DİYALEKTİK KAVRAMI

ARNOLD HAUSER
Çeviren: Ahmet Cemal

Diyalektik, felsefenin temel sorunlarından biriyle bağıntılıdır: yalın algılamadan ayrımlaşmış deneyime, bilince yabancı nesneden bilinçli algılamaya yetenekli özneye, salt doğadan kültüre ve tarihe yönelen devinimle ilgilidir. Diyalektik, her şeyden önce şunu sorar: kültür durumuna erişildiğinde, ne olur? Tarih, akışını nasıl sürdürür? Hangi neden gelişmenin taşıyıcılarının yollarını sürdürmelerini sağlar? Daha sonraki gelişme hangi biçimler içersinde gerçekleşir ve olayların ereği nedir? Diyalektik öğretisinin kendisine çıkış noktası yaptığı temel ilkeye göre, tartışma götürür konuma gelen, değişimi gereksinen tutumların, insanlar arasındaki nazik ilişkilerin ve eskimiş geleneklerin, buyruklar ve istemler kılığında geçerlik kazandıkları yer çatışkılardır (Antinomie). Tek yanlı her görüş ve her bakış açısı, tikel nitelikteki her türlü yarar ve başarıya ulaşma çabası, çelişkilere yol açar ve bireyin karşısına onu seçime zorlayan seçenekler çıkarır. Her yeni bakış açısı görmezlikten gelinemeyecek, karşıt yä da aynı yönde bir görüşle bağıntılıdır.

Görüşlerin çatışması sırasında ortaya çıkan bakış açılarının çokluğu ölçüsünde, sonunda geçerlik kazanan davranışın ana nedenlerini birbirine karşıt yararlar arasında saptayabilme olasılığı da artar. Diyalektik düşünme çabasının ereği, birbiriyle çekişen güçlerin bütünselliğine olabildiğince yaklaşım sağlamak ve söz konusu bütünün kurucu öğelerinin kaynaklandığı alanı olabildiğince kesin biçimde sergilemektir. Bu bağlamda bir yetkindik, doğal olarak her zaman ancak yaklaşık nitelikte olmak üzere sağlanabilir. Bilimsel araştırma, işbölümü ilkesine dayanan bir araştırma, yöntemi olarak, aslında sayısı sürekli artan, tüketilmesi sürekli olanaksızlaşan etkenleri alanına alır ve diyalektik nitelikteki soru sorma işleminin alanı da gelişmeyle birlikte sürekli genişlediğinden, olası yanıtların bütünselliği de giderek olanaksızlasın İşlenecek malzemenin ayrımlaşması, bununla eşzamanlı olarak da özümsenmesi bakımından, ancak daha başlangıçta odaklaşmış, yoğun bir bütünselliğe yönelik sanatsal betimleme elverişli olabilir.

Oysa Hegel'e ve Marx'a göre, sanat da özerk ve içkin, bir bütünselliği olan ya da böyle bir bütünsellik vaat eden bir özyapıda değildir. Bu düşünürlere göre, sanat da tarihsel-toplumsal gelişmenin akışının bütünü içersinde yalnızca bir etken oluşturur. Gerek gerçekleşmiş, gerekse gerçekleşmekte olan tüm yapıtların,biçimlerin ve biçemlerin toptan birimi ve kuşatıcı kavramı niteliğindeki sanat, insanlık tarihinin akışı içersinde salt bir basamağa ya da evreye, diyalektik bir öğeye dönüşür. Sanat, somut sanat yapıtının somut yaşantı açısından taşıdığı tözelîikten yoksun kalır. Böyle bir yapıtın yoğun bütünselliği, geniş ölçüde artık bu yapıtın üstünde değişiklik yapılamamasından, düzeltüememesinden ve oluşturulmasının sürdürülememesinden kaynaklanır. Buna karşılık genel bir kategori olarak sanat, kapsamı açısından tamamlanması diye bir şey söz konusu olamayacağından, nitel bakımdan düzeltilmesi olanaksız da olsa, geliştirilebilir ve tekniği daha yüksek aşamalara götürülebilir. Somut yapıt ise, ancak yaratma süreci sırasında nitel değişime uğrayabilir; bir kez tamamlandıktan sonra, artık yalnızca değişik yorumlara açılır, ama tözel bir değişime uğrayabilmesi olanaksızlaşır.

Bireyle toplum, buluşlarla gelenek, öznel anlatım istenci ile nesnel anlatım araçları arasındaki ilişki gibi, yapıta içkin estetik etkenlerle yapıtın dışındaki üretim koşulları arasındaki ilişki de, temelde bir diyalektik ilişkidir. Sanat alanındaki yaratmanın aralarında bağıntı kurulan öğeleri, birbirlerini salt etkilemekle kalmayıp, bununla eşzamanlı olarak karşılıklı bağımlılık ilişkisi içersinde birbirlerini kurarlar. Bunların ne türden olduğunu bilmek için, birbirlerini nasıl karşılıklı olarak şart koştuklarını bilmek gerekir. Toplumun, toplumsal kurumların ve iletişim araçlarının, bir birinden farklı bireylere, bu bireylerin gereksinim ve istemlerine göre biçimlenmesi gibi, özneler ve bu öznelerin anlatım çabaları da kısmen elde bulunan anlatım biçiminin ürünleri olarak ortaya
çıkar. Diyalektik olgusu içersinde işin, çalışanların bir edimi olmasının yanı sıra, emekçi de kendi ediminin kişileşmesidir.

Marx'ın, insanın kendi tarihinin ve kendi kendisinin yaratıcısı olduğu yolundaki sözü, yalnızca bu görüşün ışığında tam anlamını kazanır; buna göre insan, ancak kendi ürettiği ortamların, araçların ve oluşumların arasında ve bunlar sayesinde varoluşunu yönlendirir, yeteneklerini geliştirir ve doğa ile savaşında gücünü artırır.Üretim güçleriyle üretim araçları, altyapıyla üstyapı, ekonomi ile ideoloji arasındaki iç ilişki, yalnızca bu karşılıklı kurucu işlevin diyalektik anlamının ışığında açıklanabilir konuma gelir.

Bir olgunun kurucu öğelerinin anlamının önceden saptanmış olduğu, diyalektik olmaktan uzak, dogmatik bir kavramlaştırmada, bütünün öğeleri birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış ve birbiriyle bağdaştırılamaz konumda kalır; buradaki durumu Hegel'e göre beden vè ruh açıklanmasıyla karşılaştırabiliriz. Hegel'in savma göre, beden ve ruhun «birbirlerine karşı soyut bir bağımsızlık içinde bulundukları varsayıldığında, başka her maddenin bir başka madde ile tümüyle kaynaşmasının olanaksız oluşu gibi, ruh ve maddenin de birbiriyle kaynaşması olanaksızdır».

Yalnızca karşıt olguların ve görüşlerin birbirini karşılıklı etkilemesini ve birbiriyle uyum sağlamasını kapsamakla yetinen bir diyalektik, bunlar arasındaki kaynaşmanın istemlerini karşılayamaz. Çünkü diyalektik, ne karşıt olguların ve karşıt görüşlerin birbiri içersinde tümüyle erimesini, ne de birinin ötekini kesin bir yenilgiye uğratmasını ifade eder; diyalektik, salt bunların karşılıklı birbirlerine bağımlı oluşlarına karşm, özelliklerini korumaları demektir.

Diyalektik düşünce için temel nitelik taşıyan ilke, karşıt kuralların ve tutumların birbirini dışlamadığı, tersine — birey ve toplum ya da biçim ve içerik gibi — birbirine kopmaz biçimde bağlı bulunduğunu, özünün de ancak bu karşıtlıkta belirginleştiği saptamasına dayanır.

Bir bütün olarak kültürel gelişmenin akışı, diyalektik sürecinde,tarihsel durumların kurucu öğeleri arasmdaki dengenin bozulmasında ve sarsılmasında, bu öğelerin olumlu etkenlerinin yadsınmasında, statik konumlarının dinamik konuma dönüştürülmesinde, duran ne varsa, tümünün devindirilmesinde en anlamlı ve en etkileyici biçimde dile gelir. Birbiriyle çelişen koşulların, eskimiş üretim ilişkileriyle yeni üretim güçlerinin, öznel nitelikteki ileriye itici gereksinimlerle, nesnel nitelikteki engelleyici koşulların, toplumsal açıdan değişen ölçülerde durağan yapıdaki ideolojilerin karşı karşıya bulunduğu olumsuzluk ve tedirginlik evresi, «yadsımanın yadsınması» yoluyla yeni bir dengeye ve karşıtlıkların birbiriyle bir kez daha dengelenmesine zorunlu olarak yol açar.

Bireylerin değişim geçiren maddi olgularla karşılaşmaları ve bunlara ilişkin olarak ortaya koydukları direniş, dışlama ya da uyum sağlama tutumları sonucunda öbekleşmenin yapısı, mülkiyet ilişkileri, iktidar biçimleri, hukuk kuralları, kurumlar, töre ve gelenekler oluşur ve değişime uğrar. Belli bir toplumsal yapı, ancak varoluş koşulları ile yaşam gereksinimlerinin oluşturduğu ikicilik (Dualismus), zorla ya da rızayla benimsenme aracılığıyla dengede kaldığı sürece varlığını koruyabilir; maddi ya da tinsel nitelikteki yeni üretici güçlerin üretim ile tüketim, hizmet ile ücret, ilerleme çabası ile başarıya ulaşma olanağı arasındaki dengeyi bozduğu anda, sistem sarsılmaya ve gücünü yitirmeye başlar.

Diyalektiğin anlaşılabilmesi için, yalnızca varolmakla kalmayıp, varolduğunun bilincine varan, bu bilinçle yetinmeyip yaşamını değiştirmek isteyen insanoğlunun bir birlik taşımaktan uzak yapısının göz önünde bulundurulması, gereklidir. Marx'da bu ikicilik, özellikle kuram ile uygulamanın birbirinden aynlamazlığı öğretisinde dile gelir. Ancak tanımı ve yorumu ne olursa olsun, tarihin ve kültürün diyalektiğinin ağırlık noktası, görünüşte birbiriyle bağdaştırılması olanaksız karşıtlıklar arasında sağlanması gereken bütünlük üstünde toplanır; bu diyalektiğin kaynağını ise toplumsal bilincin ideolojileri ile salt doğruluk düşüncesi, içten gelen istek ile sınırlı yapabilme erki, yaşamım değiştirme isteği ile insanın varoluşunda yatan üşengeçlik arasındaki hesaplaşma, kısacası gereksinimlerimiz, yararlarımız ve ereklerimizle, varoluşumuzun maddi koşullan arasındaki hesaplaşma oluşturur — bu, içersinde ilerlemeyle gerilemenin, niyetle koşulun, bilinçli ve bilinçdışı etkenlerin birbiriyle ayrılmaz biçimde bağlı bulunduğu bir rakkas hareketidir. Bu devinimi sürekli durdurmak, akılcı düşünce açısından olanaksızdır; böyle bir şey, tarihin sonu demek olur; tarihin son bulacağını söylemek ise, salt kehanettir. İnsan şuna ya da buna, istediği ya da elinden geldiği ölçüde inanabilir; ancak akılcı düşünce açısından tarihin sınırları, insanlığın sınırlarıyla bir ve aynıdır. Bu sınırın ötesine geçebilmek için ya doğal duruma geri dönmek, ya da her türlü parçalanmadan ve yabancılaşmadan kurtulmuş, ütopik bir dünyayı tasarımlayabilmek gerekir.

Etimolojik açıdan diyalektik, görüşme, hesaplaşma ya da bilimsel tartışma olarak belirlenebilir. Diyalektiğin bir anlam ve amacının olabilmesi ise, görüşme sırasında tarafların, karşıt görüşlerin, tutumların ve çabaların temsilcileri sıfatıyla, soru ve yanıt, kışkırtma ve karşılık verme, saldırı ve savunma yoluyla bir bilgiye ya da karara varabilmelerine bağlıdır; burada tarafların hiçbiri açısından mutlak anlamda haklı çıkmak diye bir şey söz konusu değildir; ikisi birlikte, doğru tutum, amaca uygun ve pratik düşünce ya da koşullara uygun davranış olarak daha önce tanımadıkları, ya da ulaşılabilecek gibi görmedikleri bir çözüme varmışlardır.

Gerek Hegel, gerekse Marx, pragmatik düşünme alanıyla tarihsel-toplumsal gelişme alanında aynı diyalektik ilkenin egemenliğini tanımışlardı; bu düşünürlere göre diyalektik, insanoğlunun çeşitli eylem alanları arasındaki bağı oluşturmaktaydı. Ve özellikle Marx'm, insanlarca gerçekleştirilmesi gereken istem ve görevlerin bütünü olarak gerçekçi insancılıktan (realistischer Humanismus) anladığı, bu düşünürün temel inancına göre, gerek uygulamada, gerekse kuramsal düşünce ve sanatsal yaratma alanında, gerçekliğin deneyci yöntemle doğru yansıtılması tarafından belirlenmekteydi. Ancak Marx'a göre bu yansıtmanın «doğruluğu», insanların davranış biçimlerinin kesinlikle ya da yalnızca dışardan belirlendiği anlamını taşımıyordu. Gerçekçi insancılık anlamında diyalektiğin tümü, bu diyalektik içersinde geçerlik kazanan çelişkilerin dış varoluş koşullarının değişimiyle edimselleşmesi, buna karşılık diyalektik sürecin öznel nitelikteki bir kategori mekanizmasının iç dinamizmiyle, tepki gösterme yeteneği ve işlev yerine getirmeye hazır oluşu aracılığıyla gerçekleşmesi yönünden içkin belirlenmişlik konumundadır. Belli bir sistemi önemli ölçüde belirleyen dönüşümler yalnızca üretim güçlerinin ya da yalnızca üretim ilişkilerinin alanında, başka deyişle tek başına altyapıda veya üstyapıda değil, ama her iki alanda birden aynı zamanda gerçekleşir.

Bu dönüşümler açısından altyapı varlığı kesinlikle gerekli bir dayanak, üstyapı ise bu dönüşümlerin tek iletişime elverişli, düzenli ve anlaşılabilir dile geliş biçimidir. İnsanoğlu, çelişkilerin, bunalımların, çekişmelerin varlığının ve bunlarla hesaplaşmanın kaçınılmazlığının bilincine ancak üstyapı düzeyinde varır.

Sav ile karşı sav, yadsıma ile yadsımanın yadsınması, hiçbir biçimde salt bir düşünce ürününe, gerçekliğin salt yönetilmesine ya da yorumuna dönüşmemelerine karşın, ancak üstyapı düzeyinde karşılıklı anlamlarına kavuşurlar. Bütün bunlar, maddi temelde ne denli derin kök salmış olursa olsun, üstyapı olarak altyapıda bulunmayan bir nitelik alır.

Varoluşla bağıntılı tüm düşünmenin ve istemenin dayandığı temel olgu, öznenin hiçbir zaman kendini önceden tamamlanmış bir nesneler dünyasıyla karşı karşıya bulmaması, birey ile dünyanın her zaman bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi içersinde yer alması durumudur. Bu iki faktörden hiçbiri yalnızca ürün ya da yalnızca üretici değildir. Diyalektikten kaçınılamayış ve yine diyalektiğin son bulmazlığı, kendi kendini nesnelleştiren bilincin kendini gelişmesinin her noktasında görece nitelikte tembel ve inatçı bir öğeyle, bilince uzak ve özneye yabancı bir gerçekle, kaba bir maddi varoluş olgusuyla ya da artık özerkleşmiş, nesnel biçime dönüşmüş bir kültür oluşumuyla karşı karşıya bulmasından, bu kaba maddesellikle ya da kültürel açıdan biçimlenmiş nesnellikle bir gerilime girmesinden, bunlardan biriyle ya da ötekiyle bir çatışmaya girmesinden, bir denge bulmaya, dinamik karşıtlığı statik bir dengeye getirmeye çalışmasından kaynaklanır; sonunda bu durgun konum da, devindirici nitelikte yeni bir direnişin ortaya çıkması sonucu bozulur ve daha büyük, daha çok yönlü gerilimleri ortadan kaldırıcı bir dengeye doğru itilir.

Bu karşılıklı bağlılık içersinde diyalektiğin en belirleyici özelliklerinden biri, başka deyişle diyalektiğin önceden kestirilebilmesi olanaksız ölçüde dalgalı, dirimbilimsel-türeyimsel gelişmenin izlediği düz çizgiyle karşılaştırılamayacak akışı belirginleşir. Diyalektik bir açıdan bakıldığında tarihsel süreç, yönü açıkça belli, kaynağından doğrudan ve kesintisiz türetilebilen bir olgu değil, sürekli ortaya çıkan ve yeni yan etkiler yaratan etkenlerin ağır oluşan, sürekli değişim geçiren sonucudur. Gelişmenin her evresi yaratıcı nitelikte, daha önceki evrelerin tümünü değiştiren, bunlara farklı değerler tanıyan bir öğe yapısında olabilir. Çıkış noktası yapılabilecek her konum, gelişmenin akışı boyunca en değişik karşıtlıklara rastlar ve en beklenmedik çekişmelerin içine girer; böylece de ulaşılan her çözüm ya da bireşim, sayısız yeni karşıtlık çiftlerinin savına dönüşebilir.

Bütün bu çizgileri taşıyan toplumsal süreç,diyalektik oluşumun en çarpıcı örneğidir. Tarihsel dönüşümlerin çekişmelerin varlığını şart koşan ve çekişmelerle dolu özyapısını ve dönüşümlerden kaynaklanan oluşumların yapısından ayrılamayan çelişikliği, toplumsal süreç kadar canlı ve eksiksiz yansıtabilen bir başka görünüm daha yoktur. Toplumsal oluşumların — gruplar, birlikler, sınıflar, eğitim kesimleri — kendine özgü yapısı, bunların bireysel olarak ayrımlaşmış, toplumsal açıdan ise bütünleşmiş biriliğinden kaynaklanır. Bu ikili yapı, söz konusu oluşumların diyalektik değişebilirliğini zorunlu kılar. Toplumsal yapıların diyalektiği açısından ayırıcı özellik niteliğini taşıyan nokta, öznenin ancak bu oluşumlar sayesinde ne ise, o olabilmesi, başka deyişle, toplumsal bir varlığın bireysel özgürlüğünün kişileşmesini ve bireyin toplumsal açıdan bağımlılığını yansıtabilmesidir.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP