BATI FELSEFE GELENEĞİ ( ÖĞRETİ ve KAVRAMLAR AÇISINDAN YAKLAŞIM )

FELSEFEYE GİRİŞ ( BiRiNCi BÖLÜM )

insan Kültürünün Biçimleri:

Büyü, din, bilim ve sanat

Uzay ve zamanda yer alan uygarlıkların çeşitliligine ragmen bütün halkların tekniklere, inançlara, büyüsel ve dinsel törenlere, estetik etkinliklere sahip olmuş bulunmaları dikkate degerdir. içerikleri bakımından degişik olmalarına karşılık insan dehasının her yerde var olan bu ifadeleri, dinsel, teknik, sanatsal (ve teknik ile bilimde bilimsel kaygının tohum halinde bulunması ölçüsünde bilimsel) biçim altında, kültürün, kaynagını evrensel insan dogasında buldugunu göstermektedir. Kültürlerin bilançosunu çıkarmak ve onları çözümlemek işini antropolojiye bırakarak filozof, insan kültürü üzerine derinlemesine düşünen bir adam olarak ortaya çıkmaktadır.

1. Büyü

Klasik tanımlarda insan genellikle akıllı bir hayvan olarak kabul edilir. Bununla birlikte onun etkinliginin en uzak görüntüleri kesinlikle çılgınca eylemler gibi görünmektedir: Bütün ilkel toplumlarda büyücülük uygulamaları yaygın bir şekilde kendilerini göstermektedir. Aslında bu uygulamalar, bir sayıklama biçimi altında, bütün diger etkinliklerin, yani kültür, din, teknik, bilim ve sanatın büyük ölçüde kendisinden çıktıgı insan aklının ilk görüntüsüdür.

Düşmanlarını uzaktan öldürmek amacıyla küçük heykelciklere igne batıran, yagmur yagdırmak için tarlalara birkaç damla su serpen, aşk iksirleri hazırlayan büyücü, büyünün tipik ve iyi bilinen örneklerini sunmaktadır. Hopi kabilesinden bir kızılderili, Hatıralar’ında anne-babasının kendisi dogmadan önce katlanmak zorunda kaldıkları büyü uygulamalarını anlatmaktadır. Büyücü, annesinin ikiz doguracagını haber vermiştir. Annesi ise tek bir çocuk istediginden, büyücü onları birleştirmeye çalışır:

"Kapının önünden bir avuç mısır unu aldı ve onu havaya serpti. Beyaz yünden iplik yaptı, siyah yünden iplik yaptı ve onları birbirlerine sarıp annemin sol bilegine doladı (.) Annem artık törenlerde gösterilen yılan resimlerine bakmamaktaydı. Onun rahminde su yılanı olup dogumum anında dışarı çıkmak için başımı indirmek yerine kaldırmam tehlikesi vardı. Annem hiçbir hayvana zarar vermemeye dikkat etmekteydi. Çünkü aksi takdirde sakat dogabilirdim. Eger canlı bir varlıgın ayagını koparırsa elsiz veya sakat dogabilirdim(.) Babam anneme yemesi için gelincik eti vermekteydi. Bundan amaç çevik olmam ve bu küçük hayvanın yuvasından ustaca çıktıgı gibi benim de annemin karnından kolayca dışarıya süzülmemdi".

Bu örnekler açıkça bize büyü denen sayıklamanın ne oldugunu göstermektedir. Büyücü psikolojik araçlarla doga üzerine etkide bulunur. O, okuyup üfleme ile rüzgarları ve yagmurları yıldırmaya çalışır. Ona göre dünya sözlerle kandırılabilir, evcilleştirilebilir ve yönlendirilebilir güçlerden meydana gelir. Dünya, ruhlarla doludur ve büyü "animizmin stratejisi"nden başka bir şey degildir. Salomon Reinach şöyle demekteydi: "Büyücü, büyük ruhların konserinde orkestra şefi gibidir". Büyüde öznel benzerlikler nesnel eylem araçları olarak alınır: Sembolü ele geçiren, aynı zamanda nesneyi de ele geçirir.

Voltaire’in inandıgı gibi büyücü "doganın yapamadıgı şeyi yapmanın sırrı"nı elinde tuttugu iddiasında olan biri midir? Aslında ilkeller, dogayla doga-üstü arasında pek bir ayrım yapmazlar. Bu ayrım ancak, bilimsel etkinlik, bizi doga yasası ve mekanik nedensellik fikriyle tanıştırdıgında açık olacaktır. Büyücülük en azından büyücünün kendilerine egemen olma gücüne sahip oldugu gizli, bilinmeyen kutsal- dışı kuvvetlerin var oldugu fikriyle ilişkilidir. Büyünün bu esrarlı ve gizli özelligine işaret eden olgu, büyücünün bildigi esrarlı reçeteleri genel olarak yalnızca ögrencilerine vermesidir (ezoterik aktarma).

Uygulamalarının sürekli başarısızlıklarına ragmen büyünün neden dolayı varlıgını sürdürdügünü anlamak, bir problemdir. Aslında büyüyü devam ettiren şey, doyurma iddiasında oldugu arzu ve tutkuların şiddetidir. insanın, yaşam ve ölümü, saglık ve hastalıgı, mutluluk ve felaketi düzenleyen güçlere hakim olma arzusu, tecrübenin acı derslerini karartacak ve unutturacak kadar güçlü olmuştur. Öte yandan büyünün kurumsal özelligi, toplumsal örgütlenmesi, törenlerin geniş yaygınlıgı ve uygulayıcılarının itibarı, başarısızlıklarının ortaya çıkarması mümkün olan gözden düşmeyi büyük ölçüde önlemiştir.

Çagdaş bilimimizin bugün içinde bulundugu yükseklikten bakarsak büyü, bir rüyadan, hayali bir eylemden başka bir şey degildir. Onun psikolojik ve sembolik yöntemleri, maddenin gerçek yasalarını görmezden gelmektedir. Bununla birlikte insan kültürü, kaynagını tümüyle ilkel büyüde bulmaktadır.

Teknik, büyücünün saçma reçetelerinde tohum halinde vardır. Çünkü büyücü her şeyden önce şeyleri degiştirmek isteyen, dünyayı, elinde hiçbir güç olmayan bir gözlemci olarak seyretmekle yetinmeyen bir adamdır. Büyücünün rüyası, insanı, evrenin bir oyuncagı olmak yerine ona kendi yasasını dikte etme iddiasına sahip bir yaratıcı haline dönüştürür.

Özü itibariyle teknikle ilgili ve “Prometheusçu” olan nedensellik fikri (Maurice Pradines neden, "yapandır" demekteydi) büyü ritüelinde en yüksek ölçüde mevcuttur. şüphesiz büyücünün kendisine dayandıgı nedensellik, hayalidir; en azından kendisi aracılıgıyla madde üzerinde etkide bulunabilecegimiz nedensellik, yanlış olarak psikolojik nedensellik modeline göre, yani bizi ikna eden, korkutan, kandıran bir nedensellik olarak tasarlanmıştır. Ancak onda teknik nedensellik talebi kendini göstermekte ve bu talep bütün başarısızlıklara ragmen varlıgını sürdürmektedir. Büyünün sayıklamaları arasında insan kendi gücüne olan inancını ilan etmekten geri durmamaktadır.

Din, en uzak köklerinde büyüyle sıkı sıkıya ilişkili gibi görünmektedir. Büyü, "bütün biçimleri altında mistisizmin ilk kaynagıdır". Bu, büyünün doga-üstü alanına yönelik olması demek degildir. Çünkü büyücünün egemen olduguna inandıgı güçler, doganın kendi güçleridir. Fakat büyü, büyücüyle ögrencilerini tüm dogaya hayat veren güçle ilişki içine soktugu ölçüde bir mistisizmdir ve büyünün kendileriyle yakın ilişki içine girme iddiasında bulundugu güçlerin dogal olmaları, onların gizli ve esrarlı olmalarını ortadan kaldırmaz. Görünmeyen bir dünyanın varlıgını tasdik etmesi ve insanın bu dünyaya katılabilecegi, onunla yakın ilişkiye girebilecegi iddiasıyla büyü, dini hazırlar.

Aynı şekilde büyü bilimin de kaynaklarından biridir. Bilimsel belirlenim fikri -olayların tesadüfen degil, belirli varlık koşullarına baglı olarak meydana geldikleri fikri- büyücünün inancında mevcuttur. En keskin görüşlü büyü tarihçilerinden biri olan George Frazer "Büyücü, aynı nedenlerin şaşmaz bir biçimde her zaman aynı sonuçları verecegine inanır. O, daha güçlü bir meslektaşının büyüsünün, kendi okuyup üflemelerine karşı çıkıp onları başarısızlıga ugratmaması koşuluyla, uygun büyünün eşlik ettigi uygun seremoninin yerine getirilmesinin ardından, arzu edilen sonucun ortaya çıkacagına kesin olarak inanır," demektedir. O halde büyü belli bir ölçüde gerçek belirlenimciligin bilgisini hazırlayan hayali bir belirlenimciligin tasdikini gerektirir.

Nihayet sanatın kendisinin de kaynagı hiç şüphesiz büyüdür. ilk yontular belki büyü yapmak için yaratılmış heykelciklerdi. Tarih öncesi döneminde magara duvarlarına yapılmış resimler büyü ritüeli ile ilişkili görünmektedir. Magara duvarları üzerine çizilen av resimleri hemen hemen her zaman yaralı veya tuzaga düşürülmüş hayvanları tasvir etmektedir. Bu tür sahneleri temsil ederek büyücünün, bereketli bir avı güvence altına aldıgına inanmış olması muhtemeldir. Ayrıca bu resimlerde kadınlar genel olarak şişman tasvir edilmektedirler. Bunun ise hiç şüphesiz av hayvanlarının bol olmasını, yani her zaman yenecek şeyler bulunmasını güvence altına alan berekete yönelik büyü törenleriyle ilişkisi vardır.

Böylece ister teknik, ister din veya sanat söz konusu olsun, ortak büyüsel kaynaklarında insan dehasının bütün eserlerinin temel anlamını görmekteyiz. insan hiçbir zaman görünüşlerin edilgin bir gözlemcisi olmakla yetinmemiştir. Alain’in dedigi gibi o hiçbir zaman "insana bir şey ögretmeyen tecrübe yagmuru"nu biriktirmekle yetinmemiştir. insan her zaman gerçek evreni açıklamak ve degiştirmek için onunla arasına belli bir mesafe koymuştur. Hayvanın her zaman evrenin içine gömülü olmasına karşılık insan, egemenligi altına almak amacıyla, kendisini tasavvur etmek üzere evrenle arasına belli bir mesafe koymuştur. insanın evren hakkında geliştirdigi ilk tasarımların mitolojik, ilk eylem reçetelerinin sayıklamaya benzer şeyler oldukları dogrudur. Ancak tam da ilkel fikirlerin bu hayali olma özelligi, evren sahnesinin ve kendi eylemlerinin önüne a priori tasarımlarını geçiren insan zihninin dinamikligini ortaya koymaktadır. insan, görmek ve maruz kalmakla yetinmeyip görünen şeyin ötesinde görünüşlerin sırrını arayan, hayal eden, icat eden tek varlıktır. Böylece büyü, en kötü saçmalamalarında bile aklın özerkliginin ilk taslagını vermektedir.




FELSEFE NEDİR?

BATI FELSEFE GELENEĞi: ÖĞRETi VE KAVRAMLAR AÇISINDAN YAKLAŞIM

FELSEFEYE GiRiŞ

BiRiNCi BÖLÜM

insan kültürünün biçimleri: Büyü, din, bilim ve sanat

1-Büyü
2-Teknik
3-Din
4-Bilim
5-Sanat

iKiNCi BÖLÜM

Felsefe nedir?

1.Felsefe ve derin düşünme
2.Teknik ve bilgelik
3.Felsefi düşünme ve hayat


BiLGi KURAMI (EPiSTEMOLOJi)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Dogruluk fikri, akıl-dışı, anlam

1.Dogrunun dogası, dogruluk ve gerçeklik

a. Dogruluk apaçıklık mıdır?
b. Dogru, gerçegin kopyası mıdır?
c. Dogru fikir, başarılı fikir midir?
d. Dogru, bir yargılar sistemi içinde çelişki olmamasıdır.

2.Dogrunun varlıgı, şüphecilik (septisizm)

a. ilkçag şüpheciligi ve descartesçı şüphe
b. Yunanlı şüphecilerin kanıtları

3.Akılcılık ve hermenötik (yorum bilgisi): Dogruluk kategorisinden anlam kategorisine

a. Akılsal olan ve akıllıca olan
b. Akılsal ve akıl-dışı
c. Deneysel akılsallıkla ilgili yeni anlayışlar: Popper’a göre dogrulanabilirlik ve "yanlışlanabilirlik
d. Hermenötik (yorum bilgisi), anlam

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Fikir ve yargı

1. Kavram ve soyutlama

a. Empirist bakış açısı
b. Biyolojik soyutlama kuramı
c. Akılcı soyutlama kuramı

2. Yargı

a. Entelektüalist kuram
b. İradeci kuram
c. Önerdiğimiz çözüm


BİLİM FELSEFESİ

BEŞİNCİ BÖLÜM

Bilimsel kavramların oluşumu: Bilim ve teknik

1. Bilimsel tutum insan için doğal değildir. O tarihin bir fethidir.

a. Comte’un üç hal yasası
b. Bilginin psikanalizi
c. Algıdan bilime
d. Bilimsel olayın inşa edilmesi
e. Bilimsel bir kavram örneği: Ağırlık

2. Bilim ile teknik arasındaki ilişkiler

a. İlke farklılığı
b. Bilgi ile eylem arasındaki mantıksal ilişkiler
c. İnsanbiçimci açıklama ve büyüsel eylem
d. Fakat pozitif teknik pozitif bilimden önce ortaya çıkar
e. Bilim, tekniğin çağrılarına cevap vermek için meydana gelir
f. Teknikle bilim arasındaki kesinti
g. Çıkar gütmeyen bilim teknikleri ilerletir
h. Tekniğin bilime yaptığı hizmetler


VARLIK FELSEFESİ (ONTOLOJİ)

ALTINCI BÖLÜM

Uzay, zaman, tarih

1. Uzay, zaman ve insani durum

a. Uzay ve zamandaki olumsal durumum
b. Zaman karşısındaki güçsüzlüğüm
c. Uzay karşısında gücüm
d. Zamanın uzaylaştırılması
e. Tümdengelimsel akıl ve somut süre
f. Yeni bir paradoks: Zamanın üç anı
g. Bilincin hakim olduğu zaman

2. Klasik bir problem: Zaman gerçek midir, yoksa zihinsel mi?

1. Klasik realist kuramlar
2. İdealist kuramlar
3. Sonuç
4. Tarih

YEDiNCi BÖLÜM

Varoluş

1.Olmak fiilinin iki kullanımı
2.Öz ve varoluş
3.Varoluşun indirgenemezligi: Ontolojik kanıt ve çürütülmesi
4.Varlık bilmecesi
5.Varlıktan varoluşa
6.Jean-Paul Sartre’ın varoluşçulugu
a-Varoluşçuluk bir hümanizmdir
b-insanın aşkınlıgı
c-Varolan bir şeyin dogası yoktur


AHLAK FELSEFESi (ETiK)

SEKiZiNCi BÖLÜM

Özgürlük

1.Özgür irade bir gerçek mi yoksa efsane mi?

a. Descartes ve dikkat özgürlügü
b. Maine de Biran’a göre güç duygusu
c. Nedensiz eylem
d. Ahlak bilinci

2.Özgürlük zorunlulugun kabul edilmesi midir?

3.Çagdaş akılcılıga göre özgürlük

4.Bir özgürlük felsefesi: Varoluşçuluk

a. insani varoluş ve özgürlük
b. insanın aşkınlıgı
c. Kendinde, kendisi için, hiçlik: Özgürlük ve bilinç
d. insan ve tarih: Sartre ve marksizm

DOKUZUNCU BÖLÜM

Ahlak ve mutluluk

1. Çıkar ahlakları

a. Epikurosçu ahlak
b. ingiliz faydacılığı
c. Freud’un bakış açısı
d. Çıkar ahlaklarının eleştirisi

2. Duygu ahlakları

ONUNCU BÖLÜM

Ödev

1. Sosyolojik yorum
2. Kant ahlakı
a. Kant’ın biçimciliği
b. Kategorik buyruğun sertliği
c. Kantın mantıkçılığı
3. Metafizik ve ahlak arasındaki ilişkiler


SiYASET FELSEFESi

ONBiRiNCi BÖLÜM

Hak ve şiddet

1. Ödev ve hak

a. Doğal hukuk ve pozitif hukuk
b. Yasal şiddet: Cezalandırma hakkı

ONİKİNCİ BÖLÜM

Devlet

1. Siyasal ögretiler

a) Mutlakiyetçilik
b) Anarşizm
c) Demokrasi
d) Demokrasinin olası sorunları
e) Teknokrasi, faşizm, sosyalizm

2. Ulus

SANAT FELSEFESİ (ESTETİK)

ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Sanat

1. Doga ve sanat
2. Sanatsal yaratım
3. Estetik seyir
4. Güzel

a. Platon’dan Hegel’e
b. Kant estetiginin ana iddiaları
c. Güzel sanatlar


DİN FELSEFESİ

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Tanrı problemi

1. Farklı tanrı anlayışları; tanrıtanımazcılık

a. Geleneksel tanrıcılık (teizm)
b. Panteizm
c. Tanrıtanımazcılık (ateizm)
d. Bilinemezcilik (agnostisizm)
e. "Ruh dini"

2. Problemin dolaylı ortaya konması: Psikolojizmin etkileri

3. Problemin dogrudan ortaya konması: Tanrı var mıdır?

a. Evrenin nedeni olarak tanrı
b. Evrendeki düzenin kaynagı olarak tanrı
c. Ontolojik kanıt
d. Ahlaksal kanıtlar
e. İman problemi

İNSAN FELSEFESİ (FELSEFİ ANTROPOLOJİ)


1.İnsanın dinsel yorumu ve materyalist saldırı

2. Materyalizmin eleştirisi

3. Problemin çagdaş bir tarzda ortaya konulması: İnsanın saygınlıgı ve gelecegi

5. Sanat

Bugün anladıgımız anlamda sanat, insan kültürünün en eski ifadelerinden biriyse de bu terim bugünkü kesin anlamını ancak zamanla ve yavaş yavaş kazanmıştır (Tarih öncesi insanların büyülü resimleri bugün bile güzellikleriyle bizi heyecanlandırmaktadır ve sanat eserleri, belki Malraux’nun gördügü gibi, hayret verici çeşitlilikleri altında tüm insan uygarlıklarının derin birligini gösteren en önemli tanıktır). Uzun bir süre sanat kelimesi aralarında bir ayrım yapmaksızın teknisyenin (zanaatçının), bilim adamının ve sanatçının etkinliklerine işaret etmek için kullanılmıştır. Colbert, Marly’deki zarif çaglayanlara bir şekil vermek üzere bir "pompa düzenegi" yapmasını istemek için Huygens’i Fransa’ya çagırdıgında, teknigin, bilimin ve sanatsal yaratımın üç işlevi biraraya gelmiş bulunmaktadır. Ortaçag’da sanatçı ve zanaatçı birbirine karışmıştır (ressamlar, hırdavatçılar ve ecza satan baharatçılarla aynı loncada yer almaktaydılar). Güzelsanatlar ancak XVII. yüzyıldan itibaren sıradan tekniklerden ayrılmışlardır. Sanatçı, kralın ve sarayın zanaatçısıdır. Kısa bir süre sonra kralın ressamları ve heykeltraşları artık mekanik bir topluluk içinde "boyacılar, mermerciler ve mermer cilacıları ile karıştırılmak" istemedikleri için sanatlar arasında ayrımlar ortaya çıkmıştır. Bu tarihten sonra güzelsanatlarla faydalı teknikler artık birbirinin zıddıdırlar. Böylece bilim ve sanat birbirine yaklaşmıştır. Buna göre her türlü faydacı kaygının dışında olarak bilim dogrunun, sanat ise güzelin peşinde koşar.

1. Bilim ve sanat arasında mümkün yakınlıklar

Bilim ve sanatta, ortak olan fayda peşinde koşmama özelligine haklı olarak işaret edilmiştir. Bu iki etkinlik, bu özellikleriyle tipik olarak insanidirler. Hayvan, ancak engelleri bilir. Onun güzellik degil, faydalılık kaygısı vardır. Anatole France bize "Bay Bergeret’nin küçük köpegi yenilebilir olmayan gögün mavisine hiç bakmamaktaydı," demektedir.

Maurice Pradines’nin haklı olarak altını çizdigi gibi sadece insanlar nesneleri faydacı özelliklerinden soyabilirler. "Optigin konusu şüphesiz aydınlatma özelliginden bagımsız olarak ışık, akustigin konusu bildirdigi şeyden bagımsız olarak sestir." Aynı şekilde sanatçı için duyusal nitelikler, eylem için herhangi faydalı veya zararlı bir nesneyi temsil etmekten uzaklaşırlar. Onlar basit olarak "kendilerini sunarlar". Van Gogh’un ünlü tablosu Saint Remy’nin Zeytin Agaçları’nı seyrettigimde davranışım, önümde gerçek bir zeytin agaçları tarlasını gördügümde gösterdigim davranıştan farklıdır. Gerçek zeytin agaçları beni zeytinlerini toplamaya veya belki altlarında bir ögleden sonra uykusuna davet eder.Gerçek zeytin agaçları tarlası, arzularım için basit bir araç olarak benim önümde bulunur. Oysa Van Gogh’un Zeytin Agaçları tablosunun önünde bulunan, benim.

Her ikisi de faydacı kaygılardan uzak olan sanat ve bilim, öte yandan, bize görünüşler altında gizlenen bir dünyayı açıga vurmaya çalışmazlar mı? Bilim duyusal görüntünün ötesinde, arkasında akılsal yapıyı arar. Sanat gelip geçici görüntülerle ilgilenmez görünür, ama bunun nedeni onun bu görüntülerde ebedileştirilmeye layık olanı yakalama, onun sıradan bir bakış tarafından fark edilmeyen gizli uyumlarını açıga çıkarma arzusudur. Görünüş bakımından çok çeşitli olan olayları birkaç denklemde yogunlaştıran, "karmaşık görüneni, basit olan görünmeyene" indirgeyen bir bilimsel kuram, bu özelligiyle bir sanat eseridir. Bilimsel etkinlikten her türlü faydacı kaygıyı dışarı atan Poincaré "bilim adamı" adına layık olan herkesin "estetik bir heyecan duymak ve bu duyguyu onu duyma kabiliyetine sahip olan kişilere geçirmek için" çalıştıgını söylemektedir. Buna karşılık müzik ve mimari de bir matematiktir.

Kendisi olmaksızın ne sanat ne bilimin olabilecegi yaratıcı hayal gücüne işaret edebiliriz. Sanatçı gibi bilim adamı da yaratıcı sezgiye sahiptir. Degeri olan bir sanat eserinin yaratımı, bir takım reçetelerin uygulanmasından başka bir şeyi gerektirir. Aynı şekilde bilimsel bir keşif de dedüktif bir mekanigin otomatik ürünü degildir. Kanıtlamanın reçeteleri vardır, ama bulmanın, keşfetmenin yoktur. Verimli bir varsayımı bulan, teklif eden bilim adamı, bir şekilde bir sanat eseri ortaya koymakta degil midir? Sanatçı ve bilim adamı dünyayı kopya etmezler, onu yeniden yaratırlar. Balzac gibi Einstein da bir evren yaratır. "Bilimsel deha, dünyayı oldugu gibi yaratma kabiliyetidir," denmiştir. Ancak bu tür benzerlikler şüphesiz sanatla bilim arasında amaçları bakımından var olan temel farklılıkları görmezden gelmeye götürmemelidir.

2. Sanatla bilim arasındaki karşıtlık

Estetik degerler, duyusal niteliklerin içinde bulunur. Buna karşılık bilim, duyusalı reddeder ve ancak niceligi tanır. Brunschvicg, "Bilmek, ölçmektir," der. Sanat somuttur, bilim soyut. Böylece bilimin nesnelligi elde etmesine karşılık sanatçının görüşü öznel olarak kalır. Bu, hayalin hakikate zıtlıgıdır, ama aynı zamanda öznel zenginliklerin, soguk kişisel-dışılıkla zıtlıgıdır. Verlaine "Çocuklar, sanat insanın mutlak olarak kendisi olmasıdır," diyecektir. Claude Bernard da daha önce aynı şeyi söylemiştir: "Sanat benim, bilimse biz".

Bilim adamının yalnızca nesnelerin kendi aralarındaki ilişkilerle meşgul olmak üzere bilgisini her türlü öznellikten ayıklama çabasında olmasına karşılık, sanatçı dogayı "doganın kendisi gibi degil, kendisi, yani sanatçının kendisi gibi" görür. Sanatçı, bilim adamının talep ettigi bu algının "psikanalizi"ni reddeder. O, bilimsel çilecinin dışarı attıgını iddia ettigi rüyalarla, arzularla, tutkularla yaşayan biri degil midir?

Bir taşra manzarasının özelliklerini inceleyen cografyacı, yeri ve yer altını araştıran jeolog, bilimsel bir iş yapmaktadırlar. iki jeologun görüşleri arasında uyuşmazlık olabilir. Ama bilimsel etkinligin amacı, bu çelişkileri çözmek, nesnel bir dogru üzerinde uzmanların görüş birligini saglayabilecek kanıtlar getirmektir.

Oysa bunun tam tersine, aynı taşra manzarası birçok sanatçı tarafından çok farklı yorumlanacaktır. Örnegin Van Gogh ile Cezanne, Provence’in resmini yapmışlardır. Ama her biri onu kendi iç dünyalarından görmüşlerdir. Van Gogh’ta bu, acı çeken, trajik bir Provence’tır. Onun resimlerinde yanan meşaleler gibi yerden fışkıran selvi agaçlarına, dalgalı doga içinde kasılmış kollar gibi egri bügrü dallara sahip zeytin agaçlarına bakınız.

Van Gogh’un manzara resimleri, kendisinin parçalarıdır, fırtınalı iç dünyasının dışarıya yansımalarıdır. Cezanne ise bunun tersine Provence’ı yorumunda denge, düzen ve aydınlık peşinde koşan bir ruhu yansıtır. Onda manzara açık, mantıklı bir dogayı ortaya koyar. Evler, agaçlar tutarlı bir bütün içinde düzenlenir.

O halde bir bilimin, buna karşılık ise sanatçıların varlıgından sözedebiliriz. Bilim, sonuçları biriken kolektif bir eserdir. Onda daha önceki çalışmalar daha sonraki buluşların aracıdırlar. Einstein, Newton’un fiziginden hareket eder ve onu aşar. Buna karşılık Racine’den daha iyi yazmak için Racine’den sonra yazmak, Vermeer’den daha iyi resim yapmak için Vermeer’den sonra resim yapmak yeterli degildir. Bilim bir oluştur, sanat ise sürekli bir yeniden başlangıç. Her deha eseri tektir, kişiseldir ve ilerlemenin bir anı olarak ortaya çıkmaz. Vivaldi olmamış olsaydı belki Bach’ın bazı konçertoları var olmayacaktı.

Ama Bach ve Cezanne dünyaya gelmeselerdi hiç kimse onların yerine eserlerini meydana getiremezdi. Buna karşılık Newton olmasaydı evrensel çekim yasasının er veya geç keşfedilecegini düşünmemizde bir sakınca yoktur. Jean Rostand şöyle yazmıştır: "Eger filanca bilgin şu buluşu yapmasaydı biraz daha sonra bir başkası onu yapardı. Mendel kalıtım yasalarını buldugu bilinmeksizin ölmüştür. Kırk yıl sonra üç kişi onu yeniden bulmuştur. Ama yazılmamış olan bir şiir başyapıtı hiçbir zaman yazılmayacaktır".

Öte yandan bilim adamının dünyaya karşı tutumu kesinlikle sanatçının tutumuyla aynı degildir. Bilim adamının tavrı, analitiktir. O, karmaşıgı basitle, daha çogu daha azla açıklar. Louis Hourticq şöyle demekteydi: "Bilim adamı olayların akışını yukardan aşagıya dogru izler. Bilinçten hayata, hayattan mekanige iner". Bilim bir anlamda sadece ayrıştırmayı bilir. Bundan dolayı onun "yok etme konusundaki etkiligi yaratma konusundaki etkiliginden daha büyüktür". Bilim şu ana kadar atomu parçalamayı bilmiştir, yakında bütün gezegeni havaya uçurma gücüne sahip olacaktır. Ama o henüz bir hücreye hayat vermeyi başaramamıştır. Buna karşılık sanat, sevincimiz için bir dünyayı yeniden yaratması ile belki evrenin gizli atılımına, onun canlı birligine daha sadıktır. Þüphesiz o duyusal nitelikler, öznel veriler düzeyini aşmamaktadır, ama "görüntülerin karmaşasını düzenleyen erekselligi tam olarak ortaya koymakta, şeylere bir anlam vererek ruhsal maddeyi yaratmaktadır". O halde sanatçının amacı, sentetiktir. Onun için artık görünüşteki bir birligi soyut ögelerine ayrıştırmak söz konusu degildir. Tersine ona uygun düşen, duyusal niteliklerin, çeşitliliklerini kaybetmeksizin içinde uyumlarını buldukları, görünüşteki birlige saygı göstermektir.

Hiç şüphesiz bilimden çıkan teknik de bir sentezdir, çünkü o keşfedilen yasalardan hareketle nesneleri yeniden inşa eder. Ama belki teknik sentez, sanatçının senteziyle aynı ontolojik kapsama sahip degildir. Teknik, "varlıklar"ı geliştirmek istemez, onun amacı faydalı olaylar, faydalı hareketleri mümkün kılmaktır. Teknik, ancak araçlar yaratır, sanat ise bir çeşit kendinde erekler olan varlıkları "gerçekleştirir". Etienne Souriau’nun dedigi gibi bir mühendis sadece nehrin bir yakasından digerine geçişi mümkün kılmak amacıyla bir köprü inşa ederse, bu köprü yalnızca bir araçtır ve mühendis de sadece bir teknisyendir. Ama eger mühendisin amacı sadece nehirden geçiş degil, “köprünün kendisi, yani o andan itibaren kenarlarıyla, hareketi veya yükselişiyle, ışık ve gölgeler arasında suyun yansıttıgı kemerleriyle, mevcudiyeti ve ömrüyle varlıgını sürdüren o gerçeklikse, o zaman onu inşa eden bir sanatçıdır, bir mimardır."


ANA FiKiRLER

insan kültürünün bütün biçimleri (büyü, din, teknik, bilim, sanat) sembolik düşüncenin ortaya çıkışıyla ilişkilidir. insan sadece bu dünyada var degildir, aynı zamanda bu dünyayı tasarımlar, onu sorgulamak, yorumlamak, yüceltmek ve degiştirmek yetenegine sahip oldugunu göstermek için bu dünyayla arasına belli bir mesafe koyar.

ilkel büyücü (tarlalara birkaç damla okunmuş su dökerek yagmur yagdırmak, kendisini temsil eden bir bebege igne batırarak uzakta bulunan bir düşmanı öldürmek gibi) sembolik yöntemlerle şeylerin gidişini degiştirme iddiasındadır. Bu, nesnel olanla öznel olanı, şeyle sembolü birbirine karıştırmak demektir. Ancak öte yandan o, böylece dünyayı soruşturma konusu yapar.

Din, dünyaya hakim olma degil, ona tapınma iddiasıyla büyünün tersidir. Ancak o da tanrıların dünyaya, kutsalın dünyevi olana aşkınlıgını ortaya atarak dünyayı soruşturma konusu yapar (Rahip, ayinleri düzenleyen, müminler için kutsalla dünyevi olan arasında köprü kuran din adamıdır). Hasımları, dinlerin cevaplarını efsanevi şeyler olarak görseler de hiç olmazsa insanın durumunun trajikligi(ölüm), insanın kaderinin sırrı (Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz?), sonsuzun ve aşkınlıgın esrarına ilişkin problemler, karşı konulmaz bir biçimde kendilerini göstermektedir.

Teknik, ilkin içgüdüsel bir jesttir (Degnek kolun, olta bükülmüş parmagın devamıdır), ancak o, bilim -matematiksel yapısının keşfedilmesi yoluyla evrenin akılsal tasarımı- kendisine yepyeni ve sürekli artan bir etkililik sagladıgında tam gelişmesini bulur. Tarih öncesi dönemde büyüyle ilişkisi olan sanat (paleolitik magaraların duvarlarında resmedilen verimli av sahneleri), modern çaglarda çıkar gütmeyen bir temsil olarak ortaya çıkmaktadır. Her türlü bilimin, karmaşıgı basit olanla açıklayan, her zaman ayrıştırma egilimi taşıyan -Bu özelligi sonucu bilim, nükleer çagda gezegenimizi havaya uçurma gücüne sahip olmasına karşılık henüz bir hücreye hayat verememektedir-, analitik bir etkinlik olmasına karşılık, sanat sentetiktir. O, mutlulugumuz için bir dünyayı yeniden yaratırken duyusalın alanını terk etmez, ancak görünüşlerin karmaşası içinde uyumlu sentezler inşa eder.

4. Bilim

Büyü etkinliginde iki dilekle karşılaştık. Onlardan biri pratik türdendi: Doga üzerine dogrudan etkide bulunma, şeyleri gerçekten degiştirip onlara arzu edilen biçimi verme istegi. Digeriyse ideolojik ve kuramsaldı: Dünya hakkında bir tasarım oluşturma, sempati, antipati, sembolik yakınlıklar yasaları ile şeyleri açıklama arzusu. Ancak büyü, vaatlerini yerine getirmemekte, uyandırdıgı ihtiyaçları doyurmamaktadır. O zaman bunlar kültürün iki ayrı biçimiyle farklılaşmaya ve doyurulmaya dogru gitmektedir. Bu iki ayrı biçim, dünyanın sırrını bir öte-dünyada arayan dinle, gitgide daha fazla araçsız deneye dayanan bir pratik olarak ortaya çıkan tekniktir. işte, bilimi insan zihninin kuramsal ve pratik iki talebini birbirine yaklaştırma ve birleştirme yönünde yeni bir çaba olarak görebiliriz. Bu anlamda bilim, başarılı bir büyüdür (Çünkü büyü, düşlenen, hayali bir bilimdir). Gerçekten bilim, dünyayı bir açıklama istegi, görünüşlerin hesabını veren bir kavramlar sistemi olarak ortaya çıkmaktadır. Ve bu açıklama çabasında a priori aklın, varsayımlar ortaya atan zihnin gözüpekligi özgür bir biçimde kendini göstermektedir.

Ancak öte yandan bilimsel açıklama dogrudan bir biçimde gerçekle boguşmaktadır. Bilimsel yasa, daha yüksek bir akılsallıga ve daha kesin bir etkililige sahip teknik bir reçete olarak bir eylem formülüdür. Onda kuramsal akılsallıkla pratik etkililik biraraya gelmektedir. ilk bilimler geometri ve astronomi olmuştur. Bunun nedeni şüphesiz mantıksal bir dille ifade edilebilir degişmez ilişkileri keşfetmenin en kolay gibi göründügü alanın, yıldızların pozisyonları veya geometrik şekillerle ilgili olan alan olmasıdır. Fiziksel, kimyasal, biyolojik yasalar ancak daha sonra keşfedilmiştir. Çünkü bu karmaşık alanlarda akılsal ve degişmez ilişkileri ortaya çıkarmak için görünüşleri büyük ölçüde zorlamak ve araçsız verileri yeniden inşa etmek gerekmektedir. Ancak bilimin karmaşık bir ilişkiler sistemine ulaşmak üzere somut verilerden uzaklaşır gibi göründügü durumda bile gerçekle temas kaybedilmez. Bunun tersi olur. Tarih boyunca bilimsel açıklama ne kadar soyut, karmaşık olmuşsa, bilimsel öngörü o kadar emin, güvenilir olmuştur. En yüksek akılsallıkla, gerçekle en sıkı temas -öngörü ve eylem nesnesi olarak- hep yan yana yürür. O halde bilim aynı zamanda hem sıkı, matematiksel bir dille ifade edilebilir hem de pratik olarak her zaman dogrulanabilir bir önermeler sistemi olma özelligine sahiptir.

3. Din

Uzun süre Latince religio (din) terimi, religare fiilinden türetilmek istendi. Böyle bir etimoloji, bize, dinin her şeyden önce insanı Tanrı’ya baglayan bag oldugunu söyleme imkanını verecekti. Ancak dilbilimin günümüzdeki durumunda bu etimoloji artık kabul edilebilir degildir. Bugün (daha önce Cicero’nun fark etmiş oldugu gibi) ilgi ve saygının ihmal ve kayıtsızlıga zıt olması gibi religio’nun neglegere’ye zıt olan relegere’den geldigini söylüyoruz (Bugün dinsel bir özenden ve saygı dininden söz etmekteyiz). Relegere fiili, Roma imparatorlugunun son dönem Latince’sinde colere, taparcasına saygı duyma, ateşli bir tutku duyma anlamını kazanmıştır. Şüphesiz bu özen, saygı, varlıga ve insan kaderine deger verilmesi fikri, dinde ana fikirdir (Bir insan kutsal şeyler ve dolayısıyla yasak, kabul edilemez şeyler, "tabu"lar olduguna inanır inanmaz, kelimenin en geniş anlamında inanan bir insan, bir mümin kimligini kazanır). Ancak sözünü ettigimiz yanlış etimoloji din hakkında gerçek ve derin bir tanımı esinlendirmiştir.

Geçmişte Schleiermacher "Din, bagımlılıgımıza ilişkin mutlak bir duygudan ibarettir," demişti. insan, kendisini varlıga getiren degildir. insan, onu sonsuz bir biçimde aşan ve karşı konulmaz gücü, onda kendiliginden korku ve hayranlıkla karışık duygular uyandıran güçler arasında gelişmektedir.

Din fikri, öte yandan, doga-üstü kavramıyla, hiç olmazsa şeylerin gerçek anlamının gündelik görüntülerde olmadıgı, müminin kendisiyle ilişki içine girebilecegi bir "arka dünya"nın var oldugu duygusuyla ilişkilidir. Empirik ve gündelik gerçeklerin ötesinde, belki onların kaynagında, müminin erişebilecegi kutsalın alanı vardır. Spinoza gibi Tanrı ile dogayı tek bir şey gibi alan panteist mistikler bile bu ayrımdan kaçmazlar. Spinoza için gerçek mümin, görünürdeki düzensizlik, olayların çoklugu, "yaratılmış doga"nın "sonlu türleri" ardında, kendisiyle "entelektüel bir aşk"la birleşilmesi gereken "yaratan doga"nın derin birliginin gizlenmekte oldugunu anlamış biridir. Bununla birlikte dinin kaynagını aramanın uygun olacagı yer, Tanrı üzerine felsefi düşünme degildir. Filozofların Tanrı’sı hiçbir zaman en ufak bir din yaratmamıştır. Aslında bütün büyük çagdaş dinler, bir vahiyden çıkmışlardır. Hıristiyanların Tanrı’sı kendisine inananlarla Kitab-ı Mukaddes’te, Müslümanların Tanrı’sı Kur’an’da, Hinduların Tanrı’sı Vedalar’da konuşmuştur. Tanrı’nın kendisini kutsal metinlerde açıga vurmasının nedeni, kendi güçleri, duyuları ve aklına dayanarak insanın kendi başına dinsel dogrular ve degerleri keşfetme gücüne sahip olmamasıydı. Bu anlamda rahip, papaz, müminler için kutsalla kutsal-olmayan arasında bir köprü kuran kişi, özel bir kabiliyete sahip bir insan olarak esrarlı ve kutsal gerçekler dünyasına girme imkanına sahip büyücünün dogrudan mirasçısı görünmektedir.

O halde bütün dinlerin kaynagında esas itibariyle evrenin sırrı duygusu kendini göstermektedir. XVIII. yüzyıl, kutsal-dışı hayatın tutku ve çıkarlarından türetmeye çalıştıgı dini hiç anlamamıştır (Voltaire, "Dini icat eden kim olmuştur? Bir aptalla karşılaşan ilk hilekar" demekteydi). Din, köklerinde, egemenliklerini devam ettirmek üzere güçlülerin yarattıgı bir hile degildir. O, yararlılık, saglıkla ilgili akıllı ögütlerle ilişkili bir şey de degildir. Renan sıg bir biçimde ibranilere domuz eti yemelerini yasaklatan tek şeyin tenya ve cüzzam korkusu olduguna inanmaktaydı. Oysa saglık kavramının ortaya çıkışı çok daha geçtir ve Kitab-ı Mukaddes hiçbir zaman bir hastalıgı herhangi bir yiyecege yüklemez. Aslında eger ibraniler domuz eti yemekten kaçınmışlarsa, bunun temelinde yaklaşık on bin yıl önce onların atalarının domuzu doga-üstü degerler ve gerçekliklerin ifadesi ve sembolü olan kutsal bir hayvan, bir totem olarak görmelerinin yatıyor olması muhtemeldir. Sadece Hıristiyanlara özgü olmayan, dindar Yahudiler’de de karşılaşılan Cuma günleri balık yeme adeti, isa’nın ortaya çıkışından çok öncedir. O aslında eski bir Süryani toteminin kalıntısıdır. Her ne hal ise, onun yemek rejimiyle ilgili kaygılarla hiçbir ortak yanı yoktur. Günümüzde dini "açıklamak"tan, yani onu dinsel olmayan kaygı ve etkinliklerden türetmekten vazgeçilmektedir. Daha çok onu "anlama"ya, yani taşıdıgı anlam ve degerlerin kavranmasına çalışılmaktadır. Tüm bir din "fenomenolojisi"nin amacı budur.

Öte yandan din, özü bakımından, büyünün kesin olarak zıddıdır. Büyücünün bir teknisyen oldugu yönündeki iddiasını unutmayalım. O, formülleri ve okuyup üflemeleriyle ruhlar dünyası üzerine etkide bulunmak, ona hükmetmek ve onu arzu ettigi yönde degiştirmek gücüne sahip olduguna inanır. Büyücü, Tanrı’ya hükmetme, büyü etkisiyle onu zincire vurma iddiasında olan biridir. Böylece bütün dinlerin büyüyü neden bir küfür olarak gördüklerini anlıyoruz. iman, her şeyden önce Tanrı’ya güvenme eylemidir. Dindar insan tanrısal güçleri kendi iradesine tabi tutmak şöyle dursun, bir alçakgönüllülük ve tapınma davranışı içinde Rabb’inin arzuları önünde egilen kişidir. Bununla birlikte bazı etnologlar, sihrin "büyü"sünü dinsel "dua"ya yaklaştırırlar. Dua, Tanrı’ya yöneltilen bir istek degil midir? Onun amacı tanrısal müdahaleden bir yarar elde etmek degil midir?

Mümin, karşılıgında manevi, hatta maddi çıkarlar elde etme umuduyla Tanrı’yı kurbanlar ve erdemlerle "büyüleme"ye çalışmaz mı? Aslında onda bir tür büyüyü görmek, duanın özüne ihanet etmektir. Çünkü birinci olarak büyü formülünün sözüm ona bir belirlenimcilige dayanması ve (teknik bir reçete olarak) onunla etkili oldugunu ileri sürmesine karşılık dua, ancak müminin iç özellikleri ile bir deger ifade eder: Ancak saf ruhların dilekleri yerine getirilecektir. Ayrıca gerçek dua, kendisi için, Tanrı’nın iradesine katlanma cesareti dışında herhangi bir şey istemeyen duadır. "iraden yerine gelsin!". Dindar insanın Rabb’inden istedigi budur. Teillard de Chardin şöyle demektedir: "Meydana gelen her şey, hayranlık vericidir". Gerçekten dinsel olan bir dua, bir tapınma fiilinden başka bir şey degildir. Tanrı’dan yagmur veya güzel hava, bir sınavda başarı veya saglık isteyen mümin, dini büyüye dönüştürüp soysuzlaştırmak tehlikesine düşmektedir

2. Teknik

Eger teknik, büyüden ayrılıp farklılaşmışsa şüphesiz bu, sonuçlarının işlevi kadar (Başarı ölçütü, tesadüfi olarak yapılan teknik bir buluşu derhal korumaya yönelir) yöntemlerinin dogası bakımından olmuştur. Ancak ilkel topluluklarda dogal yöntemlerle esrarlı güçleri kullanan insanların yöntemleri arasındaki ayrım bizim için oldugu kadar açık degildir. Örnegin ateş yakmak için bir usulün keşfi, onu ilk bulanları şaşkınlıga sürüklemiş olmalıdır. iki çakmak taşını birbirine sürterek bir kıvılcım meydana getirmek bir düşmana büyü yapmakla aynı ölçüde olaganüstü birşeydir. Tesadüfen bulunmuş bir formülün "kutsallaştırılması", ateşin muhafaza edilmesini uzun zaman kuşatmış olan ritüel, bundan kaynaklanmaktadır.( Yemekleri pişirmeye, ısınmaya, geceyi aydınlatmaya, etrafta dolaşan vahşi hayvanları korkutmaya yarayan ateş, insan kültürünün en degerli kazanımlarından biri gibi görünmektedir. Ateşin insan zihni üzerindeki büyüleyici etkisi uzun zaman devam etmiştir. XVII. yüzyılda bile bir köyün sakinleri veya aileler degil, biraraya gelmiş insanlar grubunun sembolü olarak "ateşler"in sayısı göz önüne alınmaktaydı. ) Ancak başlangıçta büyülü törenlerle çevrili olmalarına ragmen teknik reçetelerin çogunlugu, her zaman, önceleri bilinçli olmayan içgüdüsel pratiklerden dogmuştur. Çogu zaman aletin, organı devam ettirdigi fark edilmiştir. Sopa, darbe indiren veya ayıran kolun devamıdır. Olta, bükülmüş parmagın devamıdır. O halde teknigin biyolojik bir kaynagı vardır. O, akıllı bir varlıkta, bütün canlı varlıklara özgü olan ortama uyumla ilgili kendiliginden yöntemlerin gelişmesinden başka birşey degildir. Ancak, güçlerinden dolayı magrur olan insanlıgın coşkusunu besleme imkanına sahip olan büyü olmasaydı, teknik, nefessiz kalma, hiçbir zaman ileriye gitmeksizin içgüdüsel alışkanlıklar düzeyinde takılıp kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. Daha sonra bilim bir bakıma büyünün yerine geçmiştir. Öznel bakımdan onun işlevi aynıdır: O, başlangıçta içgüdüsel bir pratikten başka bir şey olmayan teknige insanın kendi damgasını vurur.

ileride, bilimin kendilerine sürekli artan bir etkililik kazandırarak kendiliginden teknikleri nasıl degiştirdigi ve alt üst ettigini gösterme fırsatımız olacak. Fakat önce büyü, daha sonra bilim tarafından ugratıldıgı bütün degişmelere ragmen teknik, biyolojik uyumun en ince yönteminden başka bir şey degildir. Oswald Spengler şöyle yazmaktadır: "Teknik, hayatın taktigidir. Dogaya hakim olmak için tasarlanan stratejilerde silahların en eskisi olan hileyle, bugün dogaya karşı kullandıgımız makinelerin modelleri arasında ortak çizgiyi oluşturan bir yol vardır".

Teknik ilerlemeler ve toplumsal örgütlenme şimdilik tekniğin insan kültürünün en parlak görüntülerinden biri olduğu fikrini aklımızda tutalım. Geleneksel olarak ayırt edildikleri biçimde tarih öncesi dönemler tam da teknik ilerlemenin aşamalarıyla tanımlanmaktadır: Yontma Taş Devri, Cilalı Taş Devri, Maden Devri. Yaklaşık on bin yıl önce karmaşık tarım-hayvan yetiştiriciligi tekniginin ortaya çıkışı, belki olaganüstü sonuçları bakımından insanlık tarihinin ana olayıdır.

insan, bitkileri toplamakla yetinmek yerine ekip biçmeye, hayvanları avlamak yerine yetiştirmeye başladıgı gün, taklit ettigi ve degiştirdigi yaratıcı doganın yerine kendini geçirmiştir. Tarım ve hayvan yetiştiriciliginin karşılıklı olarak birbirlerini (hayvanları beslemek için yemlik ot yetiştirmek, ekip biçmek ve ürün kaldırmak için ise yük hayvanı yetiştirmek zorunludur) ve derhal sayısız teknikleri gerektirdiklerine işaret edelim. Hayvan yetiştiriciligi, çitle, duvarla çevrilmiş alanları zorunlu kılar. Bu ise malzemelerin hazırlanması ve taşınmasını gerektirir. Taşımanın kendisi, yolların, gemilerin vb. yapılmasını zorunlu kılar. Bu farklı tekniklerin düzenli ilişkileri, karmaşık bir toplumsal örgütlenme gerektirir ve iş bölümünü gerektirir. Tarım toplulugu, savunmasını örgütlemek zorundadır (kendi paylarına madenlerle ilgili araştırmaları belirleyen askeri teknikler). Grupların yogun olarak biraraya gelişi ve kaynakların artışı, yönetici bir soylular sınıfına, çeşitli mesleklerin (çömlekçilik, dokumacılık, tıpla ilgili teknikler) organizasyonuna, astronomiyle, takvim yapımı ile meşgul olacak bir rahipler sınıfının ortaya çıkışına yol açar. Teknik ilerlemenin, ruhsal hayatın zenginleşmesine imkan vermesi yanında ruhsal hayatın zenginleşmesi de kendi payına yeni tekniklere ihtiyaç gösterir. Akdeniz havzasında oldugu gibi Çin’de de yazının ortaya çıkışı dinsel ve siyasal kaygılarla (tapınakların defterlerini tutma, hanedanlıklar listesi vb.) ilişkili görünmektedir.

Bu birkaç örnek teknik ilerlemenin kültürün diger biçimleriyle sıkı sıkıya ilişkili oldugunu göstermektedir. Ancak günümüzde tekniklerin olaganüstü gelişmesi, çogu kez bu gelişmeden kaynaklanan dengesizlik ve kaygılar ile birlikte (sanayileşme sonucu suların kirlenmesi, kimyasal işlemler sonucu gıdalarda meydana gelen bozukluklar, vardiya usulü çalışma, işsizlik, dehşet verici kitle imha silahları yanında sanayi devriminin dogurmuş oldugu toplumsal karışıklıklar) bazı hümanistlerin şüphelerine ve teknige karşı baş kaldırmalarına yol açmaktadır. Onlara göre insan, büyücü çıragı rolünü oynamış, korkunç ve artık kontrol edilemez bir ilerleme içinde bulunan teknik, bir şekilde, kendini kültürün dışına çıkarmıştır. Aslında geleneksel hümanistlerin kendileri de kısmen bu kargaşadan sorumludurlar. Ruhsal kaygıları içine tekniklerin bilgisini eklemeyi reddederek teknik faaliyetin bu "kopuş"unu desteklemiş olmaktadırlar. Gilbert Simondon’un çok iyi bir biçimde gördügü gibi, önyargılarının duygusal karakterini ortaya koyan açık bir çelişkiyle bu hümanistler, bir yandan insani anlamdan yoksun basit maddi nesneler olarak gözönüne aldıkları makineleri küçümserken, öbür yandan sanki güvenligimizi tehdit eden bir tür şeytani ruhsal varlıklar söz konusuymuş gibi makinelere düşmanca niyetler yakıştırmaktadırlar. Oysa hümanist kültürle teknik uygarlıgı birbiriyle barıştırmak zorundayız. Mükemmel kafalar bunun için çalışmaktadırlar ve insanın gelecekte varlıgını devam ettirme şansı buna baglıdır.

Gözaldanması olarak Yaratılış

Jean Baudrillard

Bertrand Russell'm Analysis of Mind'daki ("Düşüncenin Çözümlenmesi") paradoksal düşüncesi herkesçe bilinir: Buna göre, dünya birkaç dakika önce yaratılmıştır, ancak ne var ki yanılsamalı 'hayali' bir geçmişi anımsayan bir insanlıkla donatılmış olarak...

Bu konuda, XIX. yy. İngiliz doğabilimcisi P. H. Gosse'un Omphalos başlıklı kitabında yer alan (Le Sourire duflamant rose'da ("Pembe Flamingonun Gülücüğü") Stephen J. Gould'ca yorumlanan) varsayımı anımsatılabilir; buna göre başlangıcın tüm jeolojik izleri ve fosillerle, insan türü de dahil olmak üzere türlerin evriminin izleri, dünyanın Kutsal Kitap'a göre Tanrı tarafından beş bin yıl önce yaratılışının çağdaş bir simülasyonu olabilir.

Bunun daha ilerisine, zamanın derinliklerine değin uzanır gibi gözüken her şey, bağışlayıcılığıyla dünyamıza bir başlangıç ve bir tarih bahşetmek ve bizde zamanın aktığı yanılsamasını uyandırmak için Tanrı'ca tasarlanmış bir mizansen olabilir. Bir üst iradenin gücünden kaynaklanmış olacak dünyanın olduğu İmliyle katlanılamazlığına insanların dayanabilmesi için Tanrı, onlara bir geçmiş armağan etmiş olabilir. Yaratıcı eylemin birdenbireliğini artık düşünmüyoruz bile, ama Tanrı belki de bunu göz önünde bulundurmuş ve dengelemek, insana kendi varlığını katlanılabilir kılmak için bir görüntü 'simülakr' tarih armağan etmiştir. Kuşkusuz insan kendine şöyle bir soru yöneltebilir: tanrı, insan türüne gerçekten merhametmi etmiştir, yoksa bu, aslında söz konusu olan yalnızca bir serap olduğu halde insanoğluna kendi kökenlerine ilişkin bilginin yasak meyvesi sunulur gibi yapılarak bir kez daha onunla dalga geçmek için yapılmış ucuz bir şakadan mı ibarettir?

Ne olursa olsun, Gosse'un önerisi olağandışı bir nitelik sunar: Kutsal Kitap'ın açımlamalarını güvencelemek için Tanrı'yı hilekâr bir simülasyon dehası durumuna getirir. Burada ince bir inançsızlık anlayışı yok mudur? Tanrı, bu gözaldanmasına dayalı bozunmayı icat etmeksizin dünyayı yaratmakla yetinebilirdi. Demek ki bu, ancak O'nun kurnazca zevkinin bir sonucu olabilir. Bu durumda, kesin bir belirsizliğe mahkûm olan geleceğin arkeologlarının aleyhine olsa bile, oldukça sevimli bir davranışa dönüşmektedir. Çünkü, Gosse'un açıkça belirttiği gibi «Tanrı'nın ex nihilo anlık bir eylemle taş içinde cisimleştirdiği bu katmanlar ve bu fosiller, gerçek zamanm akışınm belirtileri olsalardı ancak bu kadar gerçek olabilirlerdi.» Eğer gerçekdışı geçmiş en az bizim nesnel gerçekliğimiz denli gerçekse, bu durumda bizim gerçekliğimiz de bu gerçekdışı geçmişten daha fazla gerçek değildir. Yeri gelmişken, Ekklesiastikos'a dayanarak şunu belirtelim: «Simülakr, gerçeği gizlemez; kendisinin olmadığını gizleyen gerçektir. Simülakr gerçektir.»

Neyse ki, kör ve tutarsız bir imanın buyurduğu bütün bunlar yanlıştır. Bununla birlikte, salt simülasyon varsayımını göz önünde bulundurmak üzere inancın önyargısı bir yana bırakıldığında, Gosse'un düşüncesi şaşırtıcı ufuklara ve tümüyle dikkate değer bir olasılığa açılır. Hatta kehanet havası bile uyandırır. Çünkü, varsayımı gerçekleşmek üzeredir: Tüm geçmişimiz fosil bir simülakr içine kaymak üzeredir, ama Tanrı'ya ait olan yapaylığın kurnaz dehasını insanoğlu devralmıştır. Türün yaratılışının sanal olarak yeniden canlandırılmasını, günümüzde insanoğlu üstlenmiştir ve bu canlandırma, geçmişimizin olduğu denli geleceğimizin de sanal gerçekliği durumuna dönüşmek üzeredir.

Fosillerin bilimsel varsayım ve moda dönemlerinin keyfine bağlı olarak derlenmesi, dökümü yapılması, yorumlanması ve yeniden yorumlanmasının ötesinde; her şey, nesnel gerçekliği ele avuca sığmayan bir nitelik kazanan jeolojik ve arkeolojik bir gereçle yapılan bir film çalışması (kurgu, çerçeveleme, ışıklandırma, kesitlemeler, sahne geçişleri) havasına bürünür. Bu kalıntılar, ekranlarımız üzerinde bıraktıkları izler dışında başka bir varlıkları olmayan mikrofizik parçacıklar gibidir.

İzlerin ve çelişkili varsayımların art arda gelmesi, geride aynı belirsizlik, görece inanılırlık izlenimi bırakır. Bu kalıntıların nesnelliği sorun oluşturmaz. Dökümlerinin ve inceleme yöntemlerinin yoğunluğuyla inanılırlıklarını yitirmiş olduklarından, sorun, bu kalıntıların gerçeklik ve dolayısıyla kanıt konumundan kaynaklanır. En küçük ayrıntısına değin izlenen herhangi bir «malzemede» söz konusu olduğu gibi bu izlerin gerçek -aşırı hale gelmesinden kaynaklanır- her «bilimsel» araştırma, sonunda gerçek nesnesini yok eder.

Gosse'un iddia ettiği gibi, artık bunu yönlendiren kuşkusuz Tanrı değildir. Bunu, kendi varoluşumuzun izlerinin gerekliğinin silinmesine, duyulur dünyamızın kanıtlarının kılı kırk yararak inceltilmesine yol açan kendi bilgi düzeneğimiz gerçekleştirir. Kesin olarak kurmaca bir geçmişin yaratılmasında Omphalos Tanrı'sının yerini aldık. Simülasyon yöntemleri arasında hâlâ bir farklılık vardır. Çünkü, her ne denli Gosse'un gözbağcı Tanrı'sı türün geçmişinin izlerini kafadan uydurmuşsa da, yaratılışı gerçek bir dünyayı ve bir tarihi başlatıyordu. Bir kez yerli yerine oturmuş olaraktan, hayali geçmişlerinin herhangi bir engellemesiyle karşılaşmaksızın, şeyler nihai hedeflerine doğru yol alırlar. Bu tanrısal düşgücü veya Yaratıcı'nın film hilesine benzer şakası, onların mevcut durumlarını değiştirmez. Buna karşın bizler, artık gerçeklik ve simülasyonu birbirlerinden ayırt edemiyoruz. Bizim için Adem'in göbeği (Âdem bir kadından doğmadığına göre göbeğinin varolması gerekmiyordu, ama ilksel eylemin ilahi keyfiliğinin gizlenmesi için resimlerde betimlenmesi gerekiyordu), bizim için Âdem'in göbeği sorunu artık gündeme bile gelmemektedir: Bizleri gerçek dünyaya bağlayacak hiçbir göbek bağı izinin bulunmaması ölçüsünde, tüm insan türünü gözaldatması hilesiyle bir göbekle süslemek gerekmektedir. Bizler bir kadın tarafından -bakalım daha ne kadar sürecek bu- doğuruluruz; ama yakın bir gelecekte, in vitro (labaratuar koşullarında üretilmiş) kuşağıyla Âdem'in «göbeksizlik» koşullarına geri döneceğiz: Geleceğin «insanları»nın göbeği olmayacak.

Eğretilemeli olarak, daha şimdiden «belirsizliklerin göbeğindeyiz». Yalnızca geçmişimizin izleri sanallaşmakla kalmamış, şimdimiz de simülasyona bırakılmıştır. Sanki Gosse'un düşündüğünden daha kurnaz, daha şeytansı olan bir Tanrı, anlaşılmaz alaycı tasarısı içinde ilahi simülasyonunu geleceğin en uç sınırlarına değin yaymış gibidir. Yahut da geçmişin bu simülasyonu, artık iyi bir komedi değil, ama şu anda sürdürdüğümüz yaşamın genelleştirilmiş simülasyonunun acımasız bir sonucu, Virtual Reality'mizin (sanal gerçeklik) mantıksal uzantısıdır.

Tüm bu tanrıbilimsel yerine (alegori), son derece güncel sorunları kucaklamaktadır. Bu simülasyon iyiliksever bir Tanrı'nın işi, veya kurnaz bir Tanrı'nın tuzağı olmasına göre farklılaşır. Bizim bağlandığımız sanal yanılsamanın kârlı bir yanılsama olup olmadığını ya da bu doğrultuda daha ileri giderek, bu kez insan türünün bilinçli olarak yaptığı bir seçim uyarınca, kendisine yapay bir yazgı bulmanın büyüsüne kapılarak boğazına kadar hileye gömülmekten başka bir şey yapıp yapmadığını bilmekte yarar vardır. İnsan türü yoksa tanrısal yaratılışı bozarak, dizgeli bir simülasyon aracılığıyla onu saptırarak Son Yargı'ya acı bir alay yöneltip, evreni tümden insan yapımı bir nesneye dönüştürerek, yalnızca intikam düşü peşinde mi koşmaktadır?

Tanrı evrim sürecini gizleyerek, bu yolla insanoğlunu kaçınılmaz bir sondan korumuştu. Çünkü, çelişkili bir biçimde, ölüme karşı tek güvence ex nihilo yaratılmış olmaktır; bu da, yine aynı oranda mucize niteliği taşıyan yeniden dirilme şansının sürmesini sağlar; buna karşın, bir evrimin ürünü olduğunuz takdirde yolun sonunda elinizden yok olmaktan başka bir şey gelmeyecektir. Yaratılış'ın gücü, gelecekteki ölümsüzlüğün güvencesidir; buna karşın türün soy oluşu, onu zamanla yok olmaya mahkûm eder. Ve gerçek bir dünyadan doğmaya yönelik çabamızdaki tüm sorunumuz, aslmda Tanrı'nınkiyle aynıdır: İnsan türünü, gerçek varoluşuna ve sonluluğuna ilişkin saptama ile ümitsizliğe düşürmemek.

Gosse'a göre durum basittir: Gerçeklik, Tanrı'nın otoritesi aracılığıyla var olur. Ama, eğer aynı Tanrı doğruyu ve yanlışı eşzamanlı bir biçimde yaratabiliyorsa elden ne gelir? (Yanılsamanın tohumları Tanrı'nın kendisinden kaynaklandığına göre bu, şeytansı bir hile de değildir.) Bu durumda, bizim dünyamızın bir önceki dünyanın simülakrı kadar sahte olmadığı güvencesini ne sağlayabilir? O zaman, gerçekliğin tüm kapsamı şimdiki, geçmiş, gelecek zaman- tartışmalı bir niteliğe bürünür. Eğer Tanrı Yaratılış'tan önceki çağın kusursuz bir aldatıcı görüntüsünü ortaya çıkarabiliyorsa, o zaman mevcut gerçeklik sonsuza değin doğrulanamaz kalır. Demek oluyor ki bu, bilimsel bir varsayım değildir.

Jean Baudrillard'tan Seçme Yazılar


Jean Baudrillard (d. 29 Temmuz 1929, Reims - ö. 6 Mart 2007), Paris , ünlü Fransız düşünür. Postyapısalcı felsefe ve postmodernizm üzerine olan çalışmalarıyla ünlenmiştir.

Fransa'da bir devlet memurunun çocuğu olarak doğdu. Sorbonne Üniversitesi'nde Almanca okudu, ailesinde üniversiteye gitmiş olan ilk kişiydi.

Mezun olduktan sonra bir süre eğitim kurumlarında Almanca öğretmiştir. 1950-1960 lardaki bu dönemde, Cezayir sorunu yaşamını ve düşüncesini fazlasıyla etkilemiştir. Almanca öğrettiği bu dönemde doktora tezine de (sosyoloji üzerine) devam etti. 1966'da doktora tezini bitirdi, tezinin başlığı "Thèse de troisième cycle: Le Système des objets" idi.

1966 yılının Eylül ayında Université de Paris-X Nanterre'de (Nanterre Üniversitesi - Paris-X) asistan oldu. 1968'deki öğrenci eylemlerinin etkisinde kaldı, Yapısal Marksizm ve medya teorileri ile ilgilendi. 1972'de aynı üniversitede, profesör olarak, sosyoloji öğretmeye başladı. 1987'dan 1990'a kadar Université de Paris-IX Dauphine'de (Dauphine Üniversitesi - Paris-X) görev aldı. "Eski Yugoslavya'daki Müslümanların maruz kaldığı soykırım, Yeni Avrupa Düzeni'nin evrim sürecinde bir aşamadır. 'Etnik temizliğin' infazcısı olan Sırplar, yeni biçimlenen bir Avrupa'nın öncülüğünü yapıyorlar." (Lettre dergisi, Kış 2005)

Bugünün siyasi ve ideolojik akımlarını reddetmesi ününün artmasına neden olmuştur. Bugüne kadar birçok önemli çalışmaya imza atmıştır. Simülasyon kuramını oluşturmuş, kitle zihni üzerine çarpıcı satırlar yazmıştır. Tüketim üzerine düşünceleri ve yapıtları ise onun ününe ün katmıştır. Medya ve kitle iletişim araçlarına dair eleştirileri de diğer düşünceleri kadar çarpıcıdır. Birinci Körfez Savaşı üzerine yaptığı açıklamalarla, Körfez Savaşı'nın oluşumunu ve etkilerini entelektüel bir açıdan farklı bir şekilde yorumlamıştır.

kaynak


Seçme Yazılar

-Gözaldanması olarak Yaratılış