Ödev - 1

ONUNCU BÖLÜM

Ahlakı ister dolaylı olarak çıkara, ister doğrudan doğruya duygulara bağlayarak doğaya dayandırmak, ahlaksal hayatın özgüllüğünü inkar etmek, değerleri zevklerin ve arzuların empirik gerçekliğine indirgemektir. O, ahlak buyruğunu -olması gerekeni-, gerçekte var oldukları şekilde eğilimlerimin biyolojik olgusallığına indirgemektir. Eğer ahlak, Nietzsche’nin dediği gibi, "tutkuların mecazi dili"nden başka bir şey değilse artık ahlak yoktur.

Oysa ahlaksal talebin bilince bir yükümlülük, bir ödev kılığı altında kendini gösterdiği tartışılamaz. Çıkarıma, tutkularıma, doğama aykırı da olsa ödevimi yapmam gerektiği düşüncesine sahibim. Ortada tartışılmaz bir emir söz konusudur: "Yapmalısın!". Bilinç, kendisini aşan bir ödevi yerine getirmek zorunda olduğunu düşünür. Ödevin bu aşkınlık özelliğini nasıl açıklayabiliriz?

1. Sosyolojik yorum

Emile Durkheim’a göre kişisel ahlak bilincimiz, Durkheim’ın kolektif bilinç dediği şeyin yankısından başka bir şey değildir. Kişisel bilincimizin, vicdanımızın sesi olarak kendisini gösteren ve ahlakımızı biçimlendiren, toplumun taleplerinin gücüdür. Kolektif bilinç, kişisel bilincimiz olarak kendini göstermekle birlikte onu aşar ve ondan çıkmaz. Ahlaksal ödevin özellikleri son derece toplumsal özelliklerdir. Ödev, kolektiftir (çünkü genel olarak bir grubun bütün üyelerine kendini kabul ettirir), zorlayıcıdır, yani insanı kendisini yapmaya zorlar. Durkheim’ın kuramı ahlaksal yükümlülüğün aşkın (dıştan ve yukardan) özelliğini oldukça iyi açıklar. Ödevin bizi aşmasının, bize yukarıdan kendini kabul ettirmesinin nedeni, bireyi aşan ve onun üzerine etkide bulunan toplumun kendisinden çıkmış olmasıdır. Buna göre ahlak, nezaket kuralı veya dille aynı plana ait bir gerçekliktir. Onda, kaynağını insanların sürekli değişen kaprislerinden başka yerden alan kurallar söz konusudur. Nasıl ki insanlar kendilerini ifade etmek ve anlaşılmak için gramerler ve sözlüklerde derlenip düzenlenmiş olan dillerinin alışkanlıklarına uymak zorundaysalar, aynı şekilde davranışlarını da kurallara -insanların vicdanlarıyla karşılaştırılırsa sahip oldukları görülen dışsallık ve otoriterlik özellikleriyle toplumsal karakterde oldukları belli olan kurallara- uydurmak zorundadırlar.

Ancak bu ödev anlayışı, ciddi bir güçlükle karşılaşmaktadır. Yükümlülüğü bu biçimde yorumlamak, ahlakı konformizme, yani içinde bulunulan zemin ve zamana uygun davranmaya indirgeme tehlikesini göstermez mi? Oysa ahlaksal hayatın kahramanları olarak çoğu kez biz tam da mevcut kolektif kurallarla çatışmaya giren insanları görmez miyiz? Kişisel bilinç, vicdan, ahlak ideali adına bazen toplumun taleplerine karşı çıkar.

Sophokles’in ünlü trajedisinde Antigone, ülkesine ihanet etmiş olan kardeşini şerefli bir biçimde gömmeye karar verdiğinde kral Kreon’un emirlerine, yani devletin otoritesine karşı çıkmış olur. O, sitenin "yazılı yasaları"nın karşısına kişisel vicdanının "yazılmamış yasaları"nı koyar. Burada ahlak bilincinin toplumsal bir özelliğe sahip olması şöyle dursun, grubun taleplerine zıt gibi göründüğü kabul edilecektir.

Fakat Durkheim’ın bu kanıtımıza şöyle karşı çıkabileceği görülmektedir: Antigone, tüm toplumsal bilinci reddetmemektedir. O, ihanetine rağmen kardeşini uygun bir biçimde gömmeye karar verdiğinde ailenin şeref yasalarına itaat etmekte, yeri geldiğinde siyasal otoritenin buyruklarına ters düşen başka bir organize toplumun -dinsel grubun- buyruklarına uymaktadır. Sonuçta ona ailenin ölülerini onaylanmış törenlere uygun olarak gömmesi gerektiğini öğreten, Thebai rahipleridir.

Doğru, ama bu, toplumun bizden çelişik taleplerde bulunabileceğini kabul etmek demektir. René le Senne’nin haklı olarak söylediği gibi, "Toplum, kendisine çelişik emirler vererek ben’i kendi üzerine geri fırlatmaktadır. Devlet dinle çatışmaya girmekte, ailemizin çıkarlarıyla ülkemizin çıkarları birbiriyle çatışmakta, mesleğimiz bizden taraf tutmamızı istemekte (...) partisinin istediği şeyi sonuna kadar götüren partili ülkesine karşı hain durumuna düşmektedir. Bizim kişiliğimizde bizzat kendisine karşı bölünmüş olan topluma itaat etmekle nasıl yetinebiliriz?".

Çelişik konformizmlerin çokluğu sonuçta seçme ve belki toplumdan almadığım bir ideale göre (çünkü toplumu bu ideale göre yargılayan benim) karar verme durumunda olanın benim kendim olmamı gerektirmektedir. Ahlaksal yükümlülük, üzerinde etkide bulunan çeşitli toplumsal baskılardan bağımsız olarak bireyden doğru olduğuna inandığı şeyi yapmasını talep eder. Sonuçta toplumun kendisi bir doğru değil, olgudur; diğer herhangi bir gerçeklik gibi hakkında yargıda bulunmam gereken bir gerçekliktir. Kolektif bilincin sahte-ahlaksal buyruğu burada basit bir olgu, ahlaksal olmak zorunda olmayan ve benim kendisiyle ilgili olarak bir değerlendirmede bulunmam gereken toplumsal bir olgudur. Her başkaldırı, ahlaksal değildir, ama konformizm, konformizm olarak ahlak probleminin bir çözümü olamaz.

Şimdi ahlakın temeline ilişkin arayışımızın bizi götürdüğü güç durumu kavrayabiliriz. Yükümlülük kavramını reddettiğimde, "yüreğimin sesi"ni dinlemekle, öznel bir içtepiye uymakla yetindiğimde, ahlaksal hayat içgüdüsel hayattan ayrılmamakta ve bize temel görünen aşkınlık özelliğini kaybetmektedir. Öte yandan, bana tartışmasız olarak kendini kabul ettirme iddiasında olan bireysel vicdanıma, dıştan olan bir kurala itaat ettiğimde de ahlaksal hayat haklı çıkarılmayan bir itaat olma özelliğini göstermektedir. Bu ikilemin çözümü kişisel vicdanı kendisinden yoksun kılmaksızın ahlaksal değerin aşkınlığını korumaktan geçecektir. Yani ahlaksal değerlerin aynı zamanda hem aşkınlık, hem de içsellik özelliğini koruması gerekir. XVIII. yüzyılda Kant’ın yapmaya çalıştığı şey de tam bu olmuştur.

2. Kant ahlakı

Aydınlanma döneminin bütün büyük düşünürleri gibi Kant bir hümanisttir. O, ahlakın insani varlığa dıştan olan bir ilkeye -bu ilke ister bize kendilerini haklı çıkarmaksızın emirler veren bir Tanrı olsun, ister kendilerini yönetmek bahanesiyle uyruklarını baskı altında tutan bir devlet olsun- itaat etmeye indirgenmesini kabul etmez. Kant’ın ahlakı, kendimizden bir başkası tarafından yönetilebileceğimiz fikrini reddeder. Özerk-olmamayı kabul etmez. Ödevin ölçütü de kaynağı da insani varlığın kendisidir. Ahlak değerlerinin yaratıcısı insandır. Davranışını, insanın kendisi yönetir. Aksi takdirde ahlaksal özne eylemde bulunmamış, onun üzerinde eylemde bulunulmuş olur. Kant’ın özerkliğinin (autonomie) talebi budur.

Ancak Kant, yalnızca bir XVIII. yüzyıl hümanisti değildir; aynı zamanda pietist bir ailenin oğludur (Pietizm, ateşli ve çok sert bir lutherci mezheptir). insan doğasının ilk günah yüzünden bozulmuş olduğu düşüncesi içinde yetişmiş olan Kant, tutkulara, duyarlılığa, doğal eğilimlere güven duymaz. Yaşadığı dönemin ingiliz ahlakçılarında ve Rousseau’da gördüğü duygu ahlakı, Kant’ı endişelendirir. Çıkar ahlakı onu korkutur. Tek kelimeyle o bir yandan, değerleri insani varlığa dıştan olan bir ilkeye dayandırmayı reddederken öte yandan onları doğaya, eğilimlere, duyarlılığa tabi kılmayı da istemez. (Dikkatle okuduğu Rousseau gibi) Kant için de değerlerin kaynağı olacak olan şey, bilinçtir (vicdan). Ama onda artık içgüdüsel ve duygusal bir bilinç söz konusu değildir. Kant’a göre ahlak bilinci, aklın kendisinden başka bir şey değildir.

1. Kant’ın biçimciliği

İyi, Kant’a göre, asla bir nesne değildir. Ne sağlık, ne zenginlik, ne zeka tartışılmaz olarak birer iyi değildirler. Çünkü her şey onları iyi veya kötü bir tarzda kullanma kararımıza bağlıdır. Koşulsuz olarak iyi olan tek şey (bütün içten bilinçlerin kabul edeceği gibi), iyi niyet, başka deyişle ahlaksal niyettir. Herhangi bir yetişkin gibi, bir çocuğun da kendilerinden aynı parayı vererek aynı ucuzlukta alışveriş yapabileceği bir şekilde herkes için aynı olan sabit bir fiyat saptayan iki tüccar düşünelim. Bu iki tüccar aynı şekilde davranmaktadır. Eylemlerinin maddesi aynıdır. Ama eylemin biçimi farklı olabilir. Bu tüccarlardan biri, örneğin sadece çıkar duygusuyla, geniş bir müşteri kitlesini koruyabilmek için ödeve uygun davranmaktadır. Diğeri ise ödeve uygun davranmakla yetinmemektedir. O ahlak yasasına karşı katıksız saygısından dolayı öyle davranmaktadır. Ahlaksal olarak, yani iyi niyet içinde davranan, sadece ikincisidir. Kant’a göre ahlaksal yargıyı belirleyen şey, eylemin maddi içeriği değildir. Dolayısıyla, "iyi niyeti iyi kılan şey onun sonuçları ya da başarıları değildir". Önemli olan tek şey niyettir, hatta iyi niyet "bütün çabasına rağmen hiçbir sonuç elde edemediğinde bile, tıpkı bütün değeri kendinde bulunan bir mücevher gibi parlaklığından en ufak bir şey kaybetmez".

2. Kategorik buyruğun sertliği

Böylece koşullu buyruğun (bir koşula bağlı olan buyruğun) ahlaksal bir buyruk olmadığını anlıyoruz (Örneğin "hapse girmek istemiyorsan, hırsızlık yapma!"). Ahlak buyruğu her zaman kategoriktir, yani koşulsuzdur ("Yalan söyleme!" "Yakınlarını kendin gibi sev!"). Bunun sonucu olarak kategorik buyruk evrenseldir ve durumlara göre değişmez. Geriye, aklımızla aynı şey olan ahlak bilincinin nasıl olup da kendisini bir emir, kaba bir buyruk olarak ortaya koyduğunu öğrenmek kalmaktadır. Bunun nedeni, insanın sırf akıllı bir varlık olmamasıdır. O aynı zamanda tensel bir varlıktır; bir duyarlılığı, eğilimleri, tutkuları vardır. Duyusal doğası her zaman aklının buyruklarını takip etmeye hazır değildir. Eğer akıl bize acımasız ödev diliyle konuşmaktaysa, bunun nedeni tensel doğamızı susturmak zorunda olmamız, insani irademizi ancak çaba sarf ederek ödev yasasının önünde eğilmeye zorlama ihtiyacı içinde bulunmamızdır. Böylece kaynağını bilincimizde bulmakla birlikte yükümlülük, doğamıza aşkın bir şeydir. O halde ahlak alanı, doğanın alanı (içgüdülere hayvansal boyun eğiş) değildir; ancak öte yandan o azizliğin alanı da değildir (Çünkü bu ikincide tanrısal lutfun dönüşüme uğratmış olduğu doğa, ahlak değerlerine karşı içgüdüsel ve karşı konulmaz bir çekim duyar). Ahlaksal değer, doğamızı ödevin taleplerine boyun eğdirmek için harcadığımız çabayla ölçülür.

Bu sert görüşün felsefi anlamını iyi anlamak gerekir. Kant bize namuslu adamın sadece acı çekerek, zahmet duyarak ve zorlama altında ödevini yerine getiren insan olduğunu söylememektedir. Hatta o, hiçbir sevinç duymaksızın, sırf bir angarya olarak ödevini yapan insana acımaktadır. Pedagojik açıdan bozuk bir ruhu, ahlaksal iyinin yolunda sevk etmek için ona kişisel avantajını göstermek, başına gelebilecek bir zarar korkusuyla onu korkutmak veya onda cömert duygular uyandırmak ihtiyacını duyabileceğimizi kabul etmektedir. Ancak felsefi açıdan ahlakın temeli olan şeyin aklın saf buyruğu olduğunu savunmaktadır. Sonuçta namuslu adam ödevini yapmaktan zevk alıyorsa, ne mutlu ona! Ama önemli olan ahlaksal davranış olarak onun eyleminin özelliğini belirleyen şeyin haz arayışı olmadığının altını çizmektir. Namuslu adamın ahlaksal eylemini temellendiren şey, erek olarak alınan haz değildir.

3. Kantın mantıkçılığı

Kant için ahlaksal eylem, aklın biçiminin kendisine uymaktan başka kaygısı olmayan eylemdir. Ve ödevlerimiz a priori olarak aklın biçimsel yapısından çıkarılabilirler. Böylece ahlak, sıkı bir biçimde bir eylem mantığı olarak kendini gösterir

a) Aklın ilk ilkesi çelişkiden kaçınmaktır. Buradan kategorik buyruğun ilk özdeyişi çıkmaktadır: "Eyleminin ilkesi evrensel bir kural olarak tesis edilebilecek şekilde davran." Bir eylemde bulunmadan önce eylemimizin ilkesinin bir iç çelişki sonucu kendi kendisini ortadan kaldırıp kaldırmadığını görmek üzere kendimize şu soruyu sormak zorundayız: "Ya herkes aynı şeyi yaparsa?" Böylece ilke olarak bana emanet edilen bir şeyi geri vermemeyi veya hırsızlık yapmayı veya yalan söylemeyi kendime öneremem. Çünkü bu ilkeler bir çelişkiye düşmeksizin evrenselleştirilemezler.

b) Akla göstermemiz gereken saygı, şüphesiz, akıllı özneye, yani insani varlığa da uzanır. iki şeyden ötürü Kant’a personalist felsefenin kaynağında saygın bir yer açmamız gerekir: Bunlardan birincisi, onun insani varlığın sadece kendisine ait olan özerkliği üzerinde ısrarıdır. Diğeri, onun insani varlığa saygı talebidir. Akıl sahibi insan sadece değerlerin kaynağı değildir, o aynı zamanda en üstün değerdir. Buradan da ikinci özdeyiş çıkmaktadır: "Her zaman insanlığı kendinde ve başkalarında bir araç olarak değil bir amaç olarak göz önüne alacağın bir biçimde davran!" (Bu ilkeden hareketle kölelik ve daha genel olarak insanın insanı sömürmesinin her türü kolayca mahkum edilecektir).

c) Üçüncü özdeyiş, ahlaksal özerkliğin önemini vurgulamaktadır: Bizzat kendi koyduğum bir yasaya uymaktayım ve bütün insanlar, akıl sahibi özneler de aynı yasaya uymak durumundadırlar. "Her zaman akıllı iradeni evrensel bir yasa ortaya koyan bir şey gibi göz önüne alacağın bir biçimde davran!" Bu durumda ideal toplum, aralarındaki uyum herkesin başkaları için olduğu gibi kendisi için de evrensel olarak geçerli kurallar koymasından kaynaklanan özgür insanlardan oluşan bir cumhuriyet olarak kendini göstermektedir. Bu demokratik toplumda tabi olan, bilincinin özerkliğini inkar etmeksizin yöneticiye itaat edecektir, çünkü yöneticinin ona emrettiği şey evrensel akıldan başka bir şey olmayan kendi aklının kendisine dikte ettiği şeydir. Kendisi de yönetici olsa tam olarak aynı emirleri verecektir. Bu, Rousseau’nun çok sevdiği genel irade düşüncesini aydınlığa kavuşturur. Genel irade artık bir seçmen çoğunluğunun olumsal kaprisi değildir, evrensel aklın taleplerinin saf ve basit ifadesidir. Bu noktadan itibaren yönetici artık tanrısal hukukun eseri değildir ve eğer aklın taleplerine ihanet eden bir zorba ise toplumun ondan makamını terk etmesini isteme hakkı -daha doğrusu ödevi- vardır.

Kant’ın bu yükümlülük kuramı, sistematik özelliğiyle etkileyicidir. Bununla birlikte bazı eleştirilere açıktır. Her şeyden önce onun biçimciliğinin yetersizliğine işaret edilebilir. Kant’ın iyi niyetin bir eylemin ahlaksal değerinin zorunlu koşulu olduğu görüşünü kabul edelim. Ancak iyi niyet yeterli bir koşul değildir. Þüphesiz Kant ahlaksal niyeti basit temenniyle karıştırmamaktadır. Sözünü ettiği iyi niyet şüphesiz bir eylemde gerçekleşme cesaret ve iradesine sahip olan niyettir. Ama tam da bununla ilgili olarak ahlaksal eylemin sadece bu eylemi esinlendiren niyete göre değerlendirilmesinin doğru olup olmadığını kendimize sorabiliriz.
1 | 2

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP