DİN FELSEFESİ

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Tanrı problemi

Einstein, Avrupa’ya yaptıgı bir geziden Amerika Birleşik Devletleri’ne dönmekteydi. Hava limanında bir gazeteci kendisine şu soruyu sordu: "Üstat, Tanrı’ya inanıyor musunuz?" Söylendigine göre ünlü bilgin ona şu cevabı verdi: "Önce bana Tanrı’dan ne anladıgınızı tanımlayın, O’na inanıp inanmadıgımı söyleyeyim." Çünkü "Tanrı var mıdır?" sorusunun cevabı Tanrı kelimesine verilen anlama baglıdır. Felsefe dilinde varoluş sorusunun cevabı, öz hakkında sahip olunan tasarıma baglıdır.

"Tanrı vardır" diyenle "Tanrı var degildir" diyen arasındaki diyalog, bazen bir sagırlar diyalogudur, çünkü onların ikisi "Tanrı" kelimesine aynı anlamı yüklememektedirler. Öte yandan iki insan Tanrı’nın var oldugunu savunduklarında da zorunlu olarak aynı görüşte olmaları gerekmez, çünkü "Tanrı" kelimesi her ikisinde tamamen farklı fikirlere gönderebilir.

Bu başlangıç güçlügü hiç olmazsa işin başında uzun zamandır klasikleşmiş bir kanıtı, evrensel kabul kanıtını, tartışmamızın dışına atma imkanını vermektedir. "Tanrı vardır, çünkü hemen hemen bütün uygarlıklar, hemen hemen bütün insanlar ona inanmışlardır" denmektedir. Böyle bir akıl yürütme hemen hemen hiç kanıtlayıcı degildir, çünkü bir dogru gibi, yanlış üzerinde de insanlar uyuşabilirler ve bir görüşün herkes tarafından kabul edilmesi onun degerinin güvencesi degildir. Öte yandan aslında ortada böyle evrensel bir kabul de yoktur, çünkü "Tanrı" kelimesi eskiden en çeşitli inançlara işaret etmiş oldugu gibi şimdi de çok farklı görüşleri içine almaktadır.

"Tanrı’nın varlıgı lehine ve aleyhine" klasik tartışmaya girişmeden önce Tanrı’yı tasarlamanın farklı biçimlerini bilmemiz gerekir. Aynı zamanda tanrıtanımazcılık (ateizm) diye adlandırılan ve dar anlamda sadece şu veya bu Tanrı anlayışının degil, tüm tanrı anlayışlarının reddi anlamına gelen tutum hakkında bazı bilgiler vermemiz uygun olacaktır. Gerçekten burada bir güçlük vardır. Başka bir ad altında ona bir yer verse de Tanrı’yı reddeden her felsefeyi "tanrıtanımaz" olarak görebilir miyiz? Veya içinde Tanrı kelimesinin bulunmadıgı gerekçesiyle bir sistemi tanrıtanımaz bir sistem olarak görme hakkına sahip miyiz?

1. Farklı tanrı anlayışları; tanrıtanımazcılık

a. Geleneksel tanrıcılık (teizm)

"Vahyedilmiş" bütün büyük dinlerin (Yahudi, Hıristiyan, Müslüman) anlayışı oldugu için bu Tanrı anlayışı en bilinendir. Aziz Augustinus, Aziz Thomas, Descartes, Malebranche, Pascal’da, çagdaş Hıristiyan filozoflarında bu anlayışla karşılaşmaktayız. Pascal, filozofların ve bilim adamlarının Tanrı’sının karşısına dinlerin Tanrı’sını, İbrahim, İshak ve Yakub’un Tanrı’sını koydugunda burada Tanrı anlayışının kendisi ile ilgili bir karşıtlıktan çok bu Tanrı’yı bilme, onun varlıgını tasdik etme araçlarıyla ilgili bir karşıtlık söz konusudur. Metafizik, Tanrı’ya ulaşmak için sadece akla başvurur. Buna karşılık din özü itibariyle -ve bazılarına göre tamamen- kutsal bir metnin insanlara vahyedilmiş olduguna inanmaya dayanır. O halde Tanrı’ya erişme yollarını ele aldıgımız zaman bu ayrımla meşgul olmamız uygun olacaktır.

Tanrıcı anlayışta Tanrı her şeyden önce evrenin yaratıcısıdır. O, yaratılmış dünyaya aşkındır (yani dünyanın dışında ve üstündedir). O, var olan her şeyin kaynagı, mantıksal dogruların, doga yasalarının ilkesi, ahlak degerlerinin en yüksek kaynagı ve güvencesidir. Bu ilke, genel olarak, bir kişi, mükemmel, her şeye gücü yeten ve çok iyi Varlık olarak tasarlanır.

Bu bakış açısı içinde Tanrı bir kişi ise de şüphesiz kendisine hitap edebilecegimiz, ancak kendisini tam olarak tasarlayamayacagımız aşkın bir kişidir. Tanrı benim yaratılmış sınırlı aklımı aşan sonsuz ve esrarlı Varlık’tır.

Filozoflar ve tanrıcı tanrıbilimcilerin Tanrı hakkındaki bu tanımlarını, kitlenin Tanrı hakkında sahip oldugu "insani, fazla insani" imgeden, herkesten önce tanrıcı düşünürlerin eleştirdikleri o safça imgeden özenle ayırmak gerekir. Kimse, insanın, Tanrı’yı kendine güçlü benzer bir varlık olarak tasarlama yönünde güçlü bir egilime sahip oldugunu yadsımaz. Voltaire bu egilimi, çok etkileyici bir formül içinde dile getirmişti: "Tanrı’nın insanı kendi imgesine göre yarattıgı ileri sürülmektedir. İnsan Tanrı’nın kendisiyle ilgili olarak da aynı şeyi yapmıştır." MÖ VI. yüzyılda Kolophon’lu Ksenofanes şöyle demekteydi: "Etiyopyalılar tanrılarını siyah ve basık burunlu olarak tasvir etmekte, Trakyalılar kendi tanrılarının mavi gözlü kızıl saçlı oldugunu söylemektedirler. Eger öküzlerin, atların ve aslanların elleri olsaydı ve eger onlar elleriyle insanlar gibi resim yapıp sanat eserleri meydana getirebilselerdi, atlar tanrıları at şeklinde, inekler ineklere benzer görünümde çizerlerdi." Max Scheler, "Muhammed’in Tanrı’sının çölün vahşiligine alışık bir şeyhin bagnazlıgından bir şeyleri içinde taşıdıgını, genç Cermen halkların Hıristiyan Tanrı’sının mavi gözlü Kuzey Almanyalı bir şefi hatırlattıgını söyleyecektir.

Böylece birçok tanrıcı filozof, Tanrı’nın bir sır oldugu olgusu üzerinde ısrar ederek Tanrı’ya ilişkin her türlü tasarımın boş ve aldatıcı oldugunu kabul ederler. Gabriel Marcel şöyle demektedir: "Tanrı’dan söz ettigimde, söz ettigim Tanrı degildir." Çogu kez tanrıtanımaz oldugunu söyleyenler, yalnızca Tanrı hakkındaki safça ve insanbiçimci bir imgeyi reddederler. Onlar bir vitray tanrısına, bir puta inanmayı reddederler. Örnegin, le Dantec şöyle demekteydi: "Tanrıtanımaz oldugumu söyledigimde sadece doga yasalarının bir insandan söz eder gibi kendisinden söz etmenin mümkün oldugu bir Tanrı’da temellerini bulduklarını söyleyen varsayımın beni kesinlikle doyurmadıgını kastediyorum." Bu anlamda "tanrıtanımazlar" bazen "kendilerine sunulan çarpıtılmış imgede Tanrı’nın varlıgını kabul etmeyi reddeden insanlar" olacaklardır (Jules Lagneau). Ancak gerçekte tanrıcılıktan başka felsefi tutumlar da vardır. Sırasıyla panteizm, gerçek tanrı tanımazcılık (Bütün tanrı tanımazlar, kendilerini tanımayan müminler degildirler) ve idealist "Tanrı-deger" dinini inceleyecegiz

b. Panteizm

Etimolojik olarak bu kelime her şey (pan) tanrıdır (theos) veya Tanrı her yerdedir anlamına gelir. Şüphesiz panteizmi bütün şeylerde, bütün hayvanlarda tanrıları gören çok tanrıcı fetişizmle karıştırmamak gerekir. Panteistler, tersine, evrenin temel birligine inanırlar. Ancak onlara göre Tanrı’yı evrenden ayırmamak gerekir. Tanrı ne evrenin yaratıcısıdır, ne onun dışında veya onun üstündedir (aşkın). Tanrı evrenle bir düşer veya evren Tanrı’dadır, O’nun dışında degildir. Tanrı’nın sonsuzlugu üzerinde çok ısrar eden panteistler yaratıcı bir Tanrı kabul etmek istemezler. Onlar şöyle derler: Eger Tanrı sonsuz ise kendi dışında bir evren yaratmamıştır, çünkü sonsuz olana, tanımı geregi, herhangi bir şey ilave edilemez. Eger Tanrı’dan ayrı bir evren Tanrı’ya ilave edilirse, evren artı Tanrı, Tanrı’dan fazla bir şey olur. O zaman Tanrı sonsuz olamaz. Yaratıcı bir Tanrı’ya inanmak, Tanrı’nın sonsuzluguna hakarettir. Eger Tanrı kendisi dışında bir şey yaratmış olsaydı, o zaman var olan her şey, mutlak sonsuzluk olmazdı. O halde evren Tanrı’dadır, O’nun dışında degildir. Tanrı evrene içkindir.

Böylece stoacılar Tanrı’nın cisim oldugunu söylemekteydiler. Ancak evren denilen büyük cisim hareketsiz maddeden yapılmış degildi. Tersine evren, Tanrı’nın ruhunu oluşturdugu canlı bir varlıktı. Tanrı, dünyanın ruhu, her şeyin içinde bulunan akıldı. Ruhumuzun kendisi de tanrısal nefesin bir parçasından ibaretti.

Yeni-platoncu bir filozof olan Plotinos’a göre tikel ve somut varlıklar Tanrı’nın bir yaratımının konusu degildirler, onlar daha çok tanrısal birligin alçalmasıdır. Çokluk Bir’den yaratım sonucu degil, Bir’in zamanda ve uzayda dagılması sonucu ortaya çıkmıştır. Oluş, şeylerin degişen akışı, Ezeli-Ebedi varlıgın daha aşagı dereceden bir formudur.

Spinoza’ya göre tikel somut gerçeklikler, tümdengelim yoluyla ezeli-ebedi tanrısal birlige geri giderler. Nasıl üçgen kavramından, onun iç açılarının iki dik açıya eşit olması sonucu çıkmaktaysa, tikel şeyler de Tanrı’nın özünden çıkan etkilerden ibarettirler. Sonlu varlıklar Tanrı’nın yaratımları degildir, O’nun parçaları "sonsuz tözün sonlu görünümleri"dir. Tanrı veya doga (Deus sive natura), bizim içlerinden ancak iki tanesini, uzam ve düşünceyi bildigimiz, sonsuz sayıda ana nitelige sahip olan sonsuz tözdür. İnsan, Tanrı’nın bir parçasıdır. İnsanın ruhu sonsuz düşüncenin bir ışını, bedeni ise sonsuz uzamın son derece küçük bir parçasıdır.

Panteizme yeni bir biçim altında XIX. yüzyılda Hegel’de de rastlamaktayız. Hegel için Tanrı, önceleri dogada uyku halinde bulunan, bütün eksiksizlik ve parlaklıgı ile ancak en sonunda kendini göstermek üzere yavaş yavaş tarihte gerçekleşen mutlak ruhtur. Tanrı önceden verilmiş degildir, o kendisini insani kültürün ürünlerinde aşama aşama gerçekleştirir. O halde Tanrı önce, ileriye dogru gitmekte olan insan ruhunun kendisidir veya daha dogru olarak, gelişimleri içinde, kültürün ve insani eserlerin kendisine dogru yöneldikleri mutlak bilgi, ideal sınırdır. Aşkınlıgın, ötenin geleneksel rolünü, burada, gelecek üstlenmektedir. O halde gerçek aşkınlık yoktur. Tanrı tarihin içindedir. Tarihin gerçekleştirdigi degerler dışında degerler yoktur. İki halk, iki uygarlık çatıştıklarında zafer kazanan halk veya uygarlık gerçekte ruhun oluşunun bir anını temsil eder. "Hak", muzaffer olan güçle; "degerler", dünyanın gidişiyle aynı şey olurlar. Tarihin sonunda bazı halkları mahkum edecek, bazılarını bagışlayacak son bir yargılama günü olmayacaktır. Tanrı, tarihin dışında ve üstünde olan aşkın bir yargıç degildir. O, tarihin kendisidir, oluşta gerçekleşen şeydir: "Dünya tarihi dünyanın en son mahkemesidir". Bununla birlikte evrende fiilen gerçekleşen şey, şu anda zafer kazanan şey, tanrısal özün kendisinden ibaret oldugu şey degildir, çünkü Tanrı kelimenin, gerçek anlamında var olan degil, olacak olandır.

Hegel’den itibaren bu Tanrı anlayışı, çeşitli biçimler altında büyük bir başarı kazanacaktır. Tüm çagdaş ilerleme felsefesi hegelci sistemden esinlenmiştir. Onun Hıristiyan düşüncesine uyarlanmış bir diger yankısını Teilhard de Chardin’in evrimciliginde veya şair Rilke’nin düşüncelerinde bulmaktayız: "Tanrı’nın gelecek olan, ebedi olarak gelecek olan oldugunu, bizim yaprakları oldugumuz bir agacın tam olgun meyvesi oldugunu neden düşünmeyelim? Meydana gelen her şeyin bir başlangıcı olduguna inanmıyor musunuz? Bu Tanrı’nın kendisinin başlangıcı olacak degil midir? Eger peşinden koştugumuz şey çoktan tarihe karışmış bir varlıksa onun arkasından koşmamızın ne anlamı vardır?"

Aslında hegelci panteizm özü itibariyle çift anlamlıdır ve iki şekilde yorumlanabilir: Ya bu kendini gerçekleştiren Tanrı, insan zihninde sürekli ilerleme içinde olan "idealin bir kategorisi"nden ibarettir (Renan) ve bu durumda insan bir yaratık olmaktan çıkar ve kendisi aracılıgıyla o idealin gerçekleştigi şey, başka bir deyişle Tanrı’nın kendisinin yaratıcısı olur veya Tanrı, Oluşun, -her aşamasını daha önce gelen anlarla açıklamamız mümkün olmayan, tersine her aşaması kendisinden sonra gelen şeyi hazırlayan, yalnızca mutlak bilginin bilincinde yeniden ortaya çıkmak üzere tarihte kendine yabancılaşan İdea tarafından yönetilen Oluşun- başlangıcında fiilen var olan İdea’dır.

Ancak sadece Hegel’in panteizmi degil, her panteizm çift anlamlıdır. Panteizm, Tanrı ve dünyayı birbirinden ayırt etmeyi reddetmedir. Bu ise iki yönde anlaşılabilir. Ya sadece Tanrı gerçektir, spinozacı terimlerle söylersek, var olan sadece "yaratıcı doga", tözün birligidir ve çoklugu içinde çeşitli olan somut dünya, "yaratılmış doga" sadece görünüşte vardır. Bu, dünyanın kendisinin yalnızca bir rüya olmasına karşılık gerçekten var olanın sadece Tanrı oldugunu ileri süren Asya panteizmidir. (Bu anlayışa akozmizm, yani kozmosun, evrenin var olmadıgını ileri süren ögreti denebilir.) Veya bunun tamamen tersine, sadece evren gerçektir. Dünya, var olan şeylerin toplamından başka bir şey degildir. Bu durumda Tanrı her şeyi ifade etmek için kullanılan bir kelimeden, boş bir kelimeden başka bir şey degildir. Ve panteizm burada kılık degiştirmiş bir tanrıtanımazcılıktır. "Eger her şey Tanrı ise Tanrı hiçbir şey degildir." Gerçekten panteizm, tanrıtanımazcılıktan, yaratıcıyla yaratılmış arasındaki ayrımı hayli zayıflatmakla birlikte belli bir ölçüde koruması bakımından ayrılır. Stoalılarda dünya ruhu dünya ile aynı şey degildir. Dünya ruhu, dünyayı "geren", ona yapı ve hayat veren şeydir. Plotinos birle çogu birbirinden ayırt eder: Çok, Bir tarafından yaratılmamıştır, ondan "çıkmış"tır. Spinoza’da "yaratılmış doga" "yaratan doga"nın yayılmasıdır. Hegel’de İdea’nın tarihin akışının dışında bir varlıgı olmamakla birlikte, dünya tarihinin gerçek, somut akışı, kendisi altında bulunan ve kendisini açıklayan İdea’dan ayırt edilir. Böylece panteist çözüm, zayıf bir tanrıcılıkla saf ve basit bir tanrıtanımazcılık arasında kalmaya mahkum olarak, her zaman bir çift anlamlılık gösterir.

c. Tanrıtanımazcılık (ateizm)

Bu, Tanrı’nın bütünüyle inkarıdır: Dünya aşkın bir varlık tarafından yaratılmamıştır; bir iç birlikten, kendisinin gelişmiş hali anlamına gelecegi bir ilkeden de çıkmamıştır. O bir erege, kendisinin sonu ve gelişmiş hali olarak önceden konulmuş bir hedefe dogru ilerlemez. Maddenin herhangi bir yaratıcı neden veya yaratıcı nedene benzer bir şey tarafından açıklanmaya ihtiyacı yoktur. Madde ezeli-ebedidir, onun ne başı vardır, ne sonu. Evrendeki tüm olaylar, özellikle insanın varlıgı ve tarihi, hareket halinde olan maddenin gelişim yasalarından hareket ederek açıklanabilir. Maddeden çıkmış olan insan yavaş yavaş onun bilincine varmıştır ve evrende nihai olarak erişilmesi imkansız hiçbir sır yoktur. Bu, özellikle marksistlerin bakış açısıdır. O halde dar anlamında tanrıtanımazcılık materyalizmi içerir.

d. Bilinemezcilik (agnostisizm)

Bu terim, çogunlukla, sadece Tanrı hakkında hiçbir fikre sahip olunamayacagını düşünenleri degil (Sully-Prudhomme Tanrı’yı "anlamadıgım şeyi anlamam için bende eksik olan şey" olarak tanımlamaktaydı) aynı zamanda bu düşünceye Tanrı’nın var olup olmadıgının bilinemeyecegini ekleyen kişileri işaret etmek için kullanılır. Tanrıtanımazcılardan farklı olarak bilinemezciler, evreni esrarlı bulurlar. Evrenin yaratılmış olması veya bir başlangıca ve sona sahip olmaması, aynı ölçüde kavranılamaz şeylerdir. Pozitivist Littré mutlagın, "kendisine dalmak için ne teknemiz, ne yelkenimizin olmadıgı okyanus" oldugunu söylemekteydi.

e. "Ruh dini"

Bazı filozoflar, onda hakikatlerin ve degerlerin kaynagını bulmaları bakımından insan ruhunun kendisine Tanrı adını verirler. Bu gelenek özellikle XIX. ve XX. yüzyıl Fransız idealizmi, Jules Lagneau ve Leon Brunschvicg’in idealizmlerinden oluşan gelenektir. Lagneau’nun bakış açısı şöyle özetlenebilir: Tanrı, kelimenin gerçek anlamında var degildir. Tanrı, degerdir; var olan degildir, olması gerekendir; bir varlık degildir, bir taleptir. Var olan her şey sınırlıdır, bagımlıdır, ama düşüncemiz mutlak deger kavramına yükselebilir. Tanrı’nın var olduguna inanmak, Tanrı’ya hakaret etmek, onu dondurmak, bir eşya gibi ortaya koymaktır. Tanrı varlık degildir, bir degerdir. Varoluş Tanrı için bir tür kirlenme olacaktır. Sonuç olarak Tanrı’nın tanrısallıgını korumak için varlıgından vazgeçilecektir.

Öte yandan bu "deger-tanrı", çelişkiye düşülmeden inkar edilemez. Çünkü "Degerler yoktur" diyecek kadar ahmak biri, "Degerler yoktur" demenin, gizil olarak, degerli bir şey oldugunu düşünür ve böylece degeri inkar ederken onu tasdik etmiş olur. Kendi üzerine döner dönmez, kendi üzerinde düşünür düşünmez her düşünce, düşüncenin ilk ve ana tasdikinin düşüncenin degerini tasdik etmek oldugunu keşfeder. İşte düşüncenin kendisiyle keşfedilen düşüncenin bu mutlaklıgı, Tanrı’dır.

Leon Brunschvicg için Tanrı, ruhumuza içkin olan dogrunun ve adaletin ilkesidir. Bu idealizm, çogunlukla denilenin tersine, bir panteizm degildir, çünkü burada Tanrı dogaya özdeş kılınmamıştır. Ruh, maddenin, şeylerin varlıgının hesabını vermek zorunda degildir; çünkü madde, ruhun altında, bir çeşit ona layık olmayan şeydir. Tanrı, maddenin degil, dogruların ve degerlerin kaynagıdır. Brunschvicg’in panteizmle ortak olarak paylaştıgı şey, Tanrı’yı aşkın bir varlık, bir kişi olarak görmeyi reddetmesidir. Tanrı ruhun, onun dışında bulunan, ona aşkın olan, esrarlı bir kaynagı olmayıp, ruha içkindir. Bilincin kaynagı olan Tanrı bir kişi degildir. "Tanrı sevgidir" dendiginde bundan Tanrı’nın bizi yaratmış olan ve bizi seven esrarlı bir kişi oldugunu degil, basit olarak "bizde seven" şey, çıkar peşinde koşmayan bir sevginin ruhsal ilkesi oldugunu anlamak gerekir.

Bu nedenle dolayı Brunschvicg bir tanrıtanımaz olarak görülmeyi istememektedir. Kişisel ve yaratıcı bir Tanrı’ya inanmayı reddetmek, ona göre, tanrıtanımaz olmak degildir, tersine daha saf bir inancı, bu içkin Tanrı’ya, "sembollerin bollugu, duaların övgüsü, törensel debdebelerin ihtişamı ile kendisine tapınılmayacak yoksul, çıplak Ruh-Tanrı’ya" inanmayı kabul etmektir. Brunschvicg’e göre, tam tersine, bir kişilik olan, yaratıcı ve ödüllendirip cezalandıran bir tanrıya olan inanç insan biçimcilik ve puta tapma ile lekelenmiştir ve ruh-Tanrı’yı gözden kaçırması bakımından tanrıtanımazdır.

Görüldügü gibi filozofların Tanrı hakkında sahip oldukları anlayışlar çok çeşitlidir. Geleneksel Tanrı’nın varlıgı problemini açık bir şekilde tartışmak için , hangi Tanrı anlayışından söz ettigimizi bilmemiz gerekir. Bundan dolayı bundan sonra gelecek sayfalarda söz konusu olanın tanrıcılık oldugunu, yani yaratıcı ve aşkın, her şeye gücü yeten, mükemmel, doga yasalarının ve (mantıksal, estetik, ahlaksal) degerlerin kaynagı olan bir Tanrı’nın, kişisel bir Tanrı’nın, büyük batı dinlerinin ve tanrıcı filozof ve tanrı bilimcilerin Tanrı’sının varlıgı problemi oldugunu açıklıga kavuşturalım.

2. Problemin dolaylı ortaya konması: Psikolojizmin etkileri

3. Problemin dogrudan ortaya konması: Tanrı var mıdır?

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP