İNSAN FELSEFESİ (FELSEFİ ANTROPOLOJİ)

ONBEŞİNCİ BÖLÜM

Felsefe ve antropoloji: İnsanın gelecegi problemi


İnsan, canlılar dünyası içinde olaganüstü, tamamen özel bir varlıktır. Bu, her şeyden önce, onun kendi dogasını sorgulayan ve kendisini tartışma konusu yapan bir varlık olması olgusunda kendisini gösterir. İnsan, bir yandan diger hayvanlar gibi bir hayvandır.  Memelilerin bütün biyolojik özelliklerine sahiptir. Onların evrimlerinin -hiç olmazsa şimdilik- son aşamasını temsil eder. Ama öte yandan bütün hayvanlardan -ve anlaşıldıgına göre ta baştan bu yana- köklü bir biçimde ayrılır. O, teknisyen, alet yapan bir hayvandır: Bu (belki birkaç yüz bin yıl öncesine geri giden) eski paleolitik dönemin kaba bir biçimde yontulmuş (bıçak olarak kullanılan) iri çakmak taşlarından çagdaş sanayiinin en son zamanlarındaki harikalarına kadar insan türünün evrensel bir göstergesidir. O, konuşan, işaretler yapan bir hayvandır. Bütün ilkel toplulukların (Örnegin Avustralya’da yontma taş devrinde donup kalmış olan yerli topluluklar vardır) bir dili vardır. Tarih öncesi insanlar magaralarının duvarları üstünde bize desenler, resimler bırakmışlardır. O, kurallara itaat eden, izin verilenle yasaklanan şey arasında ayrım yapan toplumsal bir hayvandır.

Öte yandan bu üçlü özelligin, insanla hayvan arasında kesin bir kesinti meydana getiremeyecegi de dogrudur. Teknik, dil, ortama uymanın mükemmelleşmiş araçlarından başka bir şey degildirler; onlar hayatın hizmetinde olan araçlardır. Sonuçta hayvanlar aletler yapmasalar da onları kullanmaktadırlar (Şempanzeler büyük bir ustalıkla degnekten yararlanmaktadırlar). Arılar, özel "danslar"la yiyeceklerin bulundugu yönü işaret ederek kendi aralarında iletişimde bulunuyor gibi görünmektedirler. Arılar, karıncalar, beyaz karıncalar insanlar gibi örgütlenmiş toplumlarda yaşamaktadırlar. Bununla birlikte toplumsal kuralın hayvanlar dünyasında dogal bir yasa olmasına karşılık (O, içgüdüsel bir zorunlulukla kendini kabul ettirir gibi görünmektedir) ister Bergson’un düşündügü gibi bencil zekanın toplumsal içgüdünün talebine karşı çıkmasından ötürü olsun, ister insani kuralların bir başka kaynaga sahip olmalarından olsun, kuralların sürekli olarak ihlal edildigi insan toplumlarında durum farklıdır.

Ancak insanla hayvan arasındaki temel fark, bize göre, başka bir yerde yatmaktadır: İnsan, çıkar gütmeyen davranışlarda bulunabilmesi bakımından biyolojik bir varlık olmaktan çıkmaktadır. Anatole France, "Bay Bergeret’nin köpegi yenebilir olmayan gögün mavisine hiçbir zaman bakmazdı" diye yazmıştır. Bilimlerin kaynagını teknikte, güzel sanatların kaynagını büyü pratiklerinde aramamız gerekse bile tarihin belli bir anında bilim ve sanat kendilerini dogurmuş olan biyolojik ihtiyaçlardan sıyrılmışlardır. Sanatın her türlü faydacı kaygının dışında güzeli hedeflemesine paralel olarak, bilim de dogrunun araştırılması olmuştur. Böylece insan bize biyolojik bir organizma olarak görünmekten çıkmakta, kendini bir ruh olarak ortaya koymaktadır. Çıkar gütmeyen bilgiye sahip olabilen insan, dünyada çıkar gütmeyen bir sevgi gösterebilen de tek varlıktır. Bütün memelilerin dişisi şüphesiz çocuklarına sevgi göstermektedir, cinsel çekicilik bütün türlerde mevcuttur. Ama insan dünya üzerinde ailesel veya cinsel, içgüdüsel duyguların sınırlı alanı dışında özgecil bir davranış, saf bir sevgi davranışı göstermeye muktedir tek varlıktır. Ölmekte olan düşmanına su veren asker, yaralı bir kuşu yerden kaldıran ve eli içinde ısıtan yoldan geçen biri, biyolojik olarak tasavvur edilmesi mümkün olmayan eylemler yapmaktadırlar.

Ve eger insan bir yandan en mükemmel anlamda teknisyen bir hayvansa, öte yandan Pierre Lecomte du Noüy’ün söyledigi gibi "faydasız eylemler yapma ihtiyacı duyan" da tek varlıktır. Bütün hayvan türlerinde, cinsel birleşme ve ölümün tamamen biyolojik olaylar olmalarına karşılık insan, en uzak tarih-öncesinden bu yana evlenme ve ölüm törenleri yapmaktadır. Cinsel birleşme son derece karmaşık bir toplumsal ritüel tarafından çevrelenmiştir. Bu toplumsal ritüelin bir uygarlıktan digerine çok degişen biçimleri onun her zaman var olan ve insanı şaşırtıcı nitelikte olan nedensizligini daha da iyi bir biçimde göstermektedir. Evlenme ve ölümle ilgili seremoniler de aynı anlama sahip görünmektedirler. Lecomte de Noüy, "İnsanın Saygınlıgı" adlı eserinde şöyle yazmaktadır: "Evlilik seremonisinin insanın hayvanca çiftleşmeye karşı çıkışının bir ifadesi, salgı bezlerinin köleligine karşı dile getirilmemiş bir başkaldırı olup olmadıgını kendimize sorabiliriz." Aynı şekilde o kadar yaygın olan ve biyolojik olarak o kadar tuhaf olan, şatafatlı olmasa da, dendigi gibi, "yoluna yordamına uygun" gömme törenleri, insanın halk diliyle "bir köpek gibi topraga atılmak" istemedigini göstermektedir. Böylece insanla hayvanın akrabalıgının en büyük bir açıklıkla kendini gösterdigi alanın kendisinde insan bu akrabalıgı güçlü bir biçimde reddetmektedir.

1.İnsanın dinsel yorumu ve materyalist saldırı

İnsan, çok erkenden, kendine özgülügünün, özel saygınlıgının bilincine varmış görünmektedir. Onun dinsel dünya görüşünde dile getirdigi, bu saygınlıktır. Bu görüşe göre insan, geçici bir süre için tesadüfen yeryüzünde ortaya çıkmış bir varlık degildir. Her şeye gücü yeten ve mükemmel olan Tanrı onu kendi imgesine göre yaratmıştır. Tanrı onu özgür, yani Tanrı’ya yönelme, Tanrı’nın örnegi oldugu ruhsal mükemmellige yaklaşma veya bunun tersine, isteyerek Tanrı’dan yüz çevirme gücüne sahip olarak yaratmıştır. Tanrı onu ölümsüz yaratmış, ona yeryüzündeki kısa kalışının hazırlayıcı bir "sınav" olacagı ruhsal bir gelecek vaat etmiştir. Dinsel görüş bir yandan insanı alçaltmaktadır, çünkü onu kendisini yargılayacak, ebedi olarak cezalandıracak veya ödüllendirecek bir Varlık’ın yaratıgı kılmaktadır. Ama öte yandan dinsel görüşte insan yüceltilmektedir, çünkü insan sonsuz ve mükemmel olan Tanrı’nın imgesine göre yaratılmıştır, bir ruha sahiptir, ölümsüz ve özgürdür. İnsanla hayvan arasında aşılamaz bir uçurum vardır. Aslında "insanın gelecegi" kavramının kendisi özel olarak dinsel bakış açısıyla ilişkili gibi görünmektedir. Bir gelecekten söz etmek, ereksellige yer vermek, insanın dünya üzerinde amaçsız, nedensiz olarak bulunmadıgını kabul etmektir. Aynı zamanda o, insanın önünde anlam dolu bir gelecegin bulundugunu kabul etmektir. İnsanın ölümsüz ruhu bir başka dünyada Tarı’ya kavuşmak, bu dünyada gerek dualar, gerekse eylemlerle onu yüceltmek için yapılmıştır.

Dinsel bakış açısının ana hatlarında (Bergson "temel sezgisinde" diyecekti) çeşitli geleneklerde ve tarih boyunca kendine benzer oldugu görülmektedir. Bununla birlikte o bazen çok safça, "insani, fazla insani" bir çerçeve içinde takdim edilmiştir. Jean Guitton’un sevdigi ifadeyle söylemek gerekirse, dinin "ruhu" kendini saf ve fazla aydınlanmamış çagların zihniyetiyle uzlaşma içinde bulmuştur. Voltaire, "Tanrı’nın insanı kendi imgesine göre yaratmış oldugu söylenir.İnsan da O’na aynı şekilde karşılık vermiştir" der. Ortaçag’da müminler kendilerine çok yakın, bir yargıca benzeyen, bütün eylemlerimizi gözetleyen ve hemen hemen hiçbir esrarlı yanı olmayan bir Tanrı tasavvur etmekteydiler. Buna göre yaratıkların efendisi olan insan bu Yargıç’ın bakışları altında merkezinde kendisi olmak üzere yaratılmış bir dünyada oturmaktaydılar.

Bilimsel bilgilerdeki ilerleme, Rönesans’tan itibaren bu zihniyeti yıkacak ve o kadar çok sayıda inanan kuşaklar boyunca "insanbiçimci" bir zihniyetle birlikte bulunan dinin kendisini tartışma konusu yapacaktır.

1. XVI. yüzyıldan XVII. yüzyıla kadarki dönemde, özellikle astronomi alanında yapılan büyük keşifler, Ortaçag zihniyetini alt üst etmiştir. Ferdinand Alquié şöyle yazmaktadır: Ortaçag’ın insanları, dünya üzerinde "bir gün kendilerine hesap sorması gerekecek iyi kalpli bir derebeyin topragı üzerine yerleşmiş gibi yaşamaktaydılar(...). Bilim dünyanın tarihsel, cografi, astronomik imgesinin genişlemesiyle bu ayrıcalıklı duruma son verdi. Tüm uygarlıkların kendisinden haberi olmadıgı, geniş kıtaların kendisini bilmedikleri, nihayet insanın, üzerine yaratımın merkezindeymiş gibi yerleştirildigini düşündügü bu dünyanın boşlukta hareket eden ve hiçbir ayrıcalıgı olmayan bir gezegenden başka bir şey olmadıgı ortaya çıktıgında insanlar nasıl aynı kararlılıkla İsa’nın görünmez varlıgına ve yakında geri dönecegine inanabilirlerdi?"

Bu noktada, Galile tarafından dogrulanan kopernikçi keşiflerin öneminin ne denli büyük oldugu anlaşılmaktadır. Eger Galile, Katolik Kilisesi tarafından mahkum edildiyse bunun nedeni, sadece yorumla ilgili bir mesele degildir, onun Kitab-ı Mukaddes’in güneşin hareketiyle ilgili pasajlarının geleneksel ve açık yorumundan uzaklaşmış olmasıdır. Özellikle de insanın ikamet yerinin, onun geleceginin ilk eylemini oluşturan sınavdan geçme yeri olan dünyanın bundan böyle sadece diger gezegenler arasında bir gezegen olması, evrenin sonsuz büyüklügü içinde kaybolmuş bir toz zerresinden başka bir şey olmaması nedeniyledir. Pascal, bu tür keşiflerin sonucunda insanın duymuş oldugu terk edilmiş duygusunun en keskin bir biçimde bilincine varmıştır: "Bu uzayların ebedi sessizligi beni dehşete düşürüyor." Bundan sonra Tanrı daha esrarlı, insana daha uzakta görünmektedir. Kalbimiz onun varlıgını talep etmeye devam etmektedir, ama o aklımızla kavranılmaz görünmektedir.

2. XIX. yüzyılda evrim kuramı, insanla hayvan arasındaki uçurumu kapatmış gibi görünmektedir. İnsan, birbirini izleyen canlı türlerin ugradıkları yavaş degişmeler sonucunda ortaya çıkmış "evrimleşmiş bir hayvan"dan başka bir şey degildir. İnsan Tanrı’nın imgesine göre yaratılmış o, varlıkların efendisi olmaktan çıkmış, maymunun bir akrabası, Jean Rostand’ın sözünü ettigi "salyangozun uzak torunu" olmuştur. İnsanın kökeni üzerine tarih-öncesinin verileri bu alanda daha da rahatsız edici kesinlikler saglamaktadır. Üst paleolitik dönemin insanları -Cro-Magnon, Grimaldi veya Chancelade ırkı- (bizimkine benzer olan) 1500 santimetre küplük beyin hacimleri, büyüsel ve dinsel ayinleri, magara duvarlarına çizmiş oldukları resimleri, teknikleriyle bizim kadar günümüz maymunlarına uzaktırlar. Ama öne dogru fırlamış yüzü, güçlü bir kemik çıkıntısının altında bulunan göz çukurları, güçlü alt ve üst çene kemikleri, olmayan çenesiyle açık bir biçimde maymuna benzer bir görüntü çizen Neanderthal insan için aynı şeyi söyleyemeyiz. Beyin hacmi bazen 1000 santimetre küpün altında, maymunsu çizgileri -alın ve çene yoklugu, basık kafatası- son derece belirgin olan aşagı paleolitik dönem insanı, Java insanı, Pekin insanı, günümüz insanı ile büyük insansı maymunlarla ortak bir kökene çok yakın bir aşamayı teşkil etmektedir.

Şimdi Java insanının ölümsüz bir ruha ve ruhsal bir gelecege sahip oldugunu söyleyecek miyiz? Eger günümüz insanı, uzun bir tarih ve birçok aşama sonucunda bir hayvan türünden çıkmışsa insanla kendisinden çıkmış oldugu türler arasında yalnızca bir karmaşıklık farkı oldugunu kabul etme yönünde güçlü bir arzu ortaya çıkacaktır. Üstelik bu farklılık da ancak ara aşamaları bilmedigimiz ölçüde bize kökten görünen bir farklılıktır. O halde XIX. yüzyılda evrim kuramının dogurmuş oldugu tartışmalar bizi şaşırtmayacaktır. Tanrıtanımaz, materyalizmin kendisini bir savaş aleti yapmasına karşılık bütün spritüalizmler evrim kuramına olumsuz bir gözle bakmışlardır.

3. Sonuçlarını yüzeysel olarak inceleyen biri için çagdaş antropoloji de insanı eskiden övündügü özel durumu ve saygın konumundan alaşagı etmiş gibi görünmektedir. Nörofizyolojideki ilerlemeler "ruh"un organizmaya sıkı sıkıya baglı oldugunu ortaya koymaktadır. Ruh hastalıklarının incelenmesi, örnegin dil bozukluklarının, konuşma yitiminin incelenmesi, beyinde bazı yerleşmelerin var oldugunu ortaya koymuştur. Sözlü dil beyinde üçüncü ön sol kıvrıma bagımlıdır; görme, işitme, dokunma ile ilgili hatıralar oldukça iyi belirlenmiş ruhsal-duyumsal bölgelerle ilişkilidir. Coşkularımız, öfkelenmelerimiz, aşklarımız, içsalgı bezlerinin salgılamalarına baglıdır. Kendi payına sosyoloji de bize fikir ve davranışlarımızın almış oldugumuz egitim, içinde yaşadıgımız çevre, ait oldugumuz toplumsal sınıf tarafından belirlendigini ögretmektedir. Nihayet psikanaliz, genellikle bilinç-dışı olarak kaldıkları ölçüde bizi daha da fazla belirleyen etkenlerin kölesi oldugumuzu göstermektedir. Bilinçli nedenlerle eylemde bulundugumuzu düşünüyoruz, oysa farkında olmaksızın bizi harekete geçiren, içgüdü ve tutkular planına ait gizli motivasyonlardır. Görünüşte çok yüce olan şu dinsel yönelim aslında bastırılmış cinsel bir tutkunun eseridir. Şu şefkat, alçak gönüllülük davranışı gerçekte mazoşist bir boyun egme ihtiyacına geri götürülebilir vb.

Kısaca kopernikçi kuramın, insanı, dev ve kavranılamaz bir evrenin içine atmasına karşılık, evrimci ve psikanalizci kuramlar ona kendisinden o kadar gurur duydugu bu "akıl"ın hayvansal ve tamamen içgüdüsel kökenlerini göstermektedir.

Buradan basit materyalizmin dogru oldugu sonucuna mı geçmeliyiz? Böyle bir bakış açısı içinde insanın ne ruhu, ne özgürlügü vardır, ne de o ruhsal bir yetenege sahiptir.İnsan içgüdülerinin, içinde yaşadıgı koşulların oyuncagıdır. Spinoza’nın diliyle söylersek, o sadece "doganın bir parçası"dır. Organik kimyanın kör mekanizmalarının en son ürünü, sonu olmayan neden-eserler zincirinin basit sonucu olan insanın hiçbir gelecegi yoktur.

2. Materyalizmin eleştirisi

3. Problemin çagdaş bir tarzda ortaya konulması: İnsanın saygınlıgı ve gelecegi

1 Yorum

21 Şubat 2010 03:41  

Nice an excellent blog post its very superb
Memory Boost

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP