyon görevlisinin işe alındığını fark ettiniz; Eric adında genç bir adam. Hastane kayıtlarından sağlıklı olduğunu öğrendiniz. Gözleriniz parladı! Etrafı şöyle bir göstermek için ondan ameliyathaneye kadar size eşlik etmesini rica ettiniz; tabii ki, tabii ki. . . Şöyle akıl yürüttünüz:

“Olabildiğince çok insan için elimden gelenin en iyisini yapmak istiyorum. Eric'i öldürüp organlarını Andrea, Barry, Clarissa ve Donald arasında paylaştırarak onların hayatlarını kurtarabilirim. Evet, Eric'in daha fazla yaşama şansı olmayacak; bu tabii ki kötü bir kayıp. Ama dünya dört hayat daha kazanacak. Bire karşı dört, büyük kazanç.”

Elbette ki Eric'i öldürmek yasal değil; ama amacımız ahlaki açıdan doğru olanı yapmak. Hiçbir şey yapmazsak Andrea ve diğerlerini kaybederiz ama Eric yaşamaya devam eder. Eric'i kurban edersek onun hayatını kaybederiz ama diğer dördünü kazanırız. Yaşam kalitesi açısından - aile ilişkileri, topluma katkı - her bireyin benzer olduğunu düşünürsek ahlaki soru sadece nicelikte yatıyor gibi görünür, kurtarılacak yaşamların sayısında. İşin tuhafı birçok insan, çok daha büyük bir rakamı kurtaracak olmasına rağmen, masum bir insanı öldürme fikrinden dehşete düşer.

Ahlaken, diğerlerinin hayatı nı kurtarmak için bir insanı öldürmemeli misiniz?

Birçoğumuz hayatın önemi konusundaki görüşlerimizde tutarlı değiliz. (Burada yalnızca insan hayatından bahsettiğimizi farz edelim.) Savaş esnasında birçok kişi diğerlerinin daha güvende olması için masum sivillerin öldürülmesini kolaylıkla kabul eder. Eğer hükümet, vergi mükelleflerini düşük vergilerle mutlu etmeye devam etmek yerine sağlık harcamalarını arttırsaydı pek çok insan daha uzun yaşayacaktı. Ayrıca vergiyle birikmiş paranın bir kısmı sanata, itibarlı spor projelerine ve hükümet eğlencelerine harcanır. Paralar bu şekilde harcanmasaydı yaşlı ve fakirlere daha iyi bir bakım sağlamak için kullanılabilir, bu da her sene ölenlerin sayısını azaltırdı. . . Günümüz toplumunda, diğerlerine daha kaliteli bir hayat sağlamak için pek çok yaşamın kaybolmasına göz yumuluyor.

Neyse, siz cerrah olarak, kalitesini yükseltmek için değil, dört yaşamı kurtarmak için Eric' i öldürmeyi teklif ediyorsunuz. Sizin akıl yürütmenizi kabul etmememiz mi gerekir? Eğer etmeliysek, biraz kaba bir tabirle, daha fazla sayıdaki insana daha büyük mutluluk getiren ya da getirmesi muhtemel olanı doğru davranış olarak benimseyen ahlaki doktrin faydacılığı izliyoruz demektir. Çabalamamız gereken bu mu? Çoğu insan bu soruya "hayır" cevabını verir. "Hiç kimse, benim isteğim dışında benim organlarımı kullanma hakkına sahip değil" fikrinde diretir.

Birçok insan yalnızca kendi üzerim izde hakkımız olduğunu - öz iyelik - ve biz yanlış bir şey yapmadığımız sürece herhangi birinin onayımız dışında bize saldırmasının, organlarımızı almasının ya da bizi öldürmesinin ahlaken yanlış olduğunu söyler. Bazıları, emeğimiz ve emeğimizin sonuçları üzerinde de haklarımız olduğunu öne sürerek bunu daha ileri taşır; bu yüzden vergilerin çoğu aslında bir tür hırsızlıktır. Böyle haklar ahlakın temel taşlarını oluşturur ve böyle bir ahlak bireyi "kral" yapar. Ana fikir budur.

Eğer birey kralsa dört kişinin hayatını kurtarmak gibi değerli bir amaç için de olsa masum bir bireyin ölümüne neden olmak ahlaken yanlıştır. Ama öte yandan diğer dördünün yaşamı Eric'in ölümüne bağlı. Tabii ki bazen öldürmeler ahlaki açıdan doğru olanı yapmanın sonucu olarak gerçekleşir, öngörülmüş olsa bile amaç bu değildir. Masum sivillerin ölmesi genellikle savaşın amaçlarından biri değildir, daha ziyade savaşın talihsiz bir yan etkisidir (en azından böyle olduğu söylenir) . Sivillerin bu şekilde kasıtsız olarak öldürülmesi yalnızca bir savaşta mazur görülebilir ve ahlaki açıdan, bazı teröristlerin esas hedef olarak sivilleri öldürmesinden farklıdır.

Bireyi kral yapmanın ve hedeflenen sonuçlarla öngörülen yan etkiler arasında bir ayrım yapmanın aksine faydacılığın daha fazla insana daha büyük mutluluk ideali, önceliği, mutluluk açısından genel sonuca verir. Faydacı kimseler için, eğer sonuçlar aynıysa, ölümlerin yan etki ya da planlanmış bir amaç olup olmadığı arasında ahlaki açıdan önemli bir fark yoktur. Faydacı düşünce için sonuçları aynı olduğu sürece örneğin, savaşla terörizm arasında hiçbir ahlaki ayrım yoktur.

Faydacı anlayışı benimsemiş olsak bile cerrahın savunmasında yanılabiliriz. İnsanlar organları için kaçırılıp öldürülüyor olsaydı, sağlıklı bireyler genellikle kendilerini güvende hissedemezlerdi. Unutmayın, tedaviden yararlananların bizzat kendileri kurban olabilirler. Bu güvensizlikten ötürü, böyle cerrahların olduğu bir toplumdaki genel mutluluk da büyük oranda düşebilir. Tabii ki bu, insanlar ameliyatta böyle bir şey yapıldığını bilirlerse gerçekleşir. Bunun gizli bir hükümet politikası olduğunu farz edin. Yani, çok fazla faydacılığa dayanan mantık, sağlığımıza zarar verebilir.

Sağlıklı mı görünüyorsunuz? Organ nakli yapan hastanelerin çok yakınında dolaşmamanız belki de en iyisidir.

Kaynak: Peter Cave - Zihni Allak Bullak Eden 33 Felsefi Bilmece

Kendini Altetme Üstüne

F.Nietzsche


Sizi iten, kızıştıran şeye ‘gerçek istemi’ mi diyorsunuz, ey en bilge kişiler?..

Bütün varlıkların düşünebilirliğine yönelen bir istem: Böyle derim sizin isteminiz için!...

Bütün varlığı düşünebilir kılmak istiyorsunuz… Haklı bir güvensizlikle, acaba varlık gerçekte düşünebilir midir diye kuşkulanıyorsunuz da ondan…

Fakat onun size uyması, eğilmesi gerek!... Bunu ister isteminiz… Düzleşmesi ve ruha bağlı olması gerek, ona ayna ve yansı olması gerek…

Güç istemi olarak, sizin bütün isteminiz budur, ey en bilge kişiler : İyi ile kötünün ve değerlendirmelerin sözünü ettiğiniz zaman dahi…

Siz daha önünde diz çökebileceğiniz bir dünya yaratmak istiyorsunuz… Budur son umudunuz ve sürekliliğiniz…

Elbette, bizler, halk. –üstünde kayık yüzen bir ırmak gibidir… Ve kayıkta değerlendirmeler oturur, ağırbaşlı ve örtünmüş…

Siz oluş ırmağının üstüne koymuşsunuz isteminizi ve değerlendirmelerinizi; halkın iyi ve kötü diye inandığı şeyler eski bir güç istemini açıklar bana…

Bu türlü konukları kayığa yerleştiren, onlara görkem ve gurulu adlar veren sizdiniz ey en bilge kişiler… _Siz bir de sizin buyruk yürüten isteminiz!...

Irmak almış ileri doğru götürüyor kayığınızı… Götürmesin de ne yapsın… Kırılan dalga köpüre köpüre, öfkeyle karşı koyuyormuş tekneye, ne çıkar!...

Irmak değildir, iyi ile kötünüzün sonu değildir sizin tehlikeniz ey en bilge kişiler… O istemin kendisidir, güç istemidir… O bitmez, tükenmez doğurgan hayat istemi…

İyi ve kötüyle ilgili sözlerimi anlayabilmeniz için, hayat ve bütün canlıların neliği ile ilgili sözlerimi söyleyeyim size…

Canlıyı izledim ben; onun neliğini öğrenmek için en geniş, en dar yollarda yürüdüm…

Gözleri bana söz söyleyebilsin diye, ağzı kapalıyken, bin yüzlü bir aynayla yakaladım bakışını… Ve gözleri bana söz söyledi…

Ama nerde canlı gördüysem, orda söz dinlerlikten konuşulduğunu işittim… Her yaşayan söz dinleyendir…

İkinci nokta da şudur : Kendi sözünü dinlemeyen, buyruk altına girer… Canlılar böyledir…

İşittiğim üçüncü şey de : Buyurmanın söz dinlemeden daha güçlü olduğudur… Buyuran, bütün dizginleyenlerin yükünü taşıdığı ve bu yükün altında kolayca ezilebileceği için değil yalnız…

Her buyurma bir deneme, bir göze alma gibi göründü bana… Canlı buyurduğu zaman, kendini tehlikeye atar…

Evet, kendine buyurduğu zaman dahi, buyurmasını ödemek zorundadır… Kendi yasasının yargıcı ve öç alanı ve kurbanı olmak zorundadır o…

Nasıl oluyor bu diye sordum kendi kendime… Canlıyı söz dinlemeye ve buyurmaya ve buyururken dahi söz dinlemeye kandıran nedir?...

Şimdi sözüme kulak verin, ey en bilge kişiler!.. Hayatın ta bağrına, bağrının ta derinliklerine değin sokulmuş muyum, iyice bir yoklayın bakalım…

Nerde canlı gördüysem, orda güç istemi gördüm… Uşağın isteminde dahi, efendi olma istemini gördüm…

Güçlüyü hizmet etmeye kendi istemi kandırır güçsüzü… Bu istem, daha güçsüzlere efendilik etmek ister de ondan… Vazgeçmek istemeyeceği tek hazdır bu…

Ve küçük, nasıl en küçüğün üstünde keyif sürebilmek, güç yürütebilmek için büyüğe boyun eğerse, en büyük de öyle boyun eğer de, güç uğruna hayatını tehlikeye atar…

En büyüğün boyun eğmesi, korkulu olanı, tehlikeyi göze almaktır… Ölüm için zar atmaktır…

Ve nerde özveri, hizmet ve sevgi bakışları varsa, orda efendi olma istemi de vardır… Güçsüz, dolambaçlı yollardan sokulur kaleye… Güçlünün ta bağrına… Ordan güç çalar…

Ve hayat kendisi, şu sırrı açtı bana… Bak dedi… ‘Ben hep kendini alt etmesi gerekenim…’

Doğru, siz ona doğurma istemi, ya da bir amaca daha yüksek, daha uzak, daha çeşitli bir şeye yönelmiş bir itki dersiniz… Ama bunların hepsi birdir… Bir tek sırdır…

Bunu yadsımaktansa, yok olurum daha iyi… Gerçek, nerde yok olma ve yaprak dökümü varsa, bakın orda hayat kıyar kendine… Güç uğruna!...

Uğraşma ve oluş ve amaç ve amaçlar çatışması olmam gerektiğini… Ah benim istemimin ne olduğunu sezen, bu istemin hangi eğri yollarda yürümesi gerektiğini de sezer!...

Ne yaratırsam yaratayım, yarattığımı ne denli seversem seveyim, çok geçmeden karşı koymam gerekir ona ve sevgime… Böyle ister benim istemim…

Sen dahi, ey gören kişi… Benim istemimin bir yolusun, bir ayak izisin ancak… Evet benim güç istemim senin gerçek isteminin ayaklarıyla dahi yürür!..

Gerçeği ‘var olma istemi’ ile vurmak isteyen, vuramamıştır elbette… Öyle bir istem yoktur da ondan…

Var olmayan isteyemez de ondan… Var olana gelince, daha ne varlığı ile çırpınsın!...

Ancak hayat olan yerde, istem de olur… Hayat istemi değil ama… Bak ne diyorum… Güç istemi!..
Canlı birçok şeyleri hayattan üstün tutar… Ama bu üstün tutmanın kendisinde dile gelen, güç istemidir!..

Hayat bunu öğretmişti bana bir zamanlar… Ben de yüreklerinizin bilmecesini bununla çözüyorum…

Gerçek size diyorum… Geçici olmayan iyi ve kötü yoktur!.. Onlar kendi isteğiyle, hep yeni baştan alt etmelidirler kendilerini…

Siz değerlerinizle, iyi ve kötü üstüne öğretilerinizle güç gösterirsiniz ey değer biçenler… Bu sizin gizli sevginizdir… Gönüllerinizin parıldaması, titremesi ve taşmasıdır…

Ama daha zorlu bir güç ve yeni bir alt etme doğar değerlerinizden… Onunla kırılır, yumurta ve yumurta kabuğu…

Ve iyi ile kötüde yaratıcı olmak isteyen… Gerçek önce yıkıcı olmak, değerleri parçalamak zorundadır…

En büyük kötü, en büyük iyiye vergidir böylece… Fakat o yaratıcı iyidir…

Kötü de olsa, bunu konuşalım ey en bilge kişiler… Susmak daha kötüdür; saklanan ve bütün gerçekler ağılı olurlar…

Bizim gerçeklerimizle parçalanabilen her şey, varsın parçalansın!.. Daha kurulacak nice evler var…


Böyle buyurdu Zerdüşt…


Adaletin Esasları

İmam'ı Gazali


Birinci Esas


Saltanat ve İdarenin Önemi

Ey sultan! Önce, insanları idare etmenin kıymetini biliniz; onun tehlikelerini de öğreniniz. Çünkü liderlik büyük bir nimettir. Eğer onu hakkıyla yerine getirirseniz, kendisinden sonra başka mutluluk düşünülemeyen bir saadete ulaşırsınız. Şayet onun hakkını yerine getirmeyip zulümden geri durmazsanız, kendisinden sonra ancak kafirliğin olabileceği bir bedbahtlığa düşersiniz.

Devlet idaresinin kıymet ve büyüklüğü hakkında peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Sultanın bir günlük adaleti, Allah'a (c.c) karşı yapacağı yetmiş yıllık nafile ibadetinden daha üstündür.

İbnu Abbas'dan (r.a) rivayet edilen başka bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Allah'ın (c.c) gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde, Yüce Allah şu yedi sınıf insanı kendi gölgesinde gölgelendirilir:

1- Emri altındakilere adil davranan lider.

2- Rabbine ibadet ile yetişen genç.

3- Kendi çarşıda iken, kalbi mescitlere bağlı olan adam.

4- Birbirlerini Allah (c.c) için seven iki kişi.

5- Yalnız başınayken Allah'ı (c.c) zikredip ağlayan kimse.

6- Hoşlandığı, güzellik sahibi bir kadının kendisini zina için çağırmasına karşılık: "Hayır yapamam; Ben Allah'tan korkuyorum" diyen adam.

7- Sağ eli ile verdiği sadakayı, sol eli bilmeyecek kadar gizli veren kişi.""

Resûlullah (s.a.v) bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

"İnsanların Yüce Allah'a en sevimlisi ve en yakın olanı, adaletli liderdir. O'nun en çok buğzettiği ve (dergah-ı izzetinden) uzak tuttuğu kişi de, zalim liderdir."


Bir diğer hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

"Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki; Allah, adaletli sultanın amelini halkının ameli derecesine yükseltir. Adaleti müddetince kıldığı her namazın sevabı yetmiş bin rekat namaza denktir."

Durum böyle olduğuna göre; kişi için liderlik nimetinden daha büyük nimet yoktur. Onun ömrünün bir saati, başkasının ömrünün tamamı gibi kıymetlidir. Kim ki, bu nimetin kıymetini bilmez, zulüm ve nefsinin nevası ile meşgul olursa; onun Allah'ın (c.c) düşmanları arasında olmasından korkulur.

İbnu Abbas'ın (r.a) anlattığına göre; Resûlullah (s.a.v) bazı günler Kabe'nin kapısındaki halkayı tutar ve etrafındaki Kureyş topluluğuna şöyle seslenirdi:

"Ey Kureyş büyükleri! Emriniz altındakilere üç şeyle muamele ediniz:

1- Sizden merhamet istedikleri zaman merhamet ediniz,

2- Hüküm verdiğiniz zaman adaletli olunuz,

3- Söylediklerinizi yapınız.

Kim bunları yapmazsa, Allah'ın (c.c) ve meleklerinin laneti onun üzerinedir. Onun, farz ve nafile ibadetleri de makbul olmaz."

Resûlullah (s.a.v): "Allah'ın laneti iki kişi arasında haksız olarak hüküm verenin üzerine olsun" buyurmuşlardır."

Bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur: "Allah (c.c) şu üç kişiye bakmaz:

1- Yalancı ve zalim başkana,
2- Zina eden ihtiyara,
3-Kibirli fakire.

Bir gün Resûlullah Efendimiz (s.a.v) sahabelerine şöyle buyurmuştur:

"Sizden sonra öyle günler gelecek ki doğunun ve batının kapıları önünüze açılacak ve oranın nimetleri sizin elinize kadar ulaşacak; takvaya devam eden ve emaneti koruyanların dışında, oralarda çalışan (vali, memur, işçi vs.) herkes cehenneme girecektir."

"Allah'ın (c.c), kullarının işlerini görmek için başkan yaptığı bir kul; hizmet etmez, onlara nasihatte bulunmaz ve kendilerine şefkatli davranmazsa Allah (c.c) ona cenneti haram kılar. Müslümanların işlerini üstlenen kişi, onları kendi ailesi gibi korumazsa; cehennemdeki yerine hazırlansın.*

'İki kişi benim şefaatimden mahrumdur; zalim başkan ile, dine bidat sokan müslüman.*

"Kıyamet gününde en şiddetli azaba uğrayacak olanlar, halkın işlerini üstlenen (ve onlara zulüm eden) başkanlardır.

Efendimiz (s.a.v) bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur;

"Allah (c.c) şu beş kişiye gazap eder:

1- Halkının kendisine itaat etmesine rağmen onlara zulmeden insafsız başkan,

2- Kendisine itaat edilmesine rağmen kuvvetli ve zayıfı bir tutmayan adaletsiz başkan,

3- Ailesine, Allah'a (c.c) itaati emretmeyen, din işlerini öğretmeyen, nereden karınlarını doyurduğunu önemsemeyen aile reisi,

4- Çalıştırdığı işçinin ücretini ödemeyen işveren.

5- Hanımının mehrini ödemeyen koca."


Hikâye:

Ömer b. Hattab (r.a) bir cenazeye katılmıştı. Tanınmayan bir adam da cenazede bulunuyordu. Cenaze namazı kılınıp ölü defnedildiği zaman, bu adam elini kabrin üzerine koydu ve şöyle dedi:

"Ey Allahım! Eğer sen bu adama azap edersen, bu senin hakkındır; çünkü sana isyan etti. Eğer merhamet edersen o senin affına muhtaçtır."

Daha sonra ölüye hitaben:

"Ey ölü! Eğer başkan, bakan ve yardımcısı, yazıcı, nazır, vergi toplayıcısı değil isen sana müjdeler olsun!"

Bunları söyledikten sonra gözlerden kayboldu. Hz. Ömer (r.a) onu çağırttı fakat, adam bulunamadı. Hz. Ömer (r.a): "Bu gelen Hızır'dı (a.s) bize uyarı için gelmişti." dedi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v):"Görevinin hakkını yerine getirmeyen amirlere, başkanlara ve yardımcılarına yazıklar olsun. Onlar kıyamet günü saçlarının perçeminden tavana asılırlar, daha sonra cehenneme sürülürler. Bu azabı görünce: 'Keşke hiç başkanlık yapmasaydık' derler’ demiştir.

"Öşür (Topraktan elde edilen mahsulün belirli bir kısmının zekat olarak verilmesi) işlerine memur edilen kişi, kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilir; görevinde dürüst ve adil davranmış ise elleri çözülür, yoksa daha sıkı bağlanır ve hesaba çekilir.

Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: "Yerdeki hâkim, gökteki hâkimle (Yüce Allah ile) karşılaştığında vay hâline! Yalnız; halkına adil davranan, hak ile hükmeden, nefsine uymayan, akrabalarına meyletmeyen, korkudan veya (dünya servetine olan) aç gözlülüğünden dolayı hüküm değiştirmeyen, Allah'ın (c.c) kitabını ayna kabul edip, gözünü ondan ayırmayan ve onda olan ile amel eden hâkim bunun dışındadır."

Liderlerin Yüce Allah'ın huzurundaki durumu hakkında Resûlullah Efendimiz {s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Başkanlar kıyamet günü Allah'ın (c.c) huzuruna getirilir. Allah (c.c):

- Sizler benim yeryüzünde yarattıklarımın çobanları, mülkümün emanetçileri idiniz, buyurur ve sultanlardan birisine:

- Niçin kullarıma emrettiğim cezadan daha fazla ceza verdin? diye sorar; sultan:

- Ey Rabbim! Onlar sana âsi oldular, der. Cenab-ı Hakk:

- Senin kızgınlığının benimkinden daha fazla olması gerekmezi der. Daha sonra bir diğerine:

- Niçin kullarıma benim emrettiğim cezadan daha azını uyguladın? diye sorar; o:

- Ey Rabbim onlara merhamet ettim, diye karşılık verir. Cenab-ı Hakk:

- Sen nasıl benden daha merhametli olabilirsin? der ve meleklerine:

- Benim hükmümü fazlalaştıran ve noksanlaştıran bu kimseleri alın cehennemin derinliklerine atın, buyurur.

Sahabelerden Huzeyfe b. Yeman (r.a) der ki: "Salih olsun, olmasın, idarecilerden hiçbirine övgülerde bulunmam. Çünkü ben Resûlullah'ı (s.a.v) şöyle derken işittim:

'Kıyamet günü adil ve zalim liderler getirilir; Sırat köprüsünün üzerinde durdurulur. Hüküm vermede zulüm edenleri, rüşvet alanları, hasımlardan birisinin ifâdesine kulak verip diğerini dinlemeyenleri sallandırıp düşürmesi için Sırat'a emredilir. Bu emri alan Sırat da onları düşürür. Bunlar, cehennemin dibine varıncaya kadar yetmiş sene aşağıya düşerler.™

Şöyle anlatılır: Davud (a.s) geceleri kimsenin kendisini tanıyamayacağı bir kıyafetle dışarı çıkar; karşılaştığı insanlardan Davud'un durumunu sorardı. Bir gece Cebrail (a.s) insan şekline bürünerek ona yaklaştı, Davud (a.s):

- Davud hakkında ne düşünüyorsun? diye sordu. Cebrail (a.s):

- Davud güzel bir kuldur fakat, kendi çalışmasından ve elinin emeğinden yemeyip devlet hazinesinden yiyor" dedi. Davud (a.s) ağlayarak geri döndü ve Rabbine şöyle yalvardı:

- Ey Rabbim! Bana, kendi el emeğimle karnımı doyuracağım bir şey öğret. Bunun üzerine Allah (c.c) ona zırh yapma sanatını öğretti.
Hz. Ömer (r.a), geceleri bekçilerle beraber dolaşırdı ve şöyle derdi: "Su kenarının yanında unutulan zayıf, çelimsiz bir keçinin hesabının benden sorulacağından korkarım."

Ey sultan, iyi bak! Hz. Ömer (r.a) nasıl adil ve ihtiyatlı davranıyor? Hiç kimsenin takvada kendisine yetişemeyeceği bu insan nasıl düşünüyor? Nasıl kıyamet gününden korkuyor? Siz ise halktan ve emriniz altındaki amirlerden gafil bir haldesiniz.

Abdullah b. Ömer (r.a) ve ailesinden bir gurup insan şöyle demişdir:

"Bizler, Hz. Ömer'i (r.a) rüyada görebilmek için hep Allah'a (c.c) dua ederdik. Ben onu ancak on iki sene sonra görebildim. Gördüğümde sanki gusül almış ve örtüye bürünmüş gibiydi. Ben:

"Ey Ömer! Rabbin yaptığın iyiliklere mükafat verdi mi?" diye sordum. O da bana:

"Abdullah! Sizden ayrılalı kaç sene oldu?" diye sordu. Ben de:

"On iki sene" dedim. Bana şöyle dedi:

"Sizden ayrıldığım günden beri hesap vermekteyim. Korkuyorum ki helak olacağım. Ancak, Allah'ın (c.c) bağışlayıcı, merhametli, cömert ve ikram sahibi olduğuna inanıyorum."

İşte bu, Hz. Ömer'in (r.a) hâlidir. Onun dünyada başkanlıktan geriye bıraktığı kamçısından başka bir şeyi de yoktu.

Hikâye:

Rum Meliki Kayser ( Kayser: Roma, Germen ve Bizans imparatorlarına verilen bir isim ve lakaptır. Hz. Ömer (r.a) devrinde islam toprakları Bizans sınırlarına kadar genişlemişti. Bugünkü Anadolu olarak bilinen toprakların batı kısımları Rum diyarı olarak biliniyordu.), Hz Ömer'in (r.a) hâlini görmesi ve onun yaptıklarını araştırması için bir elçi gönderdi. Elçi Medine'ye girince halka: "Padişahınız nerededir?" diye sordu. Halk: "Bizim padişahımız yoktur, emirimiz vardır; fakat şimdi Medine'nin dışındadır" dedi. Elçi Hz. Ömer'i aramaya çıktı; onu, güneşin altında, sıcak kumların üzerinde, kamçısını yastık yaparak başının altına koymuş, başından akan terler, kumları ıslatır bir halde buldu. Onu bu halde görür görmez kalbine bir titreme girdi ve kendi kendine:

"Yeryüzündeki bütün padişahların kendisinden korktuğu birisi nasıl böyle tek başına olabilir? Ey Ömer! Sen adilsin, onun için bütün korkulardan eminsin. Bu sebeple rahat rahat uyuyabiliyorsun. Bizim padişahlarımız ise zulüm ediyorlar. Onlar devamlı korku içerisindedirler. Ben şehadet ederim ki. sizin dininiz haktır. Şayet elçi olarak gönderilmeseydim, elbette müslüman olurdum.
Fakat ileride geri döneceğim ve müslüman olacağım" dedi.

Ey sultan! Liderliğin tehlikesi büyük, fitneleri ise çoktur. Bu hususta açıklama uzundur. Unutma! Lider kişinin dünya ve ahiretteki emniyeti, gerçek din alimleriyle beraber hareket etmesine bağlıdır.


İkinci Esas - Alimlerle Birlikte Hareket Etmek

Üçüncü Esas - İdarecinin Adaleti

Dördüncü Esas - İdarecinin Öfkelenmemesi

Beşinci Esas - İdarecinin Merhameti

Altıncı Esas - Halkın İhtiyaçlarıyla İlgilenmek

Yedinci Esas - İsraftan Sakınmak

Sekizinci Esas - Şefkat ve Lütufla Davranmak

Dokuzuncu Esas - Övgülere Aldanmamak

Onuncu Esas - Allah Rızası İçin İş Yapmak



Kaynak: İmam'ı Gazali - Yöneticilere Altın Öğütler (Et-Tıbru'l-Mesbûk Fî Nasîhati'l-Mülûk)

İkinci Esas - Alimlerle Birlikte Hareket Etmek

Adaletli ve insaflı olmanın ikinci yolu, başkanın devamlı alimlerin görüşlerine başvurması, onların nasihatlerini dinlemeye iştiyaklı olması ve dünyaya aldanmış kötü alimlerden sakınmasıdır. Çünkü bu kötü alimler, liderlere övgü yağdırıp onları boş övgü ve vaatlerle aldatırlar. Liderlerin ellerinde bulunan dünya malına kavuşmak için, onları kendilerinden memnun etmek isterler. Bunu elde edebilmek için de hile ve aldatmalara başvururlar.

Gerçek alim o dur ki, başkanın elinde olan maddî imkanlara göz dikmez, vaaz ve uyarmalarında nasihat ve insafı elden bırakmaz.

Hikâye:

Şakîk'i-Belhî, bir gün Hârûn Reşîd'i (Harun Reşîd: Ebu Ça'fer Hârûn er-Reşîd b. Muhammed el-Mehdi Bil-lah b. Abdullah el-Mansur (ö: 193/809. Tus). Abbasî devletinin dördüncü hükümdarı olan Muhammed el-Mehdî'nin oğludur. Babasının vefatından sonra halifeliği devralmıştır. Abbasî halifelerinin içinde en çok kendisinden bahsettiren Reşîd, adaleti ve sağlam devlet politikası ile Bizans'a karşı bir çok başarılar göstermiş, ilim ve kültür onun zamanında ilerlemiştir, İlk defa Reşîd döneminde Türklerin Abbasî saraylarında muhafızlık ve devlet memurluğu gibi işlerde görev aldıkları göz önünde bulundurulursa, Türk-Abbasî ilişkilerinin onun zamanında faal hâle geldiği ortaya çıkmış olur.) ziyarete gitti. Hârûn Reşîd ona: "Sen zahid Olan Şakîk değil misin?" diye sordu. Şakîk-i Belhî: "Ben Şakîk'im ama zahid değilim" dedi. Harun Reşîd:

"Bana tavsiyelerde bulun" deyince; Şakîk-i Belhî:

"Allah seni Müslümanların başına halife yaparak Ebu Bekr-i Sıddık'ın (r.a) makamına oturtmuştur. Bunun için senden, onun doğruluğu gibi doğruluk ister. Sana Ömer Faruk'un (r.a) makamını vermiştir; senden, onun gibi hak ile bâtıl arasını ayırmanı ister. Sana Hz. Osman Zinnureyn'in (r.a) makamını vermiştir; senden, onda olduğu gibi haya ve cömertlik bekler. Sana Hz. Ali'nin (r.a) konumunu vermiştir; senden, onda olduğu gibi ilim ve adalet bekler."

Hârûn Reşîd biraz daha tavsiyede bulunmasını istedi; Şakîk şunları söyledi:

"Bil ki! Allah'ın (c.c) Cehennem diye bilinen bir yurdu vardır. Seni oraya kapıcı yapmış ve sana üç şey vermiştir.

1- Beytülmal (Devlet hazinesi),
2- Kırbaç,
3- Kılıç.


Sana bu üç şeyle insanların cehenneme girmelerine engel olman için emretmiştir. Muhtaç birisi geldiği zaman onun ihtiyacını hazineden gider. Allah'ın emrine muhalefet edeni kırbacınla edeblendir. Biri haksız yere başkasını öldürürse, velisinin izni ile sen de onu kılıçla öldür. Allah'ın (c.c) emrettiklerini yapmazsan, Cehennem'e gidenlerin öncüsü sen olursun." Harun:

"Biraz daha tavsiyede bulun" dedi; Şakîk, şöyle devam etti:

"Sizin durumunuz, kaynaktan akan pınara, alimler ise suculara benzer. Suyun kaynağı temiz olursa, sucuların pisliği ona zarar vermez. Suyun kaynağı pis olursa sucuların temizliği de ona fayda vermez."

Hikâye:

Hârûn Reşîd ile veziri, Fudayl b. İyâd'ın ziyaretine gittiler. Kapıya vardıklarında onun; "Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar, kendilerini iman edip yararlı işler görenler gibi mi yapacağımızı, hayat ve ölümlerini bir tutacağımızı mı sandılar? Ne fena hüküm veriyorlar?" ayetini okuduğunu işittiler. Hârûn:

"Biz öğüt almaya gelmiştik, öğüt olarak bu yeter; hadi şimdi kapıyı çal" diye vezirine emretti. Abbas ( Abbas, Harun Reşîd'in vezirinin ismidir.) kapıyı çaldı ve:

"Müminlerin Emiri geldi, kapıyı aç!" dedi. Fudayl:

"Müminlerin Emîri burada ne yapacakmış?" diye seslendi; Abbas:

"Emre uy ve kapıyı aç" diye tekrar seslendi. Vakit gece idi, lamba da yanmaktaydı. Fudayl lambayı söndürdü ve kapıyı açtı. Halife Reşîd içeri girdi, Fudayl ile musafaha yapmak için elini sağa sola gezdirmeye başladı. Nihayet eli ona değince Fudayl: "Eğer azaptan kurtulmazsa yazıklar olsun nimet içindeki bu ele!" dedi. Sonra devamla:

"Ey Müminlerin Emîri! Kıyamet gününde Allah'a (c.c) vereceğin cevaplar için hazırlan! Çünkü O, sizi her müslümanla beraber aynı seviyede tutup hesap soracak ve sizden ona karşı insaflı olmanızı isteyecek."

Halife Hârûn bunları duyunca çokça ağlamaya başladı ve onu kucaklayıp bağrına bastı. Abbas: "Yeter ey Fudayl! Halifeyi ağlamaktan mahvettin! Fudayl, vezire:

"Ey Hâmân!(Hâmân adı, Kur'ân-ı Kerim'de altı ayette geçmekte ve Firavun'la beraber zikredilmektedir. Allah (c.c) Hz. Musa'yı, zamanın deccalları olan; Firavun, Karun, ve Hâmân'a göndermiştir. Hâmân'ın kimliği ve görevleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kur'an-ı Kerim'in ilgili bölümlerinde Hz. Musa'nın, Firavun, Hâmân ve Kârûn üçlüsüne gönderildiğinden bahsedildiği için Hâmân'ın, Firavunun ya baş veziri, ya da devlet ricallerinden önemli birisi olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle Harun Reşîd, kendisi ile veziri arasında böyle bir benzetme yapmıştır.) Sen ve arkadaşların onu helak ettiniz, bir de bana: "Dur!" diyorsun; asıl sen onu öldürdün" dedi. Halife Reşîd, Abbas'a:

"Fudayl, seni Hâmân, beni de Firavun yaptı" dedi.

Daha sonra halife Reşîd, Fudayl'ın önüne bin dinar koydu ve:

"Bu annemin helal olan sadakası ve mirasıdır" dedi. Fudayl:

"Ben senden, içinde bulunduğun nimetlerden el çekmeni ve Allah'a (c.c) dönmeni istiyorum, sen ise onları bana veriyorsun" dedi, onu kabul etmedi ve halifenin yanından çıkıp gitti.

Nükte:

Ömer b. Abdulaziz (Ömer b. Abdülazîz (d. 60/679-Ö. 101/720): Emevî devletinin Mervân kolundan gelen beşinci halifesidir. Annesi, Ömer b. Hattâb'ın soyundandır. Halifeliğe istemeyerek de olsa geçen, Emevî halifeleri arasında zühd, takva ve dindarlığı ile bilinen Ömer b. Abdülazîz, halifeliği müddetince Hulefâ-i Râşidîn devrini tekrar canlandırmaya çalışmıştır. Adaleti ve insafı ile ikinci Ömer olarak bilinen Ömer b. Abdülazîz, hızla büyüyen topraklarıyla Anadolu'ya yayılan Türklerin, müslüman olmasında etkin rol oynamıştır. Onun Halifeliği ile bütün Berberi kabileleri islam'ı kabul etmişlerdir.), Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'ye: "Bana adaleti tarif et" deyince; o şunları söylemiştir:

"Sizden yaşça büyük olanların çocuğu, yaşça küçük olanların babası, denginiz olanların ise kardeşi olunuz. Her suçluya suçu miktarınca ceza veriniz. Sakın bir suçu yokken, şahsî kininiz ile hiçbir müslümana tek bir kamçı olsun vurmayınız; çünkü bu sizi ateşe götürür."

Nükte:

Zahidlerden birisi bir gün zamanın halifesinin huzuruna geldi. Halife, ona: "Bana öğüt ver!" dedi. O da: "Ey müminlerin emiri! Ben Çin'e gittim; Çin devlet başkanı sağır olmuş, artık duyamıyordu. Onun ağlayarak şöyle dediğini duydum: "Duyamadığım için ağlamıyorum; ancak kapımda bekleşip de yardım bekleyen mazlumları işitemediğim için ağlıyorum. Fakat şükürler olsun ki, gözlerim sağlam." Sonra birisini görevlendirip şöyle ilan ettirdi: "Kim zulme uğramış ise kırmızı elbise giysin."

Bu başkan, her gün filine biner ve kırmızı elbiseli kimi gördüyse yardımcıları vasıtasıyla onu dinler, şikayetini giderirdi.

Ey müminlerin başkanı! Kâfir olmasına rağmen Çin devlet başkanının Allah'ın (c.c) kullarına karşı gösterdiği şefkate bakınız. Siz ise Ehl-i Beyt'ten gelen bir müminsiniz. Bunun için halkınıza karşı şefkatinizin nasıl olması gerektiğini iyice düşününüz."

Hikâye:

Ebu Kilâbe, Ömer b. Abdülaziz'in meclisinde bulunmuştu. Halife Ömer, kendisinden öğüt istedi, o da şöyle dedi:

"Hazreti Adem (a.s) zamanından bu zamana kadar sizden başka hiçbir halife kalmamıştır. Siz, ölecek ilk halife de değilsiniz." Halife:

"Biraz daha öğüt ver!" dedi; o şöyle devam etti:

"Şayet Allah (c.c) sizinle beraberse, daha kimden korkuyorsunuz? Eğer O sizinle beraber değilse, kime sığınacaksınız?" Ömer b.Abdülaziz:

"Bu kadar öğüt bana yeter" dedi.

Hikmet:

Bir gün Halife Süleyman b. Abdülmelik (Süleyman b. Abdülmelik (ö. Miladi, 717, Merci Dabık): Emevî hanedanının Mervân kolundan gelen dördüncü halifesidir. Zamanında istanbul kuşatılmış ama başarılı olunamamıştır. Kuşatma dönüşünde vefat etmiştir.) tefekküre dalarak kendi kendine: "Dünyada bolca nimetlere kavuştum; ahirette hâlim nasıl olur acaba!" diye düşündü. Daha sonra zamanın alimi ve zahidi olan Ebu Hâzım'ın yanına gitti. Ona:

"Bana yemeğinden bir şey getir de iftar edeyim" dedi. O da ateşte kuruttuğu birkaç çürük hurmayı önüne koyarak:

"Bu benim iftarımdır" dedi. Halife Süleyman bunu görünce ağlamaya başladı. Bu, onda büyük bir tesir bıraktı. Üç gün hiç bozmadan oruç tuttu. Üçüncü gece çürümüş hurmalarla iftar etti. Denilir ki: "O, bu gecede ailesine yaklaştı, niyetinin samimiliği ve orucunu bu yemekle açtığından dolayı ondan Abdülaziz, ondan da Ömer bin Abdülaziz dünyaya geldi."


Yöneticiyi aldatan kimse, onun zulmüne ortaktır.

Ömer bin Abdülaziz, ihsan, zühd, insaf ve adalet bakımından zamanın en önde geleniydi; yolu, Ömer bin Hattab'ın (r.a) yoluydu.

Nükte:

Ömer bin Abdülaziz'e: Tövbe etmenizin sebebi nedir? diye sorulunca; şöyle demiştir: "Bir gün hizmetçimi dövüyordum, bana: "Sabahı kıyamet olacak geceyi unutma!" dedi. Bu söz kalbime işledi, ben de samimi olarak tövbe ettim."

Nükte: 

Büyük zatlardan birisi Halife Reşîd'i Arafat dağında, ayakları çıplak, yorgun, sıcak taşlar üzerinde dururken gördü. Halife ellerini kaldırmış şöyle diyordu:

"Ey Rabbim! Sen sensin ben ise âdeti her gün sana isyan olan Reşîd'im. Senin âdetin ise her gün bana merhametle muamele etmendir. Günahlarımı bağışla, bana acı!" Bunu duyan o büyük zat:

"Yeryüzünün sultanının, göklerin sultanı huzurundaki şu yalvarışına bakın! dedi.

Ömer bin Abdülaziz, Ebu Hâzım'dan bir öğüt isteyince; o şöyle demiştir:

"Uyuduğun zaman ölümü başının altına koy. Hangi işi yaparken ölmek hoşuna gederse onu yapmaya koyul! İçinde iken ölümün sana gelmesini istemediğin şeyleri terk et. Şunu bil ki, çok kez, ölüm sana yapmak istediklerinden daha yakındır; onlara ulaşamadan ölürsün."

Bir devlet başkanı, bu hikayeleri devamlı göz önünde tutmalı, kendisine birisi öğüt verince onun öğütlerini dinlemeli, bir alim gördüğünde ondan nasihat istemelidir. Âlimlerin de bu tür öğütlerle onlara nasihat etmesi, fakat onları boş vaad ve övgülerle aldatmaması ve hak sözü onlardan esirgememesi gerekir. Yöneticiyi aldatan kimse, onun zulmüne ortaktır. Yüce Allah en iyisini bilir.

Üçüncü Esas - İdarecinin Adaleti

Ey sultan! Sen, sadece kendi elini zulümden çekmekle yetinme! Kendini zulümden uzak tuttuğun gibi; hizmetçilerini, yakınlarını, görevlilerini ve kapınızı bekleyenleri de terbiye edip güzelleştirmen gerekir. Onların zulmüne razı olma, çünkü sen, kendi zulmünden sorgulanacağın gibi; onların işlediği zulümlerden de hesaba çekileceksin.

Nükte:

Hz. Ömer, valisi olan Ebu Mûsâ el-Eşari'ye şöyle bir mektup göndermiştir:

"En mutlu liderlik, halkına iyilikle; en kötü liderlik ise halkına zulüm ile davrandığında olur. Gevşek ve laubali davranışlardan sakın; çünkü görevli memurların sana uyarlar. Senin durumun, yeşil bir otlak görüp ondan çokça yiyen, hatta onunla iyice beslenen, fakat bunun, kendisinin helakine sebep olacağını bilmeyen bir hayvanın durumuna benzer. Zira hayvan iyi beslendiğinde kesilir ve eti yenilir."

Tevrat'ta şöyle yazılıdır: "Sultan, memurlarının yapmış olduğu zulmü bildiği halde susarsa, bu zulüm sonuçta ondan bilinir; kendisinden hesap sorulur ve cezalandırılır."

Bir idareci şunu bilmeli: Başkasının dünyası için, dinini ve ahiretini satan kimseden daha fazla aldanan yoktur. İnsanların çoğu, şehvetlerine hizmet ederler. Gerçekten insanlar, şehvetlerine ve nefislerinin kötü arzularına ulaşmak için gizli yoldan bir çok hilelere başvururlar. Devlet işlerinde görevli memurlar da böyledir. Onlar bir takım dünyevî nazlarına ulaşmak için, vali ve idareciyi aldatırlar, zulüm ve haksızlık olan işleri ona güzel gösterirler, böylece hedeflerine ulaşmak için onları ateşe atarlar. Elde edeceği birkaç kuruş için seni ve kendisini ateşe atan kimseden daha kötü hangi düşman olabilir?

Özetle, halkına karşı adaleti korumak isteyen bir idarecinin, hizmetçilerini ve görev yapan memurlarını adalet üzere tutması, amirlerinin hallerini gözetmesi, ailesinin, çocuklarının ve evinin durumunu görüp gözettiği gibi; onların da geçimlerini görüp gözetmesi gerekir.

Bunu tam olarak sağlamak için idarecinin önce kendi içinde adaleti koruması gerekir. Bu da, şehvetini ve kızgınlığını aklına ve dinine hâkim etmemesi, aklını ve dinini şehvet ve gazabın esiri yapmaması, hatta bunları aklın ve dinin emrine bağlamasıyla mümkün olur.

Şunu bilmek gerekir ki akıl, meleklerin cevherinden yani nurdan yaratılmış olup Yüce Allah'ın (c.c) (hükümlerini yerine getirmekle görevli) bir askeridir. Şehvet ve gazap ise şeytanın (dediklerini yapmaya hazır bir) askeridir. Allah'ın (c.c) ve meleklerin askerini şeytana yenik düşüren kimse, nasıl başkaları hakkında adil olabilir?

Adalet güneşinin, ortaya çıkacağı ilk yer idarecinin kalbidir. Daha sonra bu güneşin ışığı onun ailesi ve özel çevresi içinde yayılır, sonra bu güneşin ışıkları bütün halka ulaşır. Bu ışığı güneşten başka bir yerde arayan kimse, imkansız bir şeyin peşine düşmüş ve ulaşılmayacak bir şeye heves etmiş olur.

Ey sultan! Şunu bil ki, adil olman aklının kemalini gösterir. Aklın kemali; her şeyi asıl haliyle olduğu gibi görmen, işin içindeki gizli hakikati bilmen ve onun dış görüntüsü ile aldanmamandır.

Sen dünya hırsı ile insanlara zulmediyorsan, önce durup, dünyadaki maksadının ne olduğuna bir bakman gerekir.

Eğer dünyadaki gayen güzel yemekler yemekse, bil ki bu, insan suretinde ortaya çıkan hayvanî bir arzudur. Çünkü yemeye aşırı düşkünlük hayvanların tabiatıdır.

Eğer idaredeki amacın başına süslü taçlar takmak ise, bu durumda sen, kadın tabiatlı birisin demektir. Çünkü süslenmek ve güzel elbiseler içinde zevk almak kadınların işidir.

Eğer amacın, düşmanlarına olan öfkeni tatmin etmek ise, bu durumda sen, insan şekline bürünmüş bir aslan veya yırtıcı bir hayvan olursun. Çünkü kalpte öfke ve kızgınlık bulundurmak, yırtıcı hayvanların tabiatıdır.

Eğer amacın, insanların sana hizmet etmesini istemekse, bu durumda sen, akıllı görüntüsünde bir cahil sayılırsın. Çünkü akıllı olsaydın, sana hizmet edenlerin bunu ancak karınlarını doyurmak, keyiflerini yerine getirmek ve arzularına ulaşmak için yaptıklarını anlardın. Onların hizmet ve hürmetleri sana değil, aslında kendilerinedir.

Bunun ispatı şudur: Eğer onlar, idarenin senden alınıp başkasına verildiği işitseler, hepsi senden yüz çevirip ona giderler; para nerede ve kimdeyse ona hizmet eder, hürmet gösterirler. Gerçekte bu, bir hizmet değildir, ancak gülünç bir olaydır.

Akıllı kişi, her şeyin içine ve hakikatine bakar, dışı ile aldanmaz. Bu işlerin hakikati, söylediğimiz ve açıkladığımız gibidir.

Bunlara yakinen inanmayan kimse, akıllı değildir. Akıllı olmayan kimse, adaletli olamaz.

Adaletli olmayan kimsenin varacağı yer cehennemdir.

Bu sebepten, saadetin ve huzurun kaynağı akıllı olmaktır.

Dördüncü Esas - İdarecinin Öfkelenmemesi

Sultan ve idareciler çoğunlukla kibirli olurlar. Kibirlerinden dolayı kendilerinde hemen bir kızgınlık oluşur; bu onları karşı taraftan intikam almaya sevk eder. Halbuki kızmak, akıl için bir tehlikedir; o, aklın düşmanı ve afetidir. Biz bunu İhya'da, Rub'ul-Muhlikât kısmının Gazap Kitabı'nda genişçe anlattık.

İdarecinin gazabı kabardığında, işlerinde af tarafını tercih etmeli, kendisini iyilikve affa alıştırmalıdır. Bu ahlak sende bir âdet hâlini alırsa sen, peygamberlere ve velilere benzemiş olursun. Kızgınlığını hemen yerine getirmeyi bir huy edindiğinde ise, yırtıcı hayvanlara ve canavarlara benzemiş olursun.

Hikâye:

Abbasî halifesi Mansur,(Ebu Ca'fer el-Mansûr: Abbasî hanedanının ikinci halifesidir. Ebu'l Ab-bas es-Seffah'ın ölümü üzerine halife oldu (Miladi: 754). Mal-mülk devlet anlayışına sahip Emevî devletinin yıkılmasından sonra din-devlet anlayışıyla hareket eden Abbasî halifelerinin öncülerinden oldu. Miladi 775 yılında Hac için gittiği Mekke yakınlarında vefat etmiştir.) birisinin öldürülmesini emrettiği sırada yanında Mübarek b. Fazl da bulunuyordu. Mübarek:

"Ey Emir! Onu öldürmeden önce ondan bir şeyler dinle! Belki sana yararı dokunur" dedi. Adam, Hasan-ı Basri'nin naklettiği bir hadiste, Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu söyledi:

"Kıyamet gününde bütün insanlar bir meydanda toplanınca bir melek şöyle seslenir:

'Allah'ın (c.c) yanında bir hakkı ve iyiliği bulunan varsa gelsin alsın'. Ancak hiç kimse ayağa kalkmaz; sadece birisine hatasından dolayı öfkelenip intikam almaya gücü yettiği halde, onu bağışlayan kimse ayağa kalkar.

Bunu işiten halife: "Onu serbest bırakın; ben de onu affettim" dedi.

Liderlerin öfkelenmesi, genelde isimlerinin kötü anılmasından ve kendilerine dil uzatılmasından ileri gelir. Onlar bunu yapanın kanını akıtmanın peşine düşerler.

Hz. İsa (a.s), Hz. Yahya'ya (a.s): "Birisi senin hakkında konuşur da doğruları söylerse, Allah'a şükret. Eğer senin hakkında yalan konuşursa, daha fazla şükret; çünkü onun iyilikleri sana yazılacaktır" demiştir.

Resûlullah'ın (s.a.v) yanında bir adamın çok güçlü ve cesaretli olduğundan bahsedildi. Hz. Peygamber (s.a.v): "Bu nasıl oluyor?" diye sordu. Ashab: "O, herkesten kuvvetli ve güreştiği herkesi yenen birisidir" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v):

"Asıl güçlü ve cesaretli kişi, güreşte rakibini yenen değil; (kızdığında veya bir günah karşısında) nefsini yenebilendir buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

"Üç şey vardır ki, onlar kimde bulunursa onun imanı olgunlaşmış demektir: Kızgınlık anında öfkesini yenmek, hoşnutluk hâlinde ve kızgınlık hâlinde adaletli olmak, gücü yettiği hâlde affetmek.

Hz. Ömer (r.a): "Kızgınlık anında davranışını tecrübe etmediğin kişinin ahlakına güvenme!" demiştir.

Hikâye: 

Hz. Hüseyin (r.a) bir adamın kendisi hakkında hoşlanmadığı şeyler konuştuğunu öğrendi. Bunun üzerine içi taze hurmalarla dolu bir tepsi hazırlayıp, bizzat kendisi adama getirdi. Adam kapıyı açınca Hz. Hüseyin'i (r.a) elinde hurma tepsisiyle görünce, hayret edip: "Ey peygamber torunu! Bu nedir?" diye sordu. Hz. Hüseyin de (r.a):

"Bunu al! Çünkü senin, hakkımda kötü konuşarak iyiliklerini bana hediye ettiğini öğrendim; ben de ona karşılık sana bunları getirdim!" dedi.

Hikâye:

Hz. Hüseyin'in oğlu Ali Zeynülabidîn (rah) bir gün mescide giderken sebepsiz yere birisi ona kötü ve küçültücü sözler söyledi. Yanında hizmetini gören gençler adamı dövmek ve canını yakmak için harekete geçtiler, fakat Zeynülabidîn onlara engel oldu. Daha sonra adama yönelip:

"Ey falanca! Senin benim hakkımda bilmediğin kötü hallerim, bildiklerinden ve şimdi dile getirdiklerinden daha fazladır. Eğer bunları anlatmaya senin bir ihtiyacın varsa, diğerlerini de sana söylerim!" dedi. Adam yaptığından utandı ve üzüldü. Zeynülabidîn üzerindeki gömleği çıkardı adama verdi. Ayrıca bin dirhem de sadaka verilmesini emretti. Adam arkasını dönüp giderken şöyle söylüyordu:

"Ben şehadet ederim ki bu genç, Hz. Resûlullah'ın (s.a.v.) torunudur."

Yine bir defasında Zeynülabidîn (rah), hizmetçisini çağırdı, fakat hizmetçi gelmedi; iki defa daha seslendi ama yine cevap vermedi. Zeynülabidîn:

"Çağırdığımı duymadın mı?" deyince; hizmetçisi: "Evet duydum" dedi. Zeynülabidîn:

"O zaman niçin cevap vermedin?" diye sorunca, hizmetçi:

"Sizden bana bir zarar gelmeyeceğinden eminim; sizin ne kadar temiz ve güzel bir ahlaka sahip olduğunuzu da biliyorum, onun için tembellik yaptım!" deyince, Zeynülabidîn:

"Elhamdülillah! Hizmetçim benden emindir" diyerek Allah'a şükretti.

Yine rivayet edildiğine göre; bir gün Zeynülabidîn'in (rah) hizmetçisi, bilerek bir koyunun ayağını kırdı. Ona neden bunu yaptığını sorduğunda, hizmetçi:

"Seni kızdırmak için yaptım" dedi; Zeynülabidîn de:

"Ben de sana bu işi öğreten İblis'i kızdıracağım; git, Allah rızası için seni azat ettim, hürsün, özgürsün" dedi.

Rivayet edilir ki, adamın birisi Zeynülabidîn'e (rah) kötü söz söyledi; Hazret adama dönüp:

"Ey falanca! Benimle cehennem arasında bir geçit vardır; eğer ben o geçidi geçersem, senin söylediklerinin benim için hiçbir önemi yok! Eğer o geçidi geçemeyip cehenneme düşersem, senin söylediğinden daha kötü bir haldeyim demektir" dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

'Kişi, yumuşak huyluluğu ve kusurları affetmesiyle; çokça oruç tutan ve namaz kılanların derecesine ulaşır. Ailesine karşı baskı ile davrananlar ise zalimler listesine yazılır.

Rivayet edildiğine göre; bir gün iblis, Hz. Musa'yı (a.s) gördü ve ona şöyle dedi: "Ey Mûsâ! Sana üç şey öğreteyim, buna karşılık benim için Allah'tan (c.c)

bir ihtiyacımın giderilmesini iste. Hz. Musa: "Nedir o üç şey?" diye sordu; İblis şöyle dedi: "Ey Mûsâ, öfkelenmekten sakın; çünkü öfkelenen kimsenin aklı hafif olur; ben onunla çocukların topla oynadıkları gibi oynarım. Cimrilikten sakın; çünkü ben cimrinin dünyasını ve ahiretini bozarım. Yabancı kadınlarla bir arada olmaktan sakın; çünkü insanları içine düşürdüğüm şirkin ve günahın çoğunu kadınları kullanarak yaptırırım."

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Kim gücü yettiği hâlde öfkesini yenerse, Allah (c.c), onun kalbine iman doldurur. Kim ki, kibirden sakınarak uzun elbise giymezse, Allah (c.c) ona şeref elbisesi giydirir.™

Diğer hadislerinde Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın gazabını unutup da haksız yere öfkelenen kimseye yazıklar olsun. *
Bir adam Resûlullah'ın (s.a.v) yanına gelerek:

- Bana öyle bir amel öğret ki, onu yaparak cennete gireyim, dedi. Peygamber (s.a.v):

- Kızma! buyurdu. Adam tekrar:

- Daha ne yapmam gerekir?, diye sordu; Efendimiz (s.a.v):

- İkindi namazından önce yetmiş defa 'Estağfirullah' de ki, senin yetmiş yıllık günahına kefaret olsun, buyurdu; adam:

- Benim yetmiş yıllık günahım yok ki! dedi. Resûlullah (s.a.v):

-Annenin günahları affedilir, buyurdu, Adam:

- Annemin de yoksa, deyince, Efendimiz (s.a.v):

- Babanın günahları affedilir, buyurdu. Adam:

- Babamın da yoksa, deyince, Efendimiz (s.a.v):

- Kardeşinin günahları affedilir, buyurdu, o zaman adam:

- Peki, tamam, dedi.

Resûlullah (s.a.v), savaştan elde edilen ganimetleri taksim ederken adamın biri: "Bu ne biçim taksimat böyle, bunda adalet yok!" diye söylenmeye başladı. Hz. Peygamber (s.a.v), bu sözleri işitince kızdı, yüzü kıpkırmızı oldu; buna karşılık sadece şunları söyledi:

"Kardeşim Musa'ya (a.s) Allah rahmet etsin! Ona da eziyet edildi fakat, o hep sabretti.'

Anlatmış olduğumuz bu haber ve hikayeler, nasihat olarak bir idareciye yeter. Kalbinde iman nuru yerleşmişse, bunlar ona tesir eder. Eğer tesir etmezse, kalplerinde iman nuru kalmamış demektir; onların imanı sadece dillerindedir.

Her sene müslümanların malından binlerce para toplayan ve zimmetine geçiren bir idareciye, kıyamet günü bunların hesabı sorulur ve sonuçta azaba çarptırılır. Böyle bir kimseye bu anlatılanlar nasıl tesir eder? Bu hâl, ileri seviyede bir gaflet, din ve inanç zayıflığıdır.

Beşinci Esas - İdarecinin Merhameti

Ey sultan! İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendinin halktan biri, başkasının da bir lider olduğunu düşün! Kendin için razı olmadığın şeylere, her hangi bir müslüman için de razı olma! Kendin için razı olmadığın şeyleri, onlar için hoş görürsen, halkına ihanet etmiş ve emrin altındakileri aldatmış olursun.

Hz. Peygamber (s.a.v) Bedir günü, sahabelerin yapmış oldukları bir gölgelikte oturuyordu. O sırada Cibril-i Emin geldi ve:

"Ey Muhammed! Ashabın güneşin altındayken senin gölgede oturman uygun mudur?" dedi.

Peygamber (s.a.v) böyle ufak bir şey için bile uyarılmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

Ey sultan! İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendinin halktan biri, başkasının da bir lider olduğunu düşün!

Kendin için razı olmadığın şeylere, her hangi bir müslüman için de razı olma!

"Kim, ateşten kurtulmayı ve cennete girmeyi isterse, ölüm anında dilinde kelime-i şehadet olsun. Bir de kendisinin hoşlanmadığı bir şeyi müslümanlar için de hoş görmesin.

Bir başka hadiste şöyle buyurmuştur:

"Kim, kalbinde Allah'tan başka bir dert ve düşünceyle sabahlarsa, onun Allah katında hiçbir değeri yoktur. Kim müslümanlara şefkat göstermezse, onlardan değildir.

Altıncı Esas - Halkın İhtiyaçlarıyla İlgilenmek

Ey sultan! İhtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını arzetmek için kapınıza gelip sizi beklemesini küçük görmeyiniz. Bu tehlikeli işten sakının. Müslümanların ihtiyaçları ile meşgul iken nafile ibadetleri bir tarafa bırakıp bir an önce onların sorunlarını gidermeye çalışınız. Çünkü müslümanların ihtiyaçlarını gidermeniz, nafile ibadetten daha üstündür.

Nükte: Ömer b. Abdülaziz, her gün öğleye kadar müslümanların sıkıntıları ile ilgilenirdi. Yine bir gün öğleye doğru yorgunluktan dolayı istirahata çekildiği bir sırada küçük oğlu içeri girdi ve:

"Babacığım! İnsanlar ihtiyaçlarının giderilmesi için kapında beklerken, onların haklarını yerine getirmede böyle gevşek davrandığın bir anda, başına ölümün gelmesinden seni emin eden nedir?" dedi. Ömer b. Abdülaziz:

"Doğru söyledin" dedi ve tekrar halkın ihtiyaçlarını dinlediği meclise geri döndü.

Yedinci Esas - İsraftan Sakınmak

Ey sultan! Nefsini, övünülecek giysiler giymek ve hoş yiyecek yemek gibi şehevî arzularına alıştırma. Her şeyde kanaatkar ol; çünkü kanaatsiz adalet olmaz.

Nükte:

Hz. Ömer (r.a), tanıdığı salihlerden birisine:

- Davranış ve tutumumda hoşlanmadığın bir şey var mı? diye sordu; o da:

- Duyduğuma göre sen sofranda iki somun ekmeği bulunduruyor, bir de gece ayrı gündüz ayrı elbise giyiyormuşsun? dedi. Hz. Ömer:

Başka kusurumu gördün mü? diye sordu, o:

- Hayır; görmedim, dedi. O zaman Hz. Ömer (r.a):

- Allah'a yemin olsun ki, bu ikisi bir daha olmayacak, dedi.

Sekizinci Esas - Şefkat ve Lütufla Davranmak

Ey sultan! Mümkün mertebe muamelelerinizde şefkatli ve lütufkar olunuz; şiddet ve sertlikten sakınınız. Hz. peygamber (s.a.v):

"Halkına şefkat göstermeyene (lidere) Allah da şefkat göstermez" buyurarak şöyle dua etmiştir:

"Allahım! Halkına lütufta bulunan lidere sen de lütuf-ta bulun. Şiddet gösterene sen de şiddetli ol.

Peygamber Efendimiz (s.a.v):

"Liderlik ve valiliğin hakkını verene iki sevap, vermeyene de iki günah vardır buyurmuşlardır.

ibnu Arâbî, Câmiu't-Tirmizî üzerine yaptığı Ârizetü'l-Ahveziyye adlı eserinde, "Hüküm vermede yetkili olan kişi, isabet de edebilir, hata da yapabilir" hadisini zikrettikten sonra, "Hâkim, hükmünde isabet ederse iki sevap; hata ederse bir sevap alır" hadisini getirmiş ve delil olarak da En'am suresi 16. ayetini zikretmiştir.


Nükte:

Emevî halifelerinden Hişam b. Abdülmelik,(Hişam b. Abdülmelik (ö. Miladi: 743 Rusâfe): Emevî hanedanının onuncu halifesi ve hükümdarıdır. Babası, halife Abdülmelik b. Mervân dır. Onun zamanında devletin maliyesi en parlak noktaya ulaştı. Bizans'lılarla ve Hazar kıyılarındaki Türklerle savaştı. Bu savaşta Türklere yenilerek geri çekilmek zorunda kaldı. Hayatının son zamanlarında Berberilerle yaptığı savaşlar neticesinde bozguna uğrayan Hişam, Rusafe'ye çekildi ve orada yaşadı. Bir müddet sonra burada vefat etti.) zamanın alimlerinden Ebu Hâzım'a giderek: "Halifelik işlerinde kurtuluşun yolu nedir?" diye sordu;

Ebu Hazım: "Aldığın her dirhemi helaliyle alman ve hak sahibine vermendir" dedi Hişam: "Ey Hazım, sen ne diyorsun? Buna kimin gücü yeter?" deyince; Ebu Hazım:

"Cennetin nimetlerini isteyen ve cehennemden de korkan kişinin gücü yeter" diye cevap verdi.

Dokuzuncu Esas - Övgülere Aldanmamak

Ey sultan! İslam'ın kuralları çerçevesinde halkının senden hoşnut olmasına gayret et. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Ümmetimin en hayırlı idarecileri; sizlerin onları, onların da sizi sevdiği idarecilerdir. İdarecilerin en kötüleri ise sizlerin onlara, onların da sizlere kızdığı ve lanet ettiği kimselerdir.

Lider olan kişinin, kendisine gelerek övgüler yağdıranlara aldanmaması, bütün halkın da onun gibi kendisinden razı olduğunu düşünmemesi gerekir. Çünkü kendisini öven kimse, bunu ondan korktuğu için yapmaktadır. İdarecinin, halkın dilinde dolaşan kusurlarını ve asıl hâlini öğrenmesi için, itimat ettiği kimseleri görevlendirip halkın içine göndermesi ve hakkında ne düşündüklerini sordurması gerekir.

Onuncu Esas - Allah Rızası İçin İş Yapmak

Halkın idaresini üstlenen kimse, dine aykırı hareket ederek insanlardan hiç birinin hoşnutluğunu aramamalıdır. Zira dine aykırı hareket eden kişiye kızılmasında bir sakınca yoktur. Çünkü sana nefsi için kızan kimsenin, bu kızmasının bir zararı olmaz.

Hz. Ömer (r.a): "Ben, her sabah, insanların yarısının bana öfkeli olduğu halde sabahlarım" derdi.

Hakkı olan herkesin kızması doğrudur. İdarecinin, kendisine gelen iki hasmı (davacı ve davalıyı) razı etmesi mümkün değildir. İnsanların çoğu cahil olduklarından, halkın hoşnutluğu için Cenab-ı Hakk'ın razı olduğu şeyi terk ederler.

Allah her ikisinden de razı olsun, Hz. Muaviye, Hz. Aişe'ye bir mektup yazarak, kendisine kısa bir nasihat yazmasını istedi. O da mektubunda Hz. Peygamberden (s.a.v) işittiği şu hadisi yazdı:

Ümmetimin en hayırlı idarecileri; sizlerin onları, onların da sizi sevdiği idarecilerdir. İdarecilerin en kötüleri ise sizlerin onlara, onların da sizlere kızdığı ve lanet ettiği kimselerdir.

"Halkı kızdırma pahasına da olsa Allah'ın (c.c) rızasını arayan kimseden Allah da, insanlar da razı olur. Hakk'ın gazabını çeken işlerle halkın hoşnutluğunu arayan kimseden, Allah da (c.c) insanlarda razı olmaz.

Mesela, Allah'a itaati emretmemek, din işlerini öğretmemek, onlara haram yedirmek, çalışanın ücretini vermemek, kadının mehrini vermemek gibi işleri yapanlara, hem Hak hem de halk kızar.