DÜŞÜNCELER ve SOHBETLER -4

1-Denize açılmak niyetinde isek açılmak için iyi bir rüzgar isteriz. Bu rüzgarı endişe içinde beklerken ekseriya havanın nasıl olduğunu soruşturuz. "Ah, gene şimal rüzgarı! İşimize hiç yaramayan bu şimal rüzgarını ne yapmalı? Ne vakit batı rüzgarı esecek?" Dostum batı rüzgarı ne vakit isterse o vakit esecek, daha dogrusu ona hakim olan ne vakit isterse! Sen yeni bir Aiolos gibi rüzgari tanzim eden kuvvet misin? Biz ancak elimizde olana hakimiz ve bütün başka şeyleri karşımıza çıktıkları gibi almaya mecburuz.

2-Saati gelince öleceğim. Lakin kendisine verileni iade eden bir adam gibi öleceğim.

3-Yiyecek bir şeyinin olmadığını ve bana bunu temin için en iğrenç işlere, efendinin oturağını tutmağa kadar tenezzül edip etmemek mi lazım geldiğini soruyorsun? Bu hususta sana ne söyliyebilirim? Bazı insanlar oturak tutmayı açlıktan ölmeğe üstün tutar, bazıları oturak tutmaya katlanamazlar. Bu meselede görüşü alınacak ben değilim, sensin. Kendi kıymetini tart ve karar ver.

4-İnsanlar kendilerine ya gereğinden fazla ya da gereğinden az değer biçerler. Herkes kendine ne kıymet biçerse pahası odur. Bununla birlikte istersen kendine hür, istersen esir olarak kıymet biç. Bu senin elindedir.

5-Gömleğinin bir teli nasıl bütün diğer tellere benziyorsa öylece sen de alelade insanlara benzemek istiyorsun! Ben, sadece parlak olduğundan değil, fakat nereden kullanılırsa kullanılsın, orasını güzelleştirdiği için makbul sayılan erguvanirenkte bir kuşak olmak isterim. Niçin bana başkaları gibi olmamı tavsiye ediyorsun? O zaman sadece iplik olacağım, kadife olmıyacağım.

6-İnsanlar daha az ilkel ve daha az kaba olan bir yemegi icat ettiği için Triptolemos'a mabetler ve mezbahalar inşa ettiler. İçimizden hangimiz gönlünden, hakikatı bulanları; youmuzu aydınlatanları ve ruhlarımızdan bilgisizlikle sapıtmanın karanlıklarını kovanları takdis etmiştir.

7-Ben sana fazilet sahasında yaptığın ilerlemeyi soruyorum ve sen bana Khrysippos'un iyi anladığını öğünerek söylediğin kitabını gösteriyorsun. Bu tıpkı kuvvetini öğrenmek istediğim bir atletin bana kaslı kollarını ve geniş omuzlarını gösterceği yerde sadece eldivenlerini göstermesi gibi bir şeydir. Ey sefil esir! Bir atletin eldivenleri ile ne yaptığını ögrenmek istediğim gibi Khrysippos'un kitanınn da senin ne işine yaradığını öğrenmek isterim. Arzularını ve korkularını yerli yerince kullandın mı? Yanlız ortay koyulan şeyle ilerleme anlaşılır. Şimdi ruhu daha yüksek daha hür, daha sadık ve daha çok iffetle dolumudur? Ruhun hiçbirşeyin engel olamayacağı ve bulandıramayacağı bir halde midir? Bütün hayatından iniltileri, şikayetleri ve manasız feryatları kovabildin mi? Ah ben ne bedbahtım! Hapsin, sürgünün ve zehrin ne olduğunu iyice biliyor musun?

8-En çok göze çarpan hakikatlara teslim olmayanlarla münakaşa neye yarar? Bunlar insan değil taştırlar.

9-İnsanlar ne yaparlar? korktukları şeyden titreyerek yerlerinde dururlar ve çektikleri ıstıraptan inleyip şikayet ederler. Bu zaaftan ne çıkar, ne elde edilir? Şikayet ve küfür.

10-Ruhunun büyüklüğü enginliğiyle degil kanaatlerindeki kesinliği ve hakikatle ölçülür.

Tarih Felsefesi Üzerine Bazı Düşünceler - 1


M. Asım YEDİYILDIZ


Bu araştırma, tarih ile ilgili bazı düşünceleri, tabiî bilimler ile sosyal bilimlerdeki gelişmeler çerçevesinde, yeniden gündeme getirmeye çalışmaktadır. Araştırma tarihî gerçeklik ve bilgi-tarih arasındaki münasebetin nasıl kurulduğnu Batıda gelişen farklı düşünce sitemlerinin perspektiflerine göre anlatmaktadır. Bu arada İslam düşünce geleneğinin insan fiillerinin açklanmasının nasıl yapılacağına dair telakkiler de özet olarak irdelenmiştir. Çalışmanın vardığı en önemi sonuç, bilgi-tarihin tam anlamıyla evrensel bilgiye ulaşamayacağı yönündedir. Bununla birlikte söylem evrensele ait olabilir.

Herhangi bir bilim adamının, uğraştığı alanın mahiyetini bilmeden sahasında ilmî bir araştırma yapması çok zordur. Dolayısıyla bu, tarihçiler için de vazgeçilmez bir görevdir. Nitekim Batı’da Tarih felsefesi üzerine pek çok çalışma yapılmıştır . Burada uzun uzadıya bu çalışmalardan bahsedilmeyecek, fakat tarih disiplinin dayandığı ontolojik ve epistemolojik temellerin genel bir değerlendirilmesi yapılmaya çalışılacaktır.

Bu konuyla ilgili ele alınması gereken temel sorun, ontolojik olarak külli Tarih’in gerçekten var olup olmadığı hususudur. Nitekim Tarih Tenkidinin Unsurları adlı eserinde, “Tarihî gerçeklik bizatihî nüfûz edilemez niteliktedir ...” derken Léon E. Halkın’ın kastettiği şey de budur. Gerçekten bu alanda yapılan tartışmalar, tarihî gerçeklik ile onun bilgisi arasındaki uyumu ve bilim tarih arasındaki ayrılıkları gündeme getirmektedir. Tarihle ilgili tartışmalar sosyal bilimler kadar olmasa da, doğa bilimleri sahasında da yapılmaktadır. Dolayısıyla burada öncelikle doğa bilimlerinin temelini teşkil eden ontolojiler üzerinde durulacak, daha sonra bunların sosyal bilim ve tarih alanına nasıl yansıdıkları ele alınacaktır.

1. Varlık Telakkileri ve Tarih

Batıda, bilinen en etkin varlık telakkilerinden birisi kuşkusuz Aristotelesçi anlayıştır. Bu anlayış, ilk çağdan Galileo zamanına kadar hakim olmuştur. Bu anlayışa göre tabiat, madde ve biçimden meydana gelir. Varlıklar, bu unsurların belli oranlar ve şartlar altında birleşmesiyle oluşur. Ve hem bu unsurların hem de onlardan meydana gelen diğer nesnelerin kendine mahsus yapıları ve özellikleri vardır. Nesnelerin nitelikleri, maddede gizil olarak bulunurlar. Descartes, bu anlayışı, maddeye bir kutsallık atfettiği ve unsurlar arası ilişkileri gözardı ettiği için eleştirmiştir. O, bunun yerine söz konusu iki hususu dikkate alan mekanik varlık telakkisini ileri sürmüştür.

Tabiat ona göre, parçaların ilişkilerinden meydana gelen bir bütündür. Bu bakış açısıyla, maddenin gizil bir gücü bulunmadığı kanaatine varılmış ve varlığın yerine varlıktaki ilişkiler aklîleştirilmiştir. Böylece Descartes, tabiatın tanrının eseri olduğunu ortaya çıkarmış olmaktadır. Onun farklı unsurlardan meydana gelmesi ve belli kanunlara göre işlemiş olması, tanrının eseri olmadığını göstermeyeceği gibi niceliksel ve niteliksel özelliklerinin bilinmesini de engellemez.

Bir başka ekol olan deneyci pozitivizme göre Tabiat, tanrının yaratması olarak değil, parçaların birbirleriyle ilişkisinden meydana gelmiştir. Bu sebepledir ki, onu bilebilmek için bu ilişkileri ve unsurları tahlil etmek gerekir. Dikkat edilirse bütün bu teorilerin ortak noktası temelde dünyanın gerçek olduğunu varsaymasıdır.

Bugün, Batı metafiziğinde, buraya kadar bahsedilen özcü gerçeklik anlayışları dışında bir başka görüş daha vardır ki, buna göre varlıktan ziyade sadece varoluş söz konusudur . Bunu en güz el dile getirenlerden birisi, Nicolai Hartmann’dır. Ona göre bilgilerimiz dışında bağımsız bir gerçeklik alanı mevcuttur ve bu maddî ve manevî olarak farklı tabakalardan meydana gelir. Var olan aslında sürekli varoluştur; bir şey yok olur, sonra yine var olur. Gözlenen budur. Bu açıdan Hartmann, gerçekliğin ölçütü olarak maddîlik ya da mekansallığı almaz, onun bir defalık oluşunu, yani zamansallığı kabul eder.

Dolayısıyla varlık tabakalarından her birinin bilinmesi diğerleriyle aynı yolu izlemez. Bilgiler bu tabakalara göre değiştiklerinden nesneler tam olarak bilinemezler. Görüldüğü gibi o, bilgiyi, bilen ile bilinenin karşılıklı varoluşundan hareketle bilinç ile nesnesi arasındaki ilişki olarak tanımlar ve bilme sürecine bilenin tasarımını da dahil eder.

İslam düşüncesinde ise, bunlardan oldukça farklı olarak âlem, Allah’ın sonradan yaratığı ve bir gün son bulacağı varlıklar bütünü olarak görülür. Her ne kadar, âlemin varlığından şüphe edilmiyorsa da, mutlak gerçek olduğu da düşünülmez. Ancak vahdet-i vücûd geleneğinde, âlemin geçici varlığından bile bahsedilmez. Çünkü vahdet-i vücûdçular, yegane varlığın Allah olduğuna ve âlemin onun tecellîleri olup, sadece akıl ve hissimiz bakımından var olduğuna inanırlar. Bu durum âleme ulûhiyyet kazandırmadığı gibi, kendisindeki kesretten dolayı ulûhiyyet çoğaltılmaz. Şu halde Allah sürekli yaratır. Bu gerçek Ku’ran-ı Kerim’de “O bir şey yaratmak istediğinde onun yaptığı ol demekten ibarettir. Hemen oluverir” şeklinde ifade edilir. Fakat biz, yaratılışdaki bu süreci bütünüyle algılayamayız, algılarımız sadece tecellîlerin gözümüze ve hislerimize yansıyan kısmıdır. Algılarımız, bu yansımaların değişmesine veya tekrarına göre şekillense de nesneleri değiştirmez. Bununla birlikte, İslam dünyasında Ali Şeriati gibi âlemin gerçek olduğunu, aldatıcı olmadığını iddia edenler de vardır. Zira o âlemi gerçek kabul etmediğimiz takdirde, bilginin olamayacağına inanmaktadır.

Buradan hareketle, Şeriati, âlemi, mutlak bir gerçekliğin âyetleri olarak görür ve onlar sayesinde gösterdikleri gerçeklere ulaşılabilir. Kısaca belirtilen bu varlık anlayışlarının, tabiî bilimlerde olduğu kadar, sosyal bilimler ve hatta tarih alanındaki epistemolojileri de etkilediği söylenebilir. Şimdi bunların sosyal bilimlere nasıl yansıdıklarını göstermeye çalışalım.

2. Sosyal Bilimleri Belirleyen Ontolojik ve Epistemolojik Temeller

Yukarıda da bahsedildiği üzere, tabiatın belli yasalar çerçevesinde çeşitli unsurların oluşturduğu bir sistem olarak algılanması, bilimin, bu sistemin değişmez evrensel yasalarını aramak şeklinde tanımlanmasına yol açmıştır. Birkaç yüzyıldır hakim olan ve Newtoncu model olarak bilinen bu bilim anlayışı, geçmiş ile gelecek arasında bir benzerliğin olduğunu öngörüyordu. Neredeyse teolojik bir görüş olarak kabul edilebilecek bu anlayışa göre, Tanrı gibi insan da kesin bir bilgiye ulaşabilirdi. Ancak bunun sosyal bilimler alanı için geçerli olmadığı görülünce , doğa ileinsanlar, madde ile akıl, fizîkî dünya ile sosyal ve manevî dünya arasında köklü ayrımlar varsayıldı . Buna gre, tabii ve sosyal alanların bilinmesi farklı metodlara ve bilimlere bağlandı.

Böylece sosyal bilimler alanında birkaç epistemolojik ekol oluştu. Bu ekollerin başında kuşkusuz pozitivistler geliyordu. Atomistik yaklaşımı temsil eden bu görüş, bilimi, zihnimizden bağımsız olarak bulunan hâricî dünyanın tahmîni ve açıklayıcı bilgisini elde etme girişimi olarak tanımladı. Dolayısıyla sosyal olgular sadece, öteki insanlara yöneltilen ve onlardan beklenen davranışlar tarafından yönlendirilen bireysel eylemleri anlamakla anlaşılabilir. Zira tek başlarına var olamayan bireyler, ancak başkalarıyla olan ilişkileri çerçevesinde varlık kazanırlar. Bu sosyal bir fenomen için de geçerlidir. Tıpkı Kuantum mekaniğine göre, atom altı parçacıkların, bağımsız katı maddeler olmayıp, diğer varlıklarla etkileşim süresi içerisinde maddeleştikleri gibi.

İkinci bir ekol, mekanik felsefeden ilham alan Realistlerdir. Onlar gözlenebilir olayların gerisinde değişmeyen yapıların ve mekanizmaların var olduğuna ve bunların tasvir edilebileceğine inanırlar. Daha doğrusu olaylar bu yapıların görünümleridir.

Bu ekolün bir başka versiyonuna göre ise, sosyal bir fenomen, atomistik olarak incelenemez. Çünkü basit temel bir olgu yoktur. Gözlemlenen her sosyal fenomen kompleks bir yapıya sahiptir. Bu yapı yalnız gözlemlenen fenomenlerde değil, onu dile getiren zihinde de içkin olarak bulunmaktadır. Sosyal olaylar doğal olmaktan çok uzlaşımsal(icmaî) bir mahiyete sahiptirler. Yapılar zamanla dönüştüğünden , gözlemlenen olgular her zaman aynı gerçekliği göstermezler. Yapılara işaret eden olaylar zamanla değişirler. Ama değişme hızları aynı olmaz. Tek bir yapı, farklı olaylarda kendisini gösterebilir. Bu anlayışa göre, birey tek başına bir gerçeklik olmayıp, ancak toplumsal bağlamda anlaşılabilir. Buna metodolojik bütüncülük de denilir.

Bu iki görüşü uzlaştıran birde Konvensiyonalistler vardır . Bunlara göre, gözlem ile teorinin arasında bir farklılaşma yapılamaz ve gözlem tekbaşına teorinin doğruluk ve yanlışlığını belirleyemez. Zira zihnimizin dışında bağımsız bir gerçeklik yoktur.

Konvesiyonalistler, bilimin, gözlem ve deneyle test edilebilecek teoriler vasıtasıyla objektif ve doğru açıklamalar getireceğini benimsemezler. Eleştirel teorisyenler ise, algı ve bilginin, insanların kendilerinden bağımsız olarak var olan dünyayı doğru bir şekilde tanıyabilmelerine imkan veren pasif duyusal algılama süreci olarak görülemeyeceğini beyan ederler. Bu iki anlayış olayların izah edilebileceğini kabul etmekle beraber, pozitivistler gibi, bulunabilecek nedenleri zorunlu görmezler.

Postmodernistler, bu yaklaşımların bazı sorunlar çıkardığını ve varlığın özünün Kant’ın deyimiyle numenal alanın bilinmesinin imkansız olduğunu ileri sürerler. Onlara göre, bilim, varlığın mutlak yasalarına ulaşamaz. Şimdiye kadar yapılan şey, objenin belli tasavvurlara indirgenmesidir ve sadece bu açıdan hakikîlik vasfı taşıyabilir. Dolayısıyla “evrensel bir gerçeklikten” sözedilemez. Nitekim Steven Best, bir olayın açıklanmasını ancak farklı bakışların birleştirilmesiyle mümkün olabileceği kanaatindedir.

Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi adlı mühim eserinde, Brian Fay, zıt gibi görünen kavram çi ftlerinin tek başlarına hakikatlerinin olmadığını yazar. Ona göre, bir şeye ya o, ya bu şeklinde değil, diyalektik olarak bakmak gerekir. Çünkü, bir şey aynı anda iki kategoride yer alabilir. Bunlardan her birinin tek başına gerçekliğini iddia etmek, yanlış varsayımlara dayanmaktadır. O sebeple varlıkları mutlak kategorilere ayırmak doğru değildir. Bu, evrensel(külli) ile tikel(cüz’î) karşıtlığı için de geçerlidir. Evrensel tikelsiz tikel de evrenselsiz olamaz. Bu bakımdan evrensel tikelde gerçekleşirken sürekli gelişir. Hiçbir tikel evrenseli kuşatamaz. Ama hiçbir tikel de evrenseli tam olarak temsil edemez. Dolayısıyla bir şey aynı anda hem tikel hem de evrenseldir. Aslında tam bir evrensellik olup olmadığı hususu da tartışmalıdır. İnsanın bütün eylem ve ilişkileri aynı zamanda hem evrensel hem de tikel nitelik taşımaktadır denilebilir.

Varlıkları bir özden ziyade bir süreç olduğunu kabul etmenin daha doğru olduğunu belirten Fay onları, isimler bağlamından ziyade fiiller bağlamında düşünmek gerektiğini ileri sürer. Buna göre, zaman bütün toplumsal varlıkların temeli olarak hatırlamak zorundadır. Çünkü her yerde olan sadece harekettir. Sürekli istihâledir. Toplumsal düşünce, çoğunlukla süreçleri ve etkinlikleri sabit şeyler haline getiriyor. Bu ise toplumsal etkileşim ve pratiklerin ard zamanlı değil de eş zamanlı olarak yorumlanmasına yol açıyor.

Halbuki sosyal ve psikolojik varlıklar şey değil, etkinlik yani fiildir. Fay, görüşlerini bu bağlamda sürdürürken sosyal eylemlerin hep zamansallığına vurgu yapar. Başkalarının “şey” olarak gördükleri sosyal olgular Fay’de süreçler olarak karşımıza çıkar.

Mesela “Geçmiş” diye sabit gözlenebilen bir şey yoktur. Geçmiş geçmiş değildir. Geçmiş bizi şekillendirir, biz de geçmişi tanımlarız . Dolayısıyla salt bir nesnellikten sözedilemez. Bundan dolayı hakkaniyetli olunmalı ve sorumluluk duyulmalıdır. Amaç takdir, anlaşma ve uzlaşma değildir. Kendimizi ve başkalarını eleştirebilmeliyiz. Çünkü her şeyi bir defa da anlamlandırmak
mümkün değildir.

Benzer görüşleri, sosyal bilimlerin yeniden kurulması gerektiğini belirten Gulbenkıan Komisyonu da dile getirir. Uzmanlık anlayışına sahip her sosyal bilim, kendi üyelerine belli standartlar koyduğundan bu, adaylar üzerinde bir baskıya yol açmaktadır. Fakat 1945’den itibaren disiplinlerarası sınırlar kalkmaya başlamıştır. Bu değişim, kavramsallaştırmanın temelinde belli bir felsefî inancın olduğunun farkedilmesiyle meydana gelmiştir. Gerçekten de evrensel
bir kavramlaştırmanın imkansızlığı ileri sürülmüştür. Dolayısıyla sosyal evrende zaman ve mekanı değişmeyen fiziki gerçeklikler olarak değil de, tahlil edilen şeyi oluşturan değişkenler olarak görülmelidir.
1 | 2 | 3

Tarih Felsefesi Üzerine Bazı Düşünceler - 2

Böylece idiografik(tikelin bilimi) ve nomotetik bilimler(genelin bilimi)ayrımının geçerli ve doğal olmadığı ifade edilmiştir. Fakat bunun nasıl yapılacağı açıkça ortaya konmamıştır. Daha doğrusu, Whitehead’in de haklı olarak dile getirdiği gibi, gerek sosyal gerekse doğal hadiselerle ilgili “tecrübemizin her unsurunun yorumlanabilmesi için tutarlı, mantıklı ve zorunlu bir genel düşünce sistemi oluşturma” ihtiyacı giderilememiştir. Ancak karmaşık toplumu ilgilendiren belli başlı sorunların insanların ve doğanın tüm karmaşıklıkları ve etkileşimleri içinde ele alınarak çözülebileceği teklif edilmiştir. Bu teklif de, 19. yüzyılda siyaset, ekonomi, ve sosyal(ya da kültürel/ veya sosyal/kültürel) alanlar şeklindeki ayrımın doğru olmadığı düşüncesine dayandırılmıştır.

Buna mukabil aynı alanla ilgili İslam düşünce tarihinde, bilgi- gerçeklik ilişkisi nasıl anlaşıldı? Bu noktada Gazzâli’nin “kesb” teorisini hatırlatmak yerinde olacaktır kanaatindeyiz. Öncelikle bu teori bir bakıma insan fiillerini anlamanın bir çerçevesi olarak görülmüştür. İnsan fiillerinde Allah ile kulun paylarının durumunu açıklayan Gazzâli, insan fiilinin Allah tarafından yaratıldığı, kul tarafından kesb edildiği inancındadır. Zira insan fiilleri, bedenin hareketlerine, bütün hareketler de özde Allah’ın kudretine bağlıdır. Allah tam kudret sahibidir. Bu açıdan insan fiillerinin Allah’a izafe edilen diğer fiillerle hiçbir farkı yoktur. İnsan eyleminin yaratıcısı değildir. Çünkü bir fiili oluşturan bütün parçaların ne bilgisine ne de denetimine sahiptir. Zaten böyle bir gücü yoktur. Ancak bu kulun fiillerini mutlak cebr altında işlediğini de göstermez.

Dolayısıyla gözlemlenen olayların arda arda gelmesinin, aralarında zorunlu bir sebebi bulunamaz. Bunları ardarda yaratması sadece bir yaratma adetiyle söz konusu olabilir . İlahî âdet olarak nitelendirilebilecek bu kesintisiz yaratmaya göre, yaratılmış şeylerden biri diğeri için şarttır. Bu nedenle birinin önce gelmesi, diğerinin onu izlemesi gerekir. Sözgelimi irade ancak bilgiden sonra, bilgi ancak hayattan sonra, hayat ancak cisimden sonra yaratılır.

Binaenaleyh cismin yaratılması hayatın şartıdır, ama , yaratıcı sebebi değildir. Hayatın yaratılması için cisim şartsa da zorunlu sebep değildir. Hayat cisimden tevellüd etmediği gibi, bilgi de hayattan doğmaz. Bununla birlikte bilginin yaratılması iradenin kararı için şarttır.

Burada sebep ile şart arasında neden böyle bir ayırıma gidildiğini anlayabilmek için, ikisinin aynı işleve ve niteliğe sahip olmadığını farketmek yeterlidir. Üstelik böylece hem islamın tevhidinancı korunmuş olacak hem de, insanın sorumluluğuna yer açılmış olacaktır. Gazzâli böylece âlemde bir düzen olduğunu kabul etmekte ve bunu da bütünüyle Allah’ın takdir ve kazasına bağlamış olmaktadır. O bunu bir örnekle daha da anlaşılır kılmaktadır; yazma eyleminin meydana gelmesi için önce insan nefsinde bilginin yaratılması gerekir ki, bu marifet veya idraktır. 2- İnsan nefsinde isteme gücünün yaratılması ki bu iradedir. 3- İnsan elinde yazma gücü yaratılması ki bu yazma kudretidir. 4 - Onun elinde yazma hareketinin yaratılması ki bu da yazma eylemidir. İşte bu dörtşarttan biri varolmadıkça yazma eylemi gerçekleşmez. Ancak bu şatlardan hiçbiri diğerinin sebebi değildir. Allah kimin nefsinde bu dört şeyi birbirini izleyen veya tamamlayan şekilde yaratırsa o kişi yazma eylemini gerçekleştirebilir.

Şu halde insandan yazma eyleminin ortaya çıkmasını, kelamcılardan kimisi cebr, kimisi ihtira, bazısı da kesb olarak nitelemişlerdir. Bunlar, bir açıdan doğru gibi görünseler de eksiktirler. Zira insan iradesine atfedilen eylem, kendisi tarafından yaratılmadığı için tam bir hürriyetle o eylemi yapmamıştır. Yani mutlak bir ihtiraya sahip değildir. Ancak eylemin yapılmasını arzu etmesi ve yapmak üzere azm etmesi sebebiyle sorumluluktan da kurtulamaz. O eylemi tam bir hürriyet içerisinde yapmadığı gibi, bir cebr ile de yapmaz. İnsan yine tecrübeyle (nefsiyle) bilir ki, o bazı eylemi yapmağa güç yetirdiği halde bazılarını yapmak veya yapmamak konusunda etkisi yoktur. Burada o eylemin meydana gelmesi için gerekli bütün şartların kendi elinde olmadığını, ancak irade edebildiğini ve onu yapmak için bazı şeylere yönlenebildiği bizzat nefsinde duyar. Şu halde bir eylem bütünüyle cebr altında şekillenmez. O halde buna ne cebr ne de ihtira diyebilmek mümkündür. Bu ancak, Allah yaratır insan kazanır manasındaki kesb ile izah edilebilir.

Gazzâl i ’nin şart dediğine Cüveynî sebep demektedir. Ona göre, sebepler tam değilse, eylem gerçekleşmez. Buna göre , Cüveynî Allah’ı, insan fiillerinin dolaylı sebebi olarak görür. Halbuki Gazzâli böyle düşünmez. İnsanın kesbi konusunda diğer İslam düşünürlerinin tartışmalarını devam ettirmek mümkünse de, bu konudaki görüşler, temelde pek farklı değildir. İslam dünyasında genel olarak takip edilen Eş’ârî ve Matûridî de insan fiilini, hem Allahın yaratması, hem de insanın kesbinin sonucu olarak mütaala ederler.

Gazzâli bilme vasıtalarını ise beş duyu, akıl ve keşf olarak açıklar. İlk ikisi kesin bilgi sağlamakta yeterli değildir. Bunun için, keşf kabiliyetinin de kullanılması gerekir. Bu da nefsin arındırılmasıyla mümkündür. Tezkiye edilmiş bir nefis, yakîn bir bilgiye muhakkak ulaşacaktır. Fakat Gazzâli duyular ve akıl yetisinin gereksizliğini savunmaz. O bu yetilerle, salt hakikatin
kavranılamayacağını, dolayısıyla bu tür bilgilerin kesin olmadığını ifade eder.

İlmi, bir şeyin kendi zatının bilinmesi şeklinde tanımlayan Muhyiddin ibn Arabî, bunun akıl ile kavranmasının mümkün olmadığını belirtir ve üç türlü ilimden bahseder; ilmü’l-akl, ilmü’l-ahval, ilmül esrar. İlmü’l-akl, istidlal ve istinbat yoluyla ulaşılabilen bilgilerdir. Bunlar doğru ya da yanlış olabilir. İlmü’l-ahval, bir şeye ait tecrübi bilgilerdir. Bunların objektifliğinden (kesinliğinden) de bahsedilemez. Bu iki bilgi yolu da bizleri yanıltabilir. İlmü’l-esrara gelince, yüce güç tarafından insan kalbine ilham edilen bilgidir. Vahiy veya ilham bu türe girer. Arabî, nefsin amel ve takvası sayesinde vahiy dışında da eşyanın gerisindeki yönetici saiklerin kavranabileceğini kabul eder. Gerçekten de akıl ile üretilen bilgiler dışındaki bilginin kabul edilmemesinin sebebi sadece objektiflik meselesi ise, bu akıl ve habere dayalı bilgiler için de tam olarak sağlanamamaktadır. Dolayısıyla kalbe doğan düşünceler olarak nitelendirilebilecek keşfi(sezgisel) bilgiler, söyleyen kişinin kişiliğine göre dikkate alınabilir.

O halde bilginin objeye uygunluğu meselesi şimdiye kadar tartışılanın ötesinde ele alınmalıdır. Duyularla elde edilen veriler, yanlışlanabileceği gibi, doğrulanabilirler de. Ama bize hiçbir zaman evrensel gerçeklik sunmazlar. Akılla elde edilen veriler de aynı hükme bağlıdır. Ancak duyulara göre biraz daha uzun ömürlü olabilirler. Keşf ile elde edilen veriler, başka bir tecrübeyle doğrulanarak aydınlanabilir. Fakat ne olursa olsun, varlığın bütününü kavramaları mümkün değildir. Son noktada evrensel gerçekliği bilmek diye bir şeyi kimse ileri süremez.

3.Tarihin İmtiyazı

Acaba tarih disiplini bu yaklaşımların neresinde durmaktadır?

Collingwood, Tarih felsefesi üzerine yaptığı değerli bir çalışmada, felsefeyi bir bütün olarak dünya hakkında düşünmek şeklinde tanımlar ve felsefenin şeylerin görevinin külli ve zorunlu olanı(evrensel), bilimin ise, cüz’î ve mümkün vasıfları incelemesi gerektiğini belirtir. Bu tanımlara göre, her şeyin bir geçmişi vardır. Fakat bir tarih felsefesinden sözedilebilmek için geçmişin mevcut olması gerekir. Fakat o yok olmuştur. Bu sebeple bir örneğine dahi tam olarak sahip olunamayan tarihin yasalarını veya külli vasıflarını tespit edemeyiz. Tarih o zaman muayyen ve cüz’î bir şeyin tarihidir.

Esasen bilimin konusu da budur. Fakat tarihi bilimden ayıran şey, bilimin kanunun peşinde olmasıdır. Tarih ise, münferid olanın kavranmasıdır. Bilim, münferid vâkıayı, kanunu elde etmek için bir araç olarak kullanırken, tarih münferid vâkıayı anlamak için kanunu bir araç olarak kullanır. Buna göre, tarihin münferidi niteleyen önermesi, X, Y’dir şeklinde olurken biliminki, bütün X’ler Y’dir şeklinde ifade edilir. Fakat bilim adamı bütün X’ler Y’ dir derken düşünmeden önce zihninde bir X’nin varlığı mevcuttur. Bu ferdî unsur ortadan kaldırıldığında Tüm X’ler Y’dir önermesi hükümsüz kalır. Dolayısıyla buradan hareketle Collingwood, bütün bilginin tarihî olduğunu vurgular. Yani esasen her hüküm münferid hükümdür.

Şu halde, tarihi hadiseleri, diğer bilimlerinden ayıran yegane şey -aslında bu bile tartışmalıdır- araştırılan bütünsel gerçekliğin doğrudan müşahede edilmezliğidir. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak tarih, geçmişi geride kalan kalıntılar veya ona ilişkin anlatımlarla kurmak mecburiyetindedir. Kısaca tarih, kavramlarımız doğrultusunda belgeleri ve eserleri anlamlandırmadır. İşte asıl problem bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zira kullanılan kavramların evrenselliği ile incelediğimiz olguların tekilliği evrensel iletikel arasındaki çelişkiyi gündeme getirmiştir. Gulbankıan Komisyonu, bu gerilimin, ancak birden çok dünya görüşünün varlığının kabul edilmesiyle aşılabileceğini düşünür. Ama bütün insanlığın benimsediği veya benimseyebileceği bazı ortak değerlerin varolabileceği gerçeğini de gözden uzak tutmaz . G. Komisyonu, evrensel olanın daima tarihsel olduğuna inanmakla birlikte tamamen yerelliğin de karşısındadır.

İmmanuel Wallerstein, sosyal olguların ilgili disiplinler tarafından yapılan bilimsel betimlemelerini, belli ölçüde öncüllerinin bir işlevi olarak görmektedir. Ona göre, bu bilimlerden her birinin özel bir mantığı ve alanı olduğu düşüncesi, 19. yüzyılın hakim ideolojisinden kaynaklanmaktadır. Halbuki bu sadece uygulama da geçerlidir. Bu bilimleri ayıran bir kriterin olup olmadığı hususu hâlâ bir sorun olarak ortada durmaktadır. O, bu tür kriterlerin olmadığı ve bunların daha fazla bilgi elde etmenin önünde bir engel oluşturduğu kanaatindedir. Bu açıdan antropoloji, ekonomi, siyaset bilimi ve sosyoloji şeklindeki disiplinler müstakil disiplinler olmayıp, tek bir disiplindir. Fakat bu onların aynı işi yaptığı anlamına gelmemektedir. Kollektif eylemin varsayılan üç farklı alanı( ekonomi, politik ve toplumsal ya da toplumsal-kültürel) bu eylemin müstakil alanları olmayıp ayrı mantıkları da yoktur. Bunlardan biri değişken olarak alınıp diğerleri değişmez olarak kabul edilerek analiz edilmeleri doğru değildir. Bu çeşit yapıların içinde işleyen bir kurallar kümesi vardır.

Tarih , tikelin geçmişte gerçekten nasıl olduysa öyle incelenmesi, sosyal bilim de insani/toplumsal davranışın açıklandığı evrensel kurallar kümesinin konulması şeklinde tanımlanınca, buradan idiografik ve nomotetik bilimler ayrımı doğmuştur. Tekil ile evrenselin araştırılması olarak kurulan bu karşıtlık analiz metodlarının da ayrılığını gerektirmiştir. Bu konuda nomotetik bilim mensupları diğerini bilim olarak görmemekte, idiografik bilimler de nomotetik bilimin gerçek hayatta karşılığı olmadığını iddia etmektedir. Bu iki alanın farklı iki gerçeklik alanına tekabül ettiği ve bunlardan herbirinin ürettiği bilginin sadece kendisi bakımından kesinlik taşıdığı ileri sürülmüştür.

Bu ikisinin de ileri sürdükleri argümanlar güçlü görünmektedir. İdiografik yaklaşıma göre herşey bir akış içerisindedir ve bu sebeple iki olay aynı genelleme ile izah edilemez. Dolayısıyla her olay ancak empati ile anlaşılabilir. Nomotetik ekole gelince, bunlar, gerçek dünyayı bir tesadüfi meydana gelişler kümesi olarak görürler. Bu da onda bir düzenliliği sağlayan kuralların olduğunu gösterir. Böylece bilimsel faaaliyet için bir alan ortaya çıkmış olur.
1 | 2 | 3

Tarih Felsefesi Üzerine Bazı Düşünceler - 3

Bu iki görüşün birbirlerine yöneltikleri eleştiriler makul görülebilir. Ancak ikisinin de temelde eksikleri sözkonusudur. Nomotetik görüş, idiografik olanı, geçmişteki olayları aktarmak istediğinde, tanım gereği, gerçekten meydana geldiği haliyle, ondan bir seçme yapmak ve hem seçmek hem de seçmede kullandığı kriterler ve tanımlama kategorileri kullanmak zorunda kalmakla eleştirir. Halbuki, bu kriter ve kategoriler açıkça doğrulanmayan bilimsel yasalara benzeyen gerçek genellemelerdir. Nomotetik görüş ise, toplumsal gerçekliği etkileyen ve onu değiştiren bir niteliğe sahip dönüşümsel olguları ihmal etmekle tenkid edilir. Zira bu olgular, yapısal düzenlemelerin tekrarını önleyen şeylerdir.

Şu halde bu eleştirilerin hangisi haklıdır? Yoksa her ikisi de doğru mu? O zaman evrensel olanla tikel biribirini nasıl dönüştürdüğü sorusu akla gelmektedir. Çözüm olarak ileri sürülen yollardan birisi, tarih ile sosyal bilimi birleştirmektir. Tarihçi, yasa benzeri genellemeler yaparak, sosyal bilimciye daha derin veri kümeleri sağlamalıdır. Sosyal bilimci de, tarihçiye tikel bir olay dizisinin izahında bir kavrayış sağlayan makul ölçüde kanıtlanmış genellemeler sunmalıdır. Fakat bu ikisinin net olarak belirlenememesi hâla bir sorun olarak durmaktadır. Gerçekten de olaylar dizisi ve evren, tarih ve sosyal bilim arasında, anlamlı bir fark olup olmadığı temel bir problemdir. Başka bir ifadeyle bunlar ayrımı yosa tek bir faaliyet midirler ? Şeyleri ( aynı anda ) varolarak gösteren bir düzenleme, geometrik bir boyutla benzerlik göstermektedir. Geometrik bir boyut mantıki olarak tanımlanabilir; ancak gerçek olmayan bir biçimde, kağıda çizilebilir. Geometride bir nokta , bir dogru ya da bir düzlem ancak üç ( ya da dört ) boyutta çizilebilir. Bu sosyal bilimde de böyledir. Şeylerin birarada varolduklarını gösteren düzenleme kavramsal bir belirlemedir .

Toplumsal olarak kullanışlı bir kategori değil. Bütün betimlemelerin zamanı vardır; sorun, ne kadar genişlikte bir zaman şeridinin dolaysız olarak uygun olduğudur. Benzer biçimde, benzersiz olaylar dizisi ancak benzersiz- olmayan kategorilerle betimlenebilir. Bütün kavramsal dil, evrenler arasında karşılaştırmaları varsayar. Nasıl sözcüğün gerçek anlamında bir nokta çizemiyorsak, aynı şekilde sözcüğün gerçek anlamında benzersiz bir olayı da betimleyemeyiz.

Wallerstein’e göre, bu içinden çıkılmaz mantıkî bir açmaz olduğundan, çözümün bilgi edinmeye yardımcı olacak tecrübî zeminlerde aranması gerekir. Yapılması gereken şey, bu iki uç arasında orta bir yolu izlemektir. Analiz, diziler halindeki gerçekliğin en büyük bölümünü belirleyen yönetici mantıkları kapsayacak şekilde, zamanda yeteri kadar uzun, mekanda yeteri kadar geniş
sistemik çevrelerde sürdürülmelidir. Ayrıca eş zamanlı olarak bu sistemik çerçevelerin, başlangıçları ve sonları olduğu kabul edilmeli ve hesaba katılmalıdır. Dolayısıyla bu ebedî olgular olmadığı anlamına gelir. O halde, görev tektir; Sosyolog ve tarihçi farklı işler yapmamaktadır. Yaptıkları, tikel sistemlerin genel yasaları ile bu sistemlerin içinden geçtikleri tikel dizileri tahlil etmektir.

Şu halde sosyal bilim analiz birimlerini nasıl tesbit edecektir?

Bu canalıcı bir sorudur . İmmanuel Wallerstein bize bu konuda şu çözümleri sunmaktadır. Şimdiye kadar sosyal bilimciler bir toplum nedir sorusuna cavap aramışlardır. Halbu ki bu yukarıda arzedilen argümanlara terstir. “Bir toplum ne zaman ve nerededir? sorusu sorulmalıdır. Çünkü toplumlar somuttur. Ve toplum kelimesi terkedilmelidir. Toplum denilen bir şeyi varsaydığımızda, onu değiştirmek, denetlemek ve geliştirilmesi için gerekli müdahalelerde
bulunabileceğini de kabul etmek demektir. Ve gerçekten de 19. yüzyılda bu böyle düşünüldü. Bu yüzyılda toplum kavramının karşısına devlet kavramının konulması da yine bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Devletler toplumsal değişmeyi denetleyebileceklerine inandılar. 19. yüzyılda devlet toplum karşıtlığının kurulması ikisinin taleplerinin farklılaşmasında uzlaşma veya sindirme politikalarını gündeme getirdi. Ve daima bu ikisi arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiği üzerinde duruldu.

Hangisi hangisine tabi olmalıydı? Devlet mi topluma, toplum mu devlete? Sonunda bu ikisinin sınırlarının aynı olduğu vurgulanarak problem halledilmeye çalışıldı. Fakat bu mantıkla incelenen konular, gerçekliğin çarpıtılarak kavranması sonucunu doğurdu. Bu çarpıtma ise Wallerstein’e göre, toplum terimi yerine tarihsel sistemi (Dünya sistem analizi) koymakla aşılabilir. Elbette bu sadece anlamla ilgili bir yer değiştirmedir. Fakat toplumun edindiği merkezi çağrışımdan, devletle bağlantısından ve dolayısıyla nerede ve ne zaman hakkındaki önvarsayımlardan bizi kurtarır. Ayrıca tarihsel bir terim olarak sosyal bilimlerin birliğini vurgular. Varlık aynı anda hem sistemik hem de tarihseldir.

Wallerstein’e göre, bir analiz birimi seçilirken, mantık ve biçim ilişkisi ile bu biçimlerin varoluş tarihi esas alınmalıdır. Bir tarihi sistemin biçimsel özelliklerini belirlemek istediğimizde ise, o sistem ve sistemin içindeki insanların belli türde ve işbölümü yoluyla süregiden ve düzenli olarak yeniden ürettikleri şeylere bakılmalıdır.

Bu açıdan bakıldığında, Wallerstein üç sistemin varlığını kabul eder; Birincisi, mini sistemler olup kısa ömürlü(altı kuşak) küçük mekanlarda geçerl idir. Bunlara kül türel ve idârî olarak benzerdirler. Bunun temel mantığı, mübadelelerde karşılılıktır. İkincisi dünya İmparatorlukları yani geniş politik yapılardır. Farklı kültürel kalıpları içerirler . Bunun temel mantığı ise başka şartlarda yerel olarakkendilerini yöneten (genellikle kırsal) doğrudan üreticilerden vergi alınması ve bu vergilerin yukarıya merkeze doğru aktarılması ve az sayıda fakat kritik önemdeki devlet görevlileri ağına yeniden dağıtılmasıdır. Dünya ekonomilerine gelince, çeşitli politik yapılar
tarafından parçalara ayrılmış olan bütünleşmiş üretim yapılarının geniş ve eşitsiz biçimleridir. Bunun temel mantığı da, birikmiş artı değerin pazar ağlarında çeşitli türlerde geçici tekeller oluşturabilenlerin lehine olarak eşit bir biçimde dağıtılmasıdır ki bu kapitalist mantıktır.

Peki bu biçimlerin birarada varoluş tarihi nasıl açıklanabilir?

Bu üç sistem bir arada varolabilir. Dünya imparatorlukları genişlerken diğer sistemler emilirler. Küçülmeleri halinde ise mini-sistemler dünya ekonomileri ve daha sonra imparatorluklar haline gelir. Ve bu sistemler ancak tarihsel olarak incelenebilir.

Daha önce Collingwood’un tarih ile bilimin arasında mantıkları açısından bir fark görmediğini belirtmiştik. Nitekim ona göre, bir kavram edinmek ya da düşünmek, o kavrama göre vakıayı yorumlamaktır; Bir vakıayı edinmek ya da gözlemlemek, bir kavrama göre o vakıayı yorumlamak demektir . O halde doğrudan gözlenemeyen tarihi gerçeklik, bir biçimde kavramlaştırılmak zorundadır. Ve her kavram kaçınılmaz olarak bir sınırlandırmayı gündeme getirir. Dolayısıyla kavramlaştırma, kaçınılmaz olarak belli bir zaman, mekandaki şeyi belirleme demektir. Ve kavramlar olguları oldukları gibi yansıtmadıklarından, birbirlerine indirgenemezler. Şimdiye kadar yapılan tartışmalar esasen gerçeklik kavramının anlamına ilişkindir. Bu kavram aynı eleştiriye açıktır.

Şu halde , gözlenen şeyleri gösteren kavramlarla , kavramların göstergeleri tam olarak örtüşemezler. Bir kavramın gösterdiği şeyin bilinebilmesi bir açıdan onun bütün varlıklar arasındaki ilişkiler bağlamında tanınması demektir ki, hakikaten bu imkansızdır. Dolayısıyla bir şeyin tarihi de aynı şekilde bilinemez. Ancak mekan-zaman kordinatında ortaya çıkan olguları, direk veya dolaylı müşahedeleri mevcut kavramsal çerçevelerimizi kullanarak veya yeniden üreterek merak edilen yönlerini yorumlayabiliriz. Burada önemli olan şey, çizdiğimiz bir sınırı neden öyle çizdiğimizin bilincinde olunmalıdır. Ve kendimizle ilgili bilgileri bilinçli olarak gizlememeli ve başka türlü göstermemeliyiz. Bu çerçevede yapılan bütün yorumların etkisi ne olursa olsun belli bir anlamı olduğunu bilmeliyiz. Ve üretilen bilginin kesinlikle kesin olmadığının da şuurunda olmalıyız.

Görülüyor ki, tarih bilimi ya da tarihçi, bir şeyin ya da eylemin veya bunlarda meydana gelen değişmenin hem o tarihte ne olduğunu(teşhis) hem de neden ve nasıl olduğunu izah ettiğinde üzerine düşeni yapmış sayılır. Bu açıdan bakıldığında, belli bir anda var olan şeyin bilinmesi, onun hem hangi yönüyle belli bir türe ait olduğunu, hem de onun varlık şartlarını belirlemekten geçer.

Bir şeyin tek başına anlaşılması mümkün olmadığı gibi, ferdi şeyler arasındaki benzerlikler de sadece o şeyin kendisinden kaynaklanmaz. Benzerlikler ve farklılıklar bilmede dikkat edilecek temel özelliklerdir. Mesela, Daniel Panzac Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba (1700-1850) adlı eserinde, bu olguyu incelerken bu adla andığı bir olguyu varsayar. Panzac’ın bu konuda verdiği bilgiler ve yorumlar elde ettiği kanıtlara dayanır. Panzac «Osmanlı ve veba» ilişkisini sorgular. O hastalık ile toplum arasında bir etki leşim olduğunu kabul ettiği için toplumun bu hastalık karşısında nasıl tavır aldığını yakalamaya gayret eder. Toplum bu olay karşısında duygu ve düşüncelerini o günkü bilgi seviyesinde çeşitli eylem ve söylemleriyle dile getirmiş olmalıdır. İşte bu dile getirmelerden kendisine intikal eden izleri tarihçi bağlantıları keşfederek yorumlamaya çalışır. Vebadan ölenlerin mezar taşlarındaki yazıları inceyen Panzac, müslümanların hastalığı kaderci bir anlayış içerisinde karşıladığını tespit eder. Ve bu kaderci yaklaşımı sadece mezar taşlarından değil, başka delillerden de okur. Panzac’ın bu yorumu hakikaten gerçeği yansıtmakta mıdır? Yoksa kendi düşüncesini bu gerçeklere dayatmış mıdır? Varılan bu sonuçların hemen yanlış olduğu söylenemeyeceği gibi, herkes için genel geçer doğrular olarak kabul edilmesi de en az bunun kadar zordur. Zira Panzac’ ın bulduğu del i l ler ve bakış açısı bir başkasının yeniden bulduğu deliller ve bakış açısıyla değişebilir. Ancak bu Osmanlıların başından olumsuz anlamda bir şey geçmediğini göstermez.

Şu halde bir tarihçi, Richard Senett’in de en uygun önerisiyle, sebep-sonuç mantığını gözardı etmeden ve hiçbir şeyin varoluş nedeni olduğunu da ileri sürmeden tarihsel değişimi, değişimin etkilerini somut bir biçimde aşama aşama göstermeye çalışmalıdır.

Aslında İslam düşüncesindeki kesb teorisinde dile getirilen ontolojik temel dikkate alındığında yukarıdan beri özetlediğimiz çelişkiler önemli ölçüde aşılmış olacaktır. Öyle inanıyoruz ki, hiçbir şeyi hiçbir şeyin zorunlu nedeni olarak ileri sürmeden ve birbirlerinden bağımsız olmadıklarını hesaba katarak yorumlamaya gayret etmemiz en doğru tutum olacak ve ürettiğimiz bilgi kesinlik ifade etmemekle beraber aydınlatıcı bir rol oynayacaktır.

Bibliyografya

Ali Şeriati, Toplumbilim Üzerine, İstanbul, 1988.
Aydınlı, Yaşar, Gazâlî: Muhafazakar ve Modern, Arasta Yayınları, Bursa, 2000
Ayman, Mehmed, Gazzâli’de Bilgi sistemi ve Şüphe, İstanbul 1997.
Best, Steven-Douglas Kellner, Post-Modern Teori, Eleştirel Soruşturmalar, Çev. Mehmet Küçük, İstanbul, 1998.
Collingwood, R.G., Tarih Tasarımı, çev. Kurtuluş Dinçer, Ayışığı Kitapları, İstanbul, 2000. 2. bsk.
Ebî Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Maturîdî es-Semerkandî, Kitabü’t-Tevhid, nşr. Fethullah Huleyf, İstanbul, 1979.
Fay, Brıan, Çağdaş Sosyal Bilimler Felsefesi, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2001
Gulbenkıan Komisyonu, Sosyal Bilimleri Açın, çev. Şirin Tekeli, İstanbul, 1998.
Halkın, Léon E, Tarih Tenkidinin Unsurları, çev. Bahaeddin Yediyıldız, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, 1989.
Hartmann, Nicolai, Ontolojinin Işlığında Bilgi, çev. Harun Tepe, Ankara, 1998.
İbn Arabi, Marifet ve Hikmet, çev. Mahmut Kanık, İz Yayıncılık, İstanbul, 1995.
Jenkins, Keıth, Tarihi Yeniden Düşünmek, B. Sina Şener, Ankara 1991.
Muhammed Ebî Hamid El-Gazzâlî et-Tûsî, El-İktisâd fi’l-i’tikâd, Mustafa el-Babî el Halebî Matbaası, Ts., Mısır.
Russel, Keat-John Urry, Bilim Olarak Sosyal Teori, Çev. Nilgün Çelebi, İmge Kitabevi, Ankara, 1994.
Senett, Richard, Kamusal İnsanın Çöküşü, çev. Serpil Durak- Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yay.İstanbul, 1996.
Shapin, Steven, Bilimsel Devrim, çev. Ayşegül Yurdaçalış, İzdüşüm Yayınları, İstanbul, 2000.
Tosh, John, Tarihin Peşinde, Çev. Özden Arıkan, Istanbul, 1997.
Uçar, Şahin, Tarih Felsefesi Meseleleri, İstanbul, 1997.
Wallerstein, İmmanuel, Sosyal Bilimleri Düşünmemek, çev. Taylan Doğan, Avesta Yayınları, İstanbul, 1997.
Wolfson, H. Austyn, Kelâm Felsefeleri, çev. Kasım Turhan, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2001.
1 | 2 | 3

KARL JASPERS FELSEFESİNDE İNSAN PROBLEMİ

H. Haluk ERDEM

Antikçağ Yunan filozofu Platon'un (M.Ö. 427-347) Protagoras Ya da Sofistler Üstüne adlı diyalogunda anlatılan bir ' 'masal' ' vardır. Bu ' 'masal ' ', insanın ' 'yaşamını korumasına yarayacak bilimi" nasıl edindiğini anlatır: "(•••) Bir zamanlar tanrılar vardı ama ölümlü türler henüz yaratılmamıştı. Yaratılmaları için kaderin saptadığı an gelince, tanrılar onları toprak, ateş ve bu ikisiyle karışabilen maddelerle yer altında şekillendirdiler. Gün ışığına çıkanlacakları an yaklaşınca, Prometheus ile Epimetheus'u her birine gerekli yetenekleri dağıtma işiyle görevlendirdiler. Ama Epimetheus, Prometheus'tan bölüştürme işini kendine bırakmasını istedi: "İşim bitince gelir gözden geçirirsin," dedi. İzni alınca bölüştürme işine koyuldu ama bazılarına güç veriyor hız vermiyor, bazılarına ise hız veriyor güç vermiyordu; bazılanna silah verdi, bazılarına vermedi, ama korunmaları için başka güçler buldu. Küçük bir bedene yerleştirdiklerine kaçmak için kanat ya da yeraltında sığınak veriyor, iri bedenlileri korumaya ise bu irilikleri yetiyordu; bu dengeleme yöntemini bütün hayvanlara uyguladı. Bütün bu önlemler, türlerin yok olmasının önüne geçmek içindi. Ama onlara birbirlerini yok etmelerini önleyecek bu güçleri verdikten sonra, Zeus'un mevsimlerine dayanabilmelerini de sağlamaya çalıştı; bunun için soğuktan ve sıcaktan koruyacak, uyurken doğal yorgan yerine geçecek kalın derilerle, sık tüylerle kapladı bedenlerini, Ayrıca her birine ayakkabı olarak ya tırnak taktı ya da kansız, kaim deriler verdi. Sonra her türe ayrı besinler buldu: Kimine yerin otlarını, kimine ağaçlara yemişlerini, kimine ağaçlann köklerini verdi; hatta bazılanna besin olarak başka hayvanlann etini verdi, ama türlerin tükenmesini önlemek için yiyenlerin az, yenenlerin çok üremelerini sağladı.

Ne var ki, pek derin düşünceli olmayan Epimetheus dikkat etmeden elindeki bütün güçleri hayvanlar için harcamış, ama geriye insan ırkı kalmıştı; ne yapacağını bilemiyordu. Bu sıkıntılı halinde, Prometheus bölüştürmeyi gözden geçirmeye geldi; hayvanlann çok iyi donatıldığını, ama insanın çıplak, ayakkabısız, örtüsüz, silahsız olduğunu gördü. Oysa toprağın altından gün ışığına çıkanlması gereken gün yaklaşmaktaydı. Bunun üzerine, insana kendini koruması için verecek şey bulamayan Prometheus, Hephaistos ile Athena'dan ateşle birlikte sanatlar bilgisini(ateş olmaksızın sanatlar bilgisi hem imkansızdır, hem de yararsız çünkü) çaldı ve insana armağan etti. Böylece insan, yaşamını korumasına yarayacak bilimi edinmiş oldu (..)"

İnsan, elde ettiği bu bilimi sayesinde, küçük bir sal ile suyun üstünde durmaya cesaret etti ve sonunda üstünde yaşadığı yer yuvarlağını bir yelkenliyle dolaştı. Şimdi ise insan, sal ile açıldığı dünyadan uzayın sonsuzluğunda dolaşmaktadır. Ancak bütün bu teknolojik ilerlemelere rağmen insan yine de kendisinin ne olduğunu çözmüş, anlamış değildir. Kendisini aramaya devam etmektedir.

Felsefi antropolojinin kurucusu sayılan Max Scheler (1874-1928), İnsanın Kosmostaki Yeri adlı yapıtında şöyle demektedir: "İnsanın tarihin hiçbir çağında bugünkü kadar kendisi için problematik bir karakter kazanmadığı söylenebilir".

20. yüzyıl filozoflarından Karl Jaspers (1883-1969), kendisini unutan insanın tekrar kendisine gelmesi için "çağrı"da bulunmaktadır. Onun felsefesi, insanın "kendi asıl varlığı"ın arayışın felsefesidir.

Karl Jaspers, Felsefeye Giriş adlı yapıtında ele aldığı "insan" başlıklı bölümün daha ilk cümlesinde, "insan nedir?" diye sorar. Jaspers'e göre, insan, "beden olarak fizyoloji, ruh olarak psikoloji, toplumsal bir varlık olarak sosyoloji" tarafından araştırılmaktadır. İnsana ilişkin araştırmalar, birbirinden farklı bilgiler ortaya koymuştur.

Jaspers, insanın özünün, bu zamana kadar dili olan ve düşünen bir "zoon logon echon", davranışlarıyla, toplumsallığını şehir -,,polis"-olarak yasalar altında kuran bir "zoon politikon", alet yapan bir "homo faber", yaptığı aletleri kullanan bir "homo laborans", "Dasein"ımn (Varolma) ihtiyaçlarını ortak bir ekonomi ile sağlayan bir "homo economicus" biçiminde kavranıldığını ifade eder.

Jaspers'e göre, insan, ırk kuramlarında özel bir tür, psikanalizde biliçaltı ve onun etkileri, Marksizm'de emek sayesinde üreten ve üretimi sayesinde de doğaya ve topluma egemen olan bir varlık şeklinde düşünülmektedir. Bütün bu bilgiler, insanda "bir şeyi", meydana gelen eylemlerde "bir şeyi" kavramaktadırlar. Bu bilgilere göre insan, "dünya içinde" bir "Dasein (Varolma)" biçiminde, "bilinebilir bir nesne olarak" ele alınıp kavranmakta ve değerlendirilmektedir.

Karl Jaspers, insanın "dünya içinde", araştırmanın bir nesnesi olarak bir "Dasein" biçiminde bulunmasının, onun varlığının sadece bir yönünü ortaya koyduğu görüşündedir. Diğer taraftan insanın, her türlü bilimsel araştırmayla yaklaşılamayan, her türlü "bilinebilir-kavranabilir" açıklamalara kapalı olup, ancak özgürlüğü içinde değerlendirilen "varoluş(Existenz)"u vardır.Bir ve aynı insanın, nesne olabilen "Dasein(Varolma)" olarak belirlenen varlık tarzının yanı sıra, kendinin bilinci ne vardığında, nesne olmayan ve bilmeyle tükenmeyen "varoluş"unu biraz daha anlaşılır kılmaya çalışalım.

Jaspers, "Ben varlık" olarak insanın farklı tarzlarda varlık biçimlerini belirler. İnsanın, birbirlerinden farklı, ancak birbirlerinden ayrı olmayan bu varlık tarzları, "Dasein(Varolma)" ve "varoluş(Existenz)"tur. Filozof, "varolma" ve "varoluş" arasındaki ilişkiyi şu açıklamalarla dile getirir: "Varoluşum varolmam değildir, insan varolma içinde mümkün varoluştur." Yani Jaspers, "varoluş"un "varolma"nm dışında bulunan bir şey olmadığını,kendisini "varolma"dankazandığını belirtmektedir. "Varolma", "varoluş" olma olanağım içinde taşımaktadır.

Jaspers'e göre, insanın ne olduğu sorusuna verilecek ilk yanıt onun bir "varolma" olduğudur. "Varolma" empirik olarak "burada"dır. İnsanın empirik gerçekliğidir. Canlılık işlevleriyle yaşam içinde yerini almaktadır. Somut bir gerçeklik alanı oluşturan ve o olmaksızın varolamadığımız insanın varlık biçimidir. Biz, " varolma" ya bağlı olarak onun içinde hareket etmekteyiz.

İnsanın ne olduğu sorusunu soran insan, kendi varlığını "varolma" biçimini, bilimler sayesinde bilmektedir. Sosyoloji, psikoloji ve antropoloji gibi insanı araştıran bilimler, kendi konuları olan insan üzerine bilgiler oluşturmaktadırlar. Varolan nesnelerin bilgisi, insan bilincinin bir etkinliği olan bilimler tarafından ortaya konulmaktadır. Bu bilgi, dünya içinde bulunan "belirli bir varlığın" bilgisidir. İnsanın ve dünyanın nesnel gerçekliğini açıklamak ve bu gerçeklik hakkında edinilen bilgilerin aralarındaki ilişkileri belirtmek bilimler sayesinde mümkün olmaktadır. Bilim, "nesnel", "zorunlu ve genel-geçer" bilgilere ulaşmak ister. Buna paralel olarak insanı araştırma konusu yapan bilimler de, insanı sanki bilgilerinde tükenecek bir varlıkmış gibi ele almaktadırlar.

İnsan yine bu bilimlere göre "şöyle" ya da "böyle" biçiminde açıklanan belirlenmiş bir varlık olarak düşünülmektedir. İnsanın özünün onun devinimi, oluşumu içinde oluştuğunu ve insan nasıl ise öyle kalmadığını unutmaktadırlar. Bilimler, insanın ne olduğu konusunda "bilinebilir-kavranılabilir" olanın sınırına kadar giderler. Jaspers bu yüzden özellikle psikoloji ve sosyolojiyi "sınır bilimleri" olarak adlandırır.

Oysa, Karl Jaspers'e göre, insan, "kendisi hakkında bildiğinden ve bilinenden her zaman daha fazladır." İnsanın bilimlerin bilgisinde tükenmeyip bir araştırma nesnesi olmayan bu "varoluş" nedir? Jaspers'in ifadeleriyle dile getirirsek, "insanın kendisi olduğu, insana bilimlerden hiç birisinin özellikle de psikoloji ve sosyolojinin hiçbir zaman ulaşamadığı yer neresidir?" Bütün bu soruların cevabı "varoluş"tur. İnsanda bir olanak olarak bulunan "mümkün varoluş (mögliche Existenz)" tur. Bilinebilmenin ötesinde "fazla" olan "varoluş" nedir?

Martin Heidegger( 1889-1976)'in belirttiği gibi , Sokrates, Platon ve Aristoteles'in geliştirdiği soruş biçimi olan " Nedir? "li böyle bir soruda büyük bir zorluk mevcuttur. Sorgulanan, üzerinde bilgisine sahip olduğumuz nesneleşen bir "şey" değildir. "Varoluş" bir kavram değildir. Onun kavram olarak sözcüklerle doğrudan doğruya ifade edilebilirliğinden çok "aydınlatılabilirliği" söz konusudur.

Jaspers, "varoluş" için, insanın "kendi olan asıl varlığı" ifadesini kullanmaktadır. Varoluş felsefelerinin kriteri durumunda olan "varoluş", Jaspers felsefesinin de merkezinde yerini almaktadır. Jaspers "varoluş" üzerine şunları söyler: "Varoluş bir kavram değildir, her türlü nesnelliğin ötesini işaret eden bir göstergedir."

Filozof, "varolma" ve "varoluş" arasındaki ayrımı da şöyle yapar: "Varolma buradadır veya değildir, ancak varoluş insanda bir olanak olarak vardır. Seçim ve karar sayesinde onun varlığına doğru adım atılır. Varolma empirik olarak buradadır, oysa varoluş özgürlük olarak vardır." "Karl Jaspers, "varoluş"u betimlerken, onu, başka bir varlık biçimi olan "dünya (Welt)" ile karşılaştırmasını da yapar. Ona göre, dünya, "herkes için zorunlu birbilinebilirliğin içerikleri olarak bilginin yönelmesiyle oluşan ne varsa, bunların toplamıdır."

Dünyaya yönelen bilinç, dünya varlığım kavramak için onu araştırma konusu yapmaktadır. Oysa, varlık, Jaspers'te, dünyayı konu alan bilgiyle tükenmez. Jaspers bu varlığı araştırırken şöyle sorar: "Bütün bir dünya varlığının karşısında ne vardır? Bu varlık var değildir, ancak olabilir ve olmalıdır."

"Olan Varlık", bilimler tarafından "dünya içinde" yer alan varlıkların bilgisiyle kavranılır. Bilimsel bilginin sınırlarım tecrübe eden insan, bilinenin sınırında, "olabilen" ve "olması gereken" varlığın farkına varır. Bu "varoluş"tur. "Varoluş", her tek insanda, tarihsellik içinde oluşmaktadır. "Varoluş", genel-geçer ifadelere de konu olamaz. "Varoluş"un bir analizini yapmak mümkün olmadığı gibi, onu bir kategoriye de sokmak söz konusu değildir. "Varoluş" aynı zamanda bilimsel bilginin sınırlarına varıldığında kendisini aydınlatabilmek çabasında olan "felsefe yapma etkinliği"nin de başlangıcında bulunmaktadır. "Varoluş" kendisini, doğrudan doğruya göstermez, sadece bilinenin, ifade edilebilenin sınırında, yani "dolaylı" olarak hissettirir. "Varoluş", bir kavram olarak belirtiîemiyorsa, ondan bahsetmek nasıl olanaklı olacaktır? "Varoluş" kendisini nasıl hissetirecektir?

"Varoluş'un da kendisine ait bir dili vardır. Jaspers, bu dili "işaret (Signa)'ler olarak adlandırır. Bu işaretler aracılığı ile "varoluş" " aydınlanabilmekte " dir. "Varoluş"u aydınlata n işaretlerden biri olan "iletişim", "varoluşsal iletişim (existentielle Kommunikation)", insanın kendi "varoluş"unu bir başkasının "varoluş"u ile bulmasına olanak veren bir işarettir. Kişi kendisini, "varoluşsal iletişim" aracılığı ile gerçekleştirebilmektedir. "Yalnızlık(Einsamkeit)", "Karşılıklı açık olma (gegenseitige Kommunikation)" ve "sevenlerin savaşımı(liebender Kampf)" gerçek iletişim olan „varoluşsal iletişim"in koşullanndandır. Bu iletişimde, kendi varoluşlarını arayan iki insan karşılaşmıştır. "Varoluşsal iletişim"de insanın kendi olması, "başkası ile özgür olması" anlamına gelmektedir.

"Varolma" olarak insan, sürekli "durumlar(Situationen)" içindedir. İnsanın içinde bulunduğu durumlar, farklı bilimlerce araştırma konusu yapılabilmektedir. İnsan, içinde bulunduğu durumları değiştirebilir. Ancak insanın değiştiremeyeceği durumlar da vardır. Suç, ölüm gibi. Jaspers bunları, "sınır durumları(Grenzsituationen)" olarak adlandırır. "Varolma", bu durumları yaşarken, sarsılır ve onda "mümkün varoluş(mögliche Existenz)" uyanır. Sınır durumlarının asıl işlevi de insanın varoluşunu uyandırmasıdır.

Karl Jaspers'in "varoluş aydınlanmasının asıl işareti" olarak belirlediği "özgürlük(Freiheit)", insanın dışında bulunan bir "şey " değildir. Özgürlüğü bir nesne gibi tanımak, bilmek ve tanımlamak mümkün değildir, hatta bu konudaki arayışlar boşuna bir çabadır. "İsteme" , özgürlük ile ilişkili olarak değerlendirilen bir kavramdır ve insanın kendisi dışında "bir şeyi istemesi olarak" değil, insanın "kendisi olmayı istemesi olarak" belirmektedir. "İnsanın kendisi olmayı istemesi" hakkındaki kararı yada filozofun deyimiyle "varoluşsal kararı" ile onun özgürlüğü birlikte ele alınmaktadır.

Özgürlüğün, "aşkın varlık(Transzendenz)" ile olan ilişkisi belirtilmesi gereken diğer bir noktadır. Jaspers düşüncesinde özgürlük, "aşkın varlık" ile ilişkisinde düşünülmektedir.

Sonuç olarak, Karl Jaspers'in felsefesi, kendini unutan insanın tekrar kendine gelip uyanışının felsefesi, kendisi olan özgür insanın ortaya çıkışının felsefesidir.

KAYNAKÇA

Karl Jaspers, Philosophie I Philosophische Weltorientireung, Berlin-Göttingen- Heidelberg1956a.
Karl Jaspers, Philosophie II Existenzerhellung, Berlin-Göttingen-Heidelberg 1956b.
Karl Jaspers, Der philosophische Glaube angesichts der Offenbarung, München 1962.
Karl Jaspers, Kleine Schule des philosophischen Denkens, München/Zürich 1985.
Karl Jaspers, Einführung in die Philosophie, München 1996.
Martin Heidegger, Nedir. Bu Felsefe?, Çeviren: Dürrin Tunç, İstanbul 1990.
Max Scheler, İnsanın Kosmostaki Yeri, Çeviren: Tomris Mengüşoğlu, İstanbul 1968.
Platon, Protagoras, Diyaloglar 2, Çeviren: Tanju Gökçel, İstanbul 1995.
Yusuf Örnek, Karl Jaspers Philosophie der Freiheit, Freiburg-München 1986.

Erekbilimsel Bakış Açısından Dünyanın Okunabilirliği üstüne Schelling ve Kierkegaard'da Bir Araştırma

Ömer Naci SOYKAN

"Dünyanın okunabüirliği" nden söz etmek, dünyayı bir tür yaza olarak görmeyi varsayar. Bu da bir dilin yazısı olmalıdır. O halde ilkin böyle bir yazı ve dilden neyin anlaşıldığı açıklanmalıdır. Dünya veya doğa kitabından bir metafor olarak öteden beri söz edilegelmiştir. Fakat ben burada ilkin metafordan daha fazla bir şeyi dile getirmek istiyorum.

Descartes, cisimsel nesnelerin bilgisinin onların matematik oranlama veya bağıntılarının bilgisi olduğunu söylerken matematik-fiziğin temellerini atıyordu. Cismin bilgisi, onun parçalarım, biçimlerini, hareketlerini matematik olarak ortaya koymak demektir. Gerek cismin hareketinin kesin formülü gerekse atom altı parçacıkların hareketinin olasılıklı formülü bugünün fiziği için de geçerliktedir. Böyle bir matematik formülü "nesnenin dili" olarak adlandırırken burada dil özel bir kullanımda olması nedeniyle bir metafor olarak sayılsa bile böyle bir metafora her zaman izin olmalıdır. Kendisiyle nesnelerin bilgisini ifade ettiğimiz matematik dili salt sentaktik bir dildir; onda semantik eksiktir. Gerçi matematik dili ile yapılan fiziksel açıklamaların bir yorum olduğunu söyleyenler de vardır. Fakat öyle olsa bile, bu durum, bu matematik dilinin kendisinde bir şematik olduğunu göstermez. O halde, salt sentaktik dil olarak matematiğin fizikte kullanımıyla elde edilen dile, bu sınırlı tanımlama içinde doğanın veya dünyanın dili gözüyle bakmaktan şüphe edilmemelidir.

Bizim için buradaki sorun, bu salt sentaktik-matematik dile, belli ölçüde, belli bir açıdan bir semantik de yükleyip yükleyemiyeceğimizdir. Başka bir deyişle dünyaya matematik bakışın yanında linguistik bir bakışın da getirilip getirilip getirilemiyeceğidir. Matematiksel olarak okunabilen doğa, linguistik olarak da okunabilir mi?

Bu soruya "evet" yanıtını vermek, salt sentaktik bir dilde "anlam"dan söz edebilmeyi gerektirir. Eğer böyle bir dilin anlamından söz edilecekse, o zaman onun salt sentaktik olmadığı, aynı zamanda bir semantiği de olduğu kabul edilecektir. Bu, bir çelişkidir. Bu çelişki, burada kullandığımız "anlam" kavramına belli bir sınırlama getirmek yoluyla aşılabilir. Bir şeyin ereği, onun anlamı olarak görüldüğünde bu çelişki ortadan kalkabilir. Doğal nesne ve olayların belli sınırlar içinde bir anlamı olduğu, onlarda bir ereğin bulunduğunun açıkça görüldüğü durumlarda söylenebilir. Burada da "şeyin dili"nden söz edilmesine izin olmalıdır. Nasıl ki, bir insanın bir eyleminin ereği olması, aynı zamanda, o eylemin anlamı olarak da anlaşılabileceği gibi, aynı şekilde, bir ereğin bulunduğu başka herhangi bir durum için de erek, bu durumun anlamı olarak görülmelidir. Örneğin bir canlının embriyonunda o canlı olmayı erekleyen tüm "genetik ma!zeme"nin bulunması veya bir kestanede kestane ağacı olma ereği olması, onların anlamı olarak nitelenebilir. Kuşu yakalamak için ona sessizce yaklaşan kedinin böyle bir ereği olduğu açıktır. Üstelik kedinin bu davranışından, ses çıkarırsa kuşun uçacağını biliyor olduğunu Nesnelerin ve onların parçalarının hareketlerinin bir matematik-fizik dille ifade edildiğini söylemeye izin varsa, bu hareketin belli bir tarzı olan neden-etki hareketinin nesnenin içinde vukubulmasmm ifadesine de izin olmalıdır.

Bu noktada Schelling'in mekanizm ile organizm arasında gördüğü ayrım ve bağıntı hakkındaki düşüncesi, bize yol gösterecektir. Ona göre, neden ile etkinin doğurduğu hareket, iki ayn cisim için söz konusu olduğunda, bu mekanizm adını alır. Ama "organik doğa alanına çıkar çıkmaz, neden ile etkinin tüm mekanik bağıntısı bizim için son bulur." Neden-etki hareketi bir çişimin içinde ise, o zaman burada organizmden söz edilecektir. Schelling şöyle diyor: "örgenleşme, bence genellikle, neden ile etkilerin durdurulmuş akıntısından başka bir şey değildir. Ancak doğanın bu akıntıyı engellemediği yerde, akıntı ileri akar (aynı çizgide). Onun onu engellediği yerde, o (bir daire çizgisinde) kendi kendisinde geri döner. O halde, nedenler ile etkilerin tüm ard-arda-oluşu, organizm kavramında dışarıda bırakılmış değildir: bu kavram, yalnızca, kendi kendisinde belli sınırlar içinde kalarak geriye akan bir ard-arda-oluşu gösterir." " Bu düşünceyi kestane örneğine uygularsak, o halde şöyle diyeceğiz: Toprağa ekilmiş bir kestanede kendi içinde kapanmış, durdurulmuş neden-etki hareketi, yine aynı sınırlılık içinde, ama bu kez bir kestane ağacı sınırlan içinde zaman süresince daire çizgisinde hareket etmekle ereğini gerçekleştirmiş olur.

Bitki, hayvan veya insan olsun tüm canlı doğada bir erekselliğin ve dolayısıyla belli bir anlamlılığın bulunduğunu Schelling'le birlikte söylemeye katılıyoruz. Ancak bundan öteye gitmeye, yani cansız doğada da benzeri bir erekselliğin bulunduğunu, daha doğrusu, kendi kör mekanizminde bile doğanın ereğe uygun olduğunu söylemeye, böyle bir düşünceyi temellendirmeden yoksun olduğumuz için cesaret edemiyoruz. Ancak bu noktada konuşmasını cesaretle sürdüren bir filozof olarak Schelling'i zevkle dinlemeye hazırız.

Doğa nesnelerinin kendilerinde asli olarak bulunan erekselligı açıklamak isteğini söyleyen Schelling" , bunun için insanın anlama yetisinde de erekselliğin tüm kavramlarının meydana gelebileceğine ve böyle bir anlama yetisi için herhangi bir nesnenin ereğe uygun olarak adlandırılabileceğine inanır." O, canlı doğa ile cansız doğa arasında bir öz ayrımı görmez: "Canlı doğanın kendisi, daha yüksek potensde kendisini yineleyen cansız doğadan başka bir şey olmadığı için genellikle maddenin yapısının kategorilerimle canlı ürünün yapısı için olanlar da bize aynı zamanda verilmişlerdir." " Böylece onun için bir mineral de okunabilir bir "metin" olur:

"Yeryüzü çok ayrı çağların parçalarından ve rapsodilerinden bir araya gelmiş bir kitaptır. Her mineral halis dilbilimsel bir sorundur.""

Cansız ve canlı doğayı birleştiren bir ve aynı ilkedir. Bu nedenle doğada cansızdan canlıya ve canlıdan cansıza geçilir. Schelling, doğada durmaksızın ileri doğru giden ve geriye dönmeyen dinamik bir süreç görür. Bu süreç gerçi basamaklı bir yapıdadır, ama kesintisizdir. İnsan da bu sürecin bir sonucunda ortaya çıkmıştır: "Doğa tarihi bizim tarihimizdir. İnsanın dünyanın olduğu kadar yaşlı olduğu anlamında onun bir ön-varoiuşu buna göre tamamen doğrudur."" Doğa bütünde organik bir birliktir; hareketin durmaksızın daire biçiminde kendisinde yinelendiği bir organizmdir. Bu organik bütünün yaratma gücü. tüm doğada baştan sona etkendir. Doğanın bütün olarak erekbilimsel (teleolojik) bir bakışla kavranması için cansız maddeden canlıya geçişte, bu geçişi sağlayan, doğada etken olan bilinçli bir öznenin olması gerekir. Bu özne, Schelling'in Spinoza'nın "dogmatizmi"nde bulamadığı ve ona eklediği Tanrı'dır. Böyle bir özne olmasaydı ne doğadaki kör mekanizm ne de bundan organizmin ortaya çıkması anlaşılır olmazdı. Schelling şöyle diyor:

"Nesnel dünyayı zekânın tamamen kör bir mekanizmi yoluyla meydana getirebiliriz. Ama o zaman böyle bir mekanizmin, temel karakteri bilinç olan bir doğada nasıl olanaklı olduğunu kavramak güç olurdu, eğer bu mekanizm daha baştan özgür ve bilinçli etkenlik yoluyla belirli olmasaydı."

" Spinoza'da doğa ile Tanrı'nın bir ve aynı olması, bir özne-nesne ayrımına olanak vermiyordu. Schelling, Spinoza'nın "natura naturans - natura naturata" kavramlarını bir özne-nesne ayrımında düşünerek anlar: "Yalnız üretilen olarak doğayı {natura naturata) nesne olarak adlandırıyoruz (lüni deney yalnız bu doğada geçerliktedir). Üreticilik olarak doğayı (natura naturans) özne olarak doğa diye adlandırıyoruz (tüm kuram yalnız bu doğada geçerliktedir)."'

Amaç bu ikisini birlikli bir bütün olarak açıklamaktır: "Nazari fiziğin en genel ödevi, şimdi şöyle dile gelebilir: canlı ve cansız ürünlerin yapısını ortak bir ifadeye getirmek" " Böyle bir doğa felsefesi, matematiğin, fiziğin ve kimyanın üstünde inşa olmalıdır: "Öğeleri kimyanın, heceleri fiziğin, doğayı okumayı matematiğin bize öğrettiği doğrudur; ama okunmuş olanın açıklanmasının felsefeye ait olduğu unutulmamalıdır."

Erekbilimsel Bakış Açısından DÜNYANIN OKUNABİLİRLİĞİ üstüne Schelling ve Kierkegaard'da Bir Araştırma (... devam )

Schelling'in dünyayı okumasını, daha doğrusu, yorumlamasını birbirinden ayrı ama birinin diğeri üstüne temellendiği iki tarzda ele almalıdır. Birincisinde o, şimdiye dek görüldüğü gibi bir spekülatif fizikçidir. O, burada Tanrı kavramını Tanrı'nın eseri olan doğa kitabında bulmuştur. Dünyanın ikinci tarzda yorumlanması, şimdi bu eserde eserin yaratıcısının, yani Tanr'nın. başka bir deyişle bir "ahlaksal dünya düzeni"rtin bulunmasıyla gerçekleşecektir. Bu okuma, artık büsbütün metaforik tarzdadır. Kant'ın ahlâk yasasını "duyulur üstü olan"a dayandırmasına karşılık Schelling için böyle bir temel dünyanın kendisindedir. O, duyu üstü olanı, başka bir deyişle Tanrı'yı gökten yere indirmiştir.

Schelling, dünyada canlı olsun, cansız olsun hayvan veya insan olsun hepsinin bir hareket, bir akıntı içinde olduğunu söyler. "Bu hareket" (...) "henüz kendi başlangıcında tastamam kör bir hareket"ti. Bu "başlangıç", doğanın kör mekanizmi demektir. Burada kendi kendisine yeten ve yalnız kendisini isteyen ölü "cisim vardır. Bundan sonra hayvan ve bitki gelir; yani kendi dışında bir şeyi isteyen organizm. Doğanın bu stradüzeninin tepe noktasında, kendi üstünde bir şeyi isteyen insan bulunur. "İnsan', var oluşunun başlangıcında kendini sanki bir akıntıya atılmış bulur. Bu akıntının hareketi ondan bağımsızdır. (...) Bu anlamdaki bu hareketin kendisinin yararlı olması için, insanın bunun anlamını kavramayı öğrenmesi gerekir." Bu anlam bilgeliktir. Bu bilgelik, insanın onu kavramayı öğrenebilmesi için, her şeyden önce dünyanın kendisinde bulunmalıdır. "O halde insanın kendi yaşamına bilgece, yani bilgelikle çeki düzen vermesi gerekiyorsa, bu hareketin kendisinde de bilgeliğin olduğunu varsaymahdır. Çünkü ancak o zaman o, özgür öz-istençle, yani bir bilge olarak kendisini bu harekete.bırakabilir ve tabi kılabilir. (...) Eğer nesnelerin nesnel hareketinde hiçbir bilgelik yoksa, insan için hiçbir bilgelik yoktur. Bilgelik çabası olarak felsefenin ilk varsayımı, o halde, nesnede, yani varlıkta, dünyanın kendisinde bilgeliğin olduğudur."' '

Dünyadaki bilgelik "ahlaksal dünya düzeni"dir "Biçimi zaten kendi kendisinde evrenin bir resmi olan"'" insan, "Tanr'nın veya ahlaksal dünya düzeninin tamamlayıcı bir parçası olarak görülebilir. " Bu biçimde ruhun iç hareketleri sanki dışsal olarak yansır. "

Ahlaksal dünya düzeninin bir parçası olmak, Tanrı'da olmak demektir. "Yalnızca insan Tanrı'da dır ve tamamıyla bu Tanrı'da-olma yoluyla özgürlüğe yetilidir."' İki ayağı üzerinde dikey duran, yüzü yukarıya çevrilmiş insan, Tanrı'nın buyruğunu ya da ahlaksal dünya düzeninin sesini işitir. Akıllı varlık olarak insan, adaleti, haklılığı egemen kılmak için kendi tanrısal hakkını kullanır. '

Baştan sona erekbilimsel bakış açısından görülen böyle bir dünyada insanın bir küçük-evren (mikrokosmos) olarak kavranması, bu erekselliği taçlandırır. Tanrı'nın kendisini açımladığı bu dünyada böyle bir insanın Tanrı'da olduğunun söylenmesi bu teleolojinin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkar.

Schelling'in gökten yere indirdiği Tanrı'yı Kierkegaard, yeniden doğa-üstüne çıkarır. Ama bu doğa-üstü, "doğanın üstünde" değil, ancak insanın en iç varlığında bulunabilir. Kierkegaard'm dünyayı yorumlaması, yalnızca ahlaksal bakış açısındandır. Onun Schelling gibi bir doğa felsefesi yapma amacı yoktur. Schelling'in anlayışının tersine Kierkegaard için bu dünya, Tanrı'nın orada
bulunabileceği bir yer değildir. Çünkü onun için dünya kötüdür. Bu nedenle Tanrı, bu kötü dünyadan dışarı çıkarılmalıdır. "Dünya ne yazık ki Tanrı'yı çok az düşünür ya da hiç düşünmez." Böyle bir dünya, doğa olarak anlaşılan bir dünya olmaktan çok, "dışsal", "görülebilir" insansal bir dünyadır. O şöyle diyor: "Dış dünya, yetkin olmama yasasına bağlıdır." Bu dünya oluşun, gerçekliğin bir dünyasıdır. "Oluş bir değişimdir." "Oluşun değişimi gerçekliktir." "Hiçbir oluş zorunlu değildir." "Zorunlu olan, esasen değişemez." "Doğa yasasına uygun bir çıkarımın kendisi bir oluşun zorunluluğunu asla açıklamaz." O halde doğada erekbiiimsel hiçbir şey bulunamaz.

Doğanın erekbilimselliği, düşünme ile varlığın bir özdeşliğini varsayar. Schelling ve Hegel'in benimsediği böyle bir özdeşliği Kierkegaard reddeder. Kierkegaard'da varlık-düşünce bağı kırılır, ama kopmaz. Bu kırılma üzerine kurulan onun felsefesi, her yerde daima çelişki bulur. Çelişki ve paradoks, onun öğretisinde baştan sona yayılır. Kierkegaard kendisini bir labirente gördü ve oradan dışarı çıkmak istemedi. Çünkü o, yaşamın anlamını, daha doğrusu anlamsızlığını bu labirentte buldu. Adorno'nun dediği gibi, Augustinus'çu inanç öğretisinin "credo quia absürdüm" ("inanıyorum çünkü saçmadır") sözü, burada "amo quia absürdüm" ("seviyorum çünkü saçmadır") biçimine çevrilir.

Dünyanın çeşitliliğinde bir-olan hiçbir şey yoktur. "Dünyasal olan, buna göre, kısa aldanma anında çeşitli olan şeydir ve o halde bir-olan şey değildir." "Bir insanın hakikatte bir-olanı istemesi gerekiyorsa, öylece ama onun istediği bir-olanın tüm değişmelerde değişmeden kalan bir şey olması gerekiyor; öyle ki, o insan bunu istemek suretiyle değişmezliği elde edebilsin; bu, sürekli değişiyorsa, öylece o insanın kendisi değişken, uyumsuz ve kararsız olur. Ama bu sürekli değişim, elbette tamı tamına pisliktir."" Bir-olan dünyanın çeşitliliğinde olmayan iyi olan şeydir. Peki. o nerededir? Ruh dünyasında mı? "Hayır" diyor

Kierkegaard: "Ruh dünyasında hakikat başkadır. Burada ebedi, tanrısal bir düzen hüküm sürer: burada ne haklı olanın ne haksız olanın üstüne yağmur yağar, ne iyinin ne kötünün üstüne güneş açar,"' Dışsal dünya ile ruhsal dünya arasında olan insan, iyiyi ancak umabilir. Ama bu umudun bir karşılığı olacağı ve onun tatmin edileceği de söylenemez. Dünyasalhk umutsuzluğun yeridir. Burada umut umutsuzluğa dönüşür. Ölümde bile kurtuluş yoktur. Kierkegaard diyalektiğinin son sözü ölüm değildir. Hiçbir son söz de yoktur. "Eğer ölüm en büyük tehlike ise, yaşam ümit edilir; ama eğer daha dehşetli tehlikeyle tanışılırsa ölüm ümit edilir. Eğer o zaman tehlike, ölüm umut olacak kadar büyük ise, o zaman umutsuzluk bir kez ulaşılabilen umut yokluğu değildir."

Adem'in günahını "devralan" insan kurbandır: tıpkı "Tanrı'nın kendisi"nin. "Oğul Tanrı"nın kurban olması gibi. Sevgiye hiçbir yer kalmayan bu durumda,tam da bu nedenle insan buyruğu duyar: "Sevmelisin!" Çünkü sevmek için hiçbir gerekçeye ihtiyaç yoktur. Zaten hiçbir gerekçe de yoktur. Ama sevgi nereden geliyor? "O. kendi kökenine, kendi aslına nerede sahiptir? Onun oturduğu, yola çıktığı yer nerededir? Evet. bu yer gizlidir ya da gizli olandadır. însamn en iç varlığında bir yer vardır: yaşam sevgiye oradan gider: çünkü yaşam kalpten yola çıkar." " Bu kalpte sevgi korkuyla birlikte bulunur. Bu yüzden sevginin gizli yaşamı, kendi meyvelerinde bilinir olur. Ahlaksal olanın dünyada hiçbir temeli yoktur. "Ahlâk, ne o rastlantıyı ne bu estetik zevki bilir, ne de çok 'hızlı' bir zaman kavramına sahiptir. (...) O, yaşantıyı tanık olarak göstermez. " Duyu-üstü olan ahlaksal olan, böyle bir şey olarak genel olan ve tanrısal olandır. Dünya ile Tann'nm. gerçek ile ideal olanın karşıtlıklarının uzlaşmaz geriliminde durmaksızın salını duran insan tanrısal olanı işitebilir. Bu işitme yüzünden o, bu uzlaşımsızhkta korkuya sahip olur. Bu korku, dışsal, psikolojik bir şey değildir. O, insanın en iç varlığından meydana gelir.

İnsan, korkuda kendi varoluşunun en derin hakikatini bulur. "Korku özgürlüğün olanağıdır: yalnızca bu korku, tüm sonluluklan yiyip bitirerek, tüm kendi yanılmalarının örtüsünü kaldırarak inanç yoluyla mutlak oluşandır." Bu sayede insan, özgürlüğün yüksek ülkesine çıkabilir. Doğrusu, özgürlüğün bedeli, belki de başka hiçbir filozof için bu kadar ağır olmamıştır.

Felsefenin başlangıcında Schelling için inanç, Kierkegaard için şüphe vardır. Birincisi için şüphe inancın sağlamlığı için araçtır, tıpkı Descartes'da olduğu gibi. Ama ikincisi için şüphenin felsefede yeri nedir? Başlangıç olarak şüphe, felsefenin bir bölümü ya da tüm felsefe midir? "Eğer o bir bölüm ise. o zaman diğer bölüm ne olur? Yoksa bu, kesinlik mi ola?"' Burada da belirli hiçbir yanıt yoktur. Bir şey üstüne hiçbir yargıya sahip olunmazsa, o zaman ya Wittgenstein'm önerdiği gibi o konuda susmalı ya da Sokrates ve Kierkegaard anlamında "bunu bilmiyorum" demeli. Ama Kierkegaard'daki bu bilmeme susmak demek değildir. O söylüyor: "Şüphe etmeye cesaretim var. her şeye inanıyorum; savaşmaya cesaretim var her şeye rağmen inanıyorum; ama bir şey bilmeye cesaretim yok; bir şeye sahip olmaya, onun kendime ait olmasına cesaretim yok." "' O kendi gözlerine güvenmiyor: çünkü kötü bir cinin "bir camı aşırı öiçüde büyüten, diğer camı aynı ölçüde küçülten" bir gözlüğü burnunun üstüne oturttuğuna inanıyor. Kierkegaard'da şüphe-inanç diyalektiği süreklidir. Schelling'de insan Tanrı'da ve güvende olmasına karşın, Kierkegaard için o daima Tanrı'nın önündedir, sınavdadır ve bu yüzden "korkar" ve "titrer".

VARLIK SORUNSALI VE JEAN-PAUL SARTRE


ŞAHİN YENİŞEHİRLİOĞLU


«Geleceği görüyorum. İşte orada, sokakta. Şimdiden daha si­likçe. Daha ne bekliyor gerçekleşmek için sanki? Gelecek, bu ih­tiyar kadına daha fazla ne sağlayabilir ki? İhtiyar kadın topal­layarak Uzaklaşıyor. Aniden duruyor. Başörtüsünden sarkan aklaşmış bir tutam saçı yana doğru itiyor. Yeniden yürümeye ko­yuluyor. Demin oradaydı, şimdi ise burada... Hiç anlıyamıyorum içinde bulunduğum durumu: Hareketlerini gerçekten görebiliyor muyum, yoksa onları tahmin mi ediyorum? Şimdiyi gelecekten hiç ayırt etmiyorum artık.

Çünkü, sürüp gidiyor bu, yavaş da olsa gerçekleşiyor; ihtiyar, koskocaman erkek ayakkabılarını sürüye sürüye ilerliyor ıssız sokakta. Budur işte zaman, hem de çırılçıp­lak zaman, yavaşça varoluyor. Kendini beklettirir ve geldiğinde de tiksinti verir. Çünkü, zaten, uzun süredir onunla birlikte bulu­nulduğunun farkına varılır. İhtiyar, sokağın köşesine yaklaşıyor. Ufacık kara bir kumaş yığınından başka bir şey değildir artık o. Evet, doğru, bu, yeni bir şey. Demin orada değildi. Ama bu, in­sanı şaşırtmayan tatsız ve silik bir yenilik. Sokağın köşesini dön­mek üzere ihtiyar kadın, dönüyor işte... bitmek bilmeyen bir süre­den beri.

Pencereden söküp atıyorum kendimi. Sallana sallana odada başlıyorum dolaşmaya; birdenbire aynaya yapışıp kalıyorum, ken­dime şöyle bir bakıyorum, tiksiniyorum kendimden: Hâlâ bitmez tükenmez bir süre daha. Sonunda, bu görüntümden kurtulup yatağın üzerine yığılıyorum. Tavana bakıyorum, bir uyuyabilsem.

Sakinlik, sessizlik...>>

Bulantı adlı romandan alınan bu kısa parçada, olgulara da­yanan varoluşa ilişkin bir temanın varoluşçu bir anlatım biçimi­nin özelliklerini buluyoruz.

Bütün sorun nedir varoluşçulukta? Ayrıca, bu sorunun bir so­runsal oluşturması söz konusu mu? Bu iki ayrı-ama gerçekte, mantıksal ve özsel bir biçimde birbirine bağlı - soruya yanıt vermek gerekiyor ilkönce. Sonra da varoluşçuluk ve Jean-Paul Sartre bağlantısına girilebilir.

Birinci soruya gelince: Varoluşçuluktaki bütün sorun, «varlık»ın («'letre»)ne olduğu sorunudur. Ayrıca, bu sorun yanıtını ararken, «varlık»ın ne olacağı sorununu da doğurur yapısında do­ğal olarak. Bu, aslında, bir tür, varlığın bilgikuramsal yapısını fel­sefî alanda biçimlendirmektir. Örneğin, Sartre'da, bu konuya iliş­kin olarak - aynen Heidegger'de olduğu gibi-bir varlıkbilim (on­toloji) kaygusu, bu kaygunun yanısıra bir «hiçlik» (ede neant») düşüncesini çözümleyerek inceleme isteği vardır. Çünkü, böyle bir istek, bir gereksinim sonucudur Sartre felsefesinde. İşin ilginç yanı, «hiçlik» düşüncesi, onda, Heidegger'den çok, Hegelci bir an­lamda ele alınmaktadır.

Buna karşın, Sartre yine de, «hiçlik» düşüncesi üzerinde uzun uzadıya durur. Çünkü «varlık» ı tanımlamak Sartre'a göre, onun tam karşıtı olan «hiçlik» i de hesaba katmaya ve onların bir bü­tünün ayrı birer yansımaları olduğunu kabul etmeye bağlıdır. İş­te, tam bu noktada «varlık» ı ele alma Hegelci bir tutum içeriyor.

Kısacası, varlığı iki yönlü olarak tanımlar Sartre; «kendinde-olan» («l'en soi») ile «kendi-için-olan» («le pour-soi»). Bunlar, bir aynı varlık içinde bulunurlar gerçekte. Bu birlikte bulunmadan dola­yı da, «varlık», sürekli olarak, (hep) kendine özdeş olandır. «Ken­dinde-olan», Descartes'ın «uzam»ı («etendue») gibidir bir çeşit. Oysa, «kendi-için-olan», Hegelimsi bir biçimde, sürekli bir devim olarak, varlığına sahip olan - ya da öyle anlaşılabilen - düşünceyi karşılar.

Satre şöyle tanımlıyor «varlık»ı, Varlık ve Hiçlik adlı kita­bında: «Ama, varlık, kendine doğru bir ilişki değildir, o doğru­dan doğruya, kendisidir. Gerçekleşemeyen bir içkin olmadır.» Ya da şöyle çevirelim: «Varlık, benliğin kendisine doğru yönelen bir ilişki değildir; o, doğrudan doğruya, bu benliğin kendisidir. Ger­çekleşemeyen bir içkinlik, olumlanamayan bir olumlama, etkinlenemeyen bir etkinliktir. Çünkü, o, kendisiyle o denli doludur ki, sanki her bir şey, varlığın içinden, benliğin kendini olumlama­sını çıkarıp kurtarmak için, varlığın bu doluluğunun giderilmesi gerektiğini göstermektedir. Yalnız, bunu, varlığın kendini, ben­liğinin özelliklerinden soyutlayarak farksızlaştırması olarak anla­mayalım: Çünkü, kendinde-olan'ın farksızlaşması demek ise, bu belirlemenin ötesinde, kendi benliğini olumlama olgusunun her­hangi bir sınır tanımaması demektir. Zira, bir sürü kendini olum­lama biçimleri vardır. İşte, elde edilen bu ilk sonuçları kısaca özetlersek, o zaman, varlık, benliğin kendinde olması'dır denebilir. Ama, eğer, varlık, benliğin kendinde olması ise, bu varlığın yeniden kendini, kendi benliğine göndermediğine işaret eder, ay­nen, benliğin bilinci'nde olduğu gibi: Varlık, bu benliğin kendindeliği'dir işte.»

Varlık ve Hiçlik'in. bu tümcelerini buraya aktarmamızın ne­deni olduka açıktır: Sartre, varlığın tanımını verirken, Hegelimsi bir belirleme biçimine başvurmaktadır. Bunu da, bir tür yöntem olarak kullanmaktadır aslında. Çünkü, Hegel için de varlık, «kendinde-olan» («l'en-soi»), «kendi-olan» («de soi») ve «kendi-için olan» (le pour-soi») durumların, sürekli bir devim çerçevesinde birbirlerine geçişleri, dönüşümleri, bütünleşmeleri ve birbirlerinin içinde erimeleridir . Bu ise, varlığın tarihini oluşturmaktadır. Ta­rih ise, varlığın yapısıyla birlikte, değişiminin ve başkalaşımının nesnelliğini hazırlamaktadır. Bu, aynı zamanda, bilincin tarihidir de: «Şu halde bilincin tarihi - Tin'in Fenomenolojisi - onun [var­olma] deneyiminin tarihidir, tinsel tözün, yavaş yavaş Benliğe doğru ilerleyen açınımıdır.» J. Hyppolite, Hegel'in Fenomenoloji'sini açıklamak için, bu savı dile getirirken, gerçekte, Hegel'in şu belirlemesinden yola koyulmaktadır: «Bilinç, deneyimlerinin için­de varolanın dışında hiçbir şeyi bilemez ve kavrayamaz; sonuçta, bu deneyimdeki şey, yalnızca tinsel töz'dür. O da, gerçekte, kendi öz Benliği'nin nesnesidir.» Bu nesnelleşme ise, varlığın varlık -bilimsel yapısının (ontolojik yapısının) tarihselleşmesinden baş­ka bir şey değildir.

Bu nesnelleşerek tarihsellik kazanma ya da tarihselleşerek nesnelleşme sürecine bir üçüncü öğe olarak bilgi girmektedir. Böylece, varlık ve bilgi, Hegel diyalektiğinde birbirlerini sürekli olarak güdümleyerek «kavram» («concept») ve kavrayış devini­mini ortaya koyarlar. İşte Sartre, bu noktadan kalkarak «varoluş ideolojisbmi bu tür bir temele oturtmak ister: «Varoluş ideolojisi, kendisini yeniden canlandıran Marksçılıktan, Marksçılığm Hegel'den türetmiş olduğu iki isteri kalıt olarak almıştır: Eğer insanbilimde [antropolojide] Doğruluk [«Verite»] diye bir şeyin olması gerekiyorsa, bu olmuş olan bir doğruluk olmalı ve kendini bütünleyiş yapmalıdır. Söylemek bile fazla ki, bu çifte ister, Hegel'den beri diyalektik diye bilinen varlık ve bilgi (ya da kavra­yış) devinimidir. Nitekim ben de Yöntem Araştırmaları'nda, böy­le bir bütünleyişin Tarih ve tarihsel Doğruluk olarak sürekli bir akış halinde bulunduğunu benimsedim. Bu temel uzlaşım nokta­sından yola çıkarak, felsefel insanbilimin iç çelişkilerini gün ışığı­na çıkarmaya giriştim ve kimi kurumlarda da, seçmiş bulunduğum yöntembilimsel düzlem üzerinde, bu güçlüklere getirilebilecek gecici çözümlerin bir taslağını yaptım. Ancak yine söylemek bile faz­la ki, eğer Tarih ile Doğruluk bütünleyici değilseler, eğer olgucu­ların [pozitivistlerin] ileri sürdükleri gibi, yalnızca Tarih'ler ve Doğruluklar varsa, o zaman çelişkiler ve bireşimsel aşmalar bü­tün anlamlarını yitirirler. Bu nedenle, eldeki yapıtı kaleme alır­ken şu temel sorunu ele almak bana gerekli göründü: bir insan Dostluğu var mı?»

Demek ki Sartre, Varlık ve Hiçlik'te «varlık» ı tanımlarken, bu kez de Diyalektik Us'un Eleştirisi'nde bu varlığın bir «varoluş ide­olojisini saptamak istiyor yukarıdaki soruyu sorarak: «Bir insan Doğruluğu var mı?» («Gerçekliği var mı?») Aslında bu soru, bir insan gerçekliğinin olup olmadığının sorusudur. Çünkü, «insan», «varlık» olarak bir varoluş kazanabilmek için, ilk önce, bir «ger­çekliğe» sahip olmak zorundadır. Zira, bu gerçeklik çerçevesinde ve bu gerçeklik tarafından «insan» ancak bir varoluş elde eder. Ve onu biçimlendirir. İşte, bu biçimlendirme işinde, varlığın, bu gerçeklik dolayısıyla - yaratmış olduğu gerçeklik dolayısıyla - «proje» ler yapması ve onlara göre bir varolma çizgisi çizmesi söz konusudur.

Salt bu nedenle Sartre, «varlık» ı tanımlarken, onda, «benli­ğin kendisine doğru yönelen bir ilişki»den çok, «...doğrudan doğ­ruya bu benliğin kendisi» ni bulmuştur. Çünkü, varlığın içinde bu­lunduğu sorun, onun, «kendi benliğini olumlama olgusu» dur. «Olumlama olgusu» ise, kabullenmek ve yadsımak olgularının ara­sında sürekli bir gidiş geliş, sürekli bir devimdir. Bu gidiş geliş, bu devim, varlığın gidiş geliş ve deviminden başka bir şey değil­dir. Onlar, belirli bir süreç oluştururlar. Bu süreç ise, varlığın oluşma sürecidir. Oluşma ile birlikte bu süreçte, varlık, gerçeklik kazanmaktadır. Gerçeklik kazanma olgusu, birçok gerçeklik ka­zanma biçimlerini ve yollarını yapısında barındırır doğal olarak. O zaman, ortaya, başka başka gerçeklikler çıkmakta ve herbir gerçeklik ise kendini, bir «benlik» olarak olumlamaktadır. Bu «benlik», iki ayrı yapıdan oluşmakta olup, sürekli bir biçimde bir­birlerine geçişi öngörmektedir. Bu geçişler, varlığın devimidir. İş­te, bu nedenle, biraz yukarıda da belirttiğimiz gibi, Sartre, «Varlık»ı iki yönlü tanımlamaktadır: «kendinde-olan» ile «kendi-için-olan». Bu iki yön, bu iki tip varlık, aynı varlığın bir ve tek «ben­lik» olarak ifadesidir. Bu nedenle, Sartre'ın varoluşçu felsefesin­de, varlığın diyalektiği, aynı Hegel'in Fenomenolojisi'nde olduğu gibi, «kendinde-olan» ile «kendi-için-olan»ın diyalektiğidir. Ara­larındaki dönüşüm ve geçişler diyalektiğinden dolayı da varlık, sürekli bir devimsellik yansıtır. Bu devimsellik, onun gerçekleş­mesi, kendi benliğinin birçok uygulama alanında somutluk kazanmasıdır.

Çünkü, bu uygulamalarda gerçekleştirmek istediği erekler vardır. Onlar, varlığın kendine daha önceden öngördüğü erekler­dir. Onları gerçekleştirirken de, amacı, kendini gerçekleştirmek­tir. Bu nedenle, iki ayrı yanla yüzyüze geliyoruz varlıkta: Yalın bir varlık, «kendinde-olan-varlık» ve gerçekleşmesi sözkonusu olan, bir «proje» varlık. O da, «kendi-için-olan varlık»tır. Kendi benliğinde-olan-varlık ise, bu her ikisini, kendi yapısında bir bü­tün olarak ortaya koyan varlıktır. Aynı, Sartre'ın da dediği gibi; «benliğin bilincinde olduğu gibi.»

Sartre felsefesinde, «varlıksın bu denli parçalanışı ayrıca bu bir parçalanma mı? bu da tartışılması gereken ayrı bir sorun -acaba, onun, herhangi bir yana daha çok önem verdiğini mi gös­termektedir? Yoksa, bunlardan herhangi birinin daha önce mi geldiğini aramaktadır? Yani, hangisi önce geliyor; «kendinde-olan» mı? Yoksa, «kendi-için-olan» mı? Sartre'm felsefesinin, Jean Wahl'in de belirttiği gibi, «çözülmesi en güç olan sorunlar» ından «biri bu» . Bu noktada, varlığa hem «idealist» ve hem de «realist» «kendinden olandır dediği zaman, daha çok bir realist oluyor, ken kendinden olandır dediği zaman, daha çok bir realist oluyor, ken­di için derken de, idealist»'.

Aslında, Sartre'm, nerede «idealist», nerede «realist» olduğu bizi pek ilgilendirmiyor. Çünkü, tanımladığı «varlık», gerçeklikle, düşlenen durumların içinde ve arasındaki geçişlerde oluşumunu, durumların bir olumlaması olarak yaşamakta ve gerçekleştirmek­tedir. Ancak, bu noktada «kendinde-olan» ile «kendi-için-olan» ın birliğini elde etmektedir. Demek ki, bu iki varlık türü, daha doğ­rusu aynı varlığın bu iki ayrı yanı, hem görünüşte ve hem de temelde bütün özellik ve nitelikleriyle böylesine birbirlerinin kar­şıtı olmalarına karşın, hiç kuşkusuz, aynı varlığın değişik ve farklı durumlardaki kendisidir.

VARLIK SORUNSALI VE JEAN-PAUL SARTRE (... devam )

Sartre, bu, hem aynı ve hem de ayrı olan varlığın bilimini, yani, onun varlıkbilimini (ontolojisini) kendi felsefesine göre oluşturmak ve biçimlendirmek istedi. Bu nedenledir ki, varlığın oluşumunun diyalektiğine eğilmek zorunda kaldı. O zaman, usa hemencecik, Hegel'in, varlığı bir «bütün» olarak ele, alıp, onda, bu ayrı yanları, bir iç «kendi-için» ile bir dış «kendi-için» ve on­ların devimleri olarak görmesi geliyor . Sartre'da, bunun. Hegel'inkinden tümüyle ayrı olduğunu sanmak yanlış olur. Yalnız, Hegel'de «varlık»ı bilgi ve Tarih belirlerken, bu kez Sartre'da, ken­dini sürekli olumlayarak yaşam biçimini bulma olgusu belirlemek­tedir.

Burada, şu sorunla yüzyüze geliyoruz ku kez de: Varlığın, sürekli kendini olumlayarak, yaşam biçimini bulmak istemesi, ya da içinde olumlanacağı gerçekliği yaratmak istemesi, onu, ger­çekliğin kendisiyle^ ya da kendinde gerçeklikle buluşturup uyuma koyabilir mi? Bir başka deyişle, Sartre'm «varlık» inin gerçekliği, gerçekliğin kendisi midir? Bu sorunun yanıtı, doğal olarak, Sartre'ın romanlarının, oyunlarının kahramanlarına bakıldığında or­taya çıkacaktır: Çünkü Sartre'ın kahramanlarının yaratmış ol­dukları gerçeklikler, kendi gerçeklikleridir. Onlar, ancak, bu ger­çeklikler içinde varlıklarını bulmaktadırlar. Böylece, varlık ile gerçeklik arasında bir özdeşlik söz konusudur. Ve, bu özdeşlik var­dır zaten.

Bunu göstermek için de, Bulantı'nm bir parçasını çevirip ya­zının başına koyduk. Çünkü, orada, gerçekten, varlık ve onun ya­ratmış olduğu salt gerçeklik varlığın gerçekliği olarak gözükmek­tedir. Pencereden bakan ve bir ara sokakta yürüyen eskimiş, yıp­ranmış yaşlı bir kadını ve onun zaman içinde sürüklenişini sey­reden insanın dramıdır bu. (Sartre, bu dram sözcüğüne karşı çıka­bilirdi belki de). Çünkü, orada, «ihtiyar kadın» ile, onun içinde varolduğu gerçeklik arasında bir özdeşlik var. Çünkü, orada, za­man ile yaşlı kadın arasında, yıpranma ile zaman arasında, bu ka­dına bakıp zamanı düşünen, pencereden bu durumu düşünen (içinde bulunulan durum) insan arasında bir özdeşlik var. Yaşlı kadını seyredip, onda, zamanı gören varlık, gerçekte, onda, kendi gerçekliğini görmektedir. Çünkü, eğer varolmayı sürdürürse (ya­şamayı sürdürürse) gelecekte, aynı, sürüklenen, gövdesini sürük­leyen, zarzor sürükleyen kadın gibi olacaktır. Bu olgu kaçınılmaz bir sonuçtur. Onu, onun varlığını, o anda dehşete düşüren, yaşlı kadının varlığı olmayıp, kendisinin onun gibi olacağı, bilinçteki bilinç-altı düşüncesidir.

İşte, onun gerçekliği, bu içinde bulunulan gerçeklikteki ge­leceğin gerçekliğinin düşünülmesidir. Dram, bu noktada başla­maktadır. Çünkü, kaçınılmaz, mantıksal ve bilinç-altı bir özdeş­leşme sözkonusudur pencereden bakan bu genç ve pencere dışındaki bu yaşlı için. (Buradaki genç olma, göreli bir genç olmadır). Aralarında hiçbir ilişki olmamasına karşın, bu acı ilişki vardır. Zaman adı verilen ilişki. Zaman, gerçekte bir araçtır. Ama, bura­da, amaç olmaktadır. Zaman bu kez kötüdür. Zaman, ona, nasıl bir varlık iken, nasıl bir başka varlık olacağını acımasızca göster­mektedir. Zaman, bu denli gaddar mıdır? Böyle bir varoluş için, evet. Bu nedenle, pencereden kendini koparırcasına «söküp atma», boş odada ne yapacağını bilemeden dolaşma, sonra da, aynaya ya­pışıp kalarak, kendi görüntüsünden nefret etme, «tiksinme» var­dır. En sonunda da, çaresizlik karşısında bu olgudan kaçıp kurtul­mak istemek. Uyuşarak kurtulmak istemek. Bu da uykudur.

Uyku burada, içinde bulunulan, varolunan gerçeklikten ka­çıştır. Öyle bir kaçış ki, bir daha oraya dönmemek istercesine. De­mek ki, bu ikili-üçlü özdeşlikler, pencereden bakan birey, yaşlı ka­dın ve zaman arasında, iki ayrı, üç ayrı varlığın farklılıkları ve özdeşlikleridir. Varlık ve varolma diyalektiği burada kendini gös­teriyor. İşte Sartre, salt bu nedenle, «varoluş ideolojisi»ni oluştu­rurken «bir insan Gerçekliği var m?» sorusunu sormaktadır . İlk önce, temelin ne olduğunu bilmek gerekiyor; «insan» ve «gerçek­lik» ve aralarındaki görünen ve görünmeyen, somut ve soyut iliş­ki. Bu ilişki ise, bu yazının içinde Sartre'ın Varlık ve Hiçlik'inden aktarılan parçada da gözüken, - biraz yukarıda da belirttiğimiz gibi - varlığın kendisidir: «varlık, benliğin kendisine doğru yöne­len bir ilişki değildir, o, doğrudan doğruya bu benliğin kendisi­dir.»

İşte, bu ilişkide, varlıklaşan ilişkide bu kez, özgürlük ve «hiç­lik» sorunu kendini göstermektedir. Bu, Sartre felsefesinin en önemli sorunlarından bir başkasıdır. Çünkü, «varlık» ı kesinlikle belirler. Bunun nedeni de şudur gerçekte: Varoluş özden önce ge­lir. Demek ki, varoluşa «öz»den ayrı bir önem kazandırılmaktadır bu savla. Öze oranla varoluşa belli bir ilklik ya da öncelik tanın­maktadır böylece. Yalnız, bu özellik, bütün varlıklarda ortaya çı­kan bir özellik değildir. Tam tersine, insana özgü evrensel bir özel­lik ve nitelemedir. Bu özellik ve nitelemeden dolayıdır ki, özgür­lük başlıbaşına bir güç olarak belirlenmekte ve insan varlığıyla özdeş kılınmaktadır. Şöyle ki, Felsefe terimleriyle anlatmak is­tersek, diyebiliriz ki, her nesnenin bir varoluşu ve bir de özü var-vardır. Öz, bir nesnenin özelliklerinin değişmez bütünlüğüdür; varoluşu ise, evren içinde gerçek olarak bulunuşudur. Birçok kim­se, özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır; bu fikir, dinsel düşünceden ileri gelir: Gerçekten, ev yaptırmak isteyen bir kim­senin, ne biçim bir ev yaptıracağını bilmesi gerekir. Burada öz varoluştan önce gelir. Bunun gibi insanı Tanrının yarattığına inananlar da, böyle düşünerek, Tanrının bu işi, haklarında daha önceden sahip olduğu fikirlere bakarak yapacağı sonucuna varır­lar. Tanrıya inanmayanlar ise, aynı etkiden kurtulamayarak, bir nesnenin ancak kendi fikirleri ile uygun düşmesi durumunda var­olabileceğim ileri sürerler. Bütün XVIII. yüzyıl, «insan doğası» denen, herkeste ortaklaşa bulunan bir özün varlığına inanmıştır. Varoluşçuluğa göre ise, insanda - ve sadece insanda - varoluş öz­den önce gelir.

Bu, kısaca şu anlama geliyor: «Önce insan vardır, şu ya da bu olması daha sonra gelir.» İnsan, doğuştan, yaşam biçiminin ve varlığının oluşum çizgisinin nedenlerini kesinlikle bilemez. Bu nedenle de, varoluşçuluk, özellikle Sartre, özsel belirleyiciliği yadsır. Çünkü, özcü felsefeler için, evrensel öz, bir yerden «gelmez»: Bir başka deyişle ölümsüzdür. Bir de bireysel öz vardır; o da ; varoluştan önce gelmez. Bununla birlikte o, kesin olarak, varoluşla aynı zamanda varolmaktadır. Çünkü, varoluşun dışında varlığım yiti­rir. Bu nedenle de hiçbir şey değildir. Varoluşa gelince, o da, an­cak, gerçekleştirdiği özle bir özellik ve nitelik kazanır, yani bir şey olur. Bu, şu demektir kısaca: Özle varoluş birbirlerinden ayrıla­maz. Birbirlerine - Sartre'm belirlemesinin tam tersine - öncelik­leri yoktur. Çünkü, aralarında fiziksel bir ayrım sözkorıusu de­ğildir. Sartre, «varoluş özden önce gelir» derken, varlığın bu açıklanış biçimine yanıt vermektedir.

Oysa Sartre kendisinin, ruhbilimsel gerekirciliği tutmayan­lara ve insanda özgürlüğün varlığına inananlar arasına girdiğini söyleyerek, insanların durumunu, nesnelerin durumundan ayırdı­ğını belirtir. İnsan, ona göre, özgür olduğu için, içinde bulundu­ğu olanaklar arasında bir «seçme» yapma gücüne sahiptir. Dün­yaya gelmiş olması, onun, ilk ya da son kez bir seçme yapmasın­dan çok, bu seçmeyi her gün yapması ile yüzyüze geldiğini göste­rir. Buna da zorunludur zaten. Çünkü, «İnsanoğlunun özü, özgür­lük içinde askıdadır.» «Askıda» olan bu özü, askıdan kurtarıp, onu gerçekleştirmek ve biçimlendirmek, insanın kendi özünü seçmesine bağlıdır. Bu seçim, özgür olma gerçeği ve bu gerçeğin gerçekleş­mesidir. «Önce insan gelir... Daha sonra şu ya da bu olur.

İnsan, kendi özünü yaratmak zorundadır». Buradaki öz, bireysel özdür. Ama, bunun yanısıra Sartre, bu özün belirlenmesini salt soyuta indirgemez. Tam tersine, bir parda hamal mı yoksa, bir üni­versitede profesör mü olacağımızı belirli bir tarihsel ve madde­sel koşullara indirger. Çünkü, «insan ancak bir durumdur... sı­nıfı, gündeliği, işinin niteliği ile belirlenmiştir; giderek, duygu ve düşüncelerine varıncaya kadar, belirlenmiştir.» Bu belirlenme, Sartre göre, seçme olanağını ortadan kaldırmaz. Çünkü, c, daha önce de söylediğimiz gibi, varoluşun bir gerekirliliğidir Bu, ger­çekte, kendini seçmektir; «Kendimi varlığımda değil, varoluş bi­çimimde seçebilirim,» der Sartre. Bu bir tutumdur. İnsan varlı­ğının, durumu karşısında aldığı bu tutum, varlığın değişimini ha­zırlar. Böylece, durumlar, varlıklar arası etkileşimler başlar. Bu öğe ise, varoluşu belirleyen en önemli olgudur.

Özgürlük ise, Kant'taki gibi «sağduyu»nun özgürlüğü ya da Hegel'deki gibi «bütüne ait» bir özgürlük değildir. Sartre'da öz­gürlük, insanı bir davranışa zorlayan bir yetkeye (otorite) ya da belirli bazı ilkelere dayanmaz. Buna karşın, öngörülen erekler çer­çevesinde «proje»lere göre varolur. Buna güzel bir örnek vermek gerekirse, Sinekler adlı oyununun III. perde, II. sahnesine bir göz atalım; Oreste, kendisini boyun eğmeye zorlayan Jüpiter'e şu ya­nıtı verir: «...beni özgür yaratmamak gerekirdi (...) Bir kez beni yarattıktan sonra da, artık ben sana ait olmaktan çıktım (...); artık gökyüzünde hiçbir şey yok, ne İyilik, ne Kötülük, ne de bana buyrukta bulunacak bir kimse (...) Bir daha senin yasan altına girmeyeceğim: Benim bundan böyle, kendi yasamdan başka bir yasam olamaz (...), çünkü ben insanım, Jüpiter; her insanın kendi yolunu kendisi seçmesi zorunludur.» Ereklerimiz, seçmelerimizin tümünü yönlendirirler. Ereklerimizin özgür seçimi ise, özel kararlarımızın özgürlüğünü ortaya koyar. Bu seçme ve bu özgürlük, «..., düşünüp taşınmaya [deliberer] bağlı değildir: Düşünüp ta­şınmaya koyulduğumuz zaman, olan olmuş, iş işten geçmiştir.»

Düşünme, demek ki Sartre'a göre, varlığı varoluşa götüren edim­den alıkoymaktadır. Bu nedenle, ereklerimizi kesin olarak sapta­madığımız ölçüde özgürlüğe ulaşmamız gerçeklik kazanır. Bu da bir seçmedir. Ama, bilinçle bütünleşen bir «derin seçmedir»; «Gün­lük kararlarımızı belirleyen 'derin seçme', bizim kendimiz hak­kında taşıdığımız bilinçle tamamiyle birdir.»

Bilinçle bütünleşen kararlar ve seçme edimi, yalnızca ustan yararlanmaz. Onlar, aynı zamanda, istemli davranışların bir ay­rıcalıkları oldukları gibi, tutkulara ve heyecanlara da bağlıdır­lar. Burada, duygular da işin içine girer: «... Korkum özgürdür ve benim özgürlüğümü açığa vurur; ben tüm özgürlüğümü korkuma bağladım ve şu ya da bu koşullarda korkak olmayı seçtim. Özgür­lükle ilişkili olarak, hiçbir ayrıcalıklı olay yoktur.»

«Ayrıcalıklı olay» kabul etmemek, varlığa, özgürlüğün sonsuz yollarını açmaktadır Sartre düşüncesinde. Gerçekten de, Sartre, tüm yaşamı boyunca, özgürlüğün sonsuz yollarını arayıp durdu. Bu, hem yazın, hem politik ve hem de felsefe alanında böyle ol­du. Yalnız, usa bir soru geliyor şu anda: Acaba, Sartre, romanla­rında ve oyunlarında dile getirdiği, çizdiği karakter tipolo] ileriy­le bütünleşmiş midir yaşamında? Bir başka deyişle, Bulantı kah­ramanı gibi aynı duygulara, düşüncelere, yaşama biçimine sahip olmuş mudur?.. Sanmıyoruz. Sartre, daha çok, iyi bir gözlemciy­di. Bireyin, iki savaş arası yıllarında ve sonrasında geçirdiği bu­nalımı çok iyi gözlemlemiş, onu yine çok iyi bir biçimde çözümleyerek irdelemiştir. Avrupa'da bireyin geçirmiş olduğu bu buna­lımı, evrimi Sartre, bir felsefe ve yapıtlarında da bir yaşam biçi­mi olarak ortaya koymuştur. Sartre ve onun varlığı ile yapıla­rındaki kahramanların varlıkları arasında büyük bir fark var. Yoksa, yüce düşünür Sartre günümüze dek yaşayıp, çağımızın bu­ nalımını ve bulantısını yazar mıydı?...

«Madeleine, şu plâğı yeniden koyar mısınız? Gitmeden önce bir daha dinleyeyim.»

TARİH VE İLERLEME

Kubilay Aysevener

Tarihte bir ilerleme var mıdır? Bu soru 16. ve 17. yüzyıllarda doğabilimlerindeki büyük gelişmelerin ve teknik yeniliklerin insan yaşamına sağladığı kolaylıklar bakımından, özellikle 17. ve 18. yüzyıl Avrupa toplumunda ilerlemekte oldukları inancıyla birlikte ortaya atılmış bir sorudur. Bilimin ve buna bağlı olarak toplumun bir ilerleme içinde olduğu inancı, tarihte de bir ilerleme olduğu inancına yol açmıştır. Collingwood'a göre, insan etkinliğindeki sürekliliği ve buna bağlı olarak da bir gelişmeyi gösterecek olan, tarihin akışını yöneten bir ilerleme yasası kavramı, insanın, doğaya üstünlüğüne inancı ile onun doğanın bir parçasından fazla bir şey olmadığna inancı arasındaki, doğal olmayan, uzlaşmayla bozulmuş tam bir düşünce kanşıkhğıdır. Bununla birlikte, ta ilk çağlardan bu yana, Collinwood'un dile getirmiş olduğu düşünce karışıklığı, filozofları, tarihçileri ve teologları etkilemiş ve bu yönde kuramlar geliştirmelerine neden olmuştur.

Tarihte ilerleme kavramı ile anlatılmak istenen, tarihsel her olayın bir kezlik oluşu ve olaylar sürekliliğinin birbiri ardısıra çizgisel olarak geleceğe doğru akıyor olmasıdır. Bu akış, sonul (nihai) bir amacı gerçekleştirmek üzere, belirli bir hedefe doğru olabildiği gibi, böyle bir hedeften bağımsız da olabilir. İlerleme kavramı, belirli bir süreç yoluyla ve o sürecin oluştuğu, kendisini gösterdiği devreler boyunca ortaya çıkan gelişmeyi belirtir. Yalnızca bir gelişme değil, sonuçta, betimlenebilecek ve değerlendirilebilecek bir kazanç söz konusudur.

Birikim ve ilerlemeyi, bu iki kavram bazen tarihin ya da kültürün aynı temel özelliğiymiş gibi anlaşılsalar da, ayırt etmeliyiz. Örneğin, teknik yenilikler ve böylesi yenilikleri olanaklı kılan bilimsel düşünce açısından Batı Uygarlığının diğer uygarlıklardan daha birikimci olduğunu kanıtladığı söylenir. Bu başarılı biçimde, yazı, aritmetik ve geometri gibi, bir dizi ilerlemeyi ortaya koymuştur. Bir duraksama döneminin ardından bir endüstri devrimini oluşturmuştur. Bu devrim Öylesine kapsamlı ve uzun erimlidir ki, yapılabilecek tek karşı karşılaştırma, Rotenstreich'a göre, Cilalıtaş devriminin kendisiyledir. Bu bağlamda, birikim burada çok sayıda yeniliğin ilerlemeye yolaçmış olduğu anlamına geliyor. Bu ilerleme, teknik tutarlılık ya da üretim yöntemlerinin iyileştirilmesi olabilir, çünkü başka türlü, Cilalıtaş devriminden endüstriyel devrime uzanan bir çizgiyi göstermek anlamsız olurdu. Birikim yalnızca devrimlerle değil, üretim yöntemleri ya da teknikleri ölçütüyle ölçülebilen ya da karşılaştırılabilen devrimlerle İlgilidir.

Bu örnekte gördüğümüz gibi, birikim ile iyileşme arasındaki ayrım, birikimin davranış biçem ya da araçlarına göndermede bulunması nedeniyle kesin bir ayrım değildir. Cilalıtaş döneminin ya da devriminin araçları endüstriyel devrime aktarılmamış ya da sonraki dönemde kalmıştı. Çevreye egemen olma tutumu sürmekte; ancak bunun göstergeleri niceliksel ve niteliksel olarak değişmiştir.

İlerleme düşüncesinin Tanrı öğretisiyle ilgili olduğuna değinilmiştir. Bury'nin bu ilişki konusundaki etkili olmuş yorumuna göre, ilerlemeye olan inanç, daha önceleri tanrıya olan inancın dinsel olmayan bir biçimde yerine geçiştir. Çünkü ilerleme düşüncesi tanrı öğretisiyle uyuşmaz. Burada Bury'nin demek istediği, her iki tarihsel süreç görüşünün aynı tarihçi tarafından gözönünde bulundurulamayacağı değil, kendi içsel mantıkları açısından bakıldıklarında bu görüşlerin ortak bir biçimde tek oldukları, her şeye açık olmadıklarıdır. Ancak ilerleme düşüncesiyle tanrı öğretisi arasındaki ilişkinin bu yorumu, Rotenstreich'a göre, yalnızca kısmen geçerlidir. Bunun geçerliği, insan bilgisi, bilim, ekonomi ve politikanın tarih-içi güçlerince başlatılan, sürdürülen, düzenlenen sürekli bir ilerleme olarak tarihsel gelişme kavramının yeterliliği ya da yetersizliğine dayanır.

Eğer tarihsel ilerleme, gerçekten kendi kendisine ilerleyen, yalnızca tarih-içi güçlerce beslenen ve yalnızca onların işleyişleriyle yönetilen bir süreçse, tarihsel gelişme düşüncesi tanımıyla bile tanrı düşüncesini dışlar. Değişik bir tarihsel gelişme kavramı sunulursa, bunun kısmen bile olsa, tanrı öğretisiyle uzlaşması için hiçbir neden olmaz. Bununla birlikte E.H. Carr, tarihin sonul bir amacının olduğu ve bunu gerçekleştirmek için çeşidi dönemlerden geçerek hedefine doğru ilerlediği görüşünün, daha çok dinsel bir tutuma dayandığını söyler.

Bu görüş, özellikle Ortaçağ'da Yahudi-Hristiyan geleneğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Tarihin bir hedef kazanması, Carr'a göre, tarihin sonu olmuştur ki, böylelikle tarih, bir tanrı savunusuna (teodise) dönüşmüştür. Herder'e göre, İnsanlık tarihi, bizim kendi çabalarımızı, yeteneklerimiz ve anlayışımız yoluyla tanrının bizim kurtuluşumuz için hazırladığı bir süreçtir. Bu, Kant'ın da değindiği ve tanrıyla insanın tarihsel sürecin oluşumunda işbirliği içinde olduklarını öne süren Voncursus" öğretişidir.

Talihte sonul bir amaç düşüncesi, 19. yüzyıl tarih felsefesinde de etkili olmuştur. Ortaçağ'ın mirası olan bu düşünce Hegel'de Tin'in açılamına, Marx'da ise tarih yasasına bürünmüştür. Her iki düşünür de varılacak hedefi özgürlük olarak belirlemişlerdir. Hristiyan düşünürler, kurtuluşun tarihsel sürecin sona erişiyle geldiğini önesürerler. Hristiyan düşüncesinin, kurtarılmanın başlangıç adımını oluşturan bir evre olarak zamana tanıdığı rol, gelişme öğretisinin zaman kavramıyla ilişkisinde olduğu gibi, Zaman'ın içinde gerçekliğe yönelişi yansıtır.

Bu yönüyle, gelişme düşüncesi, genel olarak dinsel geleneğin ve özel olarak onun Hristiyan eğiliminin, zaman içindeki süreç boyunca farkına varılan sonun, dinsel olmayan bir çevrimi olarak kabul edilebilir. Löwith'e göre, tarihin bir başlangıcı ve sonu olduğu, onu belirleyen bir gücün olduğu ve sürekli olarak bir sona doğru ilerlediği biçiminde belirlenebilinecek olan bu tarih bilinci, çizgizel-eskatolojik tarih bilincidir.

Hristiyanlığın zaman karşısındaki tutumu içerik ve anlamlan içine çeken bir alan olarak kabullenilen zaman içindeki gerçeklik kavramıyla daha çok açığa çıkar. Rotenstreich'a göre, Hristiyan düşüncesinde süreç, Hz. İsa'nın gelişiyle birlikte, şimdiki tarih sahnesinde ortaya çıkan içerik ya da anlam bütünlüğü karşısında bir varlık gösteremez. Bu kavramın dinsel olmayan bir uyarlaması, gelişme öğretisinin temelini oluşturan, zaman'ın evrensel bir düzgü ile rastlaşmayı uzlaştırabilen bir alan olduğu yolundaki varsayımı ortaya çıkarır. Bu düzgü, ister özgürlük, eşitlik, uluslararası birlik düşüncesi, isterse herhangi bir şey olsun.

Zaman karşısındaki Hristiyan tutumu, hem zaman içindeki sürecin bir onayı, hem de zaman ve telos arasındaki tümel karşılaşmaya doğru tek bir geçiş ya da cennet krallığına tek bir koridor olarak o sürecin hesaplanmasını içerdiği için, biraz da karışık ve kararsızdır. İnanan kişi yaşadığı dünyanın geçici olmaya yazgılı kılındığını bilirken, bu dünyaya kutsal amaç tarafından kurtuluş tarihi çizgisi içinde bir yer tanındığını da bilir. Zaman'la olan bu kararsız ilişki, onu içerikle kusurlu bir kacşılaşma olarak yadsırken bir yandan da içerik için bir hazırlık Alarak onaylayarak, gelişme öğretisinin-bir temel özelliğini oluşturur. Kesin bir sona doğru aralıksız ilerleme olarak tarih kavramı, zaman'ın yapısının açık-ve sürekli olduğunu önsel olarak gereksir. Odak noktası gelecek olan zaman sürekliliği, içerik yoğunluğunun bir ilke konusu olarak olanaklı kılındığı bir alanı oluşturur. Zaman ilerledikçe, içerik yoğunluğu artar ve gelişir. Zaman'ın açık ve sürekli yapısı nedeniyle varlığını haklı çıkarır yeni bir çok içeriğe zaman içinde gerçeklik olarak varolma olanağı tanınır. Bundan dolayı, zaman'ın açıklığı gelişme olasılısını güvence altına alır. Gelişme düşüncesi, tarihsel bilincin temel önsayıltısı olarak, zaman'ın bir yorumudur.

Tarihin ilerleyen bir süreç olduğu görüşü, genelde döngüsel bir görüşün tam karşıtı olarak düşünülebilirse de, aslında tarihin bir hedefe doğru ilerleyen amaçsal tutumu nedeni ile, özellikle ilk altın çağa ya da tanrıya geri dönmek amacını gütmekle, bir kezlik döngüsel bir süreci dile getirmektedir. Bu durumda ilerleme başlangıca geri dönmek anlamındadır.

Amaçsal bir görüşün ilk temellerini Leibniz atmıştır. Ona göre tarih, aklın gitgide olgunlaşmasıdır; karanlıktan aydınlığa doğru adım adım yükseliştir. Bu devinim süreklidir, gerileme ve duraksamalar yeni başarılar için güç kazanmaktan başka bir şey değildir. Tarihteki bütün olaylar sürekliliği olan bir bağlantı içinde yer alırlar. Ancak ilerlemenin bir başlangıcı ve bir sonu olduğunu varsaymak yersiz bir düşünce gibi görünmektedir. Çünkü böyle bir düşünce, tarih üzerine çalışanları yanlış yargılara götürebilir. En azından, hedefin bireysel bir tutumca belirlenecek olması, onun herkes için geçerli bir amaç olmasını engellemektedir. Örneğin Hegel, ilerlemenin sonul amacının Prusya Devleti'nde gerçekleştiğini söylemekle bu yanlışa düşmüş ve yoğun eleştirilere uğramıştır.

Dilthey, tarihte düzenli bir ilerlemenin olduğuna inananlara karşı çıkarak, tarihsel olaylara bakıldığında yalnızca ilerlemenin değil, gerileme ve çöküşün de gözlenebildiğini belirtmiştir. Carr'da benzer bir görüşü dile getirir ve Hegel ile Marx'in üç ya da dört uygarlığı, Toynbee'nin yirmi bir uygarlığı, uygarlıkların doğuş, yükseliş ve çöküşten geçen bir yaşam döngüleri olduğu kuramı türünden tasarımların kendi içlerinde hiçbir anlamları olmadığını, ancak bunların, uygarlığı ileriye götürmek için gerekli çabanın bir noktada yavaşlayarak yok olduğu ve sonra bir yerde yeniden ortaya çıktığı, böylece tarihte gözlenebilecek her türlü ilerlemenin kesinlikle zamanca ve mekanca da sürekli olmadığı yolundaki olgunun belirtileri olduğunu söyler.

Tarihte ilerleme kavramına yalnızca teknik buluşlardaki gelişmelerin topluma bir yansısı olarak bakılabilir mi? Kuşkusuz böyle bir yaklaşım bize çok dar bir bakış açısı sağlayacaktır. Oysa ki, insanın ahlaksal yanının yetkinleştirilmesi düşüncsi de ilerleme kavramı için bir ölçüt oluşturmaktadır. Örneğin Kant için, ilerleme kavramı ahlaksal bir değer taşımakta ve daha özgür bir insanlık özlemine dayalı hedeflerimiz açısından tarihe ilerleme idesi altında bakmak, ahlaksal bir ödev olarak görünmektedir. Kant, insanlığın başlangıcı üzerine olan düşüncelerinde ilerlemenin, insanın akılla kendisini yönetme, kendisine yasalar koyma yoluyla gerçekleştiğini belirtir, İlerleme Kant'a göre, doğada başlamış ve özgür bir varlık olma, özgürce etkileme yönünde gelişmesini sürdürmektedir.

Tarih insanın özgürlüğünün oluşumundan başka bir şey değildir ve oluş geleceğe doğru akıp gitmektedir. Tarih bilimi karmaşık ve düzensiz akışı içinde insan yeteneklerinin yavaş ama sürekli gelişimini gösterebilir. Bu ise bizi tarihte bir ilerleme olduğu konusunda umutlandırabilir. Eğer tarihe insan eylemlerinin gelişimi ve ilerlemesi olarak bakamazsak, Kant'a göre her şey anlamsızlaşır.

Rönesans'da başlayan evrene ve insan ilişkilerine geleneksel dinlerin yaklaşımından uzaklaşma eğilimi, aydınlanma çağında en yüksek noktasına ulaşmıştır. Tarihsel düşüncedeki bu yan, Condorcet tarafından, "İnsan aklının İlerlemesinin Tarihsel bir Resmi için Taslaklar" adlı çalışmasında çok dokunaklı bir anlatımla Aydınlanmadaki ilerleme düşüncesiyle açıkça gösterildi. Bu çalışmada cennet gökyüzünden yeryüzüne indirildi. İnsanın amacı bu dünyada mutluluğu elde etmek oldu. Bu düşünce Divine Comedya adlı yapıtında, yeryüzü cenneti yaratmanın doğaüstü güçlerin yardımı olmaksızın da olanaklı olduğunu söyleyen Dante için de yeni değildi. Bunun anlamı, insanın, doğal nedenlerin yardımıyla, kusurları düzeltildiğinde yeryüzüne düşmeden önceki mutluluğunu kazanması biçiminde belirtilebilir. Cairns'e göre, Condercet, Aydınlanmacı bir düşünür gibi kendi zamanında çok hızla gelişmeye başlayan yeni bilimsel bilgi umudunu yararlı kılmakla bu amacın sesini daha modern ve inandırıcı yapar. Condorcet, insanın bilim aracılığıyla bu dünyayı ergeç kendi cenneti yapacağını düşünmektedir. İnsanın bu son amacına doğru ilerlemesi, Condorcet, tarafından çizgisel bir seri gibi on basamakta dizgeleştirilmiştir. "Gelecekteki insan aklının ilerleme dönemi" diye adlandırdığı son dönem, uluslar arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıyla görülecektir. İnsanlığın mükemmelliğiyle Condorcet, savaşın ortadan kaldırılacağı, eğitimin serbest ve eşit olacağı, evrensel bir dilin oluşturulacağı, bütün insanların ekonomik gereksinimlerini bol bol karşılayabilecekleri ve sonunda ölümü kendi denetimleri altına alabilecekleri ve insanların soylu bir ölümsüzlüğe ulaşabilecekleri, sanatlar, bilimler ve ahlaklardaki süregiden ilerlemeyi anlar.

Aydınlanma düşünürleri, tarihin insanın yetkinleşmesinin gerçekleştiği sahne olduğuna inanırlar. Bu düşünürlerden Lessing, din ve ahlak alanına kaydırdığı ilerleme düşüncesinin teknik buluşlarla değil, insanın iç varlığının derinlikleriyle ilgili olduğunu söyler. Bu görüş bütün Alman idealist Felsefesinin inancıdır. Yine Aydınlanma düşünürlerinden Isaac Iselin de, insanlığın sürekli bir ilerleme içinde olduğunu söyler. Ona göre, Aydınlanma ile birlikte her gün biraz daha inceleşen düşünceler insanı daha mutlu ve erdemli kılacaktır. İnsanlık böyle bir geleceğe doğru sürekli ilerleyecektir. Ancak ilerlemenin mutlu bir sonla noktalanmayacağını savunan düşünürler de vardır. Tarihsel ilerlemenin yetkinliğe doğru olmadığını savunan düşünürlerden birisi olan Rousseau, "sanat ve bilimlerin ilerlemesi ahlakın yararına olmuş mudur?" sorusuna olumsuz yanıt verip, bu tür yaşam tekniklerinin insanı kendisine yabancılaştırdığını belirterek, tarihin gidişinin bir yükselme olmadığını, bir alçalma olduğunu söylemiştir."

Völtaire'de benzer bir görüşü daha köktenci bir biçimde yanıtlamış ve tarihin hiç de anlamının olmadığını belirtmiştir. Herder her iki kutbu uzlaştırmaya çalışarak, tarihte bir dizge ve ilerlemenin varlığını kabul etmekle birlikte, sonul amacın bireyin mutluluğu, yetkinleşmesi olmadığına inanır. Herder'e göre, tarihteki tek tek olaylar amaç değil, araçtırlar, birey de tanrının bilinmeyen amacının elinde kör bir alettir. Her ulus, her dönem kendisine göre mutlu olur ve kendisine düşen Ödevi yerine getirir. Ancak yine de, bütün dönemlerin üzerinde kımıldayan bir ileri gidiş yardır.

Burada dile getirilen görüşler çerçevesinde, tarihsel süreci ilerleyen bir şeymiş gibi varsaymak nasıl temellendirilebilir? Bu temellendirme insanın bilgi ve becerilerinin, ister bilimsel ister ahlaksal olsun, kuşaktan kuşağa geçişliliği gözönünde bulundurularak yapılabilir. İnsanın herhangi bir konuda bilgi birikimini gelecek kuşağa ya da kültüre aktarması ve bu kuşağın ya da kültürün de aktardan bu bilgiyi, daha bir yetkinlikle kendisinden sonraki kuşağa ya da kültüre aktarmasında, ilerlemenin izleri görülebilir. İlerleme idesi, bir anlamda, karşımıza bilgi birikiminin ve değerlerin kuşaktan kuşağa taşınmasında çıkmaktadır. E.H. Carr'da ilerlemenin temelini edinilmiş niteliklerin geçişine bağlamakta ve tarihi, edinilmiş becerilerin kuşaktan kuşağa iletilmesi olarak değerlendirmektedir. Böyle bir yargı, döngüsel tarih görüşünü benimseyen Toynbee'de de vardır. O da, her yeni kültürün kendinden önceki kültürün mirasını devraldığını ve o mirasa yeni şeyler kattığını belirterek, ilerlemenin, bu anlamda, olanaklılığma değinmiştir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, ilerleme kavramı, insan bilgisinin, davranış seçeneklerinin artması ve buna bağlı olarak da davranışlarının incelmesi biçiminde ortaya çıkmaktadır. Ancak, toplumlarda sürekli bir ileri gidiş söz konusu değildir. Kimi zaman duraklama ve çöküş de görülebilmektedir. Bununla birlikte bu duraksamaların önemi yoktur. Çünkü ilerleme ile, kaçınılmaz herhangi bir süreç değil, insan yeteneklerinin kuşaktan kuşağa aktarılarak ilerleyen gelişmesi anlatılmak istenmektedir. Collingwood'un deyişiyle, "tarihsel ilerleme düşüncesi, eğer hiçbir şeyi imâ etmiyorsa, en azından, yalnızca aynı özel tiplerce kapsanan yeni eylemlerin, düşüncelerin ya da durumların ortaya çıkışını değil, yeni özel tiplerin ortaya çıkışını da imâ eder. Dolayısıyla, tarihsel ilerleme, böyle belirli yenilikleri önceden-varsayar ve bunları gelişme kavramı içinde barındırır."